BEY’ VE ŞİRA (Satın almak ve satmak)

İnsanlar birbirlerine muhtaç olup birlikte yaşamaya mecburdurlar. Bey’ ve şira olmasaydı, yer yüzünde nizam olmazdı. İslamiyette bey’ ve şira, arz ve talep esasına göre yürür. İslamiyet, ferdin iktisadi hürriyetine saygı gösterir. Hususi teşebbüslere ve sermayeye salahiyet verir. Allahü teâlânın emrettiği bu ticaret ahkamı, Karl Marks isimli bir yahudinin sarhoş kafası ile ortaya koyduğu, sosyalizm adındaki siyasi bir iktisad rejimi ile taban tabana zıttır. Hür dünya devletlerinde tatbik edilmekte olan liberal iktisad sistemi, İslâmin ticaret ahkâmina yakındır. İslamiyetin gösterdiği iktisad yolu, özel teşebbüsü ortadan kaldıran Markscı sosyalizm olmadığı gibi, devletin iktisadi hayata hiç dokunmamasını isteyen Adam Smith liberalizmi de değildir. Öşür, haraç, aşirin topladığı zekat, cizye, narh koymak, Beyt-ül-malın diğer gelirlerini toplamak ve sarf etmek, devletin elinde olduğu için, İslam iktisadı, başıboş bir liberalizm değildir. İstihsalde mümkün olduğu kadar özel teşebbüsü, milli gelirin fertlere taksiminde de, sosyal adaleti sağlayan hükümlerdir.

Bir kimse İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe’den “rahmetullâhi aleyh” sordu ki (Vakitlerimi ibâdet ile geçirmek istiyorum. Bana bir şey yaz da, hep onu yapayım!) İmâm-ı Âzam alış veriş bilgilerini yazıp verince, (Bu, tüccarlara lazım olur. Ben evimde oturup ibâdet ile meşgul olacağım) dedi. Cevabında, (Yiyecek ve giyecek lazım olmayan kimse var mı? Ahkâm-ı İslamiyyenin alış veriş kısmını bilmeyen, haram lokmadan kurtulamaz ve ibâdetlerin sevâbını bulamaz. Zahmetleri boşa gider ve azâba yakalanır ve çok pişman olur) buyurdu. (Bezzaziye)de diyor ki (Alış veriş bilgisini öğrenmeyenin, ticaret yapması haramdır. İmâm-ı Ebülleys de “rahmetullahi teâlâ aleyh” böyle buyurmuştur. İmâm-ı Muhammed Şeybaniye “rahmetullahi teâlâ aleyh”, Züht hakkında bir kitap yaz dediklerinde, züht için bey’ bilgisi yetişir buyurdu).

(Bey’), satmak demektir. (Şira), satın almak demektir. İslamiyette bey’ ve şira, iki kişinin mallarını, râzı olarak, birbirlerine (Temlik) etmeleri, yani seve seve değiştirmelerine denir ki türkçesi (Satış)dır. Bir kimse, Zeyde ve Amre, şu malımı size bin kuruşa sattım derse, yalnız Zeyd kabul etse, bey’ sahih olmaz. [Gazetelerde, radyolarda yapılan satış ilanları, bey’ olmaz. Talib olanlar gelip, satın alınca, sahih bey’ olur.] Bey’ ve şira ve bütün muamelat bilgilerini Hanefi mezhebine göre bildireceğim. Bir kimseye zaruri lazım olan malı ona satmak vâcibdir. Bey’in sahih olması için (İcap) ve (Kabul) denilen tüccarlar arasında adet olan sözlerin söylenmesi veya malların karşılıklı verilmesi lâzımdır. Alıcı ve satıcıdan, râzı olduğunu hangisi önce söylerse, buna (İcap) denir. İkincisinin sözüne, (Kabul) denir.

(Mal), insanın arzuladığı, ihtiyaç, yani lazım olunca, kullanmak için saklanabilen ayn, yani madde, cisim demektir. Buğday tanesi mal değildir. Çünkü, kimse saklamaz. Hür insan ve hür insanın her parçası, balık ve çekirgeden başka kendiliğinden ölmüş hayvan leşi ve kan ve yerinde bulunan toprak ve su mal değildir. Sülük ve yerinden alınıp götürülen toprak, su maldır.

(Mülk), insanın mâlik olduğu, yani başkasının rızasını, izinini almadan kullanmaya hakkı olan şeye denir. Bu şey, maldır veya malın kendi değil, yalnız menfeatidir. Bir kimsenin her malı [mesela atı], onun mülküdür. Fakat her mülkü, mesela kiracının evi, [veya bir makinayı kullanma hakkı] malı değildir.

(Mütekavvim mal) yani (Kıymetli mal), kullanması mubah ve mümkün olan maldır. Müslümanlar için, şarap, domuz ve Besmelesiz kesilen veya kesmeden öldürülen hayvan, denizdeki balık (Kıymetli mal) değildirler. Bir buğday tanesi kıymetli ise de, mal değildir.

Bey’in sahih olması için, iki malın da mütekavvim olması lâzımdır.

Bir yere götürülmesi mümkün olan mala (menkul) denir. Vakıf veya miri yer üzerindeki ağaçlar ve binalar menkul kabul edilir.

(Nakd), külçe veya meskuk, yani basılmış para halindeki altın ve gümüşlere (Nakd), (Nakdeyn) ve (Nukud) denir. Altını, gümüşü yarıdan fazla olan nukuttan; altını, gümüşü en çok olanına (Ceyid), daha az olanlarına (Züyuf) denir. Altın ve gümüş eşya nakd değildir.

Mal, ölçü birimine göre 5’e ayrılır: Ağırlık ile hacim ile yüzey birimi ile uzunluk birimi ile ve sayı ile ölçülenler.

(Mekil), kile ile ölçek ile yani hacim ile ölçülen mal demektir. Buğday, arpa, hurma ve tuz dâima mekildir. Tartı ile kullanılmaları, mekil olmalarını değiştirmez. Müsavi olmaları lazım olduğu zaman, hacimlarının müsavi olması lazım olur.

(Mevzun) veya (Vezni), vezn ile yani ağırlıkla ölçülen mal demektir. Altın ile gümüş, dâima veznidir. Bildirdiğimiz 6 maldan başka şeylerin mekil veya mevzun olmaları, adete bağlıdır. Çarşıda, pazarda nasıl ölçülüyorsa, öyle olduğu kabul edilir.

(Kadir), bir satışta kadir bulunması demek, karşılıklı değiştirilen iki malın ikisinin de mekil veya ikisinin de mevzun olmaları demektir.
(Cins), kullanıldıkları yerler arasında çok fark bulunmayan şeylere ortak olarak verilmiş olan ismdir. Deve, hayvan sınıfının bir cinsidir. Tüylü deve, bu cinsten bir nev’dir. Aslı, kaynağı başka olan veya kullanıldığı yer çok farklı olan yahut başka isim alacak kadar değiştirilmiş olan bir mal başka cinsten olur. Sığır eti koyun eti ile keçi kılı koyun yünü ile ve ekmek un ile başka cinstendir. Keçi eti veya sütü ise, koyun eti veya sütü ile bir cinstendir.

Mal, (Misli) ve (Kıyemi) olur. Misli malı telef eden, benzerini öder. Kıyemi malı telef eden, kıymetini öder. (Misli), çarşıda aynı evsafta benzeri bulunan mal olup fiyatları başka olmaz. Ağırlıkla, hacim ile ve uzunlukla ölçülenlerden fabrikada, tezgahta yapılan şeyler ve sayı ile ölçülenlerden aynı büyüklükte olanlar böyledir. Yumurta, aynı büyüklükte karpuz, gibi.

Altın ve gümüşten başka paralara (Fülus) denir. Bunlar, mesela başka metalden paralar ve kağıt liralar, geçer akça iseler, nakd gibi mislidirler. Geçmez iseler veya geçer oldukları hâlde, niyet edilmekle uruz gibi kıyemi olurlar. Her iki hâlde de, adete uyarak, [ağırlık ile veya] aded ile yani sayarak ölçülürler.

(Kıyemi), yani misli olmayan mal, çarşıda benzeri bulunmayan, bulunsa da fiyatları farklı olan maldır. Uzunlukla ölçülenlerden tarla, elde dokunan kumaş, halı ve elbise, ev, dükkan, yazma kitap, irili ufaklı olan karpuz kıyemidirler. Hayvandan başka, menkul olan kıyemi mallara, (Uruz) denir. Bakır tencere ve başka cins ile karışık misli mal uruzdur.

Mal, (Ayn) ve (Deyn) olarak ikiye ayrılır: Ayn, lügatta madde, cisim demektir. Fakat, bey’ ve şira ilminde ayn, belli bir mal demektir. Bey’ ve şirada, bir ev, bir at, bir sandalye gibi kıyemi malların belli birer tanesine ve hazır olup da gösterilenin hepsine veya ayrılmış parçasına, misli olan mallardan da, hazır olup gösterilen hepsine veya ayrı olarak gösterilen yahut ayrılmamış belli miktar bir parçasına yahut hazır olmayıp, benzerlerinden ayrı ve yalnız olarak bulunduğu yeri ve cinsi bildirilen mala, (Ayn) denir. Ayrı olarak bulunduğu yer, çuval, sandık, oda, ev veya şehrdir. Buralarda bulunan malı müşteri biliyorsa veya ilk üç yerde bulunanı bilmiyor ise de, hep (Ayn) olur. Görülen bir yığın buğday, görülen bir miktar para ayndır. Bu para semen olunca deyn olur. (Deyn): Satış ve ödünç verme veya başka sebeplerle ödenmesi lazım olan borcdur. Alış verişte ise, hazır olmayıp ayrı olarak bulunduğu yeri bildirilmeyen her türlü mala ve hazır ise de, ayrı olarak gösterilmeyen kıyemi mal parçasına, (Deyn) denir. Ödünç alınan karz, deyndir. Fakat her deyn, ödünç alınan borc demek değildir.

Bir malı (Tayin etmek) demek, söz kesilirken bu malın ayn olması demektir.

(Te’ayyün etmek) demek, söz kesilirken tayin edilince, ayn olarak kalmak, deyn haline dönmemek demektir. Te’ayyün eden malın kendisini vermek lâzımdır. Benzerini, hatta daha iyisini alması için müşteriyi zorlayamaz. Rızası ile alırsa, yeniden mukayada satışı yapmış olurlar. Teslimden önce helak olursa, bey’ fâsid olur. Te’ayyün etmeyen mal helak olursa, bey’ fâsid olmaz. Çünkü, bunun yerine, cinsi, miktarı ve vasfı aynı olan, benzeri verilebilir.

(Riba) veya (Fâiz), bir satışta kadir varsa veya iki mal aynı cins ise, bu satışta fâiz vardır denir. Yalnız, altın ve gümüşün, başka vezni bir mal ile değiştirilmesi bundan müstesnadır. Bunun için, herhangi bir malın para karşılığı satışında fâiz olmaz. Faizin iki şartı veya birisi bulunan satışın peşin olması lâzımdır. İki maldan biri veresiye olursa haram olur. Altın ve gümüşün peşin olması, söz kesilince ayrılmadan önce kabz edilmeleri ile olur. Başka mallar, te’ayyün etmekle peşin olurlar. İki maldan yalnız biri ayn olursa da, bey’ câiz olur. Fakat, deyn olanın semen yapılması ve bunun ayrılmadan önce kabz olunması lazım olur. Faizin iki şartı birlikte bulunursa, peşin olmakla birlikte, iki malın miktarlarının da müsavi olması lâzımdır.

(Mebi) satılan maldır. Mebi tayin edilir ve tayin edilince, te’ayyün eder.

(Semen): Mebie karşılık verilmesi lazım olan mala, Semen [bedel] denir. Altın ile gümüş semen olarak yaratılmıştır. Her ne hâlde olurlarsa olsunlar, dâima semendirler. Külçe ve para halindeki altın ve gümüş ve maden ve kağıt paralar, tayin edilince, te’ayyün etmezler. İşlenmiş eşya halindeki altın ve gümüş ve piyasada geçmeyen maden ve kağıt paralar ve semen yapılan başka mallar, tayin edilince te’ayyün ederler.

[(Hadika)nın sonunda diyor ki (Semen, para tayin edilince, sahih olan sözleşmelerde te’ayyün etmez. Yani söz kesilirken tayin edileni vermek lazım değildir. Misli, benzeri verilebilir. Fâsid olan akidlerde ve sarf satışında te’ayyün eder. Mehrde ve nezrde ve vekil yapmakta te’ayyün etmez. Emânet, hibe ve sadaka vermekte, şirkette, mudarebe şirketinde ve gaspta te’ayyün eder. Mebi her zaman te’ayyün eder.

Bir satışta, söz kesilirken, semenin cinsi söylenmeyip, sonradan, haram semen verilirse veya helal olan semen söylenip yahut haram semen söylenip fakat gösterilmez ve haram semen verilirse, hepsinde mebi helal olur. Söz kesilirken haram semen gösterilir ve bu verilirse, satın alınan şey haram olur, mülk-i habis olur. Gasp edilen veya vedia olan mal satılınca, tayin edilmesi lazım olduğu ve te’ayyün ettiği için, alınan semen haram olur. Gasp edilen veya emânet olan paraya işaret olunup başka helal para verilirse veya helal semene işaret olunup yahut işaret olunmayıp, emânet veya gasp olunan para verilirse, mebi helal olur.)]

Her satışta, söz kesilirken, iki maldan her biri ya ayn veya deyn olur. Bir satışta, mebiin ve semenin ikisi de deyn olurlarsa, ayrılmadan önce kabz edilseler dahi, bey’ sahih olmaz. Akid, yani sözleşme batıl olur. Sarf satışı bundan müstesnadır. Mebiin ve semenin ayn veya deyn olmaları ve kabz edilmeleri bakımından 4 türlü bey’ vardır:

1 — Mutlak bey’: Ayn olan malı, deyn karşılığı satmaktır. Yani mebii tayin etmek lâzımdır. Kabz etmek lazım değildir. Semen tayin edilmez. Semen peşin de, veresiye de olabilir. Bu satış meşhur olduğu için, kısaca (Bey’) denilmektedir. Bey’ kelimesi yalnız olarak görüldüğü zaman, mutlak bey’ anlaşılmalıdır.

2 — Sarf satışı: Nakd halindeki veya işlenmiş altını ve gümüşü, birbirleri karşılığında satmaktır. Yani malın ikisi de semendir. Söz kesilirken ikisi de ayn veya deyn olabilirler. Ayrılmadan önce, ikisinin de kabz edilmeleri lâzımdır.

3 — Selem satışı: Semen peşin olup mebi veresiyidir. Semenin, söz kesilirken tayin ve ayrılmadan önce kabz edilmesi lâzımdır. Mebi, tayin edilmez ve kabz edilmez. Mevcûd olmayan, mülkünde bulunmayan mebi, selem yolu ile satılır.

4 — Mukayada satışı: Altın ve gümüşten başka, ayn olan bir malı, yine ayn olan mal karşılığında satmaktır. Şu iki kile buğdayı, bu yüz yumurta karşılığında sattım demek böyledir. Malları, söz kesilirken tayin etmek şart olup kabz etmek şart değildir.

Mebiin piyasadaki fiyatına, değeri (kıymeti) denir. Yani kıymet, o maldan anlayan müşterilerin verdikleri değer demektir. Kıymete, (Semen-i misl) de denir. (Bayi) ile (Müşteri) arasında uyuşulan değerine, (Pazarlık semeni) veya (Alış Semeni) veya (Fiyatı) denir. Alış fiyatına, taşıma, işçilik ücretleri, vergi gibi masraflar eklenince, (Maliyet), yani (Mal oluş) fiyatı denir.

Altın ile gümüşten başka eşyadan, misli olmayanlar, mesela elbise, ev, hayvan, tarla, arsa, mutlak bey’de dâima mebidirler.
Misli olanlar, altın veya gümüş ile veya kağıt para ile değiştirilirken tayin edilirse, mebi olurlar. Mesela, filan yerdeki şu kadar kile buğdayımı, bu kadar altına sana sattım demek gibi. Eğer tayin edilmez iseler, yine mebi olurlar. Fakat, satış (Selem) olur. Mesela, şu kadar kile buğdayı, bu kadar liraya satın aldım deyince, selem olur.

Misli olanlar, misli olmayan, yani kıyemi mal ile değiştirilirken, tayin edilirler ise, bunlar da mebi olur ve (Mukayada satışı) olur. Mesela şu atı, bu yığın buğdaya veya bu yığın buğdayı, şu ata sattım demek gibi. Misli mal tayin edilmezse, iki türlü olabilir: Misli mal söylenirken, isimleri sonunda (ya, ile) gibi sözler söyleniyorsa, semen olur. Şu kuzuyu, 10 kile buğda(ya) satın aldım gibi. Eğer söylenmiyorsa, mebi olur ve satış selem olur. Bu kuzu (ile) 10 kile buğday satın aldım demek gibi.

Misli olan iki mal birbirleri ile değiştirildikleri zaman, ikisi de ayn ise, her ikisi de mebi olur. Satış (Mukayada) olur. Biri tayin edilirse, satış (Selem) olur.

Yukarıda yazılı 4 çeşit bey’den her biri 6 türlü olabilir:

(1) — (Sahih olan bey’): Aslı ve sıfatı İslamiyete uygun olan bey’ [satış]dir.

(2) — (Batıl olan bey’): Aslı da, sıfatı da İslamiyete uygun olmayan bey’dir.

(3) — (Fâsid olan bey’): Aslı İslamiyete uygun, fakat sıfatı uygun değildir.

(4) — (Mekruh olan bey’): Aslı ve sıfatı İslamiyete uygun ise de, kendisine, İslamiyetin yasak etmiş olduğu bir şey karışmış olan şatıştır.

(5) — (Mevkuf bey’): Aslı ve sıfatı sahih ise de, başkasının hakkı karışan bey’dir.

(6) — (Vefa ile satış): Alıcı ve satıcının, satıştan vazgeçmek hakkı bulunan bey’dir.

Bu satışları ayrı ayrı açıklıyalım:

(1) — Sahih bey’: Her çeşit bey’in sahih olması için, alıcı ve satıcının aynı kimse olmaması, yani bir kimsenin hem satıcıya, hem alıcıya vekil olarak kendi kendine satış yapmaması, akıllı olmaları, (Akid) yapılması, yani birinin (İcap), yani teklif edip, karşısındakinin, onu, ayrılmadan önce (Kabul) etmesi, yani söz kesilmesi, mebiin ve semenin mal olmaları ve mütekavvim olmaları lâzımdır. Mebiin, bir felsin itibari kıymetinden aşağı olmaması da lazım olduğu, (Bahr-ür-raık)da ve (Dürr-ül-muhtar)da (Sarf)dan önce yazılıdır.
Mutlak bey’in sahih olması için, bu şartlardan başka, mebiin dâima, semenin ise fâiz olduğu hallerde tayin edilmesi, pazarlık ederken hazır olmayıp gösterilmeyen mebiin ve semenin miktarlarının söylenmesi, mebiin mevcûd ve satanın mülkü ve müşteriye teslimi mümkün olması ve semenin cinsinin belli olması lâzımdır. Her çeşit satışta, alıcı ve satıcının baliğ ve hür olmaları ve müslüman olmaları şart değildir. Semenin mevcûd olması ve mebiin söz kesilen yerde hazır olması şart değildir. Mebiin ayn olması ve semenin ayn olmaması lâzımdır. Tarlanın sınırlarını bildirmek, miktarı, ölçüsü demektir. Bunlardan biri noksan olunca, bey’ sahih olmaz ve haram olur.

Bey’ sahih olunca, akid yapıldığı vakit, semen bayiin mülkü olur. Mebi de müşterinin mülkü olur. Mebi sözleşme zamanında bayiin mülkünde değilse, sonra satın alarak teslim etse de, bey’ sahih olmaz. Mülkünde bulunmayıp da, sonra teslim edeceği mebii satmak için, (Selem) satışı yapmalı, yahut sözleşme yapmayıp, semeni emânet almalı, satacağı mal eline geçince, pazarlık ve sözleşme yapmalıdır.

(Beraat satışı) ve imâm ve hoca efendilerin evkaftan alacakları malın satışı ve (Camekiye) satışı câiz değildir. (Beraat), zekat toplıyan amillerin köylüden alacakları zekat ve öşür cinsini ve miktarını gösteren senetlerdir. Bunlarda yazılı mal, mevcûd değildir. İmam ve hoca efendiler, evkafta mevcûd haklarını teslim almadıkça, mâlik olmazlar. Ganimet, Dar-i İslama nakledildikten sonra askerin hakkı olursa da, taksim edilmeden önce mülk olmaz ve askerin bu hakkını, mülk olmadan önce satması câiz olmaz. Camekiye, hizmet karşılığı alacağı ücretin, maaşın çeki bonosudur. Bunları teslim almadan önce satmak, câiz değildir. Ücret, hak edilmiş ise de, kabz edilmemiş, mülk olmamıştır. [Hem mülk değildir. Hem de deyndir.] Deyni peşin olarak, borcludan başkasına satmak câiz değildir. Veresiye olarak, borcluya da satılamaz.

İbni Âbidin “rahmetullahi teâlâ aleyh”, (Görülmeyen mebide muhayyerlik)de diyor ki: (Söz kesilirken veya daha önce görülmeyen mebiin satılması sahih olur. Görülmeyen mebi bir cins ise ve hepsi bir yerde bulunuyorsa, [bunu tayin etmekle, yani] yerini bildirmekle bey’ câiz olur. Böylece mebiin çok özellikleri tanınmış olur. Anlaşılamayan ufak tefek yerleri de, (Muhayyer olmak)lâ düzeltilmektedir). (Keşif-ü rümuz-i Gurer)de diyor ki: (Bey’in câiz olması için, mebiin [tayin edilmesi, yani] kendisine veya bulunduğu yere işaret edilmesi lâzımdır. Mebiin kendisine veya bulunduğu yere işaret edilmezse, bey’ söz birliği ile câiz olmaz. O yerde, aynı ismde başka bir malın mebi ile birlikte bulunmaması lâzımdır). (Cevhere)de diyor ki: (Mutlak bey’de söz kesilirken, semenin cins ve miktarının bildirilmesi ve mebiin tayin edilmesi lâzımdır. Bu ikisi yapılmazsa, yalnız icap ve kabul ile bey’ sahih olmaz). Şernblali “rahmetullahi teâlâ aleyh” (Dürer) haşiyesinde, muhayyerliği anlatırken diyor ki: (Hazır ise de, kapalı olduğu için veya hazır olmadığı için görülmeyen mebiler, işaret edilerek tanıtılmazsa, söz birliği ile bey’ câiz olmaz).

[Altından ve gümüşten başka madenlerden basılmış paralara, (Fülus) denir. Eskiden, yalnız bakırdan, çeşitli ağırlıklarda fülusler kullanılırdı. Fülus, felsler demektir. Bir felse, türkçede mangır, fârisîde (pul) denir. Bugünkü pul başkadır. Bir felsin ağırlığının bir santigramdan az olduğu anlaşılmaktadır. Semen olarak kullanılan fülusların itibari kıymetleri, yani rayic değerleri, şimdi kullanılan kağıt paralarda olduğu gibi, kendi değerlerinden katkat fazladır ve hep değişmektedir. Evvelce 100 felsin, ortalama, bir dirhem gümüş kıymetinde olduğu, İbni Âbidinin “rahmetullahi teâlâ aleyh” fâiz kısmında, (Bezzaziye)den alarak yazılıdır. Ahkâm-ı İslamiyede 20 miskal altın veya 200 dirhem gümüş, fakirlik ile zenginliği ayıran mal miktarını gösterdiği için, bir miskal ağırlığındaki altın kıymetinin 10 dirhem ağırlığındaki gümüş kıymetine müsavi olduğu ve bir altın liranın, 1,5 miskal ağırlığında olduğu bildirilmişti. 10 dirhemin ağırlığı, 7 miskalin ağırlığı kadar olduğu için, bir miskal altının kıymeti, ahkâm-ı İslamiyyede 7 miskal gümüşün kıymeti kadardır.].

Bey’in sahih olması için, alıcı ve satıcının yalnız akıllı olması şarttır dedik. Baliğ olan akıllı insanın bey’i her zaman sahihtir. Baliğ olmayan akıllı çocuğun bey’i, velisinin izin vermesi ile sahih olur. Hamza efendi “rahmetullahi teâlâ aleyh”, (Bey’ ve şira risalesi şerhi) 34. sayfada diyor ki: (23. budur ki akıllı olmuş bir çocuk, şeker, meyve gibi kendine yarar şey isterse, ona satmak câiz değildir. Çünkü, velisi izin vermemiş demektir. Eğer tuz, pirinç gibi şey isterse, satmak sahih olur. Çünkü, velisinin izin verdiği anlaşılır. Bunun izin ile alış veriş etmesi câizdir. Çocuk akıllı olmamış ise, velisinin izini olsa da, alış veriş etmesi sahih olmaz. Velî, babasıdır. Baba olmaz ise, babanın vasi ettiğidir. Bu da olmaz ise, babanın babasıdır. Bu da yok ise bunun vasi ettiğidir. Bu da olmaz ise, kadıdir veya kadınin [yani hakimin] vasi tayin ettiği kimsedir. Ana ve kardeş ve amca velî olmaz. Ancak, kadı veya velilerden biri bunları vasi yaparsa olabilirler. Çocuk, 7 yaşında akıllı olur. On iki yaşında olan oğlan ve 9 yaşında olan kız, baliğ olduğunu söyleyince kabul edilir. 15 yaşını doldurunca hayız ve meni olmasa da, baliğ sayılırlar. 7 ile 15 arasında iken, akıllı çocuk denir).

Mebi, yani satılık mal 7 türlü olur:

1 — Hazır ve ayn olur. Satması sahihtir.

2 — Hazır değildir. Fakat ayndır. Yani tayin edilmiştir ve teslimi mümkündür. Hududü bildirilen arsa gibi. Satması sahihtir.

3 — Mülktür. Fakat teslimi mümkün olmaz. Firari hayvanı, kaybolan eşyayı satmak batıldır.

4 — Teslimi mümkün, fakat ayn değildir. Müşteri tanımaz. Fasittir. Bir sürüden bir koyun satmak gibi. Teslimi mümkün, fakat zararlı olursa yine fasittir. Evin bir direğini satmak gibi.

5 — Bir kimseye ödünç verilmiştir. Yalnız ona ve peşin satmak câiz olup başkasına satmak fasittir.

6 — Bir kimseye emânet, ariyet, yahut kira veya rehn, yahut sermaye olarak verilmiştir. O kimseye satmak câiz ise de, alıp, tekrar teslim etmek lâzımdır.

7 — Mebi, gasp veya sirkat yahut hıyanet sûreti ile müşteride bulunur. Bu müşteriye satılabilir. İkinci teslime ihtiyaç yoktur.

Semen olan para veya mal 8 türlüdür:

1 — Külçe halinde veya işlenmiş eşya halinde veya para olarak kesilmiş altın veya altın yerine kullanılan maden ve kağıt paralar. Bunlar dâima semendirler. Bunlarla, herhangi bir mal satın alınırken, hiçbir zaman, fâiz olmaz. Bey’ fâsid olabilir. O hâlde, para ile yapılan alış verişte, haramdan sakınmak için bey’in fâsid olmamasına dikkat etmelidir.

2 — Külçe halinde veya işlenmiş eşya halinde veya para olarak kesilmiş gümüş veya gümüş yerine kullanılan maden ve kağıt paralar, dâima semendirler.

3 — Ölçek ile hacmi ölçülen şeyler. Cinsi, miktarı ve sıfatı bildirilmek şartı ile bunlarla peşin ve veresiye mal satın almak câizdir.

4 — Tartılarak vezni ölçülen şeyler. Hacmi ölçülenler gibidir.

5 — Uzunluğu ölçülen şeyler. Bunlardan tarla, arsa ve misli olmayan kumaş ile yalnız peşin olarak mal satın alınır. Misli olan kumaş ile veresiye de alınır.

6 — Sayılabilen şeylerin birbirine benzeyenleri [misli mal], hacmi ölçülenler gibidir.

7 — Hayvandır. Hayvan ile yalnız peşin almak câizdir. Hayvan, bina, tarla, köle gibi kıyemi mallar hiç deyn olamaz. Semen ayn olunca, bey’, Mukayada satışı olur. Mesela muayen bir atı, muayen bir at ile veya muayen bir halı ile değiştirmek gibi. Her iki mal, mebi olur. Satış, (Mukayada) olur. Hayvanın selemde de semen olacağı, Ali Haydar beğin Mecelle şerhi, 155. maddesinde yazılıdır.

8 — Binadır. Bina ile yalnız peşin olarak satın alınabilir. Satış, (Mukayada) olur.

Bey’, icap yani teklif ve teklif olunan yerden ayrılmadan önce yapılan kabul ile yani sözleşme ile tamam olur. Sözleşme tamam olunca, mebi müşterinin mülkü olur. Semenin hepsi veya bir kısmı veresiye olduğu zaman, ileride verilecek taksidleri de, söz kesildiği ânda bayiin mülkü olur. Bunlar, müşterinin bayia borcu olur. Bunların hepsi, bayiin zekatının nisabına katılır.

(İcap), karşısındakinin anlayacağı bir lisan ile sattım, verdim, hediye ettim gibi, (Kabul)de, aldım, aynen kabul ettim, râzı oldum gibi, mâzî, yani geçmiş zamanı bildirecek şekilde söylenmelidir. İcap ve kabulün ikisi de, o yerde adet olan kelimelerle ve mâzî şeklinde olunca, niyet etmeleri lazım değildir. Biri mâzî, ikincisi hâl şeklinde söylenirse, mâzî şeklinde söylenende yine niyete lüzum olmaz ve bey’ sahih olur. Hâl şeklinde söyleyenin niyet etmesi lazım olur. Teklif eden, kabulden önce vazgeçebilir veya teklifi değiştirebilir. Bayi al derse, müşteri, aynen aldım veya kabul ettim derse, câiz olur. Kabul edilen şeyin, icap, yani teklif olunanın aynı olması ve mebiin ve semenin tamâmının kabul edilmesi lâzımdır. Kabul icaba benzemezse, yeni bir icap olur. Diğeri bunu kabul ederse, ikinci bir sözleşme yapılmış olur.

Yalnız bir taraftan veya her iki taraftan (Teati) yani teslim etmek ile de akid yapılmış olur. Bayi, bu malı bin liraya sana sattım derse, müşteri dahi bir şey söylemeyerek alsa, câiz olur. Yani bey’ tamam olur. Bayi malı verse, müşteri parasını verse, hiçbir şey söylemeden câiz olur.

Bir kimse, bakkala, 30 liradan 3 kilo patates tart derse, bakkal da, bir şey söylemeyerek tartsa, akid yapılmış olur. Yani bey’ tamam olur.

Müşteri bayia 5 lira verip, bu buğdayı kaça satıyorsun diyip, o da kilesi bir liraya derse, yahut önce fiyatını öğrenip, 5 lirayı sonra verse, bundan sonra, bana 5 kile ver derse, bayi yarın veririm derse, bey’ akid edilmiş olur. Ertesi gün, fiyatı değişse, 5 lira için yine 5 kile vermesi lazım olur. Bu koyunun şurasından, bana şu kadar liralık tart derse veya hepsini tart derse, kasap da tartsa, akid yapılmış olur. Parasını vermesi lazım olur. Fakat, bu koyundan, şu kadar kilo tart derse, o da tartsa, müşteri kabz etmedikçe veya uzattığı kaba koydurmadıkça, akid yapılmış olmaz. Çünkü etin her yeri aynı değildir. Müşteri muhayyer olur. Bu hayvan üzerindeki odun yükü kaçadır derse, on liradır dedikte, evime sür derse, odun eve boşaltılıp semen verilmedikçe, bey’ akid edilmiş olmaz. Çünkü, icap ve kabul sözleşmesi olmadığı gibi, teati, yani teslim de yoktur.

Bir kimse, yanında bulunmayan birine malımı sattım derse, işitenlerden biri gidip ona söylese, câiz olmaz. Fakat satan ona birini gönderip, o da kabul etse, bey’ sahih olur. Gönderilen adama (Resûl) veya (Haberci) denir.

Bey’de ciddi söylemek şarttır. Şaka ile söylenirse câiz olmaz.

Sual şeklinde teklif câiz olmaz. Şu malı bana şu kadar liraya satar mısın diyene, bayi sattım derse, bey’, sahih olmaz. Müşteri kabul ettim derse, sahih olur. Alırım, alıyorum ve satarım, satıyorum gibi mudari ve hâl şeklinde ve emir şeklinde söylemekle de, bey’ sahih olursa da, söylerken, şimdi diye niyet etmeleri lâzımdır.

İcap ile kabul, söz ile olduğu gibi, bir taraftan veya iki taraftan mektuplaşma ile de veya adam göndermekle de olur. Mesela, bir kimse, muayen bir malını, şu kadar liraya sattığını birisine mektupla bildirse, o da, mektubu okuyunca, kabul ettim derse veya kabul ettiğini mektupla bildirse bey’ sahih olur. Bey’de, kirada, hediye vermekte ve nikahta mektup, söz gibidir. Bir kimse, muayen malı, şu kadar liraya satın aldığını, birisine yazsa, o da okuyunca sattım derse veya mektupla bildirse sahih olur. Mektup gitmeden veya gidip de kabul edilmeden önce, birinci yazan vazgeçerse, bey’ bozulur.

Bir kimse birisine, falan malını bana şu kadar liraya sat diye yazıp, o da, o malı sattım diye cevap yazsa, bey’ olmaz. Birincisinin kabul ettim diye tekrar yazması lâzımdır. Bayi teklif edince, müşteri, bir kısmını kabul etse, sahih olmaz. Bayiin tekrar, o kısmı verdim demesi veya önceden, o kısmın semenini, yani bedelini ayrıca söylemiş olması lâzımdır. Ekmek, gazete gibi kıymeti malum bir şeyi, bayi verse, müşteri alsa, bir şey söylemeseler, bey’ sahih olur.

Dellal yani komisyoncu, mal sâhibinin izini ile malı kendi sattığı zaman, komisyon ücretini bayidan alır. Müşteriden bir şey istiyemez. Çünkü, hakikatte malı satan kendisidir. Burada, tüccarlar arasındaki adete bakılmaz. Eğer komisyoncu, bayi ile müşteri arasında aracılık yapıp, malı bayi satarsa, komisyon ücretini, adete göre bayi veya müşteri yahut her ikisi ortaklaşa verirler.

Satışı teklif eden, öteki kabul etmeden önce vazgeçerse veya cevap verilmeden, ikisinden biri kalkıp giderse veya bayi vefât etse, icap batıl olur. Bir adam, hem bayie, hem de müşteriye vekil olup da, kendi kendine bey’ yapamaz. Bey’ ve şira, her lisan ile söylenebilir. Müşteri, (Filan malını şu fiyata, bana sattın mı?) derse, bayi de, (Evet) derse, bey’ sahih olur ise de, evet yerine, işaret etse, mesela başını ileri eğse, müşteri de aldım derse câiz olmaz. Alırım, satarım gibi mudari fiil söylenince hâl, yani şimdi mânâsı düşünülürse câiz olup istikbâl mânâsı düşünülür veya mânâ düşünülmezse câiz olmaz. Alacağım, satacağım gibi söz ile bey’ olmaz.
Müteattid malların fiyatlarını ayrı ayrı bildirip veya bildirmeksizin fiyatların toplamı söylenerek, hepsini sattım demek sahih ve müşterinin hepsini alması lazım olur.

Bey’ akid edilince, bayi ve müşteriden biri, satıştan vazgeçemez. Fakat, ikisi birlikte fesh edebilirler. Söz kesildikten sonra, orada veya daha sonra, başka bir söz kesseler, ikincisi kabul edilir.

Sahih bey’de müşterinin mebie mâlik olması için, teslim alması şart değildir. Bir kimse, başka şehirde bulunan malum eşyasını, malum semen ile birisine sattıktan sonra pişman olsa, müşteriye teslim etmediği için bey’i bozamaz.

Mutlak bey’ peşin ve mebi hazır ve müşteri muhayyer değil olsalar bile mebii ve tecili câiz olan semeni, söz keserken, kabz şart değildir. Akidden sonra, önce müşteri, peşin olan semeni bayia teslim etmeye, sonra bayi mebii müşteriye teslim etmeye, öteki de teslim almaya mecbur olur. Çünkü, söz kesildiği zaman, mebi müşterinin mülkü olur. Müşterinin izini olmadıkça, başka kimseye teslim edemez. Müşteri peşin parayı tamam teslim edinciye kadar, bayi malı vermeyebilir. Peşin satışta, önce, mebiin teslim edilmesi şart edilirse, bey’ fâsid olur. Mebi hazır değilse bayi mebii hazırlayıncaya kadar, müşteri semeni vermeyebilir. Hatta, başka şehrdeki bir evi satın alan müşteri, semeni hemen vermeye mecbur olmaz. Bayi veya vekili oraya gidip, evin teslime hazır olduğunu müşteriye veya müşterinin vekiline gösterir. Semeni sonra alabilir.

Bayi üç şeyi yapınca, mebii müşteriye teslim etmiş olur:

1 — Bayiin veya vekilinin, söz kesildikten sonra (Teslim ettim) veya (Teslim al) demesi.

2 — Mebi müşterinin önünde olup kolay tesellümüne mâni bulunmamak.

3 — Başka maldan ayrı ve başkasının hakkı ile meşgul edilmemiş olmak.

Bu şartlar bulunduktan sonra, müşteri mebii teslim almaya mecbur olur. Almazsa telef olursa, bayi ödemez. Çabuk bozulan şeyleri söz kesilirken teslim etmek lâzımdır. Hemen teslim edilmezse, bey’ fâsid olur.

Müşteri semeni vermeden önce kaybolursa, bayi iki şahitle ispat edince, hakim menkul olan mebii satarak, bayia semeni verir. Müşterinin yeri malum ise, veya mebii teslim almış ise yahut mebi menkul değil ise, mebi satılamaz. Mebi durmakla bozulacak şey ise, bunu bayi da başkasına satabilir. Peşin satışta, müşteri semeni vermeden, bayidan izinsiz mebii alırsa, bayi geri alabilir. İzin ile almış ise veya vedia, ariyet olarak müşteride bulunuyorsa, bayi semeni alıncıya kadar saklamak üzere, mebii müşteriden alamaz. Semeni hemen ister. Mebi telef olunca, müşteri teslim almadan önce telef oldu, bayi ise, teslimden sonra telef oldu derlerse, müşterinin sözü kabul edilir. İkisi de şahit gösterirse, bayiın şahitleri kabul edilir.

(Sevm-ı şira), bayiın ve müşterinin, mebia fiyat koymaları demektir. Fiyatta uyuşup, götür, beğenirsen al deyip, müşteri de, beğenirsem alırım diyerek, götürürken, mebi telef ve zayi olsa, kıymetini veya mislini öder. Müşteri bir şey söylemeden veya bu hayvanı beğenirsem, bin liraya alırım deyip, bayiın cevap vermeden hayvanı teslim etmesi ile de olur. Teslim ederken, müşteri tazmin etmiyecektir denilse bile tazmin eder. Müşteri vekil ise, sâhibi kabul etmeyip geri götürürken telef olsa, vekil tazmin eder. Sâhibinin emri ile oldu ise, sonra sâhibinden ister. Çünkü, şira için olan emir, sevm-ı şira için emrolmaz. Mebi telef olmayıp, müşteri helak etmiş ise, semenini verir. Semende uyuşmamışlar ise, bayiın dediği semeni öder. Semen hiç söylenmemiş veya yalnız bayi söyleyip müşteri, satın almak için değil de, incelemek veya başkasına göstermek için bayiin izini ile götürmüş ise, mebi müşteride emânet olur.
Veresiye olduğu söylenilen satışta, önce mebi teslim edilir.

Satışta söz kesilirken, mebiin teslim yerini söylemek şart değildir ve söylemedi ise, söz kesilirken mebi nerede ise orada teslim edilir. Semen taşınacak bir şey ise semenin teslim yerini bildirmek şart olur. Mebiin bulunduğu yer söylenince, müşteri sonradan, başka şehirde olduğunu duyunca, satıştan vazgeçebilir. Mebii teslim yerinden kaldırmak müşteriye aittir.

Bey’, peşin semen ile câiz olduğu gibi, semenin tecili, yani veresiye olması ile de câizdir. Tecil, ancak semen ile mebi aynı cinsten olmadıkları ve ikisi hacim ile veya tartarak ölçülmedikleri ve semen ayn olmayıp, deyn olduğu zaman ve muayen bir vakte kadar olmak şartı ile câiz olur. Ayn olan semen tecil edilirse, bey’ fâsid olur. Mesela, şu keçimi, şu 5 kile buğday karşılığı, bir ay veresiye sattım demek fâsid olur. Mebi dâima ayn olduğu için, mebiin tecili olamaz. Mesela, mebiin bir ay sonra verilmesi şart edilirse, bey’ fâsid olur. Taksitle bey’in sahih olması için, taksit adedinin ve her taksit ödeme tarihlerinin ve her taksitte ödenecek semen miktarlarının belli olmaları lâzımdır. (Dürer-ül-hükkam).

Semen ile mebiin ikisi de hacim ile ölçüldükleri zaman veya ikisi de tartı ile ölçüldükleri zaman yahut ikisi de aynı cins mal oldukları zaman, satışta fâiz bulunur. Fâiz bulunan satışlar veresiye olamaz, yani semen de tecil edilemez. Sözleşmede semenin de peşin olması lazım olur. Deyn olan semenin peşin olması, kabz edilmesi ile olur. Ayn olan semen ise, zaten peşin demektir. Aynın kabz edilmesi lazım olmaz. Çünkü, aynın tecili olmaz. Mebi tayin edilmezse, yani deyn olursa, bey’ fâsid olur. Yalnız selem satışı müstesnadır. Selemde mebi deyn olduğu hâlde, selem câizdir. Fakat, selem şartlarına uymak lâzımdır. Semenin ve mebiin ağırlıkla ölçüldükleri zaman, semenin tecili câiz olmaz ise de, altın veya gümüşün semen olması müstesna edilmiştir. Bunun için, para ile yapılan mal satışlarında fâiz olmaz. Peşin satış yapıp, semeni sonra tecil etmesi de câizdir. Falan zamana tecil ettim demesi lâzımdır. Falan zamanda ver şeklinde emretmekle tecil olmaz. Satıştaki tecil müddetini, bayi ve müşterinin bilmesi şarttır. Ödeme müddeti, mebii teslim tarihinden başlar. Hacılar geldiği, yağmur yağdığı, gibi iyi belli olmayan zamanlara tecil câiz değildir, fasittir. Mesela, semenin yarısını peşin, yarısını da, yolcusu geldiği zaman vermek şartı ile satın almak fâsid olur. Yolcunun geleceği günü bildirirse sahih olur. Peşin satıştan sonra yapılan borcun tecili zamanının iyi belli olması şart değildir. Veresiye satışta bayi vakit gelmeden parayı istiyemez. Bunun için müşterinin bir senet veya bono yazıp bayia vermesi iyi olur. Semen belli günlerde taksidle olup taksidlerin biri vaktinde ödenmezse, sonrakilerin hepsi peşin olması şartı ile bey’ câizdir.

Kira karşılığı ve mal telef etmek karşılığı olan borclar da, iyi belli zamana tecil olunabilir ise de, ödünç verme ile olan borc veya sarf satışı bedeli ve ölünün borcu tecil olunamaz. Çünkü borcun tecili, aynı cins malın, belli zamanda, veresiye bey’i olup fâiz olur. Müşteri vefât ederse, tecil zamanı beklenmeden mirasından borcu hemen ödenir. Bayi ölünce, varisleri tecil zamanını beklemeye mecburdur. Veresiye pazarlık edip, zaman bildirilmez ise, tecil bir ay sayılır. Nitekim selemde ve yeminde de bir ay kabul olunur. Veresiye veya peşin olmasında, sonradan uyuşulmazsa, bayiin sözü kabul edilir. Yani peşin olduğu kabul edilir. Tecil zamanında uyuşulmazsa, müşterinin sözü kabul olunur. İstanbul’da mal satın alıp, parasını Bursaya gidince gönderirim derse, ödeme günü belli olmadığı için câiz olmaz.

Semenin cinsi söylenmedi ise, söz kesilirken orada kullanılan semen anlaşılır. Burada, piyasadaki paraların maliyeti, yani hakiki kıymeti ve revacı, yani geçer kıymeti müsavi ise, bey’ sahih olur. Müşteri hangi parayı isterse verebilir. Geçer kıymetleri farklı ise, en yükseğini verir. Geçer kıymetleri aynı olup maliyetleri farklı ise, cinsi, sıfatı söylenemezse, bey’ fâsid olur.

Söz kesilirken, şu kadar lira denildi ise, piyasada kullanılan yüzlük veya elliliklerden dilediğini verir. Fakat semenin cinsi söylendi ise, cinsi değiştirilemez. Mesela Hamid, Reşad, İngiliz, Cumhuriyet altını veya kağıt lira denildi ise, o cinsi vermek lazım olur. Değeri değişince, adedini değiştiremez. Ödünç ödemek de ve kira bedeli de böyle olup aynı cinsten ödemek lâzımdır. Yani semenin kendi tayin edilince, te’ayyün etmez ise de, cinsi, miktarı ve vasfı tayin edilince, bunlar te’ayyün ederler. Maden ve kağıt paralar (Kesad) olursa, yani kıymetten düşerse, yani geçmez olursa, İmâm-ı Ebû Yusufa göre pazarlıktaki İmâm-ı Muhammede göre, revacdan kalktığı zamandaki kıymeti verilir. İmâm-ı Ebû Yusuf kavli ile hareket olunur. Bayi, geçer akçadan o kadar parayı almaya mecburdur.
(Hadika) sonunda diyor ki (Bey’ ve şirada ve icarede ve ödünç vermekte ve nikahta altın ve gümüş miktarını ağırlık olarak bildirmek lâzımdır. Semen sözleşme zamanında hazır ise, göstermek yetişir. Miktarını bildirmeye lüzum kalmaz. Altının, gümüşün miktarları ağırlık olarak bildirilmezse, sözleşmeleri sahih olmaz. Fâsid olur. Sayı ile bildirilince de sahih olacağı İmâm-ı Ebû Yusuften haber verildi ise de, bu haber zayıftır. Buna uymak câiz olmaz. Tarafeyne göre, [yani İmâm-ı Âzama ve İmâm-ı Muhammede göre] nass olan yerde urf muteber değildir. Lakin hükümetler tarafından basılmış olan altınların ve gümüşlerin ağırlıkları bellidir. Söz kesilirken sayıları söylenince, belli olan ağırlıkları kasıt olunmaktadır. Ashâb-ı kirâm ve Tabiîn, sözleşmelerinde yalnız sayı söylerlerdi. Sayı söylemek, ağırlık söylemek yerine geçerdi. Bunun için, bugün de, söz kesilirken gösterilmeyen altın ve gümüş paralar sayı ile söylenince, ağırlıkları düşünülmelidir. Böyle düşünülerek yapılan sözleşmeler sahih olur. [Bir altının, bir gümüşün kaç gram olduğunu bilmek ve ağırlığın miktarını düşünmek şart değildir.] Yeryüzünde, altın ve gümüşten ilk para basan Âdem aleyhisselâmdır. İslamiyette ilk para basan hazret-i Ömerdir. Hicretin 18. senesinde, acem paralarının şeklini ve yazısını aynen bastırdı. Hazret-i Muaviyenin bastırdığı altınlar üzerinde, elinde kılınç bulunan resim vardı. İlk olarak yuvarlak gümüş parayı, Mekke’de Abdullah bin Zübeyr bastırdı. Ondan evvelki paralar, kısa ve kalın parçalar halinde idi. [(Hadika)da, Makrizi’den alarak, İslamiyette ilk basılan paralar hakkında geniş bilgi vardır. Ahmed bin Ali Makrizi, İslam alimi olmayıp, tarihçi ve şiî görüşlü olduğundan bu yazıları almak uygun görülmedi.] İslamiyetten evvel Mekkede, altın ve gümüş para vardı. Ağırlıkları, müslüman parasının iki misli idi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ve hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh”, bu paraları da kullandılar).

(Uyun-ül-besair)de, zekat nisabını anlatırken diyor ki: (Önceleri üç çeşit dirhem vardı. Bir dirhem gümüş 20 kırat veya 12 kırat yahut 10 kırat ağırlığında idi. Bunlara, onluk, altılık, beşlik dirhemler denir. Hazret-i Ömer, bu üç dirhemin kıratlarını toplayıp 42 oldu. Bunu üçe bölüp 14 kırat ağırlığında ortalama bir dirhem yaptı. Buna yedilik dirhem denir. Çünkü, on dirhemin ağırlığı, 7 miskalin ağırlığı kadar olmaktadır. [Bir miskal, 20 kırat ağırlığındadır.] Dirhemler, önceleri çekirdek şeklinde idi. Bildiğimiz yuvarlak şekilde ilk baskı yapan, hazret-i Ömerdir sözü meşhurdur. (Fetava-i Zâhiriye)de de böyle yazılıdır). (Mîr’at-ül-haremeyn)in Mekke kısmında diyor ki (Belli ağırlıkta basılmış olan altın ve gümüş paralara, (Meskukat) denir. Altın paralara (Dinar), gümüş paralara (Dirhem) denir. Tarihçilerin bulduğu en eski meskukat, eski yunanlılar zamanında basılandır. Ashâb-ı kirâm zamanında, eski Arap meskukatı kullanıldığı gibi, basılmamış altın ve gümüş parçaları da, tartarak kullanılırdı. O zaman, ağırlıkları başka üç türlü dirhem vardı. Hazret-i Ömer “radıyallâhu anh”, ortalama ağırlıkta başka tek bir dirhem kabul etti. Kıratın ağırlığını da değiştirip, dirhemin ağırlığının 14’te 1’ine bir kırat dedi. 20 kırata bir miskal dedi. Hazret-i Osman, hicretin 28. senesinde Taberistanda (Hertek) şehrinde, bu hesap üzere altın ve gümüş bastı.

İslam devletlerinin çoğu, kendi zamanlarında çeşitli paralar bastılar. Osmanlılarda ilk zamanlarda Selçuklu sultanlarının paraları kullanıldı. Daha sonra çeşitli paralar basılmış ve bu işi düzene koyan çeşitli kanunlar yapılmıştır). Miskal ve dirhem ağırlıkları, Hanefi ve Şâfiî mezheplerinde başka başkadır.

1333 hicri şemsi senesinde Tahranda basılmış olan (Ferheng-i fârisî)de, (Çav) kelimesini anlatırken diyor ki (Çince bir kelimedir. Çok eskiden Çinde kullanılan kağıt paradır. İran şahlarından Keyhatun, 693 hicri kameri senesinde İranda, Çinlilerin çav paraları gibi kağıt para bastırıp, altın ve gümüş yerine kullanılmasını emretti ise de, halk kullanmadı. Terkedildi). (Burhan-ı katî) tercümesinde diyor ki (Çav ve çad denilen dikdörtgen şeklindeki mukavva parçaları, Cengizden sonraki Mogol sultanlarından biri tarafından ve sonra Azerbaycan sultanı İzzeddin Muzaffer tarafından para olarak kullanıldı. Halk kabul etmeyip, İzzeddini öldürdüler). Osmanlı devletinde ilk kağıt paranın 1256 hicri senesinde kullanıldığı, sonra terkedildiği, birinci kısımda, zekat bahsinde bildirilmişti. [İslam devletleri madeni para kullanmayı tercih etmişlerdir. Bunun bir sebebi de tasarruf idi. 29 Mart 1986 tarihli Türkiye gazetesinde diyor ki (Türkiyede tedâvülde bin ton kağıt lira vardır. Bunlar, büyük masraf ile yapılmaktadır. Bunları, kullanırken harab oldukları için, her sene 400 ton tekrar basılmaktadır. Bu büyük masraftan kurtulabilmek için, hiç olmazsa bir kısmı yerine madeni liralıklar basılması için çalışılmaktadır.)]

Semen, para olmayıp mal ise, hatta altın veya gümüşten işlenmiş eşya ise, pazarlıkta tayin edilince, mebi gibi te’ayyün eder. Satış da, (Mukayada) olur. Yani, onu aynen vermek icap eder. Mesela müşteri, bir gümüş kaşığı gösterip, şu kaşık ile bu horozu satın aldım derse, kaşığı vermesi lazım olup aynı ağırlıkta ve şekilde ve aynı kıymette başka gümüş kaşık veremez. Nakd ve rayic olan diğer paralar da, emanette ve şirkette ve vekalette ve kira bedelinde ve hibede, yani hediye vermekte ve zekat, sadaka ve satın almak için vekil olmakta ve gaspta tayin edilince, te’ayyün ederler. Yani, emanetci, emânet bırakılan parayı aynen geri verir. Telef oldu ise, benzerini veremez, kıymetini öder. Satın alma vekili, sâhibinin verdiği parayı kendi için kullanamaz. Kullanırsa, vekilliği bozulur. 1 altın lira gasp eden, bunu, aynen öder. Bu yok ise, benzerini veremez. Kıymetini öder.

Pazarlıkta peşin veya veresiye denilmezse, peşin demektir. Fakat bu semen, adete göre, gelecek hafta veya ay başında da verilebilir.
Bayiin, sözleşme yerindeki malı veya adamı göstererek, bunu rehn veya kefil isterim demesi câizdir. Müşteri kabul etmezse, bey’ sahih olmaz.

Semenin teslimi ve satış senetleri masrafları, müşteriye aittir. Toptan olmayan satışlarda, mebiin ölçülmesi ve teslimi masrafları bayia ait ise de, toptan satışta mebiin teslim masrafları da müşteriye aittir. Mesela, bir mavna buğday veya odun satıldıkta, bunları mavnadan boşaltmak ve taşımak müşteriye aittir.

Mebiin miktarının bilinmesi bakımından, 4 nev’ satış vardır:

1 — Hacim ile vezn ile metre ile ve sayarak ölçülen misli malın ölçü biriminin fiyatı ile mebiin miktarı bildirilir. Adet olan satışlar hep böyledir.

2 — Mebi ile semen aynı cinsten değilseler, ölçmeden (Götürü) olarak, (Toptan) gösterilip verilebilir. Paket, kutu içinde, ölçmeden alınan şeyler, miktarı yazılı olsa bile söylenmedikçe toptan satış demektir. Hacim ve vezn, belli olmayan herhangi bir ölçek veya taşla ölçülebilir. Selemde semeni böyle ölçmek câiz olmaz.

3 — Bir teneke zeytinyağının bir litresinin fiyatı söylenip, kaç litre olduğu söylenmezse, İmâm-ı Âzama göre, yalnız bir litresi satılmış olur. Sözleşme yerinde söylemekle veya ölçmekle miktarı anlaşılırsa, hepsi satılmış olur. İmameyne göre, hiç ölçmeden sahih olur. Fetva da böyledir. Koyun sürüsünde ise, sürü de ve bir koyun da satılmış olmaz. Çünkü koyunlar birbirine benzemez. Kumaşta da olmaz. Karpuz gibi sayı ile satılan ve birbirinden farklı kıyemi şeyler de böyledir. (İmameyn) [yani İmâm-ı Ebû Yusuf ile İmâm-ı Muhammedin ikisi], bunlar da zeytinyağı gibidir buyurdular. Fetva da böyledir. Bağ, arsa, tarla satışları da böyledir.

4 — Ölçü birimi kadar miktarının fiyatı bildirilmeyip tamâminın miktarı ve fiyatı bildirilince, tamamı satılmış olur. Ölçülmesi lazım olmaz. Birinci ve dördüncü nev’ satışlarda müşteri, mebii teslim alınca ölçüp, noksan bulursa, dilerse fesh eder. Dilerse semenin farkını geri alır. Mebiin farkını istiyemez. Çok fazla çıkarsa, farkını bayia geri verir. Çünkü, dâima söz kesilirken söylenen miktar muteber olur. Fark, binde 5 dirhem gümüş veya bir habbe altın kıymetinden az ise, geri vermez. Dördüncü nev’ satışta vezn ile satılan mamul eşyanın, mesela bakır tencerenin ve uzunluk ile ölçülen şeylerin, mesela kumaşın, arsanın farkı ayrılamayacağı için, noksan çıkınca, müşteri muhayyer olup dilerse fesh eder. Dilerse söz kesilen fiyat ile kabul eder. Fazla çıkarsa bey’ lazım olup fazlası müşterinin olur. Birinci nev’ satışta, fazla çıkınca da müşteri muhayyer olur. Kıyemi mal dördüncü nev’ üzere satışında fazla veya noksan çıkarsa bey’ fâsid olur. Bu satış birinci nev’ üzere olsaydı, noksan olunca, müşteri muhayyer olup dilerse bey’i fesh eder. Dilerse, noksanın kıymetini, bayiden geri alır. Fazla çıkarsa, bey’ fâsid olur. Yüz kile buğday yüz liraya satılsa câizdir. Fakat, müşteri ölçünce noksan çıksa, isterse noksan fiyatı ile alır. İsterse hepsinden vazgeçebilir. Fazla çıkarsa, fazlası satanın olur. Vezn ile ve sayı ile ölçülen misilli şeyler ve ucuz kumaşlar da böyledir. Kıymetli kumaşta noksan çıkarsa, isterse fiyattan düşmeden alır. İsterse vazgeçer. Fazla çıkarsa müşterinin olur ve bayi vazgeçemez. Kumaşın her metresinin değeri de söylendi ise, müşteri, noksan çıkarsa da, fazla çıkarsa da isterse fiyat farkı ile alır. İsterse vazgeçer. Tarla da böyledir. Yüz hisseli bir arsanın mesela on hissesi satılabilir. Müşteri istediği taraftan alır. Yüz dönüm arsanın, mesela on dönümünü satmak câiz değildir. İmameyn ise, câiz olur buyurdu. Misli olmayan şeyin adedi söylenerek toptan satılsa, mesela, bir denk elbise, on elbise olarak hepsi bin liraya satılsa, noksan veya fazla çıksa, bey’ fâsid olur. Çünkü misli olmayan şeyler birbirine benzemediği için, satılan şeyin her biri başka değerde olur.

Bir arsa satılınca, içindeki binalar, anahtarlar da satılmış olur. Bir bahçe satılınca, içindeki ağaçlar da satılmış olur. Tarla satılınca, içindeki ekini, ağaç satılınca meyvesi, ev satılınca eşyası satılmış olmaz. Bayi ekini ve meyveyi, eşyayı toplayıp tahliye etmeye mecbur olur. Ekini ile meyvesi ile derse, böylece satılmış olur. Bir ağacın tam belirmiş meyvesini yiyecek hâlde olmasa bile satmak câizdir. Müşteri hemen toplar. Ağaçta kalmasını isterse, bey’ fâsid olur. Müşteri istemez, fakat bayi izin verirse, iyi olur. Meyveyi satın aldıktan sonra, toplamayıp ağacı kiralasa, kiralamak fâsid olup meyvenin büyümesi helal olur. Satın aldığı ekini biçmemek için tarlayı kiralamak da fâsid olur. Bu ekinin büyümesi, müşteriye iyi olmaz. Meyvesi satılan ağaç meyve toplamadan, yeniden meyve verse, bey’ fâsid olur. Eğer topladıktan sonra verirse, yeni meyvede, bayi ile müşteri ortak olur. Yalnız başına satılması câiz olan bir şeyi, mebiden ayırıp satmamak veya bu şeyi kendine bırakıp, geri kalanı satmak câizdir. Yalnız başına satılamayan şey, mebiden ayrılamaz. Ağaçta olan veya toplanmış olan meyvenin belli bir miktarını bayia bırakıp, geri kalanı toptan satmak câizdir. Buğdayı başağında iken, başka bir şey karşılığı satmak câizdir. Bakla, pirinç ve susamı da, böylece, yani başka şey karşılığı satmak câizdir. Bademi, fıstığı, cevizi, iç kabuğu ile satmak da böyledir. Kovandaki arıyı, ipek böceğini ve tohmunu, sülüğü, av köpeğini, avcı kediyi, kuşu, fili ve faydası olan her hayvanı satmak sahihtir. (Hisse-i şayia) ortağından izin almadan satılabilir.

Miktarı ile bir ölçüsünün fiyatı bildirilerek satın alınan, kile ile veya vezn ederek veya sayarak ölçülen bir şeyi [satın alırken veya sonra] ölçmeden yemek veya satmak câiz değildir. Pazarlıktan sonra, satıcının, müşteri önünde ölçmesi kâfidir. [Çocukla veya telefonla haber göndererek, bakkaldan bazı şeyler ve kassabdan et istenip, çırak eve getirdiği zaman bunları evde tartmak güç olursa, her paketin üstünde fiyatı yazılmış olmalı, her paketin ağırlığı düşünülmeyip, her biri götürü satın alınmalıdır. Böylece, ikinci bir akid, yani sözleşme yapılmış, birinci akid fesh edilmiş olur. Evde tartmadan yemesi câiz olur.] Ağırlıkla ölçülen şeyleri, dara ile tartınca, daranın ağırlığını düşmek lâzımdır. Bunun için, darayı doldurmadan önce veya boşalınca tartmalıdır. Kese kağıtı ve benzerleri ile tartılan şeyden, kağıtın darasını anlayıp düşmek güç olduğundan, haram yememek için, tartmadan önce sözleşme, yani icap ve kabul yapmamalıdır. Tarttıktan sonra, (Buna ne vereceğim?) veya (Bu, kaç liradır?) deyip, o parayı verip toptan yani götürü olarak satın almalıdır. Yahut, fiyatını sormadan, mesela, (Şu kadar liralık peynir ver) demeli. Tartınca parasını verip almalıdır. Metre ile ölçülen şeyler böyle değildir. Müşteri bunları ölçmeden kullanabilir ve satabilir. Peşin veya veresiye satılan herhangi bir malı teslim ettikten sonra, semeni almadan önce, bu malı bu müşteriden, daha ucuz veya daha uzun müddetle veresiye olarak, aynı cins semenle satın almak fasittir. Bu müşteri bu malı başkasına satmış veya hediye etmiş ise, ondan satın almak câiz olur. Bayi semenin hepsini aldıktan sonra veya sattığı fiyata veya başka cins semenle farklı fiyatla satın alması da câizdir.

Nakledilebilen bir şey satın alındığı zaman, müşterinin veya vekilinin bunu teslim almadan önce, hiç kimseye, yani ne bayia, ne de başkasına satması câiz değildir. Fakat hediye, sadaka veya ödünç vermesi câizdir. Bununla borc ödenmez. Peşin olan semeni ödenen binayı teslim almadan önce, ancak başkasına hediye etmesi, satması câizdir. Fakat kiraya veremez. Her türlü alacak, teslim almadan, kimseye, veresiye satılamaz. Yani deyn, deyn karşılığı satılamaz.

Bayi, misli olan her çeşit semeni, teslim almadan ve ölçmeden evvel, semen ayn ise, dilediğine peşin satabilir, hediye, vasiyet edebilir. Kiraya verebilir. Deyn ise, yalnız müşteriye veya vekiline peşin olarak satabilir. Yani müşteriden semen yerine başka mal peşin alabilir. Ona hediye ve sadaka verebilir veya evini kiralıyabilir. Yahut semeni bir miktar azaltabilir ve müşteri kabul ederse arttırabilir. Bayiın semenden bir miktarını müşteriye hibe etmesi şartı ile bey’ fasittir. Semen deyn ise, bayi dilediği alacaklısını müşteriye havale ve müşterideki alacağını vasiyet edebilir. Satın alınan mebiden ve sarf ve selemden başka, herhangi bir alacak, ayn ise, borcluya veya başkasına peşin olarak satılabilir. Deyn ise, teslim almadan önce, peşin olarak, yalnız borcluya satabilir. Veya bununla borclusundan bir şey satın alabilir. Başkasına satılamaz ve semen olarak verilemez. Deyni veresiye, yani deyn karşılığı olarak borcluya da satmak batıldır. Yani, alacağı yerine başka bir şeyi ileride alması batıldır. Senetler, bonolar, alınacak deyni gösterdikleri için, para gibi kullanılmaz. Bunlarla, senedi verenden başka kimseden peşin dahi bir şey satın alınamaz. Bu bonoyu bankaya kırdırmak da, deyni başkasına satmaktır. Yalnız havale edilebilirler.

Alış verişte şahit bulunması veya senet yazılması lazım değildir. Fakat her ikisi de câizdir ve iyi olur. Senet ücreti müşteriye aittir.
Birisi, bir kimseye, bu malını bana 1.000 liraya sat deyip, o da 1.700 liradan aşağıya satmam derse, bir başkası da o kimseye, 1.000 liraya ona sat, semeninden 700 lirasını ben veririm derse, satarsa, 700 lirayı, o başkasından alır.

Allahü teâlâ, her insanın ve her hayvanın rızkını ezelde takdir etmiş, ayırmıştır. İnsanların ve hayvanların ecelleri ve nefeslerinin sayısı belli olduğu gibi, her insanın bedeninin ve ruhunun rızkları da bellidir. Rızk hiç değişmez. Azalmaz ve çoğalmaz. Kimse kimsenin rızkını yiyemez. Kimse kendi rızkını yemeden, bitirmeden ölmez. Bir kimse, Allahü teâlâ emrettiği için çalışır, rızkını helal yoldan ararsa, ezelde belli olan rızkına kavuşur. Bu rızk, ona bereketli olur. Bu çalışmaları için de sevap kazanır. Eğer, rızkını Allahü teâlânın yasak ettiği yerlerde ararsa, yine ezelde ayrılmış olan o belli rızka kavuşur. Fakat, bu rızk ona hayrsız, bereketsiz olur. Rızkına kavuşmak için kazandığı günahlar da, onu felaketlere sürükler.

Şimdi, zamana, modaya uymadan olmuyor diyerek, çocuklarını ve hele kızlarını, para kazanmak için haram yerlere gönderenler çoğalmaktadır. Aç kalmalarından korkarak, onlara dinlerini öğretmiyor, Kurân-ı Kerîm okutmuyor, yavrularını câhillerin ellerine bırakıyorlar. Çocukları dinsiz, imansız yetişiyor. İstikbâllerini kazansınlar diyerek, namusları, hayaları yok edilmesine hangi vicdan râzı olur? Sıkıntılar çekerek, ezelde ayrılmış olan rızklarına kavuşuyorlar. (Namaz karın doyurmuyor, kızların ev işlerini öğrenmesi, ekmek parası getirmiyor. Zamana uymazsak, dine bağlı kalırsak sürünürüz) gibi çılgınca konuşanlar da oluyor. Halbuki oğullarına, küçük iken dinleri, imanları öğretilir. Kurân-ı Kerîm okutulur. Bundan sonra da, Allahü teâlânın emirlerine uygun olarak para kazanmaya çalıştırılırsa, yine aynı rızka, hem de kolayca, rahatca kavuşurlar. Anaları, babaları ve çocuklar hem sevap kazanır, hem de kazanclarının hayrını görürler. Dünyada ve ahirette mesut olurlar. Aklımızı başımıza toplıyalım! Rızklarımızı helal yoldan arıyalım!

Biz Allah’ı severiz, her emrini dinleriz,
Beş vakit namaz kılar, Ona isyan etmeyiz.
Mümin iyi huyludur, herkes ondan memnundur.
Kimseye zulüm eylemez, kendi de huzurludur.

5 — ALIŞ VERİŞTE MUHAYYERLİK

Bayi veya müşterinin, alış verişten vazgeçebilmek hakkına, (Muhayyer olmak) denir. Muhayyerlik, sahih ve fâsid bey’lerde câiz olup üç türlüdür:

1 — Pazarlık ederken muhayyer olmayı şart koymaktır: Bu muhayyerlik üç günden fazla olamaz. Bu müddet söylenmez ise, muhayyerlik olmaz. İmameyne göre, müddet belli olmak şartı ile çok uzun zaman muhayyer olabilirler. Üç güne kadar parayı vermez isen, satmaktan vazgeçerim demek câizdir. Üç günden fazlası için söylerse, satış câiz olmaz. İmâm-ı Muhammed, câiz olur buyurdu. Bayi muhayyerlik şart etti ise, mal bayiin mülkünde kalır. Müşteri alıp da, onda helak olursa, benzerini veya piyasadaki değerini verir. Müşteri muhayyer ise, mal bayiin mülkünden çıkar. Eğer müşteride iken helak olur veya zarar görürse, (Semen-i müsemma)yı, yani uyuştukları parayı verir. Muhayyer olan, kabul ettiğini, uyuştuğu kimsenin yanında veya başka yerde söyleyebilir. Fakat reddettiğini ona söylemesi lâzımdır. İmâm-ı Ebû Yusuf, başka yerde de reddedebilir, dedi. Muhayyer olan ölürse, muhayyerlik biter. Yani satış yapılır. Müddet bitince de satış lazım olur. Bayi veya müşteri başkasının, belli bir zamana kadar muhayyer olmasını da şart edebilir. Eğer gün, yani müddet tayin olunmaz ise, bey’ sahih olmaz. Şart edenin kendisi veya o başkası red veya kabul edebilir. Biri red, biri kabul ederse, önce bildirenin sözü yapılır. (Dürer-ül-hükkam) sâhibi “rahmetullahi teâlâ aleyh”, 300. maddede diyor ki (Şart ile muhayyer olmak, söz kesildikten birkaç gün sonra da kararlaştırılabilir. Fakat, akidden önce şart edilen muhayyerlik hükümsüzdür). İskan belgesi olmayan evi satın alırken, belli zamana kadar iskan belgesi alınacaktır deyip de, o zaman içinde alınmazsa, belediyenin satışa izin vermediği anlaşılıp, bey’ fesh olur. Eğer zaman belli olmazsa, akid sahih olmaz. Fâsid olur.

Müşterinin, iki veya üç maldan birini seçmek için, üç gün veya daha ziyâde muhayyer olması câizdir. O şey üçten çok ise, câiz olmaz. Üç şeyden biri, mebi olup ikisi, bayiin malı olur ve müşteride emânet olur. Helak olurlarsa, müşteri birini öder. Emânet olanları ödemesi lazım değildir. Hepsini reddedemez. Fakat hepsinde de muhayyerlik şart etti ise, hepsini reddedebilir. Müşteri muhayyerlik zamanı bitmeden ölürse, üç şeyden birini, varisleri alır. İki kişi bir mal satın alıp muhayyer olduklarında, biri kabul edince, ikinci reddedemez.

2 — Alırken görmediği şey için muhayyer olmaktır: Alış veriş esnasında, mevcûd olduğu hâlde, bayiın yanında bulunmayan, yani müşteri görmeden, yani iyi tanımadan satış câizdir. Müşteri, malı görünce reddedebilir. Görmeden önce semeni vermeye zorlanamaz. Bu muhayyerlik, bir zaman ile sınırlı değildir. Görmediği için muhayyer olan müşteri, mebii görmeden önce de, bey’i fesh edebilir. Mebi ayn olmazsa, yani müşterinin görmediği mebiin yerini, sıfatını, arsasının hududünü, cinsini, miktarını bayi bildirmezse, bey’ fâsid olur.

Bir kimse, cinsini söyleyerek bir şey satsa, bu şey başka cinsten çıksa, bey’ batıl olur. Mesela karpuz tohumu olarak alıp, hıyar tohumu çıksa, batıl olur. Müşteri, tohum mevcûd ise, geri verir. Mevcûd kalmamış ise, mislini verir. Semeni geri alır.

Bir kimse, malını görmeden satsa, muhayyer olamaz. Yani görünce, satıştan vazgeçemez. At, katır ve merkebin yüzünü ve sağrısını gören muhayyer olamaz. Et için koyun alırken el ile yoklamayan muhayyer olur. Evin sofasını gören, odasını görmese de muhayyer olmaz. Fakat, İmâm-ı Züfere göre “rahmetullahi teâlâ aleyh”, odaları da görmek lâzımdır ve fetva böyledir. Karışık bir malın bir kısmını gören müşteri, hepsini görünce muhayyerdir. Tartı ile veya ölçek ile ölçülen şeyin numunesini gören, o şeyin hepsini görünce muhayyer olmaz. Fakat numunesinden düşük ise, ayıp sebebiyle muhayyer olur. Yenecek şeyleri tatmayan muhayyer olur.
Müşterinin, satın almak için vekili veya satın aldığı malı teslim almak için gönderdiği vekili, yani [seni vekil ettim dediği kimse] görünce, müşteri muhayyer olamaz. Fakat, müşterinin, görmeden satın aldığı malı teslim almak için gönderdiği kimsenin görmesi ile müşterinin muhayyer olmak hakkı kaybolmaz.

Amanın alıp satması câizdir. Satın aldığı şeyler dokunmakla veya koklamakla veya tadına bakmakla anlaşılırsa, bunları yapmadı ise muhayyer olur. Bir ev kendisine tarif edildi ise, muhayyer olmaz. Bir kimse, iki elbiseden birini görüp, ikisini de satın aldıktan sonra, ikincisini görünce, ikisini birden kabul veya ikisini birden reddetmekte muhayyer olur. Yalnız ikincisini reddedemez.

Bir şeyi gördükten sonra, satın alan kimse, başka bulursa muhayyer olur. Bayi, farklı değil diye yemin ederse, buna inanılır.
Müşteri, görmemiş idim derse, bayi, görmüş idin derse, müşteriye inanılır.

(Camiul ezher) hocalarından allame Abdurrahmân Ceziri’nin riyasetindeki Mısır ulemasından bir heyet tarafından hazırlanmış olan (Kitab-ül-fıkh alel-mezahib-il-erbea) kitabı 5 cilt olup Mısırda 1392 [m. 1972] de yeniden basılmıştır. Hasan Ege tarafından Türkçeye tercüme edilerek, Bahar kitapevi tarafından 1971-1979 da, 7 cilt olarak basılmıştır. Arabisinin 2. cildinde diyor ki (Görülmeyen bir şey için muhayyer olmak, Hanefi mezhebinde 4 yerde vardır: Birincisi, ayn olan mal, yani mebidir. Mebi deyn olursa satış selem olur. Selem satışında mebi için muhayyerlik olmaz. İkincisi, kiralanan yer görüldüğü zaman reddedilebilir. Üçüncüsü, bir ayn, ortaklar arasında bölündüğü zaman paylarını sonradan görenler reddedebilirler. Misli olan mal taksim edilince muhayyerlik olmaz. Dördüncüsü, mal davasında sulh olunca. Yani, birinde alacağı olduğunu söyleyen görmediği bir malın verilmesine râzı olunca, bunu gördüğü zaman reddedebilir).

3 — Ayıp, yani kusur sebebi ile muhayyerlik: Bir kimse, satın aldığı bir malda kusur bulsa, tam fiyatı ile almakta veya reddetmekte muhayyerdir. Bayi râzı olur ise, fiyatı kırabilir. Piyasada, fiyat düşmesine sebep olan kusur, (Ayıp) sayılır.

Müşteri satın alıp, kullanırken veya şeklini, sıfatını değiştirince, eskiden kalma bir ayıp görse, fiyat farkını geri alır. Mesela kumaş alıp, kestikten sonra kusur görürse, kumaşı reddedemez. Fakat, bayi kabul ederse, reddedebilir. Kumaşı dikmiş ise veya kumaşı boyamışsa, unu yağla yuğurmuş ise, eski ayıplarını anlasa, fiyat farkını alır. Bayi râzı olsa da, reddedemez. Aldığı taamı yese, elbiseyi giyip yırtsa, fiyat farkı istiyemez. İmameyn, ister dedi. Yumurta, cevz, kavun, karpuz ve kabak satın alıp, kırınca hepsi bozuk çıksa, işe yarar iseler, fiyat farkı alır. Bir işe yaramaz iseler geri verip parasını tamamen geri alır. İyi diyerek satın aldıklarının bozukları %3 ise, bey’ sahih olur. Çok ise fâsid olur. Hepsini verip, parasını geri alır.

Bir kimse satın aldığı malı başkasına satmış iken, kusurlu olduğundan mahkeme kararı ile kendisine iade edilse, birinci bayia reddedebilir. Fakat, mahkeme kararı ile değil de kendi arzusu ile iade edildi ise, birinci bayia reddedemez. Bir kimse, satın aldığı şeyde kusur bulunduğunu ispat etse veya bayi kusursuz olduğuna yemin edemese, müşteri parayı vermeye mecbur olmaz. Bunun gibi, pazarlık edilip, ölçülen şeyin miktarında uyuşup, teslim alınan miktarda anlaşamasalar, müşterinin sözü kabul edilir. Tartı ile veya ölçek ile satın alınan bir şey, eve götürülünce, bir kısmı kusurlu görülse, müşteri, hepsini almakta veya reddetmekte serbesttir.
Müşteri, satın aldığı bir şeyin kusurunu düzeltse, geri vermek hakkı kalmaz. Satın alınan bir hayvana binmek, kabul etmek demektir.

(Tagrir) olunan, yani yalan söylenmekle fahiş aldatılan kimse, bey’i fesh edebilir. (Mecelle)nin 165. maddesinde diyor ki sarraflıkta piyasadaki fiyatların en yükseğinden,  % 2,5 ve daha fazlası kadar yüksek fiyatla satın alarak aldanmaya (Gaben-i fahiş=çok aldanmak) denir. Bu miktar, uruz için, yani hayvandan başka menkul mallar için %5, hayvan için %10, bina için %20’dir. Bu miktarlardan az olan aldanmaya, (Gaben-i yesir=az aldanmak) denir. Mesela, bayi, bu mala, şu kadar lira veren oldu deyip satsa, piyasadaki en yüksek değerinden fahiş aldanma kadar fazla olduğu ve başkası, o kadar lira vermediği anlaşılsa, müşteri bey’i fesh edebilir.

Bayi yalan söylemeden, fahiş fiyatla satsa, aldanan müşteri bey’i bozamaz. Çünkü herkes malını, dilediği fiyatla satabilir. İslamiyette (kar haddi) diye bir şey yoktur. Yalnız, sıkışık durumda olanlara, yiyecek, giyecek ve barınacak lüzumlu eşyayı fahiş, yüksek fiyatla satmak haramdır. Yalan söylenerek, yesir aldatılan kimse, bey’i bozamaz.

Herkesin var bir kesi,
ben bi kesin, yok kimsesi.
Ben bi kesin, sen ol kesi,
ey kimsesizler kimsesi!

BATIL, FASİD, MEKRUH SATIŞLAR, SARRAFLIK

Bey’ ve şiranın altı türlü olduğunu, bundan evvelki maddenin baş tarafında belirttik. Bunlardan birincisi olan Sahih satışı yukarıda gördük. Bu maddede, batıl, fâsid, mekruh, mevkuf, vefa ile olan satışları ve sarf satışını kısaca anlatacağız:

(2) — Batıl olan satışlar: Batıl satışlar, câiz değildir ve haramdır. Büyük günahtır. Batıl satışla, müşteri malı teslim alsa bile mülkü olmaz. Bayiın rızası ile almış olduğundan, müşteri elinde emânet olup telef olursa ödemez.

Hiçbir dinde mal olmayan şeylerin satılması ve bunlarla bir şey satın alınması batıldır. Kan, kendi ölmüş hayvanın leşi ve hür insan mal değildir. Mütekavvim olmayan bir malın para veya deyn karşılığı satılması da batıl olup şarapdan başkasının ayn olan mal karşılığı satılması fasittir. Şarabın ayn karşılığı satılması da batıldır. Şarap ile domuz ve kesmeyerek, mesela boğarak, şişliyerek, vurarak, elektrikle öldürülen veya kitapsız kâfirin kestiği hayvanın leşi, mütekavvim olmayan maldır. Bunlar ve iki imama göre her içki alınmaz ve satılmaz. (Dürr-ül-muhtar) 5. ciltte diyor ki: (Müslüman, şarap satıp semeninden borcunu öderse, alana helal olmaz. Çünkü, batıl bey’in semeni, bayiın mülkü olmaz. Gasp edilmiş mal gibidir. Bu parayı bayiden almak haramdır). Müslümanlar, bağ, üzüm yetiştirir. Yaş ve kuru üzümü ve pekmezi ve sirkeyi kullanır ve satarlar. Bunlar dünya piyasasında çok rağbet görmekte ve milli serveti arttıran mühim bir kaynak teşkil etmektedir. Bu işle uğraşanlar, bu kaynağın ehemmiyetini ve büyüklüğünü yakından bildikleri gibi, günlük neşriyat ve istatistikler de, bu hakikati herkese göstermektedir. O hâlde, İslam düşmanlarının, gençleri kandırmak için, İslamiyette şarap satışı olmadığından, bağcılığımız asırlarca geri kalmış, tabiatin bu zengin veriminden istifade edememekle, İslamiyet milli servetimizin büyük bir gayba uğramasına sebep olmuştur, gibi sözlerine aldanmamalı, hakikatleri düpedüz inkâr eden bu zavallılara acımalıdır.

Besmele ile kesilmiş hayvan etini, leş ile birlikte satmak da batıldır. İmameyne göre, fiyatları ayrı ayrı bildirilirse, Besmele ile kesilmiş olan câiz olur. Vakıf olan her şeyi satmak câiz değildir. Çünkü, vakıf, mülk değildir. Vakıf olmayan yeri, vakıf yerle birlikte satmak, vakıf olmayan kısımda câizdir. Vakıf toprak üzerine yapılan binayı satmak câizdir. Mülkü olmayan şeyi satmak batıldır. Mesela, havadaki kuşu, denizdeki balığı yakalamadan önce satmak batıldır. Bunlara akidden sonra mâlik olup müşteriye teslim etse, sahih olmaz. Batıl akidi fesh edip, mâlik olduğu mal için yeniden akid veya teati yapmaları lâzımdır. Dünyaya gelmeden evvel yavruyu, memede olan sütü, tarlada yetişen yabani otları biçmeden önce ve mülkünde bulunan kaynaktaki nehirdeki suyu, bulunduğu yerde iken satmak batıldır. Çünkü kendiliğinden yetişen otu, yerden çıkan suyu kullanmak ve birinin ateşinde ısınmak, herkesin hakkı olduğu hadis-i şerifte bildirildi. Fakat, bu hakkından istifade için başkasının mülküne girilemez. Girmeye izin vermesi veya otu, suyu getirmesi istenir. Birinin kazdırdığı kuyuda veya sarnıcında toplanan yağmur suyundan başkalarının hakkı olmadığı ve bu suları satabileceği, (Fetava-i Hayriye)de yazılıdır. Yine bu fetvada, memedeki sütü satabilmek için diyor ki (Sütü isteyen, hayvanın sâhibine, sütün değerine yakîn bir malı ödünç verir. Hayvan sâhibi de ona, hayvanından çıkan sütü her gün ödünç al der. Sonra borçlarını takas yolu ile ödeşirler). Ağaçta belirmemiş olan meyveyi satmak batıldır. Akıllı olmayan küçük çocuğun alış verişi, yani pazarlık edip söz kesmesi batıldır. Babasının daha önce yaptığı anlaşma ile alacağı malı, çocuğu gönderip aldırması câizdir. Deyni, deyn karşılığı satmak batıldır. Bunun için, her çeşit alacak, teslim almadan önce, hiç kimseye veresiye satılamaz.

Canlı hayvanın etini tartı ile satmak ve koyun üstündeki yünü ve canlı koyunun derisini satmak batıldır. İmâm-ı Ebû Yusuf, koyun üstündeki yünü satmak ve ağaçtaki dut yaprağını satmak câizdir dedi. Canlı hayvan etini tartı ile satmak veya satın almak isteyen kimse, pazarlık yerinde bile hayvanı tartıp etini kilo üzerinden, kendi kendine hesap edip çıkardığı fiyata göre, canlı hayvanı toptan pazarlık etmelidir. Satış, hayvan üzerinden yapılmalıdır. Satıştan gayri bir sebeple ileride eline geçecek bir şeyi henüz almadan, yalnız borclusuna ve peşin satmak câiz olup başkalarına peşin dahi satmak ve ileride yapacağı ayakkabıyı, henüz yapmadan satmak batıldır. (İstisna), yani ısmarlama sûreti ile yapmak câizdir. Mer’aların, çayırların yani umumî yerlerin satılması ve kiraya verilmesi batıldır. (Ümm-i veled) olan cariyeyi satmak batıldır. Hür kadının sütünü sağdıktan sonra dahi ve domuzun kılını satmak batıldır. Domuz kılını, iğne yerine kullanıp ayakkabı dikmek zaruri olunca yani dikecek başka bir şey bulamazsa kullanması ve parasız mâlik olamazsa, satın alması câiz olur. Buna satılması mekruh olur. Leş yağı, bevl, insan sütü ve şarabın, tıbda ve sanayi için kullanılmaları da böyledir. İmâm-ı Muhammede göre bu kadar kıl temizdir. Kâfir de olsa, insan kılını ve her uzvunu, bevlini, necasetini satmak batıldır. Kullanmak da câiz değildir. Yalnız, insan pisliği kullanılabilir ve toprakla karışık olarak satılabilir. Hayvan pisliklerini satmak ve gübre ve yakacak olarak kullanmak câizdir. Vedek, yani leş yağını satmak ve kullanmak haramdır.

(Redd-ül-muhtar)da 5. cilt, 249. sayfada ve 4. cilt, [215. sayfada diyor ki:

(Nihaye), (Haniye) ve (Tehzib) kitaplarında, (Müsliman, mütehassıs tabib, şifa vereceğini ve başka ilacı olmadığını söyleyince, hastanın idrar, kan içmesi, leş yemesi câiz olur. Şarap da böyledir denildi. Fakat ölümden kurtulmak için söz birliği ile helal olur) yazılıdır. Yüz on üçüncü [113] sayfada diyor ki: (Cariyenin sütünü de satmak batıldır). (Feth-ul-kadir) kitabında, (Müslüman, mütehassıs tabib, kadın sütünün muhakkak iyi edeceğini ve başka ilacı olmadığını söylerse, hastanın, kadın sütü içmesi ve satın alması câiz olur denildi) yazılıdır. [Kan vermek de böyledir.]

Leş derisini dabaglamadan satmak batıldır. Dabagladıktan sonra câizdir. Leşin kemikleri, sinirleri, boynuzu, tüyü, kılı ve fiil dişi satılır ve kullanılır. Domuzdan başka eti yenmeyen hayvanları ve haşeratı ve balıktan başka deniz hayvanlarını, ancak kullanmaları faydalı olduğu zaman satmak câiz olur. Fakat yemeleri yine haramdır. Domuzdan başka eti yenmeyen hayvanlar Besmele ile kesilince veya avlayınca derisi söz birliği ile temiz olur. Eti de temiz olur denildi. Fakat yemesi haramdır. Deri ve etlerini satmak ve faydalanmak câiz olur. Necaset karışmış yağ satılır ve kullanılır. Fakat yenmez. Domuzu veya şarabı satmak veya satın almak için, müslümanın zimmiyi vekil etmesi haramdır. Satın alınan şarabı sirke yapması veya dökmesi, domuzu başıboş bırakması ve bayiın de semeni fakirlere vermesi lazım olur.

Bir binanın üst katı yıkıldıktan sonra, yalnız bu üst katını satmak batıldır. Çünkü, mal kalmamıştır. Mevcûd olan mal satılır. Hak, yalnız olarak satılmaz. Bunun için, alınacak maaşı, erzakı, almadan önce satmak, bunların çeklerini bankaya kırdırmak batıldır. Apartman katları, yapıldıktan sonra satılır. Yapılmadan önce satmak batıldır. Bir kimse, kendi üstüne kat yapmak hakkını satabilir. Burada katın tavanı, üst kata taban olmak üzere satılmaktadır. Bu tavan ve taban ikisi arasında ortak olmaktadır. (Mülk şirketi) hâsıl olmaktadır. Dere, nehir satılmaz, zira hududü belli değildir. Yol satılır. Çünkü, eni, boyu bellidir. Bir yer satılınca, buradan veya buraya gelen yerden geçmek hakkı ve burayı sulamak hakkı da satılmış olur. Dişi koyunu, erkek diye satmak sahih ise de, müşteri muhayyer olur. Parasız, meccanen mal satmak batıldır. Aynı cins malı, birbiri karşılığında veresiye satmak her zaman fâiz olur. Peşin satışta, hacim veya ağırlıkla ölçülüyorlar ise ve hacim veya ağırlıkları farklı ise yine fâiz olur. Ağırlıkları veya hacimleri ve vasfları, özellikleri de eşit ise, fâsid olur. Çünkü, faydasız bir satış olur. Ağırlıkları veya hacimleri ve cinsleri eşit olup vasfları başka ise, peşin satış sahih olur. Altın veya gümüş parayı kendi cinsi ile bozmak müstesna olup peşin dâima sahihtir. Bey’in sahih ve batıl olmasında iki taraf uyuşmaz ise, batıl olduğu kabul edilir.

(3) — Fâsid olan satışlar: Fâsid satışlar, câiz değildir ve haramdır. Büyük günahtır. Fâsid satışla alınan mal, müşteri teslim alınca, kendi mülkü olursa da, yemesi, giymesi, haramdır. Alanın ve satanın bu satışı bozması, geri vermeleri vâcibdir. Geri çevirmezlerse, vâcibi terkettikleri için günaha girerler. Fâsid satışla alınan mal, müşteri elinde helak olursa, misli varsa, mislini verir. Misli yoksa, teslim aldığı zamandaki piyasa kıymetini öder. Sahih bey’lerde ise, kıymet değil, uyuşulan semeni verir.

Fâsid bey’ geri çevrilince, önce, bayi parayı verir. Sonra malı geriye alır. Bayi, semeni aldıktan sonra, bey’ geri çevrilmeden evvel bundan istifade etmesi câizdir. Fakat müşterinin maldan istifade etmesi câiz değildir. Mebii, sadaka, hediye etmesi sahih olur ise de, vâcibi terkettiği için tövbe etmesi lazım olur. Kiraya vermesi sahih olmaz. Satıp kazandı ise, karı sadaka verir. İkinci müşterinin yiyip içmesi helal olur.

Fâsid satış, aslında sahihtir, câizdir. Çünkü, mütekavvim olan mal satışıdır. Fakat, sıfatı İslamiyete uygun olmayıp sahih değildir. Yani semen, mütekavvim mal olmayan veya mebi veya semenin miktarı ve evsafı veya veresiye satışta, semenin verileceği zaman bilinmeyen veya fâsid şartlar bulunan satıştır.

Kıyemi olan bir malın iki tanesinden hangisini istersen al diyerek satmak fasittir. Müşteri hangisini istersem onu alırım derse, muhayyer olarak câiz olur.

Semen belli olmazsa, mesela, bu malı aldığım fiyata veya hakiki kıymetine veya piyasadaki kıymetine veya filan kimsenin aldığı fiyata deyip de, cinsi ve miktarı söylenmez ise, bey’ fâsid olur. Semen, göstermekle veya miktarı ve cinsi söylenmekle malum olur. Yalnız, ekmek, gazete gibi, kıymeti ilan edilen ve satanın arzusu ile değişmeyen şeylerde, semeni bildirmeden bey’ sahih olur. (Hadika)da, yemesi haram olanları anlatırken diyor ki: (Haram olan semen tayin edilmezse, bununla alınanın yenmesi helal olur).

Bir şeyi [mesela yağı], kab ile tartıp, kab için muayen bir miktar dara düşmeyi şart etmek fasittir. Kabı boş tartıp, sonra darasını düşmek lâzımdır. Eğer kabın vezni kadar düşmek şart edilirse veya tenekedeki yağ, ölçmeden, toptan satılırsa, câiz olur. Müşteri, boş kabı tartıp söyleyince, bayi inanmazsa, müşterinin sözü kabul olunur. Koçun dişiye katılmasını satmak fasittir.

Ağacın vereceği meyveyi veya tarlanın vereceği mahsulü, oluncıya kadar yerinden ayırmamak şartı ile olmadan satın almak fasittir.
Fakirin, zekatı teslim almadan satması fasittir. Ganimet malını taksim edilmeden önce satmak fasittir.

Hayvanı hayvana veresiye satmak fasittir. Kurtlanmış, bozulmuş eti satmak batıldır. Kokmuş eti satmak fasittir. Veresiye pahalı, peşin ucuz demek, yani, mesela peşin on liraya, veresiye, yani taksitle 15 liraya vermek şeklinde iki şartlı satışın fâsid olduğu, (Mevkufat)da, (Cevhere)de ve (Tuhfet-ül-fukaha)da yazılıdır. Çünkü, semen mechuldür. Hadisle yasak edilmiştir. Yalnız toplâmının fiyatı söylenip satılan şeylerin [mesela sürünün] sayısı az veya çok çıkarsa, fâsid olur.

Yanında bulunmayan şeyi müşteriye tarif etmeden satmak fasittir. Müşteri, malı alırsam, bu para, malın semeni olsun, malı almazsam, parayı geri gönder derse, fâsid olur. Alacağını veresiye satmak fasittir. (Hamza efendi risalesi şerhı)nde diyor ki “rahmetullahi teâlâ aleyhima”: (25.si budur ki bir kimsenin, bir kimsede ödünç olarak veya satın alarak veya miras, hediye, sadaka sûreti ile mal veya para alacağı olsa, bu ölçülü veya sayılı malı, teslim almadan, ona veya başkasına, veresiye satmak câiz değildir. Satın almak sûreti ile alacağı şey ev, arsa gibi olmayıp, taşınabilen mal ise, bunu teslim almadan, peşin satmak da, câiz değildir).

Muztar olana, yani sıkışık durumda olana, mesela aç, susuz, çıplak, evsiz kalana, bunları, semen-i mislinden, yani piyasadaki en yüksek değerinden gaben-i fahiş ile yüksek fiyatla satmak fasittir. Nafakasını temin etmek için, herhangi bir şeyini satmak zorunda kalan fakir kimsenin sattığını, gaben-i fahişle ucuz almak da fasittir.

Kâfirin Kurân-ı Kerîm satın alması sahihtir. Fakat, satması için cebr edilir.

Vakıf olan eski yırtık Kurân-ı Kerîmi satıp, yenisini almak ve harab mescidi satıp parasını başka mescide sarf etmek câizdir. Vakfı bir insan vakıf eder. Evkafın parası ile yapılan binalar vakıf değildir. Bir vakıf bina yıkılıp bunun parası ile başka bina yapılırsa, bu, vakıf olmaz. Beyt-ül-malın olur. Vakıf bina bahçesindeki meyveleri yemek haramdır. Meyve, ot satılıp, parası ile bina tâmir edilir. Ağacı satılamaz.

Şartlı satış iki türlü olur: Birincisi, falan şey olursa veya olmazsa, bu malı sana sattım veya senden aldım demesi ve diğerinin kabul etmesi olup satışı şarta (Talik) olur. Bir şarta talik ederek yapılan satış batıl olur. İkincisi, bu işi yapar isen, bu malı sana sattım veya senden aldım demesi ve diğerinin kabul etmesi olup satışı şarta (Takyid) olur. Böyle şart câiz, müfsit veya lagv olur. Câiz olan şart yerine getirilir. Lagv olan şart ile yapılan bey’ de sahih olur ise de, şart yerine getirilmez. Bey’in icap ettirdiği bir şeyi, yani şart edilmese de yapılması lazım veya câiz yahut adet olan bir şeyi şart etmek câizdir. Mesela mal müşterinin olması gibi. Bey’in icap ettirmediği ve fakat alana ve satana faydası olmayan şart lagv olur. Söz kesilirken, bey’in icap ettirmediği şart yapılır ve bu şart alana veya satana faydalı olur ise, bey’ fâsid olur. Alıcıdan ve satıcıdan başka bir kimseye faydalı olunca da, bey’ fâsid olur diyenler oldu. Fâsid şart, sözleşmeden sonra yapılırsa, iki imama göre câiz olur. Fetva böyledir. Müşterinin başkasına satmaması veya satması veya hibe etmesi yahut başka şehirde satması, hediye etmemesi, çayıra salıvermemesi, kesmemesi, binmemesi, kendi yememesi şartları lagv olur. Evini, ölünciye kadar içinde oturmak veya ölünciye kadar müşterinin kendisine bakması şartı ile satmak fâsid olur. Bu şart ile evini hediye etmek câizdir ve evi teslim ettikten ve alan, ona bakmaya râzı olduktan sonra, geri alamaz. [Mecelle, Madde 855.] Kadının, kendini veya kızını nikah etmesi şartı ile bir malı tekrar kendisine satması şartı ile arsanın hepsinin vergisini müşterinin ödemesi şartı ile yarısını satması, müşteriye olan borcundan ödenmemek şartı ile satmak, ağaçtaki meyveyi bayi toplaması, buğdayı un yapması, mebii bir müddet müşteriye teslim etmemesi, peşin olan semeni vermeden önce mebii teslim etmesi, peşin olan semenin başka şehirde verilmesi, satılan evde bayiın bir müddet oturması veya malı bir müddet sonra teslim etmesi veya müşterinin bayia bir şey borc vermesi veya hediye etmesi veya satması, kiraya vermesi, yahut bayi kumaşı diktikten sonra vermesi şartı ile bey’, fasittir.

(Hindiye)de diyor ki (Bu hayvanı sana bin liraya sattım. Şu hayvanını da, fazla olarak bana vermek şartı ile derse, câizdir. Müşterinin semeni arttırması olur. (Fazla olarak) demeseydi, hediye olup fâsid olurdu. Başka birine ödünç vermesini şart etmek câiz olur. Bayiin müşteriye veya müşterinin oğluna bir şey hediye etmesi, sadaka vermesi şartı ile satın almak fasittir. Hediye edilecek şey, mebi yapılırsa, yani birinci mebi ile birlikte olarak satılırsa, bu satış fâsid olmaz. Bir evi mescid yapılması şartı ile satmak fasittir. Fakirlere sadaka edilmesi için taam satmak ve kabristan yapılması için arsa satmak fasittir. Müşterinin bayia bir müddet hizmet etmesi şartı ile bey’ fasittir. Çünkü, kira şartı bulunan bey’ olur. Evi, yıkması şartı ile satmak sahih ve şart batıl olur. Semeni bayiin alacaklısına vermesi şartı ile satmak câizdir. Müşterinin bayiin alacaklısına kefil olması şartı ile bey’ fasittir. Falandan alacağım olan para ile diyerek satın almak fasittir. [Borclusunun hazırlayıp verdiği bono ile başkasından bir şey satın almanın câiz olmadığı buradan da anlaşılmaktadır.] Semenin, bayiin göstereceği kimseye verilmesi şartı ile bir şey satın almak fasittir. Semeninden tenzil etmeyi şart ederek satmak câizdir. Semeninden belli miktar hediye vermeyi şart ederek satmak câiz değildir. Bahçenin etrafına bayiin duvar çekmesi şartı ile meyveleri satın almak fasittir. Bayi, duvar çekerim, meyveleri satın al demesi câizdir. Müşteri muhayyer olur. Buharada peşin satıp veya ödünç alıp, Semerkantta ödemeyi şart etmek câiz değildir. Gebe olduğu şartı ile hayvan satmak fasittir. Sütü çoktur diyerek hayvan satmak câizdir. Karpuzu, kavunu tatlı olmak, kuşu güzel ötmek şartı ile satın almak fasittir.

Fâsid bey’de müşteri bayiin izini ile kabz ederse, mülkü olur. Fakat geri vermesi lazım olur. Kullanması ve başkasına temlik etmesi haram olur. Temliki nafiz olup bayiin geri almak hakkı kalmaz. Kiraya vermesi ile bayiin hakkı gitmez.

Zimmilerin bey’ ve şira yapmaları, müslümanların yapmaları gibidir. Yalnız, birbirlerine şarap ve domuz alıp vermeleri câiz olur. Çalgı aletlerini bunları çalanlara satmak, İmameyne göre câiz değildir. Kara ve deniz haşeratını, yemek için satmak câiz değildir. Bunları tıbda ve sanayida kullanmak için satmak câiz olur).

(İbni Âbidin) diyor ki (Fâsid olan şart, sözleşmeden önce bildirilip, sonra bu şart üzerine sözleşilirse, bey’ fâsid olur). (Dürer-ül-hükkam)da, (Mecelle)nin 189. maddesini şerh ederken diyor ki (Akidden önce fâsid şartı vaat edip, akid yaparken söylemezler ve akidden sonra vaadini yaparsa, bey’ fâsid olmaz).

254. ve sonraki maddelerin şerhinde diyor ki (Bayi, akidden sonra, orada veya başka yerde, mebii belli miktarda arttırabilir. Yahut, bu değerde başka bir mal vermeyi vaat edebilir. Müşteri, bunu işitince, kabul ederse, bayiin vaadini yapması lazım olur. Pişman olursa, yapmaktan vazgeçemez. Bayi akidden sonra, semenin bir kısmını veya hepsini almış olsa dahi, semenin bir miktarını müşteriye hediye edebilir. Akidden sonra, bayiin mebi miktarını arttırması veya semenin bir miktarını azaltması asıl akde dâhil olur. Yani ilk akid, artan mebi ve azalan semen üzerinde yapılmış olur. 20 liraya, 20 karpuz pazarlık edildikten sonra, bayi şu kaseyi dahi verdim deyip, müşteri de bu mecliste kabul ederse, câiz olur. 20 karpuz ile kase, 20 liraya satılmış olur. Bayi, bey’i câiz olmayan ve ayıblı, kusurlu olan bir şey ilave ederse, bey’ fâsid olur. Bayi, akidden sonra, semenin bir kısmını veya hepsini müşteriye hediye edebilir. Fakat bu, asıl akde dâhil olmaz. Bayiin akidden evvel, semeni müşteriye hediye etmesi sahih olmaz). 958. madde şerhinde diyor ki (Malını beyhude yere sarf ve telef edene sefih denir. Alışverişte aldanmak sefih olmayı göstereceği gibi, hile olarak kasten aldananlar da vardır). [Görülüyor ki bayi müşterilere ayrıca hediye vereceğini akidden evvel haber verip, akid esnasında şart etmezler ise, akidden sonra bu vaadini söylemesi ve yerine getirmesi câiz olmaktadır. Fakat müşteriler arasında piyango çekerek, hediyeyi yalnız kazananlarına vermek kumar olur, haram olur.

(Bahr-ül-fetava)da fâsid bey’i anlatırken diyor ki (Kumar ile ele geçen, mülk olmadığı için, satılması ve satın alınması ve yenilmesi câiz olmaz. Fâsid şart, malın mal ile mübadelesini ifsad eder. Çünkü fâsid şart, karşılıksız fazlalık olup fâiz demektir. Malın mal olmayan ile mübadelesini ve hediyeyi ifsad etmez). Kerahiyeti anlatırken diyor ki (Bir kadının, kız kardeşinin zevcine [yani eniştesine] görünmesi câiz değildir. Deniz hayvanlarından balıktan başkasını yemek, hanefi mezhebinde tahrimen mekruhtur. Şartlarına uygun olarak, mevlüt-in-Nebî okumak câiz ve sevap olduğu ve Ehl-i sünnete muhalif vaizleri [ve kitapları] yasaklamak lazım olduğu, (Behcet-ül-fetava)da da uzun yazılıdır. Karşılık vermek şartı ile yapılan hediye, karşılığı verilmedikçe sahih olmaz). Müşterinin kefil göstermesi veya semeni havale etmesi şartı ile bey’ câiz ise de, kefilin ve havaleyi kabul edenin sözleşme yerinde hazır olup kabul etmeleri lâzımdır.

Fırından, bakkaldan veresiye alıp da, ay başında borcunu ödiyen kimsenin, her şeyi satın alırken, fiyatını sorup anlaması lâzımdır. Satın aldığı gün, her birinin semeni belli olmazsa, bey’ fâsid olur. Semen belli olup da, müşteri her birini sorup anlamadan kabul ederse, bey’ fâsid olmaz buyurmuşlardır. Bey’in sahih ve fâsid olmasında iki taraf uyuşmaz ise, sahih olduğu kabul edilir.
İmam veya herhangi memur, hava parası alarak, vazifesini başkasına devir edebilir. Buna bey’ denmez. (Ferag etmek) denir. Çünkü, bey’de alınan ve verilen iki şeyin mal olmaları lâzımdır. Âmirin, ferag işini kabul etmesi şarttır. Hava parası alarak kiracının binayı devir etmesi câiz değildir. İkrah ile tehtid ile istemeyerek satan kimse, satışı bozabilir. Zorlandığını iki şahit ile ispat edince, mahkeme bozar.

(4) — Mekruh olan satış: Cuma günü öğle ezanı ile imâm selam verinciye kadar olan zamanda alışveriş yapmak mekruhtur. Satın almıyacağı bir malın semenini, başka müşteriler arasında yükseltmek mekruhtur. İki kişi bir malın fiyatında uyuşmuş iken, bu malı, daha yüksek fiyatla satın almak istemek mekruhtur.

İbni Âbidin “rahmetullâhi aleyh”, bagileri, asileri anlatırken buyuruyor ki fitne yapanlara, asilere silah satmak, tahrimen mekruhtur. Fakat, silah yapmaya yarıyan eşyayı, mesela demir satmak mekruh değildir. Yani, günah yapmakta kullanılan şeyin kendini satmak, tahrimen mekruh olur. Bu şeyi hazırlamaya yarıyan maddeleri satmak ise, tenzîhen mekruh olur. Çalgıları satmak da tahrimen mekruh olup çalgı yapılan tahtayı, çalgıcıya satmak, tenzîhen mekruh olur. Şarkıcı cariyeyi, dövüş horozunu da, fasıklara satmak tenzîhen mekruhtur. Çünkü, cariye, hizmetçi olarak satılır. Şarkı için satılmaz. Şarap yapana üzüm satmak da tenzîhen mekruhtur. Çünkü, kendileri haram işlemekte kullanılmaz. Haram olan şeyin hazırlanmasında kullanılır. Bunları, helal olan yere satamayan kimsenin, tenzîhen mekruh olan yere satması câizdir.

Bir şehre dışardan gelen gıda ve ihtiyaç eşyasını, şehir hâricinde karşılayarak ucuz alıp, şehirde depo ederek pahalı satmak haramdır. Buna (İhtikar) denir. Kıymeti uyuşulmadan önce, bir malı, yüksek fiyatla almak isteyen başkasına satmak, mekruh değildir.
Mekruh satışlar câizdir, yani sahihtir, lakin mekruhtur.

(5) — Mevkuf satış: Bayiden başka bir kimsenin hakkı da bulunan bir malın satılması, o kimsenin izin vermesine mevkuftur. Yani izin vermezse müşteri o mala mâlik olamaz. İçinde kiracı bulunan evi satın alan kimse, kira müddetinin bitmesini bekler. Veya kiracının rızası ile çıkmasını temin edebilir. Baliğ olmayan akıllı çocuğun alışverişi de, babasının izinine mevkuftur. Rehnde olan, gasp edilmiş bulunan eşyanın ve müzareada olan tarlanın bey’i de mevkuftur.

(6) — Vefa ile bey’: Müşteri, semeni ne vakit bana geri verir isen, mebii sana geri vermekliğim üzere, şu kadar liraya satın aldım deyip, bayi dahi öylece kabul edip satsa veya bayi, semeni sana ne zaman reddedersem, mebii bana reddetmen üzere, şu kadar liraya sattım deyip, müşteri dahi aldım derse, vefa ile satış olup sahih olur. Müşteri, mebii reddedip, bayiden semeni geri alabilmesi de sahih olur. Vefa ile satılacak malın hisseli olmaması lâzımdır. Mebi, rehn gibi olup müşteri mebii, izinsiz başkasına satamaz. Vefa ile satılan mebiin menfeatinden bir kısmının, müşteriye ait olması şart edilmedi ise, müşteri izinsiz kullanırsa öder. Kiraya verirse ödemez. Bayi ve müşteriden biri ölürse hak, varislerine geçer. Vefalı bey’de, kararlaştırılan zaman bitince, geri dönülmez.
Vefalı bey’, bir bakımdan sahih, bir bakımdan fâsid bey’ler gibi, bir bakımdan da, rehn gibidir. Vefa ile ikrah ile ve muhayyerlikle olmayan şartsız satışlara, (Bat satışı) denir. Satın alınan mal, geri verilemez.

SARF SATIŞI — Sarraflık, nakd, yani para halinde veya her şekil eşya halindeki altını altına veya gümüşü gümüşe veya birbirlerine satmaktır. Satanın ve alanın sözleşmeden sonra, ayrılmadan kabz etmeleri, yani eline veya cebine almaları lâzımdır. Çünkü, altın ve gümüş dâima ağırlık ile ölçülür. Semen ile mebiin ikisi de ağırlıkla veya hacim ile ölçülürse, bu satışta fâiz bulunur. Fâiz bulunan satış veresiye olamaz. Hep peşin olması lâzımdır. Peşin olmak da, iki malın te’ayyün etmesi ile olur. Deyn olan mal ve altın ile gümüş, tayin etmekle değil, kabz etmekle te’ayyün eder. Bunun için, nakdleri tayin etmek şart değildir. Bir altını bir altına sana sattım derse, öteki de kabul etse, yanlarında altın bulunmasa, başkasından alıp ayrılmadan teslim etseler sahih olur. Kabz edilmezlerse, deynin deyn karşılığı satışı olur. Bu ise batıldır. Sarf satışı pazarlıkla olur. Muhayyerlik yoktur. İki taraf da tecil edemez. Yani sonra veririm diyemez. İkisi de kabz etmeden biri ayrılırsa, akid batıl olur. Altını gümüşle değiştirirken, ağırlıklarının müsavi olması lazım değildir.
Altını altın ile ve gümüşü gümüşle değiştirirken alınanla verilenin ağırlıklarının müsavi olduğunu bilmeleri lâzımdır. Bilmezlerse, müsavi olsalar bile câiz olmaz. Sanat ve işçilik ile veya başka bir sebep ile birinin kıymeti çok olsa bile ağırlıklarının yine müsavi olması lâzımdır. Halbuki başka madenler, işçilik sebebi ile ağırlıktan çıkıp, sayı ile ölçülebilirler. Verilen ve alınan altınların veya gümüşlerin ağırlıkları müsavi değilse, hafif olan ile birlikte, aradaki fark kadar kağıt para da veya başka bir şey de vermelidir. Birlikte verilenin değeri aradaki farktan az ise, mekruh olur. Yahut, nakdi verip, karşılığında, değeri kadar kağıt para almalı. Sonra ayrı bir pazarlıkla bu kağıt para ile istenilen nakdi ondan satın almalıdır.

Sarfta ve selemde semen, kabz edilmeden kullanılamaz. 10 dirhem [gümüş] karşılığında bir dinar [altın] satın alsa, kabz etmeden, bunlarla bir şey satın alması fâsid olur. Eline almadan, bunları vasiyet, hibe (hediye) etmesi de câiz olmaz.

İki gümüş ile bir altını, iki altınla bir gümüşe satmak câizdir. Altınlar, gümüşlerin karşılığı olur. On gümüşle bir altını, on bir gümüşe satmak câiz olur.

Üzerinde elli dirhem gümüş ziyneti bulunan 30 dirhem değerindeki demir kılıcı satın alırken, elli dirhem veya daha fazla gümüşü peşin verip bir şey söylemese veya bu, ziynetin semenidir derse, gerisi borc kalsa, sahih olur.

Altının veya gümüşün bakırla olan alaşımlarında, bunların miktarı yarıdan fazla ise, bu alaşımları, halisleri gibidir. Bunlarla kendi halislerini ancak eşit ağırlıkta satın almak câiz olur. Altını veya gümüşü yarıdan az olan bakırlı alaşımlar, uruz gibidir. Bu alaşımlarla kendilerindeki altından veya gümüşten daha çok ağırlıktaki halislerini peşin satın almak câiz olur. Bunlar da, fülus gibi para olarak, adete göre tartı ile veya sayı ile kullanılırlar. Fakat bunların, söz kesilince, ayrılmadan önce kabz edilmeleri lâzımdır. Birbirleri ile başka miktarlarının satılmaları, yani değiştirilmeleri câizdir. Çünkü, birinin gümüşü, ötekinin bakırına karşılık olur. Bunlar da, para olarak kullanıldıkları zaman, tayin edilince te’ayyün etmezler. Kullanılmadıkları zaman uruz gibi olup tayin edilince te’ayyün ederler.
Fülus denilen bakır, bronz paralar [ve kağıt liralar], aynı sayıda, [yani itibari kıymetleri aynı olarak] kendi cinsleri veya altın gümüş karşılığında satılınca dâima semen olurlar. Nakdeyn karşılığında satılınca, faizin iki şartı da yok ise de, iki karşılıktan birisinin, ayrılmadan önce kabz edilmesi lâzımdır. Şernblali, (Gurer) haşiyesinde buyuruyor ki (Nakdleri birbirleri karşılığında satarken, ikisinin de kabz edilmesi nass ile şart edildi. Fülus [ve kağıt liralar] da semen iseler de, aslında uruz gibi kıyemi maldırlar. Nass bunlara şamil olmaz. Bunun için, yalnız fülusü veya bununla değiştirilecek semeni kabz etmekle bey’ sahih olur. İkisinden biri kabz edilmezse, deyn deyn karşılığında satılmış olup bey’ batıl olur). Fülus aynı sayıda fülus karşılığında satılınca, yani kağıt para bozdurulursa, ikisinin de, ayrılmadan önce kabz edilmeleri lâzımdır. [Çünkü, burada faizin iki şartından birisi bulunduğundan, yani aynı cinsten oldukları için, veresiye satışı haram olur. İkisinden birisi, peşin veremeyecek ise, diğeri buna ödünç verir. Bu da, para bulunca, ona öder. Aynı sayıda olmazsa semenlikten çıkacakları, fâiz bahsinde yazılıdır. Yüz liralık kağıt parayı, tutarı yüz liradan az olarak bozmak câiz ise de, muhtaç olanın malını değerinden aşağı olarak ondan satın almak mekruh olur.] (Fetava-i Hindiye)de diyor ki (Gümüş verip fülus satın alsa, bayida fülus yoksa, gümüşü aldıktan sonra, ayrılıp, başkasından ödünç alıp verse, câiz olur. [Çünkü, fâiz satışı değildir.] Fülusü ayrılmadan alıp da, gümüşü sonra vermesi de câiz olur).

Derdli oldum, ol Hudadan derde derman isterim,
acizim, bab-i atadan lütf-ü ihsan isterim.
Yüzüm kara, günahım çok, daim isyan ettim,
ol Cenâb-ı Kibriyadan afvü gufran isterim.
Doğru yolda bulunmaya, candan karar vermişim,
rızasına erişmeye ondan imkan isterim.
İslam dini deryasına dalan dalgıç olmuşum,
bu denizden her dalışta inci, mercan isterim.
Can kulağıma (Ene eşeddü şevkan) geleli,
maddenin dışındaki âlemde seyran isterim.
Bir tanıyan yok cihanda, söyleyim ahvalimi,
hâlimi arz etmeye bir ehl-i irfan isterim.
Matematik, fizik, kimyâ, bu esrarı çözmiyor,
ledünni ilminde üstad, bir Süleyman isterim.

HASTANIN SATIŞ YAPMASI

Musul valisi, hacı Reşid paşa, (Ruh-ul Mecelle) kitabında buyuruyor ki: (Hastalık, iki nev’dir: Biri, âdi hastalık olup şuuru yerinde oldukça, bütün malı için satışları câizdir. İkincisi, Maraz-ı mevt, ölüm hastalığı olup borclarından geri kalan malının üçte birini satabilir. Borcları malından çok olsa bile nafaka ve tedâvisine masraf yapabilir). Burada, (Ruh-ul Mecelle)nin ilgili maddelerini yazacağız:

Madde 1595 — Bir sene içinde ölüme sebep olan hastalığa, (Maraz-ı mevt) denir. Bir yıldan uzun süren hastalık, tehlikeli hâl almadıkça, maraz-ı mevt olmaz. Böyle hastanın yaptığı alışveriş câiz olup kimse karışamaz.

Madde 1596 — Zevcesinden başka varisi olmayan, maraz-ı mevtinde iken bütün malını, zevcesine vasiyet edebilir.

Madde 1597 — Hasta iken varislerinden birine mal ikrar edip, sonra iyi olsa, bu ikrarı bozulmaz.

Madde 1598 — Maraz-ı mevtinde, varislerinden birine, ayn veya deyn ikrar veya hediye edip ölse, başka varisler izin vermezse, [ölüm hastasının] bu sözleri yerine getirilemez.

(Redd-ül-muhtar) 4. ciltte buyuruyor ki (İhtiyaçlarını temin etmek için sokağa çıkamayan hastaya, (Ölüm hastası) denir. Bir hastanın bâzen sancısı, ağrısı olsa, çok zaman sokağa da çıksa, buna (Ölüm hastası) denmez. Sıtma, verem, zafiyet böyledir. Böyle hasta, bütün malını hediye etse, emânet, başkasınındır derse, câiz olur. Varislerinden birine bir şey satabilir ve hediye edebilir. Başka varislerin buna izin vermesine lüzum olmaz). Mirasının kendi arzusuna göre taksim edilmiyeceğini anlayan kimse, dilediğine, dilediği miktarda hediye ederek, hepsini dağıtır.

Madde 1600 — Maraz-ı mevtinde, sıhhatte iken yapmıştım dediği satış, alış, hediye gibi sözleri, varislerin tasdik etmesine bağlıdır.

Madde 1601 — Maraz-ı mevtinde, varislerinden başkasına ayn ve deyn aldığını, verdiğini söylemesi kabul olunur. Bunlara hediyesi ise, kalan malın üçte birisinden az ise verilir.

Madde 1604 — Maraz-ı mevtinde, alacaklılarından birine olan borcunu ödeyerek, ötekilerin haklarını çiğniyemez. Hasta iken yaptığı borcları ödiyebilir.

Madde 393 — Maraz-ı mevtinde, varislerinden birine bir şey satsa, öldükten sonra, diğer varisler râzı olmazlarsa, bey’ geri çevrilir. Varislerinden birine mal vasiyet etmesi batıldır.

Madde 394 — Maraz-ı mevtinde, kendisine vâris olmayacak birine, semen-i misli ile bir mal satması sahih ve câiz olur. Semen-i mislinden ucuz satmış ise, semen-i mislinden olan noksanlık, semen-i mislin üçte birinden fazla ise, varisleri semenin üçte ikiden farkını ve borcu ödenemezse, alacaklıları, semen-i mislden farkını müşteriden alırlar. Vermezse, satış bozulur.

Madde 880 — Maraz-ı mevtinde, varislere veya başkasına hediye verse, ölünce, alacaklıları geri alıp paylaşırlar.

(Mecmua-i cedide)de diyor ki (Sıhhatte iken varislerinden birine mülkünü hediye etse, ölünce diğer varisler bunu bozamazlar).

Gece gündüz dilimde, salât-ü selam,
o mübarek ruhuna, ey Fahr-ul-enam!

ÇEŞİDLİ BİLGİLER

Köpeği ve diğer işe yarıyan hayvanları, kuşları satmak câizdir. Zimminin, yani gayr-ı müslim vatandaşın alışverişi, müslümanlarınki gibidir. Yalnız onların şarap ve domuzu da alıp satması câizdir.

Müşteri, parayı vermeden ve malı almadan kaybolsa, o mal, başkasına satılır.

Bir kimse sattığı malın semeni olarak bilmeyerek sahte para aldı ise, yanında ise, geri verip iyisini alır. Sahte parayı kullandı ise, iyisini isteyemez.

Bir bahçede kuş yavrulasa veya yumurtlasa veya sahipsiz hayvan girse, bunlar alanın olup bahçe sâhibinin olmaz. Bahçe sâhibi görüp, kapıyı kaparsa onun olur. Bir yerde şeker veya para atılsa, kimin üstüne düşerse onun olur. Bir bahçeye arılar gelip bal yapsa veya ağaç çıksa veya sular kum getirip yığsa, bahçe sâhibinin olur.

Hoca, talebesinden [imâm veya müezzin, cemaatinden] hasır [veya bunlara vazifelerinde lazım olan başka bir şey] satın almak için para toplasa, toplanan paranın bir kısmı ile o şeyleri satın alsa, artan parayı kendisi kullanması câiz olur. Çünkü, topladığı paralar kendisine temlik edilmiştir. İbni Âbidin cilt 5, s. 271. [Yardım derneklerine verilen paralar da böyle hibedir. Vekil yaparak değildir.]
(Lukata) yerde bulunup, sâhibi belli olmayan maldır. Sâhibine vereceğinden emin olanın, korumak için alması sünnettir. Yerde helak olacak ise, alması farz olur. (Arayan olursa bana gönderin!) diyerek iki kimseyi şahit yapar ve galabalık bir yerde tarif ederek sâhibini arar. Sâhibi çıkıncaya veya durmakla bozuluncaya kadar saklarken helak olursa ödemez. Sâhibi çıkmıyacağını veya bozulacağını anlarsa, artık aramaz. Beyt-ül-mala verir. Beyt-ül-mal yoksa, zengin ise, fakir olan anasına, babasına, evladına ve zevcesine sadaka verir. Bunlar, kendisine hediye ederlerse, kendi de kullanabilir. Şâfiîde, bunlara vermeden de kullanabilir. Fakir ise, kendi kullanabilir. Sâhibi sonra çıkarsa, ya kabul eder. Yahut, bulana veya fakire tazmin ettirir. Kabul eden veya tazmin eden sevap kazanır. (Dürr-ül-münteka)da ve (Hindiye)de, Lukata sonunda diyor ki (Para, şeker serpilince, kapan, yerden ve başkasının üstünden alan, buna mâlik olur. Umumî bir yerden çıkan, nalın veya kundurasının alınmış olduğunu görse, yerine bırakılanı kullanması câiz olmaz. Bunu götürüp sadaka verir, fakir de, buna hediye ederse, câiz olur). Ağaçtan sokağa düşmüş meyveleri, köyde de, şehirde de, sâhibinin yasakladığı malum olmadıkça, herkesin alıp yemesi câizdir.

Aşağıdaki bilgiler (Mecelle)den alınmıştır:

Madde 912 — Birinin ayağı kayıp da düşerek başkasının malını telef etse öder.

Madde 914 — Kendi malı sanarak, başkasının malını telef eden öder.

Madde 915 — Başkasının elbisesini çekip de yırtan, tamam kıymetini öder. Elbiseyi tutup, sâhibi çekmekle yırtılsa, yarısını öder.

Madde 916 — Çocuk, birinin malını telef etse, çocuğun malından ödenir. Malı yoksa, malı oluncaya kadar beklenir. Velisi ödemez.

Madde 918 — Birinin binasını yıksa, sâhibi dilerse, enkazı ona bırakıp binanın kıymetini alır. Yahut enkazı ve değer farkını birlikte alır. Ağaçlarını kesmek de böyledir.

Madde 919 — Yangını durdurmak için bir evi, hükümetin emri ile yıkan ödemez. Kendiliğinden yıkan öder.

Madde 921 — Mazlum olanın, başkasına zulmetmeye hakkı yoktur. Her ikisi de öder. Mesela sahte para alan, bunu başkasına veremez.

Madde 922 — Birinin malının telef olmasına sebep olan, öder. Ahırın kapısını açıp hayvan kaçarak zayi olsa, öder. Hayvanı ürkütüp kaçıran da böyledir.

Madde 924 — Yolda kuyu kazıp, birinin hayvanı düşerek ölse, öder. Kendi mülkünde kazmış ise, ödemez.

Madde 926 — Yoldan geçene zarar veren, öder.

Madde 927 — Hükümetin izini olmadan yolda oturup satış yapılamaz.

Madde 928 — Duvarı yıkılıp, birinin malına zarar verirse, önceden, duvarın yıkılacak, tâmir et gibi ikaz yapılmış ise, öder.

Madde 929 — Başıboş bırakılmamış bir hayvanın kendiliğinden yaptığı zararı sâhibi ödemez. Sâhibi görüp, menetmezse veya hayvanın tehlikelidir çaresine bak denilmiş ise, öder.

Madde 934 — Yolda hayvanı bağlamaya, aracını park yapmaya kimsenin hakkı yoktur. Park yerlerinde durdurabilirler.

Madde 1013 — Bir binaya ortak olarak mâlik olan kimselere, (Hisse-i şayia sâhibi) denir. Bir binanın yarısı Ahmed’in, üçte biri Ömerin, altıda biri Alinin olsa, Ahmed hisse-i şayiasını satsa, Ömer ve Ali almak isteseler, yarısını Ömer, yarısını da Ali alır. Ömer, hissesine göre iki misli alamaz.

Madde 1023 — Karşılıksız hediye ve vasiyet gibi karşılıksız temliklerde şüf’a hakkı olmaz.

Madde 1031 — Şüf’a hakkı bulunan kimsenin, satış yapıldığını işitince, hemen hakkını istemesi, iki şahit yanında tekrar söylemesi ve bir ay içinde mahkemeye başvurması lâzımdır.

Madde 1036 — Müşterinin teslim etmesi ile veya hakimin karar vermesi ile şüf’a sâhibi satılan binaya mâlik olur.

Madde 1198 — Komşusuna (Zarar-ı fahiş) yapamaz. Kullanmaya mâni olan şeyler, zarar-ı fahiştir. Demirci dükkanı, değirmen, bitişik binayı sallarsa veya fırın dumanı, yağhanenin pis kokusu, harman tozları, bitişik evde oturulamayacak kadar sıkıntı verirse, değirmenin, bostanın su yolu, evin temelini, duvarını gevşetirse, çöplük bitişik evin duvarını çürütürse, harman yerine bitişik yapılan yüksek bina, harmanın rüzgarını keserse, manifaturacı dükkanı yanında yapılan aşcı dükkanının dumanları kumaşlara zarar verirse, lağım, kanalizasyon yollarının sızıntılarından komşu duvarı zarar görürse, sonra yapılanlar zarar-ı fahiş olup men’ edilirler.

Madde 1201 — Evin havasını, manzarasını, güneş görmesini kapatmak, zarar-ı fahiş sayılmaz. Bir odanın zıyasını tamamen kesmek, zarar-ı fahiş olur.

Madde 1202 — Mutbah, kuyu başı, ev aralığının görünmesi zarar-ı fahiştir. Araya duvar, perde yapması lazım olur.

Madde 1210 — Arada müşterek olan duvarı, biri ötekinin izini olmadıkça yükseltemez ve üzerine bina yapamaz.

Madde 1224 — Yol, su yolu, kanalizasyon zarar-ı fahişi olmadıkça, eskiden kalanlarına dokunulamaz.

Madde 1226 — Bir kimse, verdiği izinden vazgeçebilir. Mesela tarlasından geçmeye izin vermiş iken, men’ edebilir.

Madde 1228 — Arsasından geçmekte olan su yolunun geçmesine ve arsaya girilip tâmir olunmasına mâni olamaz. Yeniden su yolu geçirilmesine mâni olabilir.

Madde 1243 — Dağlardaki ağaçlar ve otlar herkese mubahtır. Ağaçları kesen, mâlik olur.

Madde 1249 — Mubah olan şeyi ele geçiren ona mâlik olur. Ele geçirmek, kasıt ile niyet etmekle olur.

Madde 1255 — Mubah şeyleri ele geçirmekte kimse kimseye mâni olamaz.

Madde 1265 — Denizler, büyük göl ve nehirler, şehirlerden uzak sahipsiz erazi ve dağlar, herkese mubahtır. Fakat, başkasına zarar vermemek şarttır.

Madde 1281 — Şehirden uzak, sahipsiz yerde kuyu kazan, bunun (Harim)ine mâlik olur. 20 metre yarı çapındaki daire içi, merkezindeki kuyunun harimi olur.

Madde 1291 — Şehir içindeki kuyunun harimi olmaz. Herkes mülkünde kuyu kazabilir.

Madde 1311 — Hazır olan ortaktan ve hazır olmayan için hakimden izin almadan tâmir eden ortak teberru etmiş olup ortaklardan bir şey istiyemez.

Madde 1313 — Değirmen, hamam, apartman gibi taksim olunamayan mülk harab olup tâmirini istemeyen ortak bulunursa, hakimin izini ile tâmir edilip, sonra hissesine düşen para ondan alınır.

Madde 1314 — Müşterek bir bina yıkılıça, yeniden ortaklaşa yapılmasını istemeyen olursa, buna cebr olunmaz. Arsa taksim edilir.

Madde 1315 — Apartman yıkılıça, herkes kendi katını yaptırır. Alttaki yaptırmazsa, üsttekiler, hakimin izini ile hepsini yaptırıp, alttaki hissesini verinciye kadar, katını kullanamaz.

Madde 1321 — Sahipsiz nehrleri Beyt-ül-mal ayıklar. Beyt-ül-malda para yoksa, masrafı oradan sulama yapanlardan alınır.

Madde 1327 — Müşterek kanalizasyonu temizlemek masrafı, aşağıdan başlar. Şöyle ki en aşağıdaki evden, arsadan başlayıp bunun masrafını hepsi öder. Yukardaki arsalardaki kısımların masraflarına aşağıdakiler iştirak etmezler.

ŞART İLE SÖYLENEN ŞEYLER

Fıkıh kitaplarında, (Bey’ ve şira) sonunda diyor ki:

Şart ile söylendiği zaman yapması câiz olmayan şeyler 14’tür:

1 — Bey’: Mesela, bir evi, bir ay oturmak şartı ile satmak fasittir.

2 — İcare: Borc vermesi şartı ile birisine bir şey kiraya vermek fasittir.

3 — Taksim: Miras bölünürken varislerden birkaçının, bazı eşyanın bazı kimselere verilmesini şart etmesi câiz değildir.

4 — İcaze: Birisi, bir kimsenin malını satsa, malın sâhibi buna, bana yüz lira borc veya bir hediye verirsen satışı kabul ederim derse, bu icaze yani izin, batıl olur.

5 — Ric’at: Boşadığı ailesinden para isteyerek tekrar nikah etmek olmaz.

6 — Malı mal ile sulhtur: Evinde oturursam, alacağımı istemem demek.

7 — Borcu affetmek: Babam seferten gelirse, alacağımı istemem demek.

8 — Vekili azl: Bir hediye verirsen, seni azl ederim demek.

9 — İtikaf: Hastam iyi olursa, îtikâf edeceğim demek câiz değildir. Hastam iyi olursa, Allah rızası için, şu kadar gün îtikâf edeceğim demek, (Nezir) olur.

10 — Müzarea: Borc verirsen, tarlamı işlet demek.

11 — Müsakat: Borc verirsen, ağacımı veya asmamı sana müsakat eylerim demek gibi. (Müsakat), meyvenin bir kısmını bakana verilmek karşılığında, ağacı veya asmayı, birinin bakımına bırakmak demektir.

12 — İkrar: Para istiyerek, borcu olduğunu itiraf etmek.

13 — Vakıf: Falan yolcum gelirse, evimi vakıf edeceğim gibi.

14 — Tahkim: Falan şey olursa, sen aramızda hâkim ol demek.

Şart ile söylendiği zaman, yapılması câiz ve şartın yapılmaması lazım olan şeyler 28’dir:

1 — Karz: Bir zaman hizmet şartı ile borc verilir ve hizmet yapılmaz.

2 — Hibe: Yavrusu benim olmak şartı ile bu hayvanı sana hediye ederim demek câizdir. Yavrusu da hediye olur.

3 — Sadaka: Bir zaman hizmet şartı ile sadaka veririm demek.

4 — Nikah: Mehr vermemek şartı ile nikah sahih olur. Mehr-i misl verilir.

5 — Talak: Evlenmemek şartı ile seni boşadım demek. Sonra, evlenebilirler.

6 — Hul’: Bir kimse, zevcesine, bir ay muhayyer olmak şartı ile seni, hul’ ettim derse, boşamış olur.

7 — Atk [İtk da denir]: Köleye, üç gün muhayyer olmak şartı ile seni azad ettim deyince köle azad olur.

[Köle, harpte alınan esirleri öldürmeyip, hizmetçi yapmaktır. Esirden başka, kimse köle olamaz. Köle azad etmek çok sevaptır. İslamiyet, öldürmeye gelen düşmandan başka, kimseyi köle yapmaz. Bu köleleri azad edenleri de, çok beğenir. İslamiyet, köle yapmak dini değil, köle azad etmek dinidir.]

8 — Rehn: Evimi sana rehn verdim, oturmaklığım şartı ile demek.

9 — Îsâ: Seni vasi yaptım, kızımı alman şartı ile demek.

10 — Vasiyet: Filanca izin verirse, sana malımdan vasiyet ederim demek gibi. İzin almadan vasiyet edilmiş olur.

11 — Şirket: Hediye verirsen, seni ortak yaparım demek gibi.

12 — Mudarebe: Babam yoldan gelirse, sana bin altın veririm, onun ile ticaret yap. Kar yarı yarıya olsun demek gibi.

13 — Kadı olmak: Kimseyi azl etmemek şartı ile seni kadı yaptım, gibi.

14 — Valilik: Ata binmemek şartı ile seni Van valisi yaptım gibi.

15 — Kefalet: Hediye verirsen, falanca borcluna kefil olurum gibi.

16 — Havale: Seni, filan şeyle, filanca üzerine havale ettim, onun kahvesini içmemek şartı ile demek gibi.

17 — Vekalet: Borcumu affedersen, seni vekil ettim gibi.

18 — İkale: Para verirsen, bey’i ikale ettim gibi.

19 — Kitapet: Bir efendi kölesine, seni bin liraya kitapet ettim, bu şehrden çıkmamak şartı ile demek gibi.

20 — Efendi kölesine, sana ticarete izin verdim, filan malı almamak şartı ile demesi gibi.

21 — Bir kimse cariyesine, bu çocuk bendendir, eğer zevcem râzı olursa gibi.

22 — Katili afv: Amden öldürülen kimsenin velisi, hediye almak şartı ile katili affedince hediye lazım olmaz. Katil affolur.

23 — Yaralının affetmesi: Yaralının, bir şart ile affederim demesi gibi.

24 — Zimmilik: Falan râzı olursa, seni zimmi yaptım diye bir kâfire söylemek.

25 — Falanca râzı olursa, ayblı malını reddederim demek.

26 — Falanca râzı olursa, şart ettiğim muhayyerlik ile malını reddederim demek.

27 — Filan kimse isterse, kadıyı azl ederim demek gibi.

28 — Bey’: Bayi ve müşteriye faydası olmayan şartla bey’ sahih olup şart edilen şey yapılmaz. Mesela, müşterinin, başkasına satmaması veya hediye etmemesi veya çayıra salmaması veya binmemesi şartı ile bir hayvanı satmak. Müşterinin kendi giymemesi şartı ile elbise satmak. Müşterinin kendisi yememesi veya başkasına satmaması şartı ile bir taam satmak. Başkasına satmamak şartı ile satın almak, hep sahih olup bu şartların hepsi boştur, yapılmaz.

Kesmek şartı ile hayvan satın almak sahihtir ve şart boştur. Bir malı, bu şehirde satmamak şartı ile satın almak sahih olup şart batıldır.

Bir kimseye faydası olmayan, belki zararı olan şartla satış da sahih olup şart batıldır. Mesela, bir evi yıkmak şartı ile satın almak gibi.
Bayi ve müşteriden başkasına faydası olan şart da batıl olup bey’ sahih olur. Mesela, müşterinin, başka birisine borc vermesi şartı ile satmak gibi ki bey’ sahih olup borç vermesi lazım değildir.

Müşteriden başkasının, bayia borc veya hediye vermesi şartı ile bey’ sahih olup bunları vermesi lazım değildir.

Şart ile câiz olan şeyler (Mecelle)nin 82. maddesi şerhinde uzun yazılıdır.

SELEM İLE SATIŞ

Belli miktarda peşin semen ile malum zaman sonra, malum yerde, malum bir mebii satın almak için sözleşmektir. Mebi bayiın deyni olur. Mesela, şu evsafta, 100 kile buğdayı, filan vakit ve filan yerde bana teslim etmek üzere, 50 liraya sana selem verdim diyip, bayi de kabul ettim demekle veya on litre veya on kilo cevzi, selem olarak sana, şu kadar kuruşa sattım, deyip, müşteri de aldım demekle selem vaki olur. Semen hazır ise de, miktarı söylemek lâzımdır. Selem, söz kesilirken ve malı teslim edinciye kadar geçen zaman içinde, çarşıda benzeri hep bulunan ve sıfatı yani iyilik ve aşağılık derecesi ve miktarı belli edilebilen, yani hacim, vezn, metre ve sayı ile ölçülen ve tayin edilince te’ayyün eden malda sahih olur. Her deynde olduğu gibi, malın cinsi, yani ismi, sıfatı, miktarı bildirilerek selem olunur. Yani peşin para ile veresiye satılır. Ölçü birimi, herkesce bilinmelidir. Karpuz, bal kabağı, odun, balık, nar, ayva gibi irili ufaklı şeyler sayı ile selem yapılmaz. Vezn ve hacimle yapılır. İrili ufaklı olmayıp fiyatları çok farklı olmayan şeyler sayı ile ve hacim ile selem yapılır. Yumurta, cevz gibi şeylerde çürük bulunması, sayı ile ölçmeye zarar vermez. Etin, sabunun, toprak eşyanın ve kağıtın, kumaşın cinsi, nev’ ve sıfatlarını bildirmek lâzımdır. İpek kumaşın vezni de bildirilmelidir. Gelecek sene toprak mahsulünün sıfatı ile şimdi mevcûd benzerinin sıfatı başkadır. Bunun için, gelecek senenin buğdayını, çarşıda devamlı mevcûd olmadığı için selem yapmak câiz olmaz. Belli bir köyün buğdayı selem yapılmaz. Belli bir şehrin buğdayı yapılır. Balıktan başka hiçbir hayvan selem olmaz. Fakat hayvan, selemde semen olur. Aralarında fâiz bulunan şeylerde, selem câiz olmaz. Fakat, ağırlıkla ölçülen şeylerin para ile yani altın ve gümüş ile selem yapılmasına izin verilmiştir. Mesela, demrin pamuk ile selem edilmesi câiz olmadığı hâlde, altın ile selem edilmesi câizdir. Altın ile gümüş işlendikten sonra da ağırlık ile ölçülür. Başka madenler işlendikten sonra sayı ile ölçülür. Bunun için, ağırlıkları başka olan bakır leğenin, bakır külçe ile peşin satılması câiz olur. Fakat, selem edilmesi câiz olmaz. Altın ve gümüş para, tayin edilince, te’ayyün etmedikleri için mebi değildir, selem yapılmaz. Fakat bunlar, selemde semen olurlar. [İmâm-ı Muhammede göre “rahmetullahi teâlâ aleyh”, fülus denilen bakır paralar da altın, gümüş gibidir. Fakat, Şeyhayne göre “rahmetullahi teâlâ aleyhima”, fülus, niyet edilmekle semenlikten çıkıp uruz gibi kıyemi mal olur. Tayin edilince te’ayyün eder. Sayarak selem yapılırlar. Yani altın ve gümüş ve başka mallar karşılığı, selem yolu ile satılırlar. Böylece, altın, gümüş paralarla ve ziynet eşyası ile kağıt liraları değiştirmek, yani satın almak sahih olur. Kağıt liraları, bir aydan çok olmak şartı ile belli zaman sonra almak, altını, gümüşü ise, söz kesilirken kabz etmek lazım olur.] Selem yapılan mal, belli zamanlarda, taksit ile verilebilir. Semen ayn olsun, deyn olsun, pazarlık yerinde hepsi peşin teslim edilmelidir. Bunun için, bu satışa (Selem) denilmiştir. Hepsi peşin verilmezse, selem sahih olmaz. Borclusuna, (Senden alacağım şu kadar lira, şu kadar litre veya kilo buğday için, selem olsun) derse, selem sahih olmaz. Çünkü semen deyn olup pazarlık yerinde kabz edilmemiştir. Selem müddeti en az bir aydır. Peşin selem câiz olmaz. Selemde muhayyerlik şart edilmez. Mebi görülünce de muhayyerlik yoktur. Selemden, iki taraf uyuşarak, vazgeçilebilir ve bayi semeni veya mislini veya kıymetini geri verir. Selem olunan mal, teslim vakti gelmeden önce çarşıda kalmazsa müşteri, isterse, piyasada bulununcıya kadar bekler. İsterse vazgeçerek parasını alır. Yerine başka şey almaz. Mebi, başkasına havale edilebilir. Bayi semeni, müşteri de selem olunan malı teslim almadan önce bey’ edemezler. Müşteri, selem malını, bayiına satamaz. Hediye edebilir. Semeni geri alır.

İSTİSNA (Ismarlama yaptırmak)

Bir sanat sâhibine, bir şey tarif ederek, yaptırmaktır. Malzeme sanat sâhibine ait olur. Malzemeyi müşteri verirse, işçilik olur. Başkasının yaptığı şeyi verip, müşteri kabul ederse, sahih olur. İşin bitme zamanını tayin etmek şart değildir. Bir aydan fazla müddet şart olunursa, Selem olur. Ayakkabı, elbise, kayık, dolap, madeni eşya ve bina gibi ısmarlamak adet olan şeylerde, zaman söylenmezse veya bir aydan az söylenirse, istisna sahih olur. Adet olmayan şeylerde bir aydan çok zaman söylenirse, Selem olur. Selemde zaman söylenmezse, akid fâsid olur. İstisnada parayı peşin vermek câiz olduğu gibi, belli olmayan zamanlarda taksitlerle ödemek de şart edilebilir. Belli zamanda ödenmesi şart edilirse, Selem olur. Müşteri, yapılan şeyi görüp beğenmezse vazgeçebilir. Selem olduğu zaman, iki taraf da muhayyer olamaz. İnşaata başlamadan evvel ikisi de vazgeçebilirler. Başladıktan sonra, sanat sâhibi yine vazgeçebilir. Müşteriye gösterdikten sonra vazgeçemez. Müşteri görünce, tarife uygun bulmazsa, reddedebilir. (Bahr-ür-raık) sâhibi “rahmetullahi teâlâ aleyh” diyor ki (Dülgere, bana bir ev yap derse ve evsafını bildirse ve bir mukavvimin tesbit edeceği piyasa değerine göre kıymetini veririm derse, sanat sâhibi bu değerden daha fazla para istese, binayı teslim etmesi ve piyasa değerini kabul etmesi lazım olur). [Görülüyor ki istisna sözleşmesi yapılırken, fiyatın tayin edilmesi şart değildir. Tayin edilmiş ise, sanat sâhibinin, sonradan fazla para istemesi, câiz ise de, müşteri bunu kabul etmezse, ehl-i vukufun tesbit edeceği piyasa değerinde anlaşmaları lazım olur.] İki taraftan biri ölürse, istisna batıl olur. Yani yok sayılır. Kira dahi, bunun gibi batıl olur.

[Mevcûd olmayan malı satmak câiz değildir. Bunun için, arsayı müteahhide verip de, buna karşılık, buraya yapacağı apartmandan kat almak câiz olmaz. Bunun gibi, bir müteahhitten, yapacağı bina, yapılmadan satın alınamaz. Bu bina ve apartman katı, yapılmadan önce, selem yolu ile de satın alınamaz. Çünkü, malı vermek zamanı gelinciye kadar çarşıda bulunmayan şey ve misli bulunmayan şey selem yapılamaz. Fakat, binayı müteahhide istisna yolu ile yaptırmak câizdir ve pek kolaydır. Çünkü, (Mecelle) kitabının 37. maddesinde, (İnsanların kullanması, adetleri, bir huccettir. Buna uymak vâcib olur) yazılıdır. Yani, İslamiyetin yasak etmediği adetlere uymak vâcibdir. 389. maddesinde (İstisna yapılması adet olan şeylerde istisna yapmak sahihtir) denilmektedir. Yani binanın teslim zamanı belli olmasa veya bir aydan az olsa, söz birliği ile câizdir. Bir aydan çok olursa, iki imama göre, istisna yine sahih olur. Bu maddelere uyularak, arsanın belli bir kısmı, mesela üçte ikisi, (Hisse-i şayia) olarak müteahhide veresiye olarak satılır. Müteahhitten alacağı olan paranın karşılığı olarak, istenilen kat, müteahhide istisna yolu ile yaptırılır. Çünkü, kendi arsasına, projesine göre, istisna yolu ile apartman yaptırılması câizdir. İstisna yolu ile yaptırılacak apartmanın veya katın proje ve planının ve kullanılacak her malzemenin cinsinin ve fabrikasının önceden söz kesilirken bilinmesi, kararlaştırılması lâzımdır.

(Fetava-yı Feyziye), (icare) kısmında diyor ki (Zeyd kendi arsasında kendi malzemesi ile eni, boyu ve yüksekliği belli, bir oda yapması için, bir usta ile belli ücret ile sözleşse ve ücretini peşin verse, odayı yaptıktan sonra, ustanın daha para istemesi câiz olmaz. Usta kendi malzemesi ile yapsaydı, [yani istisna sözleşmesi olsaydı] câiz olurdu). Bir kimsenin, kendi arsası üzerinde, istisna yolu ile ev yaptırmasının câiz olduğu bu misalden anlaşılmaktadır.

Arsası olmayan kimsenin, bir apartman katını, inşa edilmeden önce, peşin semen ile satın alabilmesi için, ya istisna yapılır. Yahut semeni müteahhide emânet olarak verir. İnşaat tamam olduktan sonra, satış sözleşmesi [Akid] yapılır. Müteahhidin, apartmandaki ve arsadaki hisse-i şayiasını birlikte olarak satmasının câiz olduğu, Mecellenin 215. maddesinde yazılıdır.

Peşin semen ile yapılacak bina tamamlanmadan önce zekat verme vakti gelirse, zekatı verilmez. Müeccel semen ile olanın zekatını sanat sâhibi, sarf ettiği paranın kırkta biri kadar verir.

Günlük işlerde ahkâm-ı İslamiyeye uygun davranabilmek için, her müslümanın (Mecelle) kitabı başındaki 100 maddeyi ezberlemesi ve iyi anlaması lâzımdır.

(Mecelle) kitabında, bir başlangıc ile 16 kısım vardır. Hepsi 1851 maddedir.

Başlangıc, (Fıkıh temel bilgileri) olup 100 maddedir.

1. kısım, (Bey’ ve şira) olup 101’den 403. maddeye kadardır.

2. kısım, (Kira) bilgileri olup 611. maddeye kadardır.

3. kısım, (Kefil olmak) bilgileridir. 672. maddeye kadardır.

4. kısım, (Havale) bilgisi, 700. maddeye kadardır.

5. kısım, (Rehn) olup 761. maddeye kadardır.

6. kısım, (Emânet)dir. 832. maddeye kadardır.

7. kısım, (Hibe) bağışlamaktır. 880. maddeye kadardır.

8. kısım, (Gasp ve Zarar)dır. 940. maddeye kadardır.

9. kısım, (Hicr ve İkrah)dır. 1044. maddeye kadardır.

10. kısım, (Şirketler ve Sosyal bilgiler)dir. 1448. maddeye kadardır.

11. kısım, (Vekalet)dir. 1530. maddeye kadardır.

12. kısım, (Sulh ve Afv)dır. 1571. maddeye kadardır.

13. kısım, (İkrar)dır. 1612. maddeye kadardır.

14. kısım, (Dava)dır. 1675. maddeye kadardır.

15. kısım, (İsbat ve Yemin)dir. 1783. maddeye kadardır.

16. kısım, (Hakimlik)dir. 1851. maddeye kadardır.

Tanınmış hukukçulardan Ali Haydar beğ ve Atıf beğ ve hacı Reşid paşa “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, (Mecelle)ye ayrı ayrı şerh etmişlerdir. Her biri çeşitli ciltler halinde basılmıştır. Bunları okuyan garb bilginleri, İslam hukukuna ve İslamiyetteki sosyal bilgilerin inceliğine ve çokluğuna hayran kalmaktadırlar.

Atıf beğ, (Mecelle)nin 1114 ve sonraki maddelerinde diyor ki:

(Kısımet), hisse-i şayıa ile müşterek olan kira malı, sahiplerine bölmek demektir. Ayn olan, aynı cinsten karışmış malın taksiminde uyuşamazlarsa, ortaklardan biri talep edince, hakim tarafından bölünür. Hacim veya vezn ile ölçülen şeyleri, ölçmeden bölmek fâiz olur. Deynin taksimi sahih olmaz. Başka cinslerden malların karışması ve taksimi zararlı olan bir malın taksimini hakim yapmaz. Bunları uyuşarak bölebilirler. Yahut satılıp, parası bölünür. Bina kıymetlendirilerek, kıymetleri müsavi olacak vech ile taksim edilir. Kıymeti fazla kısmını alan, kıymeti az olanı alana, aradaki farkın yarısı kadar para verir. Müşterek bir ayn [mal] Bâkî kalmak üzere, bunun menfeatini taksim etmeye (Mühayee) denir. Misli eşyada mühayee olmaz. Ev, tarla, zamanla veya mekan ile mühayee olunur. Mekanda ve öncelikle uyuşulmazsa, kur’a çekilir. Ağaç, yün, süt gibi ayn olan şeylerde mühayee olmaz. Eğer, bunları mühayee edip, hisselerinde hâsıl olan farkı helallaşsalar, helal olmaz.]

Âlem içre, muteber bir nesne yok, devlet gibi.
Olmaya devlet cihanda, bir nefes sıhhat gibi!

ÖDÜNÇ VERMEK

Ödünç vermek, yani (Karz-ı Hasan) çok sevaptır. Çarşıda misli, yani benzeri bulunan her şeyi, belirsiz bir zaman sonra, misli geri verilmek üzere vermeye, (Karz-ı Hasan) denir. Ödünç vermek, icap ve kabul ile [aldım, verdim gibi sözleşme ile] sahih olur. Bir altın ödünç alan, bir altını öder. Değeri değişti diyerek önceki veya sonraki değerde gümüş veya kağıt lira veremez. Bunlar yerine altın da veremez. Alacaklı kabul ederse câiz olur. Bir kimse gücü var iken borcunu ödemezse, alacaklı veya başkası, bundan zor ile alabilir. Borc ödenince, senet, borc verenin mülkü ise, ödendiğini bildiren vesika verir. Ölüm hastasının çok alacaklısı varsa, hepsine taksim eder. Borclu, yüz liralık senedimi ver, sana 90 lira vereyim derse, alacaklı senedi istemeyerek verse, on lira daha istiyebilir. Züyuf, yani altın ve gümüşten başka para, mesela kağıt lira ödünç verdikten sonra, o kağıtların kıymeti kalmasa, İmameyne göre, teslim ettiği zamandaki kıymetinde altın veya bu kadar altın karşılığı geçer akça ile ödenir. Kıymeti değışırse, Ebû Yusufa göre, yine böyle olduğuna fetva verildiği, sarf kısmında yazılıdır. Hacim ile vezn ile ölçülen her şeyin kıymetlerinin değişmeleri de böyledir. Bir kimse, birindeki alacağını, buna borcu olan başkasından istiyemez. Ev, dükkan, hayvan, elbise gibi kıyemi olan, yani misli bulunmayan şeyleri ödünç vermek fasittir ve hemen geri vermek lâzımdır. Kullanılması haram olur. Satması, haram ise de, sahih olur. Çünkü, kabz etmekle mülkü olmuştur. Ödünç alınan kıyemi şeyin kıymetini ödemek lâzımdır. Ahmede 100 lira borcum var diyenin borclu olduğu anlaşılmaz. Ne sebeple, nasıl borclandığını da bildirmesi lâzımdır.

(Hamza efendi risalesi şerhı) 59. sayfasında diyor ki: (Ödünç verirken, zaman tayin etmemelidir. Çünkü, zaman tayin ederse, malı, misli ile veresiye satmış olur. Bu ise fâiz olur. Senede ödeme tarihi koymamakla, ödünç veren verdiğini geri almak hakkına her zaman mâlik olmakta, belli bir zamanı beklemek zorunda kalmamaktadır. Zaman tayin etmeksizin ödünç vermeli ve arzu ettiği zaman isteyip geri almalıdır. Câhillerin, ödünç verilen şeyin ödenmesi istenirse, sevâbı kalmaz demeleri, doğru değildir. Kalp kırmıyarak, başa kakmıyarak, hakkını istemek câizdir. Kalp kırmak, ayrı bir günahtır). Ödünç alan kimse, vereceği bonoya ödeme tarihi koymamalıdır. Bir şey satın alan kimsenin vereceği bonoya ödeme tarihi koyması lâzımdır. Ödünç verdiği parayı geri alabilmek için, senette ödeme tarihi bulunmak icap ediyorsa, ödünç vereceği kimseden kefil ister. Kefil ile belli bir zamanda ödenmesine kefil olması için anlaşır. Mesela, kefilden, ödeme tarihi belli bono alır. Borclunun da kefilin ödemesi lazım geldiği zaman ödemesi câiz olur denildi. Fakat kefilin o zaman ödeyip, sonra borcludan alması daha iyi olur. Yahut, borclu, borcunu kendine borcu olan birine havale eder. Havale olunanın borcunun ödeme zamanı, belli ise, alacaklıya da o zamanda öder. Belli zamanı yoksa, alacaklı havaleyi kabul eden ile belli bir zamanda, ödemesi için uyuşur. Bunun borcluya borcu yoksa, borclu, belli zamanda ödemek üzere buna borclandığını bildirir. Yani bono verir. İki borc da aynı tarihte ödenir. Fakat, burada borclu, ödeme senedini alacaklıya vermiyor. Havaleyi kabul edene veriyor. Alacaklı, ödeme tarihi yazılı bononun kendisine verilmesini isterse, ödünç vereceği parayı, emin olduğu bir arkadaşına hediye eder. Bu da bu parayı, ödünç isteyene verir. Borcunu para sâhibine havale etmesini söyler. Para sâhibi havaleyi kabul ederek dilediği ödeme tarihli bono yazıp, arkadaşına verir. Borclu da para sâhibine aynı tarih yazılı bono verir. Sonra, havaleyi alan, alacağını arkadaşına hediye ederek, bonosunu geri verir. Yahut ödünç isteyene, ödünç vereceği kadar fiyatla ucuz bir şeyi veresiye satar. Ondan bu satış için belli tarihli ödeme senedi alır. Sonra bu şeyi aynı fiyatla, peşin olarak, ondan geri satın alır. (Hadika)da, 620. sayfada diyor ki: (Bir kimsenin, ödünç vereceği kimseye, hatta bir kağıt parçasını 1.000 liraya bile satması câizdir. Mekruh değildir). (Eşbah)da diyor ki: (Ödünç verirken, senede ödeme tarihi koyabilmek yollarından biri de, Mâlikî mezhebini taklit etmektir. Mâlikî mezhebinde, ödünç verirken, ödeme zamanının bildirilmesi lâzımdır). (Mîzan-ül-Kübrâ)da diyor ki: (Mâlikî mezhebinde, ödünç verilen malı ve satış semenini, ödeme zamanından önce veya sonra istiyemez. Zamanında istemesi lâzımdır). Fakat, başka mezhebi taklit etmek, ancak, sıkışık durumlarda câiz olur. Taklit edilen mezhebin bütün şartlarını öğrenip bunlara uymak lazım olur. (Beydavi)nin (Şeyhzade) haşiyesi, 1. cilt, 590. sayfasında diyor ki (Âyet-i kerimedeki müdayene yani borçlanma kelimesi, muamele yani bey’ ve şira demektir. Bu da, 4 şekilde olabilir: Aynı ayna satmak, müdayene değildir. Deyni deyne satmak da, batıldır. Aynı deyn karşılığı satmak, bildiğimiz veresiye satıştır. Deyni ayn karşılığı satmak, (selem)dir.Bu iki satışta, deynin belli vakitte ödenmesi için senet yazılır. Ödünç vermek, bu iki satışa dâhil değildir. Ödünç vermekte, belli vakit bildirmek, Hanefide câiz değildir.) Vakit bildirilirse, fâiz olur.

Ödünç verirken bir menfeat şart koymak fâiz olur. Haram olur. Şart koymadığı hâlde, öderken ayrıca bir şey fazla vermek câizdir. İbni Âbidin “rahmetullahi teâlâ aleyh”, ödünç vermeyi anlatmaya başlamadan buyuruyor ki (Falana olan borcuma kefil ol derse, o da kabul edip ödese, kefil borcluya, (Belli zamanda bana ödersin) diyebilir. Fakat, falana olan borcumu öde derse, o da kabul edip ödese, borclunun bunu ona belli bir zamanda ödemesi câiz olmaz. Çünkü, borclu için ödemiş, borclu şimdi buna borclu olmuştur. Borcun belli bir zamanda ödenmesi ise câiz değildir).

(El-Ukud-üd-dürriye) sâhibi “rahmetullahi teâlâ aleyh” diyor ki (Alacaklısına, evini verip ücretsiz otur demek, fasittir. Ecîr-i misl lazım olur. Alacaklısına evini rehn verip, ücretsiz oturmasına izin verse, ücret lazım olmaz. Alacaklıya rehni kiraya verirse, rehn fâsid olur. Alacaklının rehnden istifade etmesi tahrimen mekruhtur. Bir kadın, oğlunu evinde, tâmir etmek şartı ile oturtsa, senelerce oturup, tâmir etmeden çıksa, anasına ecîr-i misl ödemesi lazım olur).

Büyük âlim Hayreddin Remli hanefi “rahmetullahi teâlâ aleyh”, (Fetava-i Hayriye)de diyor ki (Zimmi zimmiye 50 lira ödünç verip, faizi ile birlikte 55 lira alsa, 5 lirayı geri vermesi lâzımdır. Çünkü, fâiz her dinde haramdır.)

Abdülvehhab-ı Şarani “rahmetullahi teâlâ aleyh”, (Mîzan-ül-Kübrâ) kitabında diyor ki (4 mezhepte de ödünç vermek müstehaptır. Belli bir zaman sonra alacağı satış parasının bir kısmını, vaktinden önce almak için, geri kalandan vazgeçmesi câiz değildir. Bir kısmını vaktinden önce alıp, geri kalanı, vaktinden sonra, başka vakte bırakması da câiz değildir. Vaktinden önce, bir kısmını aynen, gerisini de, başka şey olarak almak câiz değildir. Vakti gelince, bir kısmını alıp, geri kalanı, başka vakte bırakması veya vazgeçmesi câizdir). Peşin olan satış semeni için, yarısını şimdi (veya yarın) verirsen, gerisi bir sene sonra olsun demek câizdir.

Ödünç verirken veya verdikten sonra, alacağının taksidler halinde ödenmesine râzı olmak câiz değildir. Taksid ile uzun zamanda ödenmesini kabul eden alacaklı, bu sözünden vazgeçebilir. Hepsini birden peşin istiyebilir. Borclu, elinde taksidle ödiyeceğini bildiren senet olduğu hâlde, gücü yeterse, hepsini birden ödemeye mecburdur. Borclu bir kısmını inkâr ederse, mümkün olanı belli zamanda almak câiz olur. Mehr-i muaccelin de tecili câiz değildir. Kadın veya varisleri, hepsini hemen alır. Borcludan kefil istemesi ve kefilin belirli tarihlerde taksidlerle ödemesi câizdir.

Bir vakte kadar ödünç vermek câiz olmadığı gibi, bu vakti beklemeden, alacağını istemesi câizdir. (Mâlikî mezhebinde, ödünç verenin, şart olmasa dahi, borcludan hediye alması, yemeğini yemesi ve ondan herhangi bir sûretle menfeatlenmesi câiz değildir. Şâfiî ve Hanbeli mezheplerinde, söz kesilirken şart edilmezse, câiz olur). Hanefi mezhebinde, bazı âlimler, şart etmeden alması câiz olur dedi ise de, bâzıları, şartsız hediye almak da câiz olmaz dedi. Birincisi, kendisine her zaman hediye vermesi adeti olan kimseden alması olup fetva yoludur. İkincisi ise, takvâ sahipleri içindir. Borc alanın akıl ve hicr edilmemiş olması lâzımdır.

Ödünç verirken şart edilmediği hâlde, borclunun, sonradan yüksek fiyatla, alacaklıdan mal satın alması câiz ise de, mekruhtur. Şems-ül-eimme Hulvani haram olur dedi. Fakat, ödünç verme sözleşmesi olmadan önce, mesela bin lira değerindeki kumaşı 1500 liraya satın alsa, ayrıldıktan sonra, tekrar gelip 4.000 lira da ödünç alsa, câiz olur ve satana 5500 lira borcu olur. Halbuki borcu 5.000 olmak lâzımdır. (Dürr-ül-muhtar)da diyor ki böyle muameleye %5’ten fazla olmamak şartı ile câiz olur denildi. %5’ten fazla farklı ödünç verirse, yani ödünç vermeden önce, (Muamele) ile satacağı malın fiyatı, ödünç verdiği paranın, %5’inden fazla olursa, haram olur ve böyle ödünç veren habs olunur. İbni Âbidin “rahmetullâhi aleyh” (Dürr-ül-muhtar)ın bu satırlarını geniş açıklıyor. Sultanın emri ile %15’e kadar muamele ile satış fetvası verildiğini, buna câiz diyen âlimleri ve büyük fıkıh kitaplarını bildiriyor. (Bezzaziye) fetvasında, sarf bahsinde diyor ki (Ribh ile ödünç isteyen muhtaç kimse, buna bir malı on liraya satsa ve teslim etse, ödünç verecek olan da, bu malı, sonra o kimseye on iki liraya satsa câiz olur. Satışı, ödünç verildikten sonra yapmak iyi olur. Mal, ödünç verenin ise, bunu ödünç isteyene, dilediği bir müddetle, mesela on iki liraya, veresiye satar. Malı teslim alınca, üçüncü kimseye on liraya satıp teslim eder. Bu kimse, ödünç verene on liraya peşin satıp, malı buna verir. Aldığı on lirayı, ödünç isteyene vererek borcunu öder. (Bahr)de diyor ki (On lira alacağı olan bir kimse, belli zaman sonra on üç lira almak isterse, borclusundan bir malı bu on lira karşılığı satın alıp, malı kabz ettikten sonra, belli zaman sonra ödemek üzere, ona on üç liraya satar).

İslam mahkemelerinde %15’e kadar muamele ile satış davaları kabul ediliyordu. Mesela, [1288] de basılan (Dürr-üs-sukuk) adındaki kitapta, sultan Abdülmecid Han “rahmetullahi teâlâ aleyh” zamanındaki şer’iyye mahkemelerinin birkaçyüz karar sûreti yazılıdır. 2. cilt, 65. sayfada diyor ki: Ali ağa, Velî ağa karşısında ikrar-ı kelam ediyor. İşbu Velî ağa, malından bana 3.000 kuruş ödünç teslim ettikte, ben dahi teslim aldım. Bu para ve semeni işbu tarihten bir sene tamâmina değin müeccel, yine Velî ağadan satın aldığım 1 cilt (Kuduri) kitabı semeninden dahi 450 kuruş ki cem’ân 3450 kuruş deynimdir, dedikte, tasdik olundu). 450 kuruş, 3.000 kuruşun %15’i olduğundan, câiz görülmüştür.

Fâiz günahından kurtulmak için (Iyne) yolu ile de ödünç vermek câiz olur denilmiştir. İbni Âbidin (Sarf) ve (Kefalet) sonunda buyuruyor ki (Iyne satışında zengin on lira değerindeki malı fakire mesela on iki liraya veresiye satar. Fakir, malı alıp, başkasına, peşin 10 liraya satarak, 10 lira almış olur. Zengine on iki lira borclu olur. İmâm-ı Ebû Yusufa göre câizdir. (Feth-ul-kadir)de mekruh bile olmadığı yazılıdır. İmâm-ı Muhammede göre câiz değildir. (Hadika) ve (Berika) kitaplarında diyor ki (Iyne, bir malı veresiye satıp, bunu aynı mecliste, bu müşteriden peşin ve ucuz satın almaktır. İkinci semen ayn, yani peşin olduğu için, böyle satışa, (Iyne satışı) denildi. İki semen, önceden kararlaştırılıp şart edilirse, söz birliği ile haramdır. Önceden şart edilmezse, Şâfiîde câiz olur. Müşteri, bu malı aynı mecliste, başkasına satarsa, câizdir. Hadis-i şerifte, (Iyne satışı yaparsanız ve cihatı terkedip, ziraat ile uğraşırsanız, Allahü teâlâ sizi zelil eder. Dininize dönmedikçe, bu zilletten kurtulamazsınız!) buyuruldu. Bu hadis-i şerif, haram olan Iyne satışını bildirmektedir. Ashâb-ı kirâm, helal olan Iyne satışı yapardı. Mesela, bir zengin, ödünç isteyen bir fakire, bir malı ikibin liraya veresiye satar. Başkasını gönderip, bu da kendi için o malı fakirden bin liraya peşin alır. Sonra zengine bin liraya satıp, fakiri zengine havale eder. Zengin de, kendine havale olunan bin lirayı fakire öder. Günü gelince, fakirden iki bin lira semeni alır. Böyle satışı, Resûlullah emir buyurmuştur. (Kadıhan)da yazılıdır).

[(Bahr)da diyor ki (Muhtaç olanın fâiz ile borc alması câizdir). Fakat, buna da fâiz ile ödünç vermek haramdır [Eşbah]. Nafakası olmayıp bulamayanlara muhtaç denir. İslamiyet, bu ihtiyacı zaruret kabul etmektedir [Eşbah]. Böyle bir fakir faizsiz (Karz-ı Hasan) bulamazsa, haram olduğu için fâiz ile de ödünç veren bulunmazsa, bu fakiri telef olmaktan kurtarmak için, ihtiyacı kadar muamele ve ine yolu ile ödünç verilmesi câiz oldu. Nafakasından fazla mal, bina sâhibi olmak için ve ticaretine sermaye yapmak için fâiz ile ödünç almak ve buna, muamele ve ine yolları ile de ödünç vermek câiz değildir.]

Selem yolu ile ödünç vermek, yani köylüye, ödünç parayı, çok ucuza selem semeni olarak peşin verip, sonra bu para karşılığı olarak, yeni senenin mahsulünden çok fazla buğday veya pancar veya pamuk satın almak câiz değildir. Sözleşme zamanında çarşıda bulunmayan gelecek sene mahsulü selem yapılmaz. Köylüye, böyle câiz olmayan, selem yolu ile para vermek, (Muamele) ile ödünç vermekten ve (Iyne)den daha fenâdır. Köylüleri ve köyleri harab etmektedir.

Ariyet diyerek verilen mal, ödünç verilmiş olur. Zaten ödünç vermek, ariyet vermek demektir. Ariyet, bir malı, kullanmak için vermektir. Malın kendi geri alınır. Ödünç verilen mal ise, geri alınırken, misli satılmış olup semen alınmış olur. [(Mecelle)de diyor ki (Ariyet), ücretsiz olarak kullanmak için verilen mala denir.]

Al, sarf et diye verilip, hediye olduğu söylenmeyen para, teslim edilince, ödünç verilmiş olur. Al, giy diyerek verilen elbise, hediye olur.
Ödünç verileni kendisi veya vekili teslim alınca, ona mâlik olur. Veren, verdiğini geri istiyemez. (Fetava-i Hindiye)de diyor ki (Ödünç alınanı kabz etmeden önce kullanmak câizdir). Borclu, ödünç aldığı malın veya paranın mislini, yani benzerini ödemesi lâzımdır. Ödemeden önce, borcunu [ödünç aldığı şeyin kendisini değil] alacaklısından peşin satın alabilir ise de, veresiye satın alamaz. Ödünç aldığını alacaklısına satabilir. Bunun gibi, bir kimsenin, mal satmaktan veya ödünç vermekten veya miras, hediye, sadakadan ve ücretten ölçülebilen mal veya para alacağı olsa, bunu teslim almadan önce, borclusuna veya başkasına veresiye satması câiz değildir, haramdır. Pazarlık ettiği yerde semenini alsa, peşin satmış olur. Bu da, yalnız borclusuna câizdir. Para bozdururken birinin peşin kabz edilmesi lazım olduğu buradan da anlaşılmaktadır. Yalnız, taşınabilen bir mal satın alındığı zaman, bunu teslim almadan önce, peşin de olsa, hiç kimseye satmak câiz değildir. Görülüyor ki ödünç mal alan kimse, ödemek için bunun benzerini bulamayınca, yerine başka mal veya parasını vermek için sözleşirlerse bunu, söz kesilen yerde, hemen peşin vermesi lazım olur. Malı veya parayı ilerde vermek için sözleşmeleri haram olur. Haramdan kurtulmak için, borclusundan borc karşılığı az bir malı peşin satın alıp, kabz ettikten sonra, bu malı ona o paraya veresiye satar. Anlaşamazlarsa, benzeri bulununcıya kadar beklenir.  Buğday ödünç alsa, buğdayın fiyatı çok değişse, yine aynı hacimde buğday ödemesi lâzımdır. Bir kimsenin, birisinden yüz lira alacağı varken, bu kimsenin, alacağı ile takas edilmemek şartı ile ondan yüz liraya mal satın alması fasittir.

(Mecmua-i cedide)de, (Kadıhan)dan alarak diyor ki (Ödünç almakla, gasp etmekle veya mal satın almakla yüz lira borclanan kimse, alacaklısına bir altın ödünç verse, bu alacaklarını [yani yüz lira ile bir altını] birbirlerine satmaları câiz olur. Başka cinsten olan böyle borclarını birbirlerine satmaları, bu mallar ellerinde imiş de birbirlerine satıyorlarmış gibidir. Yüz lirayı ve bir altını birbirlerine teslim etmiş gibi olurlar. Borclarını takas etmeleri, ellerindekilerini mubadele gibidir. Bunun gibi, bir teneke dolusu buğday borcu olan kimse, alacaklısına bir teneke dolusu arpa ödünç verse, sonra bu buğday ile arpa borclarını birbirlerine satmaları câiz olur).

Eti tartarak, ekmeyi tartarak veya sayarak ödünç vermek câizdir.

Alacaklı, borclunun malını görünce, borcun benzeri mal ise, onun rızası olmadan alabilir. Başka bir kimse de alıp, alacaklıya verebilir.
Bir kimsenin, birisinde elli altın alacağı varken, borclu, alacaklıya elli altın emânet bırakırsa, her ikisi râzı olmadıkça borca sayılmaz.
Bir kimsenin borcunu başkası ödiyebilir. Borc ödiyenin, borc senedi kendi mülkü ise, geri istiyebilir. Ödünç verilen borc, belli miktar ve belli zamanlarda takside bağlanamaz. Eline geçtiği zaman, geçtiği kadar ödiyerek borcunu bitirir. Fakat borcunu başkasına havale ederse, havaleyi kabul eden, belli taksitlerle ödiyebilir.

Ödünç alınan mal karşılığı olarak, iki tarafın uyuştuğu semen, para şeklinde peşin olarak ödenebilir. Bu sûretle, malı alacaklıdan peşin satın almış olur.

Borclu, alacaklının senedi gayb etmesi ile borcu ödemekten kaçınamaz. Sâlih olan iki şahit göstererek, alacaklı olduğunu mahkemede ispat eder. Bunun için, şahit yanında ödünç vermelidir.

Borclu borcunu, aldığı yerde veya alacaklının râzı olduğu yerde öder.

Kefil ve havale olmadan, kimse başkasının borcunu ödemeye zorlanamaz. Vâris, kendi malından, meyyitin borcunu ödemeye zorlanamaz. Deliye ve çocuğa ödünç verilmez. (Bahr-ül-fetava)da, Hibe bahsinde diyor ki ([Hükümetteki işini takip etmesi için, borclusuna emir vermek fâiz olur]. Borclu bu işi yapınca, borcundan onu ibra eylemek rüşvet olur. Alacağını yine istiyebilir). (Fetava-yı Feyziye)de diyor ki (Kendi malından zevcine verip, bunu sat! Semeni ile nafaka al derse, zevcini satmaya vekil etmiş ve semeni ona ariyet vermiş olur. Ariyet olarak verilen misli mal, karz olur).

Ödünç verilecek parayı almak için (Vekil) olunur. Birisinden ödünç istemek için vekil olunmaz. Bunun için, 20 kişiye verilen ödünç parayı almak için içlerinden birini vekil yapsalar, aldığı paranın 20’de 1’ini öder. Zengin, paranın hepsini sana vermiştim, hepsini sen ödiyeceksin diyemez. Birisinden ödünç istemek için (Resûl), yani haberci göndermek câizdir. Malı zenginden isterken, kendi için isterse, vekil olur ki câiz değildir. Fakir için ödünç verilmesini söylerse veya falanca kimse, senden ödünç istiyor diyerek alırsa, resûl olur. Falan kimse için bana ödünç ver, yahut bana ödünç ver derse vekil olur. Alışverişte de böyledir. Kendi için söz keserse, vekil olur. Gönderen kimse için söz keserse, resûl olur.

Malı olduğu hâlde, borcu az olsa dahi, ödememek haramdır. Böyle kimse akrabası ve kadın, çocuk olsa bile habs olunur. Yalnız ana, baba, çocuklarına borclu oldukları için habs olunmaz. Habste bulunanın, cuma, bayram, cenaze namazlarına, hacca, hastaya gitmesine izin verilmez. Ödeyinciye veya fakir olduğunu ispat edinciye kadar habste kalır.

(Fetava-i Hayriye), ikinci kısım başında diyor ki (Malı olan, borcunu ödemeyince habs olunur. Yine ödemezse, İmâm-ı Âzama göre, ödeyinciye kadar habste bırakılır. İki imama göre, kadı malını, evini satarak öder. Sonra habsten çıkarır. Fetva da böyledir. Dayak atmak câiz değildir). Üst katın sâhibi, alt katı, sâhibinin izini ile tâmir etse, masrafını alt katın sâhibinden ister. Vermezse habs olunur.

(Mecelle)nin 656. maddesinde diyor ki: (Semenin ödeme günü gelmeden evvel borclu başka memlekete gitmek istese, alacaklı hakime müracaat ederek, ondan kefil veya rehn isteyince, bunu vermeye mecbur olur. Vermezse sefere gitmekten men’ olunur. Başka yere gitmeyen borcludan kefil istenemez. Borclunun arzusu ile kefil olan da, borclu başka yere giderken, borcu bana veya alacaklıya öde! Yahut alacaklıya beni affettir, sonra git diyebilir). 1609. maddesinde diyor ki (Bir kimse, kendisi yazıp yahut bir katibe yazdırıp da, imzalı yahut mührlü olarak başkasına vermiş olduğu deyn senedi, usûl ve adete uygun olarak yazılmış ise, söylemesi gibi kıymetli olur. Senedin, kendisinin olduğunu söyleyip de, senetteki borcu inkâr ederse, inkarı kabul edilmez. Ödemesi lazım olur).

1296 [m. 1879] tarihli icra kanununun 32. maddesinde, (Borcunu ödemek istemeyen borclunun malı olduğu, vesika veya ihbar ile anlaşılırsa, mahkeme, borcluyu hapseder veya hacz ettirir). 65. maddesinde, (Satılan eşya ve mülk parasından, önce icra masrafları, sonra borc ödenir). Damga kanununun 13. maddesinde, (Makbuz senetleri için damga vergisini, pul harcını, parayı alan öder) diyor. İbni Âbidin “rahmetullahi teâlâ aleyh”, hakim ve müftülerin senet ve evrak yazmak için ücret almalarının câiz olduğunu açıklamasından anlaşılıyor ki ödünç verme, senet ve başka masraflarını, adete göre ödünç veren ve alandan herhangi birinin ödemesi câizdir.

Ödünç istemek ancak lazım olunca câiz olur. Lazım olmak üç türlüdür:

1 — Lüzum-i icabî. Nafakası olmayanın veya kazancı şüpheli olanın, helal nafaka almak için, ödünç istemesidir. Setr-i avret için çamaşır parası da böyledir.

2 — Lüzum-i aklî. Evi olmayan kimsenin, memleketin adetine göre, kira veya satın almak için ödünç istemesidir. Soğuktan korunmak için, elbise parası da böyledir.

3 — Lüzum-i istihsanî. Mevkii, vazifesi sebebi ile adete uygun giyenmek için, ödünç istemektir. Bu üç lüzum için, faizsiz ödünç istemek câiz olur. Yalnız bunlara ödünç verilir. Başkalarına, zâlimlere, fasıklara ödünç verilmez. İhtiyacı olana ödünç verilir. İhtiyacı olmayana, malını lüzumsuz yerlere, harama harc edene verilmez. Başkasına ödünç vererek, kendini sıkıntıya düşürmek doğru değildir. Nisaba mâlik olmayan kimsenin, kurban kesmek için ödünç istemesi câiz değildir.

Çün ezelde, kün deyip ol perverdigar,
bir bedia halk edip, o kirdigar.
Ruh deyu nam etti, ol dilbere,
künhünü bildirmedi acizlere.
Bu değildi, âlem-i halktan, meğer,
âlem-i emr-i Hudadır muteber.
Şöyle ferman etti, Rabb-i muin,
Âmir ol nefse, ona uyma sakın!
Çünkü ruh, emr-i Celili dinledi,
ol mübarek, gör ki oldem netti:
Tuttu ferman-ı Hudayı, o latif,
başladı seyr-ü sülûke, ol şerif.
Aşk-ı Hakla, uçtu cevlan etti,
çok âlemler gördü, seyran etti.
Buldu bir âlem ki na mahtud idi,
mâ vera-i Arşa dek, memdud idi.
Öyle vasi ki bulunmaz gayeti,
şamil olmuş, Arş-ü nar-ü Cenneti.
Her hakayık, orda etmişti zuhûr,
cisim-ü cisimani değildi, cümle nur.

KEFALET VE HAVALE

(Kefil olmak) veya (Dâmin olmak), birisinden belli bir veya birkaç kimsenin istedikleri bir şeyi, başkasının, kendisinin de ödiyeceğine söz vermesi demektir. Ödenecek şey, ayn ve deyn olduğu gibi, insanın teslim edilmesi de olur. Alacaklının malum olması şarttır. (Filana kim ne satarsa kefilim) demekle, kefalet sahih olmaz. Görülüyor ki borc senetleri, bonolar yazılırken, sonraki alacaklılar belli olmadıkları için, kefalet senedi olamazlar. Son alacaklı, bonoyu yazandan ve ciro [devir] edenlerden bir şey istiyemez. Rehn, vedia, ariyet ve kiraya verilen gibi emânet olan mallar ve mebi telef olunca ödenmelerine kefil olmak câiz değildir. Bu mallar mevcûd iken verilmeleri için câizdir. Telef olurlarsa, bedellerini ödemez. İcarede kiracıya ve havalede havaleyi kabul edene de kefil olmak câizdir. Semene ve mehr parasına kefil olunur. Alacaklı isterse borcludan, isterse kefilden hakkını alabilir. Müslümanın zimmiye kefil olması câizdir. Filan kimsenin filan şahsa olan şu kadar borcuna kefilim demekle şartsız kefil olunduğu gibi, filan adamdaki alacağını o vermezse ben veririm diyerek şartlı kefil olmak da câizdir. Üç mezhepte ve İmâm-ı Ebû Yusufa göre, yalnız kefilin söylemesi ile kefalet sahih olur. Borclunun ve alacaklının kabul etmeleri şart değildir. Fakat alacaklı, haber aldığı zaman, kefili reddedebilir. Borclunun kabul etmediği kefil, ödediğini borcludan istiyemez ve ödemediği için habs olunursa borcluyu hapsettiremez. (Tarafeyn)e göre, yani İmâm-ı Âzam ile İmâm-ı Muhammede göre, kefaletin sahih olması için, kefilin teklif etmesi ve alacaklının veya vekilinin, bunun yanında kabul etmesi lâzımdır. Zaruret halinde İmâm-ı Ebû Yusufa uyulur. Kefile kefil olmak da sahihtir. Alacaklı, borcu üçünden de istiyebilir. Bir borcluya birkaç kişinin müstekılen veya müştereken kefil olmaları da câizdir. İkrah ile yani zorla kefil yapılan, kefil olmaz. Kefil olunan malın cins ve miktarının belli olması şart değildir. Rüşvet, kumar, leş ve hür adam semeni gibi ödemesi lazım olmayan borclara kefalet sahih değildir. Evin yıkılır ise ben kefilim, yahut, misafirine, hayvanın telef olursa ben kefilim demekle kefil olmaz. Asilin, yani borclunun ödememesi şart edilen kefalet havale olur. Borclunun emri ile kefil olan, alacaklı ile uyuşup da aynı malı noksan öderse, ödediğini borcludan ister. Başka cins mal öderse, ödediğini değil, kefil olduğunu borcludan ister.
(Fetava-i imadiye) sâhibi “rahmetullâhi aleyh” diyor ki (Kefil olacağı malın ödeme şeklini kendi menfeatine şarta bağlarsa, kefalet bu şarta bağlı değilse, kefalet sahih, şart batıl olur. Kefaleti bu şarta bağlarsa, kefalet de sahih olmaz). Görülüyor ki bana para veya bir mal verirsen veya benimle ortak olursan, kefil olurum, yoksa olmam diyerek, kefil olmak sahih olmaz. Böylece, (Teminat mektubu) vermek için alınan ücret câiz olmadığı gibi, kefalet de sahih olmaz. Dar-ül-harpte kâfiri böyle kefil yapmak, zaruret halinde câiz olup verilen para rüşvet olur. Kefilin, borcludan rehn istemesi câizdir. Borclu ödeme tarihinden önce ölürse, varisleri hemen veya kefil ödeme tarihinde öder. Kefil ölürse, varisleri hemen öder. Alacaklı ölürse, varisleri ödeme tarihinde alır. Alacaklı borclusunu affederse veya peşin alacağını tehir ederse, kefil de affedilmiş veya ödemesi tehir edilmiş olur. Borclunun affedilmesi şartı ile kefil olmuş ise, havale olacağından kefil de affedilmez. Kefil affedilir veya peşin borcu tehir olunursa, borclu affedilmiş olmaz ve tehir edilmiş olmaz. Fakat kefil, borcludan bir şey istiyemez. Alacaklı borcu kefile hediye veya sadaka ettim derse, kefil bunu borcludan istiyebilir.
Her çeşit peşin borca, veresiye ödemek şartı ile kefil olunabilir. Bu hâlde, borclunun yalnız ödünç verme borcunu yine peşin ödemesi lâzımdır. Kefil, borcu birine havale etse, alacaklı da bunu kabul etse, kefil de, borclu da ödemekten kurtulurlar.

(Dürer-ül-hükkam) sâhibi “rahmetullahi teâlâ aleyh”, (Mecelle)nin 1614. maddesini açıklarken diyor ki (Bir malın edâsına, yani ödenmesine kefil olmak iki türlüdür: Ayn olan mala kefil olmak, Deyn olan mala kefil olmak. Gasp edilmiş olan mal, ayndır. Yani, hakikaten maldır. Buna kefil olunur. Ayn telef olursa, bedelini öder. Deyn ise, ele geçmeden önce hakikaten mal değildir. Çünkü, mevcûd olmayıp, saklaması mümkün değildir. Ele geçtikten sonra, mal olur. Kullanılması mümkün olur. Bunun için, borcluya hediye edilmesi sahih olup kabul etmesi şart değildir. Hiç ayn malı bulunmayan bir kimsenin, başkalarından alacakları olsa, malı olmadığına yemin etse, yemininde sâdık olup hanis olmaz).

Ukubatta kefalet sahih değildir. Birinin yerine, kefili idam edilmez. Belli bir zaman için kefil olmak câizdir. Şartsız kefil, kefaletten vazgeçemez. Kendinde emânet bırakmış olduğu maldan ödemek şartı ile emânet sâhibine kefil olmak sahihtir. Alacaklı, emânet olan maldan fazlasını kefilden istiyemez. Havalede de böyledir.

Borclu, ödeme vakti gelmeden, başka memlekete gidecek oldukta, alacaklı hakime müraceat edip, borcludan kefil veya rehn istiyebilir. Vermezse, hakim onu seferten men’ edebilir. Borclunun emri ile kefil olan da, borcluyu seferten menettirebilir. Borclunun emri [Haberi] olmadan kefil olan, borcu ödeyince, bunu borcludan istiyemez. Banka (Teminat mektubu) ile alış-veriş etmek, Dar-ül-İslamda câiz değildir.

HAVALE — Borclunun, alacaklıya, borcumu falan kimseden al deyip, bu ikinci kimsenin, yani alacaklının, bu teklife, sözleşme yerinde râzı olmasına, (Havale) etmek denir. Borclu ve borcu ödemeyi kabul eden üçüncü şahıs sözleşirken, alacaklı hazır bulunmazsa, haber alınca izin verse de, Tarafeyne göre, havale sahih olmaz. Sözleşme yerinde bulunup râzı olması lâzımdır. Miktarı ve cinsi bilinen deyn havale olunur. Aynı ve hakkı havale etmek câiz değildir. Bir kimse, borclu olmadığı birine, falan kimsedeki alacağımı sen al derse, havale olmaz. Onu, alacağını teslim almak için, vekil etmiş olur. Havale eden birinci kimsenin havaleyi alana borclu olması, yani havale olunanın, yani havaleyi alan ikinci kimsenin bundan alacağı olması lâzımdır. Havaleyi kabul eden üçüncü kimse, havale veren birinci kimseye borclu olur veya olmayabilir.

Havale üç şekilde olabilir:

1 — Mutlak havale, havaleyi veren birinci kimsenin, havaleyi kabul eden üçüncü kimseden alacağı veya onda vediası olduğu bildirilmeyen havaledir. Alacağı veya onda vediası olup da bildirmedi ise, havaleyi alan da, havaleyi veren de alacaklarını ondan isterler.

2 — Kabul edendeki alacağı paradan ödenmek üzere verilen havaledir.

3 — Kabul edende emânet bulunan veya gasp ettiği maldan, paradan ödenmek üzere verilen havaledir. Alacaklıya verilen banka çeki böyledir.

İkinci ve üçüncü şekildeki havalede, havale kabul edende, havale verenin alacağı olmadığı anlaşılırsa veya vedia helak olursa, havale batıl olur. Sahih olduğu zaman, havaleyi kabul eden, borcu, yalnız havaleyi alan ikinci şahsa ödemeye mecbur olup havaleyi verene öderse, havale alana tazmin etmesi lazım gelir. Tazminden sonra, havale verenden bunu ister. Havale kabul edilince, havaleyi veren, alacağını, havaleyi kabul edenden artık istiyemez. Buna hediye etmesi de câiz olmaz.

Havale, verenin, alanın ve kabul edenin üçünün de sözleşmesi ile olabileceği gibi, yalnız veren ile alanın veya veren ile kabul edenin, yahut alan ile kabul eden arasındaki sözleşme [anlaşma] ile de olur. Ancak, veren ile kabul edenin sözleşmesine, havale alanın veya bunun vekilinin, sözleşme yerinde izin vermesi, havale verenin veya kabul edenin bulunmadığı sözleşmenin sahih olabilmesi için, bunların ayrıca havaleyi vermek veya almak için râzı olmaları lâzımdır. Havale veren râzı olmazsa, havaleyi kabul eden ödeyince, ödediğini, havale verenden istiyemez. Ona olan borcuna da sayamaz. Bu üçüne zor ile yaptırılan havale sahih olmaz. Bir alacaklının, borclusuna, sendeki alacağımı, falancaya ver demesi ile havale yapılmış olmaz. Borcunu almaya, falancayı vekil etmiş olur.

Havaleyi veren ile alanın akıllı olması, kabul edenin ise, hem akıl, hem de baliğ olması lâzımdır. Fakat, bunların sözleşmesi ile yapılan havale ile borcun ödenebilmesi için, havale veren ve alan çocukların velilerinin, sonradan izin vermeleri lâzımdır.

Rüşvet, kumar borcu ve hür insan, leş ve kan satışı semenlerinin borcları, sahih borc olmadıklarından, bunların havale edilmesi sahih olmaz. Fâsid satış bedeli için de, havale sahih değildir.

Ödemekten ve ibra [afv]dan başka yol ile kurtuluş olmayan borclara (Deyn-i sahih), yani, sahih borc denir. Zekat borcu, deyn-i sahih değildir. Çünkü, borclu ölürse veya mal elinden çıkınca zekat vermesi affolur. Böyle sahih olmayan borclar havale edilemez. Rehn, ariyet, emânet, mudarebe, şirket ve kiraya verilmiş olan mallar, sahih borc olmadıklarından, havale edilemez. Çünkü bunlar, deyn değildir, ayndır. Ayn olan mal, sahih borc olmadığı gibi, havale de edilemez. Hak da havale edilmez. Mesela ordu kumandanının, ganimetten hakkı olan bir gaziyi, başka birine havale etmesi veya maliyenin bir memura veya emekleye vereceği maaşı, bankaya havalesi sahih olmaz. Çünkü, ganimet ve maaş haktır. Ele geçmeden önce mülk olmaz ve ordu kumandanı ve maliye, bunlara borclu olmaz. Kumandan ve maliye, bankayı veya başkasını, teslime vekil etmiş olur. Fakat, gazinin veya emeklinin, bir alacaklısını, kumandan veya maliye üzerine havalesi câizdir. Çünkü, burada hak değil, bir kimseye olan borc havale edilmektedir. Satılan malın semeni, yani bedeli, kira bedeli ve ödünç verilen [misli] eşya, sahih deyn [borc] olduklarından, havale olunurlar.

Havale olunan borcun cinsi ve miktarı malum olması lâzımdır. Mesela, filanda olan alacağını, havale olarak kabul ettim derse, havale sahih olmaz.

Havale kabul eden bir kimse, bu borcunu, bir dördüncü kimseye ve hatta, havaleyi yapmış olan birinci borcluya da havale edebilir. Yani havale ve kefalet borcları da havale olunabilir. Fakat bunu, havaleyi ve kefaleti kabul eden, yani borclanan havale edebilir. [Bir şahıs, bir alacaklısını, havale yolu ile alacaklı olduğu kimseye havale edemez. Yani, tekrar yapılması câiz olan havalelerde, alacak şahıs hiç değişmemektedir. Bu şahsa ödiyecek olanlar değişmektedirler.

Şimdi bir kimse, mal satmak veya kira, ödünç vermek karşılığı alacaklı olunca, borclusu bir senet, yani bono hazırlayıp, bu kimseye veriyor. Bu kimse, bu bonoyu, borclu olduğu başka birisine verirse, buna olan borcunu, bonoyu hazırlamış olana havale etmiş oluyor. Bu havale fasittir. Bu bonoyu alan üçüncü şahıs da, bunu bir alacaklısına verince, bunu da, yine bonoyu hazırlamış olana havale etmiş oluyor. Bu ikinci havale de câiz değildir. Çünkü bono elden ele dolaştıkça, alacaklılar değişiyor. Ödiyecek olan birinci şahıs hiç değişmiyor. Havalenin tekrar havalesinde ise, alacaklının değişmemesi, ödiyecek şahsların değişmeleri lazım olduğu için, bir tüccarın bonosunun, havale olarak elden ele dolaşmasının sahih olmadığı anlaşılmaktadır.]

Havale yapıldığı zaman, havaleyi veren kimse ve bunun kefili, borcdan beri olur, kurtulurlar. Havaleyi alan, alacağını bundan istiyemez. Hatta, havale veren ölürse, varislerinden de istiyemez. Havaleyi kabul edenden istemesi lazım olur.

Havale alanın, alacağını, havaleyi verenden de istiyebilmesi şart edilebilir. Bu zaman, havaleyi kabul eden kefil yapılmış olur. Çünkü, alacaklı, alacağını borcludan da, kefilden de istiyebilir. Kabul eden iki kimse ise, borcu yarı yarıya öderler.

Havale, iki sebeple bozulur, yok olur:

1 — (Teva) ile. Yani kabul edendeki alacağın telef olması ile. (Telef) [yani yok olmak] da, iki türlü olur. Kabul eden, sözünden döner. İnkar eder ve yemin eder. Havaleyi veren ve alan da, ispat edemez. Fakat, ikisinden birisi, senet veya şahit ile ispat ederse, teva olmaz. Havale kabul eden, müflis olarak vefât edince de, teva hâsıl olur.

2 — Havale fesh edilmekle bozulur. Havale veren ve alan birlikte fesh eder. Havaleyi veren bunu tekrar başka birine havale edince de, birincisi bozulur.

Havaleyi alan ve kabul eden (Muhayyer) olabilir. Önceden, bu şart ile râzı olmuşlar ise, ikisi de, yalnız başına fesh edebilir.

Bayiın, satmış olduğu mal karşılığı müşteriden alacağı semenden ödenmek üzere bir alacaklısına verdiği havalede, mebi teslimden önce helak olarak, semeni vermek lazım gelmese veya muhayyerlik sebebi ile mebi bayia iade olunsa yahut bey’, ikale [fesh] edilse, havale batıl olmaz. Çünkü, havale sözü kesilirken, müşteri borclu idi. Müşteri ödediğini bayidan alır. Fakat müşteri, bayiı, borclusu üzerine havale etse ve müşterinin borclusu bunu kabul etse, mebi bayia red olunduğu zaman, hakim bu havaleyi ibtal eder.
Acele olması bildirilmeyen havalede, borc eski hâli ile ödenir. Acele veya zamanı bildirilen havalede ise, bu şarta göre ödenir.
Belli zamanda ödenecek borc, aynı zamanda veya daha çok veya daha az zamanda ödenmek üzere havale olunabilir. Acele borc, belli bir zaman sonra ödenmek üzere havale olunabilir. Mesela, bir kimse, ödünç aldığı birini, bir kimse üzerine bir sene sonra ödemek üzere havale edebilir.

Havale kabul eden, borcu ödemeden, havale verenden istiyemez. Ödedikten sonra ister. (Dürr-ül-muhtar)da Karz faslından hemen önce diyor ki ödünç verilen alacak, borclu tarafından başkasına havale edilince, alacaklının tayin edeceği belli zamanda ödenmesi câiz olduğu gibi, borclunun belli zamanda alacaklı olduğu kimseye havale olununca, havalenin de, bu belli tarihte ödenmesi câiz olur. Ödünç verirken ödeme tarihi koyabilmek için, böyle havale yapılır. Havalenin sözleşmesinde, havale veren de bulundu ise, havaleyi kabul eden, başka mal ödemiş veya havaleyi alan, bunu ona hediye etmiş, sadaka vermiş ise, havale verenden havale olunan malı veya kıymetini ister veya havaleyi verene olan borcu ile ödeşir.

Havale kabul eden ile havaleyi alan uyuşarak, havale olunan borcdan az veya çok verirse, havale verenden, bu verdiği miktarı istiyebilir. Havale olunan miktarı istiyemez. Havaleyi alan, kabul edene ibra, yani helal ederse, havaleyi kabul eden, havale verenden bir şey istiyemez. Fakat, havaleyi alan, kabul edene hediye ederse, kabul eden, havale verenden, havale olunanı istiyebilir. Havaleyi ibra, yani helal ederse, havale verenden bir şey istiyemez.

[Bundan anlaşılıyor ki bankaların, tüccarların, bono, senet kırmaları câiz değildir. Banka bonoyu getirene az para verip, bonoyu yazandan, bu verdiğini değil, bonoda yazılı daha çok parayı alıyor ki câiz olmadığı anlaşılmaktadır].

Borcu, belli bir zaman sonra, kendine veya adı yazılı başka bir kimseye ödemesi için, alacaklının, borcluya gönderdiği mektuba, (Poliçe) denir.

Bayi, semen ile ödenmek üzere bir alacaklısını, müşteriye havale etmek şartı ile olan bey’, fasittir. Havale de batıl olur. Müşterinin, bayiı semen ile başkası üzerine havale etmesi şartı ile yapılan bey’ sahih olur. Müşterinin bayia, yalnız borclusunun hazırladığı bonoyu vermesi ve bu bononun daha önce, havale alanlar tarafından tekrar havale edilmiş olmaması lâzımdır. Elden ele dolaşan bonoların sahih havale olmadıkları, fülus gibi semen olarak kullanıldıkları yukarıda bildirilmişti.

(Mecelle)nin 1640. maddesinde, (Dayine medyununun medyunu hasm olmaz) diyor. Mesela ölendeki alacağını, ölüye borcu olandan istiyemez. 1641. maddesinde, (Bayia müşterinin müşterisi hasm olmaz) diyor. Mesela bir kimse satın aldığı malın parasını bayia ödemeden, bu malı başkasına satsa, birinci bayi, ikinci müşteriye, (Bu malı sana satan kimse, benden satın almıştı ve parasını bana ödememişti. Malımı veya parasını bana ver) diyemez.

(Süftece) şeklinde havale yapmak, tahrimen mekruhtur. Süftece, yolcuya borc verip, gittiği yerde, falancaya ödiyeceksin demektir. Borc, yolda tehlikeye uğrarsa, alacaklı, malını bu tehlikeden, böylece kurtarmış oluyor. Çünkü, borclunun tehlike olsa da, borc telef olsa da, gittiği yerde ödemesi lâzımdır. Ödünç veren, o yerdeki falanca arkadaşını, ödünç verdiği yolcu üzerine, mektup ile havale etmektedir. Süftece şartı olmayarak, yolcuya ödünç vermek câizdir.

VEKALET

(Vekalet), bir kimsenin, bir işi yapmak için, başkasını kendi yerine koyması [başkasına iş havalesi] demektir. Yerine geçirilen başka kimseye (Vekil) denir. Vekil edene (Sâhip) denir. Bir kimsenin sözünü başkasına götürene (Resûl) veya (Haberci) denir.

Birini vekil yapmak, icap ve kabul ile olur. Yani, (Seni vekil yaptım) ve (Kabul ettim) sözleri veya yazıları ile olur. Vekil, cevap vermeden, işi yapmaya başlasa, kabul etmiş olur. İş habersiz yapıldıktan sonra, sâhibinin, izin verdim demesi ile de, vekil etmiş olur. Kiracı kira ile kiradaki malı tâmir etmeye vekil yapılabilir.

Bir iş için emir verince, bâzen vekil, bâzen da haberci yapılır. (Zâhiret-ül-Bürhaniye) sâhibi “rahmetullahi teâlâ aleyh” diyor ki (Bir kimse, birisine yüz lira verip, bunu filancaya ödünç vereceğim. Ona git! Bu parayı sana falan kimse ödünç yolladı de! Bunu verip karşılığında rehn al derse, bu da giderek yüz lirayı verip, rehn olarak bir mal alsa, bu (Haberci) olur. Emreden kimse, rehni haberciden alabilir. Çünkü haberci, emreden kimse için konuşmuştur. Kendi için konuşmamıştır. Sözleşmeden doğan haklar emir veren kimse için olur. Haberci, onun sözünü iletmiş, rehni onun için almış olmaktadır. Rehn habercinin elinde helak olursa, emir veren kimsenin elinde helak olmuş gibidir. Bu kimse, ona, seni vekil ettim derse, o da, kabul ettim derse, bu kimse rehni vekilden alamaz. Çünkü, vekil, rehni kendi için istemiştir. Sözleşmesinin hakları vekile olur. Rehni saklamak da bu haklardandır. Rehni veren, vekil için vermiştir. Rehn vekilin elinde helak olursa, yine emir veren kimse öder. Çünkü, rehn helak olunca, deyni almış da, rehni geri vermiş gibi olur. Deyni geri alıp da, kendinde iken deyn helak olsaydı, emir verene ödemezdi). Bir kimsenin emri ile hizmetçisi gidip mal satın alsa, onun vekili olmuştur. O kimse, pazarlık ettiği malı almak için gönderse, efendisinin resûlü [habercisi] olur.

Vekil yapmak, bâzen şartlı olur. Mesela, [şu saatimi yüz liraya satmaya seni vekil ettim!] demek gibi.

Vekil edenin, işi yapabilecek kimse olması şarttır. Vekilin akıl olması şarttır. Baliğ olması şart değildir.

Hediye, ariyet, rehn, emânet, ödünç vermek ve dava açmakta, şirket yapmakta, vekil, sâhibinin adını söyleyerek iş görür. Söylemezse, işleri sahih olmaz.

Alışverişte, kiraya vermekte, davacı ile uyuşmakta, kendi adına yapması da câiz olur ise de, o işin haklarından kendi mesul olur. Aldığı şeyler sâhibinin olur. Sâhibinin adını söyleyerek yaparsa, haberci gibi olur. Habercinin yaptığı işlerin mesuliyeti, sâhibinin üzerine olur. (Dürer) kitabında, yemeği, içmeyi anlatırken diyor ki (Alışverişte ve vekil etmekte, bir kişinin sözü kabul edilir. Mesela, bir kâfir, bir kadın, bir fasık veya bir köle, bu eti müslümandan veya yahudiden veya nasraniden aldım derse, yemek helal olur. Yalan zannederse helal olmaz. Ben, filanın vekiliyim derse, onun malını bundan satın almak câiz olur).

Alışverişe, borc vermeye veya ödemeye vekil olan kimsenin teslim aldığı mallar, kendinde emânet olur. Kendisi sebep olmadan helak olunca ödemez. Habercide bulunan mal da emânet gibidir. Haberciyi gönderenin malı gitmiş olur.

Bir kimse, iki kişiyi birlikte, bir işe vekil etse, vekiller, yalnız başına iş göremez. Ancak avukatlardan ve emaneti, borcu ödemeye vekil olanlardan biri de yapabilir.

Vekil, sâhibinden ayrıca izin almadıkça veya (istediğini yap) diyerek (Umumî vekil) edilmedikçe, başkasını kendine vekil yapamaz. Yalnız, zekat vermek için olan vekil, izinsiz olarak başkasını, o da başkasını vekil yapabilirler. İkinci vekil, doğrudan doğruya sâhibin vekili olur.

Vekil ederken, ücret şart edildi ise, iş yaptığı zaman ücreti alır. Ücret şart edilmedi ise, teberru etmiş olup ücret istiyemez.

Alışverişte, malın cinsi, nev’i [veya fiyatı] vekile bildirilmelidir. (Umumî vekil) ise, bildirmeye lüzum olmaz. (Bana bir at al) demek sahih olur. (Bana bir hayvan al) demek sahih olmaz. Nasıl olursa olsun, nasıl istersen öyle al! deyince, (Umumî vekil) olur. Malın maddesi [pamuk veya yün olması], kullanma yeri, işçiliği ayrı olunca, cins ayrılır. Koyunun yünü ile derisi başka cinstir. Başka cinsten aldığı mal, vekile kalır. Sâhibinin olmaz. Koç al denilen vekil, dişi koyun alırsa, vekilin olur. Süt, pirinç gibi şeyleri al derse, piyasada bulunanı alması câiz olur. Ev alacak vekile mahalle ve fiyatını söylemek yetişir. Ölçü ile alınan malın miktarı veya fiyatı söylenir. Evsafını söylemek lazım değildir.

Süleymaniye kütüphanesi (Esad efendi) kısmında [572] sayılı (Dürret-ül-beyda) kitabında diyor ki (Yemeye çağrılan kimseye, malımdan istediğin kadar ye ve al ve dilediğine ver, hepsi helal olsun denilse, yedikleri helal olur. Aldıkları ve başkasına verdikleri helal olmaz. Çünkü, miktarı bilinmeyen taâmin yemesini helal etmek câizdir. Fakat miktarı bilinmeyen malı almak için vekil etmek ve mechul ve ayrı olarak teslimi mümkün olan malı ayırmadan hediye etmek sahih değildir).

Şartı olan vekil, şarta uymazsa, aldığı mal, kendinde kalır. Şartı, sâhibinin lehine değiştirmesi câiz olur. Veresiye al deyince peşin alsa, mal, kendinde kalır. Peşin al deyip de, veresiye alsa, sâhibi için almış olur. Malın bir kısmını bulup alsa, bölmesi zararlı olan malda [kumaş gibi], sâhibi için olmaz. Zararsız ise [pirinç, şeker gibi] sâhibi için almış olur.

Değeri bildirilmeyen malı, az aldanmak ile alabilir. Fakat, et, ekmek, şeker gibi kıymeti meşhur şeylerde az aldanmak affolmaz. Fahiş aldanmakla alınan malı, sâhibi kabul etmiyebilir.

Belli malı satın almaya vekil olan, o malı kendisi için satın alamaz. Kendim için aldım derse bile sâhibinin olur. Sâhibi yanında iken aldığı mal, vekilin olur.

Vekil, sâhibine kendi malını satamaz.

Vekil, veresiye satın aldığı malın semenini, sâhibinden peşin istiyemez. Peşin aldığı malın semenini, sâhibi tecil ettirse bile peşin istiyebilir. Semeni almadan önce, malı sâhibine teslim etmiyebilir. Fakat, bu zaman, mal telef olursa, vekil başkasını satın alıp öder. Satın alma vekili, bey’i ikale edemez.

Umumî vekil, sâhibinin malını, dilediği fiyata satabilir. Fiyat söylenmiş ise, daha aşağı satamaz. Satarsa, öder. Vekil, sâhibinin malını, kendine satın alamaz. Akrabasına da satamaz. Ancak, bunlar, umumî vekil ise veya değerinden yüksek satabilir. Umumî vekil, peşin de, veresiye de satabilir. Fakat, peşin sat veya şu malımı sat da borcumu ver denildi ise, veresiye satamaz.

Veresiye sattığı malın semeni için rehn veya kefil alabilir ve bunlardan mesul olmaz. Rehn ile kefil ile sat denildi ise, böyle satması lâzımdır.

Vekil, semeni almadan, sâhibine kendi malından vermeye zorlanamaz. Semeni, müşteriden, sâhibi de alabilir. Ücretsiz vekil, müşteriden semeni almaya mecbur değildir. Fakat, semeni almak için, sâhibini vekil etmesi lâzımdır. Dellal yani komisyoncu ve simsar gibi, ücretli vekiller, semeni almaya mecburdur. Satmaya vekil olan, alışverişi ikale edebilir. Fakat bu ikale, sâhibi için olmaz. Mal kendinin olup semeni sâhibine öder.

Borc ödeme vekili, kendi malından ödese, sâhibinden bunu ister. Kağıt lira ödemeye memur olan vekil, kendi malından altın ödese, sâhibinden kağıt lira alır. Altın ödemeye vekil olan, kağıt ödese, kağıt alır. Vekili, alacaklıya kendi malını satıp, sâhibinin borcunu öderse, sâhibinden borc kadar alır.

Filana ödünç veya sadaka veya hediye ver derse, vekil bunu verince, emredenden istiyemez. Sonra ben sana veririm dedi ise, istiyebilir.

Herkes, ancak kendi mülkü için emir verebilir. Başkasının malını denize at derse, atılmaz. Atan öder. Borcumu, kendi malından öde derse, vekil kabul etse bile ödemeye mecbur olmaz. Fakat, vekilde alacağı veya emânet parası varsa, emri yapmaya [ödemeye] mecburdur. Malımı satıp öde derse, bu emri, yalnız ücretli vekil yapmaya mecbur olur.

Falan alacaklıma ver diye, vekile para verse, bunu, sâhibin başka alacaklılarına veremez. Parayı alacaklıya vermeden, sâhibi ölse, para varislerine geri verilir. Alacaklılar mirastan isterler.

Alacaklıma verip, senedin arkasına yazdır veya vesika al diyerek vekile para verse, vekil ödeyip, vesika almasa, alacaklı inkâr ederse, vekil öder.

Vekile verilen para, tayin ile te’ayyün eder. Bu para telef olsa, vekil azl olur. Vekil, aldığı parayı kendi için harc edip, sâhibinin istediği malı kendi parası ile satın alsa, aldığı mal kendisinin olur. (Dürer-ül-hükkam).

[1288] de İstanbul’da basılan (Dürr-üs-sukuk) kitabı, İstanbul’daki İslam mahkemelerinin bazı kararlarını bildirmektedir. 1. cildi, 15. sayfasında diyor ki: (Bir tüccar, zekatı olan 500 kuruş beyaz beşliği, hacca gitmekte olan Mûsâ efendiye teslim eder. Bu zekatı, Medine-i münevvere şehrinde bulunan İbrahim efendiye teslim etmesini ve kendi zekatı olduğunu ona söylemesini emrederek Mûsâ efendiyi vekil yapar. Mûsâ efendi, vekil olmayı kabul edip, 500 kuruşu teslim alır. Fakat, İbrahim efendi vefât etmiş olduğundan, Mûsâ efendi, bu zekatı, Medinede bulunan başka fakire verir. Vekil, zekatı, emre uygun vermediğinden, 500 kuruşu, sâhibi geri isteyince, sâhibine geri vermesi lazım olur). Sadakayı belli bir fakire vermeye vekil olan kimse, sadakayı başkasına verirse, sadakanın sâhibi sadakayı, vekilden geri istiyemez.

Davacı ve zanlı, birbirinin gönlü olmasa bile kendilerine avukat [yani dava vekili] tutabilir. Avukat, sâhibi aleyhinde, mahkemede konuşabilir, başka yerde konuşamaz. Konuşursa dinlenmez ve vekillikten çıkar. Aleyhe hiç konuşmamak üzere, avukat tutulabilir. Konuşursa azl olur.

Avukat, mal almaya vekil değildir. Mal almaya vekil olan da, sâhibine avukatlık yapamaz.

Sâhibi, başkasının hakkı karışan vekilini azl edemez. Başkasının hakkı karışmadı ise azl edebilir. Bu takdirde vekil de kendini azl edebilir. Azl olunan vekilin azl haberini alıncıya kadar yaptığı işler, câiz olur. Kendi kendini azl eden vekil, sâhibine bildirinciye kadar iş yapar. Alacaklı, borclunun bildiği vekilini, borclunun haberi olmadan azl edemez.

Vekilin işi bitince, vekillik de biter. Sâhibin ölümü ile de, vekillik biter ise de başkasının hakkı karışmış ise bitmez. Vekilin ölmesi ile de, vekillik biterek, varisleri vekil olamaz.

Her şeye vekilimsin denilen (Umumî vekil), talak, hediye, sadaka ve vakftan başka her şeyi, sâhibi adına yapabilir.
Birinden ödünç istemek için başkasını vekil yapmak batıldır. Bunun için haberci göndermek sahihtir. Ödünç istenilen malı almak için vekil yapmak câizdir.

(Fetava-i Hayriye)de diyor ki (Zevcesini, sefer uzaklığında bulunan babasının [veya mahreminin] yanından alıp getirmek için, zevcin kendi kardeşini veya yabancı bir erkeği vekil etmesi câizdir. Onlar, zevcenin bu vekil ile gitmesine mâni olamaz. Mâni olmaları günahtır). Kırküçüncü sayfasında diyor ki: Kıtlık zamanında, bir kadın, bir bileyziğini zevcine verip, bunu sat! Parası ile bize nafaka al! Sonra, aynı değerde bir bilezik bana verirsin diyor. Sonra bileyziğin değerinde uyuşamıyorlar. Zevcin yemin ederek söylediğine inanılır. Çünkü, satmak için, zevcesinin vekili olmuştur. Satış vekilinden bileyziğin benzerini geri istemesi sahih değildir. Sat demeseydi, ödünç olurdu. O zaman, kıymeti kadar istemesi fâsid olurdu).

(Fetava-yı Hindiye)de diyor ki (Vekilin, vekil olmayı kabul etmesi şart değildir. Reddetmezse, kabul ettiği anlaşılır. Dar-ül-harpte bulunan mürted, Dar-ül-İslamda bulunan malını satmak için birini vekil etse, câiz olmaz. Çünkü, mürted Dar-ül-harbe [yani, İtalya, Fransa gibi hıristiyan memleketine] gidince, malları mülkünden çıkar. Dar-ül-İslamda bulunan müslümanın Dar-ül-harpte bulunan kâfiri vekil etmesi batıldır. Dar-ül-harpte bulunan kâfirin Dar-ül-İslamdaki müslümanı vekil etmesi de batıldır. Dar-ül-harbdeki kâfir, Dar-ül-İslamdaki alacağını almak için, Dar-ül-harpte bulunan bir müslümanı veya zimmiyi veya harbiyi, iki müslüman şahit yanında vekil etse, câiz olur. Bu işi alışveriş için yapması da câiz olur. Müslüman ve zimmi, Dar-ül-İslamda bulunan harbiyi vekil etseler câiz olur. Dar-ül-harbe giderse, vekil olması biter. Mürtedi de vekil etmeleri böyledir. Alışverişte, kiraya vermekte, nikahta, talakta, hul’da, uyuşmak, anlaşmakta, borc ödemekte ve rehnde vekil tutmak câizdir. Herkes için mubah olan odun kesmekte, ot toplamakta, yerden maden, petrol çıkarmakta câiz değildir. Yani ele geçenler vekilin olur. Hediye, vedia, ariyet, ödünç ve rehn vermeye vekil olanın bunları geri almaya hakkı yoktur. Mutlak olan, yani (İstediğini yap!) denilen vekil başkasını da vekil yapabilir. Bu yenisi, vekalet sâhibinin vekili olur. İkinci vekil, bir üçüncü vekil yapamaz. [İbni Âbidin diyor ki (Vekil, sâhibinin izini ile başkasını vekil yapabilir. Kurban satın almaya vekil olan, başkasını, bu da başkasını vekil edip, sonuncu vekil satın alsa, sâhibi izin verirse câiz olur. Zekat vermek vekili, izine bağlı olmaksızın başkasını, bu da diğerini vekil yapabilir. Sonuncu vekilin vermesi câiz olur).] Vekili zaman ve mekan ile sınırlamak câizdir. Müşteri, haberci olduğunu söyler, bayi ise vekilsin diyerek semeni isterse, müşteriye inanılır. Bayiın sözünü ispat etmesi lazım olur. Satmak için vekil olan, kendisi için satın alamaz. Çünkü, bir kimse hem alıcı, hem satıcı olamaz. Selem satışında bayi vekil tutamaz. Haberci ile sarf satışı yapılmaz, vekil ile yapılır. Muayen bin lira ile bir şey satın almak için vekil edip, vekil bu bin lirayı almadan önce başka bin lirasını alıp, o şeyi satın alsa câiz olur. O bin lirayı teslim aldıktan sonra başka bin lirası ile satın alsa câiz olmaz. İki kimse birisine para verip bir şey satın alması için vekil etseler, paraları birbiri ile karıştırırsa, vekilliği kalmaz. [Aldığı şeyler kendinin olur. Paralarını geri vermesi lazım olur.] Hediye ve sadaka veren ve alan, vekil tayin edebilirler. Şarap veya hınzır hediyeleşen iki zimmiye müslümanların vekil olması câizdir. Sendeki alacağımdan on altını benim için sadaka ver yahut yemin kefaretimi yap yahut zekatımı ver diyerek fakiri vekil etmek sahihtir. Bir zengin, bir fakire, filancada alacağım olan elli dirhemi, zekatım olarak ondan al derse, fakir de, o değerde altın alsa câiz olmaz. Falancadaki alacağımı sana hediye ettim, ondan al derse, gümüş yerine altın alsa, câiz olur. Borclunun vekili, borcu ödeyince, borcludan ister. Yemin kefareti veya zekat vermek için vekil olan, verince, emredenden istiyebilmesi için, emir verilirken, sonra sana öderim denilmesi lâzımdır. Filana benim tarafımdan on altın ver derse, yahut benim tarafımdan demeyip, ona olan borcumu derse, sonra vekile ödemesi lazım olur. Malimın zekatı olarak veya sadakam olarak veya filana hediyem olarak ver derse, sonra öderim demezse, vekil verdiğini amirden istiyemez. Vekil öderken Beyine [yani iki şahit] bulunmazsa veya makbuz almazsa, mesul olmaz. Emir verilirken, bunlar istenildi ise, mesul olur. Falana olan borcumu ver diyerek vekil ettikten sonra, alacaklı mürted olsa ve ölse, vekil borclunun parasını öder. Çünkü mürtede vermesi câiz değildir. Borcumu öde diyerek vekiline on altın verse, vekil bunu vermeyip kendi parasından verse veya alacaklıya on altınlık mal satsa, yahut ondan alacağı on altın ile takas etse [ödeşse] câiz olur. Yani borclunun borcu ödenmiş olur. Dar-ül-harpte harbinin vekili olsa, biri veya ikisi müslüman olunca, vekalet batıl olur. Sadaka için verilen parayı kendi ihtiyacına sarf edip, sonra kendi parasından o kadar sadaka verse, câiz olmaz. Sarf ettiğini geri verir. Aldığı para yanında iken, kendi malından verirse câiz olur. Sendeki buğdayımı falana sadaka ver derse, falan da vekile buğdayı sat parasını bana ver derse, buğday sâhibinin izini olmadan satamaz. Çünkü, sadaka kabz edilmedikçe mülk olmaz. Falandaki alacağımı alıp sadaka ver derse, vekil de önce kendi malından sadaka verip, sonra borcludan alması câiz olur). (Fetava-yı Kadıhan)da diyor ki (Birisine, her şeyde vekilimsin derse, yalnız malını korumak için vekil etmiş olur. Her şeyde vekilimsin, emrin câizdir derse, bey’ ve şira ve hibe, yani hediye etmek ve sadaka gibi bütün alış verişte vekil yapmış olur).

İbni Âbidin (Hibe)ye anlatırken diyor ki (Hibe, yani teberru ve hediye, karşılık beklemeden, ayn olan malını, zengine vermektir. Menfeat hediye edilmez. İare edilir. Deyn, yani alacak, ancak borcluya veya bundan almasını emretmek şartı ile başkalarına hediye edilebilir. Verdiği malın, kendi malı ile meşgul olmaması ve hisse-i şayialı olmayacak sûrette ayrı olarak kabz olunması lâzımdır. Verenin, hediye ettim, hibe ettim gibi adet olan sözü söylemesi, alanın kabul ettim demesi veya kabz etmesi ile tamam olur. Kabz edince, mülkü olur. Tabağı, hayvanı, evi hediye ve teslim edip de, yemeğini, semerini, evdeki eşyayı hediye etmez ise, câiz olmaz. Bunların aksi câiz olur. Çünkü, yemek, semer ve eşya, verenin mülkü ile meşgul değil, şagildirler. Kısaca, şagil hediye edilir. Meşgul hediye edilmez. Yalnız, tarladaki ekin, ağaç şagil oldukları hâlde, hibe edilemezler. Sadakanın ve rehnin kabz edilmeleri de böyledir. İki kimse, ortak oldukları bir evi birine hediye etseler, câiz olur. Bir kimse, evini iki kişiye hediye etse, câiz olmaz. Çünkü, taksimi mümkün olan şeyi, hisse-i şayialı olarak vermek câiz değildir. On lirayı iki fakire sadaka veya hediye etmek câiz olur. Çünkü, fakire hediye olarak verilen şey sadaka olur. Yani, sadaka ahkâmina uymak lazım olur. Sadakanın hisse-i şayialı verilmesi câizdir ve sadakayı geri almak câiz değildir. On lirayı iki zengine sadaka veya hediye etmek câiz değildir. Çünkü zengine sadaka diyerek verilen şey hediye olur ve hediye ahkâmina uymak lazım olur. Şüyu olmaması için, 10 lirayı ikiye ayırıp, her birine 5’er lira vermek lâzımdır. Hediye verirken belli olmayan bir şey karşılık isterse, bu şart batıl olur. Belli bir şey isterse, ikisinin de birlikte kabz etmesi lazım olur. Kabzdan evvel hibe ahkamı, kabzdan sonra bey’ ahkamı cari olur. Bunun için, kabzdan sonra, yalnız birisi vazgeçemez. Birisi kabz etmezse, her biri vazgeçebilir).

(İhtiyar)da diyor ki (Ömri) denilen hibe câizdir. Yani, ömrün boyunca evim senin olsun deyince, öldükten sonra ev, sâhibine, sâhibi ölmüş ise, varislerine geri verilir. (Rukbi) denilen hibe, tarafeyne göre batıldır. Yani, sen ölürsen benim olsun. Ben ölürsem senin olsun diyerek evini birisine vermek batıldır. Her biri, ötekinin ölümünü terakkub ettiği, beklediği için, rukbi denilmiştir. Mülk edinmeyi hatara, zarara talik etmek sahih değildir. Bir kimseye giyecek gönderilse, hediye olur. Kabz edince mülkü olur. Başkalarına verebilir. Bir kimseyi yemeye çağırınca, önüne konan şey, hediye edilmiş olmaz, (ibaha), yemesine izin vermek olur. Ancak yediği mülkü olur. Ondan izin almadan, başkalarına veremez.

(Fetava-yı Bezzaziye)de diyor ki (Bunu sana hediye ettim derse, o da kabul ettim demeyip onun yanında alsa, yahut almayıp, kabul ettim derse sahih olur. Falancadaki alacağımı sana hediye ettim, ondan al derse câiz olur. Sana zekat verdim. Ondan al derse, câiz olmaz. Çünkü zekat ayn olan maldan verilir. [Bunun için, zekat olarak kağıt para vermek câiz olmaz. Çünkü kağıt paralar ayn olan mal değildir. Değerleri kadar mal ile değiştirilecek senetlerdir. Kağıt paraların zekatları altın verilir.] Sana borcum olan mehrini bana hediye etmezsen, babanın evine hiç gidemezsin derse, zevcesi de hediye etse, sahih olmaz. Çünkü kerhen, zor ile hediye vermek sahih olmaz. Mehri zevcine hediye etmeyi şarta bağlamak, mesela şu işi yaparsan mehrim sana helal olsun demek sahih değildir. (Fetava-yı Feyziye)de diyor ki (Eğer diyerek şarta bağlanan hibe, batıl olur. Üzere diyerek şarta bağlanan hibe sahih olup şartı mülayım ise sahih, muhalif ise batıl olur. Bir işi yapmasını şart ederse, hibe olmaz. Onu ecir yapmış olur). Küçük çocuğa verilen hediyeyi babası kabz eder. Babası yok ise, babanın vasisi, o da yoksa, dedesi kabul eder. Dedesi de yoksa, dedesinin vasiyet ettiği kabul eder. Bu dördünden biri varken, çocuğa bakan akrabası bile alamaz. Bu dördünden biri yoksa, çocuğa evinde bakan kabul eder. Aklı başında çocuğun kendisi kabul edebilir. Sâlih olan oğlan ve kızlarına hediyeyi, müsavi miktarda vermek efdaldir. Ölüm hastası olmayanın malının hepsini oğluna hediye etmek câiz olur ise de günahtır. Çocuğun mülkü olur ise de babaya günah olur [Hindiye]. Reşid ve sâlih veya ilim tahsilinde olan çocuklarına daha çok vermek câizdir. Salahları müsavi ise, müsavi dağıtmalıdır. Çocukları fasık olanın miras bırakmayıp, sâlihlere, hayrata vermesi efdaldir. Çünkü, günaha yardım etmemiş olur. Fasık çocuğa nafakadan fazla yardım yapmamalıdır. Çocuğa gelen hediyeden ananın babanın yemesi câizdir. Çocuğun yaptığı iyiliklerin sevâbı kendisinedir. Anasına babasına, öğretmek ve yaptırmak sevâbı verilir. Satılan malı teslim etmek, hediye olunanın ise kabz olunması da lâzımdır).

Ey nazlı yavrum, unutmam seni,
aylar, günler değil, geçse de yıllar!
Yaktı, mahvetti, ayrılık beni,
çıkar mı gönülden, o tatlı diller?
Kıyamaz iken hiç, öpmeye tenin,
şimdi ne haldedir, nazik bedenin?
Andıkça her zaman, gonca dihenin,
yansın ahım ile kül olsun güller!
Tegayürler gelip, güzel cismine,
döküldü mü, siyah kaşlar yüzüne?
Sırma saçlar, dağıldı mı üstüne,
sarardı mı, kokladığım sünbüller?
Temiz ruhun, Cennetine uçtu mu?
gül yanağın, tatlı yüzün soldu mu?
Çürüyüp de, şimdi toprak oldu mu,
öpüp kokladığım, o pamuk eller.

15 — TİCARETTE ADALET VE İHTİKAR
Aşağıdaki yazı, (Kimyâ-i saadet)den tercüme edildi:
Bu kitabımıza her zaman karşılaşılan şeyleri seçip yazdık. Bu kadarını bilmeyen, harama ve faize düşer de haberi olmaz. Sormasını da bilemez. Ahkâm-ı İslamiyeye uygun birçok alışveriş yapanlar vardır ki bunların müslümanlara zarar ve ziyanı da dokunuyor. Bunları yapanlar, lanet içinde kalıyor. Alışverişte müslümanlara ziyan yapmak iki türlü olur: Birisi, herkese zararı dokunmak olup bu da iki kısımdır: Biri ihtikardır, [diğeri ise piyasaya kalp para sürmektir]. İhtikar eden mel’undur.

(İhtikar) demek, insan ve hayvan gıda maddelerini piyasadan toplayıp, yığıp, pahalandığı zaman satmaktır. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Bir kimse gıda maddelerini alıp, pahalı olup da satmak için kırk gün saklarsa, hepsini fakirlere parasız dağıtsa, günahını ödiyemez). Yine buyurdu ki (Bir kimse gıda maddelerini kırk gün saklarsa, Allahü teâlâ ona darılır. O, Allahü teâlâyı saymamış olur). Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki (Bir kimse, haricden gıda maddesi satın alıp, şehre getirir ve piyasaya göre satarsa, sadaka vermiş gibi sevap kazanır veya köle azad etmiş gibi sevap kazanır). İmâm-ı Ali “radıyallâhu anh” buyuruyor ki (Gıda maddelerini kırk gün saklıyanın kalbi kararır). Ona, bir muhtekiri haber verdiklerinde, emretti, sakladığı şeyleri yaktırdı. Âlimlerden birisi, tüccar idi. Vasıt şehrinden, Basraya gıda gönderip satılmasını vekiline emretti. Basrada ucuz olduğu için, vekili bir hafta bekleyip, pahalı sattı ve âlime müjde yazdı. Cevabında buyurdu ki (Biz, az kar ile çok sevap kazanmayı daha çok severiz. Fazla kazanmak için, dinimizi fedâ etmemeli idin. Çok büyük cinayet yapmışsın. Bunu affettirmek için sermayeyi ve karı hemen sadaka olarak dağıt!). İhtikarın haram olması, müslümanlara zararlı olduğu içindir. Çünkü, gıda maddeleri, insanların ve hayvanların yaşayabilmesi için lâzımdır. Satılınca, herkesin alması mubahtır. Bir kişi alıp saklayınca, başkaları alamaz. Sanki çeşme suyunu saklayıp, herkesi susuz bırakmaya benzer. Gıda maddelerini bu niyet ile satın almak günahtır. İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe “rahmetullâhi aleyh” buyurdu ki (Köylü, tarlasından aldığı gıda maddelerini istediği zaman satabilir. Acele satması vâcib değildir. Fakat, acele etmesi sevaptır. Pahalı olunca satmasını düşünmesi çirkindir. İlaclarda ve gıda maddesi olmayan ve herkese lazım olmayan şeylerde ihtikar haram değildir. Ekmek ve benzerlerinde çok haram olup et, yağ gibilerde az haramdır). İmameyne göre, bunların hepsi ihtikardır. İnsanlara lazım olan her şeyde ihtikar haramdır. Hükümet, ihtikar edeni, haber alınca, evine yetecek kadar bırakıp, fazlasını halka satmasını emreder.

[İmâm-ı Âzam “rahmetullâhi aleyh”, ilaçların saklanarak yüksek fiyatla satılmasını beklemek ihtikar olmaz, buyurdu. İlacların çoğu böyle ise de, kininin sıtmaya, ensülinin diyabete ve aşı ile serumların, belli mikroplara karşı kullanılması, ekmeyin açlığa karşı kullanılması gibi, muhakkak şifaya sebep olduğundan, bu gibi, tesiri kuvvetli ilaçları saklıyarak, ihtikar [kara borsacılık] yapmak haram olur]. Gıda maddelerinde ihtikarın haram olması, az bulundukları zamandadır. Çok olup herkes kolay alabilirse, ihtikar haram olmaz. Fakat, böyle zamanlarda da, mekruh olur. Çünkü, insanların zararını beklemek, iyi değildir.

Herkese yapılan zararın ikinci kısmı, (Kalp para sürmek)dir. Alan, anlamazsa, zulüm edilmiş olur. Anlarsa, o da başkasını, başkası da, bir diğerini, zincirleme aldatırlar. Elden ele dolaştıkça, günahı, hep birinci kimseye de yazılır. Bunun için, (Bir sahte lira vermek, yüz lira çalmaktan daha fenâdır) buyurmuşlardır. Çünkü, hırsızlığın günahı bir keredir. Bunun günahı ise, öldükten sonra bile devam eder. En zavallı kimse, ölüp gittiği hâlde, bıraktığı kötülük sebebi ile günahı tükenmeyen kimsedir. Öldükten senelerce sonra günahı yazılır ve azabını çeker. Eline sahte para geçen, onu yok etmeli, kimseye vermemelidir. İnsan paraları iyi tanımalı ve aldanmamaktan ziyâde, kimseyi aldatmamaya dikkat etmelidir. Bilmeyerek alıp vermek de günahtır. Çünkü, (İnsanın, başına gelen her işin, dindeki ilmini öğrenmesi vâcibdir). Yok etmek niyeti ile kalp para almak sevaptır. Ayarı bozuk maden paraları yok etmemeli, söyleyerek emin kimselere, hükümete vermelidir. Hile edecek kimselere vermesi, silahı yol kesene satmaya benzer ki haramdır.

Ziyanın ikinci türlüsü, alışveriş edilen kimseye yapılan zarardır. Zarar veren her iş, zulüm olur. Zulüm ise haramdır. Her müslüman, kendisine yapılmasını istemediği bir şeyi, kâfirlere dahi yapmamalıdır.

Başlıca 4 şey yapmamak lâzımdır:

1 — Satılan malı, olduğundan aşırı methetmemelidir. Çünkü, hem yalan söylemiş, hem aldatmış, hem de zulüm etmiş olur. Hatta, doğru olarak da, müşterinin bildiği şeyi söylememelidir. Çünkü, bu da faydasız söz olur. Kıyamet günü her sözden sual olunacaktır. Beyhude söyleyenler, hiç özür bulamayacaktır. Yemin ile satmaya gelince, yalan yere yemin etmek haramdır. Yani büyük günahtır. Doğru yemin ederse, az bir şey için Allahü teâlânın ismini söylemek saygısızlık olur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki (Alışverişte vallahi böyledir, vallahi öyle değildir diye yemin edenlere ve sanat sahiplerinden, yarın gel, öbür gün gel diye sözünde durmayanlara yazıklar olsun!). Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki (Malını yemin ederek beğendiren kimseye kıyamet günü merhamet edilmiyecek, acınmayacaktır). Yunus bin Âbid “rahmetullahi teâlâ aleyh” ipekli kumaş tüccarı idi. Malını satarken hiç methetmezdi. Çırağı, bir gün, kumaşı gösterirken, müşterinin yanında, (Ya Rabbi! Bu Cennet kumaşından bana da nasip et!) deyince, Yunus, bu sözün kumaşı methetmek olacağını düşünerek, kumaşı kaldırıp sattırmadı.

2 — Malın aybını, müşteriden gizlememeli, hepsini, olduğu gibi göstermelidir. Kusuru gizlemek, hıyanettir. Mümine, nasihat etmemektir. Zalim, âsî olmaktır. Malın iyi tarafını göstermek, karanlıkta göstermek zulüm, hile olur. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buğday satan birisinin buğdayına, mübarek parmaklarını sokup, içinin yaş olduğunu görünce, (Bu nedir?) buyurdu. Yağmur ıslatmiştir deyince, (Niçin saklayıp göstermiyorsun? Hile eden, bizden değildir) buyurdu. Birisi, üç yüz dirhem gümüşe bir deve sattı. Devenin ayağında arıza vardı. Ashâb-ı kirâmdan “aleyhimürRıdvân” Vasile bin Eska orada idi. O ânda dalgın idi. Devenin satıldığını anlayınca, alanın arkasından koşup, devenin ayağı arızalıdır dedi. Müşteri deveyi geri getirip, parasını aldı. Bayi, satışımı niçin bozdun? deyince, Vasile dedi ki Resûlullahtan “sallallâhü aleyhi ve sellem” işittim. Buyurdu ki (Satılan bir şeyin kusurunu gizlemek helal değildir. O kusuru bilip söylememek de, kimseye helal değildir.) Vasile yine dedi ki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bizden söz aldı ki müslümanlara nasihat edelim. Onlara merhamet edelim. Malın kusurunu saklamak, nasihat etmemek olur. Satıcıların, kusur saklamamaları çok güçtür. Büyük cihat demektir. Bu cihatı kazanmak için, mal alırken dikkat etmeli, kusurlu mal almamalıdır. Eğer kusurlu mal alırsa, müşteriye söylemeyi niyet etmelidir. Eğer aldanırsa, ziyan etmiş olur. Başkasını da ziyana sokmamalıdır. Kendisi, başkasına incinince, başkalarını da kendinden soğutmamalıdır. Şunu iyi bilmelidir ki hile ile rızk artmaz. Belki malın bereketi gider. Hile ile azar azar biriktirilen şeyler, ansızın gelen bir felaketle, birden bire giderek geride yalnız günahları kalır. Nitekim bir sütcü, süte su katardı. Bir gün, ansızın sel gelip, ineği boğdu. Adam şaşkın bir hâlde düşünürken, çocuğu dedi ki kattığımız sular birikerek, gelip ineği götürdü. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Ticarete hıyanet karışınca, bereket gider). Bereket demek, az malın çok faydası olmak, çok işe yaramak demektir. Az bir mal, bereketli olunca, çok kimsenin rahat etmesine, çok iyi işlerin yapılmasına yarar. Bereketli olmayan, çok mal vardır ki sâhibinin dünyada ve ahirette felaketine sebep olur. O hâlde, malın çok olmasını değil, bereketli olmasını istemelidir. Bereket, emin olanlarda bulunur. Hatta çokluk dahi emin tüccarlarda bulunur. Çünkü, her müşteri, emin tüccara gider. Hıyanet edenlere kimse gitmez. Bir tüccar düşünmeli ki ömrü yüz seneden çok değildir. Ahiretin ise, sonu yoktur. Birkaç günlük ömrünün altın ve gümüşünü arttırmak için, ebedî ömrünü ziyana sokmayı kim ister? Böyle düşünen bir satıcı hıyanet yapamaz. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Lâ ilâhe illallah diyenler, dünyayı dinden üstün tutmadıkça, Allahü teâlânın gazapından, azabından kurtulurlar. Dini bırakıp, dünyaya sarılırlarsa, bu kelime-i tevhidi söyleyince, Allahü teâlâ, onlara, yalan söylüyorsun! buyurur).

Her sanatte de hile yapmamak farzdır. Çürük iş yapmak ve gizlemek haramdır. İmâm-ı Ahmed ibni Hanbelden “rahmetullahi teâlâ aleyh”, gizli yama yapmayı sordular. Kendi giymesi ve müşterinin giymek istemesi ile câiz olup hile olarak yapmak, yani gizli yamayı, yeni diye satmak günahtır. Aldığı para haramdır, buyurdu.

[İnsanlar fasıktır, kâfirdir diyerek, hiyle, hıyanet yapmanın câiz olacağını sanmak doğru değildir. Hiyle, hıyanet ve başkalarının haklarına saldırmak haramdır. Haramlar, zaruret olmadıkça, hiçbir yerde, hiçbir sebeple helal olmaz. İslamın güzel ahlakını her yerde tatbik etmek lâzımdır. Güzel ahlaklı olmak sûreti ile müslümanlığı tanıtmak, Emr-i mâ’rûf yapmak olur. Dar-ül-harpte de, kâfirlerin haklarına dokunmamak, hükümetlerinin kanunlarına uymak, kimseyi dolandırmamak, müslümanlığın icâbıdır. Hasan el-Benna ve Seyyid Kutub ve Mevdûdî gibi mezhepsizler, Hac sûresinin 39. âyet-i kerimesine yanlış mânâ vererek, gençleri hükümete karşı isyan etmeye teşvik ettiler. Kardeşi kardeşe, düşman yaptılar. Anarşiyi körüklediler. Halbuki bu âyet-i kerimenin meali, (Müminlere saldıran zâlimlerle cihat yapmaya izin verildi)dir. Mekkede kâfirler, müslümanlara zulüm ediyorlar, yaralıyor, öldürüyorlardı. Bu zâlimlerle dövüşmek için, Resûlullahtan “sallallâhü aleyhi ve sellem” tekrar tekrar izin istediler. İzin verilmedi. Zâlimlerin zulmünden kurtulamayacak olanların, kâfir memleketi olan Habeşistan’a hicret etmelerine izin verildi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Medineye hicret edince, bu âyet-i kerime gelerek, yeni kurulan İslam devletinin, Mekkedeki zâlimlerle cihat yapmasına izin verildi. Bu âyet, müslümanların zalim hükümete karşı isyan etmeleri için değil, İslam devletinin, insanların İslam dinini işitmelerine, müslüman olmalarına mâni olan, zalim diktatörlerin orduları ile cihat yapmasına izin vermektedir. Görülüyor ki müslüman olsun, kâfir olsun, âdil olsun, zalim olsun, hiçbir hükümete karşı, isyan etmek, kanunlara karşı gelmek, hiçbir zaman câiz değildir. Fitne çıkarmamalı, fitne çıkaranların arasına karışmamalıdır. Komünist memlekette bulunan bir müslüman, zulüm ve işkenceden usanır, İslamiyete uygun yaşaması, ibâdetlerini yapabilmesi imkansız olur ise, zâlimlere yine karşı gelmemeli, bir İslam memleketine, hicret etmelidir. İslam memleketine hicret imkanı bulamazsa, insan haklarına, dine, ibâdete saldırmayan herhangi bir memlekete gitmelidir.]

3 — Ölçüde hile etmemeli, doğru tartmalıdır. Kurân-ı Kerîmde, Mutaffifin sûresi, 1. âyetinde meâlen, (Verirken noksan, alırken fazla ölçenlere acı azaplar yapacağım) buyuruldu. Büyüklerimiz, her aldıklarını biraz noksan, verdiklerini de, biraz fazla ölçerdi. Bu az fark, Cehennem ile aramızda perdedir derlerdi. Bunu tam doğru ölçememek korkusundan yaparlardı. 7 kat yer ve 7 kat gökler genişliğinde olan Cenneti, birkaç kuruşa satanlar ne kadar ahmaktır ve birkaç arpa tanesi için, Cehennem azâbı ile müjdelenenler ne kadar ahmaktır, buyururlardı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” her ne satın alsaydı, parasını biraz fazla verirdi. Fudayl bin İyad “rahmetullahi teâlâ aleyh”, oğlunu, bir şey satın alıp, vereceği altının kirlerini temizlerken görünce, (Ey oğlum! Bu yaptığın iş, sana iki nâfile hacdan ve iki umreden daha faydalıdır) buyurdu. Büyüklerimiz buyuruyor ki fasıkların en kötüsü, alırken çok, satarken az ölçenlerdir. Manifaturacılardan, kumaşı alırken gevşek, satarken gergin tutup ölçenler de böyledir. Kemiğini, adetten fazla koyan kasablar da böyledir. Hububat içine toz toprak karıştırıp satan köylüler de böyledir. Malın iyisi ile kötüsünü karıştırıp, hepsini iyi diye satan pazarcılar da böyledir. Bunların hepsini yapmak haramdır. Vel-hâsıl, alışverişte herkese karşı doğru hareket etmek vâcibdir. Hatta, kendine söylenmesini istemediği sözü başkalarına söylememelidir. Böyle haramlardan kurtulmak için de, kendini, din kardeşinden üstün görmemek lâzımdır. Bunu da, herkesin yapması güçtür. Bunun için Allahü teâlâ, (Hepiniz Cehennemden geçeceksiniz!) buyuruyor. Ama, herkes Allahü teâlâdan korkusuna göre, oradan çabuk veya geç kurtulacaktır.

4 — Satış fiyatında hile yapmamaktır. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Müslümanların, şehre mal getiren köylüleri karşılayıp piyasa fiyatını gizliyerek, ucuz satın almalarını) men’ buyurdu. Köylünün bu sûretle yaptığı satıştan vazgeçmesi câizdir. Köylü ucuz bir şey getirince, bunu karşılıyarak, malı bana bırak, ben sonra yüksek fiyatla satarım demekten de men’ buyurdu. Bir malın pahalı satılması için, herkesin yanında, onu yüksek fiyatla satın almaktan da men’ buyurdu. Müşteriler, böyle bir satış olduğunu anlarsa, satışı bozabilir. Piyasayı bilmeyenlere yüksek fiyatla mal satmak da haramdır. Hatta, acemi olup ucuz satan veya pahalı alanlar ile alışveriş etmemelidir. Bunlarla alışveriş sahih ve câiz ise de, piyasadaki fiyatı bunlardan gizlemek günahtır. Basrada büyük bir tüccar vardı. İranda, Süs şehrinde bulunan adamlarından biri, mektup yazarak, bu sene şeker kamışı verimli olmadı. Başkaları duymadan, çok şeker al dedi. Tüccar da, çok şeker satın alıp, şeker piyasadan çekılıçe, pahalı satarak, 30 bin dirhem gümüş kar etti. Sonra, düşünüp, şeker kamışlarına afet geldiğini müslümanlardan saklıyarak, onlara hıyanet ettim, bu nasıl müslümanlıktır deyip, 30 bin dirhemi, şekerlerini almış olduğu kimselere götürdü. Her birine, bu para senindir dedi. Niçin, dediklerinde, yaptığı yanlış işi anlattı. Hiçbiri almayıp, sana helal olsun dediler. Akşam evinde düşündü ki belki utanarak almamışlardır. Din kardeşlerime hıyanet ettim, diyerek, ertesi gün tekrar götürdü. Her birine yalvararak 30 bin dirhem gümüşü taksim etti. Müşteriye doğru söylemeli, hiç hile etmemelidir. Malda bir arıza oldu ise, haber vermelidir. Malı, akraba veya ahbabından, ona yardım olsun diye yüksek fiyatla aldı ise, müşterisine bunu söyleyerek, doğru değerini bildirmelidir. Mesela, on lira etmeyen malı, on lira vererek aldı ise, o malı satarken, on liraya aldığını söylememelidir. Ucuz aldığı bir malın fiyatı yükselip pahalı satıyor ise, aldığı fiyatı söylemelidir. Böyle misaller pekçoktur. Böyle hıyanetleri bilmeyerek yapan çoktur. Hıyanet yapmaktan kurtulmak için, herkes, kendine yapılmasını istemediği şeyleri, başkalarına yapmamalıdır. Çünkü, herkes, dikkat ile pazarlıkla uğraşarak, tam değerini verip aldığını sanır. O hâlde, aldatarak satmak, hıyanet ve dolandırıcılık olur.

[(Mecelle)nin 26. maddesinde, (Çok kimseyi zarardan kurtarmak için, bir kimseye zarar yapılabilir) diyor. Gıda maddelerini satanlar, piyasadaki değerin iki misline satarak halka zarar verirlerse, hakim piyasadaki değerine sattırır. Kıtlık zamanında, hükümet, (İhtikar) yapanın, yani karaborsacıların yığdığı gıda maddelerini, uygun fiyat ile aç kalanlara sattırabilir.

Abdülgani Nablüsi hazretleri “rahmetullahi teâlâ aleyh”, (Hadika) kitabının 207. sayfasında buyuruyor ki (Mezheplerin ruhsatlarını, yani kolaylıklarını araştırarak, işini bunlara uygun olarak yapan kimseye (Müleffık) denir. Böyle yapmak câiz değildir. Ahkâm-ı İslamiyeye uymak istemeyenin yapacağı şeydir. İhtiyaçdan dolayı veya zaruret ile bir işini veya her işini başka mezhebe uyarak yapmak câizdir. Kolaylık için başka mezhebe geçmek, nefse uymak olur. Câiz olmaz.

Haramı helal ve helali haram yapmak için, yahut birinin hakkına mâni olmak veya haksız mal ele geçirmek için, (Hile-i batıla) yapmak câiz değildir. Hanefi ve Şâfiî mezheplerinde, (Hile-i şer’iyye)nin câiz olması, haram bir işi yapmaya izin vermek değildir. Bir hakime, bir dava geldiği zaman, bunda hile olduğunu bilmezse, lazım gelen hükmü vermesi câiz olur. Hile olduğunu bilerek hüküm verirse günaha girer). İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe “radıyallâhu anh”, müslümanlara böyle hile öğreten müftü hicr olunur dedi. Evet, İmâm-ı Âzam, hile-i şer’iyye yapılması câiz olur buyurmuştur. Fakat bu söz, İslamiyete uymayan sebeplerin kullanılmasına izin vermek değildir. Böyle sebep kullanınca, bundan hâsıl olacak hüküm muteber olur demektir. Mesela fâsid bey’ yapmak câiz değildir, haramdır. Fakat fâsid bey’ yapılınca, bunun ahkâmina uymak lazım olur. Cuma ezanı okununca bey’ yapılması da böyledir. Iyne satışının haram kısmını yapmak da böyledir. Haram sebeple yapılan hileden hâsıl olan hükme uymak, Şâfiî mezhebinde de lâzımdır. Malikide ve Hanbelide lazım değildir. Nisaba mâlik kimsenin, bir sene tamam olmadan önce, malını güvendiği birine temlik etmesi, sene tamam olduktan sonra geri alması, böylece zekatın farz olmasına mâni olmak için hile yapması, Hanefide de câiz değildir. Bir kimse, kadını nikah etmiştim diyerek, iki yalancı şahit gösterse, kadın inkâr etse de, onun zevcesi olur. Fakat, bu hükmün hâsıl olması için, yalancı şahit kullanmak haram olur. Ödünç vermekte faizi, muamele satışı şeklinde câiz yapmak da böyledir. Bidattir. [Ödünç alırken fâiz vermesi icap edenin, muamele satışı yaparak fâiz cezasından kurtulacağı, üçüncü kısımda, 12. maddenin üçüncü sayfasında bildirilmişti. Bu fetva, nafaka temininden âciz olup faizsiz karz-ı Hasan vereni bulamayan kimse içindir. Yani, fâiz ile ödünç almak zarureti bulunan fakiri fâiz günahından korumak içindir. Yoksa, herkes muamele satışı yapmak sûreti ile fâiz vererek ödünç alabilir demek değildir.] Böyle sözleşmelerde, elfaz değil, mânâ muteberdir. Haramı helal yapmak için (Hile-i batıla) yapmak yahudilerin adetidir.)

(Fetava-yı Hindiye)de altıncı cüzde diyor ki (Haramdan kurtulmak için, helala kavuşmak için hile-i şer’iyye yapmak câizdir ve iyidir. Böyle hilenin câiz olmasına senet, Sad sûresinin 44. ayetidir. Bu âyet-i kerime, Eyüp aleyhisselâm, zevcesine yüz sopa vurmaya yemin edince, bu yemini yapmaktan kurtulması için yapılacak hile-i şeriyeyi bildirmektedir.) (Eşiat-ül-lemeat)da had cezalarında diyor ki: Saîd bin Sad dedi ki babam Sad, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” yanına, hasta, sarsak birini getirdi. Bunu zina yaparken yakaladık dedi. (Buna, üzerinde yüz filiz bulunan bir dal ile bir kere vurunuz!) buyurdu. Böylece, bir vurmakla, yüz sopa vurulmuş, had cezası yapılmış olur. Eşia tercümesi, hile-i şeriyenin câiz ve lazım olduğunu göstermektedir.]

Ey gönül, yaktı vücudum, o gizli narın senin,
fışkırıp çıktı semaya ah ile zarın senin!
Çok garib bir divanesin, niçin hiç uslanmazsın?
Herkesin rüsvası oldun, yokmudur arın senin?
Ebedî aşk tuzağına düştüğün günden beri,
meyvemi verecek aceb, soldu baharın senin?
Alamadı hiçbir kimse, sonsuz sırrından haber,
saçmadı buy-i letâfet, misk-i tatarın senin.
Haklısın sen! Kıssa-i cananı izhar eyleme!
Tatmadan anlamaz aşkı, yar-u agyarın senin!

 

İSLAMİYETTE FAİZ, BANKA VE VAKIF

İslamiyette, banka kurmak, banka ile iş yapmak câiz midir? Önce şunu bildirelim. İslamiyette fâiz haramdır. Fâiz, yalnız İslamiyette değil, semavi dinlerin, yani hak olan, doğru olan dinlerin hepsinde haramdır. Faizin azı da, çoğu da haramdır. En büyük günahlardandır. Faizin ve bankanın ne demek olduğunu iyi anlamak lâzımdır. Dinimiz ticarete ve büyük sınai teşekküllerin meydana gelmesine ve ferdin istihsal kapasitesinin genişlemesine yarayan ve fâiz ile alışveriş yapmayan şirketlerin, bankaların kurulmasına izin, hatta emir vermektedir.

Dinini iyi öğrenen bir müslüman, haram işlemeden ve fâiz felaketine düşmeden her çeşit ticareti yaparak helal mal kazanır. Helal ve bereketli kazancı ile millete ve memlekete çok faydalı olur. (Hadika)da diyor ki (İmâm-ı Muhammed Şeybaniye, mütehassıs olduğu tasavvuf bilgisinde niçin bir kitap yazmadığını sorduklarında, züht ve takvâ, ancak, bütün işlerde ahkâm-ı İslamiyeye uymakla, batıl, fâsid ve mekruh sözleşmelerden sakınmakla elde edilebilir. Bunlar da, fıkıh kitaplarından öğrenilir. Alışveriş ve başka sözleşmeleri yapacak kimsenin bunların sahih ve helal olması şartlarını öğrenmesi lâzımdır. Bunun için, bu işlerin ilmihalini öğrenmek her mükellefe farz-ı ayndır. Bu farzın yerine getirilmesi için, bey’ ve şira kitabını yazdım buyurdu).

FAİZ NEDİR?: Bütün fıkıh kitapları diyor ki fâiz, ödünç vermekte, rehinde ve alışverişte, alıcıdan veya vericiden birinin ötekine karşılıksız olarak vermesi şart edilen fazla mala denir. Başkasına verilmesi şart edilirse, fâiz olmaz. Fakat bey’ fâsid olur denildi. Bey’de, şart edilmeden verilen hediye, fâiz olmaz. Hediyenin ayrı bir mal olması ve ayrıca teslim edilmesi icap eder. Mesela bir kimse, 1 altın lira verip 4 çeyrek altın satın alsa ve ayrıca bir miktar para hediye etse fâiz olmaz. Bey’ de fâsid olmaz. Çünkü, satarken hediye vermek şart edilmemiştir. Hediye vermekte şart edilen fazla bir şey de, fâiz olmaz. Bir ay bana hizmet etmek şartı ile şu malı, mesela evimi sana hediye ettim derse, o da kabul edip alsa, fâiz olmaz. Fakat, şart fâsid olup hizmet etmesi lazım gelmez. Hizmet ederse de, zararı olmaz. (Hediye) veya (Hibe), mevcûd ve malum bir aynı birine karşılıksız temlik etmektir. Belli bir karşılık istiyerek vermek de câizdir. Deyni yani alacağını borclusuna veya borclusundan başkasına hediye câizdir. Fakat, başkasına hediye ederken, kabz eylemesini de emretmesi ve onun kabz etmesi lâzımdır. Kabz edince, deyn ayn olmaktadır. Yani yukarıdaki tarifte bulunan (Ayn) kelimesi, (Sözleşmede veya sonradan ayn olan) demektir. [Bey’ ve şirada da, görülmeyen nakd, kabz edilince ayn olmakta, sözleşme yerinde lazım olan tayin hâsıl olmaktadır.] Hediyeyi kabul etmek sünnettir. Mükellef olmak ve kendi mülkünü hediye etmek şarttır. Hediye, söz veya hâl ile olan (İcap) ve (Kabul) ile hâsıl ve sözleşme yerinde kabz edilmekle tamam olur. Lüzumsuz şartla batıl olmaz. Şartı yapsa da olur, yapmasa da olur. Hediye verirken, belli bir şeyi, karşılık istemek, birisine olan borcunu ödemesini şart etmek câizdir. Hediyenin ve karşılığının, ayrılmadan önce verilmeleri lâzımdır. Taam bulunan çantayı, eşya bulunan evi, yük bulunan hayvanı hediye sahih olmaz. Bunları boş iken veya yalnız yüklerini hediye etmek sahih olur. Yani (Meşgul) değil, (Şagil) hediye edilir. Koyundaki yün, dikili ağaç, ağaçtaki meyve, memedeki süt hediye edilemez. Ayırması zarar verecek parça, ayrılarak hediye edilemez. Bir liralık altını, 4 çeyrek altın ile değiştirirken, iki karşılıktan birinin ağırlığı fazla olur, bunu helal ederse câiz olur. Çünkü, ayırması zarar verecek şeyi ayırmadan hediye etmiş olur. Eti, daha ağır ete satarak fazlasını hibe etmek ise, câiz olmaz. Çünkü, fazlasını ayırmak zarar vermez. Alacağını borcluya hibe eden, artık bunu geri isteyemez. 7 şeyden biri varsa, ayn olan hediye de teslimden sonra geri alınamaz. Bunlar bulunmazsa, hakim kararı ile geri almak sahih olur ise de, mekruhtur. 7 mâni: Verilen aynda kıymetini arttıran ziyâdelik hâsıl olmak, ikisinden birinin ölmesi, hediyenin karşılığı olduğu bildirilerek bir hediye vermek [bunu başkasının da vermesi rücua mâni olur], hediye edilen malın alanın mülkünden çıkması, ikisi arasında nikah bulunmak, aralarında nikahı ebedî haram eden akrabalık bulunmak, hediye edilen malın helak olması, geri almaya mâni olurlar. Sadaka, fakire verilen hediyidir. Deyn olan hediyeyi ve sadakayı geri almak hiç câiz değildir. Birinin borcunu ondan izinsiz ödeyerek, onu kendine borclu yapmak câiz değildir.

Şâfiî ve Mâlikî mezheplerinde, fâiz, yalnız gıda maddelerinde ve parada olur.

1 — Ödünç alıp vermekte fâiz: İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Fârukî Serhendî “kuddise sirruh” 1. cildin, 102. mektubunda buyuruyor ki: (Daha fazlasını ödemesi şartı ile ödünç vermek faizdir. Yani böyle olan sözleşme haramdır. Haram anlaşma ile ele geçen malın hepsi haram olur. Mesela, on iki kile ödemesi şartı ile on kile buğday ödünç verilse, alınan 12 kilenin hepsi haram olur. [Fazla olan iki kilesi kul hakkı olduğu için geri vermesi vâcib olur. On kilesi haram olduğu için sadaka vermesi lâzımdır.] Fâiz ile ödünç vermek ve almak haram olduğu, Kurân-ı Kerîmde açıkça bildirilmiştir. İhtiyacı olanın da, olmayanın da, fâizle ödünç alması haramdır. İhtiyacı olana fâiz haram olmaz demek, Kurân-ı Kerîmin emrini değiştirmek olur. (Kınye) kitabı, Kurân-ı Kerîmin emrini değiştiremez. Lahor şehrinin büyük âlimlerinden olan Mevlânâ Cemâl, (Kınye)nin birçok haberleri, kıymetli kitaplara uymamaktadır, böyle haberlerine güvenilmez buyururdu. [İbni Âbidin de, (Kınye)nin birçok haberi zayıftır, güvenilemez buyurmaktadır. Bu kitabı, Zahidi “rahmetullahi teâlâ aleyh” yazmıştır.] (Kınye)nin bu yazısını doğru kabul etsek bile buradaki ihtiyaç kelimesine, zaruret ve ölüm tehlikesi mânâsını vermek lâzımdır. Böylece, Mâide sûresinin, (Ölüme sebep olan sıkışık hâle düşen) mealindeki 4. âyetinin izininden istifade edilmiş olur. Çünkü, bu âyet-i kerime haramdan affolunabilecek özrü beyan buyurmaktadır. Fâiz ile ödünç almak için her ihtiyaç özür olsaydı, faizin haram edilmesine sebep kalmazdı. Çünkü, fâiz ödemeyi ancak ihtiyacı olan kabul eder. İhtiyacı olmayan kimse, açıktan para vermek istemez. Allahü teâlânın bu yasak emri, yersiz, lüzumsuz olurdu. Allahü teâlânın kitabına, böyle iftirâ edilemez. Abes, yersiz bir şey bulunması düşünülemez. Her ihtiyacı olanın fâiz ile para alması câiz diye bir ân düşünsek, ihtiyaç da, bir nev’ zarurettir. Zaruretin dereceleri vardır. Ziyafet vermek için, fâiz ile para almak ihtiyaç değildir. Meyyitin bıraktığı malda meyyitin ihtiyacı, kefen ve cenaze masrafı olduğu, kitaplarda bildiriliyor. Onun ruhu için ziyafet vermeye ihtiyaç denilmemiştir. Meyyit, sadakanın sevâbına, herkesten çok muhtaç olduğu hâlde, onun ruhu için yemek [helva] dağıtılmasını İslamiyet emretmemiştir. O hâlde, bunları yapmak, fâizle para almak için ihtiyaç, özür olur mu? Ölünün ihtiyacı kabul edilse bile fâizle alınan para ile pişen yemekleri yemek helal olur mu? Çoluk çocuğun çok olması, erkeğin askerde bulunması, özür, ihtiyaç sanılarak, fâizle para almak câiz ve helal olur demek, bir müslümana yakışmaz. Böyle belaya yakalanmış olanlara, emr-i mâ’rûf ve nehy-i münker yaparak, doğru yolu göstermek lâzımdır. Bir müslüman, nasıl olur da, böyle haram işi yapabilir? İhtiyaçları helalden temin edecek yol çoktur. [Bu yolları aramak lâzımdır. Arayıp bulamazsa, ancak nafaka ihtiyacı, yani gıda, elbise ve mesken ihtiyacı, zaruret hâlini alır. Bu da, ancak mesken için vaki olmaktadır.]
Bu zamanda, şüpheli olmayan kazanc kalmadı diyorsunuz. Evet öyledir. Fakat, elden geldiği kadar, şüphelilerden kaçınmak lâzımdır. Tarlayı abdestsiz sürmek, tohumunu abdestsiz ekmek, rızkın bereketini, tayyip [güzel] olmasını giderir demişlerdir. Hindistan’da, böyle çalışan, hemen yok gibidir. Fakat, Allahü teâlâ, kulundan, elinden geldiği kadar yapmasını istemektedir. Fâiz ile para alıp ziyafet vermekten sakınmak, herkes için çok kolaydır. Helale haram, harama helal diyen kâfir olur. Fakat bu, katî, meydanda olan helal ve haramlar içindir. [Helal, haram oldukları, Nass ile açık bildirilmiş olan yahut açık Nass yok ise de, 4 mezhepte de söz birliği ile bildirilenler içindir.] Zan olunanlar için değildir. Hanefi mezhebinde mubah olan çok şey vardır ki Şâfiî mezhebinde mubah değildir. Bunun aksi de vardır. Muhtaç olduğu şüpheli olan birinin, fâizle para alması helal olur demeyene, açık bildirilen harama helal diyemeyene dil uzatılmaz. Sapık, gerici denilmez. Helal demesi için zorlanamaz. Onun haklı olması daha kuvvetlidir. Hatta, haklı olduğu meydandadır. Ona dil uzatanlar haksızdır ve tehlikelidir. Mevlânâ Abdülfettah, faizsiz borc almak iyidir. Niçin fâiz ile alıyorlar demiş. Siz de, böyle söyleme, Helali inkâr mı ediyorsun? diyerek onu tektir etmişsiniz. Yavrum, bu sözünüz, katî olan helal için doğrudur. İhtiyacı olanın, fâiz ile borc almasına helal deseniz bile bunu yapmamak, yine daha iyi olur. Vera sahipleri, ruhsat, izin verilen şeyleri yapmamış, herkese, azîmet yolunu göstermişlerdir. Lahor şehrindeki müftüler, ihtiyacı olana câiz olur demiş ise de, ihtiyaçtan ihtiyaca fark vardır. Her ihtiyaç, özür sayılırsa, faizin haram olacağı yer kalmaz. Faizin haram edilmesi abes, lüzumsuz bir emrolur. Oruç, yemin kefareti niyeti ile de, fakirleri doyurmak için, fâiz ile borc almak câiz değildir. Fakir doyuramayan, oruç tutar).

2 — Rehnde fâiz: Rehn vermek, yani ipotek (hypotéque) etmek demek, bir sebepten dolayı, bir şeyi hapsetmek, alıkoymak demektir. İslamiyette ise, ödenecek mal karşılığı olarak, bir malı, alacaklıda veya başka âdil bir kimsede, emânet bırakmak demektir. Rehn ancak, mal borcu için verilir. Öldürmek, yemin hakları, işçinin iyi çalışması, misafirin hırsızlık etmemesi için rehn istenmez. Rehn zor ile alınmaz. Rehn, akid ile yani icap ve kabul ile yani sözleşme veya mektuplaşma ile yapılır. Rehni verip, almaları, yani malın teslim olunması da lâzımdır. Teslim olunmadan önce, borclu rehni vermekten vazgeçebilir. Rehn bırakılan malın, satılmaya elverişli olması şarttır. Tartı ile hacim ile ölçülen her şey, altın, gümüş eşya, para, rehn verilebilir. Ortak olan bir şeydeki kendi payını rehn vermek câiz değildir. Ağaçtaki meyveyi ağacsız olarak, tarladaki ekini tarlasız olarak rehn vermek ve meyveli ağacı meyvesiz olarak, ekinli tarlayı ekinsiz rehn vermek câiz değildir. Evi, eşyası ile de rehn vermek câizdir. Hayvan, üzüm şirası rehn verilir. Alacaklı, rehnden vazgeçebilir. Borclu vazgeçemez. Rehn, borc ödeninceye kadar habs olunur. Önce, borc ödenir. Sonra, rehn geri verilir. Borclu ölürse, bunun varisi, rehni satarak, parası ile borcu öder. Sonra, rehni alıp, müşteriye teslim eder. Geri kalan parası, başka alacaklılara verilir. Satış semeninin ödeme zamanı gelince borclu, rehni satmak için, alacaklıyı veya başka bir âdil kimseyi vekil edip sattırır veya kendi satar. Semenden borcu ödeyip, sonra rehn kurtarılır. Borclu, rehndeki malını, alacaklının izini olmadan satamaz. Satmak için, istiyemez. Alacaklı, rehni alırken, bunu ileride satmaya kendisinin vekil edilmesini şart edebilir. Borclu bunu kabul edince, sonra azl edemez. Borclu ölürse de, azl olmaz. Rehn helak olursa, kıymeti az ise, aradaki farkı borcludan ister. Rehn, alacaklının borcu istemesine mâni olamaz. Malı olup da ödünç aldığını ödemezse, onu hapsettirmesine de mâni olamaz.
Alacaklı, rehnin, borclunun mülkünden çıkmasına sebep olamaz. Satamaz, kiraya veremez. Rehni, ancak borclunun izini ile kullanabilir. İkisinden biri, ötekinin izini ile rehni başkasına ariyet verebilir. Sonra her biri, onu yine rehn yapabilir. Alacaklı, kendisindeki rehni, rehni veren borclusuna da ariyet verebilir. Saklamayarak veya kullanarak rehn helak olursa, kıymetini öder. Bir kimsenin, rehnde bulunan malı satın alması sahihtir. Alacaklı, elindeki rehn malı müşteriye vermeyebilir. Müşteri, borcun ödenerek, rehnin kurtarılmasına kadar bekler. Yahut, bey’i, mahkeme ile fesh ettirir.

Ödünç verirken, alacaklının rehnden istifade etmesi için, izin verilmesi şart edilirse, fâiz olur. Mesela, hayvanı veya tarlayı, elbiseyi kullanması, sütünü içmesi şart edilirse fâiz olur. Sonradan verilen izin ile alacaklının rehni kullanması câiz olur.

3 — Bey’ ve şirada fâiz: Hanefi ve Hanbeli mezheplerine göre, bir satışta fâiz bulunması demek, aşağıda bildirilen iki şeyin veya birinin mebi ile semende ortak olarak bulunması demektir. Şâfiî ve Mâlikî mezheplerinde, bu iki şart ile beraber, altın veya gümüş yahut gıda maddeleri olmaları da lâzımdır.

1 — Kadir, yani vezn veya hacim ile ölçülmeleri,

2 — Bir cinsten olmaları.

Fâiz bulunan satış veresiye yapılamaz. Dâima peşin olması lâzımdır. Satışın peşin olması için, mebiin de, semenin de te’ayyün etmeleri lâzımdır.

Buğday, arpa, hurma ve tuzun, her zaman ve her yerde, hacim ile ölçülmeleri, altın ve gümüşün de tartı ile ölçülmesi emrolundu. Bu altı maddeden başka şeylerin, nasıl ölçüldükleri, adete göre anlaşılır.

Bir satışta, fâiz şartının ikisi de bulunmazsa, bu satışta fâiz bulunmaz. Yani birinin peşin fazla olması veya veresiye olması, fâiz olmaz. Mesela, on metre pazeni, 15 metre basmaya peşin ve veresiye satmak câizdir.

Bu şartların ikisi de bulunursa, yalnız eşit miktarda peşin satmak câiz olup farklı miktarda peşin ve aynı miktarda olsa bile birisini veresiye olarak satmak fâiz olur. Zaten, fazlası peşin haram olan satışlar, veresiye, eşit miktarda olsa bile dâima haram olur. Veresiye başkadır. Peşin pazarlık edip, semeni sonra tecil etmek başkadır. Bir teneke buğdayı bir teneke buğdaya peşin satışta, söz keserken ölçmek lâzımdır. Sonradan ölçülürse, eşit bulunsa bile câiz olmaz. Bir kile buğdayı, bir kile buğdaya veresiye veya bir kileden az veya fazla buğdaya peşin satmak fâiz olur. Yani câiz değildir, haramdır. Kadir ve cinsleri ortak bulunan iki malın eşit miktarda peşin satışının câiz olması için, sıfatlarının başka olması lâzımdır. Para bozdurmak, bunun için, câiz olmaktadır. Sıfatları da aynı olursa, satıştan fayda olmayacağı için bey’ sahih olmaz.

İki şarttan birisi bulunup, birisi bulunmazsa, farklı miktarda peşin câiz olup eşit miktarda olsalar da, veresiye satmak yine fâiz olur. Bir kile buğdayı, 2 kile arpaya veya 5 yumurtayı altı yumurtaya peşin satmak [ve peşin kağıt para bozmak] câiz olur. Fakat 5

metre basmayı, 5 metre basmaya ve bir kamyonu, başka bir kamyona veresiye satmak fâiz olur. Burada, yalnız, altın veya gümüş karşılığında tartarak ölçülen başka cinsleri veresiye satın almaya izin verilmiştir. Bunun için, para ile yapılan mal satışlarında fâiz yoktur. Kağıt para karşılığında yapılan mal satışlarında da, hiç fâiz yoktur.

Ağırlık ile ölçülen şeylerin her ikisi de bir habbe, yani bir arpa ağırlığından az ise, hacim ile ölçülenlerin her ikisi de yarım sa’dan az ise, bunlar ölçüye gelmez, yani birinci şart yok kabul edilmiştir. Bunun için, 1 avuc buğdayı, 2 avuc buğdaya ve 1 felsi 2 veya daha çok felse, peşin satmak câiz olur. Çünkü, 2 avuç içi, yarım sadan azdır ve 3 felsin ağırlığı, 1 habbeden azdır. 2 santigram altını, 4 santigram altına peşin satmak fâiz olmaz. Bunları veresiye satmak fâiz olur. 1 kırat-ı şeri, 5 arpa olduğundan, 1 habbe, 5 santigramdır.

Altını, gümüşü yarıdan fazla olan alaşımlar, saf altın ve saf gümüş gibidirler. Satışta ve ödünç vermekte bunların ağırlıklarına bakılır. Altını, gümüşü, yarıdan az olan alaşımlar, uruz gibidir. İçindeki halisin ağırlığından fazla halis ile ve kendi cinsinden, fazlası ile peşin satılabilirler. Çünkü altının fazlası, karşılık maldaki başka madenin karşılığı olur. Böyle paralar ve fülus denilen metal paralar, adete göre, ağırlıkla da, aded ile de ölçülmektedir. Fakat, altının ve gümüşün, dâima, yani karışımdaki miktarı az olsa da, kabz edilmeleri lâzımdır. Semen, yani geçer akça olmadıkları zaman, tayin edilince, te’ayyün ederler.

Bir satışın peşin olması demek, pazarlık yerinden ayrılmadan önce, iki malın da ayn olması demektir. Buna, te’ayyün etmek denir. Altından ve gümüşten başka mallar, söz kesilirken tayin etmekle te’ayyün ederler. Bunların satışı (Mukayada) olur. İki maldan yalnız birisi tayin edilmiş ise, ayn olan, mebi olur. Deyn olan mal ve altın ve gümüş, ayrılmadan önce kabz olunmakla te’ayyün ederler.

(Dürr-ül-muhtar) sâhibi “rahmetullahi teâlâ aleyh” buyuruyor ki: (Buğdayı, buğday karşılığında satınca, ikisi de tayin edilirse, yani ayn olurlarsa câizdir. Teslim alınmaları lazım gelmez. Çünkü, sarftan başka satışlarda, mallar, tayin etmekle te’ayyün ederler. Te’ayyün edince, kendilerini vermek lazım olur. Benzerleri verilemez. Yani, ikisi de hacim ile veya tartı ile ölçülen, bir cins veya başka cins [altından ve gümüşten başka] iki malı birbiri karşılığında satmak için, söz kesilirken, ikisi de ayn olmalıdır. İster hazır olsunlar, ister gaib olsunlar, tayin edilmeleri yetişir. Sözleşme yerinden ayrılmadan önce teslim alınmaları lazım olmaz. Altın ve gümüşün ise, ayrılmadan önce kabz olunması şarttır. Yani birbirinin eline, cebine vermek lâzımdır. Ayrıldıktan bir iki dakika sonra verse, sarf satışı sahih olmaz.

Sarf satışında, alacağı hazır olup vereceği yanında değilse, sözleşme etmeyip, hazır olanı [ödünç veya] emânet almalı, vereceği eline geçince, o zaman pazarlık ve söz keserek, ayrılmadan bunu teslim etmelidir.

Fâiz bulunan satıştaki iki maldan biri ayn, karşılığı deyn ise, ayn olan mebi, deyn olan semen olmak ve [söz kesilirken deyn olan] semeni, ayrılmadan önce kabz etmek şartı ile câiz olur. Çünkü, deyn ancak teslim alınmakla te’ayyün eder.

Eğer, deyn mebi ise, söz kesilen mecliste hazır olsa bile bey’ câiz olmaz. (İle, ye) gibi bağ ile söylenen fâiz malı, semen olur. Bu bağlar ile söylenmeyen, mebi olur. (Bu bir kile buğdayı, bir kile taze buğdaYA sattım. Bu bir kile buğdayı, bir kile taze arpaYA sattım) diyerek sözleşmeleri câiz olur. Çünkü, her ikisinde de, ayn olan mal, mebidir ve deyn olan, semendir. Fakat, sözleşme yerinden ayrılmadan, deyni kabz etmek lâzımdır. Çünkü, fâiz bulunan bey’in câiz olması için, ayrılmadan önce, mebi ile semenin ayn olmaları lâzımdır. Deynin [misalimizde, semenin] te’ayyünü, kabz edilmekle olur. Aynı, kabz etmeden ayrılmaları câiz olur. Eğer (Bir kile iyi buğdayı senden, bu bir kile buğday İLE satın aldım) derse, yahut (İki kile taze arpayı senden, bu bir kile buğdaYA satın aldım) derse, deyn olan, mecliste hazır bulundurulsa dahi, câiz olmaz. Çünkü, deyn olan mal, mebi olmuş, ayn olmayan şeyi satmiştir. Bu ise, câiz değildir.)

Fâiz bakımından yeni ile eski taze ile bayat arasında fark yoktur. Mesela, eski bakırı, yeni bakır ile aynı ağırlıkta ve peşin değişmelidir. Yeni bakır hafif ise, bununla az miktar başka mal veya para da peşin vermelidir.

Altın ve gümüşten başka madenlerde, sanat, işçilik farkı olabilir. Bir bakır semaveri, daha ağır bakır semaver karşılığı satmak câiz olur. Çünkü altından ve gümüşten başka madenler, sanat tesiri ile ağırlık ölçüsünden çıkıp, aded ile satılabilir. Fakat bunları ağırlıkla satmak adet olan yerlerde, ağırlık farkı yine fâiz olur. Altın, gümüş eşya, sanat tesiri ile semenlikten çıkarak mebi olabilir. Yani tayin ile te’ayyün eder. Fakat, kabz edilmesi ve altını, gümüşü yarıdan fazla olanların dâima ağırlık ile ölçülmesi şarttır.

(Bedâyi) kitabının sâhibi “rahmetullahi teâlâ aleyh”, 5. cüz, 236. sayfasında diyor ki (Aynı sayıda fülusü birbirleri ile değiştirirken [kağıt veya metal para bozdururken] veya fülus verip fülustan başka şey [altın, gümüş veya başka bir ayn] satın alırken, fülus hep semen olur. Tayin edilince te’ayyün etmez. Kabz edilmedikçe deyn olur. Nakdeyn ile değiştirilirken, ayrılmadan önce, iki karşılıktan birinin kabz olunarak te’ayyün etmesi lâzımdır. Çünkü, burada faizin iki şartı da yok ise de, deynin deyn karşılığı satılması batıldır. Fülus, aynı sayıda [yani, itibari kıymetleri aynı olarak] fülus ile değiştirilirken, faizin bir şartı bulunduğu için [veresiyesi haram olacağından] iki karşılığın da kabz olunmaları lâzımdır. Fülus, başka sayıda fülus ile değiştirilirse, [bir yüzlük verip, kıymetlerinin toplamı yüzden az olan ufaklık alınırsa], faizden kurtulmak için, iki karşılığın da tayin edilmeleri lâzımdır. Şeyhayne göre, ancak bu hâlde [ve selem satışında] niyet etmekle fülus semenlikten çıkar. Uruz gibi olurlar. Tayin edilince, te’ayyün ederler. Fakat, yine aded ile ölçülürler. Faizin bir şartı bulunduğu için, yani aynı cins oldukları için, tayin edilmekle, satışın peşin yapılması temin edilmiş olur. Tayin edilen malın kendisi verilir. Benzerleri verilemez). Birisinin tayin edilmesi de kâfi ise de, deynin semen olması ve bunun ayrılmadan önce kabz edilmesi lazım olur. Bankada, bono kırdırmanın câiz olmadığı buradan da anlaşılmaktadır.

Zimminin zimmilerle ve müslümanlarla alışverişi, müslümanların birbirleri ile alışverişi gibidir. Yalnız kendi aralarında domuz ve şarap satmaları da câizdir. Dar-ül-harpte [yani, yahudi, hıristiyan veya müşriklerin memleketlerinde] bulunan mürtedin malları onun mülkü değildir.

Altın ve gümüş, ağırlıkla ölçülür. Basılı liraların ağırlığı belli olduğu için, liraları sayı ile de kullanmak câiz olur. Kullanırken, ağırlıklarını düşünmek lâzımdır.

On dirhem gümüş para borcu olan kimse, alacaklısına, bunlar yerine bir altın verse, yani on dirhem borcuna karşı, bir altını peşin olarak satsa câiz olur. Çünkü gümüşler, semen yapılmış olup te’ayyün etmeleri için, borclunun teslim alması lâzımdır. Zaten borcluda bulundukları için, yeniden teslim almasına lüzum kalmamıştır. Çünkü, mebiin ve semenin birlikte te’ayyün etmeleri, veresiye olan satışta faizden sakınmak için şart edilmiştir. Ödenip biten borcda, böyle fâiz olamaz. Borcda, ileride düşülecek fâiz tehlikesi olabilir. (Dürr-ül-muhtar). (Rıyad-un-nasıhin)de diyor ki:

Satıştaki ve ödünç vermekteki fâiz için, Ömer Nesefinin “rahmetullahi teâlâ aleyh” (Erbain-i Selmani) kitabındaki 33 misali aşağıya yazıyoruz:

1 — Kile ile satılan bir şey, kendi cinsine [mesela buğdayı buğdaya] peşin satılırken, birinin hacmi ziyâde olursa, fâiz olur.

2 — Hacimleri müsavi, fakat biri veresiye [yani söz kesilen yerden ayrılıncıya kadar te’ayyün etmez] ise, yine fâiz olur.

3 — Tartarak satılan bir şey, kendi cinsine [mesela beşibiryerdeyi, altın liralar karşılığı] peşin satılırken, verilen ile alınanın ağırlığı müsavi olmazsa, fâiz olur.

4 — Veznleri müsavi, fakat biri veresiye ise, fâiz olur. Vezn veya hacimleri müsavi olmayan peşin satışta, faizden kurtulmak için, vezni veya hacmi az olan malın yanına, aynı cinsten olmayan, başka az bir şey de ilave edip, iki şey bir arada iken, pazarlık etmelidir. Böylece faizden kurtulunur ise de, ilave edilen şeyin kıymeti az ise, harama yakîn mekruh olur. O şeyi, pazarlıktan sonra ilave ederse câiz olmaz.

5 — Kile ile satılan şeylerden, aynı cinsten olmayanlar, birbiri ile [mesela, arpayı buğdaya] satılırken, hacimleri aynı olsa da, veresiye satmak, riba [yani fâiz] olup hacimleri farklı olsa da, her ikisi peşin câizdir.

6 — Tartılarak satılan şeylerden aynı cinsten olmayanlar, birbiri ile [altın, gümüş ile] satılırken, ağırlıkları eşit olsa da, biri veresiye olunca fâiz olur. Ağırlıkları farklı olsa da, ikisi peşin [eline teslim etmek] câiz olur. Altınlı ve gümüşlü eşyayı, birbiri karşılığı veresiye satmak fâiz olur.

7 — Vezn ile ve kile ile ölçülen ve ölçülmeyen her şey, kendi cinsi ile veresiye satılınca, miktarı aynı olsa da, fâiz olur.

8 — Kile ile veya vezn ile ölçülen bir şeyi, kendi cinsi karşılığı, ölçmeden toptan satmak fâiz olur. Miktarları müsavi ise de, fâiz olur. Çünkü, böyle şeylerin satışında, söz kesilirken, ölçülerek, miktarlarının aynı olduğunu bilmek, bey’in sahih olması için, şarttır.

9 — Birkaç kimse arasında müşterek olan, kile veya vezn ile ölçülen bir malı, ölçmeden paylaşmak fâiz olur. [Çünkü, her biri, kendi payında bulunan diğerinin mülkünü, diğerinde kalan kendi mülkü ile değiştirmiş olur. Yani bunları birbirlerine ölçmeden satmış olurlar. Her biri diğerlerine bir defter, ikincisi bir mendil gibi şeyler de verip helallaşmalıdırlar.]

10 — Hacim ile veya vezn ile ölçülen bir malı, ölçmeden ödünç vermek ve almak fâiz olur.

11 — Başaktaki buğdayı, buğday ile müsavi miktarda dahi satmak fâiz olur.

12 — Başaktaki buğdayı, başaktaki buğdaya aynı miktarda dahi satmak fâiz olur. Çünkü, buğdayları başaksız ölçmek lâzımdır.

13 — Ağaçtaki meyveyi, kopmuş aynı meyveye satmak fâiz olur.

14 — Ağaçtaki meyveyi, ağaçtaki aynı meyve ile satmak fâiz olur.

15 — Buğdayı, buğday ununa ve kavrulmuş buğdaya, aynı hacimde dahi satmak fâiz olur. Çünkü, buğdaydan, aynı hacimde un hâsıl olmaz.

16 — Unu ve buğdayı, ekmeye satmak fâiz olmaz. Çünkü ekmek, başka cinsten olmuştur ve sayı ile ölçülür.

17 — Menşeleri veya kullanış yerleri aynı olmayan veya insanlar tarafından sıfatları değiştirilen şeyler, aynı cinsten değildir. Mesela hurma sirkesi ile üzüm sirkesi ve koyun eti ile sığır eti ve sütleri ve koyun yünü ile keçi kılı ve buğday ile ekmek aynı cinsten değildirler. Keçi ve koyun eti ve sütleri, fâiz bakımından aynı cinstendir.

18 — İmâm-ı Muhammede göre, ekmeyi aded ile ve vezn ile ödünç vermek fâiz olmaz. İmâm-ı Ebû Yusufa göre yalnız tartı ile fâiz olmaz.

19 — Susam, zeytin, cevz gibi, yağ çıkarılan cisimler, kendi yağları ile satıldığı zaman, yağ, cisimdeki yağ miktarından ziyâde ise câizdir ve yağın aynı miktarı yağ karşılığı olup ziyâdesi posa karşılığı olur. Ziyâde değilse, az veya müsavi ise veya belli değilse fâiz olur.

20 — Üzümü, şırası karşılığı ve koyunu yünü karşılığı ve meyveli ağacı aynı meyve karşılığı ve ekilmiş toprağı, çıplak toprak karşılığı ve başakta yetişmiş buğdayı, yetişmemiş buğday karşılığı, taşlı küpeyi taşsız küpe karşılığı, altınlı kılıcı veya kemeri altınsız aynı kılıç ve kemer karşılığı ve kabuklu pirinçi kabuksuz pirinç ile satmak da, müsavi veya az ise fâiz olur.

21 — Bir malı, kendisi veya vekili, mesela on liraya satıp, müşteriye teslim ettikten sonra, parayı teslim almadan, malı müşteriden, mesela 9 liraya geri satın almak fâiz olur. Parayı tamam alınca, satın alabilir. Bir malı sattıktan sonra, parasının hepsini tamam teslim almadan, o mal ile birlikte başka bir şeyi, aynı fiyatla geri satın almak fâiz olur. Çünkü, aynı fiyatın bir kısmı, o başka şey için olup o malı daha ucuza almış olur ve fâiz olur. O başka şeyi alması ise câizdir.

22 — Bir malı, mesela iki ay sonra teslim etmek üzere sattıktan sonra, noksan olarak, daha önce vermeyi kararlaştırmak fâiz olur.

23 — İki kişi, birer çuval buğdayı, hacmini ölçmeden, karıştırıp un yaptırdıktan sonra, unu ikiye taksim etmeyi kararlaştırmak fâiz olur.

24 — Unları karıştırıp, ekmek yaparak ekmeyi ikiye bölmek de fâiz olur. Unların hacmini önceden ölçmek lazım idi.

25 — Cevizleri veya bademleri yahut zeytinleri ölçmeden karıştırıp, yağ çıkardıktan sonra yağı taksim etmek de fâiz olur.

26 — İki kişinin müşterek bir ineği olsa, sütü bir gün senin, bir gün benim diye taksim etseler, fâiz olur.

27 — İki kişi, mesela bir öküz veya bir at veya bir otomobil veya bir dükkan veya tarlalarını veya tezgahlarını, her biri kullanmak üzere, muayen bir zaman için değişseler fâiz olur.

28 — İçinde oturmak şartı ile bir evi, ekmek şartı ile tarlayı, kendi kullanmak şartı ile bir otomobili borcludan rehn istemek fâiz olur. Çünkü, rehn alınırken, bunu kullanmayı şart etmek, rehnde fâiz olur.

29 — Bir şeyi ucuz satın almak veya ona pahalı satmak şartı ile ödünç vermek fâiz olur.

30 — Mahsulün yarıdan fazlasına ortak olmak şartı ile köylüye para veya tohm veya toprak verip onu çalıştırmak veya ona ödünç vererek tarlasını alıp işletip, mahsulün yarıdan azını ona bırakmak fâiz olur. Çünkü, kira miktarının belli olması ve ödünç verilen malın aynı miktarda benzerinin ödenmesi lâzımdır.

31 — Az ücretle çalıştırmak, ondan hediye almak, ziyafet istemek üzere ödünç vermek fâiz olur.

32 — Bir şeyi, aldatarak pahalı satmak veya ucuz almak da fâiz olur.

33 — Satılan şeyin aybını ve satın alınan şeyin kıymetini gizleyerek aldatmak fâiz olur.

34 — Libya büyük müftüsü şeyh Tâhir-uz-Zavi, fetvasında diyor ki: (Hükümet, memurlara ödünç mesken parası vererek, %4 fazlası ile aylıklarından kesiyor. Bu, % 4 fazla aldığı, fâiz olur. Haram olur. Müslüman olan hükümetin bunu alması, vatandaşların da vermeleri haramdır. Bu ödünç paranın, faizsiz olarak, Allah rızası için verilmesi lâzımdır). Bu fetva, Libyada çıkan 1973 Nisan tarihli (Hedy-ül-İslami) mecmuası sonunda yazılıdır. Yahut, oturacak evi olmayan, mesken parası almak için, bütün muameleleri yaptıktan sonra, parayı alırken (Vekiliniz olarak, bu para ile ev yaptırmayı kabul ettim) demeli. Parayı veren (Ben de kabul ettim) demeli. Tapuyu alırken (Her ay …… lira ödemek üzere …… liraya bu evi satın aldım) demeli. Tapuyu veren de (Bu evi sana sattım) demelidir. Böylece helal olur.

(Dar-ül-harp)de, yani ahkâm-ı İslameyenin tatbik edilmediği İtalya, Fransa gibi putlara tapınılan yerlerde, müslümanın, kâfirlere ödünç vererek, onlardan fâiz almasının câiz olduğu bütün kitaplarda, fâiz bahsinin sonunda yazılıdır. Mesela:

İbni Âbidin diyor ki (Dar-ül-harpte, kâfirlerin mallarını fâiz, kumar, fâsid bey’ ile almak helaldir. Bu yollarla müslümanın zarar etmesi helal değildir).

(Mülteka) kitabında, (İmâm-ı Âzam ile İmâm-ı Muhammed “rahmetullahi teâlâ aleyhima” buyurdu ki Dar-ül-harpte, müslüman ile kâfir arasında fâiz olmaz). (Mecmaul-enhür)de diyor ki (Hadis-i şerifte, (Dar-ül-harpte, müslüman ile kâfir arasında fâiz yoktur) buyuruldu. Orada, onların malını almak mubahtır. Gönül rızası ile gadr yapmadan almak câizdir. Diğer üç mezhepte hiç câiz değildir).

(Dürer ve Gurer) kitabında da bu hadis-i şerif yazılarak, Dar-ül-harpte bir müslümanın fâiz ile ve fâsid bey’ ile [mesela ikramiyeli, piyangolu satış yaparak] kâfirden ve orada müslüman olandan mal çekmesi câizdir. Çünkü, onların malını rızaları ile almak mubahtır diyor. Fakat, mallarına saldırmak, zorla almak câiz değildir diyor. Şernblali, bunu açıklarken, (Kumar ile alması da câizdir) diyor. (Kuduri), (Cevhere), (Vikâye), (Dürr-ül-muhtar) ve (Redd-ül-muhtar)da ve (Fetavayı Hindiye)de de böyle yazılıdır. (Dar-ül-harp)de bulunan müslümanların birbirleri ile ve zimmi kâfir ile yaptıkları sözleşmelerin ahkâm-ı İslamiyeye uygun olması lâzımdır.

Kadı zade, (Feth-ul-kadir) tekmilesinde yukarıdaki hadis-i şerifi açıklarken diyor ki: (Hicretten önce Kureyş müşrikleri, ehl-i kitap olan rumların acem kâfirlerine yenilmelerine sevinmişlerdi. Rûm sûresi nazil olup acemlerin az zaman sonra yenilecekleri bildirilince, Ebû Bekr-i Sıddîk, Kureyş kâfirleri ile sözleşme yaptı. Acemler yenildi. Ebû Bekr-i Sıddîk da sözleşilen develeri Kureyş kâfirlerinden aldı. Bu sözleşme kumar idi. Mekke şehri de, müşrik memleketi idi. Resûlullah, bu kumar sözleşmesine ve şart edilen develerin kâfirlerden alınmasına izin verdi).

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki Dar-ül-harpte yani Avrupada, Amerikada, kâfirlerin kurduğu ve yalnız kâfirlerden fâiz alan bir bankaya para yatıran bir müminin, bu paranın faizini bankadan alarak ihtiyaçlarına harc etmesi helaldir. Bankaya para yatıran bir kimse, banka ile ortaklaşa, parasını fâiz ile işletmeye vermiş oluyor. Bu bankadan ödünç para alıp fâiz verenlerin hepsi müslüman veya zimmi ise, bankaya yatırılan paranın faizini almak haram olur. Bankadan para alıp fâiz verenler, müslüman ve harbi kâfir karışık ise, o bankadan alınan fâiz ve hizmet karşılığı alınan maaş mekruh olur. Müslüman veya zimmi müşterisi çok ise, harama yakîn, harbi kâfir müşterisi çok ise, helale yakîn mekruh olur. Meşihat-i İslamiyyenin İstanbul’da çıkardığı (Ceride-i ilmiye) kitabının 29 Şubat 1336 ve 9 Cemazil-uhra 1338 tarih ve 55. sayısının 1744. sayfasında yazılı fetvada da, “Dar-ül-harpte kâfir bankasına para yatırıp, bankadan fâiz almak, şer’ân helal olur” buyurulmuştur. Bankada çalışarak maaş almak da, böyledir.

Hiçbir memlekette, hiçbir kimseden ve bankadan ve kooperatiften, zaruret olmadıkça, hiçbir sebep ile ödünç para alıp fâiz ödemek câiz değildir. Zaruret başkadır, ihtiyaç başkadır. Zaruret, kendinin veya nafakası lazım olanların aç, susuz, çıplak veya sokakta kalarak hasta olması demektir. Zaruret olunca, yani ölümden veya hastalıkla, bir uzvun yok olmasından korku olunca, helal yollardan, faizsiz olarak, zaruretin giderilmesine çalışılır. Helal yol bulunamazsa, fâizle ödünç alınıp, bununla zaruret giderilir ise de, sonra, ihtiyaçtan fazla bir şeye para sarf etmeyip, borcunu bir ân önce ödeyerek faizden kurtulması farzdır. Kira ile ev tutmak varken, ev satın almak zaruret değildir. Ticaret, sanat için sermaye bulmak da zaruret değildir. Zaruret halinde olana da fâiz ile ödünç vermek haramdır [Eşbah]. Haramdan kurtulmak için, buna muamele ve ine yolları ile ödünç verilir, denilmiştir. Böyle, farzı yapmamaktan veya haram işlemekten kurtuluş yolu aramaya (Hile-i şer’iyye) denir.

Din cahilleri, gençleri aldatmak için, burada da yalan söylüyorlar. İslamiyette fâiz vermek olmadığı için, müslümanlar, ecnebîlerden fâizle para alıp, milli servetimiz yabancılara gidiyordu diyorlar. Halbuki müslümanlar, kimseden, fâizle ödünç almazdı. Bunun, zinadan daha kötü, büyük günah olduğunu bilirdi. Müslümanlar, birbirlerine, faizsiz ödünç verirlerdi. Böylece, büyük şirketler ve fabrikalar kurulurdu. Kimse fâizle para almaya mecbur kalmaz ve hatırından bile geçirmezdi.

 

İSLAMİYETTE BANKA OLUR MU?

 

VAKIF — Bir vakıf mescid harab olup tâmir eden bulunmaz ise veya etrafında, ev, insan kalmayıp, kullanılmaz ise de, Tarafeyne göre yine vakıf olarak kalır. İmâm-ı Ebû Yusufa göre “rahmetullahi teâlâ aleyh”, hakimin izini ile satılıp, parası, aynı cinsten olan başka bir vakfa sarf edilir. Bir kimsenin başka başka vakflarının gelirleri [paraları] birbirlerine sarf edilemez.

Bina, tarla, kuyu gibi nakledilmeyen şeyler söz birliği ile vakıf olunur. Nakledilmeyen şey ile birlikte buna lazım olan nakil olunan şey de İmameyne [Ebû Yusuf ve Muhammede] göre vakıf olunur. Vakıf edilmesi adet olan nakledilebilir şeyler, İmâm-ı Muhammede göre, yalnız olarak da vakıf olunur. Bu imama göre, altın, gümüş [yani para] da vakıf olunur. Hacim ile ve vezn ile ölçülen her şey de böyledir. Tabut, teneşir, tabut örtüsü, Kurân-ı Kerîm ve başka kitaplar gibi adet olan vakflar da böyledir. Hacim ile vezn ile ölçülen eşya satılıp, bedelleri ve vakıf paraları fakirlere ödünç verilir ve mudarebe yolu ile sermaye olarak tüccara verilerek kara ortak olunur. Vakfın hissesine düşen karları, fukaraya sadaka olarak dağıtılır. Vakıf olunan paranın misli, hep vakfın emrinde kalması lâzımdır. Bununla bir şey satın alınamaz ve bir borc ödenemez. Buğdaylar, fakir olan köylüye tohumluk ödünç verilip, yeni mahsulden ödenmek şartı ile vakıf olunur. Sütü fakirlere verilmek üzere inek vakıf olunur. Ev eşyası gibi vakfı adet olmayan şeyleri vakıf câiz değildir. Vakfın gelirinden, önce tâmir, sonra hizmet edenlerin ve nazırın ücretleri ödenir.

İbni Âbidin diyor ki (Vakıf, mükellef kimsenin, kendi mülkü olan malum mütekavvim malının menfeatini, bir şarta bağlamadan, müslim veya zimmi, bütün veya belli fakirlere terketmesidir. İmameyne göre, vakıf edilen mal, vakıf edenin mülkünden çıkar. Vakıf, ibâdet değil, kurbettir. Sevap kazanmak niyeti ile yapılan mubahlara (Kurbet) denir. Vakıf edilen maldan yalnız veya en sonra bir mescidin veya fakirlerin faydalanmesini bildirmek şarttır. Adete göre zenginler de istifade edebilir. Malını vakıf eden kimse, bunu hakime tescil ettirdikten yahut mütevelliye teslim ettikten sonra, vazgeçemez. Öldükten sonra vakıf olmasını söyleyince, bırakacağı malın üçte birinden verilmesini vasiyet etmiş olup vazgeçmesi câiz olur. Vakıf binaların tâmirleri, içinde parasız oturmaya hakkı olanların malları ile yapılır. Yapamazlarsa, hakim bunları çıkarıp, kiraya verip, ücretleri ile tâmir ettirip, sonra bunlara teslim eder. Kiracı bulunmazsa, hakim tarafından (İstibdal) olunur. Yani, harab binayı satıp, semeni ile başkasını alıp, mütevelliye teslim eder. Başkasını satın alamazsa, semenini fukaraya dağıtır. Mürted, müslüman olunca, mürted iken yaptığı vakıf sahih olur. Müslüman, mürted olunca, önce yapmış olduğu vakıf batıl olup varislerinin olur. Zimmilerin de, müslüman veya zimmi fakirler için vakıf yapması câizdir. Kilise için ve harbi fakirler için, zimminin de vakıf yapması câiz değildir. Vakıf eden kimse, bir (Mütevelli) tayin edip, malı buna teslim eder. Vakıf ebedî olmak lâzımdır. Bir daha geri alamaz. Osmanlı türklerinde altın, gümüş para vakfı adet olduğu için, câiz olmaktadır. Birçok işlerde adet, nass gibidir). Görülüyor ki bir işin nasıl yapılacağı nass ile bildirilmemiş ise, müctehidlerin ictihadları ile yapılır. Bir iş üzerinde çeşitli ictihadlar varsa, müftü efendi, bunlar arasında, zamana ve adete uygun ve elverişli olanını seçer. Zamana, adete uymak, bu demektir. Yoksa, zındıkların söyledikleri gibi, İslamiyetin emirlerini değiştirmek, ibâdetleri bırakarak, haramları işlemek demek değildir.

(Fetava-i Hayriye)de diyor ki (Vakfın nazırı veya herhangi vazifelisi, suç işlemedikçe azlolunamazlar. Vakfı kiraya vermek, mütevellinin vazifesidir. Hakim, Vâli karışamaz. Bir vakfın, bir nazırı ve bir mütevellisi olsa, mütevelli nazırın haberi olmadan bir şey yapamaz. Kayım, mütevelli ve nazır aynı hakka maliktirler. Bir kimse bir çadırı veya vagonu mescid yapsa, muhtelif yerlere götürülüp, içinde namaz kılınsa, böyle mescid olmaz. Mescidin yeri değiştirilemez. Nakil olunan şeyin vakfı, adet olmadıkça câiz değildir. Fakat bunu yapana sevap vardır. Mâni olmamalıdır. Vakıfın tayin ettiği kimse nazır ve mütevelli olur. Nazır ve mütevelli vakıftan sonra ölürse, bunların vasiyet ettiği olur. Bunlar yoksa, kadı, yani hakim bir mütevelli tayin eder. Bu tayinde, vakıfın evlat ve yakınlarından ehl olanların tercih hakları vardır. Vakfın mütevellisi emreder, idare eder. Akid yapar. Alışveriş yapar. Katib de, bunları yazar. Deftere geçirir. Mütevelli, yapacağını katibe sormaz. Yaptıklarını bildirir. Harab olup istifade edilemeyen bir vakfı, bundan daha faydalı olan başka bir mal ile veya altın, gümüş ile değiştirmek câizdir ve bunu ancak kadı yapar. Hakim-i şerin, İslamiyete uygun hükmü değiştirilemez. Çeşitli ictihad yapılmış olan şeylerde, kadınin yani hakimin hükmü, ihtilafları ortadan kaldırır).

(Behcet-ül fetava) sâhibi “rahmetullahi teâlâ aleyh” diyor ki (Gelirinin sarf edileceği cihetleri belli olan vakıf paradan hâsıl olan gelirin bir kısmı bu cihetlere verilip, bir kısmı da mütevellide kalsa, bu para, aynı vakıfın olsa bile başka bir vakıf camiin ihtiyaçlarına sarf edilemez).

(Fetava-i Feyziye)de diyor ki (Bir kimse, sıhhatte iken evini vakıf ve zevcesinin oturmasını, o vefât edince, kirasının Medine-i münevvere fukarasına verilmesini şart etse, mütevelliye teslim edip mahkemede tescil ettirdikten sonra ölse, varisleri bu vakfı bozamazlar. Bir kimse evini vakıf edip, bunun satılarak parasının fakirlere dağıtılmasını şart etse, böyle vakıf câiz olmaz, batıl olur. Çünkü, vakıf malı satmak sahih değildir. Mülkümü vakıf ettim diyen kimse, tescil ettirmeden önce vazgeçebilir. Tescil ettirdikten sonra vazgeçemez. Bir kimse, birisinde olan alacağını bir cihete, [yani bir yere] vakıf etse, parayı alamadan önce ölse, varisleri bu vakfı bozabilirler. Bir kimse, evini vakıf edip kiraya verilmesini ve kirasının, oğullarından yalnız Ahmede verilmesini şart etse, diğer çocuklarına bir şey verilmez. Bir kimse, mütevellisi bulunduğu vakıf paranın bir kısmını tüccara, esnafa mudarebe ve sermaye olarak verip, birkaç sene bunlardan yalnız karları alıp vakfın masraflarına harc etse, sonra yerine başkası mütevelli olsa, tüccarlar iflas veya firar etseler, yeni mütevelli, eskisine sermayeleri tazmin ettiremez. Vakıf paranın mütevellisi, bunları tüccarlara muamele ile ödünç verse, sonra azl olsa, yeni gelen mütevelli bu paraları geri isteyince, buna vermeye mecburdurlar. Rehn alarak muamele ile ödünç vermesi şart edilmiş olan vakıf parayı, mütevellisi, rehnsiz ödünç verip, ödünç alan, iflas ederek ölse, para geri alınmasa, bunu mütevelli öder. Bunun gibi, vekil sâhibinin bildirdiği şarta uymıyarak zarara sebep olursa, bu zararı tazmin eder. Mütevelli, İmâm-ı Ebû Yusufa göre “rahmetullahi teâlâ aleyh”, vakıf sâhibinin vekilidir. İmâm-ı Muhammede göre “rahmetullahi teâlâ aleyh”, fakirlerin vekilidir. Belli bir yerde saklanması şart edilmiş olmayan vakıf para, mütevellinin evinde yangında zayi olsa, mütevelli ödemez. Bir vakıf dükkanı, mütevelli, ecîr-i misli ile kiraya verirken, kiracıdan câize olarak, yani hava parası da alsa, kiracı bu câize parayı geri alabilir. Vakıf parayı, eşkıya, mütevelliden zor ile alsa, mütevelli tazmin etmez. Vedia olan eşya da böyledir. Mütevelli, vakfın kirasını almak için birini vekil etse, vekil aldığı kirayı kendi ihtiyaçlarına sarf etse, bunu mütevelli değil, bu vekil tazmin eder. Kadı, vakfta şart edilmiş olmayan bir vazife ihtas edemez. Mesela, vakıf camide bir müezzin varken, ikinci müezzin beratı veremez. Zeyd, bir vakfa birkaç sene mütevelli olup kadı o senelerin hesaplarını tetkik ile kabul ve tasdik eylese, câiz olur. Şüphe eden olursa, cevap talep eder. Bir vakfın nazırı, bunun tevliyetini de kendi üzerine alamaz. Vakıf sâhibinin tayin ettiği mütevelli, nazırın bilgisi altında, vakfı idare eder).

(İbni Âbidin)de diyor ki: (Şart-ı vakıf, nass-ı şari gibidir sözü meşhurdur. Bu söz, kadı, vakıfın şartlarına uymayan hüküm veremez, herkesin bu şartlara uyması lâzımdır demektir. Yalnız, 7 şart müstesnadır. Bu 7 şartı kadı değiştirebilir. Mesela, hiyanet eden mütevelliyi ve nazırı azl etmesi vâcib olur).

(Dürr-üs-sukuk)de diyor ki (Selanikte Abdurrahmân beğ, meclis-i şer’ı şerifte, 500 kuruş vakıf edip, bunu mütevelli tayin ettiği Muhammed ağaya teslim etti. Şöyle şart ile ki bu para her sene, onu on birbuçuk kuruş olarak mütevelli tarafından muamele yolu ile ödünç verilerek üretilecek, her sene hâsıl olan gelirden her gün 15 akça sebilciye verilip su dağıtılacak, her gün iki akça verilerek sebilin su yolları tâmir edilecek. Mütevelliye her gün iki akça verilecek. Selanik müftüsü Mustafa efendi, bu vakfa nazır olup her gün kendisine bir akça verilecek. Bu vakfın her sene teftiş olunacak muhasebesini tutmak için, bir akça yevmiye ile muhasebeci tutulacak. Muhammed ağa vefât edince, Selanik müftüleri tarafından seçilen dindar, sâlih ve bu işe muktedir bir mütevelli bu vakfı idare edecektir. Yıllardan sonra bu şartlar yapılamazsa, vakıf paranın hepsi fukaraya dağıtılacaktır. Mütevelli Muhammed ağa, tevliyeti kabul ve 500 kuruşu teslim alınca, vakıf sâhibi, para vakfının üç imama göre câiz olmadığını, vakfın reddedilmesini istedi.

Mütevelli ise, para vakfının, adet olan yerlerde, İmâm-ı Muhammede ve Züfere göre câiz olduğunu bildirerek, parayı vermek istemedi. Kadı, vakfın sıhhatine ve tescil edilmesine karar verdi. Mahkeme hükmü ile bu vakıf sahih oldu.

Kayseri’nin Kermir köyünde, Devlet-i aliyye tebeasının rum milletinden ve tüccardan Aleksan, meclis-i şer’ı şerifte der ki Kayserili merhum hazinedâr Ali ağa vakfının berat ile mütevellisi Ahmed efendi, bu vakıf paradan bana 5.000 kuruş ödünç verdi. Ben de bu parayı teslim alıp kullandım. Bu 5.000 kuruş ve bu vakfın malı olup Ahmed efendiden bir sene sonra ödemek üzere satın aldığım bir ceb saatinin semeni olan 750 kuruş ki cem’ân 5750 kuruş, bu vakıf için Ahmed efendiye borcumdur dedikte, mütevelli Ahmed efendi ve aşağıda isimleri yazılı şahitler ikrar ettiler ve kefiller mal ile kefil ve zâmin olup birbirlerinin zimmetine kefil olduklarını bildirdiler. Tasdik ve tescil olundu).

Vakıf hakkında buraya kadar bildirilenler gösteriyor ki fâiz ile çalışan zararlı bankalar yerine, para, mal, mülk vakfları kurmak mümkündür. Böylece, din ve dünya zararları önlenebilecek, millete çok faydalı olacaktır.

Bankalar bâzen milyonlarca lira ikramiye dağıtıyorlar. Bunu bankaya fâiz ile para yatıranlar arasında kur’a çekerek, kazananlara veriyorlar. Halbuki yılda %15’e kadar muamele ile ödünç vermenin câiz olduğunu on ikinci maddede bildirmiştik. Bunun için, bankalar fâiz ödemeyip ve ikramiye vermeyip, bu paralar ile para yatıranlardan ucuz olan bir malı, yüksek fiyat ile satın alarak, bunlara fâiz yerine bu malın bedelini ödeseler ve bankadan ödünç para alanlara ucuz malı, mesela verdikleri makbuzu, satarak, bunlardan fâiz yerine bu malın bedelini alsalar, böylece fâiz adı ile alıp verdikleri paraları, bu malların semenleri olarak alıp verseler, hem kendilerini, hem de milleti fâiz ve kumar günahlarından kurtarırlar.

Ticarette ve bilhassa sanayide, nakil vasıtalarında kullanılan büyük sermayelere, oralarda veya başka yerlerde çalışan herkes ortak edilirse, böylece kara ortak olurlarsa, herkes parasını şirketlere yatırır. Bankalar fâizle para alamaz olur. Milleti sömüremez olur. İslamiyetin emrettiği gibi çalışmaya mecbur olurlar. Köylüyü, altından kalkılmaz fâiz borclarına, felakete, tembelliğe sürükliyen ve birkaç kişinin menfeati için kurulmuş olan bir bankayı, Allahü teâlânın emirlerine uygun, tüccarlara, sanat adamlarına, fabrikalara sermaye vererek ortak olan, bina, tesisler yapıp satan, her cihetten verimli, faydalı İslam bankası şekline sokmak, pek mümkün ve çok kolaydır. Bankaların, böylece, milletlerin refah ve saadetine, memleketlerin kalkınmasına çok hizmet edeceği muhakkaktır.

Sual: Ev yaptırmak için, hiç veya lüzumu kadar parası olmayan bir kimse, bankadan fâiz ile ödünç alıp ev yaptırıyor. Bir yuva sâhibi oluyor. Fakat, faizi ödemek de çok zor oluyor. Ödiyemezse, borcu artıp, evi satılıp, emekleri boşa gidiyor. Sıkıntıdan kurtulamıyor. İslam bankası, bunu nasıl faydalı şekle çevirebilir?

Cevap: İslam bankası, buna fâiz ile para vermez. Ondan, istediği evin bütün evsafını öğrenerek, kendi mühendisleri, ustaları ile ve en iyi malzeme ile onun yaptırabileceğinden daha iyi, medeni ihtiyaçları da karşılayan ev yaptırır. Sonra, banka, bütün masraflarını ve karını da katarak, bu evi ona taksit ile satar. O kimse, zahmetsizce, iyi bir eve kavuştuğu gibi, banka da, faizsiz yardım yapmış, kendisi de helal para kazanmış olur.

Sual: Dar-ül-harpte, yani Fransa gibi putlara tapınılan yerde bulunan ve müşterileri kâfir olan bankaya para yatırıp fâiz almak câizdir. Herhangi bir bankadan, zaruret olmadan para çekip fâiz ödemek, her zaman ve her yerde haramdır. Böyle olunca, kâfirler, bankadan yüzbinlerce lira çekip büyük işler yapıyor. Müslüman tüccar, bankadan hiç para çekemediği için, büyük işler göremiyor. Ticaret kâfirlerin elinde kalıyor. Müslüman tüccar, onların elinde oyuncak oluyor?

Cevap: Müslüman tüccar, müslüman zenginlerden karz-ı Hasan olarak, ödünç alır. Böylece, bankaya binlerce lira fâiz ödemekten kurtulur. Ödünç veren de, çok sevap kazanır. Tüccar, İslamiyete uymazsa, emniyet, güven kazanamaz. Kimseden ödünç bir şey alamaz. Ödünç alamayan bir tüccar, hisse senetleri çıkarıp, müslümanları kendine ortak yapmalı. Kara ortak olmak için, zenginler, tüccara çok para verirler. Bankalar pek az fâiz verdiği için, paralarını bankaya değil, ticarete yatırırlar. Böylece, yurtta ticaret, sanat gelışır. Memleket kalkınır. Hem de, bankalar, zenginleri soyamaz, milleti sömüremez olurlar. Memleket refaha kavuşur.

Sual: Zenginler, tüccarlara ve sanat sahiplerine ortak olmuyor. Paralarını bunlara fâiz ile ödünç vermek istiyorlar. Bunun çaresi nedir?

Cevap: İslam dininde her şeyin çaresi vardır. Her işte İslamiyete uymak pek kolaydır. Bunun için, fıkıh ilmini iyi öğrenmek veya iyi bilen bir Allah adâminı bulup, ona sormak lâzımdır. Zengin, sanat veya ticaret sâhibine lazım olan eşyayı, makineleri, kendisi için satın alır. Sonra, uyuşacakları yüksek fiyatla, veresiye olarak, bunlara satar. Belli zamanlar için ödeme senedi yaparlar. Böylece, sanat veya ticaret sâhibinin işi faizsiz yapılmış, zengin de, banka faizinden katkat çok kazanc sağlamış olur. Aralarına banka karışmamış olur.

Sual: Sanat sâhibine lazım olan demreşya, makina ve benzerleri, zengine satılmıyor. Yalnız sanat sahiplerine satılıyor. Bu durumda ne yapılabilir?

Cevap: İslam dini, her zorluğu kolaylaştırıcıdır. İslamiyette, çözülemeyecek hiçbir mesele yoktur. Ehl-i sünnet âlimleri, kıyamete kadar yapılacak olan her işin, her yeniliğin, her buluşun, insanların saadetleri için kullanılabilmeleri yollarını, Kurân-ı Kerîmden ve hadis-i şeriflerden çıkarmışlar, kitaplarına yazmışlardır. Kendilerini müctehid sanan ve tanıtan ve yüksek İslam âlimleri ile boy ölçüşmeye kalkışan din cahillerine, îman hırsızlarına ve dinde reform isteyenlere, yapacak bir iş bırakmamışlardır. Müslümanların, dinde reform yapmaları, yeni yeni şeyler uydurmaları değil, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını anlamaya, öğrenmeye çalışmaları, işlerini bunlara uygun yapmaları lâzımdır. Bu çalışmaları nefs ile cihat olur. Felaketten, azaptan kurtulmak isteyenler için, yani Kurân-ı Kerîme, İslamiyete uymak isteyenler için, doğru yol budur. Kendi akllarına güvenerek, Kurân-ı Kerîmden ve hadis-i şeriflerden mânâ, hüküm çıkarmaya kalkışanlar, yanılır, aldanır ve Ehl-i sünnetten ayrılırlar. Ehl-i sünnetten ayrılan da, ya sapık olur, ya kâfir olur.

Kendisi için mal satın alamayan bir zengin, para vermek istediği sanat sâhibini, (Şu para ile şu malı almak için, seni umumî vekil yaptım) diyerek, vekil yapar. Sanat sâhibi de, vekil olup senet karşılığı, parayı zenginden alır. Bu para ile bu malı, kendi adına satın alır. Zengine teslim edip, senedini geri alır. Aralarındaki ikinci bir sözleşme ile bu malı, zenginden veresiye, yüksek fiyatla satın alır. Böylece, ikisi de, fâiz günahından kurtulmuş ve daha çok kazanmış olurlar.

Sual: Bankalar, zenginlerin, hasislerin sakladıkları paraları alıp, iş adamlarına veriyor. Kalkınmaya yardım ediyorlar. Müslümanlar, banka ile iş görmezse, bankalar kapanır. Bankada çalışan binlerce insan işsiz kalır. Bu zarar nasıl önlenebilir?

Cevap: Zengin, parasını az bir fâiz almak için bankaya yatırıyor. İş adâmina verince, katkat çok kazanır. Elbet bunu tercih eder. Banka, bunların arasına giremez, iş adâminı sömüremez olur. Bankalar, her sene milyonlarca lirayı iş adamlarının cebinden alamayınca, önceki sayfada bildirdiğimiz faydalı hizmetlerine hız verir. Faizsiz kazanclarını arttırır. Hem kazanırlar, hem de kalkınmaya daha çok yardımcı olurlar. Bankada çalışanların ücretlerini bu helal kazançlarından öderler.

ŞİRKETLER

(İbni Âbidin)de ve Atıf beğin “rahmetullahi teâlâ aleyh” (Mecelle)nin 1045 ve 1060 ve 1329. maddeleri ve sonrası şerhlerinde diyor ki:
Şirket, ortaklık demektir. İslamiyette, şirketler iki kısımdır:

1 — Mülk şirketi: İki veya daha çok kimsenin, miras veya hediye sûreti ile veya parasını belirli oranda verip satın alarak, ayn veya deyn olan bir mala beraber sâhip olmalarıdır. Yahut, mallarını, ayrılamayacak şekilde, karıştırıp ortak olmalarıdır. Birincisinde, ortak malın her parçasında, her tanesinde ortakdırlar. İkincisinde ise, her birinin taneleri diğerinin taneleri ile karışmiştir. Birincisinde, hisse-i şayiasını dilediğine satabilir. İkincisinde ise, ancak ortaklarına veya onlardan izin alarak dilediğine satabilir. Ortak binatan ve tarladan, kendi malının miktarı nisbetinde ve diğerlerinin hisselerine zarar vermeyecek şekilde, istifade edebilir. İznsiz başkalarına kullandıramaz. İzin verenlerin hisselerini de kullanabilir. Misli olanlardan hissesini fâiz olmayacak şekilde ayırıp kullanabilir. Meyveden hissesini yiyebilir. Çürüyecek, bozulacak şeyleri satıp, semenini ortaklarına dağıtır. Hissesini izinsiz herkese satabilir. Satın al veya hisseni bana sat diye zorlanılmaz. Ortaklaşa sığır kurban edenlerin, bu kurban etinde olan hisseleri de, mülk şirketi olur.
Mülk şirketinin çeşitleri, ortakların hakları, düyun-i müştereke, müşterek malın taksimi, menfeatlerin taksimi, apartmanlarda oturanların müşterek hakları, (Mecelle)de 1045. maddeden başlayarak uzun yazılıdır.

2 — Akid ile yani sözleşerek kurulan şirkettir: Bir yazılı mukavele yaparak, ortakların kabul etmesi ile kurulur. Birinin vazgeçmesi ile şirket bozulur. Azadan birine, kardan muayen bir şey verilmesini şart koymak şirketi bozar. Sermaye mal olduğu zaman, sermayenin, altın veya gümüş veya geçer her çeşit para olması ve mevcûd ve malum olması lâzımdır. Deyn [alacak] olan para ve uruz, yani hacim ile vezn ile sayı ile ölçülen şeyler sermaye olamaz. Bunlar ve bina önceden müşterek bulunurlarsa, İmâm-ı Muhammede göre “rahmetullahi teâlâ aleyh”, sermaye olabilirler. Malları önceden müşterek değilse, müsavi kıymetteki mallarının yarılarını birbirlerine satarlar. Bir kimse malını başkasının dükkanında satmak şartı ile şirket fâsid olur. Kar satıcının olmak ve dükkan sâhibine ücret vermek lâzımdır.

Akid ile şirket 7 türlü olur:

A) Mufavada, yani müsavat şirketi: Şirket malının hepsini kullanmak hakkı ve koydukları sermayenin hisse miktarı ve kar taksiminin, bütün şerikler için müsavi olması ve şeriklerin müslüman olması şarttır. Her birinin, sermayesinden başka parası bulunmaması da şarttır. Bu 4 şarttan biri bulunmazsa, ikinci kısım şirket (Inan şirketi) olur. Şeriklerden her biri, diğerlerinin kefili ve vekilidir. Ortaklar, şirketin borclarından ve teahhüdlerinden müteselsilen ve bütün malları ile mesuldürler. Mesela, bir şerik, bir şey satın alsa, satıcı, parasını diğer şeriklerden istiyebilir. İmâm-ı Ebû Yusufa göre, zimmi [gayrimüslim] de şerik olabilir. Şirket nizamnamesine (Mufavada) kelimesini yazmak veya bütün şartları sıralamak lâzımdır. Hisse bedellerini şirkete teslim veya bunları karıştırmak şart değildir.
Mufavada ve Inan ve mudarebe şirketleri, altın, gümüş lira ve kuruşlarla, altın ile gümüş eşyanın para gibi geçtiği yerlerde, bu eşya ile ve [İmâm-ı Muhammede göre] her geçer akça [mesela kağıt lira] ile kurulur veya vezn, hacim, aded ile ölçülen bir cins malı, müsavi miktarda karıştırdıktan sonra kurulabilir. Malın herhangi parçası satılınca, parası ve karı bütün şerikler arasında müşterek olur. Avrupalılar, mufavada şirketini müslümanlardan alıp, Kollektif şirket demişlerdir.

B) Inan şirketi: Şeriklerin, birbirine vekil olup kefil olmadıkları şirkettir. Kefil olmaları da ayrıca şart edilebilir. Sermaye hisselerinin müsavi olması şart değildir. Karın nasıl taksim edileceği bildirilmezse, şirket fâsid olur. Şirket, bir veya çeşitli ticaret yapar. Kar nisbeti, hisseye göre değil, şartnameye göredir. Şeriklerden bir kısmı, şirkette çalışırsa, kardan ayrıca ücret alır. Şeriklerin hepsinin veya bir kısmının çalışması şart edilirse: (Sermayeler ve işleri müsavi olup bazılarına veya bâzıları çalışıp, çalışanlara fazla nisbette kar vermek câiz olduğu gibi, sermayeler farklı olup sermayesi az olanlar çalışıp, karı müsavi olarak bölmek câiz olur. Sermayesi çok olanın çalışmasını şart etmek câiz olmaz ve kar, sermayeler nisbetinde bölünür. Şirkette çalışmayanlara veya işi az olanlara, sermaye nisbetinde fazla kar câiz değildir). Müşteriye karşı damanı, yani mesuliyeti kabul etmek de, iş görmek sayılır. Bunun için, dükkan sâhibi veya usta, çırağının aldığı ücretten de pay alır.

Şeriklerin çalışması şart edilmezse, kendiliklerinden iş görmüş olurlar. İş yapmayanlar da, kardan fazla nisbette alabilirler. Yalnız sermayesi çok olanların vazife almasını şart etmek câiz olur. Sermayesi olan bir kimse, iki misli para da başkasından alıp, iş yaparak, kazancın bir kısmı kendine, iki katı, para verene olması câizdir. İş şart olmakla beraber, karın 4’te 3’ü para verene olması câiz değildir. Sermayeyi karıştırmak, burada da şart değildir. Kefil olmadıkları için, dışarıya olan borcu, yalnız satın alan öder ve vekil oldukları için de, şirket malından öder. Zararlar, afetler, dâima sermaye nisbetinde bölünür. A ve B şirketlerinde şeriklerin, yabancılara şirketten sermaye, mudarebe ve emânet vermek, ücretle adam ve saire tutmak ve vekil tutmak hakkı vardır. Fakat başkasına borc ve hediye veremezler. Şirket malı, şeriklerde emânet olduğundan, elinde helak olunca tazmin etmezler.

C) Şirket-i amal veya Sanayi şirketi: İki veya daha ziyâde sanat sahipleri başkasından iş kabul edip ücretini veya bir fabrika kurup imalat karını taksim ederler. İş, işçilik müsavi, kar farklı olabilir. Bir şirketin alacağı siparişi, her şerik yapar. Her şerik iş kabul eder ve satış yapar. Her birinin kazancına ve zararına, her şerik, sözleşmelerindeki oranda ortakdır. Sanayi şirketi, mufavada ve ınan şeklinde olabilir. Inan şeklinde, karın bölünmesi, çalışma nisbetinde olmayabilir. Dükkan birinin, alat edâvat ötekinin olmak üzere şirket sahih olur. Hamalların şirket kurmaları sahih olur.

D) Vücuh, yani itibar [kredi] şirketi: Sermayesiz olup halk arasında emniyet ve itibarları ile veresiye mal alıp satmak üzere kurulan şirkettir. Kar, malın helaki veya ziyandaki tazmin nisbeti şartına göre taksim edilir. Mufavadada bu nisbet yarı yarıyadır ve şerikler birbirine kefil de olur. Mufavada denmez ise, satın alınan malın tazmini nisbeti, ınan şirketinde hangi nisbette ise, kar bu nisbet üzere bölünür. Inanda kar, bu nisbet dışında da bölünüyordu. Burada ise, kar nisbeti, tazmin nisbetinden başka olamaz.

Câiz olmayan [fâsid] şirketler: Vekil tutmak câiz olmayan şeylerde, mesela, odun, ot toplamak, yemek için avlamak, su dağıtmak için ve dağlardaki sahipsiz ağaçlardan meyve toplamak ve umuma mubah olan yerden tuz, maden çıkarmak ve böyle topraktan yapılmış tuğla ve kiremidi pişirmek gibi mubah olan şeyleri yapmak için şirket kurmak sahih değildir. Herkesin topladığı kendisinin olur. Yardım eden olursa, ona ücret verir ve ücret, toplanan şeyin semeninin yarısını geçemez. Çünkü, şirkette ortaklar birbirlerine vekil olurlar. Vekil yapmak demek, bir şeyi tasarruf etmeye hakkı olmayan kimseye, bu şeyi tasarruf etmeye, yani kullanmaya hak vermek demektir. Herkesin tasarruf etmeye hakkı olan, yani herkese mubah olan şeylerde vekil yapmak sahih olmaz. Fâsid şirketlerde, kar sermaye nisbetinde olur. Şeriklerin fesh etmesi ile şirket bozulur.

E) Mudarebe şirketi: Mudarebe, yer yüzünde yürümek demektir. Şeriklerden bir kısmı sermaye vermek, bir kısmı da iş yapmak üzere kurulur. İş yapanlara, (Mudarib) denir. Kar, önceden sözleşilen oranda paylaşılır. Sermaye, iş yapanlarda emanettir. Telef olursa ödemezler. Helak olduğunu, yemin ederek söyleyince, sözleri kabul edilir. Sermaye verenler, iş yapamaz. Sermayenin, altın, gümüş veya başka geçer para olması lâzımdır. Uruz verip, bunu sat, parası ile ticaret yap derse, satıp bedelini sermaye yapınca, mudarebe şirketi olur. Filandaki alacağım olan şu kadar lirayı al da, mudarebe ile kullan derse, sahih olur.

İbni Âbidin, ınan şirketinde diyor ki İmâm-ı Zeylai buyuruyor ki: (Sermaye sâhibi, iş gören tarafından, parasının ödenmesini istiyorsa, paranın çoğunu ona ödünç verir. Sonra, az bir para vererek, iş yapmak şart edilmeksizin onunla ınan şirketi kurar. Fakat, mal sâhibi iş yapmaz. Kar olursa, hazırladıkları şartnameye göre taksim ederler. Sermaye helak, ziyan olursa, iş gören, borcunu öder). Burada, iş şart edilmeyip, borclu şartsız çalışıyor ve para sâhibi, karın yarıdan fazlasını alabiliyor ve ayrıca borcunu da alıyor. İbni Âbidin şirketler sonunda buyuruyor ki: Bir kimse, birisine bin altın verip, yarısını sana ödünç veriyorum, yarısını da mudarebe için veriyorum. Kar yarı yarıya olsun! Veya yarısını borc verdim, yarı yarıya şirket kuralım. Kar yarı yarıya olsun, derse câizdir. Karın hepsi iş yapanlara şart olursa, sermaye bunlara borc verilmiş olur. Kar mal sahiplerine ise, iş yapan ücretsiz vekil olur. Mudarebe fâsid olursa, iş yapan ücretli işçi olur. Karın hepsi, sermaye sâhibinin olur. Sermaye sâhibi, buna, emsalinin aldığı ücreti verir. Mudarebede, paranın iş yapana teslim edilmesi ve sözleşirken karın taksim oranının belli edilmesi lâzımdır. Bir tarafa muayen bir kar şart olursa, akid bozulur. Zarar, ziyan iş görenlere ait olmak şartı boştur ve şirketi bozmaz. Zarar, mal sahiplerine aittir. Müddeti ve yeri şart olmazsa, iş yapanlar, malı, alışverişte kullanır, vekil tutar, sefere çıkar. Emânet, rehn ve kiraya verir. Çünkü, bunlarda hep kar vardır. Fakat, borc alıp vermek, sadaka vermek, hediye vermek, mal sahiplerinin arzusu ile olabilir. Mal sahipleri, ticareti bir şehirde ve bir cins eşya ticaretinde ve belli zamanda ve belli tüccarlar ile diye şart edince, işi yapanların buna uymaları lâzımdır. Uymayıp ve ziyan ederlerse öderler. Kar ederlerse kendilerinin olur. İş yapanlar zarar ederse, ödemezler. İş görenler, sermayeden kendilerine sarf edemezler. Sefer ederse, yeme, içme ve yolluk alabilir, adetten fazla alamaz. İş görecek olan kimse, aldığı parayı iş için kullanmayıp, kendi ihtiyaçlarını karşılamakta sarf ederse, bu hâl iki âdil şahit ile ispat edilirse, tazmin ettirilir. Para sâhibi, dilediği zaman, iş yapanı azl eder.

F) Müzarea şirketi: Harman yapılan şeyleri yetiştirmek için, tarla yani toprak birinden, işçilik diğerinden olmak ve mahsulü, sözleşilen nisbette paylaşmak üzere, iki kişi arasındaki şirkettir. Ziraat şirketi, İmâm-ı Ebû Yusuf ve Muhammede “rahimehümallahü teâlâ” göre, aşağıdaki 14 şartla yapılır:

1 — Tarla ziraate elverişli olmalıdır.

2 — Şirket kuranlar, müslüman, akıl ve baliğ olmalı. İmâm-ı Âzama göre baliğ olmaları şart değildir.

3 — Şirket müddeti belli olmalıdır.

4 — Tohum kimden olacağı belli olmalıdır.

5 — Tohumun cinsi belli olmalıdır.

6 — Tohum vermeyenin mahsulden alacağı yüzde miktarı belli olmalıdır.

7 — Şeriklerden birine, mahsulden belli bir miktar veya tarlanın muayen yerinden ayrılmayacaktır.

8 — Tarla sâhibi, tarlayı şerikine teslim edecektir.

9 — Mahsul, tohumluk olarak bir miktar ayrılmadan taksim olunacaktır. Mahsulün öşrünü, taksimden önce ayırmayı şart etmek câizdir.

10 — Mahsulün tane kısmı taksim edilecek, saman taksim edilecek veya tohum sâhibinin olacaktır.

11 — Tarladan alınan mahsulü taşımak, biçmek, harman etmek, savurmak masrafları, taksimden önce ayrılır. İşçilik yapan şerike ait olmak da câizdir.

12 — Mahsulü almadan önce yapılan masraflar, işçilik eden şerike ait olacaktır.

13 — a) Tohum, toprak sâhibine, öküz veya makina ise, çalışana.

b) Tohum ve öküz veya makina, çalışana.

c) Tohum ve öküz veya makina, tarla sâhibine olmak câizdir.

14 — a) Öküz veya makina, toprak sâhibine, tohum ise çalışana.

b) Tarla sâhibi çalışıp, tohum ve öküz diğer şerike.

c) İş ve öküz, tarla sâhibine, yalnız tohum diğer şerike câiz değildir.

Yukarıdaki maddelere uymayan şartlar şirketi bozar ve mahsulün hepsi, tohum sâhibinin olup diğerine ücret verilir. Ücreti, şartnamedeki hissesini aşamaz.

Müzareaya verilmiş toprağı, toprak sâhibi başkasına satarsa, müşteri toprak kurtuluncıya kadar bekler. Yahut, mahkeme yolu ile bey’i fesh ettirir.

G) Müsakat şirketi: Bağda üzüm, bahçelerde meyve ve bostanlarda sebze yetiştirmek için, toprak sâhibi ile çalışacak kimse arasında yapılan şirket olup müzarea gibi olur. Çalışan hastalanırsa, şirket bozulur. Ağaç dikip yetiştirmek için şirket kurulmaz. Eğer kurulursa, yetişen ağaçlar, toprak sâhibinin olup çalışana ücret verir.

Aşk, öyle ateştir ki parlayınca,
maşuktan başka her şeyi yaktı.
Haktan başkasını öldür, (lâ) kılıçıyla,
lâ dedikten sonra, bak ne kaldı.
Yalnız (illallah) görürsün, bakınca,
Sevin! Ortaklar, yandı kalmadı.

KİRA, ÜCRET

İcare, bir malın, kendini değil de, menfeatini yani kullanılmasını satmak olup kiraya vermek demektir. İcap ve kabul ile yapılır. Bu satışın semenine (Kira, ücret) denir. Mal sâhibine (Acir) veya (Mucir), kiracıya ve işverene, yani ücreti ödeyene, (Müstecir), kendi kuvvetini veya sanatini kiraya verene, yani çalışan kimseye (Ecir) denir. Müstecir, mucirin malından, ecirin de kuvvetinden veya sanatinden faydalanip, buna karşı ücret ödeyen kimsedir.

(Dürr-ül-muhtar)da ve (Redd-ül-muhtar)da diyor ki bir mal, şer’ân ve aklen nerede kullanılabilirse, o maksatla kullanmak için kiraya verilir. Kumaşı, ev ve mutbah eşyasını, süs, gösteriş olarak bulundurmak için; evi, oturmayıp, köleyi, altını, gümüşü ve otomobili kullanmayıp, başkalarına gösteriş yapmak için kira ile almak fâsid olur. Ücret vermesi lazım gelmez. Çünkü, bu mallar, icap eden yerlerde kullanmak için kiraya verilmemiştir. Bunlar yersiz kullanılsa bile kira vermek lazım olmaz. Koklamak için çiçeği, kokan şeyi ve okumak için kitabı kiraya vermek câiz değildir. Ücreti ve zamanı söylenerek ariyet vermekle de kiraya verilmiş olur. Fakat ücreti söylemeden kiraya vermek ariyet olmaz. Fâsid icare olur.

İcarenin sahih olması için, ücretin ve menfeatin bildirilmesi şarttır. Mekanın ve tarlanın menfeati, zaman bildirmekle belli olur. Sanat sahiplerinin, menfeati, zamanı ve işi birlikte söylemekle, nakil vasıtalarında ise, bu ikiden herhangi birini söylemekle belli olur. Vakfın, yetimin, Beyt-ül-malın olan tarla, üç seneden, ev, dükkan ise, bir seneden fazla kiraya verilemez. Uzun zaman kiraya verilmeleri için, Hanbeli mezhebi taklit edilmelidir. Fakat, kira şartlarının hepsinin Hanbeli mezhebine uygun olması lazım olur. Kira süresi içinde bozulup telef olan veya kullanırken helak olan şeyleri kiraya vermek câiz değildir. Mesela para kiraya verilmez. Çünkü, kullanırken elden gider. Sütü için hayvanı, meyvesi için ağacı veya asmayı, koyun otlatmak için tarlayı, yünü için hayvanı kiraya vermek câiz değildir, fasittir. Altından ve gümüşten ziynet eşyası süs olarak kullanmak için ve elbise, kumaş, giymek için kiraya verilir. Kadınlar yalnız zevclerine karşı süslenebilirler.

(Fetava-yı Feyziye)de diyor ki (Bey’de olduğu gibi, icare de, lazım olmayan şart ile fâsid olur. Mesela, değeri malum olan malını gemi ile belli iskeleye götürmesi için, belli ücret ile sözleşirken, gemicinin malın gümrüğünü kendi malından vermesini şart etmek fâsid olur. Fâsid icarelerde, sözleşilen ücret değil, ecîr-i misl verilir. Bey’de olduğu gibi, icareyi de ikale ve fesh etmek câizdir).

Müslümanın [Dar-ül-İslamda] kâfire ücret ile hizmet etmesi mekruhtur. İbni Âbidin 5 cilt, 251. sayfada diyor ki (Ücret ile kâfirin şarabını taşımak, kilise tâmir etmek ve hıristiyana zünnar gibi küfür alâmetlerini satmak İmâm-ı Âzama göre câizdir. Müslüman müşteriye mecusi mesti yapmak veya fasık elbisesi dikmek mekruhtur. Çünkü, mecusiye ve fasıklara benzemeye sebep olmaktır). Kâfir kadının müslüman çocuğa ve müslüman kadının kâfir çocuğa süt anne tutulması câizdir. [Buradan anlaşılıyor ki ölümden kurtarabilmek için, müslümana kâfir kanı da vermek câiz olur.] Bir menfeati, başka cins menfeat karşılığı kiraya vermek câizdir. Mesela evin kirası karşılığı olarak tarlayı kiralamak câizdir. Fakat, elbiseyi kiraya verip, kira olarak başka elbise almak câiz olmaz. Bir yeri, namaz kılmak için kiraya vermek câiz değildir. Bunun kirasını almak haram olur. Burasını bir iş yapmak için kiralamalı ve namaz da kılmalıdır.
Tahtavi “rahmetullahi teâlâ aleyh”, (Dürr-ül-muhtar) haşiyesi, son cildin sonunda diyor ki (Zalim sultanların öşür olarak milletten alıp kullandıkları malları, öşür denilse dahi, öşür olmaz. Divandan Camekiyelerini almış olurlar, yani, millete hizmet edenlere, devletin vereceği ücretleri, milletten toplamış olurlar. Bu aldıklarını, hizmet edenlere vermeleri lâzımdır. Tüccardan aldıkları vergiler de böyledir.)

Bir sanat sâhibine malzeme vererek bir şey yaptırmak da, onu kira ile tutmak demektir. Kira, deyn de, ayn da olabilir. Bey’de olduğu gibi, icare de şart ile fâsid olur. (Mecmua-i Cedide) sâhibi “rahmetullahi teâlâ aleyh” diyor ki (Vakıf dükkanın kiracısı, mütevellinin izini ile dükkanı başkasına ferağ [devir] ederken, dükkandan ölünceye kadar çıkarmamayı şart eylese, bu ferağ câiz olmaz. Dükkanı geri alabilir). Burada da, üç türlü muhayyerlik vardır. İcare de ikale olunabilir. Söz kesilince, ücret vermek lazım olmaz. Yani, acir ücrete mâlik olmaz. Fakat, kendiliğinden peşin verir ise veya sözleşirken peşin verilmesi şart edilmeyip de, ayrılmadan önce, peşin olması şart edilirse, ücret mucirin mülkü olur. Kirayı vermezse, malı teslim etmez. Etmiş ise, kiracıyı hapsettirebilir. Mukaveleyi fesh edebilir. Fakat, malını geri teslim almadan satamaz. Söz kesilirken şart etmekle, kira peşin olmaz. Peşin olan ücret verilmezse, acir malı vermekten, ecir de işi görmekten vazgeçebilir. Ücretin, müddet bitince verilmesi de şart olunabilir. Mal sâhibi veya başkası, malı kiracıdan zorla alırsa, kiracı kullanamadığı zamanın kirasını vermez.

Mal sâhibi, kirayı peşin alıp, malı teslim etmezse, geçen zamanın ücretleri mülkünden çıkar. Kiracıya geri vermesi lazım olur. Peşin verilmiş böyle paranın zekatını hangisinin vereceğini, (Fetava-i hindiye) şöyle anlatıyor: Kiraladığı evin on senelik kirası olarak bin lira peşin veriyor. Ev kendine teslim edilmiyor. Acir, bir sene sonra, elindeki 1.000 liradan 900 lirasının zekatını verir. İki sene sonra 800 liranın verir. Her sene yüz lira noksanının ve ödediği zekat noksanının zekatını verir. Müstecir, bir ve iki sene sonra zekat vermez. Çünkü, kendine geri verilecek para, nisâb miktarını aşmaz. Üç sene sonra, üç yüz liranın, her sene, yüz lira fazladan, vermiş olduğu zekatları düşerek kalanların zekatlarını verir. Kira olarak, bin lira kıymetinde bir cariye vermiş olsaydı, acir hiç zekat vermezdi. Çünkü, aldığı cariye ticaret malı değildir. Müstecir ise, eskisi gibi zekatını verir. Ücret olarak hacim ile veya vezn ile ölçülen mal vermiş olsaydı, mal deyn ise, para gibidir. Ayn ise, cariye gibi olurdu. Acir evi teslim etmiş, parayı peşin almamış ise, zekat vermeleri aksine döner. Yani acir, müstecir için yazdığımız gibi, müstecir de, acir gibi zekat verirler.

Mal sâhibi, günlük kirayı, her akşam istiyebilir. Sanat sahipleri, işçilik ücretini eşyanın sâhibinden alıncıya kadar, eşyayı vermeyebilir. Eşya helak olup teslim edemezse ücret alamaz. Kendisinin yapması şart edildi ise, başkasını çalıştıramaz. İşçiliği olmayan hizmetlerde, mesela hamal, kayıkçı, şoför, ücret almadığı için eşyayı hapsedemez. Eşya helak olursa ücretini alır.

Ev ve dükkan kiraya verilirken içinde ne yapılacağı söylenmez ise, binaya zarar vermeyecek her iş yapılabilir. Kiracı evi ve dükkanı teslim almadan önce, başkasına da kiraya verebilir. Taşınabilen şeyleri veremez. Kiraya verilmiş malı, başka bir kimse kullansa, gasp etmiş olur. Kiracı kira vermez.

Velisinin izini olmadan, çocuğa iş yaptıran, ücret vermeye mecburdur.

Kiraya verilen mal, kiracıya teslim edilince emânet olup kiracının elinde kasıtsız telef olunca ödemez. Adet hâricinde kullanmak kasıt sayılır. Tarla kiraya verilirken, ne ekileceği bildirilmeli veya her şey ekilebilir demelidir. Tarla, bina yapmak, ağaç dikmek üzere de kiralanabilir. Müddet bitince, bunları kaldırmak veya tarla sâhibinin bunları satın alması lâzımdır. Yonca da ağaç gibidir. Ekin yetişmeden kira müddeti biterse, oluncaya kadar müddet uzatılır. Hayvan, binmek ve yük taşımak için, elbise, giymek için kiralanır. Şarta uymayıp, hayvan, ev ve elbise zarar görürse, kiracı tazmin eder. Zarar vermeyen şeyleri şart ederse, yapmak lazım olmaz. Mesela, evde 2 kişi oturacak denirse, 3-5 de oturabilir. Hayvana, kamyona konacak eşyanın cinsi değil, ağırlık şart edilir. Fakat, zararlı şey yüklenmez. Hayvanı çekerek veya döverek sakat ederse öder. Hamal, kamyon, şart edilen yoldan gitmeyip, eşya telef olsa, gittiği yol işlek değilse veya arızalı ise öder. Böyle değilse ödemez. Mektuplaşma ile de kiralamak câizdir. Kiralamada cevap vermemek, kabul demektir. Kiracı, tarlaya buğday ekeceğim deyip de yonca ekerse, sâhibi kirayı arttırabilir. Terzi, ceket yerine pantalon dikse, kumaş sâhibi, isterse pantalonu alır, isterse kumaşı ödetir. Mal sâhibi, daha fazla kira veren bulunca, müddet bitmeden, mukaveleyi bozamaz. Kirada bulunan malı satın alan başka kimse, kontratı bitmeden kiracıyı çıkaramaz. Müşteri, kontrat bitinciye kadar bekler veya bey’i mahkeme ile feshettirir. Senelik kirası söylenip, müddet söylenmez ise, müddet bir sene olur. Müddet, söz kesildiği gün başlar. Ücret ise, malı teslim aldığı gün başlar.

Bir dükkanı kiralayıp teslim alan kimse, bir müddet iş yapmayıp, dükkan kapalı kalsa, kirayı tam vermesi lâzımdır. Bir senelik olmak üzere, her aylığı şu kadar liraya olarak câiz olduğu gibi, senelik toptan söylemek de câizdir. Kiracı, sanatını değiştirirse, iflas ederse, başka şehre yerleşirse kira fesh olur.

Bir evin, bir odası yahut bir duvarı yıkılsa, kiracı çıkabilir veya tam ücret ile başka odasında oturur.

Kiradaki binanın ve eşyanın tâmiri ve zamanla tıkanmış boruların tâmiri ev sâhibine aittir. Tâmir etmezse, kiracı evden çıkabilir. Fakat, yaptırmaya ev sâhibini cebr edemez. Ev sâhibinin izini ile kendi yaparsa, parasını kesebilir. Kendiliğinden yaparsa, kesemez.

Kullanmaya lazım şeylerin [mesela hamur ocağı] tâmir parasını kiradan kesemez.

Kiracı, mala zarar verirse, mal sâhibi çıkaramaz. Fakat, mahkemeye verir.

Habshane ve gardıyan ücretini beytülmal öder. Beytülmal yoksa, alacaklı öder. Mahkeme masraflarını, davacı öder. Kira müddeti hitâminda, ev sâhibi gaib ise, kira müddeti, kendiliğinden bir misli uzar. Kiracı gaib olunca da böyledir. Yani, mal sâhibi, kiracının çoluk çocuğunu evinden çıkaramaz. Fakat müddet bitmeden önce, başkasına kiraya vermiş ise, müddet sonunda, birinci akid biter. İkincisi başlar. Birinci kiracının çoluk çocuğunu evden çıkarabilir. Müddet hitâminda, iki taraf da, icareyi fesh edebilir. Fakat, akid yapılmış olanın yanında fesh edilmesi lâzımdır.

Kira müddeti bitince, mal sâhibi uzatmaz ise, kiracı çıkar. Malı, olduğu gibi teslim etmesi lâzımdır. Teslim etmezse, gasp etmiş olur. Fakat, kullanma sebebi ile herkes için hâsıl olması adet olan haraplık, kabahat sayılmaz.

Bir mahalden, bir mahalle gitmek üzere muayen bir hayvan, araba, motor, kamyon kiralandığı gibi, muayen insanın veya eşyanın götürülmesi de sözleşilebilir. Vasıta, yolda kalırsa, birinci şekildeki kiralamada, müşteri muhayyer olup dilerse, tâmir oluncıya kadar bekler, dilerse, vazgeçip oraya kadar olan parayı verir. İkinci sözleşme halinde ise, vasıta sâhibi, başka vasıta ile hemen götürmeye mecburdur. Vasıtadan eşyayı indirmek de ona ait olur. Yol tehlikeli olup geri dönülürse, hiç ücret verilmez.

Hamam ve hacamat parası almak câizdir. Erkek hayvanın dişiye aşması ücreti alınmaz, haramdır. [Dişi, erkeğin köyüne götürülürse, aygırın sâhibine gıda ve hizmet masrafı ödenir.] Ustanın, yaptığı şeyi belli zaman için garanti etmesi, sahih değildir. Bu zaman içinde bozulursa, tâmir etmez.

(Hülâsa)da diyor ki (Dinlemek için hafızı ve okumak için kitabı kiralamak câiz değildir). Kurân-ı Kerîm öğreten hocaya hediye vermek lâzımdır.

Ezan, imamlık, Kurân-ı Kerîm ve mevlüt okumak, din bilgisi öğretmek için ücret almak câiz değil ise de, imamlık, müezzinlik ve ilim öğretmek için almaya izin verilmiştir. Haram işler için ücret almak câiz değildir.

Her türlü kirayı, ücreti vermeyen habs olunur. [Her çeşit nakil vasıtalarının ücretini vermek, hiyle yapmamak lâzımdır. Umumî hizmetlerde, emniyet ve sıhhat işlerinde çalışan memurların, işçilerin, idarecilerin ücretlerini hükümetler, belediyeler vermekte ve her türlü masraflarını karşılamaktadırlar. Bu ödemeleri, milletin vekilleri olarak yapıyorlar. Bu paralara kaynak olmak için, milletten vergi alıyorlar. Bu vergileri ödememek veya hiyle yapmak, günah olur. İbni Âbidin “rahmetullahi teâlâ aleyh” (Redd-ül-muhtar)ın öşür bahsi sonunda ve (Bahr-ür-raık) sâhibi “rahmetullahi teâlâ aleyh” Şurb fasllarında diyor ki (Kimsenin mülkü olmayan umumî nehrin temizlenmesi masrafı, Beyt-ül-malın cizye ve haraç kısmından verilir. Zekat ve öşür kısmından verilmez. Çünkü zekat paraları, yalnız fakir olan müslümanlara verilir. Beyt-ül-malın bu kısmının geliri yoksa, oradaki insanlar temizler. Temizlemezlerse, fakirler zor ile çalıştırılır. Zenginlerden de, para alınıp, masraflar karşılanır). (Mecelle)nin 1321. maddesinde de böyle yazılıdır. Öşür bahsi sonunda ve Beyt-ül-malı anlatırken bildirilen umumî hizmetlerin masrafları da, hep böyle karşılanır. Görülüyor ki hükümetin ve belediyelerin, yaptıkları hizmetlerin masraflarını milletten istemeye, hatta zor ile almaya hakları vardır.]

(Dürr-ül-muhtar) sâhibi “rahmetullahi teâlâ aleyh” 5. ciltte, icareyi anlatırken, 34. sayfada diyor ki: Günah işliyenleri, mesela şarkı söyleyenleri, ölü için methiye söyleyip ağlayanları ve çalgıcıları kira ile tutmak sahih değildir. Oyun için davul çalmak da böyledir. Askerler için, düğün için davul çalmak câizdir. Şarkıcının, çalgıcının kazandığı parayı, sahiplerine geri vermesi lâzımdır. Sahipleri bilinmezse, fakirlere sadaka vermelidir. Bunlar, kira ile tutulmayıp, önceden şart etmeyip, hediye olarak verilirse, alması helal olur. Fakat, yine tayyip, iyi para değildir. Çünkü, adet haline gelen hediyeler, şart edilen ücret gibidir.

Kiraya verdiği malı teslim etmezse, teslim edinciye kadar habs olunur.

Müşterek olan mal, ancak ortağa kiraya verilir. İmameyn başkasına da verilebilir buyurdu. Bir evi, birkaç kişiye kiraya vermek câizdir. Malum ücret ile süt ana tutmak câizdir. Çocuğu ve bezlerini yıkamak, yedirmek de ona ait olur. Erkek, ailesini süt analığa göndermiyebilir.

Fâsid icare: İpliğin bir kısmını, dokumacıya kira olarak bırakmak üzere dokutmak, eşyadan bir kısmını, kira olarak vermek üzere taşıtmak için hayvan kiralamak, unun bir kısmını, kira vermek üzere, buğday öğütmek fasittir. Bir kimse, birinin malını, izinsiz kullansa, ücret vermez.

Ecir-i müşterek: Serbest işçi demektir. Yani herkese işler. Yahut, yalnız bir kişiye, zaman belli olmadan işler. Ancak işini bitirince, ücreti verilir. Eşya, elinde, emânet olup helak olursa ödemez. Fakat, helak olmasına kendi sebep olursa, kasıt bulunmasa dahi öder. Doktor, dişci, eczacı, fen hâricinde, yanlış iş yapıp, hasta zarar görürse öderler.

Ecir-i has: Belli zamanda, belli işi yapmak için hususi tutulan işçidir. Elindeki mal, kastsız helak olursa, ödemez. İşçiye farklı ücret ile iki veya üç iş gösterilip, hangisini yaparsa onun ücretini vermek câizdir. 4 iş göstermek olmaz. Sözleşilen zaman iyi bilinmezse de, ücreti verilir. Ücret söylenmedi ise, tutulan kimse, işçi veya sanat sâhibi olarak çalışan biri ise, o memleketteki ücret üzerinden hakkı verilir. Eğer böyle biri değilse, yardıma gelmiş olacağından bir şey verilmez. Çağırmadan gelene de ücret verilmez.

Bir işçi, kendi çalışması şart ise, yerine başkasını çalıştıramaz.
Hamal, yükü eve sokar. Fakat, yerine koyması lazım değildir.

Dellal ve simsar, işçi gibidir. Fakat, bunlar iş karşılığı değil, elindeki malı satarsa ücret alır. Ücreti alacağına karşı tutmak üzere, borclusunu ücret ile çalıştırmak câiz değildir. [(Dürr-ül-muhtar)da vakıf kısmı sonu.]

Terziye kumaş verip, bir haftada dikersen yüz lira, iki haftada dikersen elli lira veririm demek, İmameyne göre câizdir. Dükkanda terzilik yaparsan, kirası yüz lira, demircilik yaparsan ikiyüz lira demek câizdir.

Boyacıya kumaş veren kimse, kırmızı istemiştim, sen mavi boyamışsın derse, boyacı da, mavi istemiştin derse, kumaş sâhibinin sözü kabul olunur. Terzinin caket yerine pantalon dikmesi de böyledir. Bunların ücreti verilmez. Kumaşı da öderler veya sâhibi isterse yapılan şeyi alıp piyasaya göre işçilikten keser.

Malın kullanılacak hâli kalmazsa, icare fesh olur. Kiracının özrü ile de fesh olur. Mesela diş tabibi ile pazarlık ettikten sonra, ağrının kesilmesi veya ticaret için dükkan kiraladıktan sonra, sermayesinin helak olması veya borcu çıkıp ödeyecek başka malı bulunmaması gibi veya sefere gitmek için kamyon tutmuş iken, bir sebeple seferten vazgeçmesi gibi. Fakat, şoför seferden vazgeçerse, mukaveleyi bozamaz ise de, şoförün hastalanması özür olur. Bir tüccar, sanatkar iflas ederse, çırağı ile mukavelesi bozulur. Başkasına çalışan sanatkar böyle değildir. Kiraya verilen şeyin satılması da özür değildir. Yani mukavele bozulmaz. Kiraladığı dükkanda yaptığı sanatı bırakıp, başka sanata başlamak özür olur. Bir ev kiraladıktan sonra, sefere çıkmak da özür olur. İki taraftan birinin ölmesi de özürdür. Bir kiracı, kiraladığı şeyi, daha yüksek ücret ile kiraya vermesi câiz ise de, kira farkını sadaka vermesi lâzımdır. Müşterek bir malı, ortaklar, müşterek kiraya verebilir. Ayrı ayrı verirlerse fâsid, biri hissesini kiraya verirse, batıl olur.

SİGORTA: İbni Âbidin “rahmetullâhi aleyh”, (Redd-ül-muhtar) kitabında, kâfirin eman ile yani izin verilerek İslam memleketine gelmesini anlatırken diyor ki başka bir memlekete, onların izini ile giren kâfire (Müstemin kâfir) denir. Dar-ül-İslama müstemin olarak gelen bir kâfir, burada yaşamakta olan bir zimmi gibi, yani bir gayrimüslim vatandaş gibi korkusuz yaşar. Onun haklarına mâlik olur. Bunun malını da, fâsid sözleşme ile almamız câiz olmaz. Bu müstemine veya zimmiye olan borcunu ödemeyen müslüman habs olunur. Şu kadar var ki müstemini öldürene kısas yapılmaz. Yalnız, (Diyet) denilen para cezası alınır. İbni Âbidin, (İstilad)ı anlatırken buyuruyor ki (Kıyamette, zimminin ve hayvanların hakları altından kurtulmak, müslümanın hakkından kurtulmaktan daha güçtür. Zimminin malını gasp eden veya çalan bir müslüman, kıyamette bunun azabını çekecektir).

Dar-ül-harpte bulunan bir (Müstemin müslüman), mesela, Türkiyeden Fransaya, ticaret için gitmiş olan bir müslüman, kâfirlerin malını, fâsid akid ile alabilir. Çünkü, Dar-ül-harpte bulunan müsteminin, kâfirlerin mallarını, onların rızası ile alması câizdir. Mesela, onlara para verip fâiz alması, kumar oynayıp alması câiz olur. Çünkü, onların malı, bizlere helaldir. Fakat, gadr, yani sözümüzde durmamak, hıyanet etmek, her yerde haramdır. Gönül rızası ile malını almak, gadr değildir. Malına, canına, kadınına, kızına saldırmak gadr olur. Haram olur. Fakat, müslüman memleketinde bulunan müstemin kâfirin malını, gönül rızası ile olsa bile câiz olmayacak yol ile almak, gadr olur. Çünkü, İslam memleketinde, İslamiyetin emirlerine uygun hareket edilir. İslam memleketinde, müstemin ile de, müslümanlar ile yapılması câiz olan sözleşmeler yapılır. Alması İslamiyette lazım olmayan malları alınamaz. Adet olsa da, alması yine câiz olmaz. Mesela Meryem anayı ziyaret için Kudüse gelenlerden ve turistlerden ayakbastı parası veya başka isimlerle bir şey almak câiz olmaz. Müslüman hacıdan ayakbastı parası almak da haramdır.

Dar-ül-harpte bulunan müslüman esirin, onların malına, canına saldırması câizdir. Esiri serbest bıraksalar, rahat dolaşsa, çalışıp kazansa da, saldırması câiz olur. Çünkü, onlara söz vermiş, müstemin olmuş değildir. Fakat, esirin de, onların kadınlarına, kızlarına tecavüz etmesi câiz değildir. Çünkü, nikahlı aileden ve satın alınan cariyeden başka bir kadını vaty etmek, hiçbir yerde câiz değildir. Bu ikisinden başka kadını vaty ederse, zina olur. Mükateb ve iki kişi arasında müşterek olan ve başkasına nikahlı olan cariyesini ve başkasının cariyesini vaty etmek câiz değildir. (Cariye), harpte düşmandan esir alınıp, Dar-ül-İslama getirilmiş olan kâfir kadını demektir. Ganimet malları gibi, gâzîlere taksim olunurlar. Harpte esir alınmayan bir insanı satmak ve satın almak câiz değildir.
Dar-ül-harpte, mesela bir hıristiyan ülkesinde bulunan müslüman müstemine, onların hükümeti gadr ederse, mesela, kanunsuz olarak, malını alırsa veya hapsederse, bu da, esir gibi olur. Bu müslümanın da onlara gadr etmesi câiz olur.

Sigorta parası almak da böyledir. Mesela, müslüman tüccar, malını bir harbinin, yani Dar-ül-harpte bulunan ecnebi, yabancı kâfirin gemisi ile gönderiyor. Gemi sâhibi olan kâfire, navlun, yani yol kirası veriyor. Ayrıca, Dar-ül-harpte mesela Londrada bulunan bir harbiye, (Sikürte) yani sigorta parası denilen, belli bir ücret de veriyor. Gemi yanar veya batar veya soyulursa veya başka şekilde, gemideki mal elden giderse, o harbi, bu malın bütün değerini, sigorta parası karşılığı olarak, müslüman tüccara ödüyor. Bu câizdir. Fakat, harbinin, sultanın izini ile İslam memleketinde oturan müstemin bir vekili de vardır. Tüccar sigorta sözleşmesini bu vekili ile yapıyor. Sigorta parasını, tüccardan, bu vekil olan kâfir alıyor. Denizde, tüccarın malından bir parça yok olursa, bu parçanın değerini tamamen, bu vekil ödüyor. Anladığımıza göre, müslüman tüccarın, yok olan malının değerini bu vekilden alması helal olmaz. Çünkü, bu para, dar-ül-İslamda yapılan sözleşme ile İslamiyetin izin vermediği bir alacaktır. [Kumar parası gibidir.]

Sual: Emanetci, mal sâhibinden emânet parası alınca, mal helak olursa, malı ödemesi lazım geliyor. [Kumar olmuyor.] Sigorta da böyle değil midir?

Cevap: Sigortacıdan alınan para, emanetcinin ödemesi gibi değildir. Çünkü mal, sigortacıya teslim edilmiş değildir. Gemiciye teslim edilmiştir. Eğer, sigortacı, geminin sâhibi olursa, ecir-i müşterek, yani serbest, genel işçi olur. Mal elinde emânet olur. Verilen sigorta parası, emanetciye verilen para gibi olur. Bundan başka, emanetci ve ecir-i müşterek, batma, ölüm ve benzerleri gibi, sakınılamayacak sebeplerle elden çıkan malı ödemezler.

Mecelle’nin 762. maddesinde diyor ki: Güvenilen kimseye bırakılan mala emânet denir. Emânet üçe ayrılır:

1 — (Vedia), güvenilen kimseye saklamak için verilen maldır. Söz veya hâl ile yapılan icap ve kabul ile hâsıl olur. Veren ve alan, diledikleri zaman fesh edebilir. Baliğ olmaları lazım değildir. Parasız Vedia zayi olursa, ödemez. Ödemesi şart edilirse, sözleşme batıl olur. Ücretli olan Vedia helak olunca, ödenir. Mümkün ve faydalı şartla Vedia sözleşmesi câizdir. Vedia olan malı kendi malı gibi saklar. Vedia olan hayvanın nafakası, sâhibine aittir. Vedia, sâhibinden izinsiz kullanılamaz ve vedia, ariyet, kira ve rehn ve ödünç verilemez ve sâhibinin borcunu, onun izini olmadan ödeyemez. Bunları izin ile yapabilir. Sâhibi isteyince aynen geri vermesi lâzımdır. Ödemezse gasıb olur. Vedia olan paranın da kendisini verir. Başkasını veremez.

2 — Kira veya ariyet olarak verilen emanettir. İcap ve kabul ile hâsıl olurlar. Baliğ olmaları şart değildir. (Ariyet), bedelsiz kullanmak demektir. Ariyet hayvanın nafakası, kullanana aittir. Zaman ve mekan ve istifade şekli sınırlı olarak ariyet vermek câizdir. Şartsız ariyet verilen eve, dükkana, tarlaya dilediğini koyabilir. Ariyet alan, bunu vedia verebilir. Kiraya ve rehne veremez. Sâhibi isteyince veya sözleşmedeki müddeti bitince, geri vermesi lazım olur.

3 — Sözleşme olmadan ele geçer. Mesela, rüzgarın getirdiği mal emânet olur.

Sual: Kefaleti anlatmaya başlarken, deniliyor ki bir kimse, birine, (Bu yoldan git! Bu yol emindir, korkusuzdur) diyor. O da bu yoldan gidiyor. Yolda soyuluyor. Söyleyen kimse, bunun malını ödemez. (Bu yol emindir. Eğer korkulu ise, soyulur isen öderim) derse, ödemesi lazım olur. Sigorta da böyle değil midir?

Cevap: Yol emindir demek, emin olduğunu biliyorum demektir. Bir kimse, bilmiş olduğunu söylemekle kefil olmaz. (Eğer söylediğim gibi değilse, öderim) deyince kefil olur. Kefil olarak aldatırsa, ödemesi lazım olur. (Yolda soyulur isen öderim) demediği için kefil olmaz. Ödemesi lazım gelmez. Kefil olacağını söylemesi, aldatmadığına alâmettir. Mesela, değirmene buğday getiren köylüye, değirmenci, bu kovaya koy derse, köylü de koysa, kovanın deliğinden, buğdaylar suya dökülüp sürüklense, gitse, değirmenci, koy derken kovanın delik olduğunu biliyorsa, buğdayları öder. Çünkü, söylerken aldatmış oldu. Demek ki aldatmak demek için, söyleyenin, tehlike bulunduğunu bilmesi ve karşısındakinin ise, bilmemesi lâzımdır. Köylü, kovanın delik olduğunu görerek, bilerek buğdayını koyarsa, malını, kendi isteği ile ziyan etmiş olur.

Sigortacının, tüccarı aldatmak kastı olmadığı meydandadır. Geminin batıp, batmıyacağını bilmez. Hırsızların, yol kesenlerin tehlikesi varsa, bunu, sigortacı gibi, tüccar da bilir. Tüccarın sigorta parası vermesi de, yolda tehlike olduğunu bilip, malı elden çıkınca, bedelini alabilmesi içindir. Sigorta işi, yolcunun veya köylünün aldatılmasına benzememektedir.

Müslüman tüccarın, Dar-ül-harpte, [yani İngiltere gibi putlara tapınılan bir memlekette] bulunan bir harbi ortağı olup bu ortağı, orada, sigortacı ile sözleşme (anlaşma) yapar ve helak olan malın bedelini, orada sigortacıdan alıp, buradaki müslüman ortağına gönderirse, müslüman tüccarın, gelen bu parayı alması helal olur. Çünkü, fâsid olan sözleşme, Dar-ül-harpte ve iki harbi arasında olmuştur. Onların malı, kendi istekleri ile müslümana gönderilmiştir. Alması günah olmaz

Müslüman tacirin, Dar-ül-harbe gidip, sigortacı kâfir ile orada sözleşme yapması ve helak olan malın değerini, Dar-ül-İslamda, sigortacının vekilinden alması câiz olur. Çünkü, Dar-ül-harpte bir harbi ile yapılan sözleşmenin kıymeti yoktur. Harbinin malını, onun rızası ile almış olur. Kâfir ile sözleşmeyi Dar-ül-İslamda yapıp, malın bedelini kâfirden Dar-ül-harpte alırsa, kâfirin isteği ile olsa bile alması helal olmaz. Çünkü, bu parayı Dar-ül-İslamda yapılan fâsid akid, yani sözleşme sonucu olarak almaktadır. Dar-ül-İslamda yapılan her akid muteberdir. Şeri hükümleri yapılır. Bu akid, fâsid olduğu için haramdır. İbni Âbidinden tercüme, burada tamam oldu.
Son asrın büyük âlimlerinden Muhammed Bahit-ül-Muti-i “rahmetullahi teâlâ aleyh” (Sükertah) risalesinin 24. cü sayfasında, (Temin, yani sigorta sözleşmesi, fâsid bir akiddir. Çünkü, muhtemel olan bir tehlikeye bağlanan bir sözleşmedir. Bu ise kumardır) diyor. Ahmed İbrahim efendi de, (Mecellet-üş-şübban-il müslimin)in 1941 senesinin 3. sayısında, (Hayat sigortası, bir tehlikeye bağlanan bir kumardır) demektedir. Bu âlimlere karşılık, doktor Sıddîk Muhammed Emin Darir, (Hedy-ül-İslami)nin 1975 senesi altıncı sayısında, (Sigorta yardımlaşmadır. Bir kimseye gelen tehlikeyi, birçok kimsenin paylaşmasını temin etmektedir. Sigortacı bu yardımlaşmaya kefil olmaktadır. Sigortalı ve sigortacı, alacakları ve verecekleri paradan emindirler. Sigorta, tehlikenin zararından kurtulmak içindir. Kumar ise kendini tehlikeye atmaktır. Sigorta ciddi bir sözleşmedir. Kumar ise oyundur. Evet, sigorta, (Garer) bulunan, yani sonu muhtemel ve şüpheli olan bir (Akid)dir, bir sözleşmedir. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, garer bulunan satışı yasak etmiştir. Yakalamadan önce balığı satmak böyledir. Sigortadaki garer, garer-i fahiştir. Fakat umumî ihtiyaç olunca ve başka çare bulunmayınca, garer bulunan akidler câiz olur. İmâm-ı Süyuti “rahmetullahi teâlâ aleyh”, ihtiyacı şöyle tarif etmektedir: Memnû olanı kullanmazsa meşakkat hâsıl olacak haldir. Fakat, kullanmazsa ölüm hâsıl olmaz). Tehlikeye, zarara düşen insanın, yardıma ihtiyacı inkâr edilemez. Fakat, kar, kazanc için kurulmuş olmayan teberru yardım şirketleri bu işi görür. Kar, kazanc için kurulmuş olan sigorta şirketlerine lüzum yoktur. Yardım şirketlerini, teberru edenler arasından seçilenler veya hükümetler idare eder.

Muhammed Emin Darir, kendi fikri ile kendi mantıkı ile büyük fıkıh âlimlerine karşı geliyor. Halbuki fikri de, mantıkı da fıkıh ilmine uygun değildir. Evvela kumara yardımlaşma diyor. Düşünmiyor ki İslamiyet, kumar şeklinde şüpheli olan yardımlaşmayı haram etmiş, kaza, felaket gelene, hayır sahiplerinin teberru ederek, yardım yapmalarını teşvik etmiştir. Zarar görene, haram yoldan değil, helal yoldan yardım etmek lâzımdır. Sigortalı için, alacağından emin olduğunu söylemesi, felaket geleceğini önceden bildiğini söylemek olur ki bu sözü fıkıh bilgisine ters düştüğü gibi, imana da dokunmaktadır. Çünkü, gaybı bilmek sözü insanı küfre götürür. Felaket gelirse alacağından emindir demek istiyorsa, bu söz, sigortanın kumar olduğunu, haram olduğunu söylemektir ki sigortayı savunurken, reddetmiş olmaktadır. Birçok tüccar, tehlikeli kazanc yollarına atılmaktadır. Bu tehlikeler ticareti ve sanatı haram etmemiştir. Halbuki kumarda bu tehlikelerin hiçbiri yoktur. Hatta kumar, tehlikesiz, zahmetsiz bir kazanc olduğu için haram olmuştur. Harbe hazırlık yarışlarındaki ve ilim öğrenmekteki kumara oyun demek ise, şaşılacak bir haksızlıktır. Evet, oyunlarda kumar olur. Fakat her kumara oyun demek doğru değildir. Merhum şeyh Ebû Zühre “rahmetullahi teâlâ aleyh” de, sigortanın kumar olduğunu, garer bulunduğunu ve tehlike olunca, sigortacının, tehlike olmayınca da sigortalının gaben-i fahiş ile zarar ettiğini, her sözleşmede, iki tarafın zarar ve karlarında müsavat, adalet bulunmasının esas olduğunu bildiriyor. Hayat sigortasının ise, açık bir kumar ve fâiz olduğunu yazıyor. Ayrıca 1972 yılında Libyada Beyda şehrinde toplanan konferansta, zarar ve tehlike için olan sigortalar, 4 mezhebin fıkıh ilimlerine uymuyor ise de, adet hâlini aldığından ve ithalatı arttırdığından câiz olacağına, hayat sigortasının ise açıkça kumar olup haram olduğuna karar verildiğini yazıyor. Bütün bunlardan anlaşılıyor ki hiçbir sigorta helal değildir. Tehlike ve zarar sigortasına da câiz denilemez. Yardım sandıkları bu işi yapmaktadır. Fakat, yardım sandıklarına, hayır sahipleri ve hükümet para koyar. Buraya para koyan, bundan, istifade edemez. İstifadeye kalkışırsa kumar olur, haram olur. Haramların adet hâlini alması, helal olmalarına sebep olamaz.

Görülüyor ki müslüman olsun, kâfir olsun, herhangi bir sigortacı ile Dar-ül-İslamda yapılan sözleşme fasittir. Alınan ve verilen paralar haramdır. Bir müslümanın, kâfir olan sigortacılar ile Dar-ül-harpte sözleşme yapması ve ondan para alması helal olur. Dar-ül-İslamda semavi, yani kaza ile afet ile olan zararlar, sigorta şirketleri tarafından değil, (Yardım cemiyetleri) tarafından ödenmelidir. Böylece, hem millete hizmet olur. Hem, cemiyete teberru [bağış] yapan hayır sahipleri sevap kazanır. Hem de, millet büyük bir günahtan kurtulur.

Sigortaya arabîde (Temin) denilmektedir. Sosyalist darbe olmadan evvelki Libya kanunlarının ve Mısır kanunlarının 747. ci ve Sudan kanununun 617. ci maddelerinde, (Ukud-ül-garer) başlığı altında ve Libya evkaf bakanlığının çıkardığı (Hedy-ül-İslami) mecellesinin 1395 [m. 1975] mart nüshasında sigortalar hakkında geniş bilgi vardır. Bu bilgilerin çoğunun İslamiyete uygun olmadığı (Hedy-ül-İslami)nin 1975 ve 1976 nüshalarında yazılıdır. İslamiyette sigortanın hiçbir nev’i yoktur. İslamiyette (Vakıf) ve (Beyt-ül-mal), (Yardım cemiyetleri) vardır. İşçi sigortalarının ve emekli sandıklarının işlerini Beyt-ül-mal yapar. Beyt-ül-mal, işçiden, memurdan hiçbir şey almaz. Aylıklarından ve ücretlerinden, hiçbir şey kesmez. Çünkü bunlar fakirdirler. İşverenden, tüccardan zekat alır. Bu işi hükümet yapar. İşverenlerin, tüccarların defterlerini, hesaplarını inceliyerek zekatlarını alır. Beyt-ül-mala koyar. İşçilere, memurlara, emeklilere buradan ev, maaş, geçim temin eder. Böylece her müslüman, rahat, mesut olarak yaşar. İşçi sigortalarında ve emanetcide toplanan ve maaşlardan kesilen malların, paraların (Lukata) hükmünde olduklarını, büyük âlim Abdülhakîm efendi, vaazlarında bildirmiştir. Lukata, yerde bulunan mal demektir. Bunlar ve mal-ı habis, sahiplerine geri verilir. Sahipleri bulunmazsa, fakirlere verilir. Eline geçen fakirin mülkü olurlar. Hükümet, ticaret, ziraat, hatta fabrika, ağır sanayi yapmaz. Bunları hususi teşebbüs, yani millet yapar. Her çeşit sigortanın haram olduğu, Yusuf Kardavinin (El-helal vel haram) kitabında vesikaları ile yazılıdır.

Kızılay, İhlas vakfı gibi yardım teşkilatı, dinin (Hibe) ahkâmina tâbidirler. Vakıf değildirler. Çünkü, altın ve kağıt liralar vakıf edilince, kimsenin mülkü olmazlar. Yardım cemiyetlerine teberru edilen malları, paraları ise, alakalı memur kabz edince, cemiyet reisinin mülkü olur. Cemiyette çalışan memurlar, cemiyet reisinin vekilleridir. (Hindiye)de diyor ki (Birisine para verip, bunu falanca fakire ver derse, o fakire kendi parasından verirse, aldığı parayı tazmin etmesi [mislini ödemesi] lazım olur. O parayı başka fakire verirse, tazmin etmez. Verdiği hediyeye ivez [karşılık] olarak az bir şey [mesela makbuz denilen kağıt] verilince, hediyesini geri istiyemez. Aldığı sadakayı harama sarf ettiği veya muhtaç olmadığı bilinmeyen saili boş çevirmemelidir. Verdiklerini muhtaçlara dağıtacağım deyince, sadaka vermesi lazım olur). Bunun için teberru alırken, (Bunları muhtaçlara ve hayır yapanlara vereceğiz) demelidir. Hediye veya sadaka vermeye teberru etmek denir. Alacağını affetmeye ibra denir.

 

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler