ZEKAT VERMEK

Zekat vermek, hicretin 2. senesinde Ramazan ayında farz oldu. Zekatın farzı birdir. Her müslümanın tam mülkü olan nisâb miktarındaki (Zekat malı)nın, belli zamanda, belli miktarını, zekat niyeti ile ayırıp, emredilen müslümanlara vermektir. Tam mülk, helal yoldan gelip, kullanması mümkün ve helal olan öz malı demektir. Vakıf malı, kimsenin mülkü değildir. Gasp, sirkat, rüşvet, kumar, alkollü içki satışının semeni ve fâsid olarak satın aldığı mal gibi, haram malı kendi helal malı ile veya çeşitli kimselerden aldığı haram malları birbirleri ile karıştırmamış ise, bu haram mallar, mülkü olmaz. Kullanması, nafaka yapması helal olmaz. Bunlarla câmi ve başka hayırlar yapamaz. Bunların zekatını vermesi farz olmaz. Yani, zekat nisabının hesabına katılmazlar. Sahipleri veya varisleri belli ise, kendilerine geri vermesi farzdır. Belli değil ise, hepsini sadaka olarak fakirlere dağıtır ise de, sonra sâhibi çıkıp, tazminini isterse, tazmin eder. Sahiplerini buluncaya kadar dayanamayıp bozulacak malı, kendi kullanıp, sonra tazmin etmesi, yani benzerini, benzeri yoksa kıymetini ödemesi câiz olur.

Ticaret şirketinde ortak olanın, hissesi nisâb miktarı ise, kendi hissesinin zekatını hesap ederek vermesi lâzımdır. İbni Âbidin, Bey’ ve şirayı anlatırken diyor ki (Din adamlarının, evkaftan alacakları erzakı, teslim almadan önce satmaları câiz değildir. Çünkü bunlar, hak edilmiş ücret iseler de, hak edilen mal, kabz edilmeden önce mülk olmaz. Düşmandan alınan ganimet, darülİslama getirilince, askerin hakkı olur. Fakat, taksim edilmeden önce, mülk olmaz). Bunun için memurların ve işçilerin alacakları maaş ve ücretler, ellerine geçmeden önce mülkleri olmaz. Maaş, ücret ele geçmeden önce, bunlar nisâb hesabına katılmaz. Yani zekatları verilmez. Bunlardan kesilen yardım sandığı, sigorta paraları ve tasarruf bonoları zekat hesabına katılmaz. Senelerce sonra birikmiş olarak ele alınınca, yalnız alınan para, o senenin zekat nisabının hesabına katılır. Satış karşılığı alınan bonolar, böyle değildir. Bunlar ve hisse ve tahvil senetleri, her sene zekat hesabına katılır.

Hanefi mezhebinin âlimleri dediler ki (Mükellef) olan, yani akıl, baliğ [cünüp olup gusül abdesti almaya başlayan bir yaşa gelmiş] olan ve hür olan müslüman erkek ve kadının, şartları bulununca, zekat vermeleri farzdır. Zekat vermek, malı müslüman fakire temlik etmekle olur. Yani, malı fakirin eline vermek lâzımdır. Fakir ve akıl olan yetime velisi yemek yedirse, zekat yerine geçmez. Yemeği yetimin eline verse veya velisi bu yetimi giydirse zekat olur. Akıl olmayan fakir yetimle birlikte yemek yeseler zekat vermiş olur. Velî olmak, yetime babası tarafından veya hakim tarafından vasi tayin edilmekle olur. Bu kimse, yetime verilecek hediyeleri almak ve ona vermek hakkına mâlik olduğu için, kendi zekatı ile de, elbise ve yiyecek ve başka lüzumlu şeyler satın alıp ona verebilir. Hakim emri ile fakir akrabaya verilen nafakanın da böyle olduğu (Bezzaziye)de yazılıdır. Başka fakirlere, zekat malını değiştirmeden vermesi lâzımdır. İmâm-ı Nesefi “rahmetullâhi aleyh” (Zâhire)de diyor ki (Bir zengin, taam satın alıp fakirlere yedirse, zekat vermiş olmayacağı (Ziyadat)da yazılıdır). (Bezzaziye) ve (Fetava-i Hindiye)de diyor ki (Kurban etini, koyunlarının zekatı niyeti ile fakire verse, zekat olmaz). (İzah)da diyor ki (Çocuğa, deliye verilecek zekat, babasına veya velisi olan akrabasına veya vasisine verilir).

Dört mezhepte de dört türlü (Zekat malı) vardır:

1 — Senenin ekseri zamanında, çayırda parasız otlayan dört ayaklı hayvanlar.

2 — Altın ile gümüş.

(Dürr-ül-münteka)nın sâhibi “rahmetullahi teâlâ aleyh” buyuruyor ki (Altın ile gümüşün 12 ayardan ziyâdesi, para olarak kullanılsın, kadınların süsü gibi, helal olarak kullanılsın, erkeklerin altın yüzük takması gibi, haram olarak kullanılsın, ev, yiyecek, kefen satın almak için saklanılsın, kılıç [ve altın diş] gibi ihtiyaç eşyası olsalar da, zekat nisabının hesabına katılacaklardır). Görülüyor ki erkeklerin altın yüzük takması haramdır.

3 — Ticaret için alınıp, ticaret için saklanılan (Ticaret eşyası).

İbni Âbidin “rahmetullâhi aleyh”, zekatın sebebini ve şartını bildirirken, buyuruyor ki (Eşyanın ticaret niyeti ile satın alınması lâzımdır. Öşür vermesi lazım gelen topraklardan hâsıl olan ve miras olarak ele geçen veya hediye, vasiyet gibi kabul edince mülk olan şeylerde, ticarete niyet edilse de, bunlar ticaret malı olmaz. Çünkü, ticaret niyeti, alış verişte olur. Mesela, tarlasından buğday alıp öşrünü veren veya mirastan eline uruz geçen kimse, satmak niyeti ile saklasa, nisâb miktarından fazla olsa ve bir seneden fazla kalsa, zekatlarını vermek icap etmez). Ticaret niyeti ile [yani satmak için] satın aldığı buğdayı tarlasına ekse veya ticaret için aldığı hayvanı, kumaşı kendi kullanmaya niyet etse, ticaret malı olmaktan çıkarlar. Sonra bunları satmaya niyet ederse, ticaret malı olmazlar. Bunları satınca veya kiraya verince, eline geçen mal ticaret malı olur. Kullanmak için satın aldığı malı, aldıktan sonra ve miras olarak eline geçen uruzu veya hediye, vasiyet, sadaka gibi kendinin kabul etmesi ile mâlik olduğu malı alırken veya tarlasından aldığı buğdayı satmaya niyet etse, ticaret malı olmazlar. Bunları satsa ve satarken semenleri olan uruzu ticarette kullanmayı niyet etse, bu bedelleri ticaret malı olurlar. Çünkü ticaret bir iştir. Yalnız niyet ile olmaz. Başlamak da lâzımdır. Ticareti terketmek ise, yalnız niyet ile olur. Her şeyi terketmek, yalnız niyet ile olur. Bunun gibi, insan yalnız niyet etmekle misafir olmaz ve orucu bozulmaz. Kâfir, müslüman olmaz ve hayvan saime olmaz. Bunların tersi ise, yalnız niyet etmekle olur. Altın ve gümüş eşya ve kağıt paralar, her ne sûretle ele geçerse geçsin, zekat malı olurlar.

4 — Yağmur suyu veya nehir, dere suyu ile sulanan, haraclı olmayan bütün topraklardan [öşürlü toprak olmasa bile] ve vakıf topraktan çıkan şeyler. Bunların zekatına (Öşür) denir. Öşür vermek, Kurân-ı Kerîmde, Enam sûresi 141. âyetinde emredilmiş, onda birinin verilmesi de hadis-i şerifte bildirilmiştir. Öşür, mahsulün onda biridir. (Haraç) ise, 5’te 1, 4’te 1, 3’te 1, yarıya kadar olabilir. Bir topraktan, ya öşür veya haraç vermek lâzımdır. Kul borcu olan, borcunu düşmez. Öşrünü tam verir.

Zekatın farzı birdir. Bu da, niyet etmektir. Niyet kalp ile olur. Malın zekatını ayırırken veya müslüman fakire verirken (Allah rızası için, zekat vereceğim) diye niyet edip de fakire veya zekatını fakirlere vermek için vekil ettiği kimseye verirken borç veya hediye veriyorum derse, câiz olur. Söze bakılmaz. Zekat ve sadaka diye birlikte niyet ederse, İmâm-ı Ebû Yusufa göre, zekat olur. İmâm-ı Muhammede göre “rahmetullahi teâlâ aleyh”, sadaka olur. Zekatını vermemiş olur. Vasiyet etmemiş meyyitin, bıraktığı maldan zekat borcu verilmez. Çünkü, niyet etmesi lazım idi. Varisleri, kendi mallarından ödeyebilirler. [Bu takdirde, zekatın iskatı yapılmış olur.] Zekatı ayırırken ve fakire verirken niyet etmeyip, verdikten çok sonra niyet ederse, mal, fakirde bulunduğu müddetce, câiz olur. Vekiline verirken niyet etmesi yetişir. Vekilinin fakire verirken, ayrıca niyet etmesi lazım değildir. Zekatını müslüman fakire vermesi için, zimmiyi de, yani başka dinde olan vatandaşı da vekil etmesi câiz olur. Halbuki hac için, zimmiyi vekil göndermek câiz değildir. Çünkü, zekat için yalnız zenginin niyet etmesi lâzımdır. Hac için, vekilin de niyet etmesi lâzımdır. Vekiline verirken sadaka, kefaret, hediye derse, vekili fakire bu niyet ile vermeden önce, zengin zekat için niyet etse câiz olur.

İki zenginin de vekili olan kimse, bunların zekatlarını, haberleri olmadan karıştırır, sonra fakire verirse, zekat verilmiş olmaz. Vekil sadaka vermiş olur. Vekil, zekatları öder. İbni Âbidin, on birinci sayfada, bunu açıklarken buyuruyor ki (Zekatları karıştırınca, kendi mülkü olur. Fakire, kendi malını vermiş olur). Zenginlerin izini ile karıştırmış ise veya karıştırdıktan sonra ve fakirlere vermeden önce izin almış ise, câiz olur. Fakirlerin vekili olan kimse, aldığı zekatları, habersiz karıştırıp, sonra fakirlere dağıtması câizdir. Zenginlerin vekilinin de, bunlardan izinsiz karıştırdıktan sonra vermesi câiz olur da denildi. Bir zengin, bir kimseye benim için, şu kadar altın zekat ver derse [veya başka memlekette bulunan bir kimseye mektupla bildirse], bu kimse de emrolunan bu altınları, kendi kağıt parası ile satın alıp, fakirlere verse, câiz olur. İmâm-ı Ebû Yusufa göre “rahmetullahi teâlâ aleyh”, bu kimse, sonra parasını zenginden isteyebilir. İmâm-ı Muhammed “rahmetullahi teâlâ aleyh” buyurdu ki (Sonra sana öderim dedi ise, istiyebilir. Öderim demedi ise, isteyemez). Vekil elindeki zekatı, zenginin emretmediği fakirlere verse, sonra zengin kabul ederse, câiz olur denildi. Benim için fakire sadaka ver diyen kimse, sonra sana öderim demedi ise, ödemez. Zengin, kendi vekiline, fakirlere dağıtması için istediği kadar zekat verebilir. Fakirlerin vekili, her fakir için, nisâb miktarından fazla zekat alamaz. Zekatın, fakir vekilinin eline girmesi, fakirin eline girmesi demektir. Fakir bu mala mâlik olur. Vakıf hayvanlarının ve vakıf ticaret malının zekatı verilmez.

ALTIN, GÜMÜŞ ve TİCARET MALI ZEKATI — Canlı, cansız her mal, mesela yerden, denizden çıkarılmış tuzlar, oksitler, naft, yani petrol ve benzerleri, ticaret yapmak için, yani satmak için satın alındıkları zaman, (Ticaret eşyası) olurlar. Altın ile gümüş her ne niyet ile olursa olsun, hep ticaret eşyasıdır.

Ödünç alma karşılığı olan borclar ve zekat vermek farz olduğu günden önce ödeme zamanı gelmiş olan müeccel [taksidli] kul borcları, nisâb hesabına katılmaz. Yani bunlar, altın ve gümüşten ve ticaret eşyasından elde mevcûd olanların ve alacakların kıymetinden çıkarıldıktan sonra, kalanlar, nisâb miktarı olursa, bir sene sonra zekatlarını vermek farz olur. Zekat farz olduktan sonra yapılan borclar özür olmaz, bunların zekatı verilir. Geçmiş senelerin ödenmemiş zekatları kul borcu sayılır. Müeccel olan, yani zekat farz olduktan sonra, belli zamanda ödenecek olan eski borcların, mesela talak vaktine müeccel mehrin nisâb hesabına katılacaklarını, yani zekatlarının verileceğini bildiren kitaplar İbni Âbidinde yazılı ise de, bunların nisaba katılmamasının sahih olduğu (Dürr-ül-muhtar), (Hindiye), (Dürr-ül-münteka), (Damad) ve (Cevhere)de yazılıdır. Hac, nezir ve kefaret için saklanan paraların zekatı verilir. Çünkü, kul borcu değildirler. Elinde nisâb miktarı altını veya gümüşü olan, yıl sonuna doğru birkaç teneke arpa ödünç alsa, yıl sonunda bu arpa da elinde bulunsa, zekat vermesi lazım olmaz. Çünkü borc, önce zekat malından ödenir. Zekat hesabına katılmayan arpadan ödenmesi düşünülemez.

Alacaklara gelince, İmâm-ı Âzama göre, üç türlü alacak vardır:

1 — (Deyn-i kavi), ödünç verilen zekat malı ve zekat malının satışı karşılığı alınacak olan (Semen)dir. Nisâb hesabına katılır. Alınacak para veya bunun ile yanında bulunanın toplamı nisâb miktarı olduktan bir sene sonra, eline geçen her miktarın 40’ta 1’ini hemen vermesi farz olur. 2 sene sonra eline geçenin 2 yıllık, 3 sene sonra geçenin 3 yıllık zekatını verir. Mesela, 300 dirhem gümüş alacağı olan, 3 sene sonra, 200 dirhem alırsa, bunun, 3 yıl için, 5’er dirhemden, 15 dirhem zekatını verir. Almadan önce zekatını vermesi lazım olmaz. Kiracı, mal sâhibinin izini ile kira karşılığı tâmir yaparsa, bu masrafı mal sâhibine ödünç vermiş olur. (İbni Âbidin).

2 — (Deyn-i mütevassıt), ticaret malı olmayan zekat hayvanlarının ve köle, ev, yiyecek, içecek gibi ihtiyaç maddelerinin satışları karşılığı ve binaların kira alacaklarıdır. Nisâb hesabına katılır. Nisaba mâlik olduktan bir sene sonra, eline nisâb miktarı veya daha çok geçince, her sene için, aldığının 40’ta 1’i hemen verilir.

3 — (Deyn-i zayıf), miras, mehr mallarıdır. Nisâb hesabına katılır. Nisâb miktarı teslim aldıktan bir yıl sonra yalnız o yılın zekatı verilir. Elinde nisâb miktarı mal da varsa, deynden aldığını, buna katıp, elindekinin bir yılı tamam olunca, aldığının zekatını da birlikte verir. Bunun için ayrıca bir yıl beklemez. Kavi ve vasat deynleri de bir sene geçmeden önce alınca, böylece elindeki nisaba katarak zekatlarını birlikte verir. 2 imama göre “rahmetullahi teâlâ aleyhima”, her alacak, nisâb miktarı ise, alınan miktar az ise de, bir yıl geçmişse, zekatı verilir.

Kaybolmuş, denize düşmüş, gasp olunmuş, gömüldüğü yer unutulmuş mal ve inkâr olunan alacaklar, tam mülk olmadıkları için, nisâb hesabına katılmaz ve ele geçerlerse, önceki senelerin zekatları verilmez.

Senetli veya 2 şahitli olan veya itiraf olunan alacaklar, iflas edende ve fakirde de olsa, nisaba katılır. Ele geçince, geçmiş yılların zekatı da verilir.

İHTİYAÇ EŞYASI — İnsanı ölümden koruyan şeylerdir. Bunların birincisi nafakadır. Nafaka da 3’tür: Yiyecek, giyecek ve evdir. Yiyecek deyince, mutfak eşyası da anlaşılır. Ev demek, ev eşyası da demektir. Binek hayvanı veya arabası, silahları, hizmetçisi ve sanat aletleri ve lüzumlu kitapları da ihtiyaç eşyası sayılır.

Hacca gitmek için de, yine bu ihtiyaç eşyasından fazla parası, malı olması lâzımdır. Nafaka, kendinin ve bakması vâcib olanların nafakasıdır. Bunların ihtiyaçtan fazla olanı ve din ve meslek kitaplarından başka kitapların hepsi, hac parası için satılır ve kurban, fıtra nisabına katılır. Fakat, ticaret niyeti olmadıkça, zekat nisabına katılmaz. Hacca gitmek için, oturduğu evden fazla evi satılır. Fakat, bir evin fazla odaları satılmaz. Oturduğu evini satıp, kira ile ev tutmak lazım değildir. Hac vakti gelmeden önce, ihtiyaç eşyası satın almak câizdir. Hac farz olduktan sonra, bunları alarak hac parasını yemek câiz değildir. Önce hacca gitmesi lâzımdır. İbni Âbidin haccı anlatırken buyuruyor ki (Bir senelik yiyecek veya parası nafaka sayılır. Daha fazlasını satıp hacca gidilir. Tüccarın, esnafın, sanat sahiplerinin, çiftcinin kendi memleketlerinde adet olan sermayeleri, hac için ihtiyaç eşyasıdır. Kendinin ve bakması kendine vâcib olanların nafakası, bulunduğu şehrin adetine ve arkadaşlarına göre hesap edilir. İyi, temiz ve güzel yemek, giyenmek lâzımdır. İsraf da etmemelidir. Kul hakki Allahü teâlânın hakkından önce ödenir. Hacca gitmek için ödünç almamalıdır. Ödemesi muhakkak ise alınabilir).

İhtiyaç eşyasını almak için ve cenaze masrafının yapılması için ayırttığı para nisâb hesabına katılır. Yalnız bu parası bulunan kimse, nisâb miktarı olduğu günden bir sene sonra, yine nisâb miktarından az olmazsa, elinde kalan bu paranın zekatını verir. Çünkü, zekat, fıtra ve kurban için, ihtiyaç eşyasına mâlik olmak şart değildir. Bu eşyadan elde bulunanı nisaba katılmaz.

Altın ile gümüşün ağırlığı ve ticaret eşyasının mal oluş kıymeti, nisâb miktarı olduktan itibaren, bir hicri sene, yani Arabî sene [354 gün] elde kalırsa, yıl sonunda elde bulunanın 40’ta 1’ini, zekat niyeti ile ayırıp, müslüman fakirlere vermek farzdır. Acele edip, hemen vermek vâcibdir. Özürsüz geciktirmek mekruh olur. Verirken dört mezhepte de niyet etmek ve zekat olduğunu söylemek lazım değildir.

Altının nisabı 20 miskaldir. Miskal, ağırlık ölçü birimidir. Ağırlık, uzunluk, hacim, zaman ve kıymet [para] ölçü birimleri, şeri birimler ve örfi birimler olarak, ikiye ayrılır: Şeri birimler, Peygamberimiz “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” zamanında kullanılan ve hadis-i şeriflerde isimleri geçen birimlerdir. Bunlardan bazılarının miktarları ne kadar olduğunu dört mezhep imamları farklı bildirmişlerdir. Örfi birimler, kullanılması adet olan veya hükümetlerin kabul ettikleri birimlerdir. Mesela, hanefideki miskal ile Şâfiîdeki ve malikideki miskal birbirinden farklı olduğu gibi, çeşitli örfi miskaller mevcuttur. Hanefi mezhebinde, 1 miskal, 20 kırattır. Bir kırat-ı şeri, kabuksuz, uçları kesilmiş, kuru 5 arpadır. [Eczahanedeki hassas terazi ile yaptığım tecrübelerle] böyle 5 arpanın [0,24 gr.] ağırlığında olduğu görüldü. Böylece, bir şeri miskal, 100 arpa, malikide bir miskalin 72 arpa olduğu (Zâhire)de yazılıdır. Bir miskal, malikide 3,5 [3,456] gram ve hanefide, [4,80 gr.] ağırlığında olmaktadır. O hâlde, altının nisabı, [96] gramdır. Osmanlı devletinde son kabul edilen örfi miskal 24 kırat ve bir kırat da [20] santigram idi. Buna göre, örfi miskal 4,80 gram olmaktadır. Şeri miskal ile örfi miskal aynı ağırlıkta olmaktadır. Bir Osmanlı ve Cumhuriyet altını bir buçuk miskal ağırlığında olduğu için, nisâb miktarı, 20÷1,5=13,3 adet altın liradır. Bir liralık altın, [7,20] gramdır. 13,3 adet altın, 96 gram olur. Demek ki on üç aded ve bir sülüs [13,3] altın lirası veya bu kadar değerinde kağıt parası olan kimsenin, zekat vermesi farz olur. Bir miskal 20 kırattır deyince, şeri miskal anlaşılır. Bu miskalin kaç gram olduğunu anlamak için, 20 ye bir şeri kıratın ağırlığı olan, 0,24 ile çarpmak lazım olur. Örfi kıratın ağırlığı olan 0,20 ile çarpılırsa, bulunan 4 gr., şeri miskalin ağırlığı olmadığı gibi, örfi miskalin de olmaz. Altının nisâb miktarını bu yanlış miskale göre yaparak 4×20=80 gramdır demek de doğru olmaz.

Gümüşün nisabı, 200 dirhem-i şeridir. 1 dirhem-i şeri,14 kırat-ı şeridir. 70 arpadır. Malikide 55 arpa olup [2,64] gramdır. Hanefide, 10 dirhemin ağırlığı, 7 miskalin ağırlığına müsavi olmaktadır. 1 miskalden, onda üçü çıkarılınca, bir dirhem olur. Bir dirheme, 7’de 3’ü ilave edilince bir miskal olur. 1 dirhem-i şeri, 0,24×14=3,36 gramdır. O hâlde, Hanefide gümüşün nisabı, 2800 kırat veya [672] gramdır. 1 mecidiye, 5 miskaldir. Yani 100 kırat-ı şeri, yani 24 gram olduğundan, 28 mecidiyesi olana zekat farz olur. 20 miskal altın ile 200 dirhem gümüş, ortak bir nisâb miktarını gösterdikleri için, değerlerinin birbirine eşit olması lâzımdır. Buna göre, İslamiyette bir miskal altın, on dirhem gümüş kıymetinde oluyor. Bu da, 7 miskal ağırlığında gümüştür. Bir gram altın, 7 gram gümüş değerinde olur. Buna göre İslamiyette, para olarak kullanılan altının kıymeti, aynı ağırlıktaki gümüş paranın kıymetinin 7 katıdır. Bugün gümüş, para olarak kullanılmıyor. Gümüş eşyanın değeri çok düşüktür. Bunun için, kağıt paraların ve ticaret eşyasının nisabını hesap etmek için, gümüşün değeri kullanılamaz. İbni Âbidin “rahmetullahi teâlâ aleyh”, mal zekatı kısmında diyor ki (Kırat-ı örfi dört arpadır. Dirhem-i şeri, 70 arpa, dirhem-i örfi, 16 kırat, yani 64 arpa ağırlığında olduğundan, dirhem-i örfi daha küçüktür). [O hâlde, eskiden kullanılan bu dirhem-i örfi, takriben üç gramdır. Osmanlıların son zamanlarında kullanılmış olan bir kırat, dört buğday vezninde olup [0,20 gram] idi ve bir dirhem=16 kırat=[3,20] gram idi.

(El-mukaddemet-ül-hadremiye)de diyor ki (Şâfiî mezhebinde bir miskal, 24 kırat ağırlığındadır. Bir dirhem-i şeri, 16,8 kırat ağırlığında olur). (Misbah-un-necat) ve (Envar)de diyor ki (Şâfiîde, bir miskal [72] arpadır. Bir miskal, bir dirhemden, dirhemin 7’de 3’ü kadar fazladır. Ticaret eşyasının kıymeti kendi semeni ile yani alış fiyatı ile hesap edilir). Bir miskal [24] kırat, bu da 72 arpa olunca, Şâfiîde bir kırat üç arpa ağırlığında olur ki bu da, 14,4 santigramdır. Bir miskal, takriben üçbuçuk [3,45] gram, 20 miskal, [69] gram olur ki yaklaşık olarak 9,5 altındır. Şâfiî ve hanbeli mezheplerinde de bir dirhem, bir miskalden onda üçü noksan olduğundan, bir dirhem, 16,8 kırat, yani [2,42 gr.] olur. Gümüşün nisabı da 484 gram olmaktadır. Mâlikî mezhebinde, bir miskal [72] arpa, bir dirhem ise [55] arpa olduğu (Cevahir-üz-zekiye)de yazılıdır. Şâfiî mezhebinde, bir malın zekatı, başka cins maldan verilemez. Mesela altın yerine gümüş ve buğday yerine arpa verilemez. Şâfiîlerin Hanefi mezhebini taklit ederek, mal yerine nakt vermeleri ve 7 sınıfın hepsine değil de, diledikleri bir veya birkaç sınıfa vermeleri câiz olacağı, (Kimyâ-i saadet)de ve İbni Hacer-i Mekkinin “rahmetullahi teâlâ aleyh” (Fetava-i fıkıhiye)sinde yazılıdır.

(Dürr-ül-muhtar) 2. cilt, 30. sayfada diyor ki (Zekat nisabı gümüş ile hesap edileceği zaman, dirhem-i şeri kullanılır. Her şehirde kullanılmakta olan örfi dirhem de, kullanılabilir diyenler oldu). İbni Âbidin bu satırları açıklarken buyuruyor ki (Her şehirde kullanılmakta olan dirhem üzerinden hesap olunur diyen âlimler diyor ki fakat kullanılan dirhemlerin ağırlığı, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” zamanında kullanılan üç çeşit dirhemin en hafifinden daha az olmaması lâzımdır. En hafif dirhem, yarım miskal, yani on kırat ağırlığında idi. Böyle değilse, nisabın, on dört kırat olan dirhem-i şeri ile hesap edilmesi lâzımdır. Hanefi âlimlerinin çoğu, bu şeri dirhemi söylemektedir. Eskilerin de, yenilerin de kitaplarından bu dirhem anlaşılmaktadır). Görülüyor ki bir memlekette eskiden kullanılmış olup sonradan bırakılmış olan veya yeni kullanılanı, dirhem-i şeriden hafif olan dirhemlerle zekat hesap edilemez. Bunun için, gümüşe göre nisabı, eski İstanbul veya Mısır dirhemleri ile hesap etmek câiz değildir. [3,36 gr.] ağırlığında olan dirhem-i şeri ile hesap yapmak lâzımdır.

Âlimlerin çoğuna göre, altın ile gümüş her ne hâl ve şekilde olursa olsun ve her ne niyet ile saklanırsa saklansın, zekatı verilir.

Şâfiînin sahih kavlinde ve hanbeli mezhebinde, kadınların ziynet olarak kullandıkları altının ve gümüşün zekatı verilmez.
Altın ve gümüş, saf iken yumuşak olduklarından, para ve süs olarak kullanılamaz. Bakır veya başka madenle karışık halita [alaşım, alliage, legierung] halinde kullanılırlar. Altın ve gümüşü yarıdan [% 50 den] çok olan, yani ayarı 12’den yukarı olan altın ve gümüşlere, saf gibi bakılır. Bunların ayar farkları düşünülemez. Altını ve gümüşü yarı veya daha az olan halitalar ise, ticaret eşyası gibidir. [Kanuni sultan Süleyman “rahmetullahi teâlâ aleyh” zamanında, gümüş nisabı 840 akça olduğu, Ebussuud efendi “rahmetullahi teâlâ aleyh” fetvasında yazılıdır. Demek ki bir akça, 0,24 dirhem, yani [0,8 gr.] gümüş imiş. Abdurrahmân Şeref beğ, 1892 baskılı (Tarih-i devlet-i Osmaniye) kitabında diyor ki (Sultan Süleyman zamanında, bir dirhem gümüşten üç akçe basılırdı. 1688 senesinden sonra, gümüş miktarı altı defa azaldı.) 1891 tarihli bir Osmanlı takviminde, (Bir parça üç akçadır. Bir akça üç fülustur) yazılıdır.]

Ticaret eşyasının kıymeti, yani nisâb hesap edildiği vakitteki alış fiyatı, alış verişte kullanılan altın veya gümüş paradan hangisi ile nisâb miktarı oluyorsa, onun ile hesap edilir. İkisi ile de nisâb miktarı oluyorsa, fakirlere daha faydalı olanı ile hesap edilir. Para olarak kullanılmayan altın ve gümüş ile hesap edilmez. Hükümet tarafından damgalı altın veya gümüş paralardan kıymeti en az olanı ile hesap edilir. Hangisi ile hesap edildi ise, yine onun ile zekat farz olduğu gündeki yani nisâb üzerinden bir sene geçtikten sonraki piyasaya göre, yeniden hesap edilen kıymetinin, yani alış fiyatının veya eşyanın kendisinin 40’ta 1’i verilir. Altın ile gümüşün para olarak kullanılmadığı yerlerde, başka metal veya kağıt paralar, şimdi altın karşılığıdır. Böyle paralarla satın alınmış olan ticaret eşyasının ve kağıt paraların, fıtra ve kurbanın nisapları, Şeyhayne “rahmetullahi teâlâ aleyhima” uyarak, damgalı altın paralardan kıymeti en az olanı ile hesap edilir. Gümüş ile hesap edilmez. (Keşif-i rümuz)da diyor ki (Eşyanın kıymetleri altın ve gümüş ile anlaşılır).

Ticaret için olmayan, yani satılık olmayan evlerin, apartmanların, sanat aletlerinin, motor, tezgah, kamyon ve gemilerin ve ne kadar çok olursa olsun evde kullanılan eşyanın zekatı verilmez. Sanat sahipleri, sanayiciler, imalatcılar, ham ve işlenmiş, mamul eşyanın zekatını verirler. Demirbaş eşyanın zekatı verilmez. Ticaret eşyasından evde kullanılmak için ve ticaret olunan gıdadan bir senelik ev ihtiyacı için ayrılmış olanların da verilmez. Yani bütün bunlar ve ödenecek borçlar, nisâb hesabına katılmaz. Bütün bu eşyayı ve yiyecek, içecek ve giyecek ve barınacak ev gibi lüzumlu nafakayı satın almak için sakladığı altın, gümüş ve kağıt paranın hepsi nisâb hesabına katılır. Yani zekatları verilir.

İbni Âbidin “rahmetullâhi aleyh” buyuruyor ki: Ticaret eşyasının altın ve gümüş üzerinden kıymetleri, nisâb miktarını bulmaz ise ve yanında altın veya gümüş de varsa, eşyanın kıymeti altın veya gümüş kıymetine eklenerek, nisâb tamamlanır. Mesela, 100 dirhem gümüş kıymetinde, satılık buğdayı ile yine 100 dirhem kıymetinde 5 miskal altını bulunursa, zekat verecektir. Çünkü, altının ve buğdayın gümüş üzerinden kıymetleri 200 dirhem olup nisabı doldurmaktadır.

Yalnız altını olan, zekatını, altın olarak verir. Gümüş olarak kıymeti verilmez. Gümüşün zekatı da, altın olarak verilemez. Yalnız altını veya gümüşü veya kağıt parası olup da, ticaret eşyası bulunmayan kimse, bunların zekatı olarak, başka mal veremez. Şernblalinin (Merakıl-felah) kitabında, (Altın ve gümüş yerine, bunların kıymeti kadar (Uruz) [Altın ve gümüşten başka, canlı veya cansız, her çeşit mal] vermek sahih olur) buyuruyor ise de, o sayfa tamam okunursa, altın, gümüş yerine ticaret yaptığı maldan verileceği anlaşılmaktadır. Nitekim, (Tahtavi) “rahmetullahi teâlâ aleyh”, bu kitabı açıklarken, (Uruz ticaret malı demektir) diyor. Bütün fıkıh kitaplarında da, açıkça bildirildiği gibi, altın veya gümüş ile birlikte, ticaret eşyası da bulunan bir tüccar, her biri ayrı ayrı nisâb miktarında olsalar dahi, altın ve gümüş zekatı olarak da, ticaret malından verebilir.

İbni Âbidin “rahmetullahi teâlâ aleyh”, koyunların zekatını anlatırken buyuruyor ki: Zekat ve öşür ve haraç ve fıtra ve nezir ve kefaret olarak verilecek mallar yerine bunların kıymetlerini de vermek câizdir. Yani, bunların kendileri mevcûd olduğu hâlde, aynı değerde olan, kendi cinslerinden veya başka cinsten zekat malı veya altın, gümüş para da verilebilir. [Kağıt para verilmiyeceği aşağıda bildirilecektir.] Hayvanın kıymeti, verileceği gündeki piyasaya göre hesap edilir. Orta 4 koyun yerine, semiz 3 koyun verilebilir. Fakat, ağırlık ve hacim ile ölçülen mal yerine kendi cinslerinden kıymetleri verilemez. Başka cinsten kıymetleri verilebilir. Altın ve gümüşün zekatı ağırlıkları ile yani tartarak verilir. Ticaret için olan hububâtın ise, hacimları ile yani ölçek ile verilir. Böyle fâiz olabilen [yani vezn veya hacim ile ölçülen] malların kendi cinsinden, kıymetleri verilmez. Mesela, 5 dirhem bakırlı gümüş yerine, aynı kıymette, 4 dirhem saf gümüş verilemez. 5 dirhem halis yerine, 5 dirhem âdi, yani ayarı düşük verilir. Fakat bu sûrette, bile bile vermek mekruh olur. 5 kile âdi buğday yerine, aynı kıymette olan dört kile halis buğday verilemez. Bir kile daha vermek lazım olur. Fakat bunlardan herhangi birinin zekatı olarak başka cinsten ticaret malı verilirken, o memleketlerdeki alış kıymeti hesap edilerek verilir. Mesela, 200 dirhem ağırlığında olan bir gümüş ibrik, sanat, işçilik bakımından 300 dirhem kıymetinde olsa, bunun zekatı 5 dirhem gümüş verilir. 5 dirhem gümüş kıymetinde altın verilemez. 7,5 dirhem gümüş kıymetinde altın vermek lâzımdır. Hem altını, hem gümüşü olup her biri ayrı ayrı nisâb miktarı ise, zekatları ayrı ayrı tartı ile verilir ise de, yalnız bu takdirde, yani hem altını, hem gümüşü bulunan bir kimse, nisâb miktarı oldukları zaman dahi, fukaraya faydalı olmak, yani geçer akça verilmiş olmak şartı ile kıymeti hesap edilerek, ikisinden birini vermek de câiz olur. Hem altını, hem de gümüşü olup birisi veya her biri, nisâb miktarından az ise, bu vakit, herhangi birinin, diğeri üzerinden kıymeti alınarak birisinin nisabı doldurulabilir ise, öteki yerine de, bu verilir. Yine fukaraya faydalı olan hesap edilmeli ve verilmelidir. 100 dirhem ağırlığında gümüş bir ibriğin işçilik kıymeti 200 dirhem olsa, zekatı lazım gelmez. Zira zekat, ağırlık ile hesap edilir. 150 dirhem gümüşü ile 40 dirhem kıymetinde, 5 miskal altını olan, zekat verecektir. Çünkü, altının gümüşe ilavesi nisabı doldurmuyor ise de, gümüşün altına ilavesinde nisabı hâsıl olmaktadır. 95 dirhem gümüşü ile bir miskal altını olsa ve bir miskal altın kıymeti, 5 dirhem gümüş ise, altın nisabını doldurduğu için zekat verir.

Bir kimse, zekat niyeti ile 40’ta 1 ayırmadan veya verirken niyet etmeden, fakirlere milyonlarla lira dağıtsa, zekat vermiş olmaz. Çünkü, ayırırken veya kendi vekiline veya fakire veya fakirin vekiline verirken niyet etmesi farzdır.

Eldeki para ve ticaret malı nisâb miktarı olduktan sonra, bir sene tamam olmadan, azalıp nisapdan aşağı düşse veya daha çoğalırsa, zekata tesiri olmaz. Yani, sene sonunda, nisâb miktarından az olmaz ise, mevcudun zekatı verilir. Sene sonunda elinde bulunan paradan, yiyecek, giyecek, ev satın almak, kira vermek gibi lüzumlu paraları düşmez. Bütün paranın zekatını verip kalanı bunlara harc eder. Hanefide ve Şâfiîde, sene sonu gelmeden önce, nisâb telef olur veya telef ederse, yani elinde zekat malı nisâb miktarı kalmazsa, evvelki nisâb sayılmaz olur. Yeniden nisaba mâlik olursa, yeniden bir sene daha bekleyip, sene sonunda da, nisâb elinde kalırsa, bu elindekinin 40’ta 1’ini, niyet ile ayırıp, verir. Maliki ve hanbeli mezheplerinde, nisâb helak olursa, yine böyledir. Fakat, zekattan kaçmak için, kendi telef ederse, evvelki nisâb değişmez. Bir sene geçtikten birkaç gün sonra, eline çok para, mal gelse, bunun zekatı hemen verilmez. Bir sene sonra, elinde bu da kalırsa, verilir. Alacak başkadır, ele geçen başkadır. (Camiur-rümuz) kitabı, 86. sayfada buyuruyor ki (Nisaba mâlik olduktan sonra, bir sene tamam olmadan önce satın alınan ticaret eşyası ve tevellüd ederek veya hediye, miras, vasiyet sûretleri ile ele geçen (Saime) hayvan ve altın, gümüş, hatta sene sonuna yakîn iken de ele geçseler, kendi cinsinden nisaplara eklenerek hepsinin zekatı birlikte verilir. Buradan anlaşılıyor ki sene tamam olduktan sonra ele geçenler nisaba eklenmez. Yani o senenin zekatına sokulmayıp, ondan sonra gelen senenin zekatına bırakılır. Yine anlaşılıyor ki nisabı olmayanların eline geçerlerse, bunların, o sene zekatları verilmez).

KAĞIT PARA ZEKATI — Kağıt paraların zekatını da vermek lâzımdır. Şiîler altın ve gümüşten başka paraların zekatı verilmez, diyorlar. Nur-i Osmaniye kütüphanesi, [1968] numaralı (Tatarhaniye) kitabının sâhibi “rahmetullahi teâlâ aleyh”, 95. sayfada diyor ki (Gümüş para gibi kullanılan Fülus, yani bakır paraların kıymeti, 200 dirhem gümüş veya 20 miskal altın olduğu zaman, bu paranın zekatını vermek lâzımdır. Ticaret niyeti ile kullanması şart değildir ve kıymeti, yani değeri kadar altın verilir).

[(Miftah-üsseade) kitabının sâhibi “rahmetullahi teâlâ aleyh” Arabî olarak diyor ki (Fülus denilen bakır paraların gümüş para ile hesap edilen kıymetleri 200 dirhem gümüş olursa, bu fülusların değerlerinin 40’ta 1’i kadar gümüş parayı zekat olarak vermek lazım olur). Bundan anlaşılıyor ki şimdi kağıt liraların zekatını altın lira olarak vermek lâzımdır. Kağıt olarak verilemez.

(Dürr-ül-münteka) kitabının sâhibi “rahmetullahi teâlâ aleyh”, Sarf bahsi sonunda diyor ki (Fülus, geçer akça olduğu zaman, gümüş para gibidir. Geçmez ise, başka mallar gibidir. Sayısı veya ağırlığı belli olan, mesela bir dirhem ağırlığında fülus ile mal satın almak câizdir. Bir dirhem ağırlığında fülus ödemesi lazım olur. Fülus, aslında para değildir. Gümüş dirhem parçalarının yerini tutmak için basılmış maden parçaları olup ucuz şeyleri satın almak için kullanılır.)]

Kağıt paraların nisapları, çarşıda kullanılan en ucuz altın para ile hesap edilir. Çünkü kağıt paralar, altın karşılığı senetlerdir ve kendi kıymetleri azdır. Altın karşılığı olan itibari kıymetleri hükümetler tarafından konmuştur. Her zaman değişmektedir. Karşılıkları kadar altın liraların 40’ta 1’i veya bunun ağırlığı kadar her çeşit altın verilmelidir. Fakire altını teslim ettikten sonra, ona kolaylık olmak için, altınları piyasadaki kıymetine göre ondan satın alıp, ona kağıt para verilebilir. Nakdeynden, yani altından ve gümüşten başka ticaret eşyasını böyle satın alıp, kendisinin kullanması mekruh olduğu (Buhârî)de yazılıdır. Kağıt olarak verilen zekatlar sahih olmaz. Tekrar vermek lâzımdır. Sonradan fakir olan, az altın ile devir yaparak kaza eder. Asırlardan beri müslümanlar, zekatlarını altın, gümüş olarak vermiştir. Hiçbir din alimi, fülus denilen paraların ve borç senedinin zekat olarak verileceğini söylememiştir. 5 Mayıs 1338 [1922] tarihli fetva denilen yazı doğru değildir. Şâfiîde câiz olmadığı (İktül-ceyid)de yazılıdır.

(İbni Âbidin) “rahmetullahi teâlâ aleyh”, sarf, yani sarraflık satışını anlatırken diyor ki (Fülus, yani bakır paralar, geçer akçe ise, üzerindeki değere göre para olur. Üzerindeki değer geçer değilse, kıymetsiz mal olur). 13. sayfasında diyor ki (Ödenecek senetlerin iki türlü değeri vardır: Üzerinde yazılı olan değeri olup senet sâhibinin, kendinde bulunmayan malını göstermektedir. Kağıtın kendi değeri ise pek azdır). İnsanın malı, kendinde bulunuyorsa, bu mala (Ayn) denir. Kendinde bulunmıyorsa, (Deyn) denir. Kağıt liraların üzerlerinde yazılı olan değerler, deyn olan zekat malını göstermektedir. (Dürr-ül-muhtar), 12. sayfada diyor ki (Ayn veya geri alınacak deyn olan malın zekatını deyn olan maldan vermek câiz değildir. Ayn olan maldan vermek lâzımdır). Mesela fakirden alacağı olan 200 dirhemin 5 dirhemini zekat niyeti ile ona bağışlayıp kalanı alsa, câiz olmaz. Ancak 5 dirhemin zekatı verilmiş olur.

(Kağıt paralar, birkaç kişi arasında yapılan âdi senede benzetilemez. Bunlar her yerde geçer. Altın gibidirler) demek doğru değildir. Çünkü, (İbni Âbidin) yemin bahsinde diyor ki İmâm-ı Ebû Yusuf, Harun Reşid için yazdığı, (Haraç ve Öşür) kitabında buyuruyor ki (Halifenin, toprak sahiplerinden, haraç ve öşür olarak, altın, gümüş yerine, başka geçer akça, mesela sütuka denilen parayı alması haramdır. Çünkü bunlar, herkesin kabul ettiği damgalı para ise de, altın değil, bakır paradır. Altın, gümüş olmayan parayı zekat ve haraç olarak alması haramdır).

Kağıt paraların zekatını, altın olarak vermek takvâ değildir. İbadetlerde takvâ, bunların bir mezhebin imamlarının hepsine, hatta her mezhebe uygun olmasına çalışmak demektir. Fakir, kağıt paraya râzı oluyor ve onunla ihtiyaçlarını gideriyor denirse, fakirin râzı olması değil, Allahü teâlânın râzı olması ve kabul etmesi lâzımdır. Mesela, (İbni Âbidin) 12. sayfada diyor ki: (Bir zenginin, bir fakirden alacağı olsa, fakire borç senedini verip, sana, alacağım kadar zekat vermeye niyet ettim. Sen de kabul et ve borcuna karşılık tut, ödeşmiş olalım derse, fakir de kabul ettim derse, İslamiyet, bunu kabul etmiyor ve zengin, zekatını vermiş olmuyor. Çünkü, zekat, laf ile borc senedi vermek ile râzı olmak ile edâ edilmiş olmuyor. Mal teslim etmek ile oluyor. Bu zenginin, zekatını fakire vermesi, fakirin de, aldıktan sonra, tekrar zengine geri vererek borcunu ödemesi lâzımdır. Şâfiî ve hanbeli mezheplerinde de böyledir. Fakirin, bu parayı geri vereceğine güvenemiyorsa, güvendiği birini fakire göstererek, zekatını almak ve borcunu ödemek için, bunu vekil yap der. Zekatı bu vekile verir. Vekil de, zengine geri vererek, fakirin borcunu öder). Böyle olduğu (Dürr-i yekta) ve (Mîzan-ı Kübrâ) kitaplarında da yazılıdır.

(İbni Âbidin) “rahmetullahi teâlâ aleyh” yine aynı sayfada buyuruyor ki: (Zengin bir kimse, ayn olan, yani elinde bulunan malının [veya elinde bulunan kağıt paraların karşılığı deyn olan altınların] zekatını fakire vermek için, başka birinde bulunan alacağının senetlerini [veya bankadan veya sarraftan altın alacak kadar kağıt parayı] o fakire verip, senetlerde yazılı malı, borçludan almasını [veya o kağıt paralarla bankadan, sarraftan altın almasını] fakire emretse, fakir o malı, borçludan aldığı zaman [yani kağıt para verip altın alınca] zenginin zekatı ayn olarak verilmiş olur. Malı [altını] fakir teslim almadıkça, yalnız senedi [kağıt parayı] vermekle, zekat verilmiş olmaz. Çünkü, fakir, o malı [altını] aldığı zaman, borc senedi [yani kağıt para], mal [altın] olup aynın [ve deynin] zekatı, ayn olarak verilmiş oluyor). Görülüyor ki kağıt para zekatını, altın olarak vermek veya kağıt olarak verilince, bunu fakirin bankadan veya sarraftan altına çevirmesi ve kağıt para verirken, bunu altına çevirmesi için, fakire emretmek, muhakkak lâzımdır. Verilen kağıt parayı, fakir altına çevirmezse, zengin zekat vermiş olmaz. Zira altına çevirmek, yani deyn olan malın zekatını ayn olarak vermek, zenginin vazifesidir.

Hülâsa: Ticaret eşyası bulunmayanlar, kağıt paralarının zekatını altın olarak vermelidir. Verilecek kağıt parayı altına çevirmek, altın bulmak her zaman kolaydır. Zira, altının lira olması şart değildir. Tartarak, bilezik, yüzük veya herhangi bir şekildeki altın verilebilir. Bunlar da, her yerde, kuyumcularda bulunur. Bulunduğu yerde hiç altın bulunmayan bir zengin, ticaret eşyası da yoksa, altın bulunan bir şehrdeki bir müslümanı vekil edip, buna kağıt para gönderir. Bu vekil de, kağıt paraları altına çevirip, fakire altın verir. Doğrudan doğruya, fakiri de vekil edebilir. Fakir, zenginden veya vekilinden uzak yerde ise ve fakirin bulunduğu yerde altın yoksa, fakirin tayin edeceği vekiline de altın teslim olunabilir. Hatta zengin, zekatı olan altını, fakirin emri ile fakirin alacaklısına teslim ederek, fakiri borcdan kurtarabilir. Burada, alacaklı zekatı almakta, fakirin vekili olmaktadır. Fakat, fakirin rızası, yani önceden vekil etmesi şarttır.
Zekat, kağıt para olarak verilemez demek, zekatı kağıt para olarak vermemelidir demek değildir. Kağıt para, ahkâm-ı İslamiyeye uygun verilmelidir demektir. Herhangi bir zekat malının zekatını kağıt para ile ahkâm-ı İslamiyeye uygun olarak vermek için, fakirdeki alacağını, ona, o kadar zekat vermeye niyet ederek ödeşmek isteyen bir zenginin yapacağı gibi yapmak lâzımdır. Bu da, (Eşbah) ve (Redd-ül-muhtar)da ve (Hindiye) 6. cildi sonunda şöyle anlatılmaktadır: (Dağıtmak istediği, nisapdan az kağıt paranın değerinde altını zevcesinden veya başkasından ödünç alır. Sâlih bir fakir bulur. Buna emin değilse, sana ve bir kaç tanıdığıma kağıt para olarak zekat vereceğim. Dinimiz, zekatın altın olarak verilmesini emrediyor. Altınları kağıt paraya çevirmekte kolaylık olmak için, (Zekatını almak ve dilediği gibi tasarruf etmek üzere, şunu vekil yapmanı istiyorum. Böylece, benim ahkâm-ı İslamiyeye uymamı sağlamış olacaksın. Bunun için de, sevap kazanacaksın!) der. Zenginin güvendiği bir kimse vekil yapılır. Zengin olan da vekil yapılabilir. Altınları, bu fakirin yanında olmayarak bu vekile zekat niyeti ile verir. Böylece zekat fakire verilmiş olur. Vekil, altınları teslim alıp, birkaç dakika sonra, bunları, kağıt para karşılığı zengine satar. Aldığı kağıt paraları da, zengine hediye eder. Zengin de, bu kağıt paraları, o fakire ve başka fakirlere [Kurân-ı Kerîm kurslarına ve dine hizmet eden, cihat yapan müslümanlara] dağıtır). Zenginlere verirse, sevâbı az olur. Kimseye vermezse veya câiz olmayan kimselere ve namaz kılmayanlara verirse, zekatın azabından kurtulursa da, sevaplarına kavuşamaz. Altınları alınca götürmiyeceğine emin olduğu bir fakir bulursa, zekatını doğruca bu fakire verir. Fakir altınları aldıktan birkaç dakika sonra, bunları, zekatı vermiş olan zengine satar. Aldığı kağıt paraları zengine hediye eder. Hatta, altınları satmayıp, doğruca bunları hediye eder. Zengin de bu değerde kağıt parayı, yukarıda bildirdiğimiz yerlere dağıtır. Altınları, ödünç almış olduğu kimseye geri verir. Nisapdan çok zekat vermesi icap ediyorsa, bu işi tekrar yapar. Zekatı altın olarak dağıtmak, daha sevaptır. Altın ile verileceği, herkese gösterilmiş, öğretilmiş olur. Zekatı fakire veya vekiline, önce altın olarak verip sonra bunu kağıt paraya çevirmek, (Hile-i şer’iyye) olur. Zekatı ahkâm-ı İslamiyeye uygun verebilmek için, bunu yapmak lâzımdır ve çok sevaptır. Hile-i şer’iyye yapmanın câiz olduğu ve fakirin aldığı zekatı, sadakayı zengine hediye etmesinin câiz olduğu 3. kısım, 15. ve 63. maddeleri sonunda bildirilmiştir. Farz olduktan sonra zekat vermemek için, (Hile-i batıla) yapmak haram olur. Farz olmadan önce yapılan hile İmâm-ı Muhammede göre mekruh, İmâm-ı Ebû Yusufa göre câiz olur. Fetva İmâm-ı Muhammede göredir.

Bakara sûresinin 275. âyetinde meâlen, (Allah, fâiz ile elde edilenleri yok eder. İzlerini bile bırakmaz. Zekatları verilen malları arttırır) buyuruldu. Allahü teâlânın bu vaadini bilmeyen veya inanmayan, zekat vermekten kaçıyor. Fakirlerin ve devletin bu hakkını ödememek için, hile-i batıla yapanlar oluyor. Bu batıl hilelerden birisi, zekat nisabına mâlik olmamak için, ev, dükkan, arsa, tarla satın alarak, paralarını ellerinden çıkarıyorlar. Satın aldıklarını kiraya veriyorlar. Böylece, zekat vermeleri farz olmuyor ise de, fakir olan akrabalarına nafaka vermeleri farz oluyor. Bunu zaten hiç bilmiyorlar. Hem, nafaka vermek farzını yapmıyorlar, hem de, sıla-i rahm sevâbından mahrum kalıyorlar. Hem de, ticarette, sanayide, bütün milletin kalkınmasında kullanılacak paraları taşa, toprağa bağlamış oluyorlar. Bundan başka, Allahü teâlânın zekat verenlere vaat etmiş olduğu bereketten, zenginlikten mahrum kalıyorlar.

(İbni Âbidin) ve (Mevkufat) ve birçok kitapların sahipleri “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” yeminin çeşitlerini anlatırken diyor ki (Bir kimse filana olan şu kadar gümüş borcumu, bugün ödeyeceğim diye yemin etse, gümüş yerine, züyuf veya bakırı yarıdan fazla olan gümüş verse, yemini yapmış olur. Eğer fülus denilen, bronzdan, kalaydan, bakırdan geçer akça [veya kağıt para] verse yahut alacaklı, yemin eden borçlusuna, alacağını hediye etse, bağışlasa, yeminini yapmış olmaz. Çünkü, bakır para, gümüş değildir. Borçlunun, parayı teslim etmesi lâzımdır. Alacaklının sözü ile olmaz). Züyuf, gümüşü az para demek ise de, bakırı yarıdan çok değildir. Fülus, altından ve gümüşten başka, madeni para demektir. Görülüyor ki yemin bahsinde, züyuf da, gümüş kabul olunduğu hâlde, fülus, yani bakırdan geçer akça [yani kağıt para], yine kabul edilmiyor, câiz olmuyor.

Mezhepsizler, câhiller, (Kağıt para, iki kişi arasında yapılan senede benzetilemez. Günün geçer akçasıdır. Umum-i belva hâlini almıştır. Bugün için bunu vermek zaruridir) diyorlar. Bunlara aldanmamalıdır. Umum-i belva ve zaruret olmak ve ruhsat, izin vermek, bizim gibi avâmin sözü ile olamaz. Burada konuşmak, müctehidlerin hakkı ve salahiyetidir. Bugün, yeryüzünde mutlak müctehid yoktur. Bunun için hiçbir müslümanın dört mezhebin dışına çıkması câiz değildir. Müctehidlerin, bugünkü şartları dahi içine alan fetvaları yukarıda bildirilmiştir. İbni Âbidin, hutbeyi dinlemeyi anlatırken buyuruyor ki (Ashâb-ı kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” ve müctehidler zamanında başlayan ve devam eden adetler, helale delil olurlar. Sonradan adet olan şeyler, delil-i şeri olamaz).

Dünyanın en büyük İslam devleti olan Osmanlılarda, kağıt para, ilk olarak, 1840 senesinde kullanıldı. Sonra, vazgeçildi. İkinci olarak 1851’de, üçüncü olarak 1862’de kullanılıp, yine vazgeçildi. Dördüncü olarak 1877’de Osmanlı bankası hesabına çıkarıldı. Bunlar, ara sıra değiştirilerek, bugüne kadar kullanılmaktadır. Bu uzun zaman içinde yazılan kitapların ve verilen fetvaların hiçbirinde, zekatın kağıt para olarak verileceği bildirilmemiş ve söylenmemiştir. Herkes zekatını altın ve gümüş olarak vermiştir. Zekatın fülus olarak verilmesinin, Şâfiî mezhebinde de câiz olmadığı, (İkd-ül-ceyyid)in 44. sayfasında yazılıdır.

Her müslüman mâlik olduğu zekat malının miktarını, her zaman düşünmeli, nisâb miktarı olduğu günü, bir yere yazmalıdır. Bu günden sonra, bir yıl tamam olmadan önce, nisâb helak olursa, yani elinde, ihtiyacından fazla hiç malı kalmazsa, başlangıç olarak yazdığı günün kıymeti kalmaz. Bir yıl tamam olmadan önce, eline yine nisâb miktarı mal geçerse, bu günü yeniden yazması ve bundan bir sene sonra, nisâb helak olmadan elinde kalırsa, o zaman zekat vermesi farz olur. Nisâb, yıl sonunda da helak olursa, yani farz olduktan sonra helak olursa, yine böyledir. Zekat affolur ve eline nisâb miktarı mal gelirse, yeniden bir sene beklemesi lazım gelir. Çünkü, zekat farz olur olmaz, Hanefide hemen vermesi lazım değildir. Vermeden ölürse, bıraktığı maldan verilmez. Şâfiî ve Mâlikî mezheplerinde, zekat farz olunca, hemen ayırıp vermek farzdır [Mîzan-ı Şarani]. Nisâb yıl ortasında helak olmaz, fakat azalırsa, yıl sonunda tekrar nisâb miktarı olursa, zekat farz olur ve yıl sonunda, mâlik olduğu miktarının 40’ta 1’ini verir. Sene arasında azalan nisâb, sene sonunda nisâb miktarına yükselmezse, zekat farz olmaz. Malı, bundan sonra nisâb miktarı olursa, o günden sonra, tekrar bir yıl beklemek lazım gelir. Zekat farz olduktan sonra, nisâb helak olmayıp, kendi harc eder, telef ederse veya borçlu olursa, zekat affolmaz. Malı ödünç veya ariyet verip geri alamazsa, helak olur. Telef etmiş olmaz. Zekat vermemek için, farz olduktan sonra malı helak etmek, söz birliği ile mekruhtur. Farz olmadan önce, farz olmaması için çare aramak da, İmâm-ı Muhammede göre mekruhtur.

Haram yoldan gelmiş olan zekat malını, kendi helal zekat malı ile karıştırmamış ise, bunu nisaba katmaz. Çünkü, kendi mülkü değildir. Sahiplerine veya sahiplerinin varislerine geri vermesi, sahipleri bilinmiyorsa, fakirlere sadaka vermesi farzdır. Karıştırmış ise, eğer birbirinden ayırabilirse, yine böyledir. Birbirinden ayıramaz ise, sahiplerini biliyorsa, kendi helal zekat malı ile öder. Sahiplerini buluncıya kadar, bu zekat malını saklar. Bunun ve tam mülkü olmadığı için, karışımın zekatlarını vermez. Bundan başka, nisâb miktarı zekat malı da varsa, bu nisâb ile beraber karışımın da zekatını verir. Ödedikten sonra da, habis malın hepsine zekat farz olur ve kullanması câiz olarak, karışık malı tam mülkü olur ve nisâb miktarına katar. Birine verince, onun alması câiz olur. Fakat, (Mülk-i habis) olur. Sahiplerinin o malda hakları kalmaz. Habis karışımdan birine verince, onun alması câiz olur. Fakat, habis malları tazmin etmedikçe, kendisi kullanamaz. Başkasına veremez. Fakirlere sadaka da veremez. Zekat nisabına katamaz. Tazmin, benzerlerini, benzerleri yoksa, aldığı gündeki kıymetlerini sahiplerine ödemektir. Karışımdan değil, kendinin helal zekat malından tazmin etmesi lâzımdır. Zekat vermemek için, habis karışım edinmek, zekat vermemekten daha büyük günahtır. Sahipleri bilinmiyorsa karışmamış olanı, karışmış ise, bu habis malın hepsini fakirlere sadaka verir. Çünkü, her parçasında haram mal mevcuttur. Çeşitli kimselerden alınmış olan haram mallar birbirleri ile karıştırılırsa, yine hepsi kendi habis mülkü olur. Fakat hepsini sahiplerine, sahipleri bilinmiyorsa fakirlere vermesi vâcib olur. Sadaka verilmesi vâcib olan malın zekatı verilmez. (Fâsid bey’) ile alınan malı ve parayı, kendi parası ile karıştırmasa da, mülk-i habis olur. (Bezzaziye)de diyor ki (Sadaka vermesi lazım olan habis karışımı sadaka verirken, helal malının zekatı niyeti ile verse, hem zekat, hem de sadaka vermiş olur). Görülüyor ki helal malın zekatını haram maldan vermek câizdir.

TOPRAK MAHSULLERİNİN ZEKATI — Öşür vermek de farzdır. Topraktan alınan mahsulün zekatına (Öşür) denir. Borcu olanın da öşür vermesi lâzımdır.

İmâm-ı Âzam buyuruyor ki: (Her sebze ve meyve, az olsun, çok olsun, mahsul topraktan alındığı zaman, onda birini, veya kıymeti kadar altın veya gümüşü, müslüman fakirlere vermek farzdır). Hayvan gücü ile veya dolap, motor ile sulanan yerdeki mahsul elde edilince, 20’de 1’i verilir. İster onda bir, ister 20’de 1 olsun, hayvan, tohum, alet, gübre, ilaç ve işçi masraflarını düşmeden evvel, vermek lâzımdır. Bir sadan az mahsulün öşrü verilmez. Toprağın sâhibi çocuk, deli, köle olsa da, öşrü verilir. Öşrü vermeyenden hükümet zorla alır. Ne kadar olursa olsun, ev bahçesindeki meyve ve sebzeler için ve odun ve ot ve saman için öşür verilmez. Balın [fenni tesİsat ve masraflar yapılsa dahi], pamuğun, çayın, tütünün, dağdaki ağaç meyvelerinin [mesela zeytinlerin, üzümlerin] onda biri, öşür verilir. Zift, petrol ve tuz için öşür yoktur. [Beyt-ül-malın dört hazinesinden ikincisine bakınız!] Öşrü verilmeyen mahsulü yemek haramdır. Yedikten sonra da, vermek lâzımdır.

(İbni Âbidin) buyuruyor ki: (Meyvenin ve ekinin öşrü, İmâm-ı Âzama ve İmâm-ı Züfere göre, bitki üzerinde meydana geldikleri ve çürümekten emin oldukları zaman farz olur. Toplanacak hâle gelmese de, faydalanacak, yenecek hâle gelince öşrünü vermek farz olur. İmâm-ı Ebû Yusufa göre olgunlaşınca, toplamadan önce farz olur. İmâm-ı Muhammede göre ise, hasattan sonra, yani hepsini toplayınca farz olur. Hasattan önce, yerinden koparıp yemesi veya başkasına yedirmesi câizdir. Fakat, İmâm-ı Âzama göre, bunun öşrünü da sonra verir. İki imama göre, bunun öşrünü vermesi lazım olmaz. Fakat, mahsulün 5 vesk olması için, bu da hesaba katılır. Olgunlaştıktan sonra koparmış ise, İmâm-ı Muhammede göre, yine öşrünü vermek lazım olmaz. Hepsini topladıktan sonra telef olanın ve çalınanın öşrünü vermek lazım olmaz). Fakir olanlar, öşürlerını iki imama göre hesap edip verir. Zenginler, İmâm-ı Âzama göre vermelidir.

(İmad-ül-İslam) kitabı, 225. sayfada diyor ki (Çift sürmekle hâsıl olsun, bağdan hâsıl olsun, mahsulün onda birini fakir müslümana vermeden önce yemek haramdır. Eğer ölçü ile çıkarıp, ölçü ile yedikten sonra, yediğinin de öşrünü hesap edip verirse, önce yimiş olduğu helal olur.

10 kile buğday alan, 1 kilesini müslüman fakire vermezse, yalnız o 1 kilesi değil, 10 kilenin hepsi haram olur. Sâhibinin rızası yok iken, onun yerini ekip mahsul alan kimseye, elde ettiği mahsulden yalnız masrafı, sermayesi kadarı helal olup fazlası haram olur. Fazlasını fakirlere sadaka vermesi lâzımdır).

İmâm-ı Ebû Yusuf ile İmâm-ı Muhammede göre öşür vermek için, topraktan çıkan mahsulün, bir sene dayanıklı olması ve miktarının 5 veskten çok olması lâzımdır. Vesk, bir deve yükü demek olup 60 sa’ alan bir hacim ölçeğidir. 60 sa’, 250 litre olur. Buna göre, iki imâm, öşür için 1250 litre nisâb olduğunu bildirmektedir. Fakat fetva İmâm-ı Âzâmin ictihadına göre verilmiştir.

İbni Âbidin, 3. cilt 254. sayfada diyor ki (Bir şehir halkı kendiliğinden müslüman olur veya müslümanlar, şehri zor ile alıp, arazinin 5’te 1’i ayrılıp, geri kalan askere veya başka müslümanlara verilirse, böyle yerler, alanların mülkü olur.

Mahsulünden öşür vermeleri farz olur. Zor ile alınıp da, kâfirlere bırakılan veya sulh ile alınıp, kâfirlerin olan topraktan öşür alınmaz, (Haraç) alınır. [Haraç ile öşrün masrafları, yani kullanıldıkları yerler başkadır.] Basradan başka Irak, Suriye ve Mısır topraklarından haraç alınır). 2. cilt, 52. sayfada buyuruyor ki (Haraclı toprağı, sâhibi, mümine dahi vakıf ederse veya satarsa, mahsulden yine haraç verilir). (Mecmua-i cedide)de diyor ki (Bir zimmi, mülkünü vakıf edip, kiralarının müslüman fakirlerine verilmesini şart etmesi câiz olur). Şerhin 3. cilt, 255. sayfasında, (Kâfir ölünce varisleri yine haraç verir. Vâris kalmazsa, beyt-ül-malın olup haraç sâkıt olur, yani verilmez. Hükümet, bu miri toprağı satar veya vakıf ederse, haraç vermez, mahsulden öşür verir). Anadolu topraklarının çoğu, bu yoldan, öşürlu olmuştur. 2. cilt, 50. sayfada de böyle yazmaktadır. 2. cilt, 49. sayfada buyuruyor ki (Bir kimse, kendi öşürlu toprağını vakıf ederse, bu toprağı işleten, öşür verir). 55. sayfada diyor ki (Beyt-ül-mal toprağını, hükümet kiraya verirse, her sene alınan kira haraç yerine geçer. Ayrıca öşür da alınmaz. Çünkü, haraç alınan yerden öşür alınmaz). Bir kimse, öşürlu toprağını kiraya verirse, mahsulün öşrünü, İmâm-ı Âzama göre, mal sâhibi verir. Kira ücreti yüksek olan yerlerde, böyle fetva verilir. İki imama göre, kiracı verir. Kira az olan yerlerde, böyle fetva verilir. Beyt-ül-malın toprağını, devlet reisinden başka kimse satamaz. Haraclı toprak sâhibi müslüman olsa veya bu toprağı vakıf etse, yine haracı verilir. Öşürlu bir toprağı, zimmi, yani gayrimüslim satın alsa, bu toprak haraclı olur. 3. cilt, 265. sayfada buyuruyor ki (Devlet reisi haracı, toprağın sâhibi müslümana bağışlarsa, beyt-ül-maldan hakkı varsa, kendi kullanır. Yoksa, hakkı olana verir. Öşrü bağışlarsa, câiz olmaz. Hükümetin kaldırması ile öşür affolmaz. Toprak sâhibinin, öşrünü, beytülmaldan hakkı olanlara vermesi lazım olur).

2. ciltte buyuruyor ki: (Haraclı, öşürlu olmayan yerler, mesela dağlardaki ormanlardaki mahsuller, öşürlu sayılır). Öşrünü vermediği bilinen toprak sahiplerinin gönderdiği hediyenin onda birini ayırıp, fakire verdikten sonra, yemek iyi olur.

Beytülmalın, yani miri toprakların kullanılmasını gösteren eski (Arazi kanunu)nun çeşitli şerhleri arasında, mülkiye mektebi mecelle muallimi, Atıf beğin [1319] baskılı kitabı başında diyor ki:

Bir memleket harp ile alınırsa, toprağın 5’te 1’i beytülmalın olur. Geri kalan üç türlü olabilir:

1 — Askere veya başka müslümanlara taksim edilir. Bunların mülkü olur. Böyle topraktan, her sene öşür alınır.

2 — Toprak kâfirlerin elinde bırakılır. Böyle topraktan haraç alınır.

3 — Devlet reisi toprağı kimseye vermeyip, beytülmala verir. Böyle toprağa miri toprak da denir. Öşürlu veya haraclı toprağın sâhibi ölüp, hiç varisi kalmazsa, bu toprak beytülmalın olur. Miri toprak olur. Sultanın tesbit edeceği bedel ile satılır veya kiraya verilir. Semeni ve ücreti haraç olur. Yani, beytülmalın üçüncü kısmına konur. Yahut, her sene kira olarak mahsulün yüzdesi alınmak üzere, tapu ile müslim ve gayrimüslim vatandaşlara kiraya verilir. Kiraları askerin ve subayların olurdu. Kira almak hakkı bulunan askere (Timarcı), subaylara (Zaim) denirdi. Askerin toprağına (Timar), subay toprağına (Zeamet), general toprağına (Has) denirdi. Müftü-üssekaleyn Ebussuud efendi, Nur-i Osmaniye kütüphanesinde bulunan fetvalarında buyuruyor ki (Beytülmala ait miri toprakları tapu ile kiralayanların, her sene timarcılara mahsulün onda birini vermelerini sultanlar emretmişlerdir. Bu verilenlere öşür denilmekte ise de, öşür değildir, kira ücretidir). Son zamanlarda miri arazinin çoğu, devlet tarafından vakıf edilmiş veya millete satılmış, her iki şekilde de, öşürlu olmuştu. Böylece, Anadolu ve Rumelideki toprakların hemen hepsi, milletin mülkü olup öşürlu olmuştu. Görülüyor ki tarladan öşür veya haracdan birini vermek lâzımdır. Bâzıları, Anadolu toprağı, öşürlu toprak değildir, diyor. Halbuki şimdi memleketimizde miri toprak yoktur. Herkesin tarlası, bostanı, kendi mülküdür, yahut kiracıdır. Mahsulün öşrünü vermeleri farzdır.
Osmanlılar zamanında 5 türlü toprak vardı:

1 — Milletin mülkü olan topraklar olup pek azı haraclı, pek çoğu öşürlu idi. Mülk olan toprak dört türlüdür: Birincisi, köy, şehir içindeki arsalar veya köy yanında olup yarım dönümü geçmeyen yerlerdir. Bunlar, miri toprak iken, halifenin izini ile millete satılmış yerlerdir. Yahut öşürlu veya haraclı yerlerdir. İkincisi, halifenin izini ile millete satılan miri tarla, çayırlardır. Buraların mahsulünden öşür verilir. Üçüncüsü öşürlu, dördüncüsü haraclı topraklardır.

Bu dört nev’ toprağı, sâhibi satabilir. Vasiyet edebilir. Varislerine, feraiz bilgisine göre taksim olunur. Halbuki miri toprakları kira verip tapu ile kullanan kimseler ölürse, bu toprakları varisleri taksim edemezler ve satamazlar. Satılmasını, parasından borcunun ödenmesini vasiyet edemez. Varislerinin malı olmaz. Bu topraklar kurban nisabına katılmaz. Satılamaz. Yalnız, timar sâhibinin izini ile para karşılığı, başkasına devir olunabilir. Miri toprağı kiralayan kimse, her şey ekebilir veya kira ile başkasına ektirir. Üç sene boş bırakılan toprak başkasına verilir. Kiracı, miri toprağa ağaç, asma izinsiz dikemez. İzinsiz, bina da yapamaz. Meyyit gömülmez. Miri toprak, tapu ile kiralamış olanın mülkü olmaz. Bu kimseler kiracıdırlar. Bu kimse vefât edince, toprağın, varisine kiraya verilmesi adet olmuştur. Kendisine kiraya verilmesi, varisin şeri hakkı olmayıp, devletce yapılan bir ihsandır.

2 — Beyt-ül-malın toprakları, yani miri topraklar. Memleketin çoğu böyle olup kiraya verilirdi. Sonraları çoğu millete satıldı. Öşürlu oldu.

3 — Vakıf topraklar olup mahsulü öşürlu idi.

4 — Umuma terkedilen meydanlar, çayır ve benzerleri.

5 — Beyt-ül-malın ve hiç kimsenin olmayan dağlar gibi, ormanlar gibi yerler olup buraları işletip mahsul alan müslüman, öşür verir.

 

Tavsiye Yazı: Hayvanların Zekatı Nasıl Verilir?

 

 

Tavsiye Yazı: Zekat Kimlere Verilir?

Abdülkâdir Gazzi “rahmetullahi teâlâ aleyh” (Eşbah haşiyesi)nde diyor ki (Debbusi’nin (Mültekıt)de bildirdiği gibi, vasisi bulunduğu yetime, zekat olarak giyecek ve yiyecek vermek câizdir. Çünkü, yetim onun ıyali, evladı gibidir). Vasisinin, zekat malı ile yetime lüzumlu şeyleri alıp buna vermek hakkı vardır. Yetim, alış verişi anlayacak kadar akıllı ise, giyeceği ve yiyeceği, çocuğun eline vermek lâzımdır.

Fakirin, hiç olmazsa, bir günlük ihtiyacını karşılayacak kadar vermek müstehaptır. Borcu olmayan ve çoluk çocuğu bulunmayan fakire, nisâb miktarı veya malını nisâb miktarına tamamlıyacak kadar zekat vermek mekruhtur. Çoluk çocuğu olan fakire, bunların her birine bölünce, nisâb miktarı düşmiyecek kadar, çok zekat vermek câizdir. Zekatı, fakir olan kardeşe ve hala, amca, dayı ve teyze gibi yakîn akrabaya vermek daha sevaptır. Yakınları muhtaç iken, başkalarına verirse, sevâbı olmaz [İmdad]. Zi-rahm mahrem olan akrabasına nafaka vermesine mahkemece hüküm olunan kimsenin zekat niyeti ile zekat malından nafaka vermesi câizdir. Zekatı başka şehre göndermek mekruh ise de, akrabaya vermek için veya kendi şehrinde fakir müslüman bulamazsa, başka şehre göndermek câizdir. Zekatı, borcu olana vermek, fakire vermekten daha iyi olduğu (Bezzaziye) fetvasında yazılıdır. Malını israf edene, haramda kullanana zekat vermek lâyık olmadığı (Dürr-i Yekta)da yazılıdır.

Zenginin vekili, zekatı, zenginin emrettiği kimseye verir. Başkasına veremez. Başkasına verirse veya gayb ederse, öder. Vasiyet de böyledir. Emrolunan fakire verilir. Zengin, vekiline, dilediğine ver derse, vekil kendi fakir olan çocuğuna ve zevcesine de verebilir. Kendi fakir ise, kendi de alabilir. Halbuki nezir böyle değildir. Vekil, adak sâhibinin emrettiğinden başkasına da verebilir. İbni Âbidin, bu satırları açıklarken, 12. sayfa başında buyuruyor ki (Vekil zenginden aldığı altın ve gümüş yerine, kendi altın ve gümüşünü fakire verip sonra zenginin verdiğini, kendi kullanması câizdir. Fakat, zenginin parasını önce kendi kullanıp, sonra kendi parasından zekatı verirse, câiz olmaz. Kendi için sadaka vermiş olur. Zekatı, zengine öder. Nafaka vermek, satın almak, borc ödemek için aldığı parayı kullanan vekil de böyledir. Görülüyor ki zekatı kendi malından ayırıp vermek şart değildir. Zenginin vekili, zekatı vermek için, izin almadan bir başkasını da vekil edebilir).

Zekat ayrılmakla verilmiş olmaz. Ayrılan zekat, kendinde veya vekilinde iken kaybolursa, tekrar ayırıp vermesi lâzımdır. Vekili gayb edince, öder. (Amil)in veya fakir vekilinin gayb ettikleri zekatı tekrar vermek lazım olmaz. Vekil fakire öder. (Amil), hem (Sai), hem de (Aşir) demektir.

Meyyit kefenlemek ve câmi yapmak, cihat edenlere yardım etmek için, kağıt para zekatını anlatırken bildirdiğimiz gibi, fakirler, zekatlarını alması ve bildirdiği yere vermesi için, güvenilen birini vekil ederler. Bu vekil, fakirler için zekatları alır. Fakirlerin emretmiş olduğu yere verir. Hayır cemiyetlerine zekat vermek için de, böyle yapılır. Vekilin zekatı alırken ve verirken, bir şey söylemesi lazım değildir. Yalnız, vekil eden fakirlerin, zekat alabilecek müslüman olmaları lâzımdır. Zekatı kağıt para olarak verebilmek için de, böyle yapılacağını yukarıda bildirmiştik.

Alacaklarını ve malını eline geçiremeyen, elindeki bononun ödeme zamanı gelmeyen zengin kimse, faizsiz ödünç veren bulamazsa, ihtiyacı kadar, zekat alabilir. Malına kavuştuğu zaman, almış olduğu zekatı, fakirlere dağıtmaz. Halbuki fakir, ihtiyacından fazla, nisapdan az zekat alabilir. Altın ile gümüşün ve ticaret eşyasının zekatının fakire veya fakirin vekiline teslim edilmesi lâzımdır. Başka yerlere, kurumlara verilen zekat, müslüman fakirin eline geçmezse, zekat ödenmiş olmaz.

Bir günlük yiyeceği bulunan kimsenin ve hiç yiyeceği yok ise de, sağlam çalışacak, ticaret edecek hâlde olan kimsenin, yiyecek, içecek veya bunları almak için para istemesi, dilenmesi haramdır. Bunun varlığını bilerek, istediğini vermek de haramdır. İstemeden verilmesi ve verileni alması câizdir. Bu kimsenin yiyecek, içecekten başka ihtiyaçlarını mesela, elbise, ev eşyası, kira paraları istemesi câiz olur. Aç veya hasta olanın, oturacak evi olsa da, yiyecek istemesi câizdir. Bir günlük yiyeceği olan, olmasa da, çalışabilecek hâlde olan kimse, ilim öğrenmekle [veya öğretmekle] meşgul ise, yiyecek istemesi, yine câiz olur. Parasını harama sarf edene ve israf edene sadaka verilmez.

BEYT-ÜL-MAL — Öşür ve kırda otlayan hayvanların zekatı, fakirlere verileceği gibi, beyt-ül-mala da teslim edilmesi câizdir. Beyt-ül-mala verilmesi lazım olan bir şeyi eline geçiren kimse, beyt-ül-maldan hakkı varsa, bu şeyi kendi kullanır. Kendi hakkı yoksa, beyt-ül-maldan hakkı olan bir müslümana verir. Bu şeyi, beyt-ül-mala vermez. İbni Âbidin, 2. cilt, 56. sayfada buyuruyor ki (Beyt-ül-maldan hakkı olan fakirler, zekat memurları, âlimler, muallimler, vaizlar, din dersi öğrenen talebe, borclular, Ehl-i beyt-i nebevi, yani Seyyidler ve şerifler, askerler, beyt-ül-mal parası ellerine geçerse, hakları kadar almaları câizdir).

(Bezzaziye) fetvasının sâhibi “rahmetullahi teâlâ aleyh”, Halvaniden alarak diyor ki (Elinde emânet bulunan kimse, sâhibi ölürse, emaneti varislerine verir. Varisleri yoksa, beyt-ül-mala verir. Beyt-ül-mala verince zayi olacak ise, kendi kullanır veya beyt-ül-maldan nasibi olanlara verir).

Zekat, fakirlerin hayatını, ihtiyaçlarını, cemiyetin tekeffül eylemesi, garanti etmesi demektir. Bir şehrin bir köşesinde, bir müslüman, açlıktan ölse, şehrdeki zenginlerden birinin, az bir zekat borcu kalsa, onun katili olur. Zekat, müslümanlar arasında, sigorta teşkilatıdır. İslamiyet (beyt-ül-mal) denilen sigortayı, şahsların, açık gözlerin, kendi menfeatlerini düşünenlerin eline bırakmamış, devletin emrine vermiştir. Bu sigorta, başka sigortalara benzemez. Fakirlerden para istemez, zenginlerden alır. Zekat veren zenginlerin dünyada malı artar. Ahirette de, bol sevap verilir. İslam sigortası, her fakire yardım eder. Bir aile reisi ölünce, fakir ailesine maaş bağlayıp, herkesi mesut eder. İşte İslamiyet, zekat ile böyle sosyal bir sigorta kurmuştur.

İbni Âbidin “rahmetullâhi aleyh” buyuruyor ki: (Dört nev’ zekat malından ikisine, yani zekat hayvanları ile topraktan elde edilen mallara (Emvâl-i zâhire) denir. Bunların zekatlarını, halifenin memurları gelip toplar. Bu memurlara (Sai) denir. Devlet, bu toplanan malı [ve (Aşir) denilen memurların, yolcu tüccardan aldıkları emvâl-i bâtına zekatını] beyt-ül-malda saklayıp, 7 sınıftan her birine sarf eder. Zekat mallarından altın, gümüş ve ticaret eşyasına (Emvâl-i bâtına) denir. Bunların miktarını sâhibine sormak câiz değildir. Bunların zekatını mal sâhibi, 7 sınıftan dilediğine, kendi verir. Böyle verilmiş olan zekatları, devlet ayrıca istiyemez. Bir şehrdeki zenginlerin hiç zekat vermedikleri anlaşılırsa, emvâl-i bâtınalarının zekatını da devlet toplıyabilir. (Dıya-ul-mânevî) ve (İzah)da diyor ki (Devlet 5 malı alamaz: Emvâl-i bâtına zekatı, fıtra, kurban, nezir ve kefaret).

[Son zamanlarda, Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” büyüklüklerini anlayamayanlar çoğalmaktadır. Çünkü, alimi âlim anlar. Câhiller anlayamaz. Din adamı geçinen câhiller, kendilerini âlim sanıyorlar. Birbirlerini, millete, İslam alimi diye tanıtıyorlar. Biz, yalnız Kurana ve hadislere inanırız diyerek, Selef-i sâlihinin ictihadlarını beğenmiyorlar. Kurân-ı Kerîmden ve hadis-i şeriflerden, kısa görüşlerine ve kısır düşüncelerine uygun yeni yeni mânâlar çıkarıyorlar. Hadis-i şerifte övülmüş olan 2. yüzyılın büyüklerine, din imamlarımıza dil uzatıyorlar. Onların kıymetli kitaplarını lekelemeye uğraşıyorlar. İbni Teymiye, Mevdûdî, Reşid Rıza, Seyyid Kutub, Hamidullah, fizikçi Abdüsselam ve Ahmed Didad gibi mezhepsizlerin kitapları, İslam âlimlerinin söz birliği ile bildirdiklerine uymayan bilgileri yaymaktadır. Mesela, (Cihan Sulhu ve İslam) ve (İslama Giriş) kitaplarında, (Zekat devlete verilen vergi demektir. Zenginlerin, diledikleri fakirlere verdikleri paraya zekat denmez. Zekat yalnız devlete verilir. Devlet, bunu kâfirlerin fakirlerine de verebilir. Çünkü (Miskin), kâfirlerin fakirleri demektir) yazılıdır. ]

Zalim olan sultanlar, (Emvâl-i zâhire)den vergi alırken, zekat niyeti ile verilirse, kabul olur diyen âlimler vardır. (Emvâl-i bâtına)dan alırlarsa veya kâfir ve mürted olanların aldığı her nev’ vergi verilirken, zekat olarak niyet edilse de, zekat yerine geçmez. Ayrıca zekat vermek lazım olur.

Beytülmalda, birbirlerinden ayrı dört cins mal bulunur:

1 — Hayvanlardan, toprak mahsullerinden alınan ve (Aşir)in, ancak yolda rastgeldiği müslüman tüccardan aldığı zekatlar olup yukarıdaki 7 sınıfa verilir.

2 — Ganimetin ve yerden çıkarılan madenlerin 5’te 1’i olup yetimlere, miskinlere ve parasız kalan yolculara verilir. Bunların üçünde de, önce (Beni Haşim) ve (Beni Muttalib) olanlara verilir. Petrol gibi sıvılardan ve oksitler, tuzlar gibi ateşte erimeyen filizlerden ve denizden çıkarılanlardan bir şey alınmaz.

3 — Gayrimüslimlerden alınan, haraç ve cizye ve aşirin bunlardan aldığı maldır. Bunlar, yol, köprü, Han, mektep, mahkeme gibi umumî ihtiyaçlara ve milli müdafeaya sarf edilir. Memleket hududunu bekleyen, memleket içindeki yolları bekleyen müslümanlara, köprü, mescid, havuz, nehir yapmaya ve tâmirlerine, imama, müezzine, hademe-i hayrata, İslam ilimlerini, yani din ve fen bilgilerini okutanlara ve okuyanlara, kadılara, müftülere, vaizlara ve dini ve milleti, devleti yaşatmak için çalışanlara verilir. Bunlar, zengin olsalar bile çalışmaları, hizmetleri karşılığı, adete ve ihtiyaç eşyasının değerine göre, uygun bir pay verilir. [(Hadika) el afetlerinde, beyt-ül-maldan hakkı olanları geniş anlatmaktadır.] Öldükleri zaman, çocukları değerli ise, başkalarına tercih olunur. Çocukları câhil, fasık iseler, babalarının yerine tayin edilmez. (Eşbah) sâhibi “rahmetullahi teâlâ aleyh” diyor ki (Sultan, câhil birini, muallim, hatib, vaiz tayin ederse, sahih olmaz. Zulüm etmiş olur).

4 — Varisi olmayan zenginlerin bıraktığı mal ve (lukata), yani yerde bulunup sâhibi çıkmayan şeyler; hastahanelere ve fakirlerin cenazelerini kaldırmaya sarf edilir ve çalışamayacak hâlde olan kimsesiz fakirlere verilir. Bu dört sınıf malı, hakkı olanlara ulaştırmak, devletin vazifesidir.

Devlet şehir dışına (Aşir) adında memur koyar. Bunlar, tüccarı hırsızdan ve her tehlikeden korur. Bu Aşir, yoldan geçen tüccardan, yanındaki malın miktarını sorar. Nisâb miktarı ise ve yanında bir sene kaldı ise ve ticaret malı ise, her çeşit maldan, müslümandan 40’ta 1’ini, zimmiden 20’de 1’ini, harbiden 10’da 1’ini alır. Müslümandan alınan bu mal, onun zekatı yerine geçer. Şehirde zekatını vermiştim veya bir yıl olmadı diyenden bir şey almaz. Müslüman tüccardan bir şey almayan kâfir memleketin tüccarından bir şey alınmaz. Onların müslüman tüccarlardan ne kadar aldıkları bilinirse, o kadar alınır. [Kâfir memleketlerinde çalışanların, o devlete vergi vermelerinin lazım olduğu buradan da anlaşılmaktadır.]

İbni Âbidin “rahmetullahi teâlâ aleyh” 2. cilt, 57. sayfada buyuruyor ki (Beyt-ül-malın dört hazinesinden birinde mal tükenir ise, diğer üç hazinesinde bulunan maldan buraya ödünç olarak aktarılıp, bu hazineden hakkı olan yerlere dağıtılır). Buna göre de, üçüncü hazinede haraç, cizye malı bulunmadığı zaman, din adamlarına ve cihat edenlere birinci hazinedeki zekat ve öşür mallarından verilir. Din düşmanlarının yazı ile her çeşit propaganda ile İslamı yıkmaya, müslüman yavrularını dinden çıkarmaya saldırdıkları zaman, bunlara cevap veren ve müslümanları aldanmaktan koruyan yazarlar, dernekler, Kurân-ı Kerîm kursları, matbaa ve kitaplar ve gazeteler hep mücahit ve İslam kahramanıdırlar. Böyle soğuk harpte, İslamiyeti ve müslümanları koruyan bu mücahitlere, beyt-ül-malda bulunan öşür ve zekat mallarından vermek farzdır. Sultan öşrü kaldırsa, müslümanların öşür vermesi affolmaz. Öşrü kendilerinin vermesi farzdır. Bu mücahitlere vermelidirler. Hem farz yapılmış olur, hem de cihat sevâbı kazanılır.

İbni Âbidin “rahmetullahi teâlâ aleyh” 5. cilt 249. sayfada diyor ki (Beyt-ül-mal, helal olarak, hak üzere toplanmayıp, zulüm ile alınmış ise, böyle haksız alınan malları sahiplerine geri vermek farz olur. Beyt-ül-maldan hakkı olanlara verilmez. Bunların alması haram olur. Mal sahipleri malum değilse, beyt-ül-malın dördüncü kısmına konur. Buradan hakkı olanlara verilir).

 

ZEKAT VERMİYENLERİN AKIBETİ

 

Ramazan ayının başlaması ve imsak vakti

(Merakıl-felah)daki hadis-i şerifte, (Ayı görünce oruç tutunuz! Tekrar görünce, orucu bırakınız!) buyuruldu. Bu emre göre, Ramazan ayı, hilalin [yeni ayın] görülmesi ile başlar. Hilali görmeden önce yapılan hesap ile takvim ile başlamanın câiz olmadığını, (İbni Âbidin) kıble bahsinde ve (Eşiat-ül-lemeat) ve (Nimet-i İslam) sahipleri bildirmişlerdir. Şaban ayının 30. gecesi, güneş gurub edince, hilali aramak ve görünce gidip kadıya haber vermek, Vacib-i kifâyedir. Takıyuddin Muhammed ibni Dakik diyor ki (İctimaı neyireyn)den 1-2 gün geçmeden, hilal hiç görülemez.

Dört mezhep âlimleri söz birliği ile bildiriyorlar ki oruca fecir-i sâdık denilen beyazlığın, ufk-ı zâhiri hattının bir noktasında ağarması ile başlanır. (Mülteka) kitabında buyuruyor ki: (Oruç, fecrin ağarmasından, güneş bâtıncaya kadar, yemeği, içmeyi ve cimayı terketmektir. Bir gün evvel güneş batmasından, oruç günü (Dahve-i Kübrâ)ya kadar, Ramazan orucuna kalp ile niyet etmek de farzdır. Belli gün olan adak orucunun ve nâfile orucun niyet zamanı da böyledir. Her gün ayrı niyet etmek lâzımdır. Ramazan orucuna niyet ederken, Ramazan demeyip, yalnız oruç demek veya nâfile oruç demek de câizdir. Dahve-i Kübrâ vakti, oruç müddetinin yani şeri gündüz müddetinin yarısıdır ki zeval vaktinden öncedir. Bu iki vaktin arasındaki zaman farki güneşin tulu vakti ile fecir yani imsak vakti arasındaki zaman farkının yani (Hisse-i fecir)in yarısı kadar dakikadır. [Ezani zamana göre Dahve-i Kübrâ, Fecir +(24-Fecir)÷2=Fecir+12-Fecir÷2=12+Fecir÷2 dir. Yani, Fecir vaktinin yarısı, sabah 12 den itibaren Dahve-i Kübrâ vakti olur.] Fecir, yani imsak vaktinden evvel niyet ederken, (Niyet ettim, yarın oruç tutmaya) denir. İmsaktan sonra niyet ederken, (bugün oruç tutmaya) denir. Ramazan-ı şerif orucu, her müslümana farz olduğu gibi, tutamayanların kaza etmeleri de farzdır. Kaza ve kefaret orucuna ve muayen olmayan adak oruçlarına fecirden sonra niyet edilemez.

Ramazan olmak için Şabanın 29. günü, gurub vaktinde hilali, yani gökte yeni ayı aramak ve ayı görmek, eğer görülmezse, Şaban ayı 30 gün tamam olmak lâzımdır. Şabanın 30. günü öğle namazı zamanına kadar oruç tutup, o gün Ramazan olduğu ilan edilmezse, orucu bozmak lazım olur. Bozmayıp oruca devam etmek tahrimen mekruhtur. Ramazana, hilali görmeden başlayıp, 29. gecesi bayram hilali görülürse, Şaban rüyet ile başlamış ise, bayramdan sonra bir gün kaza edilir. Rüyet ile başlamamış ise, iki gün kaza tutulacağı (Hindiye) ve (Kadıhan)da yazılıdır. Bulutlu havada hilali bir âdil müslüman kadın veya erkeğin gördüm demesi ile açık havada ise, birçok kimsenin şahâdet etmesi [söylemesi] ile kadı yani ahkâm-ı İslamiyeyi tatbik eden hakim, Ramazan olduğunu ilan eder. Kadı bulunmayan yerlerde, hilalin bir adilin gördüm demesi ile Ramazan olur. İki adilin gördüm demeleri ile bayram olur. (Âdil) demek, büyük günah işlemeyen ve küçük günaha alışık olmayan demektir. [Namazı terketmek büyük günahtır!] Adaleti şüpheli olanın da sözü kabul olunur. Ramazana ve bayrama takvim ile hesap ile başlamak câiz olmadığı (Fetava-ı Hindiye)de de yazılıdır.

[(Hadika)nın 139. sayfasında diyor ki (Bidat sâhibi olanlar, yani îtikatta Ehl-i sünnetten ayrılmış olan 72 fırkanın hepsi, (Ehl-i kıble) oldukları, her ibâdeti yaptıkları hâlde, âdil değildirler. Çünkü, ya mülhid olarak, imanları gitmiştir. Yahut bidat sâhibi olup ehl-i sünneti seb ediyorlar ki bu da büyük günahtır). (Dürr-ül-muhtar) şahitliği anlatırken diyor ki (Müslümanı seb etmek, kötülemek günahtır. Adaleti yok eder. Şahitliği kabul olmaz). Bunun için, Ramazanın, bayramın ve hac zamanının gelmesini ve iftar ve namaz vakitlerini anlamakta ve bütün din işlerinde, mezhepsizlerin sözlerine uymak câiz değildir.]

Şabanın 30. gecesi, bir şehirde hilal görülünce, bütün dünyada oruca başlamak lazım olur. Gündüz görülen hilal gelecek gecenin hilalidir.

[Kutuplara ve Aya giden müslümanın da, seferi olmaya niyet etmedi ise, bu ayda gündüzleri oruç tutması lâzımdır. 24 saatten daha uzun günlerde, oruca saat ile başlar ve saat ile bozar. Gündüzü böyle uzun olmayan bir şehirdeki müslümanların zamanına uyar. Eğer oruç tutmazsa, gündüzleri uzun olmayan yere gelince kaza eder].

Hilali görmekle Ramazanın başlaması, hesapla anlaşılandan bir gün sonra olabilir. Fakat bir gün önce olamaz. Arafatta vakfeye durulan (Arefe) günü de böyledir. (Bahr)de, 283. sayfada diyor ki (Kâfir memleketinde bulunan esir, Ramazan ayının zamanını bilemez ise, araştırıp zannettiği zamanda bir ay oruç tutar. Sonra, zamanını öğrenince, zamanından önce tutmuş ise, hepsini kaza eder. Zamanından sonra tutmuş ve fecirden evvel niyet etmiş ise, câiz olup hepsi kaza yerine geçer. Fıtır bayrâminın birinci gününe rastlamış ise, bir günü kaza eder).

Ramazanın ve bayrâmın, semada hilali görmekle değil de, takvime göre başlatıldığı yerlerde, oruca ve bayrama hakiki zamanlarından bir gün önce veya bir gün sonra başlanılmış olabilir. Oruç tutulan birinci ve sonuncu günleri hakiki Ramazana rastlamış olsalar bile Ramazan olup olmadıkları şüpheli olur. İbni Âbidin “rahmetullâhi aleyh”, Ramazan bahsinde diyor ki (Ramazan olup olmadığı şüpheli olan günlerde, Ramazan orucu tutmak, tahrimen mekruhtur. Müslüman memleketinde olup da, ibâdetleri bilmemek özür olmaz). Bunun için, Ramazanın takvimlere veya mezhepsiz memleketlere uyarak başlatıldığı yerlerde, bayramdan sonra, iki gün kaza orucu tutmak lâzımdır. [Kâfirler ve İslam düşmanları, bir taraftan, İslam memleketlerini kana boyuyor. Camileri, İslam eserlerini yıkıyor, yok ediyorlar. Diğer taraftan da, İslam memleketlerindeki imanı ve ahlakı bozuk olan cahilleri bulup, bunlar vasıtası ile İslam ilimlerini yok ediyorlar. Bozuk düşüncelerini, yalanlarını, İslamiyet bilgileri diyerek yazıyorlar. Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarına saldırıyorlar. İslamiyete karşı bu hücumları, hep ingilizler planlamaktadır. Mesela (Ramazandan sonra, iki gün kaza orucu tutmak da nerden çıktı? Hiçbir kitapta böyle bir şey yoktur diyorlar). Kitaplarda yazılı değildir sözü yanlıştır. Çünkü, her asırda, her yerde, Ramazan ayı, hilali görmekle başlardı. İki gün kaza orucuna lüzum yoktu. Şimdi, Ramazan ayı, hilalin doğma zamanını hesap etmekle başlatılıyor. Ramazanın başlaması, ahkâm-ı İslamiyeye uygun olmuyor. Bu hatayı düzeltmek için, bayramdan sonra iki gün kaza orucu lazım olduğu, Tahtavinin (Merakıl-felah) haşiyesinde yazılıdır.] (Mecmua-i Zühdiyye)de diyor ki (Şevval [bayram] hilalini gören bir kimse, iftar edemez. Çünkü, bulutlu havada, Şevval hilalini, iki erkeğin veya bir erkekle iki kadının gördüm demeleri lâzımdır. Açık havada, Ramazan ve Şevval hilallerini çok kimsenin gördüm demeleri lâzımdır). (Kadıhan)da diyor ki (Hilal, şafaktan sonra batarsa, ikinci gecenin, şafaktan evvel batarsa, birinci gecenin hilalidir).

Ramazan-ı şerif orucuna hazırlanmak için, Şabanın 15’inden sonra, oruç tutmamalı, kuvvetli ve lezzetli şeyler yiyerek, vücudu kuvvetlendirmelidir. Böylece, farzı yapmaya hazırlanmalıdır. Şabanın 15′,nden sonra, sünnet oruçları tutmak adeti olan iş sahipleri, asker, talebe, bunları, Ramazandan sonra, boş zamanlarında tutmalıdır. Farzı yapabilmek için sünneti tehir etmek de sünnettir.
İftarı acele etmek ve sahuru, fecrin ağarmasından önce olmak şartı ile geciktirmek sünnettir. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, bu iki sünneti yapmaya çok dikkat ederdi. (Dürer)de diyor ki: (Seher vaktinde yenilen yemeye sahur denir. Seher vakti, gecenin [yani, şeri gurubdan imsak vaktine kadar olan zamanın] son altıda biridir). Sahuru geciktirmek ve iftarı çabuk yapmak, belki insanın aczini gösterdiği için sünnet olmuştur. İbadet, acz ve ihtiyacı göstermek demektir.

(Rıyad-un-nasıhin)de diyor ki: (Bakara sûresindeki bir âyet-i kerimede meâlen, (Beyaz iplik siyahtan ayırt edilinceye kadar yiyiniz, içiniz!) buyurulmuştur. Bu ipliklerin, gündüzün beyazlığı ile gecenin siyahlığı olduklarını anlatmak için, daha sonra (Fecrin) kelimesi nazil oldu. Gündüzün beyazlığı ile gecenin siyahlığı, iplik gibi birbirinden ayrılınca, oruca başlanacağı anlaşıldı). (Mecmaul-enhür)de ve (Hindiye)de diyor ki (Hanefi mezhebi âlimlerinin çoğuna göre, ufkun bir yerinde beyazlık başlayınca, (İmsak vakti) olup oruca başlanır. Bundan [15] dakika sonra beyazlık ufk üzerine ip gibi yayılınca, sabah namazı vakti başlar. Böyle yapmak ihtiyatlı olur. [Yani, tedbirli, iyi olur]). Namazı da, orucu da, bütün âlimlere göre sahih olur. Oruca ikinci vakitten sonra başlamışsa, şüpheli olur. Astronomik hesaplar ile birinci vakit bulunmakta ve takvimlere birinci vakit yazılmaktadır. Şimdi, bazı takvimlere ikinci vaktin hatta bundan sonra başlayan kızıllığın yayıldığı zamanın yazıldığı görülüyor. Bu yeni takvimlere uyanların oruçları sahih olmaz. İmsakin iki vakti arasındaki [On dakika kadar] zamana (İhtiyat zamanı) denir. Bu zamana temkin demek doğru değildir. İmsaki şüpheli zamana geciktirmenin mekruh olduğunu, (Bahr-ür-raık) sâhibi de bildirmektedir. Hele kızıllığın sonunda başlanılan oruçlar hiç sahih olmaz. Osmanlılarda ilk takvim 987 [m. 1578]de yapıldı.

Şernblali “rahmetullahi teâlâ aleyh”, (Nur-ül-izah) kitabında buyuruyor ki (Bulutsuz gecelerde iftarı çabuk yapmak müstehaptır). Kendisi, bu kitabı şerh ederken buyuruyor ki (Bulutlu gecelerde orucun bozulmasından korunmak için, ihtiyatlı davranmalı [yani, iftarı biraz geciktirmelidir]. Yıldızlar görünmeden önce iftar eden, tacil etmiş olur). Bu kitabın haşiyesinde, Tahtavi buyuruyor ki (Orucu namazdan önce bozmak müstehaptır. (Bahr) kitabında [ve ibni Âbidinde] denildiği gibi, iftarda acele etmek, yıldızlar görülmeden önce, iftar etmek demektir). Akşam namazını da, bu vakitte, yani erken kılmak müstehaptır. Güneşin battığı iyi anlaşılınca, önce Euzü ve Besmele okuyup, (Allahümme ya vasial-magfireh igfirli ve li-valideye ve li-üstaziye ve lil-müminine vel müminat yevme yekumülhisab) denir. Bir iki lokma iftarlık yiyip, (Zehebezzama vebtelletil-uruk ve sebetel-ecîr inşaallahü teâlâ) denir ve yemeye başlanır. Hurma veya su, zeytin yahut tuz ile iftar edilir. Yani, oruç bozulur. Sonra, camide veya evde, cemaat ile akşam namazı kılınır. Bundan sonra, akşam yemeği yenir. Sofrada yemekleri yemek, bilhassa Ramazanda uzun süreceğinden, akşam namazının erken kılınması ve yemeğin, acele etmeyerek, rahat yenmesi için, az bir şeyle iftar edip, yemeği duadan ve namazdan sonra yemelidir. Böylece, oruç erken bozulmuş, namaz da erken kılınmış olur.

Deniz, ova gibi düz yerlerde, ufk-ı zâhiri hattının görülmesine mâni olan tepe, bina gibi şeylerin arada bulunmadığı yerlerdeki kimse için gurub vakti, yani güneşin batması demek, görülen ufk hattı [Hakiki ufk değil] altına girerek, üst kenarının kaybolmasıdır. Bu vakit güneş şark tarafındaki tepeleri aydınlatır. Güneşin bu ufk-ı zâhiri haddindan batmasını göremeyen kimse için gurub vakti, şeri gurubdur. Yani güneşin ufk-ı şeri altına girmesidir. Bu vakit, güneş şark tarafındaki dağları, bulutları aydınlatmaz olur. Işıkları, çekilip, şark tarafı kararır. Arızalı erazide, güneşin, mesela tepe, binalar arkasında kaybolması kâfi olmayıp, ışıklarının her yerden çekilmesi, semanın şark tarafta kararmaya başlaması lâzımdır. Takvimlerde, şeri gurub vakti yazılı olduğu için, ufk-ı zâhiri haddindan gurubu göremeyenlerin, takvime göre iftar etmeleri lâzımdır. İbni Âbidin, orucun müstehaplarını anlatırken diyor ki (Alçak yerde olanlar, güneşin gurub ettiğini görünce, iftar ederler. Yüksekte olan, gurub ettiğini görmedikçe, bunlarla beraber iftar edemez). Orucu tarif ederken yazdığı (Oradan gece başlayınca iftar edilir) hadis-i şerifinin (Şark tarafında karanlık başlayınca iftar edilir) demek olduğunu bildirmektedir. [Şark tarafta karanlığın başlaması, en yüksek yerde ziyanın kalmaması demektir.]

İftarı akşam namazından önce yapmak müstehab ise de, bir ibâdeti bozmak şüphesinden kurtarmak için müstehab terkedilmelidir. Önce akşam namazını kılmalı, sonra iftar etmelidir. Böylece iftar yine, yıldızlar görünmeden önce olur. Yani, acele edilmiş olur ve oruç, bozulmak tehlikesinden kurtulur. Akşam namazını vakti çıkmadan, tekrar kılmak mümkündür. Takvim, saat, kandil, top ve ezan yanlış olunca, oruç kurtulmaz. İbni Âbidin, namaz vakitlerini anlatırken buyuruyor ki (İftar etmek için, güneşin battığını iki âdil müslümanın haber vermesi lâzımdır. Bir olursa da, bes yoktur). [Görülüyor ki takvimi hazırlayanın ve iftar topu atanın, ezan okuyanın âdil olmaları lâzımdır.]

SADAKA-I FITIR

Aşağıdaki yazının hepsi, (Dürr-ül-muhtar)dan ve bunun haşiyesi olan İbni Âbidinin (Redd-ül-muhtar)ından tercüme edilmiştir:

İhtiyacı olan eşyadan ve borclarından fazla olarak, zekat nisabı kadar malı, parası bulunan her hür müslümanın, Ramazan bayrâminın birinci günü sabahı, tan yeri aydınlanırken, (Fıtra) vermesi vâcib olur. Daha evvel ve daha sonra vâcib olmaz. Fıtra ve kurban nisabı hesabına katılacak malın ticaret için olması şart olmadığı gibi, elinde bir yıl kalmış olması da lazım değildir. Bayramın birinci günü sabah namazı girdiği ânda, nisâb miktarı kadar mala mâlik olmak şarttır. O andan sonra nisaba kavuşanın, dünyaya veya imana gelenin fıtra vermesi vâcib olmaz. Misafir olanın da fıtra vermesi lâzımdır. Ramazan-ı şerifte veya Ramazandan önce ve bayramdan sonra vermesi de câizdir. Hatta bir kimse, fıtra veya zekat, kefaret veya nezrettiği [adadığı] şeyi vermeden ölürse ve verilmesini vasiyet etmedi ise, varislerinden birinin, kendi malından [ölünün malından değil], bunları fakirlere vermesi câiz olur. Fakat vâris, bunları vermeye mecbur değildir. Eğer, vasiyet etmiş ise, bıraktığı malın üçte birinden verilmesi lazım olur. Mal bırakmadı ise, vasiyeti yapılmaz. Bayram namazından önce verilince, sevâbı daha çok olur. Şâfiîde Ramazandan önce, Malikide ve Hanbelide ise bayramdan önce verilemez. Bir kişinin fıtrası, bir fakire veya birkaç fakire verilebildiği gibi, bir fakire birkaç kimsenin fıtrası da verilebilir. Küçük çocuğun ve delinin malları varsa, bunların fıtraları da, mallarından verilir. Velileri vermezse, çocuk büyüdükte, deli iyi oldukta, eski fıtralarını da kendileri verir. Baliğ olmayan çocukların malı yoksa, bunların fıtrasını babaları, kendi fıtrası ile birlikte verir. Yani kendi zengin ise verir. Zevcesi için ve büyük çocukları için vermez. Fakat verirse sevap olur.

(Dürr-ül-muhtar)da ve (Redd-ül-muhtar)da diyor ki (Bir kimse, kendi malından, başkası için fıtra verince, o önceden emretmiş ise, câiz olur. Emri ile vermemiş ise, sonradan râzı olsa da, câiz olmaz. Onun malı ile vermiş ise, râzı olunca câiz olur. Bir adam, evinde beslediği kimselerin fıtralarını, onların emri olmadan verebilir. Zevcesine [veya yabancı birine] kendinin de fıtrasını vermek için emretse, o da kendi buğdayını onun buğdayı ile onun izini olmadan karıştırıp, bir fakire verse, yalnız kendi fıtrasını vermiş olur. Çünkü, İmâm-ı Âzama göre, iki buğdayı izinsiz karıştırınca, istihlak etmiş, kullanmış olur. Mülkü olur. İki imama göre, mülkü olmaz. Onun izini ile karıştırmış ise, İmâm-ı Âzama göre de, onun fıtrası da verilmiş olur “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”. Bu iş tersine olsaydı, zevcenin fıtrası da verilmiş olurdu. Çünkü, zevcin, zevcesi için de, kendi mülkünden onun izini olmadan fıtrasını vermesi istihsanen câizdir. Zevcesinin ve evinde olanların fıtralarını, izinleri olmadan karıştırıp verebileceği gibi, toplamı kadar buğdayı veya değeri olan altını, bir defada ölçüp, bir veya birkaç fakire verebilir. Fakat ayrı ayrı hazırlayıp, sonra karıştırması veya ayrı ayrı vermesi ihtiyatlı olur).

Nisaba mâlik olduktan sonra, yani fıtra ve kurban vâcib olduktan sonra ve hac farz olduktan sonra mal elinden çıkarsa, affolmazlar. Halbuki zekat ve öşür, malın elden çıkması ile affolur. Fakat, elden çıkarılması ile bunlar da affolmaz.

Fıtra ve kurban nisabına mâlik olana zengin denir. Bunun fıtra vermesi vâcib olur. Mükellef ise, yani akıl, baliğ ve mukim ise, yalnız kendisi için kurban kesmek de vâcib olur. Bunun zekat alması haram olur ve fakir olan kadın mahrem akrabasına ve çalışamayan fakir erkek akrabasına yardım etmesi vâcib olur.

İhtiyaç eşyası demek, kıymetleri ne kadar çok olursa olsun, bir ev, bir aylık yiyecek, her yıl üç kat elbise, çamaşır, evde kullanılan eşya ve aletler, hizmetçiler, binecek vasıtası, meslek kitapları ve ödeyeceği borçlarıdır. Bu eşyanın mevcûd olması şart değildir. Eğer mevcûd iseler, zekat, fıtra ve kurban için nisâb hesabına katılmazlar. Ticaret için olmayan, ihtiyacından artan eşya, kiradaki evler, evindeki süs eşyası, yere serili olmayan halîlar, kullanılmayan fazla ev eşyası, sanat ve ticaret aletleri, burada ihtiyaç eşyası sayılmaz. Bunlar fıtra ve kurban için, nisâb hesabına katılır. Oturduğu ev büyük ise, ihtiyacından fazla, kullanılmayan odaların nisaba katılmaması sahihtir.

Fıtra olarak, yarım sa’ buğday veya buğday unu verilir. Yahut bir sa’ arpa veya hurma veya kuru üzüm verilir. Hanefi mezhebinde, buğday, arpa ve un bol olduğu zamanlarda bunların kıymetini altın veya gümüş olarak vermek daha iyidir. Kıtlık zamanında bunların kendilerini vermek daha sevaptır. (Sa’), Hanefi mezhebinde, 8 rıtl yani 1040 dirhem darı veya mercimek alacak bir kaptır. Sa’ 4 müd, yani 4 menndir. Müd ve menn, müsavi olup 2 rıtldırlar. 1 rıtl, 130 dirhem-i şeri veya 91 miskal olup 1 sa’, [728] miskal, yahut, [1040] dirhem mercimek olur. Bir dirhem-i şerinin 3,36 gram olduğunu bildirmiştik. 1 sa’ 3500 gram olur. Arpa, buğdaydan, buğday da, mercimekten hafif olduğundan, 1040 dirhem arpa ile dolan kap, 1 sa’dan büyük olur. Bunu bir sa’ yerine vermek, ihtiyatlı olur. Yarım sa’ ölçek yerine, 364 miskal veya  [520] dirhem, yani [1750] gram buğday vermek, ihtiyatlı olur. Yani biraz fazla verilmiş olur. Çünkü yarım sa’ buğday, 364 miskal veya 520 dirhemden hafif olmaktadır. Bu fakir, terazi ve dereceli cam silindir ile tecrübe yaparak, 100 gram mercimek, [120 cm3] olduğunu gördüm. O hâlde, bir sa’, [4,2 litre] oluyor.

Şâfiî, Maliki ve Hanbeli mezheplerinde, bir günlük yiyeceği olanın fıtra vermesi farzdır ve buğdaydan ve arpadan da, hep bir sa’ vermek lâzımdır. Şâfiî mezhebinde bir sa’, üç mennden üçte bir menn noksandır. Bir menn, 2 rıtl-ı Iraki olup 260 dirhemdir. O hâlde, bir sa’, [694] dirhem olduğu (El-Envar)da yazılıdır. [1680] gramdır. Çünkü, Şâfiîde bir dirhem, 2,42 gramdır. Bir müd, bir mennin üçte ikisi olup 173 dirhem ve sülüs dirhemdir. Bir sa’, dört müd olur. Şâfiîde, buğdayın ve arpanın kıymeti kadar altın, gümüş vermek câiz değildir. Hanefiyi taklit ederek, buğday yerine, değeri kadar gümüş vermenin câiz olduğu, Şemseddin-i Remlinin fetvasında yazılıdır. Maliki ve Hanbeli mezheplerinde de, sa’ Şâfiî mezhebi gibi olup 5 rıtl ve 3’te 1 rıtl yani [694] dirhem-i şeri veya [1680] gramdır. Bu miktarlar, (Kimyâ-i saadet) ve (Menahic-ül ibad ilel mead) kitaplarında açıkça bildirilmektedir. (Kamus ve Okyanus) Arabî lügat kitabının tercümesinde, (Sa’) kelimesinde diyor ki; (Sa’, hacim ölçen bir ölçek olup dört müd mercimek alır. 1 müd, 2 avuç dolusu miktar olup Hanefi mezhebinde 2 rıtldır. 1 sa’, 8 rıtl olur. Bir müd, Şâfiî mezhebinde, 1 rıtl ile 3’te 1 rıtl olup bu mezhepte, bir sa’, 5 rıtl ile 3’te 1 rıtldır). Menn kelimesinde diyor ki: (Menn, batman demek olup her mezhepte 2 rıtldır).

Özrü sebebi ile oruç tutmayanın da, sadaka-i fıtır vermesi lâzımdır.

Sadaka-i fıtır az olduğu için, gümüş olarak verilir. (Cevhere) kitabında diyor ki (Sadaka-i fıtır verirken, arpa, buğday yerine kıymetleri kadar altın, gümüş veya fülus, yani bakır, bronz para [kağıt para] ve her çeşit mal verilebilir). (Dürr-ül-muhtar)da ise, (Kıymet olarak altın ve gümüş verilir) diyor. İbni Âbidin, bu satırı açıklarken diyor ki (Cevhere) kitabında, fülus ve uruz, yani mal da verilir, diyorsa da, kıymet deyince ekseriya altın ve gümüşe işaret olunmaktadır. Kıymet olarak, altın, gümüş vermek daha iyi olduğunu Zeylai “rahmetullahi teâlâ aleyh” de bildirmektedir). O hâlde, fıtrayı, çoğunluğun sözüne uyarak, altın veya gümüş vermelidir. Şimdi gümüş para kullanılmıyor. Kağıt paraların değeri de, altın değerine bağlanmıştır. Bunun için, gümüşün piyasadaki kağıt paraya göre değeri, ahkâm-ı İslamiyedeki kıymetinden düşüktür. Fakire faydalı olmak için, piyasadaki değerinden verilir. Bunları vermek güç olursa, başka maldan veya kağıt para vermeyip, yarım sa’, yani [1750 gram] buğday veya un vermelidir. Bildirilen kolaylığa uyularak, altın yerine kağıt para da verilebilir. Malikide ve Hanbelide hurma vermek, Şâfiîde buğday vermek, Hanefide kıymeti çok olanı vermek efdaldir.

Buğday, un vermek de güç olursa, bunların kıymeti kadar, ekmek veya mısır verilebilir. Ekmek ve mısır verirken, ağırlığa değil, parasına, kıymetine bakılır.

Ezelde takdir olunan ânda, geldim cihana,
ruh çıkınca ten sarayım yıkılıp viran olur.
Su, toprak ve gazlardan, cismim geldi meydana,
yer altında çürüyerek, hak ile yeksan olur.
Bu beden parçalanarak, bir avuç toprak kalır,
her zerresi dağılarak, hududsuz meydan olur.
Anaerobik mikroblar, cismime hücum eder,
benliğimi onlar alup, varlığım nihan olur.
Sonra duygu organlarım, toplanır bu meydanda,
kalkarlar hepsi mezardan, bir baharistan olur.
Yevmi (Tübla)dır o zaman, her mânâ sûret alır,
kimi nebat, kimi hayvan, kimisi insan olur.

KURBAN KESMEK

Köyde, çölde, şehirde mukim olan, akıl, baliğ, hür ve müslüman erkek ve kadının, ihtiyacından fazla nisâb miktarı malı veya parası varsa, kurban bayramı için niyet ederek, belli günlerde, belli bir hayvanı kesmeleri vâcib olur. İhtiyaç eşyası, bir ev ve eşyası ve üç kat elbisedir. Şeyhayne göre, babasının, zengin çocuğu için de çocuğun malından kesmesi lâzımdır. Etini bu çocuktan başkası yiyemez. Çocuktan artan et satılıp, parası ile çocuğa, elbise gibi, devamlı kullanılabilecek şeyler alınır. Fakat fetva İmâm-ı Muhammedin ictihadıdır. Buna göre, babanın çocuğu için kendi malından da, çocuğun malından da kesmesi vâcib değildir. Kurban nisabını bundan evvelki maddede, sadaka-i fıtrı anlatırken bildirdik. İbni Âbidin, zekatın verileceği yerleri bildirirken buyuruyor ki tarlasından aldığı mahsul veya tarlanın, evin, dükkanın [atölyenin, kamyonun] bir senelik kirası, ne kadar çok olursa olsun, bir yıllık ev ihtiyacını veya aylık geliri ve aldığı maaş ve ücret, aylık ihtiyacını ve kul borcunu karşılamayan kimse, İmâm-ı Muhammede göre fakirdir. Fetva da böyledir. Şeyhayne göre, yani İmâm-ı Âzamla İmâm-ı Ebû Yusufa göre zengin sayılır. Çünkü, mülkü olan tarlanın ve bu demirbaş malların değeri, ihtiyacını karşılar ve nisâb kadar da artar. Bunun kirayı her alışta, bir miktar ayırıp, biriktirerek fıtra vermesi ve kurban kesmesi lâzımdır. Yani, büyük sevaba kavuşması lâzımdır. Fıtra vermez ve kurban kesmezse, İmâm-ı Muhammede göre, günahtan kurtulur. Görülüyor ki her iki ictihad da yerindedir ve müslümanlara rahmettir. Bu hâlde olan kimse, fıtra vermezse veya kurban kesmezse, İmâm-ı Muhammedin ictihadı, bunu azaptan kurtarır. Tarlasından hiç mahsul almayan, kiraya da veremeyen kimse ve ihtiyacından fazla malı olup da, parası bulunmayan erkek veya kadın, İmâm-ı Muhammedin ictihadına uyarak, fıtra vermez ve kurban kesmez. Verir ve keserse, ikinci ictihada göre, fıtra ve kurban sevâbına kavuşur. Üzerine vâcib olmayan ibâdeti yapan, yalnız nâfile ibâdet sevâbı kazanır. Vâcib sevâbı kazanmaz. Etini fakirlere verirse, sadaka sevâbı da kazanır. Vâcib olan fıtra ve kurban sevâbı ise, nâfile ve sünnet sevâbından katkat daha fazladır. Her ibâdet de böyledir. Diğer üç mezhepte sünnet-i müekkede olduğu (Mîzan-ı Kübrâ)da ve (Menahic)de yazılıdır. İslamiyette kurban kesmek yoktur, diyen kâfir olur.

[(Hazanet-ül-müftün) ve (Eşbah) kitaplarında diyor ki (Evleri ve dükkanları olanın, aldığı kiraları, tarlası olanın, tarlasının mahsulü veya kirası, çoluk çocuğunu beslemeye yetişmezse, bu kimse fakir sayılır. Zekat alması câiz olur). Görülüyor ki fetva İmâm-ı Muhammede göre verilmiştir]. İbni Âbidin buyuruyor ki (Mudarebe ve şirkette çok malı olup da alamayanın, kurban kesecek kadar parası, malı varsa, keser).

Aldığı kira ile güç geçinen kimse, nisaba mâlik ise, para biriktirip, fıtra vermeli ve kurban kesmelidir. Etin hepsini kavurma yapıp, birkaç ay et parasından biriktirerek gelecek yılın fıtra ve kurban parası olarak saklamalıdır. Böylece, fıtra ve kurban sevâbından mahrum kalmamalıdır. Kurban kesen, kendini Cehennemden azad etmiş olur. Bir hadis-i şerifte, (Hasislerin en kötüsü, [kesmesi vâcib olduğu hâlde] kurban kesmeyendir) buyuruldu. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” iki kurban keserdi. Biri kendisi için, biri de ümmeti için idi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” için de kurban kesmek müstehaptır ve çok sevaptır.

Kurban, koyun, keçi, sığır, deveden birini, kurban bayrâminın ilk üç gününde, kurban niyeti ile kesmek demektir. Bir sığırı veya deveyi, 7 kişiye kadar müslüman, baliğ kimse, ortak olarak da satın alıp kesebilirler. Bunlara adak veya akika kurbanı da ortak edilebilir. Zenginin satın aldığına, sonradan ortak olmak câiz ise de mekruhtur. Hiçbirinin hissesi 7’de 1’den az olmamalıdır. 8 kişinin 7 sığırı ve 2 kişinin 2 koyunu ortak satın almaları câiz olmaz. Çünkü, her birinin her hayvanda hissesi vardır. Fâiz olmamak için, eti tartarak, müsavi ağırlıkta olarak paylaşmaları lâzımdır. Tartmadan bölüşüp helallaşmak câiz olmaz. Çünkü helallaşmak, hediye vermekte olur. Taksimi mümkün olan bir şeyde ortak olanların hisselerini ayırmadan önce hiç kimseye hediye etmeleri câiz değildir. Altı kişiye et ile birlikte deri veya bacak da verilirse tartmadan paylaşmaları câiz olur. Başının da, derisi gibi olduğu (Hindiye)de ve (Mecmua-i Zühdiyye)de yazılıdır.

(Hindiye)de diyor ki (Bayramdan evvel, Allah rızası için bir koyun veya şu koyunu kurban edeyim diyen zengin veya fakir kimsenin, kurban bayrâminda bir koyun kesmesi vâcib olur, nezir olur. Bayram günlerinden evvel nezir yaparken fakir iken, bayram günlerinde zengin olursa, ayrıca bir de bayram kurbanı kesmesi vâcib olur. Zengin, bunu bayram günlerinde söylerken, bayram kurbanını kesmeyi niyet ederse, bir koyun keser. Bunu bayramdan evvel söyledi ise, muhakkak iki koyun keser. Fakir mutlaka bir keser. Nezir kurbanını satamazlar. Misafirin ve nezri olmayıp kurban niyeti ile almayan fakirin bayramda kestikleri koyun, nâfile kurban olur. Zengin veya fakir, mevcûd koyununu veya kurban niyeti ile satın almadıkları koyunu kurban kesmek niyet etseler, kesmeleri vâcib olmaz, keserlerse, nâfile olur. Zenginin satın alırken, bayram kurbanı kesmeyi niyet etmeyip, hayatının nimetine şükür olarak kesmeyi niyet ettiği kurbanı kesmesi vâcib olur).

Aşağıda, zenginin kesmesi vâcib olan kurban bildirilmektedir. Bu hayvanları, fakirlere veya hayır, yardım cemiyetlerine diri olarak sadaka vermek kurban olmaz. Kesmek vâcibdir. (Cevhere)de diyor ki (Kurbana verilen para sevâbı, 100 misli [yani, pekçok] parayı sadaka vermek sevâbından daha fazladır). Kurbanı satın alması, kesmesi ve etini dağıtma ve bunları dilediğine de yaptırması için birini vekil etmek ve parasını veya diri hayvanı bu vekile vermek câizdir. Fakat, vekili keserken başında bulunmak müstehaptır. Horoz, tavuk ve vahşi hayvanları, mesela geyiği kurban etmek haramdır. Mecusilere, yani ateşe tapanlara benzemek olur.

Kurban bayrâmının 3. günü fakir olacağını veya sefere çıkacağını bilen kimseye, birinci günü kurban kesmek vâcib olmaz. 3. günü zengin olacağını bilenin, kurban kesmesi, Zilhiccenin onuncu günü, yani bayrâmin birinci günü fecir vaktinde vâcib olur. Bayrâmın birinci günü zengin veya fakir ve mukim veya misafir olmaya bakılmaz. Mekkeye, başka yerlerden gelen hacıların kurban kesmesi vâcib değildir. Çünkü, seferidirler.

Şehirde kesenlere, bayram namazından sonra kesmek vâcib olur. Namazdan evvel kesmeleri câiz değildir. 3. günü güneş bâtıncaya kadar kesebilirler. Köylerdeki hayvan fecirden sonra, bayram namazından önce de kesilebilir. Bayrâmin birinci günü Mekkede ve Minada bulunanlara bayram namazı kılmak vâcib değildir.

Her hafta saç, sakal ve bıyık traş etmek, tırnak kesmek, koltuk, kasık temizlemek sünnet olduğu, Cuma namazı sonunda bildirilmişti. İbni Âbidin “rahmetullahi teâlâ aleyh”, bayram namazı sonunda diyor ki (Zilhicce ayının ilk 10 günü, bu sünnetleri geciktirmemelidir. Hadis-i şerifte, (Kurban kesecek kimse, Zilhicce ayı girince, saçını kesmesin ve tırnak kesmesin!) buyurulması, emir değildir. Bunları, kurban kesinciye kadar geciktirmenin müstehab olduğunu göstermektedir. Fakat daha fazla geciktirmek ve hele 40 gün uzatmak günah olur).

Görülüyor ki kurban kesecek kimsenin, Zilhicce ayının birinci gününden, kurban kesinciye kadar, saçını, sakalını, bıyığını ve tırnağını kesmemesi müstehaptır. Fakat vâcib değildir. Bunları kesmesi günah olmaz ve kurban sevâbı azalmaz. Özür ile sakal traşı olanın, bu günlerde sakal uzatması fitneye sebep olur.

Diri kurbanı veya parasını sadaka vermek câiz değildir. Sadaka ederse, 3. günün akşamına kadar, ikincisini keser. Bayram kurbanını 3. günün akşamına kadar kesmeyen kimse, kurbanı satın almışsa, canlı olarak kendini veya kıymetini [gümüş veya altın olarak] fakirlere verir. Bayramdan sonra keser ise, etinden kendi yiyemez. Hepsini fakirlere dağıtır. Bütün etinin kıymeti canlı kıymetinden az ise, değer farkını da sadaka verir. Satın almamış ise, orta derece bir kurban değerini fakirlere verir. Böylece, cezadan kurtulur ise de, kurban kesmek sevâbını kazanamaz.

Satın alırken kusurlu ise veya kesmeye uygun olarak alınıp sonradan, kesmeye mâni bir kusur hâsıl olursa, zengin kimse bir başkasını alıp keser. Adak olan kurban kusurlu olursa, zengin de, fakir de onu keser. Adak ölürse, başka almaları icap etmez. Kurban kesilmeden önce, yününden, sütünden istifade câiz değildir. Vaktinden evvel kesip, etinden yemek ve zenginlere yedirmek de helal değildir. Bunlar fakirlere verilir. Bunun için, kurban, arefe günü kesilmez. Bunun etinden kendi yemesi ve zenginlere yedirmesi helal olmaz. Şahitler ile meşru olarak bayram olduğu hüküm olunup ve bayram namazı kılınıp, kurban kestikten sonra, arefe olduğu anlaşılırsa, namaz ve kurban kabul olur. Ramazan ve bayram aylarının şahitlerle meşru olarak anlaşılmadığı yerlerde, (Işık usulü) ile Zilhicce ayının birinci günü ve buradan da onuncu günü, yani kurban bayrâminın birinci günü hesap edilir. Bayrâmin birinci günü, bu hesap ile bulunan gündür. Yahut, bir gün sonradır. Bir gün evvel olamaz. Çünkü, gökte, ay, doğmadan önce görülemez. İhtiyatlı hareket etmiş olmak için, kurbanları, hesap ile bulunan bayrâmin ikinci günü kesmelidir. Sevâbı mevtalara gönderilecek olanı ise, hesap ile bulunan birinci günde kesmelidir. Çünkü, Arefe günü de kesilebilir. Kurban kesmeyen müslüman, ölürken, bıraktığı maldan kendi için kurban kesilmesini, varisine vasiyet etmelidir. Vasiyet edilen kurban, bayram günleri kesilir. Bunun etinden, kesen kimse, fakir olsa da yiyemez. Etinin hepsini fakirlere vermesi lâzımdır. Vasiyet etmemiş meyyit için, varisi veya başkaları, her zaman kendi malından hayvan kesip sevâbını o kimseye hediye edebilir. Sevâbı, kesenin olur. Meyyite de hediye edilir. Bunların etinden, kesen de yiyebilir.

İki kimsenin kurbanı karışırsa, her birinin kendinin sanarak kestiği, kendi kurbanı olur. Başkasının koyununu gasp eden veya çalan, canlı olan kıymetini sonradan dahi öderse, kurban etmesi veya satması câiz olur. Çünkü, kıymeti ödenince, gasp ettiği zaman mülkü olur. Gasp etmek günahına ayrıca tövbe gerekir.

Bir gözü görmeyen, topal olup yürüyemeyen, dişlerinin yarısı yok olan, gözünün, kulağının veya kuyruğunun çoğu, ön veya arka bir ayağı kesilmiş olan, çok zayıf olan hayvan kurban olmaz. Boynuzu kırık veya boynuzsuz, uyuz, hasi yani burulmuş olan kurban câizdir. Dişi hayvan da, erkek de kurban edilebilir. Koyunun erkeği ve beyazı siyahından çok olanı, keçinin dişisi daha sevaptır. Kıymetleri müsavi ise, koyun kesmek, sığır kesmekten daha sevaptır. Koyunun, keçinin bir yaşını, sığırın 2 devenin 5 yaşını geçmiş olması lâzımdır. 6 ayı geçmiş yalnız koyun iri, semiz ise, câiz olur. Kesilen hayvandan çıkan yavru diri ise, yiyebilmek için, ayrıca kesmek lâzımdır. Ölü ise, yemesi câiz olmaz.

Kurbanı kesilecek yere sürükleyerek çekmek, bıçakları hayvanı yatırdıktan sonra bilemek ve birini ötekinin gözü önünde kesmek mekruhtur.

Önce diz boyu çukur kazılır. Kurbanın gözleri tülbend ile bağlanır. Kıbleye dönük olarak sol yanı üzerine yatırılır. Boğazı çukurun kenarına getirilir. İki ön ve bir arka ayakları, uclarından bir araya bağlanır. Üç kere bayram tekbîri okunur. Sonra (Bismillahi Allahü ekber) diyerek, deveden başka hayvanın boğazının herhangi bir yerinden kesilir. (Bismillahi) derken, (h)ye belli etmek lâzımdır. Belli edince Allahü teâlânın ismi olduğunu düşünmek lazım olmaz. (h)ye açıkça belli etmezse, Allahü teâlânın ismini söylediğini düşünmek lâzımdır. Bunu da düşünmezse, hayvan, leş olur. Yemesi helal olmaz. Bunun için, her zaman (Allah teâlâ) dememeli, (Allahü teâlâ) diyip (h) harfini belli etmeye alışmalıdır. Hayvanın boğazında (Meri) denilen yemek borusu, (Hulkum) denilen hava borusu ve (Evdac) denilen iki yanda birer kan damarı vardır. Bu dört borudan üçü bir ânda kesilmelidir. Kesenin de kıbleye karşı dönmesi sünnettir. Hayvan soğumaya başlamadan, yani çırpınması durmadan ensesini de kesmek mekruhtur. Yalnız ensesinden kesmek haramdır. Hayvan tamam ölüp çırpınması durmadan, kafasını koparmak ve derisini yüzmeye başlamak da mekruhtur. Kesmesini bilenin kendi kesmesi müstehaptır. Kadının kesmesi de câizdir. Bilmeyenin, vekiline kestirmesi ve kesilirken yanında bulunup, (Enam) sûresinin 162. (İnne salâti) ile başlayan ayetini (lâ şerike leh)’e kadar okuması müstehaptır.

(Hindiye)de, Zebaih bahsinde diyor ki (Müslümanın veya (Ehl-i kitap) olan harbi veya zimmi kâfirin, Allahü teâlânın ismini veya bir sıfatını, herhangi bir lisan ile söyleyerek, kestiği yenilir. [Dar-ül-harpte müslüman kasap aramalı. Bundaki eti, müslüman kestiğini niyet ederek, satın almalıdır. Sığır, koyun, tavuk gibi eti yenen hayvanların etlerini yemek helal olması için, İslamiyete uygun kesilmeleri lâzımdır. Yani bir müslümanın veya ehl-i kitabın kesmesi ve keserken Allah ismini söylemesi lâzımdır. İslamiyete uygun kesilmeyen hayvan leş olur. Bunun etini yemek ve satmak haram olur. Hayvan kesenlerin ve satan müslümanların bunu iyi bilmeleri lâzımdır. Et satın alırken, bunun nasıl kesildiğini sormak lazım değildir. Çünkü, müslümana hüsn-i zan olunur.] Müşrikin ve mürtedin kestiği yenilmez. Keserken, Îsâ veya üç Tanrıdan biri derse, yenilmez. Böyle inanır, fakat söylemezse, yenir. Kesmek için söylemelidir. Duâ için, şükür için söylerse veya Allahtan başkasını, tazim etmeyi niyet ederse, Allah ve Muhammed için derse, yenmez). Bir Peygambere ve bunun, sonradan bozulmuş olan (Mukaddes kitap)ına inanan bir kâfir, bu Peygamber tanrıdır veya oğludur derse ve putlara yalvarırsa da, buna (Ehl-i kitap) denir. Çünkü, (ilah, rab, tanrı, baba) gibi isimler, yardım eden, yaratılmaya sebep olan, çok sevilen mânâsına da kullanılır. Bu isimleri, Îsâ aleyhisselâma, bu mânâlar ile söyleyen, müşrik olmaz. Ona, üç tanrıdan biri veya tanrı denilmesi, hakiki bir söz değil, mecaz olur. Onda (Ülûhiyet sıfatı) bulunduğuna inanırsa, mesela her istediğini yaratır derse, (Müşrik) olur. Şimdi, Mûsevî, İsevi, Nasrani, Hıristiyanların bir kısmı, Ehl-i kitaptır. Putlara, heykellere, Îsâ aleyhisselâmı sevdikleri için, istediklerinin yaratılmasına sebep olmaları için yalvarıyorlar. Îsâ aleyhisselâma ilah diyen nasraninin kestiklerini yemek câiz ise de, zaruret olmadıkça, buna kestirmemeli ve kestiğini yememelidir. Kitapsız kâfirlerin, mesela Suriyedeki (Nusayri)lerin ve Derezilerin [yani Dürzilerin] kestikleri yenilmez. Kesenin nasıl kimse olduğunu araştırıp anlamak şart değildir. Besmele kasten terkedilirse, hanefide haram, Şâfiîde helal olur.

(Cevhere)de diyor ki (Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, hacca giderken 100 kurbanlık deve götürdü. 63’ünü kendi kesti. Sonra bıçağı Hazret-i Ali’ye verdi. Geri kalanı O kesti).

Kurban etini, kesen de yiyebilir. Fakir olsun, zengin olsun, herkese ve zimmiye de verebilir. Etin üçte birini evine, üçte birini komşulara, gerisini fakirlere vermek müstehaptır. Hepsini fakirlere sadaka vermek veya kendi evine bırakmak da olur. Zimmi olan kâfire de vermek câiz olduğu (Hindiye) ve (Behcet-ül-fetava)da yazılıdır. Derisi namaz kılan fakire verilir. Ne olduğu bilinmeyen kimselere verilmez. Veya evde kullanılır. Yahut devamlı kullanılacak bir şey karşılığı verilir. Tükenen bir şey veya para karşılığı satılmaz. Derisi, eti satılırsa, parası fakire sadaka verilir. Kesene, ücreti olarak da deri ve et verilemez. Kurbanın ve her hayvan etinin yedi yerini yemek haramdır. Bunlar, akan kan, bevl aleti [zekeri], hayaları [koç yumurtası diye satılmaktadır], bezleri [guddeleri], safra kesesi, dişi hayvanın önü ve bevl kesesi [mesane]dir.

(Hindiye)de diyor ki (Zekat-ı şeri, ihtiyârî ve zaruri olmak üzere ikiye ayrılır: İhtiyari zekat, deveyi nahr etmek, diğer ehli hayvanları zebh etmek demektir. Zaruri zekat, av hayvanlarını cerh etmek, herhangi yerinden yaralıyarak öldürmektir. Zebh ederken veya ava, ok, mermi, tazı köpeği gönderirken, Allahü teâlânın ismini söylemek lâzımdır. Arabî bildiği hâlde dahi, başka lisan ile söylemek câizdir. Bir hayvana söylenen tekbîr ile başka hayvan kesilemez. Zekat-ı şeri ile öldürülen hayvan temiz olur. Yemesi helal ise, yenir. Değil ise, başka sûretle istifade edilebilir.

Bir kimse, kendi koyununu başkası için kurban ederse, o emretse de, etmese de câiz olmaz. Çünkü, başkası için, onun, mülkü olan hayvan kurban edilebilir. Bu kimsenin, kendi hayvanını başkasına veya onun vekiline hediye etmesi, onların da kabz etmesi, yani teslim alması, sonra bunu vekil ederek geri verip kestirmeleri lâzımdır. Başkasının hayvanını ondan habersiz, onun için kurban etmek câizdir. Başkasının hayvanını, ondan izinsiz, kendi için kurban eden, sonra kıymetini öderse, câiz olur. Sâhibi kıymetini kabul etmeyip, kesilmiş hayvanı alırsa, sâhibi için kurban edilmiş olur. Emânet, ariyet veya kira olarak elinde bulunan hayvanı kurban etmek, hiçbir sûretle câiz değildir). Mermi av hayvanını çarparak öldürürse veya taş, sopa ile vurup öldürülürse, yenmez. Çünkü, kan akması lâzımdır.

Kurban satın alınırken (Bayram günü kesmesi vâcib olan kurbanı almaya) niyet etmelidir. Bunu keserken, tekrar niyet etmesi şart değildir. Bu aldığı hayvanı kurban etmesi şart değildir. Fakat, keseceğinin kıymeti bundan az olmamalıdır. Satın alırken, hiç niyet etmese de olur. Fakat, bunu keserken veya kesecek olanı vekil ederken niyet etmelidir. Kurbanını bir hayır cemiyetine hediye etmek isteyen kimse, kurbanını veya parasını götürüp, bu işle vazifeli memura teslim ederken, (Allah rızası için, bayram veya nezir kurbanımı kesmeye ve dilediğine kestirmeye ve etini ve derisini dilediğine vermeye seni vekil ettim) demelidir. Memur, gelen veya kendi satın alacağı kurbana bir numara bağlar. Bu numarayı ve kurban sâhibinin ismini deftere yazar. Kesilirken, sahiplerinin ismini söyleyerek kasabları vekil eder. Etleri dilediği kimselere ve derileri bir fakir vazifeliye verir. Bu fakir, derilerin kıymeti ile nisâb miktarına mâlik olmadan evvel, elindekileri toptan, dilediğine hediye eder. Bu da satar. Paraları arzu edilen yere verilir. Fakirin, kendisine verilen derileri satması veya hediye etmesi câizdir.

Birkaç koyun keserse, hepsi kurban olur. Yahut, eti çok olanı kurban, diğerleri nâfile olduğu daha doğrudur.

Kurban nisabına mâlik olmayan fakir, kendi malı olan hayvanını kurban etmeyi niyet ederse veya kurban niyeti olmayarak hayvanı bayramda satın alıp, sonra kurban etmeyi niyet ederse, yahut kurban niyeti ile bayramdan evvel satın alırsa, bunları kesmesi vâcib olmaz. Keserse, nâfile olur ve etinden yiyebilir ve fakirlere verdiği et sadaka olur. Fakir, hayvanı kurban etmek niyeti ile ve belli üç gün içinde satın alırsa, bu kavle göre, adak olur ve bayramın ilk üç günü içinde kesmesi vâcib olur. Diğer kavle göre, nezir olmaz, nâfile olur. Zengin ve fakir, nezir kurbanlarının etlerinden kendileri yiyemez ve zekat vermesi câiz olmayan kimseler de yiyemez ve zenginlere yedirmez. Bu günlerde kesmezlerse, bayramdan sonra canlı olarak kendini, eğer satın almamış ise, değerini sadaka verirler. Kesip etini sadaka vermeleri câiz olur. Bayramda kesilen nezrin etlerinin kıymeti, diri değerinden az olursa, farkını ayrıca sadaka vermeleri lazım olur.

Tavsiye Yazı : AKİKA KESMEK: 

 

ADAK

İbni Âbidin “rahmetullâhi aleyh”, (Dürr-ül-muhtar) şerhinde, 3. cilt, yemin bahsinde ve 2. cilt, oruç bahsinin sonunda buyuruyor ki:

Nezir, yani adak ibâdettir. Nezir ancak Allah için yapılır. Kul için yapılmaz. Bir şeyi adamak iki türlü olur: Mutlak nezir, şarta bağlı nezir.

1 — Mutlak nezir (Allahü teâlâ için, bir sene oruç tutacağım) demek gibidir. Bir şarta bağlı değildir. Bunu söylerken, kasıt etmese de, söz arasında dilinden çıkmış ise de, yapması vâcib olur. Çünkü, talakta ve adakta niyetsiz, düşünmeden söylemek, ciddi, istiyerek söylemek gibidir. Hatta (Allahü teâlâ için, bir gün oruç tutmak üzerime borc olsun) diyeceği yerde, (bir ay oruç tutmak) diye ağzından çıksa, bir ay tutması lazım olur.

Nezir, bir ibâdettir. Çünkü, namaz, oruç, hacca gitmek, köle azad etmek ve başka ibâdetler nezir olunur. Nezrin yerine getirilmesini İslamiyet emretmektedir. Getirilmezse, günah olur. Nezir, yemine benzemektedir. Bir kimse (Nezrim olsun) derse, neyi adadığını söylemese ve niyet etmese, yemin kefareti vermesi lazım olur. Bir kimse, Allahü teâlânın rızası için oruç tutayım derse, kaç gün olduğunu söylemese ve bir şey niyet etmese veya yalnız nezir niyet etse, yemin olmasını veya olmamasını hatırına hiç getirmese veya nezir olmasını ve yemin olmamasını niyet etse, bu orucu nezir olur ve üç gün oruç tutar. Bunu söylerken, nezir olmayıp, yemin olmasını niyet etse, yemin olur. Orucu bozarsa, yemin kefareti lazım olur. Hem nezir, hem yemin olmasını niyet eder veya nezri nefy etmeksizin yemin olmasını niyet ederse, bu oruç, hem yemin, hem de adak olur. Bu orucu bozarsa, hem kaza, hem de yemin kefareti lazım olur.

Adak edilen şeyin, farz veya vâcib olan bir ibâdete benzemesi ve başlı başına bir ibâdet olması lâzımdır. Mesela, abdest almak, ölü kefenlemek başlı başına ibâdet olmadıklarından adak olamaz. Hasta ziyaret etmek, cenaze taşımak, gusletmek, câmi içine girmek, Kurân-ı Kerîmi tutmak, ezan okumak, mektep bina etmek, câmi bina etmek de ibâdet ise de, başlı başına ibâdet değildir. Nezir olunmazlar. Nezir edilen şeyin benzemesi lazım olan farzın, vâcibin başlı başına ibâdet olması lazım değildir. Mesela, bir şey vakıf etmeyi adamak câizdir. Çünkü vakıf, müslümanlar için câmi bina etmeye benzemektedir. Câmi yapmak, başlı başına bir ibâdet değil ise de, vakıf başlı başına ibâdettir. Mesela, abdest almak, başlı başına ibâdet olmayıp, başlı başına ibâdet olan namazın bir şartıdır. Ölüyü kefenlemek de, cenaze namazının kabul olması için şarttır. Ölünün setr-i avreti, cenaze namazının şartıdır.

Şarta bağlı olmayan nezri, fakir olsa da, hemen yapması lazım olur. Yapmadan ölüm hâli gelirse, kefaret için vasiyet lazım olur. Özürsüz geciktirmek de câiz olur. Yerine getirirken yapmasını tayin ettiği şeyleri yapması lazım olmaz. Mesela şu parayı, belli yerde ve belli zamanda ve belli fakire sadaka vermeyi veya belli bir yerde namaz kılmayı tayin etmiş ise, bunları gözetmesi lazım gelmez. Fakat, nezir ederken söylemiş olduğu miktarı değiştiremez. Fakat, şu fakire Allahü teâlâ için altın vereyim diye nezretse, o fakire vermesi lazım olur. Çünkü, vereceği altın veya malı tayin etmemesi, fakiri tayin etmek istediğini göstermektedir.

2 — Şarta bağlı olan adaktır. Murad edilen şart hâsıl olunca, nezri yerine getirmesi lazım olur. [Yerine getirmeyip, yemin kefareti yapması da câiz olduğu (Fetava-yı Hayriye)de yazılıdır. Tahtavi “rahmetullahi teâlâ aleyh” (İmdad) haşiyesi, oruç sonunda diyor ki (Nezir yapmanın câiz olduğu âyet-i kerimeden ve hadis-i şeriften anlaşılmaktadır. Nezir yapmak, istenilen bir şeyin hâsıl olmasına talik edilirse [bağlanırsa], şart ettiği şey hâsıl olunca, nezrettiği şeyi yapmak lazım olur. Hâsıl olmasını istemediği bir şeyi şart ederse, istemediği şey hâsıl olunca, hac, oruç, sadaka, nâfile namaz gibi nezrlerini, isterse yapar. İstemezse, yapmayıp, yemin kefareti verir. Mesela, Ali ile konuşursam, Allah için 100 lira sadaka nezrim olsun deyip, Ali ile konuşursa, isterse, sadakayı verir, isterse vermeyip, yemin kefareti verir. Fakat, zevcem boş olsun dedi ise, Ali ile konuşunca, zevcesi boş olur. Yemin kefareti vermesi câiz olmaz. Şarta bağlı olan nezri, şart hâsıl olmadan önce yapmak câiz değildir. Mesela, hastam iyi olursa, Allah için şu kadar sadaka vermek ve sevâbını Seyyid Ahmed Bedevi hazretlerine bağışlamak nezrim olsun deyip, hasta iyi olmadan önce nezrini yapması câiz olmaz. Hasta iyi olduktan sonra yapması lazım olur. Şarta bağlı olan nezri yaparken de yeri, fakirin şahsını ve fakirlerin adedlerini ve paranın cinsini de söylediği gibi yapmak lazım değildir. Şarta muallak olan nezir, şart edilen şeye karşılık olarak yapılmamalıdır. Allahü teâlâya şükür olarak yapılmalıdır. Şükür secdesi yapmak gibidir.)]

Nezri yerine getirmek lazım olduğu, Kurân-ı Kerîmde ve hadis-i şerifte bildirilmiş ve icmâ-i ümmet hâsıl olmuştur. Hac sûresi, 29. âyet-i kerimesinde meâlen, (Adaklarını yerine getirsinler!) buyurulmuştur. Bunun için, nezri yerine getirmek vâcibdir. Bâzıları, farzdır, dedi.

Oruç, namaz, sadaka, vakıf, îtikâf, köle azad etmek, yürüyerek bile olsa, hacca gitmek adak olunur. Çünkü bunlar, başlı başına ibâdettir ve her biri bir farza veya vâcibe benzemektedir. Mesela, oruç kefareti için köle azad etmek farzdır. Mekke ahalisinden, gücü yetenlerin yürüyerek hac etmesi farzdır. Burada ibâdet olan, yürümek değil, hacdır. İtikaf da, namazın son rekatında oturmaya benzemektedir. Vakfa gelince, her şehirde, müslümanlar için, hükümetin beyt-ül-maldan câmi yaptırması farzdır. Hükümet yaptırmazsa, müslümanların yaptırması farz olur.

İtikaf, hac, namaz, oruç ve sadaka gibi nezrleri, şarta bağlı değil ise, zamanını, mekanını, fakiri ve paranın cinsini gözetmeksizin yerine getirmek câizdir. Mesela, şu gümüşleri, Cuma günü, Mekkede, falanca fakire sadaka vermeyi nezretse, başka gümüşleri, başka gün, başka yerde, başka birine vermesi câiz olur. Haccı, namazı ve îtikâfı veya orucu, nezrettiği zamandan daha önce yapması câizdir. Fakat gün sayısı, bir gün bile noksan olması câiz değildir. Şarta bağlı olan nezir, şart hâsıl olmadan önce yapılamaz. Fakiri, yerini ve paranın cinsini yine değiştirebilir.

Recep ayında her gün oruç tutacağım diye nezir eden kimse, hasta olup tutamasa, sonra bir ay, Ramazan gibi kaza tutar.

Bir farz veya vâcibe benzemeyen bir şey adak edilirse, bunun yapılması lazım gelmez. Farz-ı ayn olması lâzımdır. Farz-ı kifâyeye benzeyen adağı yerine getirmek lazım gelmez. Hasta ziyareti böyledir. Tavaf için Mescid-i harama girmek ve imâm girdikten sonra, Cuma namazı için camie girmek, farz olduğu hâlde, camie girmek adak edilmez. Çünkü, camie girmek başlı başına bir ibâdet olmayıp, bir ibâdetin parçasıdır. Muhtaç olan anaya babaya yardım farz olduğu hâlde, anayı, babayı ziyaret, başlı başına ibâdet olmadığından, adak edilmez.

Demek ki bir şey adak edilince, bunun yapılması lazım olmak için, bu şeyin 5 şarta uygun olması lâzımdır:

I — Bir farz-ı ayn veya vâcib cinsinden olması lâzımdır.

II — Başlı başına bir ibâdet olması lâzımdır.

III — Kendisi günah olmamalıdır. Kurban bayramı günü oruç adamak câiz olur. Çünkü, orucun kendi haram değildir. Başka gün tutması lazım olur. Haram bir şeyi adamak, yemin olur. Bunu yapması günah olur. Mesela, filan kimseyi öldürmek, Allah için nezrim olsun deyince, öldürmeyip, yemin kefareti verir.

IV — Yapması kendine zaten farz olan bir şeyi adamak sahih olmaz. Mesela, hacı olmayı adayan zengin bir kimsenin bir kere hacca gitmesi zaten farzdır. Hacı olmayı adamak, farz olan hacca gideceğini haber vermek demektir. Çünkü, nâfile hac yapan hacı olmaz.

Farz olan haccı adamak sahih olmadığı için, bu kimsenin bir kere hacca gitmesi farzdır. Adak için de gitmesi lazım gelmez.
Zengin kimse, kurban kesme günlerinden birinde, bir koyun kurban etmeyi nezir ederse, iki kesmesi lazım olur. Biri adak için, birisi bayram için olur. Bu kimse, nezir ederken, bayram kurbanını kasıt ederse, bir kurban keser. Bayram günlerinden önce nezir ederse, niyeti ne olursa olsun, iki kurban keser. Çünkü, üzerine henüz vâcib olmayan bir şeyi yapmayı kasıt etmek, haber vermek olamaz. Bayram günlerinde zengin olan da, bayram günü fakir iken nezir edince, yine bu sebepten dolayı iki kurban keser. Hacı olmayan zengin kimsenin hac adaması da, zengin kimsenin, kurban kesme günlerinde kurban adaması gibidir. Çünkü, hacca gitmek de, kurban kesmek gibi, iki türlü olur: Farz olan hac yapmak, nâfile hac yapmak. Hacca gitmeyi nezir edince, hacı olmayı, yani farz olan hacca gitmeyi kasıt etmezse, iki kere hacca gitmesi lâzımdır. Çünkü, kurban kesmesi vâcib olan kimse, adak yaparken, vâcibi kasıt etmezse, nâfile kurban anlaşılır ve adak sahih olur. Hacca gitmek adak edince de, farz olan hac kasıt edilmezse, nâfile hac anlaşılır. Adak sahih olur. Birisi farz, birisi adak olmak üzere iki kere hacca gider. Ramazan-ı şerif orucunu ve mesela öğle namazını ve hacı olmayı, yani haccetül-İslam adamak ise böyle değildirler. Bunları söyleyince yalnız farz anlaşılır. Bunların nâfilesi yoktur. Bunları adayan kimse, yalnız farzı kasıt etmiş olduğu için, adak sahih olmaz. Demek ki hem farz, hem nâfile olan şey nezir edilir. Nezir ederken farz olanı kasıt etmemek lâzımdır. Namaz, oruç, hac ve kurban adamak böyledir. Ramazanda oruç nezir edene bir şey lazım gelmez. Yalnız farz olan Ramazan orucunu tutar.

Fakirin ve zenginin kurban adaması câizdir. Kurban demek, bayrâmin ilk üç gününde zengin için vâcib, fakir için ise nâfile olarak kesilen koyun, keçi, sığır veya deve demektir. On koyun kurban adayan kimse, bayrâmin üç günü içinde on koyun keser. Bundan sonraya kalırsa, mevcûd iseler, diri olarak sadaka verir. Çünkü, bir koyun kesmek emrolundu. Adak sayısının on olması, vâcib olan kurbanı keseceğini haber vermediğini göstermektedir. Adak kurbanının, belli üç günde kesilmesi lâzımdır. Bu günler gelmeden önce kesilirse, kurban olmaz ve adak yerine getirilmiş olmaz. Adak kurbanı belli üç günde kesilemedi ise, altın, gümüş olarak değeri veya diri olarak kendisi fakirlere verilir. Belli üç günden sonra kesip de, eti fakirlere dağıtılırsa, etin değeri, diri kurban değerinden az olmamalıdır. Az olursa, aradaki fark kadar para da dağıtılır. Halbuki kurban demeyip bir koyun kesmek nezir edilince, gün ve yer belli etse bile kurban bayramı günleri dâhil, istediği zaman ve istediği yerde kesebilir.

V — Nezir edilen sadakanın, mal olması, mülkündekinden çok olmaması ve başkasının malı olmaması lâzımdır. Mesela 100 lirası olan, bin lira sadaka vermek adarsa, 100 lira vermesi lazım olur. Belli miktarda altını vermeyi nezretse, altınlar helak olsa, nezir sâkıt olur.

Kurân-ı Kerîm okumayı ve tavaf etmeyi adamak câizdir. Peygamberimize “sallallâhü aleyhi ve sellem” her gün, belli sayıda salavât okumayı [mesela, (Delail-i hayrat) veya (Caliyet-ül ektar) okumayı] adamak câizdir.

[Allah rızası için horoz kurban edeceğim veya keseceğim diyerek horoz adamak câiz olmaz. Çünkü, horoz kurbanlık hayvan değildir. Horoz adamak isteyen, (Allah rızası için horoz kesip, etini fakirlere vereceğim) demeli ve horozu diri olarak veya kesip, etini fakire vermelidir. Böylece, kurban değil, sadaka nezir edilmiş olur]. Sadaka adayan kimse, miktarını söylerse, o miktarı verir. Söylemezse, yemin kefareti, yani on fakire yarımşar sa’ buğday veya değerini verir.

Yolcusu veya sevdiği, saydığı kimse gelince, sevinç veya o insan için saygı hayvanı veya şükür hayvanı kesmek câiz değildir. Yolcu gelmeden veya gelince adak edilir ve adak olarak, yani Allahü teâlâ için kesilir ve etleri fakirlere yedirilir. Zenginler yiyemez. [Hayvan kesmeyi adarken, kurban derse, kurban bayrâmında kesmesi lazım olur.] Gelene ziyafet için kesmek de câizdir.

Şarta bağlı olmayan nezri, tayin ettiği zamandan önce yapmak câizdir. Fakat, şarta bağlı olan nezri, istenilen şart hâsıl olmadan önce yapmak sahih olmaz. Sadaka vermek için bir şey adayan kimse, aynı değerde başka şeyi veya kıymetini verebilir. Adı belli bir ayın orucunu adak eden, o ay her gün tutar. Bozduğu günleri, kaza eder. Ayın adını söylemedi ise, muhtelif aylarda, bir ay [30 gün] tutar. Hasta, Allah için bir ay oruç tutayım derse, iyi olmadan ölse, bir şey lazım gelmez. Bir gün bile iyi olup tutmaz ise, hepsi için iskat yapılmasını vasiyet eder.

Fakir olsun, zengin olsun, adak eden, adak edilerek kesilen hayvanın etinden yiyemez ve zekat vermek câiz olmayanlara yediremez. Anasına, babasına, evlatlarına, zevcine veya zevcesine, fakir olsalar da yediremez. Yerse veya bunlara yedirirse, yenilen etin kıymetini, fakirlere sadaka verir. Akrabasından ve evinde bulunanlardan, zekatını vermesi câiz olan büyük, küçük herkes yiyebilir. Bunlar içinde, zengin olanlar yiyemez. Yerlerse, adak sâhibi, bunların kıymetini fakirlere verir.

İbni Âbidin “rahmetullahi teâlâ aleyh” koyunların zekatı sonunda buyuruyor ki; zekatta, öşürda, haracda, fıtrada, nezrde ve köle azadından başka kefaretlerde, misli olmayan malın kendi bulunsa bile kıymetini vermek de câizdir. [Zekat malının kıymeti olarak yine zekat malı verilir. Başka mal verilemez. Diğerlerinde herhangi bir mal verilebilir.] Dört zayıf koyun yerine, üç besili koyun vermek câizdir. Misli bulunan, yani ağırlıkla veya hacimla ölçülen malların yerine, aynı cinsten kıymetleri verilemez. Mesela, ayarı düşük 5 altın yerine, ayarı yüksek olan dört altın vermek veya düşük 5 kile buğday yerine, iyisinden dört kile vermek câiz değildir. İyilerinden de 5 vermek câiz olur. Fakat, başka cinsten verince, bunlarda da kıymeti kadar vermek câiz olur. Çünkü, karşılaştırılmalarında fâiz bulunan mallar, başka cinsten olunca, iyilerinden az, düşüklerinden çok peşin vermek câiz olur. Kurbanda ve köle azad etmekte kıymeti verilemez. Çünkü, bunlarda kan akıtmak ve kölelikten kurtarmak lâzımdır. Mal vermek lazım değildir. Ancak bayram günleri çıktıktan sonra, kurbanın kıymeti fakirlere verilebilir. İki orta koyun kurban etmeyi adayan kimse, ikisinin değerinde olan bir büyük koç kurban edemez. İki kurban etmesi lâzımdır. [Koyun yerine aynı sayıda keçi ve deve yerine aynı sayıda sığır kurban edilir. Semizlikleri, kıymetleri aynı olması lazım değildir.] Fakat iki orta koyun sadaka vermeyi adayan, ikisinin değerinde olan bir iri koç sadaka verebilir. Bir teneke düşük hurma adayan, aynı değerde yarım teneke iyi hurma veremez. Çünkü, aynı cinsten olunca, birbirleri ile değiştirilirken, hacimleri müsavi olmazsa, fâiz olur. Aynı değerde yarım teneke iyi arpa verseydi, câiz olurdu.

Hayvan kesmeyi, Allahü teâlâ için, şartsız olarak adamalıdır. Etleri fakirlere dağıtıp, bunların sevâbını bir Velîye, büyük zata hediye etmek câiz olur. Sonra, bu nezrin ve sadakanın ve bu Velînin hürmetine muradın hâsıl olması için duâ edilmelidir. Yahut, filanca işim olursa, Allah için, mesela Eyüpte bir koyun kesip, etlerini hazret-i Hâlidin “radıyallâhu anh” komşusu fakirlere dağıtıp, sevâbını onun ruhuna hediye edeceğim, diye adamalıdır. Böyle şartlı adak hayvanı, murad hâsıl olmadan önce kesilemez. Hayvanı mezarın yanında kesmemelidir. Türbelere bez, iplik bağlamak, mezarlara mum yakmak da, dinimizde yoktur. Bunları, hıristiyanlar yapar. Mezara mum yakılmaz. Türbeye hizmet eden, orada ibâdet eden fakirlere mum götürülürse, sadaka sevâbı olur. Bu sevap ölüye bağışlanır. Ölüye, mum lazım değildir. Müminin kabri, Cennet bahçesidir. Nur içindedir. Kâfirinki ise, Cehennem çukurudur. Azap doludur. Mum onu azaptan kurtarmaz.

(Dürr-ül-muhtar)da, oruç bahsi sonunda buyuruyor ki: (Câhil halk, ölüler için, para, mum ve benzeri şeyler adıyor. Bu sûretle, Evliyâ-ı kirâma yaklaşmak, onlardan faydalanmak istiyorlar. Bu adaklar haramdır ve faydasızdır. Bunları Allahü teâlâ için adamalı ve türbelerdeki fakir müslümanlara vermelidir). İbni Âbidin, bu satırları şerh ederken, buyuruyor ki: (Evliyâ-ı kirâmdan birinin mezarına gidip, kaybolan malımı bulur veya hastamı iyi eder veya falan işimi görürsen, şu parayı, şu yemekleri senin için vereceğim, sana mum yakacağım demek haramdır. Çünkü adak, yalnız Allah için olur. Allahü teâlâdan ayrı olarak bir ölüden bir şey beklemek küfür olur. İmanı giderir. [Kiliseye, ayazmaya, mezara, türbeye gidip, hazret-i İsadan, Meryem anadan, Evliyâdan bir şey isteyen, bunlara duâ eden kâfir olur. Bunların hürmeti, hatırı için Allahü teâlâdan istemelidir. Abdülhakîm efendi “kuddise sirruh” (Tezveren dede) demenin çok çirkin ve küfre sebep olacağını beyan buyururdu.] Ya Rabbi! Hastamı iyi edersen, falan Velînin türbesi yanındaki fakirlere şu parayı senin için adak ettim. Sadaka sevâbını da bu Velînin ruhuna bağışladım, demelidir. Böyle adakları zenginlerin alması haram olur. Fakirlere sadaka edilmeyen mal, adak olarak kabul olmaz. Mesela, mezar üzerine mum yakmak, minarede kandil yakmak ve camilerde şarkı ve oyun havaları şeklinde mevlüt okutmak gibi adaklar kabul olmaz. Bunlar için para vermek ve almak haramdır ve faydasızdır). Mübarek gecelerde, camilerde fazla ışık yakmanın bidat olduğu (Ukud-üd-dürriye) sonunda yazılıdır. (Eşbah)da mescid ahkâminda da yazılıdır.

(Zekeriya sofrası) diyerek adak yapıyorlar. Sofraya 40 çeşit meyve koyuyorlar. Komşu, ahbab kadınları, buraya davet ediyorlar. Bunlardan yerken niyet edilen hacetin hâsıl olacağına inanıyorlar. Böyle adak bidattir. Yahudi adetidir. Nezir olan şeyi fakirden başkasının yemesi haramdır. Bidate, harama sebep olmak, büyük günahtır.

Temel atılırken, hasta iyi olunca, Allah için hayvan kesmeyi adayıp, etini fakirlere sadaka vermek câizdir. Sadaka sevâbı hâsıl olur.

YEMİN-YEMİN KEFARETİ

Yemin, kuvvet demektir. Sözün, niyetin, işi yapmak veya yapmamak arzusunun kuvvetli olduğunu gösterir. Yemin yerine, half, hilf ve kasem kelimeleri de kullanılır. Yemin üç türlü olur:

1 — (Gamus) [günaha ve Cehenneme sokucu] yemindir. Geçmişteki bir şey için, bile bile yalan söyleyerek, yemin etmektir. Büyük günahtır. Pişman olunca tövbe, istiğfar edilir. Kefaret verilmez.

2 — (Mün’akıde) yemindir. İlerde yapacağım veya yapmıyacağım diyerek söylenen yemindir. Bu da üç türlü olur. Üçünde de, yemini bozunca, kefaret vermek lâzımdır. Yemin bozmadan önce, kefaret verilmez:

A) Zaman bildirilmez. Ahmedi döveceğim diye yemin edince, ikisi de sağ kaldıkça döğmezse, yemin bozulmaz. Biri ölünce bozulur. Çünkü, yapacağım diye yemin edince, o işi yapması ölünciye kadar vâcib olmaz. Döğmiyeceğim diye yemin edince, ölünciye kadar döğmezse, sonsuz olarak bozulmaz. Çünkü yapmaması hemen vâcib olur. Bir kere döverse, bozulur. Kefaret verir ve yemin biter. İkinci döverse, bir daha kefaret vermez.

B) Zaman bildirilendir. Zamanı gelmeden bozarsa, kefaret lazım olur. Zamanı gelmeden önce ölürse, yemin bozulmaz.

C) Şarta bağlanan yemindir. Yemin ettiği şeyin yapılıp yapılmamasını, kendinin veya başkasının bir şeyi yapıp yapmamasına bağlamaktır. Kendisi veya karşısındaki bir şeyi yapmaya hazırlanırken, bunun yapılmaması için (Eğer bunu yaparsan…), veya oturan ikinci bir kimseye bir şey yaptırmak için (Eğer bunu yapmazsan…) dedikten sonra başka bir şeye yemin etmektir. Bu yeminin sahih olması için, birinci hâlde, o işi, zaman söylenmedi ise, hemen yapması, zaman söyledi ise, zamanın sonuna kadar yapması; ikinci hâlde ise, yapmaması veya yapmaktan âciz olması lâzımdır. Birinci kimse yapılması lazım gelenden âciz olursa, yemin sahih olmaz. Zaman söylenmedi ise, vazgeçip sonra yaparsa, yemin ikincisinde sahih olur. Birincisinde sahih olmaz. (Kalkıp eve gelmezsen, vallahi seni döverim) deyince, hemen kalkıp, halaya girer, sonra giyenir eve gider. Anahtarı almak için tekrar gelir ve ikinciye eve giderse, yemini sahih olmaz. Çünkü bu işler, eve gelmeyi geciktirmek sayılmaz. Onu döğmesi lazım gelmez. Hazırlanan kadına (Sokağa çıkarsan, boş ol!) denilse, kadın oturup, sonra kalkar, çıkarsa boş olmaz. Çocuğu döğmeye kalkan adama (Bunu döversen, seninle konuşmam!) diye yemin edilse, adam biraz oturup sonra döverse, konuşmaması lazım gelmez. Beraber yiyelim, diyene, (Seninle yersem…) diye, yemin edip gitse, sonra gelip yeseler, yemin olmaz.

3 — Lagv [boş yere] yemindir. Geçmiş bir şey için zan ile yanlış yemin etmektir. Bunda, günah da, kefaret de yoktur.

Üç yeminde de, unutarak, zorlanarak yemin etmek veya yemini bozmak, bunları bilerek, istiyerek yapmak gibidir.

Mün’akıde yeminin sahih olması için, yemini yerine getirebilmek, aklen veya filen mümkün olmalıdır. Zaman bildirmiş ise, zamanın sonuna kadar mümkün olmalıdır. Çünkü, yemini yerine getirmek, zamanın sonunda vâcib olur. Mümkün olmayan bir şeye yemin etmek günahtır. Vallahi hakkını yarın sabah vereceğim deyince, sabah olmadan, ikisinden biri ölürse, yemin sahih olmaz. Çünkü, vaktin sonunda, yemini yerine getirmek mümkün değildir. Bu küpün suyunu bugün içeceğim diye yemin edince, küpte su yok ise veya var iken, gün bitmeden döküldü ise, yemin sahih olmaz. Zaman bildirmedi ise, küpte su yok ise, yemin yine sahih olmaz ise de, su var iken, yeminden sonra döküldü ise, yemin sahih olur ve içmediği için, bozulmuş olup kefaret lazım olur. Çünkü zaman bildirilmeyen yemini yerine getirmek öleceği zaman vâcib olur ise de, öleceği zaman yapmak ve yapamayınca kefaret veya vasiyet etmek meşakkat olduğundan, imkan bulunca yapmak vâcib olur.

Semaya çıkacağım veya şu taşı altın yapacağım diye yemin edince, yapmadığı için, hanis olup kefaret verir. Çünkü fen bunu yapamıyor ise de, aklen olmayacak şey değildir. Melekler ve birkaç Peygamber “salevâtullahi aleyhim ecma’în” göğe çıktığı gibi, taşı meydana getiren atomlar da altın atomları haline dönebilir.

İbni Âbidin, talakı anlatırken diyor ki (Şu işi yaparsam, bana helal olan her şey haram olsun, diye, iki iş için iki kere söylerse, birinci işi yapınca, zevcesi bir bain boş olur. Sonra ikinci işi yaparsa, ikinci defa boş olur. Çünkü ikinci işi yaparken, zevcesinin nikahında bulunmaması, ikinci yeminin sahih olmasına tesir etmez. İkinci yemini söylerken nikahında bulunduğu için, bu yemini de sahih olmuştur).

(Mülteka) ve (Dürr-ül-muhtar) kitaplarında diyor ki (Yemin etmek üç türlü yapılır: Allahü teâlânın isimleri ile küfre sebep olan bir şeyi şarta bağlamakla ve talaki boşamayı şart etmekle [şart olsun demekle] yemin edilir. Allahü teâlânın isimleri ile yemin, ya harf ile veya kelime ile olur. İsmin başında (bi, ta, ve) harflerinden biri söylenip, ismin sonu esre okunursa, yemin olur. Yemin, yalnız Allahü teâlânın isimleri ile olur. Başka şeylerle müslüman yemini olmaz. Allahü teâlânın isimlerinden, Halim, Âlim, Cevad gibi, insanlar için de kullanılan bir isim ile yemin ederken, Allahü teâlânın ismi olduğunu niyet etmek lazım olur. Yemin etmek adet hâlini alan bazı sıfatları ile de yemin câizdir. Allahü teâlânın kudreti veya Âzameti, rahmeti için demek gibi. Kurân-ı Kerîm, Peygamber “salevâtullahi aleyhim ecma’în”, Kâbe için diyerek yemin olmaz. Namusum üzerine söz veriyorum, şerefim üzerine doğru söylüyorum demek, yemin değildir. Canın için, başın için gibi yemin etmek haramdır. Allah için yemin ediyorum demek, yemin olur. Allaha Ahd ediyorum, Allaha mİsak ediyorum, yemin olur. Kasem ediyorum, half ediyorum, yemin ediyorum veya … ederim yahut eşhedü diyerek, Allahü teâlânın ismini söylememek de yemin olur. Ahtım olsun, nezrim olsun, yeminim olsun demek yemin olur.

Eğer bunu yaparsan kâfirsin veya yahudisin yahut hıristiyansın veya Allahsızsın gibi küfre sebep olan bir şey demek veya bunları … olacaksın veya … ol diye söylemek, hepsi yemin olur. Karşısındaki kimse o işi yapınca, yemin bozulur. Bunları yemin niyeti ile söyledi ise, yemin eden kefaret verir. Eğer, onun kâfir olmasını istiyerek söyledi ise, yemin eden kâfir olur. Çünkü, küfre râzı olan kâfir olur. Müslümana kâfir diyen, kasıt etmese de, kâfir olur. Kendisine kâfir diyene, (Efendim, buyur!) gibi cevap veren kâfir olur. Cevap vermemeli veya reddetmelidir.

Bu odaya girersem, fâiz yemek helal olsun demek veya her şeyi yemek bana haram olsun demek, ikinci türlü yemin olur. Çünkü, fâiz, her dinde haramdır. Helal olsun demek küfürdür. Her şey haram olsun demek, yemesi, içmesi her dinde helal olan ekmek, su gibi şeyler haram olsun demek olup küfürdür. Küfre sebep olan şeyleri, yemin niyeti ile söylerse, kâfir olmaz, yemin etmiş olur.

Eğer bunu yaparsan, Allah’ın gazapı veya laneti sana olsun. Yahut, zina etmiş ol, hırsız ol, şarap içmiş ol, fâiz yimiş ol demek yemin değildir. Çünkü, bu sözlerle yemin etmek, müslümanların adeti değildir. Üzerime hak olsun demek yemin olmaz. Allah hakkı için demek yemin olur. Bihakkıllah demektir. (Allaha and içiyorum) demek yemin olur. İbni Âbidin buyuruyor ki yanından geçerken, kalkmak isteyene, (Allah aşkına) veya (Allah için) kalkma derse, o da dinlemeyip kalksa, söyleyene bir şey lazım gelmez. Fakat, ötekinin Allahü teâlânın ismine saygı göstermesi, and verilen işi yapmaması lâzımdır. Görülüyor ki bir işin yapılmasına veya yapılmamasına devam edilmemesi için and veren, yemin etmiş olmaz. Bir işe başlamak için and verirse, yemin olur. Öteki yapmazsa, and verenin kefaret vermesi lazım olur. Karımın boş olmasına yemin ederim demek, yemin olmaz. Kendi malını haram ederek yemin etse, haram olmaz. Mesela, şu elbisem haram olsun ki… derse, sözünü bozarsa, elbisesi haram olmaz. Fakat, o elbiseyi kullanınca kefaret vermesi lazım olur. Her helal, üzerime haram olsun derse, yemini bozunca, yenen ve içilen şeyleri haram etmiş olduğu gibi, niyet etmemiş ise dahi, evli ise karısı bain talak ile bir kere boşanmış olur. Ayrıca, kefaret vermesi lazım olmaz. Üç kere boşanmayı niyet etmiş ise, üç kere boş olur. Bu işi yaparsam zevcem boş olsun, zevcem bana haram olsun demek de böyledir. Her şey haram olsun diyen kimse evli değilse, yemin etmiş olur. Yeminini bozduktan sonra, malından yer,içerse kefaret lazım olur.

Bir kimse, nezir olunmak şartları bulunan bir şeyi, yapmak istiyerek nezir ederse, nezir olur. Yapması vâcib olur. Mesela, Allah için bir ay oruç tutmak nezrim olsun derse yahut gaib olan şeyi bulursam, bir ay oruç nezrim olsun derse ve o şeyi bulsa, oruç tutması vâcib olur. Kefaret vermekle kurtulamaz.

Nezri, yapmak istemediği bir şarta bağlarsa, mesela, falancanın çantasını çalarsam, bir ay oruç nezrim olsun derse, çalmadan oruç tutar veya yemin kefareti verir.

Yemin ederken inşaallah derse, yemin olmaz.

Mushaf hakkı için demek veya Mushafa elini koymak yahut Mushafı gösterip bunun hakkı için demek, yemin olur. Çünkü, böyle yemin adet olmuştur.

(Dürr-ül-muhtar)da buyuruyor ki yemine bağlanan işi anlatan kelimenin, Şâfiî mezhebinde lügat mânâsına bakılır. Malikide, Kurân-ı Kerîmde kullanılan mânâsına, hanbelide ise, yemin edenin niyet ettiği manaya bakılır. Hanefi mezhebinde, o zamanda, o memleketlerde, o kelimenin kullanılması adet olan mânâsı kabul edilir. Mesela, hayvana binmiyeceğim diye yemin edince, insanın sırtına binerse, yemini bozulmaz. Çünkü, lügatta, insan (Hayvan-ı natık) diye tarif edilir ise de, insana hayvan demek adet değildir. Direk üstüne oturmıyacağım diye yemin eden kimse, dağ üzerine oturursa, yemini bozulmaz. Kurân-ı Kerîmde dağa, direk buyuruldu ise de, böyle demek adet olmamıştır. Ev yıkmıyacağım diye yemin eden kimse, örümcek yuvasını bozunca, yemini bozulmaz. Kurân-ı Kerîmde, örümcek yuvasına da ev buyuruldu ise de, buna yuva demek adettir. Yemin eden kimse, kelimenin Kurân-ı Kerîmdeki veya lügattaki mânâsını niyet ederek yemin ettim derse, sözü kabul edilir. Fakat, kelime mecaz olarak, yani mânâsı dışında kullanılıyorsa, böyle adet olan manaya niyet ettim demesi kabul edilmez. Fülus ile bir şey almam diye yemin eden, altın ile satın alınca, yemini bozulmaz. Çünkü fülus, üzeri damgalı bakır paranın ismidir. (Hiçbir şey satın almam) demek istedim denemez. Böyle demek adet olsa da fülusun mânâsı açıktır. Bu manayı adet değiştiremez. Kapıdan çıkmıyacağım diyen kimse, pencereden çıkarsa, kırbaç vurmıyacağım diyen, sopa vurursa, yemin bozulmaz. İbni Âbidin, evlenmesi haram olanları anlatırken, birisinin yüzüne bakmıyacağım diye yemin eden, aynadaki görüntüsüne bakabilir. Çünkü, bu görüntü, kendisi değildir, benzeridir diyor. [Bunun gibi, hoparlörde ve radyoda işitilen de, insanın sesi değildir, benzeridir.]

Haram işlemek, ibâdet yapmamak için yemin eden, bozar. Sonra kefaret verir.

Yemin kefareti için, bir köle azad eder. Yahut, zekat alması câiz olan, erkek veya kadın on fakire, bütün bedeni örtecek kadar, bir kat çamaşır verir veya aç olan on fakire bir gün iki defa taam ibaha eder, yani doyurur. Bir günün ikinci defasında, başkalarını doyurması câiz olmaz. Bunun için, 20 fakiri sabah doyurursa, onunu akşam da doyurması veya onuna sadaka-i fıtır kadar mal temlik etmesi de lazım olur. Fakirlerin hepsini aynı günde doyurmak şart değildir. Sonraki günde, evvelki gündekileri veya başkalarını doyurabilir. Bir fakire, on gün, birer takım çamaşır vermek veya her gün iki defa yahut 20 gün birer defa doyurmak da olur. On fakire bir kere veya bir fakire on gün, her gün bir kere yarım sa’ buğday veya un veya ekmek yahut bu değerde [kumaş, havlu, mendil, çorab, et, pirinç, çamaşır, terlik, ilaç veya din, fen, ahlak kitabı gibi] başka mal, altın, gümüş para temlik, yani vermek de olur. Bir fakire on günlüğü, bir günde verirse, hepsi bir günlük olur. On fakirin her birine bir günde yüzlerce sa’ verilse, yine bir yemin kefareti olur. Ölü için yapılan yemin kefaretinde de böyledir. Doyurmak ve mal vermek için, başkasını vekil etmek, sonra buna ödemek câizdir. Bu üçünden birini yapamayan fakir, üç gün ardarda oruç tutar. Bu oruçlara, gece niyet edilir. Kadın üç günü tamamlamadan hayız başlarsa, oruca devam etmez. Hayız bittikten sonra, yeniden üç gün tutar. Ramazan orucunun kefareti böyle değildir. Hinsten, yani yemini bozmadan önce kefaret sahih olmaz. Yemin kefaretini geciktirmek günahtır. (Damad)da diyor ki: Çeşitli yeminlerin kefaretleri ayrı yapılır. (Vallahi verrahmani verrahimi şu işi yapmam) derse, üç yemin olur. O işi yaparsa, üç kefaret lazım olur. İbaha, yani doyuracak taamı alması için, fakire fülus [kağıt para] vermenin câiz olduğu (Hindiye)de ve (Bedâyı)da yazılıdır. Kefaret yaparken niyet etmek lâzımdır.

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Tüccarın, pazarcıların çoğu facirdir!) Sebebini sorduklarında, (Alış verişleri helal olmaz. Çünkü, çok yemin ederek günaha girerler ve yalan söylerler) buyurdu. Bir hadis-i şerifte, (Yalan yere yemin ederek, birinin malını alan kimse, kıyamet günü, Allahü teâlâyı gazaplı görecektir). Bir hadis-i şerifte, (İman sâhibi, her kabahati yapabilir. Fakat, hiyanet yapamaz ve yalan söyleyemez) ve bir hadis-i şerifte de, (Yalan üç yerde câiz olur: Harpte [ve her zaman, din düşmanlarının zararından korunmak veya müslümanları korumak için]. İkincisi, iki müslümanı barıştırmak için, birinden diğerine iyi laf getirmek. Üçüncüsü, zevcelerini idare etmek için) buyuruldu. Zalimden, bir müslümanın bulunduğu yeri, malını, günahını saklamak câizdir. İki müslümanın, kadın ile erkeğin arası açılmasını önlemek için, malını korumak için, müslümanın sırrı, aybı meydana çıkmamak için ve bunlar gibi haramları önlemek için, yalan câiz olur. Ölmemek için leş yemeye benzer.

(Tarîkat-ı Muhammediye)de diyor ki: (Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Yalan yere yemin, büyük günahtır) buyurdu. Bir hadis-i şerifte de, (Yalan yemin ederek bir müslümanın hakkını alan kimsenin gideceği yer, Cehennemdir) buyurdu. Doğru olarak çok yemin etmek, Allahü teâlânın ismine ve yemine kıymet vermemek olur. Bunlara kıymet vermeyerek yemin etmek çok çirkindir. Şarkılarda, temsillerde, eğlencelerde yemin etmek böyledir.

Birkaç yemini bozarsa, hepsi için ayrı ayrı kefaret yapması lâzımdır. Kefaretler, zekat gibi, ibâdet-i maliyidir. Malını fakirlere bir vekil vasıtası ile vermesi câiz olur. Fakat, kendisinin, malı ayırırken veya fakire verilinceye kadar niyet etmesi lâzımdır).

(İbda) kitabı, 407. sayfada diyor ki (Hadis-i şerifte, (Babam hakkı için diyerek yemin etmeyiniz! Yemin, Allah ismi ile olur) buyuruldu. Ebû Davütteki hadis-i şerifte, (Emânet, yani namus için yemin eden, bizden değildir) buyuruldu. (Allahtan başka bir isim ile yemin eden kâfir olur) hadis-i şerifini Tirmizi “rahmetullahi teâlâ aleyh” bildiriyor. Babanın başı için, canın, başın için, Kâbe için, namus için, falan Velînin toprağı için gibi yemin etmeler yaygın hâl almıştır).

(Uyun-ül-besair)de diyor ki (Kâfirin yemin etmesi ve kefaret yapması sahih olmaz). Bundan anlaşılıyor ki kâfirlerin, mürtedlerin and vermeleri sahih olmaz. Bunların and verdikleri şeyleri yapmak lazım olmaz.

Hadika kitabının dil afetleri kısmında diyor ki (And vererek, mesela (Allah aşkına) diyerek bir kimseden dünyalık şey istemek câiz değildir. Hadis-i şerifte, bunların mel’un oldukları bildirildi). Dürer ve Gurer’de ve İbni Âbidin 5. ciltte ve Hadika’da diyor ki; bir müslüman, (Allah hakkı için şunu yap) derse, bunu yapmak lazım olmaz, yani yapmamak günah olmaz ise de, tâat, hatta mubah olan şeyleri yapmak iyi olur. Peygamber hakkı için yahut ölü veya diri bir Velî hakkı için duâ etmek haramdır. Çünkü, kimsenin Allahü teâlâ üzerinde hakkı yoktur. Âlimlerin bir kısmı böyle ictihad etti ise de, böyle duâ etmek, (Ya Rabbi, onlara vermiş olduğun hak için) niyeti ile câiz olur. Çünkü, Rum sûresinin 47. âyetinin meâl-i şerifi, (Üzerimize hak oldu ki müminlere yardım ederiz)dir. Enam sûresinin 12. âyetinin meâl-i şerifi, (Allahü teâlâ kullarına merhamet etmeyi kendisine lazım kıldı) olup merhamet ve ihsan ederek, sevdiklerine haklar verdiğini göstermektedir. Bezzaziye fetvasında, ölü veya diri, Peygamberlerin ve Evliyânın hürmetleri için duâ etmenin câiz olduğu bildirilmektedir. Bu vesikalar, vehhâbîlerin Ehl-i sünnete bu sebepten de muhalefetlerinin haksız olduğunu açıkça göstermektedir.

Gel kardeşim, inkâr etme, kıl insaf!
Kıymetli ömrünü, eyleme israf!
Kalbini nefsin arzusundan koru!
Dışın gibi için dahi olsun saf!
Bakır ile karışınca bir altın,
alırsa, beğenir mi onu sarraf?
Liseyi bitirdim diye övünme!
Sakın hem, düşünmeden söyleme laf!
Meârif ehlini bul, onu dinle!
Böylece Haktan ire sana eltaf!
Hakikat denizine varıp dal, ve,
çıkar bir cevheri ki ola şeffaf!
Diplomalı din cahiline kanma,
doğru yolu sana gösterdi eslaf!

HACCA GİTMEK

Hac çeşitleri

Haccın şartları, farzları, vâcibleri ve sünnetleri vardır.

Tavsiye Yazı: Haccın Şartları Nelerdir?

 

Tavsiye Yazı: İbadetler Kaç kısımdır?

Vekilin, ihrama girerken, emreden kimse için, kalp ile niyet etmesi şarttır. Hac borcu olan kimsenin, öldükten sonra kendi için hac yapacak vekilin adını bildirerek vasi olan kimseye emir vermesi lâzımdır. Meyyit veya meyyitin vasi yaptığı yabancı kimse, varislerden birini, diğer varisler izin vermedikçe, vekil yapamaz. Bir kimse izin vermeden, başkasının, bunun yerine hacca gönderilmesi câiz değildir. Yalnız vâris, ölen akrabası, vasiyet etmemiş, yani hac parası ayırmamış ise, kendine miras kalan para ile onun yerine hacca gidebilir veya başkasını gönderebilir. Böylece anasını, babasını hac borcundan kurtarmış olur. Kendine de, farz olmuş ise, kendi için, ayrıca gitmesi lâzımdır. Fakat, onları borcdan kurtarması, kendine on hac sevâbı kazandırır. Hanefi ve Hanbeli mezheplerinde, onların yaşadığı şehrden hac yapılması lâzımdır. Mesela, İstanbul’da bulunan bir kimsenin babası Erzurumda sakin iken vefât etse, babası vasiyet etmedi ise, babası için birini vekil göndermek isterse, Erzurumdan göndermesi farzdır. Başka yerden göndermesi Hanefide câiz değildir. Şâfiî mezhebinde Mikat dışındaki her yerden göndermesi câizdir. Hatta, hacca giden birine para vererek, Mekke-i mükerremede bir vekil bulup, babası için, buna mikattan hac yaptırtması Şâfiîde câizdir. Hanefi olanlar, paraları az ise, Şâfiî mezhebini taklit ederek, vasiyet etmemiş ana, baba ve yakınları için, Mekkede vekil tutabilirler. Fakat, parayı verirken, İmâm-ı Şâfiîyi “rahmetullahi teâlâ aleyh” taklit ediyorum diye niyet etmesi lâzımdır.

İzinsiz vekil olup hac edenin haccı, kendine olur. Yani kendinin hac borcu varsa, ödenmiş olur. Sevâbını, vekil olduğuna bağışlıyabilir. Her müslüman, her ibâdetinin sevâbını ölü, diri, her müslümana hediye edebilir. Fakat bağışladığı kimse, hac borcundan kurtulmaz. Vasi olan, yani kendine vasiyet edilen kimse, emrolunan vekili gönderir. Vekil de (istediğini yap) denilmedi ise, başkasını gönderemez. Vasiyet ederken (vekilim veya başkası) demiş ise veya vekil tayin etmemiş ise, vasi kendi de gidebilir, başkasını da gönderebilir. Hac farz olmayan kimsenin, farz hac için vekil göndermesi câiz değildir. Baliğ olmayan akıl çocuk vekil olabilir. Belli parayı ücret diyerek vekil tayin etmek câiz değildir. Vekile adet olan yol ve nafaka masrafı hesaplanarak (şu kadar para ile) denir. Verilen para ücret değildir, teberrudur. (Eşbah) kitabının sâhibi “rahmetullâhi aleyh” diyor ki: (Artan para, varislere geri verilir. Varisler kalan parayı kendine hediye etmeye ve nefsin için kabul etmeye, seni vekil ettik derse, vekil böyle yapar). Hac etmemiş, baliğ olmamış kimselerin ve kadının vekil olmaları, Hanefide câiz ise de, Şâfiîde câiz değildir. Kendisi hacı olan vekil, başkası için hac ettikten sonra, Mekkede kalıp geri gelmezse câizdir. Fakat, geri gelmesini emretmek efdaldir. (Ukud-üd-dürriye)de diyor ki (Hac etmemiş fakirin, başkası yerine hacca gitmesi câiz ise de, Hille gidince, kendisine de hac etmek farz olur. Mekkede kalıp, sonraki senede kendi haccını yapması lazım olur. Fakat, evvelki haccında, memleketine dönmediği için, meyyitin haccı noksan kalmış olur. Vekile para verilirken, istediğini yap denilirse, meyyit için başkasını vekil edebilir) [ve kendi haccını da, o sene, kendi yapar]. Hacının vekil olarak gitmesi, kendi için tekrar gitmesinden efdaldir.

Fakir kimse, nâfile olarak hacca gidince, mikata vardığı zaman, Mekkeli gibi olup yürüyebiliyorsa hac etmesi farz olur ve farzı ifaya niyet eder. Nâfile hac yapmaya niyet ederse, tekrar hac yapması lazım olur. Fakir olan vekil böyle değildir. Çünkü, başkasının kudreti ile oraya gelmiş ve dönecektir. Zenginin hac sevâbı, fakirin hac sevâbından daha çoktur. Fakir, hac yolunda açlıktan, yorgunluktan ölürse, günaha girer. Yolda başkalarından yardım istemeye muhtaç olan fakirin hacca gitmesi mekruhtur. Kendisi serbest bırakılan vekil, yolda hasta olsa da, olmasa da, parayı başkasına verip, onu gönderebilir. İzin verilmemiş ise, gönderemez. Arafatta durmadan önce ölen bir hacı, farz olduğu sene gidip öldü ise, hac vasiyet etmez. Birkaç sene sonra gitmiş ise, kendi şehrinden vekil göndermesi için vasiyet etmesi vâcib olur. Bildirdiği yerden veya bildirdiği para ile yapılabilecek yerden de gönderilir. Vasiyette kullanılan kelimelere dikkat etmelidir.

Bırakacağı mirasın üçte biri yetiştiği hâlde, kendi memleketinden göndermeye yetişmeyecek parayı veya başka yerden gönderilmesini vasiyet etmek günahtır. Yer veya para bildirmedi ise, hac yolunda ölmüş olsa bile yaşadığı memleketinden gönderilir. Ölürken, hac yapılmasını vasiyet eden kimse için, hiç kimse kendi parası ile bunun yerine hacca gidemez. Giderse, hac, gidenin olur. Meyyitin hac borcu ödenmez. Hacdan sonra, sevâbını meyyite hediye edebilir. Meyyitin bıraktığı malın üçte biri veya bundan ayırmış olduğu hac parası ile onun şehrinden gidilir. Vekil kendi parasından da buna katabilir. Ayrılan para az ise, mümkün olan yerden gönderilir. Mümkün olmazsa, vasiyet batıl olur. Diri olan acizin, vekil yaptığı kimseye, kendi şehrinden gitmesine yetişecek kadar vermesi lâzımdır. Meyyit eğer, ayırttığım maldan diye şart etmemiş ise, vâris sonra terekenin üçte birinden almak niyeti olsa da, olmasa da, kendi malından vekil gönderebilir. Meyyitin malından almak niyeti var ise kendi gidemez. Temeddü ve kıran haclarında kurban parası vekile aittir. Vekil, haccı yaptığına yemin ederse, inanılır. Kimse parayı geri isteyemez. Hıyanet eden vekil ihramdan önce azl olunabilir.

Zekat ve hac farz olan kimse, önce hemen hacca gider. Hacdan arta kalandan zekatını verir. Hacca gidemezse, hepsinin zekatını verir. Hac vakti geldikten, yani farz olduktan sonra, hac parası ile ihtiyacı olan eşyayı, yani ev, bir senelik yiyecek satın almak câiz olmaz. Hacca gitmesi lazım olur. Hac vakti gelmeden önce satın alması câiz olur. Çünkü hac, vakti gelmeden önce farz olmaz.
[Zekatı, nisaba mâlik olduktan bir hicri sene sonra, vermek farz olur. Zekat vermek farz olduğu bu zaman, herkes için başkadır. Bu zaman, hac zamanından evvel ise, malın, paranın hepsi için zekat verilip, geri kalan para ile hacca gidilir. Zekat vermek zamanı, hac zamanına rastlarsa veya hac zamanından sonra ise, önce hacca gidilir. Hacdan sonra, elde mevcûd paranın zekatı verilir.]
Edâ şartlarını temin etmek lâzımdır. Yalnız, kadının hacca gitmek için evlenmesi veya Şâfiî mezhebini taklit etmesi lazım değildir. Çünkü zevc, zevcesini hacca götürmeye mecbur değildir. Hacca giden bir erkek ile muvakkat nikahlanması da lazım olmadığı (Dürr-ül-münteka)da yazılıdır.

Vücûb şartlarından biri bulunmayan kimse hacca giderse, nâfile hac yapmış olur. Fakirinki farz hac olur. Şartlar tamam bulununca, yeniden hac yapması lazım olur. Edâ şartı noksan olan bir kimse hacca giderse, farzı edâ etmiş olur.

Erkeksiz kadın hacca gidemez. Giderse, haccı kabul olur ise de, haramdır. Erkeği ile gidince de, otelde, tavafta, sayde ve taş atarken, erkekler arasına karışması haramdır ve haccın sevâbını giderdiği gibi, büyük günaha girer. Ebedî mahrem erkeği bulunmayan kadın, ihtiyarlayınca, göremez olunca veya iyi olmayacak bir hastalığa yakalanınca yerine vekil gönderir. Daha önce göndermez.

Bidat sâhibi, câhil din adamlarının hac zamanında kitaplara uymayan şeyler yaptıklarını ve bölücü sözler söylediklerini işitiyoruz. Bunları işiterek, hacca gitmeyi terketmemeli, bu mühim farzı yapmaktan mahrum kalmamalı, hacca gidince de, o mezhepsizlere uymamalı ve zararlı sözlerine aldanmamalıdır.

HACCIN FARZI ÜÇTÜR:

 

HACCIN VACİBLERİ 21 TANEDİR:

 

HACCIN SÜNNETLERİ ONBİRDİR:

 

Mekke şehri, şimalden cenuba doğru uzanan karşılıklı iki sıra dağ arasında olup şehrin uzunluğu üç, genişliği bir kilometre idi. Evleri kargir olup üç dört katlı idi. Şehrin ortasında (Harem-i Kâbe) veya (Mescidülharam) denilen büyük câmi vardır. Mescidül harâmin üstü açıktır. İstanbul camilerinin avlularında olduğu gibi, avlu etrafında üç sıra kubbe vardır. Kubbeleri 500 adettir. Kubbelerin altında 462 direk vardır. Direklerin 218 adedi mermer olup yuvarlaktır. 224 adedi (Hacer-i şemis) taşından yontmadır ve 6 veya 8 köşeli ve sarı renklidir. Mescid-ül haram, dikdörtgen (Müstatil) gibi olup şimal duvarı 164, cenubu 146, şark duvarı 106, garbı 124 metre uzunluğunda idi. Vehhâbîler 1375 [m. 1955] de, dört duvarı da uzattı. Safa ve Merveyi de, Mescid dahiline aldılar. 160.000 metre kare oldu. İstanbul’daki Ayasofya câmi-i şerifinin uzunluğu ise 77 metre ve genişliği 72 metredir. Sultan Ahmed câmi-i şerifinin uzunluğu 72, genişliği 64 metredir. Mescidül harâmin 19 kapısı olup şark duvarında 4, garbda 3, şimalde 5, cenubda 7 idi. 7 minaresi vardır. Osmanlılar zamanında, Mekke ile Cidde iskelesi arasındaki yol 75 km., Medine ile Cidde arası 424 km., Medine ile Bedr arası 150 km. idi. Mekke ile Medine arasında en kısa yol 335 km. idi. Resûlullahın hicret buyurduğu sahil yolu 400 km. idi. Mekke, denizden 360 metre yüksektir. Medine, denizden 160 km. uzaktır. Mescid-i harama sığınan katile hanefide, çıkıncaya kadar, ceza yapılmaz.

Ömer “radıyallâhu anh” zamanından önce, Mescidül harâmin duvarları yoktu. Kabenin etrafında, bir meydancık ve sonra evler vardı. Halife Ömer “radıyallâhu anh”, evlerin bir kısmını yıktırıp, Kâbe etrafına, bir metreye yakîn yükseklikte duvar çevirerek, Mescidülharam meydana geldi. Mescidülharam, muhtelif zamanlarda yenilenmiştir. Son şekli, Kâbe-i muazzamanın 11.  tâmiri ile birlikte, 17. Osmanlı padişahı IV. Murad Han “rahmetullahi teâlâ aleyh” tarafından [m. 1635] de yapılmıştır. Şimdi Vehhâbîler, genişletmek bahanesi ile o tarihi İslam eserlerini yıkıp, yok edip, yalnız maddi kıymeti fazla şeyler yapıyorlar. Kâbe-i muazzamaya saygısızlık edip, ondan daha yüksek binalar, oteller yapıyorlar.

Kâbe-i muazzama, Mescidül haram ortasında, dört köşe taştan bir oda olup 11,4 metre yüksektir. Şimal duvarı 9,25 metre, cenubu 8,5 metre, şark duvarı 13,5; garbı 13,3 metredir. Şark ve cenub duvarları arasındaki köşede (Hacerül-esved) taşı vardır ve yerden bir metreden ziyâde yüksektir. Peygamberler ve hacılar öptükleri için, çukurlaşmıştır. Kabenin şark duvarında, bir kapısı vardır. Kapısı, yerden 1,88 metre yüksektedir ve genişliği 1,7, yüksekliği 2,6 metredir. Duvarlarının iç yüzü ve zemini renkli mermerlerle kaplıdır. Rükn-i Iraki hizasında 7’si mermer, diğer basamakları ağaçtan, 27 basamaklı, minare merdiveni gibi yuvarlak merdiveni, II. Mustafa Han yenilemiştir. Kapının sağ tarafında bir de çukur ve tavana kadar yükselen üç direk vardır. Kabenin dış yüzü siyah, ipek perde ile örtülüdür. Kapısının perdesi, yeşil atlastır.

Zemzem kuyusu, Mescidül haram içinde, Hacer-i esved köşesi karşısında ve köşeden on dörtbuçuk metre uzakta bir odada olup 1,9 metre yüksek olan taş bileziği vardır. 2,5 metre kutrunda ve 30 metre umkundadır. Bu odayı, İstanbul’da Beğlerbeği camiini yaptırmış olan, I. Abdülhamid Han yaptırmış olup zemini mermer döşeli ve duvarlara doğru meyillidir. Duvar diblerinde olukları vardır. Kuyuya su sızmayacak şekilde ustalıklı yapılmıştır. Kuyu ağzı, bu hizadan 1,5 metre kadar yüksektir. Tarihin kıymetli yadigarı olan bu güzel sanat eseri 1383 [m. 1963] yılında, yıktırıldı. Kuyu ağzını ve birkaç metre çevresini, yer yüzünden birkaç metre aşağı indirdiler.

Kabenin dört köşesine, dört rükn denir. Şama karşı olana (Rükn-i şami), Bağdat’a karşı olana (Rükn-i ıraki), Yemen cihetinde olana (Rükn-i yemani), dördüncü köşeye de (Rükn-i hacer-il esved) denir.

Her tavaftan sonra zemzem içmek müstehaptır. Yüzbinlerce hacı, içtiği ve yıkandığı ve memleketlerine götürdüğü hâlde, kuyudaki zemzem tükenmiyor. Şimdi her gün, motorla ve bir geniş hortum ile gece gündüz çekildiği hâlde, bitmek bilmiyor.

Kabenin şimal duvarı üzerinde (Altın oluk) vardır. Yerde bu oluk hizasında kavs şeklindeki duvarcık ile Kâbe-i muazzama arasında kalan yere (Hatim) denir. Tavaf ederken, bu Hatim duvarının dışından dolaşmak lâzımdır.

Yer yüzünde, bir tane Kâbe vardır. O da, Mekke-i mükerreme şehrindedir. Müminler, hac etmek için Mekke-i mükerreme şehrine gider ve orada, Allahü teâlânın emrettiği şeyleri yaparak hacı olurlar. Kâfirler, başka memleketlere giderek, başka yerleri dolaşır. Bunlara hacı denmez. Müslümanların ibâdetleri başkadır. Kâfirlerin gavurlukları başkadır.

Hilde oturup da Mekkeye ihramsız girenlerin hac veya ömre yapması vâcib olur.

Hac yaptıktan sonra, Medine-i münevvereye gidip, Resûlullahın mübarek kabrini ziyaret etmek lazımdır. (Hucre-i saadet), mescid-i şerifin kıble duvarının şark köşesine yakın olup mihrabda kıbleye dönen kimsenin sol tarafında kalır. Minber ise, bu kimsenin sağ tarafındadır. Hucre-i saadet ile minber arasına (Ravda-i mutahhera) denir. Hucre-i saadet, iç içe iki duvarla çevrılmıştır. İç duvarın tavanının ortasında bir delik vardır. Dış duvar, mescidin tavanına kadar yüksek olup üzerindeki yeşil kubbe uzaklardan görünür. Dış duvarların ve dışardaki yüksek parmaklığın etrafı (Sitare) denilen birer perde ile örtülüdür. Duvarların içine kimse giremez. Çünkü, kapıları yoktur. (Mîr’at-i Medine)nin 384. sayfasında diyor ki Mescid-i saadet yapılırken, eni 60 zra [25 metre], boyu 70 zra [29 metre] idi. Bedr gazasından iki ay evvel, yani 2. senenin Recep ayında, Kıblenin Kâbe cihetine tahvili emrolununca, kapısı cenub duvarından şimal duvarına alınırken, mescidin tulü ve arzı 100’er zra [42 metre] yapıldı. Bu kapıya (Bab-üt-tevessül) denir. Velid bin Abdülmelikin ve III. Abbasi halifesi Mehdinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” 165 [m. 781] de yaptırdıkları tâmirde mescidin tulü 126, arzı da 76 metre oldu. Vehhâbîler 1375 [m. 1955] senesinde genişletip, tulü 128, arzı 91 metre oldu. Mescid-i Nebideki tarihi isimleri değiştirip, Vehhâbîlerin isimlerini koydular.

Mescid-i Nebinin şimdi 5 kapısı vardır. Bunlardan: İkisi garb duvarında olup kıbleye yakın olana, (Babüsselam), şimal köşesine yakın olana, (Babürrahme) denir. Şark duvarının, kıble tarafında kapı yoktur. Şark duvarında, Babürrahme karşısında (Babül Cibril) vardır.

(Dürr-ül-muhtar)da diyor ki (Farz olan hac önce yapılmalı, sonra Medine ziyaret edilmelidir. Ziyareti önce yapmak da câizdir. Nâfile hac yaparken, önce, yolun düştüğü şehre gidilir. Medineye girince, yalnız kabir-i Nebiyi “aleyhisselâm” ziyareti niyet etmelidir. Mescid-i Nebide bir namaz, başka yerlerdeki bin namazdan daha üstündür. Oruç, sadaka, zikir ve Kurân-ı Kerîm okumak gibi ibâdetler de böyledir. Medineye girerken ihrama girilmez. Mekkede ihramlı iken olan yasaklar, Medinede yasak değildir. İbni Teymiye, kabir-i Nebiyi ziyaret için Medineye gidilmez dedi ise de, Ehl-i sünnet âlimleri buna cevap vermişlerdir. İmâm-ı Ebû Hasan Ali Sübki “rahmetullahi teâlâ aleyh” [(Erreddü li-İbni Teymiye) ve (Şifa-üs-sikam fi ziyaret-i Seyyid-il enam) kitaplarında] İbni Teymeyenin sapık sözlerini kuvvetli delillerle çürütmektedir. Kadınların da, tenha zamanlarda, örtülü olarak ziyaret etmeleri câizdir). İmâm-ı Sübkinin ve başka âlimlerin, İbni Teymiyeyi reddeden yazıları, (İslam Âlimleri) kitabında Arabî olarak neşr olunmuştur.

(Merakıl-felah)da ve haşiyesinde diyor ki (Medine şehri uzaktan görülünce, salât ve selâm getirilir. Sonra, (Allahümme haza harem-ü Nebiyike ve mehbıt-ü vahyike femnün aleye biddühul-i fihi vec’alhü vikâyeten li minennar ve emanen minel azap vec’alni minelfaizine bi-şefaatil-Mustafa yevmelmeab) denir. Şehre veya mescide girmeden önce gusül abdesti alınır. Güzel ve alkolsüz koku sürünülür. Yeni, temiz elbise giyilir. Şehre yürüyerek girmek iyi olur. Eşyalarını bir yere yerleştirdikten sonra, o yerlerin kıymetini ve yüksekliğini düşünerek, boynu bükük, kalbi kırık olarak; (Bismillah ve alâ Milleti Resûlillah) der ve hicret gecesi gelmiş olan (İsra) sûresinin 80. ayetini ve namazda okunan salavât-ı şerifleri okuyarak ve (Vagfir li-zünubi veftah li ebvabe rahmetike ve fadlike) diyerek mescide gelir. Bab-ı selamdan veya bab-ı Cibrilden mescide girip, minber yanında iki rekat (Tehıyetül-mescid) namazı kılar. Minberin direği sağ omuzu hizasına gelmelidir. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” burada kılardı. İki rekat da şükür namazı kılar. Duadan sonra, kalkıp edeble Hucre-i saadete gelir. Muvacehe-i saadet duvarına karşı, arkasını kıbleye dönerek, Resûlullahın mübarek yüzüne karşı, iki metre kadar uzakta, edeble durur. Resûlullahın kendisini gördüğünü, selamını, dualarını işittiğini ve cevap verdiğini, âmin dediğini düşünür. (Esselamü aleyke ya seyedi, ya Resûlallah…) diyerek kitaptaki uzun duâyı okur. Emânet olan selamları söyler. Sonra salavât okuyup, dilediği duâyı yapar. Sonra yarım metre sağa gelip, (Esselamü aleyke ya halifete Resûlillah…) diye başlayan kitaptaki uzun duâyı okuyarak hazret-i Ebû Bekre selam verir. Sonra, yarım metre sağa gidip, hazret-i Ömere de kitaptaki uzun duâyı okuyarak selam verir. Sonra kendine ve ana babasına ve duâ etmesini istemiş olanlara ve bütün müslümanlara duâ eder. Sonra yine Resûlullahın mübarek yüzü karşısına gelir. Kitaptaki duâyı okur ve dilediği duâları da yapar. Sonra Ebû Lübabe hazretlerinin kendini bağlayarak tövbe etmiş olduğu direğe gelir. Burada ve Ravda-i mutahherada nâfile kaza kılar. Tövbe ve duâ eder. Dilediği zamanlarda (Mescid-i Kuba) ve (Mescid-i kıbleteyn), Uhud şehitleri ve Bakideki mezarları ve birçok meşhur mübarek yerleri de ziyaret etmelidir).

İbni Kayyım, (Resûlullahın kabrine arka çevirerek duâ edilir. Ebû Hanîfe de böyle söylüyor) diyor. Alusinin de, tefsirinde böyle dediği, (Dürer-üs-seniyye)de yazılıdır. Halbuki bütün Ehl-i sünnet âlimleri, Kabir-i saadete dönmüş, kıble duvarı arkada kalmış olarak duâ edileceğini yazmaktadırlar. Alusinin oğlu Numan bile İbni Teymiyye’nin ve İbni Kayyımın yolunda olduğu hâlde, insaf ederek, bu hakikati saklıyamayıp, (Galiye)sinde, (Mescitte iki rekat namaz kıldıktan sonra, hucre-i saadete gelip, mübarek yüzüne karşı döner. Diri iken olduğu gibi huzurunda edep ile durup, salât ve selâm verir ve İslamiyetin bildirdiği duâları okur. Çünkü, Resûlullah, kabrinde de diridir. Âlimlerin çoğu, yalnız kabir-i saadeti ziyaret için uzaklardan gelmek de sünnettir dediler. Çünkü, hadis-i şerifte, (Beni ziyaret için gelip, başka bir iş yapmıyarak, yalnız ziyaret edene kıyamette şefaat etmek, bende hakkı olur) ve (Bana selam verene ben de selam veririm) buyuruldu) demektedir.

Abdülhak-ı Dehlevî “rahmetullahi teâlâ aleyh”, (Cezb-ül-kulûb) kitabında, fârisî olarak diyor ki (Mescid-i şerif) yapılırken, Âişe ve Sevde “radıyallâhu anhüma” için birer oda yapıldı. Sonra, her evlendikçe bir oda yapılarak, adedleri 9 oldu. Odalar, Arap adeti üzere, hurma dalından idi. Üstleri kıldan keçe ile örtülü idi. Kapılarında yalnız perde asılı idi. Odalar mescidin cenub şark ve şimal taraflarında idi. Kerpiçten yapılmış olanı da vardı. Çoğunun kapısı mescide açılırdı. Tavanlarının yüksekliği, orta boylu insan boyundan bir karış fazla idi. Hazret-i Fâtıma ile hazret-i Aişenin odaları arasında kapı vardı. Vefâtından birkaç gün önce, Ebû Bekrden başka Ashâb odalarının mescide açılan kapılarını kapattırdı.

Hazret-i Ömer “radıyallâhu anh”, hicretin 17. senesinde, mescid-i şerifi garb ve şimalden genişletti. Zevcat-i tahiratın “radıyallahü teâlâ anhünne” odaları bulunduğu için, şark tarafını genişletmedi. Şimal-cenub arası, 140 zra [70 metre] ve şark-garb duvarları arası 120 zra oldu. (Mescidimi genişletmek lâzımdır!) emrini işitmeseydim, genişletmezdim dedi. Yeni duvarları, eskisi gibi kerpiç ile hurma ağaçlarından yaptırdı. Hazret-i Abbas, garb duvarına bitişik odasını hediye etti. Bu oda ve buna bitişik, Cafer Tayarın evinin yarısı satın alınıp mescid-i şerife katıldı. Hazret-i Ömer, bu arada, (Hücre-i saadet)i de, kerpiçten yeniledi. Hazret-i Osman “radıyallâhu anh” hicretin 30. senesinde, bunları ve şimal duvarını yıkıp genişletti. Yeni duvarları ve direkleri taştan, tavanını sac ağacından yaptı. Ebû Hüreyrenin haber verdiği hadis-i şerifte, (Mescidimi Yemendeki Sana şehrine kadar genişletseler, hepsi mescidim olur) buyuruldu.

Halife Velid, 88 senesinde, Medine valisi Ömer bin Abdülazize emir vererek, dört duvar da yıkılıp, şark tarafındaki zevcat-ı tahirat odaları mescide katıldı. Hucre-i saadetin dört duvarı yıkılıp, temelden yontma taşlarla yeniden yapıldı. Temel açılırken hazret-i Ömerin bir ayağı görüldü. Hiç çürümemişti. Hücrenin etrafına ikinci bir duvar daha yapıldı. Hiç kapısı yoktu. Hücrenin tavanı mescitten yarım metre daha yüksek oldu. Uzunluk 200, genişlik 167 zra oldu. Rum Kayserinden 40 usta getirilip, duvarlar, direkler, tavan altın ile süslendi. İlk olarak mihrap ve dört minare yaptırdı. Bu iş 3 sene sürdü. Abbasi halifelerinden Mehdi, 161 senesinde, yalnız şimal tarafına on direk dikerek genişletti. Halife Memun da 202 [m. 817] senesinde biraz genişletti. 550 senesinde, Cemaleddin-i İsfehani, ikinci duvar etrafına sandal ağacından parmaklık yaptı. Bu parmaklığa (Şebeke-i saadet) denir. O sene Mısırdan gönderilen, üzerinde kırmızı ipekle Yasin sûresi yazılı beyaz ipek perde, Şebeke etrafına asıldı. Bu perdeye (Sitare) denir. Mısır Türkmen sultanı Seyfeddin Sâlih Klavun “rahmetullahi teâlâ aleyh”, 678 [m. 1279] senesinde, Hucre-i saadet üzerine bugünkü (Kubbe-i hadra)yı ilk olarak yaptırıp kurşun ile kaplattı. Mescidin bugünkü binası, Mısır’daki Çerkes sultanlarından Eşref Kaytebay “rahmetullahi teâlâ aleyh” tarafından 888 [m. 1483] senesinde yaptırılmış ve Osmanlı sultanları tarafından tâmir ve tezyin edilmiştir. (Cezb-ül-kulûb)dan tercüme tamam oldu.

Pakistan’da Mirpur şehrinde bulunan (Davet-ül-İslamiyet-ül-alemiye) merkezinin 1398 [m. 1978] de, bütün müslüman memleketlerine gönderdiği bildiride diyor ki: Suudi Arabistanda çıkan (Ed-dave) mecmuasının 1397 [m. 1977] Şaban nüshasında, Sadülharemeyn ismindeki bir vehhâbînin (Kubbet-ül-hadra)nın yıkılmasını isteyen yazısını, (Davet-ül-İslamiyet-ül-alemiye) merkezimiz nefretle karşılamıştır. Üyelerimiz Pakistan’ın Mirpur şehrinde, bu yazıyı protesto etmek için toplandı. Allame Muhammed Beşir “rahmetullahi teâlâ aleyh” başkan idi. Pek çok dinleyici arasında konuşan hatiblerin sözlerinin özeti şöyledir:

Kubbet-ül-hadra, bütün müslümanların gözbebeğidir. Müslümanlar, bu mübarek hucreyi ziyaret etmeyi, kurtulmalarına sebep bilirler. Çünkü, Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Kabrimi ziyaret edene şefaatim vâcib olur) buyurdu. Sadül-haremeynin bu çok çirkin yazısı, büyük fitne ve İslam düşmanının gizli bir hiylesidir. Bir müslüman böyle düşünebilir mi? İslam dininin şiarını yok etmeye önayak olabilir mi? Vallahi olamaz! Bu çirkin yazının arkasında gizli ellerin, yahudi güçlerinin bulunduğuna inanıyoruz. Ashâb-ı kirâmın mübarek cesetlerini ve Resûlullahın babası Abdullahın cesedini kabirlerinden çıkarmaları, Kubbe-i hadrayı yıkmak çirkin düşüncesine cesaret verdiğinde hiç şüphe yoktur. Bu çirkin yazı, büyük fitnelere yol açacaktır. Bunda hiçbir fayda yoktur. Kalpleri Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” sevgisi ile ve Kubbet-ül-hadranın sevgisi ile dolu olan müslümanları yaralıyan bu çirkin yazıya nasıl cesaret olunduğunu Suudi Arap hükümetinin açıklaması lâzımdır. Müslümanların, Haremeyn-i şerifeyne ve Kubbet-ül hadraya hizmet ettikleri için, Arapları sevdikleri şüphesizdir. Araplar bu mübarek makâmlara saygısızlık ederlerse, müslümanların kalplerinde, onların sevgisi kalır mı? Bu çirkin oyundan meydana gelen üzüntünün dehşetini Suudi Arabistan hükümetine bildirmeleri ve bu kötü hilenin yok edilmesi için çalışmaları için bütün dünya müslümanlarına çağrıda bulunuyoruz!

Yukarıdaki çağrının Arabî olan aslı, (El-medâric-üs-seniyye) kitabının 1978 baskısının sonuna eklenmiştir.

İbni Âbidin, hac bahsinin sonunda buyuruyor ki (Hacca giden fakir, Mekkeye gidinceye kadar nâfile ibâdet yapmaktadır. Nâfile sevap almaktadır. Mekke şehrine girince, hac etmesi farz olur. Zengin ise, memleketinden hac için çıktığı ânda farz sevâbı kazanmaktadır. Farzın sevâbı, nâfilenin sevâbından daha çoktur. Fakir, memleketinde ihrama girerek yola çıkarsa, yolda da farz sevâbı kazanarak, zenginin sevâbına kavuşur. Anası veya babası kendisine muhtaç olmayan bir kimse, onlardan izinsiz farz olan hacca gidebilir. [Fakat nâfile olan hacca izinsiz gidemez. Câmi, Kurân-ı Kerîm kursu ve benzeri, İslama faydası olan şeyleri yapmak, nâfile hacdan ve ömreden daha sevaptır. Nâfile hac ve ömre yaparken sarf edilen paralar, müslümanların muhtaçlarına veriliyorsa, nâfile hac ve ömre yapmak, kendi memleketinde sadaka vermekten daha efdal olur. Çünkü, hem mal ile hem beden ile ibâdet yapılmaktadır. (Makamat-i Mazhariye)de, 26. mektupta diyor ki (Hacda bir farzı veya vâcibi özürsüz terketmemek veya haram, mekruh işlememek lâzımdır. Aksi hâlde, nâfile hac ve ömre yapmak sevap değil, günah olur).] Asker olarak veya yazı ve propaganda ile İslamiyete hizmet etmek, nâfile hacdan ve ömreden daha sevaptır. Böyle cihat hizmeti olmayan için, memleketinde fakir, muhtaç ve sâlihlere yahut Seyyidlere ve Ehl-i sünnet bilgilerini yayanlara para yardımı etmek, nâfile haclardan ve câmi, Kurân-ı Kerîm kursu ve benzeri hizmetleri yapmaktan daha sevaptır).

Tavsiye Yazı: Mübarek Geceler Nasıl İhya Edilir?

 

ŞEMSİ SENELERİ, KAMERİ SENEYE ÇEVİRMEK

Zaman ölçmek için kullanılan zaman ölçü birimlerinden birisinin (sene) olduğunu bildirmiştik. Uzunluk bakımından iki türlü sene vardır: Şemsi sene ve Kameri sene. Şemsi sene, güneş senesi olup Erd küresinin güneş etrafında bir devir yaptığı zamandır. 365, 242 vasati güneş günüdür. Kameri sene; ay küresinin, Erd küresi etrafında 12 kere döndüğü zaman olup 354, 367 vasati güneş günüdür. Güneş yılı, kameri yıldan 10,875 gün daha uzundur. Mebde [başlangıç] zamanına göre, iki türlü sene kullanılmaktadır. Miladi sene, hicri sene, Miladi sene, Îsâ aleyhisselâmın doğum günü zannedilen zamandan başlar ise de, Fransa kralı 9. Şarlın 970 [m. 1563] senesinde, yıl başının 1 Ocaktan [Kanun saniden] başlamasını emrettiği, Hasib beğin (Kozmoğrafya) kitabında yazılıdır. Hicri sene, Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” Medineye hicret ettiği seneden başlamaktadır. Hicri şemsi senenin mebdei, Medineye girdiği efrenci Eylül ayının 20., rumi Eylül ayının 7. pazartesi günü olduğu, 1310 [m. 1893] tarihli Ebüzziya takviminde uzun yazılıdır. Acemlerin şemsi senesi, bundan altı ay evvel, yani martın 20. günü olan mecusi bayrâminda başlamaktadır. Hicri kameri senenin mebdei, aynı senenin Muharrem ayının birinci Cuma günü olup efrenci Temmuz ayının 16. günüdür. Peygamberimizin “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hicreti miladın 622. senesinde oldu. 621. sene tamam olduktan 196 gün [0,54 sene] sonra hicri kameri yılbaşıdır. 262 gün [0,72 sene] sonra da, hicri şemsi yılın mebdeidir. Hicri şemsi yılın mebdei, hicri kameri yıl mebdeinden 66 gün [0,18 sene] sonra olmaktadır. Hicri şemsi sene adedine 0,18 ilave edince, hicri şemsi sene adedi de 16 Temmuzdan başlamış oluyor. Senede 10,875 günlük farktan dolayı, şemsi sene 32,5 olunca, kameri sene 33,5 oluyor. Kameri sene adedi, 32,58/33,58=0,97023 ile çarpılınca, şemsi sene olur. Hicri şemsi sene adedi 33,5/32,5=1,0307 ile çarpılınca, kameri sene adedi olur.

1404 kameri senesi başına rastlayan hicri şemsi seneyi bulalım: Bir senenin başı, bir evvelki senenin sonu olduğu için ve şemsi sene de, 16 Temmuzda başlamış olsaydı, şemsi sene miktarı 1403×0,97023=1361,23 olurdu. Şemsi sene, 16 Temmuzdan 0,18 sene sonra başladığı için, bundan 0,18 sene çıkarılınca, 1362 senesinin 0,05×12=0,6 birinci ayının 0,6×30=18. günü olur.

1362 hicri şemsi sene başına rastlıyan kameri senenin kaç olduğunu bulalım: Kameri sene de 20 Eylülde başlamış olsaydı 1361×1,0307=1402,78 olurdu. Bundan 0,18 fazlası, 1403 senesinin 0,96×12=11,52 12. ayının yarısı olur.

1984 miladi senesi başında hicri senelerin kaç olduklarını bulalım: 1984 miladi senesi başına rastlıyan hicri şemsi sene 1984-622=1362 dir. 20 Eylül ile 1 Ocak arası 103 gün [0,28 sene]dir. 1362 şemsi sene başında kameri senenin 1402,96 olduğunu yukarda bulmuştuk. Kameri sene de 1402,96+0,28=1403,24 olur ki 1404 kameri senenin 0,24×12=2,88 üçüncü ayının 0,88×30=26,4 27. günü olur.

KAMERİ SENEYİ, MİLADİYE ÇEVİRMEK

1404 hicri kameri senesi başına rastlıyan miladi seneyi bulalım: 1403×0,97023=1361,23 16 Temmuzdan başlayan hicri güneş senesi olur. 1361,23+621,54=1982,77 olur ki 1983 senesinin 0,77×12=9,24 onuncu ayının 0,24×30=7,2 8. günüdür.

Hak tecellî eyleyince, her işi asan eder,
halk eder esbabını, bir lahzada ihsan eder.

HİCRİ SENE BAŞININ HANGİ GÜN OLDUĞUNU BULMAK

Muharremin birinci gününü bulmak için sene adedi, 5 ile çarpılır [darb edilir]. Bulunan aded, 8’e bölünür [taksim olunur]. Bâkî [kalan sayı], perşenbeden itibaren gün adedini gösterir. Mesela [1357] senesi Muharremi ibtidası: 1357 nin 5 misli 6785 dir. Bunun 8 ile taksiminden bir kalır. Muharremin başı perşenbedir.

HERHANGİ BİR ARABİ AYIN 1. GÜNÜNÜ BULMAK (Işık Usulü)
Sene adedinden bir noksanı, 4,367 ile çarpılır [darb edilir]. Bulunan adedin tam sayısına, aranılan aya mahsus rakam ilave edilir. Çıkan mecmu [toplam], yediye taksim edildikte, kalan [Bâkî], Cumadan itibaren gün adedi olur.

12 Arabî ayın her birine mahsus rakamlar, şu beytteki 12 kelimenin birinci harfleridir. Her büyük harf, (Ebced hesabı) ile bir adedi gösterir:

Hilmi Bu Dünyaya Hiç Zahmet Etme!
Cemâl-i Dünyayı, Vefasız Zen Buldu Cümle.

Beytteki on iki büyük harfin sıraları, on iki Arabî ayın, Muharremden itibaren sıralarına göredir. Her harf, aynı sıradaki ayın hususi numarasıdır.

(Ebced hevvez hutti) kelimelerindeki harflere (Huruf-i cümmel) denir. Bu kelimeler de:

E=1, b=2, c=3, d=4, he=5, v=6, z=7, hu=8, t=9, i=10 dur. Buna göre, yukarıdaki beytte kelimelerin birinci harfleri:

Hilmi=8=Muharrem
Bu=2=Safer
Dünyaya=4=Rebiul-evvel
Hiç=5=Rebîülâhir
Zahmet=7=Cemazil-evvel
Etme=1=Cemazil-ahir
Cemali=3=Recep
Dünyayı=4=Şaban
Vefasız=6=Ramazan-ül-mübarek
Zen (kadın)=7=Şevval
Buldu=2=Zil-kade
Cümle=3=Zilhicce

aylara mahsus rakamları gösterir.

Mesela [1362] senesi, Zıll-kade ayının 29. gününü bulalım:

1361 adedini, 4,367 ile darb edelim, 5943 olur. Buna iki ilave edelim. Çünkü, Zilkadeye mahsus aded ikidir, 5945 olur. Bunu yediye bölünce, iki artar. Demek ki Zil-kadenin birinci günü, Cumadan başlayarak, ikinci gün imiş. Yani cumartesi imiş. 29. gün de, tabiî yine cumartesidir. Hüseyin Hilmi Işık’ın “rahmetullahi teâlâ aleyh” bulmuş olduğu bu usûl, pek katî ve hassastır.

Kamer, güneşin ve yıldızların, şarktan garba doğru olan, günlük hareketlerine iştirak ettiği gibi [s.182], Erd etrafında garbdan şarka doğru da hareket etmektedir. Bu hareketi, güneşin garbdan şarka doğru olan senelik hareketinden daha süratlidir. Kamer, bu hareketinde bir devrini 27 gün 8 saatte tamamlamaktadır. Bu sebep ile günlük devrini yıldızlardan 50 dakika 30 saniye sonra tamamlar. Güneş ise, günlük hareketini dört dakika sonra tamamlamaktadır. Bunun için kamer, bir evvelki güne nazaran, güneşten daha sonra Nısf-ün-nehara gelir ve 1. gece güneşten 45 dakika sonra gurub eder. Kamer, yer küresinin etrafında dönerken, mahrekinin bulunduğu müstevi ile husuf müstevisi arasında takriben 5 derecelik bir zaviye vardır. Her devrinde, bir kere, ay ile güneş, yer küresinin aynı tarafında olarak, üçü bir doğrultuda bulunuyorlar. Bu hâle (İctimaı neyireyn=Conjunction) denir. Bu hâlde iken, kamerin bize karşı olan yüzü karanlık oluyor. Ayı göremiyoruz. Bu zamana (Muhak) denir. Muhak zamanı Sâbit değildir. 28 saat ile 72  saat arasında değişmektedir. Osmanlı âlimlerinin takvimlerinde Âzami olarak üç gün [72 saat] hesap edildiğini görüyoruz. İctima vakti, Muhak zamanının tam ortası olup ilmi takvimlerde her ay için yazılıdır. Erd da güneş etrafında hareket ettiği için, iki ictima vakti arasındaki zaman, 29 gün 13 saat olmaktadır. İctima vaktinde, şems ile kamer, aynı vakitte Nısf-ün-nehardan geçmektedir. İctima vaktinden 8 derece [takriben 14 saat] geçmeden evvel, yani Erd ile kameri ve Erd ile şemsi birleştiren, iki yarım doğru arasındaki (Beynunet=Elongation) zaviyesi 8 dereceden [14 saattan] az iken, hilal hiçbir zamanda, hiçbiryerde görülemez. Âzami 18 derece olunca, ay muhaktan kurtulup, güneş batarken, 45 dakika içinde batı tarafında üfuk hattı üzerinde, yeni ayın hilali görünür. Fakat, 57 dakika (İhtilaf-ı manzar)ından dolayı, ufka 5 derece yaklaşınca görülemez. Muhaktan kurtulduğu vakit, hangi memlekette güneş batmakta ise, o tul derecesindeki memleketlerden hilal görülür. Sonraki saatlarda veya gecede, bunların garbındaki memleketlerde de, güneşin gurubundan sonra görülebilir. Mesela, Recep ayı başlayacağı zaman, ictima vakti, 14 Mayıs 1980 çarşamba günü Türkiye [İzmitin mahalli] saati ile 15 dedir. Hilalin ilk görünmesi, perşenbe günü 5’ten evvel olamaz. Osmanlı âlimlerinin kabul ettiği gibi, bu zaviye 18 derece, yani birbuçuk günlük zaman olunca, hilalin ilk görünmesi 16 Mayıs Cuma günü saat 3 de olacaktır. Cuma günü güneşin batması, İstanbul’da 19.20 de olduğu için, güneşin batması 16 saat önce olan, yani İstanbul’un 240 derece veya Londranın 270 derece doğusunda bulunan Amerika’nın Chicago şehrinde ve batısındaki yerlerde, Cuma günü [Cumartesi gecesi] güneş batarken hilal görülebilecektir. Mayısın 17. Cumartesi günü, Recebin birinci günü olacaktır. 270 dereceli tul dairesinin şarkındaki memleketlerde, bu gece görülemez. Geceler, gurub zamanında, bu gecelerin gündüzleri, gece yarısı başlamaktadır. Bu hesaplar, kameri ayın başladığı vakti bulmak için değildir. Hilalin görülebileceği geceyi anlamak içindir. İmâm-ı Sübki de böyle buyurdu. İmâmin sözünü tersine çevirenlere aldanmamalıdır. (Tahtavi ve Şernblali haşiyeleri). İbni Âbidin, 1. cilt, 289. sayfada, kıble tayinini bildirirken, diyor ki: (Ramazan-ı şerifin birinci gününü anlamakta takvimlere güvenilmemelidir, buyurdular. Çünkü oruç, gökte yeni ayı görmekle farz olur. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” (Hilali görünce oruca başlayınız!) buyurdu. Halbuki hilalin doğması, görmekle değil, hesapladır ve hesap sahih olup hilal, hesabın bildirdiği gecede doğar. Fakat, o gece görülmeyip, bir gece sonra görülebilir ve oruca, hilalin doğduğu gece değil, görüldüğü gece başlamak lâzımdır. Çünkü, İslamiyet böyle emir buyurmuştur). Semada, Ramazan-ı şerif hilalini aramak, bir ibâdettir. Görülüyor ki Ramazan-ı şerif başlangıcını önceden haber vermek, İslamiyeti bilmemek alâmetidir. Kurban bayrâminın birinci günü de, Zilhicce ayının hilalini görmekle anlaşılır. Zilhicce ayının 9. Arefe günü, hesapla, takvimle anlaşılan gün veya bundan bir gün sonra olur. Bundan bir gün önce Arafata çıkanların hacları sahih olmuyor. Hiçbiri hacı olamıyor.

Arabî ayın ilk gününü bulmak için, (Mârifetname) ve (Acayib-ül-mahlukat) kitaplarında da, birbirlerinden başka usûller ve cedveller yazılıdır. İkincisinde ayrıca diyor ki İmâm-ı Cafer Sâdık “rahmetullahi teâlâ aleyh” buyurdu ki her sene Ramazan-ı şerifin birinci günü, bir evvelki senedeki Ramazanın birinci gününden başlayarak sayılan, haftanın 5. günüdür.

Ahmed Ziya beğin kitabındaki Uluğ beğin cedveli ve bunun kullanılması, aşağıda bildirilmiştir.

Herhangi bir Arabî ayın birinci gününün hangi gün olduğunu bulmak için muhtelif usuller vardır. Bunların en sahihi, Uluğ beğin bildirdiği usuldur. Bu usule göre, evvela, hicri senenin birinci ayı olan Muharrem ayının birinci günü bulunur. Muharrem ayının birinci gününü bulmak için, bilinen hicri sene sayısı dâima 210 adedine bölünür. Bu taksimin bakisinin, yani kalanının birler basamayındaki (en sağdaki) rakam bakiden çıkarılır. Kalan sayı birinci cedvelde, birinci sütunda, yani Bâkî sayısının birler basamayı atılmış hâli sütununda bulunur. Buradan sağa doğru gidilir. Cedvelin birinci satırındaki birler basamağındaki rakamdan da, aşağı doğru gidilir. İkisinin kesiştiği yerdeki rakam, pazardan itibaren sayılarak, Muharremin birinci günü olur. Mesela, 1316 hicri senesinin Muharremin birinci gününü bulmak için, = dur. Bâkî [kalan] 56’nın birler basamayındaki 6 rakamı 56 dan çıkarılınca 50 kalır. Birinci sütundaki 50’den sağa gidilince, 6 rakâmina ait sütunda 1 bulunur. Sene başının pazar günü olduğu anlaşılır. Herhangi bir ayın birinci gününü bulmak için, önce bu senenin birinci günü bulunur. İkinci cedvelde, Muharrem hizasındaki yani birinci satırdaki sene başı günü rakâminın bulunduğu sütunda, aranılan ay hizasındaki rakam, bu ayın birinci gününün pazardan itibaren sayısı olur. Mesela, 1316 senesi Ramazan ayının ilk gününü bulalım: Bu senenin başı pazar günü, yani haftanın birinci günü olduğu için, ikinci cedvelin birinci satırında 1 rakâmının bulunduğu sütunda, Ramazan hizasında 6 bulunduğundan, Ramazanın birinci günü, pazardan itibaren altıncı Cuma günüdür.

SELAMLAŞMAK

İki müslüman karşılaştığı zaman, birbirine (Selamün aleyküm) demesi ve sonra el ile musâfaha etmesi sünnettir. Musâfaha ederken günahları dökülür.

Aşağıdaki 8 kimseye, her zaman selam vermek haramdır, günahtır:

1— Yabancı kızlara, genç kadınlara selam verilmez.

2— Satranç ve her oyunu oynayanlara selam verilmez.

3— Kumar oynayanlara selam verilmez.

4— İçki içenlere selam verilmez.

5— Gıybet edenlere selam verilmez.

6— Şarkıcılara selam verilmez.

7— Aşikare günah işliyenlere selam verilmez.

8— Kızlara, kadınlara bakanlara selam verilmez.

Aşağıdaki 16 hâlde görülen kimselere, yalnız o hâlde iken selam verilmez:

1— Namazda olana selam verilmez.

2— Hatib efendiye, hutbe okurken selam verilmez.

3— Kurân-ı Kerîm okuyana selam verilmez.

4— Zikir ve vaaz edene selam verilmez.

5— Hadis-i şerif okuyana selam verilmez.

6— Yukarıda yazılanları dinliyenlere selam verilmez.

7— Fıkıh dersi çalışana selam verilmez.

8— Mahkemede, hakimlere selam verilmez.

9— Din dersi müzakere edenlere selam verilmez.

10— Müezzine, ezan okurken selam verilmez.

11— Müezzine, ikâmet okurken selam verilmez.

12— Din dersi veren muallime selam verilmez.

13— Zevcesi ile meşgul olana selam verilmez.

14 — Avret yeri açık olana selam verilmez.

15— Abdest bozmakta olana selam verilmez.

16— Yemek yemekte olana selam verilmez.

Mahrem olmayan ihtiyar kadınlara selam verilir. Zaruret olduğu zamanlarda, şehvetten emin ise, musâfaha da edilir [yani eli sıkılır]. Günah işliyenler, tövbe ederse, selam verilir. Günah işlerken mâni olmak niyeti ile selam verilebilir.

Kâfirlere, ancak iş düştüğü zaman selam verilebilir. Kâfiri tebcil ederek saygı göstermek için selam veren kâfir olur. Kâfiri tazim eden, mesela üstadım, gibi sözlerle saygı gösteren, kâfir olur [İbni Âbidin, cilt 5]. Aç kimse, sofraya çağrılacağını bilirse, yemek yiyene selam verebilir. Talebe, hocasına selam verebilir.

Selam verene ve üçe kadar aksırıp da (Elhamdülillah) diyene hemen cevap vermek farz-ı kifâyedir. İşitenlerin cevabı geciktirmesi haramdır. Tövbe etmeleri lazım olur. Mektupla gelen selamı okuyunca hemen (Ve aleyküm selam) demek farzdır. Bunu yazıp göndermek müstehaptır. Birisine selam götürmeyi kabul eden kimsenin, bu selamı götürmesi farzdır. Çünkü, üzerinde emanettir. Götürmeyi kabul etmemiş ise (Vedia) olur. Vediayı götürmek lazım olmaz.

İkinci kısımda yazılanlardan, baştan ikisi, selama cevap vermez. On iki numaraya kadar olanların cevap vermesi iyi olur. Dilencinin selâmina cevap vermek lazım değildir. Yerken ve içerken ve helâda iken ve çocuğun ve sarhoşun ve fasıkın selamlarına cevap vermek farz değildir. (İbni Âbidin cilt 5. sayfa 267)

(Selamün aleyküm) veya (Esselamü aleyküm) diyerek selam verilir. (Selam aleyküm) diyenlere ve başka sözlerle selam verene cevap vermek farz olmaz.

(Rıyad-un-nasıhin) kitabında yazıyor ki: (Fetava-i Siraciye)de diyor ki (Bir kimseye selam verirken, cem olarak vermeli, çok kimseye verir gibi vermelidir. Çünkü, mümin yalnız değildir. Muhafaza melekleri ve (Kirâmen katibin) adındaki iki melek onunla beraberdir.) (Rıyad-us-sâlihin) kitabında, selamı cem kelimesi şeklinde söylemek lazım olduğunu bildiren hadis-i şerif yazılıdır.

(Selamün aleyküm) demek, (Ben müslümanım. Benden sana zarar gelmez. Selamettesin) demektir. Hadis-i şerifte, (Tanıdığınız ve tanımadığınız müslümanlara selam veriniz!) buyuruldu. Kâfirlere selam verilmez. Onlar selam verince, yalnız (Ve aleyküm) denir. Nikahla alması ebedî haram olan 18 kadına selam vermek câizdir. Selamlarına cevap vermek farz-ı kifâyedir. Bir sebep ile geçici haram olan, yani, o sebep kalkınca evlenmesi helal olan 7 kadına selam vermek câiz değildir. Bunların selâmina cevap vermek farz olmaz.

Zengine, zengin olduğu için selam vermek câiz değildir. Zengin önce selam verirse, cevap verilmesi farz olur. Büyüklerin çocuklara selam vermesi câizdir.

Selamda sünnet şöyledir ki önce büyük küçüğe, şehirli köylüye, devedeki ata binmiş olana, attaki merkebde olana, merkeb üstündeki yaya yürüyene, ayakta olan oturana, az olan çok olana, efendi hizmetçisine, baba oğluna, ana kızına verir. Rütbe ve nimeti çok olan önce verir. Nitekim, miraç gecesi, önce Allahü teâlâ selam verdi. İki müslüman, birbirine aynı ânda selam verirse, her ikisinin de, birbirine cevap vermesi farz olur. Birbirinden sonra selam verirlerse, ikincinin verdiği selam cevap yerine geçer. Çok kimseye selam verildiği zaman, bir kişi, hatta bir çocuk cevap verince, ötekiler vermese de olur.

Âdem aleyhisselâmdan, İbrahim aleyhisselâma kadar, selamlaşma, birbirine secde etmekle olurdu. Sonra, bunun yerine boynuna sarılmakla oldu. Muhammed aleyhisselâm zamanında, el ile musâfaha sünnet oldu.

[Şiîler, verilen selam gibi cevap verir. Selamün aleyküm diyerek cevap verir. Aleyküm selam demezler].

Abdullah bin Selam “radıyallâhu anh” buyuruyor ki Resûl-i ekrem “sallallâhü aleyhi ve sellem” Medineye hicret buyurduğu zaman, mübarek ağzından ilk işittiğim hadis-i şerif şu idi: (Birbirinize selam veriniz! Birbirinize yiyecek ikram ediniz! Akrabanızın haklarını gözetiniz! Gece, herkes uyurken namaz kılınız! Bunları yaparak, selametle Cennete giriniz!). (Rıyad-un-nasıhin)in sözü tamam oldu

Tahtavi, (Merakıl-felah) şerhinde, 174. sayfada diyor ki: (Müslümanların, birbiri ile karşılaştığı zaman, musâfaha etmeleri sünnettir. Nitekim Süleyman Ebû Davud Sicstaninin “rahmetullahi teâlâ aleyh” bildirdiği hadis-i şerifte, Ebû Zer Gıfârî “radıyallâhu anh” buyuruyor ki: (Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ile her karşılaştığımda, benimle musâfaha ederdi). (Musâfaha), iki kişinin, sağ elin avuç içlerini birbirine yapıştırıp, iki baş parmağın yanlarını birbirine değdirmesidir. Şimdi moda olan, parmakları tutarak avucuna koyarak yapılan tokalaşma, şiîlerin usulüdür. Sünnet olan ise, karşılaşınca, selam söyleşirken, sağ el dört parmak içlerini, çıplak olarak [eldivensiz, örtüsüz karşısındakinin sağ eli dışına baş parmağı tarafına] yapıştırmaktır. Baş parmakta bulunan damardan muhabbet yayılır. Musâfaha ederken, birbirine muhabbet geçer). Müslümanların sevişmeleri, bölünmemeleri lazım olduğu buradan da anlaşılmaktadır.

İbni Âbidin, 5. ciltte, istibra babında buyuruyor ki (Camide her namazdan sonra birbiri ile musâfaha etmek bidattir. Şiîlerin adetidir. [Bayram günleri, camilerde musâfaha ederek bayramlaşmak ve namazlardan sonra, âdet etmeden, ara sıra musâfaha etmek câizdir.] İhtiyaç olduğu vakit, zimmiye selam vermek ve musâfaha etmek câiz olur. Hürmet için ise, câiz olmaz. Kâfire hürmet küfürdür.

On yaşına gelen kız ve erkek çocukların yatak odalarını birbirinden ve ana babalarından ayırmalıdır. Âlimin, ana babanın eli öpülür. Başkasının öpülmez. Arkadaş ile karşılaşınca elini öpmek haramdır.

Büyükler geldiği zaman, kalkarak karşılamak müstehaptır. Kendi gelince, kalkılmasını sevmek mekruhtur. Kurân-ı Kerîmi, ekmeyi öpmek câizdir).

(Berika) kitabı, 1334. sayfasında diyor ki (Selam verirken ve selam alırken eğilmek günahtır. Hadis-i şerifte, (Karşılaştığınız zaman, birbirinize eğilmeyiniz, kucaklaşmayınız!) buyuruldu. Allahü teâlâdan başkası için rükû ve secde yapmak haramdır. İbni Nüceym Zeyneddin Mısrî “rahmetullahi teâlâ aleyh” (Segair ve Kebair) kitabında, el ile selam vermek günahtır diyor. İsmail Sivasi, bunu açıklarken, (Çünkü, el ile selam vermek, kâfirlerin adetidir) diyor.

İmâm-ı Rabbânî “rahmetullâhi aleyh”, 265. mektupta buyuruyor ki: (Müslümanların haklarını gözetmek lâzımdır. Hadis-i şerifte, (Müslümanın müslüman üzerinde 5 hakkı vardır: Selâmina cevap vermek, hastasını yoklamak, cenazesinde bulunmak, davetine gitmek ve aksırıp elhamdülillah diyene, yerhamükellah diyerek cevap vermek) buyuruldu. Fakat, çağırılan yere gitmek için, şartlar vardır. (İhya) kitabında diyor ki (Yemek şüpheli ise, sofrada ipek kumaş, altın, gümüş varsa, tavanda ve duvarlarda canlı resmleri varsa, çalgı çalınıyorsa, oyun oynanıyorsa, böyle olan yere gidilmez. Zalimin, bidat sâhibinin, fasıkın ve kötü kimselerin ve övünmek için çok para harcamış olanın davetine de gidilmez). (Şirat-ül-İslam) kitabında diyor ki (Riya, gösteriş için yapılan davete gidilmez). (Muhit) kitabında diyor ki (Oyun oynanan, çalgı çalınan, müslümanlar çekiştirilen, içki içilen davete gidilmez). (Metalib-ül-müminin) kitabında da böyle yazılıdır. Böyle maniler bulunmayan davete gitmek lâzımdır. Bu zamanda, böyle davet az bulunur. Bakıcısı bulunan hastayı ziyaret sünnettir. Kimsesi yok ise, yoklamak vâcib olduğu (Mişkat) haşiyesinde yazılıdır. Müslümanın cenaze namazını kılmalı, hiç olmazsa birkaç adım cenazede bulunmalıdır). 265. mektup tercümesi tamam oldu.

İbni Âbidin (Hazar ve ibaha) kısmında diyor ki (Haram olan şeyler, odada ise gidilir. Sofrada ise gidilmez. Bilmeyerek gidildi ise, kalbi ile beğenmeyerek oturulur veya bir bahane ile geri dönülür. Çünkü, haram işlememek için, sünnet terkedilir. Gıybet söylemek veya dinlemek, çalgıdan ve oyundan daha büyük günahtır. Söz veya makâm sâhibi ise, sofrada günaha mâni olmalı veya geri dönmelidir).
(Mâ-lâ-bütte)de, zekat bahsi sonunda diyor ki (Gelen misafire üç gün ziyafet vermek, müekked sünnettir. Sonraki günlerde müstehaptır).

(Hadika)da, dil afetlerinin sonunda diyor ki (Birinin evine, odasına, bahçesine girileceği zaman izin istemek vâcibdir. Kapıya vurarak, zili çalarak veya seslenerek, mesela selam vererek izin istemeden içeri girmemelidir. Ana baba, çocuğunun, çocuk, bunların odasına gireceği zaman da izin istemelidir. İzin üç defa istenir. Birincisinde izin verilmezse, bir dakika kadar sonra, ikinci defa istemeli, yine verilmezse, üçüncü defa istemelidir. Yine izin verilmezse, [dört rekat namaz kılacak kadar beklemiş ise], içeri girmemeli, gitmelidir. Kapı aralanırsa, aradığı kimseyi sormadan önce, kendini tanıtmalıdır. [Telefon edince de, önce kendini tanıtmalıdır.] İçeri girmeye rızası olduğu bilinen kimsenin yanına izin almadan girilebilir).

Süleymaniye kütüphanesi, Laleli kısmında (3653) sayılı kitabın başında, Ahmed ibni Kemâl efendi “rahmetullahi teâlâ aleyh” (Kitab-ül-feraid)de diyor ki (Ebû Ümamenin bildirdiği hadis-i şerifte, (Başkalarına benzeyenler bizden değildir. Yahudilere ve hıristiyanlara benzemeyiniz! Yahudiler parmakları ile işaret ederek, hıristiyanlar elleri ile işaret ederek, mecusiler de eğilerek selam verir) buyuruldu. (Kitab-üs-sünnet-i vel cemaa)da diyor ki selama cevap veriniz! Selam olarak parmakla veya el ile işaret etmek, yahudi ve hıristiyan adetidir. Birini görünce kendi elini veya onun elini öpmek ve eli göğse koymak ve eğilmek ve yere kapanmak da mecusi adetidir). (Fetava-i Kari-ül-Hidaye)de ve (Şirat-ül-İslam)da diyor ki (Parmak ile işaret ederek selam vermek yahudi adetidir. El ile selam vermek de hıristiyan adetidir. Müslüman böyle selam vermemelidir). Mazhar-i Can-ı Canan, eli başa kaldırarak ve eğilerek selamlaşmaya mâni olurdu.

Camiul-ezher kibar-ı ulemasından olup 1361 [m. 1942] de vefât eden eşşeyh Ali Mahfuz “rahmetullahi teâlâ aleyh”, (El-ibda) kitabının 362. sayfasında diyor ki (İslamiyete uygun selam vermek unutuldu. Bu, çok kötü adettir. Günaydın demek, el işareti ile selamlaşmak, baş eğmek, yabancı müslümanı görünce selam vermemek, eve girince gördüklerine selam vermemek çok fenâdır. Sünneti terketmektir). Camiul-ezher profesörlerinden şeyh Abdullah-i Dessuki ve şeyh Yusuf-i Decvi, (İbda) kitabının sonuna takriz yazmışlar, kitabı övmüşlerdir.

Kış günleri gidip, bahar gelince,
açılır gafletten, gözü dağların.
Donanır, süslenir, gonca güllerle,
geçmez bülbüllere, nazı dağların.
Gece gündüz, tesbîhledir işleri,
Allah, Allah söyler, daim kuşları.
Göklere uzanmış, sanki başları,
duâ kıblesine, yüzü dağların.
Kudretten, hepsine, hulle biçilir,
Hak rahmeti, üstlerine saçılır.
Türlü türlü, çiçekleri açılır,
Cennet-i aladır, yazı dağların.
Bakıp doyulmaz, yeşil alanlara,
hidayetler olur, Haktan anlara.
Esen yeli, safa verir canlara,
miskü anber kokar, tozu dağların.
Bir yanda, zanbaklar, bir yanda lale,
ırmakları benzer, ab-ı zülale.
(Sebbe-ha) mânâsı, geliyor dile
şükür Hakka, daim sözü dağların.

Benzer Yazıları Okumak İçin Tıklayınız

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler