SİGORTA: İbni Âbidîn “rahmetullahi aleyh”, (Redd-ül-muhtâr) kitâbında, kâfirin emân ile, ya’nî izn verilerek islâm memleketine gelmesini anlatırken diyor ki, başka bir memlekete, onların izni ile giren kâfire (Müste’min kâfir) denir. Dâr-ül-islâma müste’min olarak gelen bir kâfir, burada yaşamakda olan bir zimmî gibi, ya’nî bir gayr-i müslim vatandaş gibi korkusuz yaşar. Onun haklarına mâlik olur. Bunun malını da, fâsid sözleşme ile almamız câiz olmaz. Bu müste’mine veyâ zimmîye olan borcunu ödemiyen müslimân habs olunur. Şu kadar var ki, müste’mini öldürene kısâs yapılmaz. Yalnız, (Diyet) denilen para cezâsı alınır. İbni Âbidîn, (İstîlâd)ı anlatırken buyuruyor ki, (Kıyâmetde, zimmînin ve hayvanların hakları altından kurtulmak, müslimânın hakkından kurtulmakdan dahâ gücdür. Zimmînin malını gasb eden veyâ çalan bir müslimân, kıyâmetde bunun azâbını çekecekdir).

Dâr-ül-harbde bulunan bir (Müste’min müslimân), meselâ, Türkiyeden Fransaya, ticâret için gitmiş olan bir müslimân, kâfirlerin malını, fâsid akd ile alabilir. Çünki, Dâr-ül-harbde bulunan müste’minin, kâfirlerin mallarını, onların rızâsı ile alması câizdir. Meselâ, onlara para verip fâiz alması, kumar oynayıp alması câiz olur. Çünki, onların malı, bizlere halâldir. Fekat, gadr, ya’nî sözümüzde durmamak, hıyânet etmek, her yerde harâmdır. Gönül rızâsı ile malını almak, gadr değildir. Malına, cânına, kadınına, kızına saldırmak gadr olur. Harâm olur. Fekat, müslimân memleketinde bulunan müste’min kâfirin malını, gönül rızâsı ile olsa bile, câiz olmıyacak yol ile almak, gadr olur. Çünki, islâm memleketinde, islâmiyyetin emrlerine uygun hareket edilir.

İslâm memleketinde, müste’min ile de, müslimânlar ile yapılması câiz olan sözleşmeler yapılır. Alması islâmiyyetde lâzım olmıyan malları alınamaz. Âdet olsa da, alması yine câiz olmaz. Meselâ Meryem anayı ziyâret için Kudüse gelenlerden ve turistlerden ayakbasdı parası veyâ başka ismlerle birşey almak câiz olmaz. Müslimân hâcıdan ayakbasdı parası almak da harâmdır.

Dâr-ül-harbde, meselâ bir hıristiyan ülkesinde bulunan müslimân müste’mine, onların hükûmeti gadr ederse, meselâ, kanûnsuz olarak, malını alırsa veyâ habs ederse, bu da, esîr gibi olur. Bu müslimânın da onlara gadr etmesi câiz olur.

Sigorta parası almak da böyledir. Meselâ, müslimân tüccâr, malını bir harbînin, ya’nî Dâr-ül-harbde bulunan ecnebî, yabancı kâfirin gemisi ile gönderiyor. Gemi sâhibi olan kâfire, navlun, ya’nî yol kirâsı veriyor. Ayrıca, Dâr-ül-harbde meselâ Londrada bulunan bir harbîye, (Sikürte) ya’nî sigorta parası denilen, belli bir ücret de veriyor. Gemi yanar veyâ batar veyâ soyulursa veyâ başka şeklde, gemideki mal elden giderse, o harbî, bu malın bütün değerini, sigorta parası karşılığı olarak, müslimân tüccâra ödüyor. Bu câizdir. Fekat, harbînin, sultânın izni ile islâm memleketinde oturan müste’min bir vekîli de vardır. Tüccâr sigorta sözleşmesini bu vekîli ile yapıyor. Sigorta parasını, tüccârdan, bu vekîl olan kâfir alıyor. Denizde, tüccârın malından bir parça yok olursa, bu parçanın değerini temâmen, bu vekîl ödüyor. Anladığımıza göre, müslimân tüccârın, yok olan malının değerini bu vekîlden alması halâl olmaz. Çünki, bu para, dâr-ül-islâmda yapılan sözleşme ile islâmiyyetin izn vermediği bir alacakdır. [Kumar parası gibidir.]

Süâl: Emânetci, mal sâhibinden emânet parası alınca, mal helâk olursa, malı ödemesi lâzım geliyor. [Kumar olmıyor.] Sigorta da böyle değil midir?

Cevâb: Sigortacıdan alınan para, emânetcinin ödemesi gibi değildir. Çünki mal, sigortacıya teslîm edilmiş değildir. Gemiciye teslîm edilmişdir. Eğer, sigortacı, geminin sâhibi olursa, ecîr-i müşterek, ya’nî serbest, genel işçi olur. Mal elinde emânet olur. Verilen sigorta parası, emânetciye verilen para gibi olur. Bundan başka, emânetci ve ecîr-i müşterek, batma, ölüm ve benzerleri gibi, sakınılamıyacak sebeblerle elden çıkan malı ödemezler.

Süâl: Kefâleti anlatmağa başlarken, deniliyor ki, bir kimse, birine, (Bu yoldan git! Bu yol emîndir, korkusuzdur) diyor. O da bu yoldan gidiyor. Yolda soyuluyor. Söyliyen kimse, bunun malını ödemez. (Bu yol emîndir. Eğer korkulu ise, soyulur isen öderim) derse, ödemesi lâzım olur. Sigorta da böyle değil midir?

Cevâb: Yol emîndir demek, emîn olduğunu biliyorum demekdir. Bir kimse, bilmiş olduğunu söylemekle kefîl olmaz. (Eğer söylediğim gibi değilse, öderim) deyince kefîl olur. Kefîl olarak aldatırsa, ödemesi lâzım olur. (Yolda soyulur isen öderim) demediği için kefîl olmaz. Ödemesi lâzım gelmez. Kefîl olacağını söylemesi, aldatmadığına alâmetdir. Meselâ, değirmene buğday getiren köylüye, değirmenci, bu kovaya koy dese, köylü de koysa, kovanın deliğinden, buğdaylar suya dökülüp sürüklense, gitse, değirmenci, koy derken kovanın delik olduğunu biliyorsa, buğdayları öder. Çünki, söylerken aldatmış oldu. Demek ki, aldatmak demek için, söyliyenin, tehlüke bulunduğunu bilmesi ve karşısındakinin ise, bilmemesi lâzımdır.

Köylü, kovanın delik olduğunu görerek, bilerek buğdayını koyarsa, malını, kendi isteği ile ziyân etmiş olur.

Sigortacının, tüccârı aldatmak kasdı olmadığı meydândadır. Geminin batıp, batmıyacağını bilmez. Hırsızların, yol kesenlerin tehlükesi varsa, bunu, sigortacı gibi, tüccâr da bilir. Tüccârın sigorta parası vermesi de, yolda tehlüke olduğunu bilip, malı elden çıkınca, bedelini alabilmesi içindir. Sigorta işi, yolcunun veyâ köylünün aldatılmasına benzememekdedir.

Müslimân tüccârın, Dâr-ül-harbde, [ya’nî İngiltere gibi putlara tapınılan bir memleketde] bulunan bir harbî ortağı olup, bu ortağı, orada, sigortacı ile sözleşme (anlaşma) yapar ve helâk olan malın bedelini, orada sigortacıdan alıp, buradaki müslimân ortağına gönderirse, müslimân tüccârın, gelen bu parayı alması halâl olur. Çünki, fâsid olan sözleşme, Dâr-ül-harbde ve iki harbî arasında olmuşdur. Onların malı, kendi istekleri ile, müslimâna gönderilmişdir. Alması günâh olmaz.

Müslimân tâcirin, Dâr-ül-harbe gidip, sigortacı kâfir ile orada sözleşme yapması ve helâk olan malın değerini, Dâr-ül-islâmda, sigortacının vekîlinden alması câiz olur. Çünki, Dâr-ül-harbde bir harbî ile yapılan sözleşmenin kıymeti yokdur. Harbînin malını, onun rızâsı ile almış olur. Kâfir ile sözleşmeği Dâr-ül-islâmda yapıp, malın bedelini kâfirden Dâr-ül-harbde alırsa, kâfirin isteği ile olsa bile, alması halâl olmaz. Çünki, bu parayı Dâr-ül-islâmda yapılan fâsid akd, ya’nî sözleşme sonucu olarak almakdadır. Dâr-ül-islâmda yapılan her akd mu’teberdir. Şer’î hükmleri yapılır. Bu akd, fâsid olduğu için harâmdır. İbni Âbidînden terceme, burada temâm oldu.

Son asrın büyük âlimlerinden Muhammed Bahît-ül-Mutî-î “rahmetullahi teâlâ aleyh” (Sükertah) risâlesinin 24. cü sahîfesinde, (Te’mîn, ya’nî sigorta sözleşmesi, fâsid bir akddir. Çünki, muhtemel olan bir tehlükeye bağlanan bir sözleşmedir. Bu ise kumardır) diyor. Ahmed İbrâhîm efendi de, (Mecellet-üş-şübbân-il müslimîn)in 1941 senesinin 3. cü sayısında, (Hayât sigortası, bir tehlükeye bağlanan bir kumardır) demekdedir. Bu âlimlere karşılık, doktor Sıddîk Muhammed Emîn Darîr, (Hedy-ül-islâmî)nin 1975 senesi altıncı sayısında, (Sigorta yardımlaşmadır. Bir kimseye gelen tehlükeyi, birçok kimsenin paylaşmasını te’mîn etmekdedir. Sigortacı bu yardımlaşmağa kefîl olmakdadır. Sigortalı ve sigortacı, alacakları ve verecekleri paradan emîndirler. Sigorta, tehlükenin zararından kurtulmak içindir. Kumar ise kendini tehlükeye atmakdır. Sigorta ciddî bir sözleşmedir. Kumar ise oyundur. Evet, sigorta, (Garer) bulunan, ya’nî sonu muhtemel ve şübheli olan bir (Akd)dir, bir sözleşmedir. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, garer bulunan satışı yasak etmişdir. Yakalamadan önce balığı satmak böyledir. Sigortadaki garer, garer-i fâhişdir. Fekat umûmî ihtiyâc olunca ve başka çâre bulunmayınca, garer bulunan akdler câiz olur. İmâm-ı Süyûtî “rahmetullahi teâlâ aleyh”, ihtiyâcı şöyle ta’rîf etmekdedir: Memnû’ olanı kullanmazsa meşakkat hâsıl olacak hâldir. Fekat, kullanmazsa ölüm hâsıl olmaz). Tehlükeye, zarara düşen insanın, yardıma ihtiyâcı inkâr edilemez. Fekat, kâr, kazanc için kurulmuş olmıyan teberru’ yardım şirketleri bu işi görür. Kâr, kazanc için kurulmuş olan sigorta şirketlerine lüzûm yokdur. Yardım şirketlerini, teberru’ edenler arasından seçilenler veyâ hükûmetler idâre eder.

Muhammed Emîn Darîr, kendi fikri ile, kendi mantıkı ile büyük fıkh âlimlerine karşı geliyor. Hâlbuki, fikri de, mantıkı da fıkh ilmine uygun değildir. Evvelâ kumara yardımlaşma diyor. Düşünmiyor ki, islâmiyyet, kumar şeklinde şübheli olan yardımlaşmayı harâm etmiş, kazâ, felâket gelene, hayr sâhiblerinin teberru’ ederek, yardım yapmalarını teşvîk etmişdir. Zarar görene, harâm yoldan değil, halâl yoldan yardım etmek lâzımdır. Sigortalı için, alacağından emîn olduğunu söylemesi, felâket geleceğini önceden bildiğini söylemek olur ki, bu sözü fıkh bilgisine ters düşdüğü gibi, îmâna da dokunmakdadır. Çünki, gaybı bilmek sözü insanı küfre götürür.

Felâket gelirse alacağından emîndir demek istiyorsa, bu söz, sigortanın kumar olduğunu, harâm olduğunu söylemekdir ki, sigortayı savunurken, red etmiş olmakdadır. Birçok tüccâr, tehlükeli kazanc yollarına atılmakdadır. Bu tehlükeler ticâreti ve san’atı harâm etmemişdir. Hâlbuki, kumarda bu tehlükelerin hiçbiri yokdur. Hattâ kumar, tehlükesiz, zahmetsiz bir kazanc olduğu için harâm olmuşdur. Harbe hâzırlık yarışlarındaki ve ilm öğrenmekdeki kumara oyun demek ise, şaşılacak bir haksızlıkdır. Evet, oyunlarda kumar olur. Fekat her kumara oyun demek doğru değildir. Merhûm şeyh Ebû Zühre “rahmetullahi teâlâ aleyh” de, sigortanın kumar olduğunu, garer bulunduğunu ve tehlüke olunca, sigortacının, tehlüke olmayınca da sigortalının gaben-i fâhiş ile zarar etdiğini, her sözleşmede, iki tarafın zarar ve kârlarında müsâvât, adâlet bulunmasının esâs olduğunu bildiriyor. Hayât sigortasının ise, açık bir kumar ve fâiz olduğunu yazıyor. Ayrıca 1972 yılında Libyada Beydâ şehrinde toplanan konferansda, zarar ve tehlüke için olan sigortalar, dört mezhebin fıkh ilmlerine uymuyor ise de, âdet hâlini aldığından ve idhâlâtı artdırdığından câiz olacağına, hayât sigortasının ise açıkca kumar olup harâm olduğuna karâr verildiğini yazıyor. Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, hiçbir sigorta halâl değildir. Tehlüke ve zarar sigortasına da câiz denilemez. Yardım sandıkları bu işi yapmakdadır. Fekat, yardım sandıklarına, hayr sâhibleri ve hükûmet para koyar. Buraya para koyan, bundan, istifâde edemez. İstifâdeye kalkışırsa kumar olur, harâm olur. Harâmların âdet hâlini alması, halâl olmalarına sebeb olamaz.

Görülüyor ki, müslimân olsun, kâfir olsun, herhangi bir sigortacı ile Dâr-ül-islâmda yapılan sözleşme fâsiddir. Alınan ve verilen paralar harâmdır. Bir müslimânın, kâfir olan sigortacılar ile Dâr-ül-harbde sözleşme yapması ve ondan para alması halâl olur. Dâr-ül-islâmda semâvî, ya’nî kazâ ile âfet ile olan zararlar, sigorta şirketleri tarafından değil, (Yardım cem’iyyetleri) tarafından ödenmelidir. Böylece, hem millete hizmet olur. Hem, cem’iyyete teberru’ [bağış] yapan hayr sâhibleri sevâb kazanır. Hem de, millet büyük bir günâhdan kurtulur.

Sigortaya arabîde (Te’mîn) denilmekdedir. Sosyalist darbe olmadan evvelki Libya kanûnlarının ve Mısr kanûnlarının 747. ci ve Sûdân kanûnunun 617. ci maddelerinde, (Ukûd-ül-garer) başlığı altında ve Libya evkâf bakanlığının çıkardığı (Hedy-ül-islâmî) mecellesinin 1395 [m. 1975] mart nüshasında sigortalar hakkında geniş bilgi vardır. Bu bilgilerin çoğunun islâmiyyete uygun olmadığı (Hedy-ül-islâmî)nin 1975 ve 1976 nüshalarında yazılıdır. İslâmiyyetde sigortanın hiçbir nev’i yokdur. İslâmiyyetde (Vakf) ve (Beyt-ül-mâl), (Yardım cem’ıyyetleri) vardır. İşçi sigortalarının ve emekli sandıklarının işlerini Beyt-ül-mâl yapar. Beyt-ül-mâl, işçiden, me’mûrdan hiçbirşey almaz. Aylıklarından ve ücretlerinden, hiçbirşey kesmez. Çünki bunlar fakîrdirler. İşverenden, tüccârdan zekât alır. Bu işi hükûmet yapar. İşverenlerin, tüccârların defterlerini, hesâblarını inceliyerek zekâtlarını alır. Beyt-ül-mâla koyar. İşçilere, me’mûrlara, emeklilere buradan ev, ma’âş, geçim te’mîn eder. Böylece her müslimân, râhat, mes’ûd olarak yaşar. İşçi sigortalarında ve emânetcide toplanan ve ma’âşlardan kesilen malların, paraların (Lukata) hükmünde olduklarını, büyük âlim Abdülhakîm efendi, va’zlarında bildirmişdir. Lukata, yerde bulunan mal demekdir. Bunlar ve mal-ı habîs, sâhiblerine geri verilir. Sâhibleri bulunmazsa, fakîrlere verilir. Eline geçen fakîrin mülkü olurlar. Hükûmet, ticâret, zirâ’at, hattâ fabrika, ağır sanâyı’ yapmaz. Bunları husûsî teşebbüs, ya’nî millet yapar. Her çeşid sigortanın harâm olduğu, Yûsüf Kardâvînin (El-halâl vel harâm) kitâbında vesîkaları ile yazılıdır.

Kızılay gibi yardım teşkilâtı, dînin (Hibe) ahkâmına tâbi’dirler. Vakf değildirler. Çünki, altın ve kâğıd liralar vakf edilince, kimsenin mülkü olmazlar. Yardım cem’ıyyetlerine teberru’ edilen malları, paraları ise, alâkalı me’mûr kabz edince, cem’ıyyet reîsinin mülkü olur. Cem’ıyyetde çalışan me’mûrlar, cem’ıyyet reîsinin vekîlleridir.

Kaynak: Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye

Benzer Suallerin Cevapları İçin Tıklayınız

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler