Nikahlanmak, evlenmek demektir. Tatlik boşanmak demektir.

Menahicü’l-ibad kitabında, İslam nikahını şöyle yazmaktadır:

7. fasıl, evlenmek edeblerini bildirmektedir. Nass ve haberler, evlenmenin daha iyi olduğunu bildirdiği gibi, bekar kalmanın daha iyi olduğu da bildirilmektedir. İnsanlar, zamanlar ve haller başka başka olduğu için, haberler de, başka başka olmuştur. Ashâb-ı kirâmın ve Tabiînin “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” zamanları ve halleri, evlenmenin daha iyi olduğunu gösteriyordu. Bunda, üç sebep vardı:

1. sebep: Muhammed Mustafa “sallallâhü aleyhi ve sellem” zamanında, dünyayı hıristiyanlık kaplamıştı. Îsâ aleyhisselâmın rûhâniyeti daha çok olduğu için, onun Ashâbının ve ümmetinin haline ve zamanına, bekarlık, ruhbanlık, yalnızlık yakışırdı. Papazlar, herkese rahib olmayı, yalnız yaşamayı emrediyordu. Allah yolunda bulunabilmek ve Allahü teâlâya yaklaşabilmek, ancak ruhbanlıkla, yani evlenmemekle olur sanıyorlardı. Muhammed Mustafa “sallallâhü aleyhi ve sellem”, ruhi ve maddi hakikatlerin, üstünlüklerin hepsini kendinde topladığı için, Onun Ashâbına ve ümmetine, yalnızlık da, çokluk da, bekarlık da, evlilik de faydalı olmaktadır. Bunlara her ikisi de ve ikisi arasındaki orta hâl de yakışmaktadır. Papazlar herkese ruhbanlığı, yalnız, bekar yaşamayı emrettiğinden, bunu önlemek için Muhammed Mustafa “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Ashâbının, bekar yaşamasını yasak etti. “İslamiyette ruhbanlık yoktur” buyurdu. Bir hadis-i şerifte de, “Nikah yapmak, benim sünnetimdir. Sünnetimi yapmayan kimse, benden değildir” buyurdu. Daha nice hadis-i şerifler, zihinlerdeki yanlış fikirleri kaldırdı. Allahü teâlânın yolunda, yalnız ruhbanlıkla gidilebilir düşüncesini gönüllerden çıkardı. Ashâb-ı kirâmın ve Tabiînin ve Tebe-i tabiînin “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” zamanı olan 200 sene içinde yaşıyanlar, bu hadis-i şeriflerin, papazların bozuk sözlerini çürütmek için söylendiğini biliyorlardı. Bu zaman geçince, insanın haline göre, bekarlığın da, evliliğin de iyi olduğunu bildiren hadis-i şerifler meydana çıktı. Resûl “aleyhisselâm”, “200 yılından sonra, sizin en iyiniz, hafifülhaz olandır” buyurdu. Hafifülhaz nedir dediklerinde, “Zevcesi ve çocuğu olmayandır” buyurdu.

Bişr-i Hafi, Bâyezîd-i Bistâmî ve Ebül-Hüseyin Nuri gibi büyük âlimler bekar idi. Hicretin 200 senesinden sonra gelenler arasında, bunların ve bunlar gibi olanların şereflerini, üstünlüklerini, bu hadis-i şerif haber vermektedir.

2. sebep: Ashâb-ı kirâm, Tabiîn ve Tebe-i tabiîn, en hayırlı, en iyi bir zamanda yaşadıkları için, imanları, sabırları, zühdleri ve tevekkülleri çok kuvvetli, pek kıymetli idi. “Zamanların en hayırlısı, benim asrımdır. Ondan sonra kıymetli olan, benim asrımdan sonra gelen asırdır. Daha sonra kıymetlisi, onlardan sonra gelen asrın müslümanlarıdır. Bunlardan sonra, yalancılık yayılır. Şahit olmaları istenmediği hâlde, yalancı şahitlik yapılır” hadis-i şerifi, onları methetmektedir. O büyükler, Resûlullahın sohbetinde bulunmakla, Ona yakın olmakla, zühdleri, tevekkülleri ve rızaları arttığı için, evlendikleri zaman, nefsleri İslamiyetin beğenmediği sebeplere bağlanmaz, haram kazanmaya eğilmezdi. Sonra gelenler ise, böyle olmadı.

3. sebep: Muhammed Mustafa “sallallâhü aleyhi ve sellem”, peygamberlik nuru ile ve doğru firaseti ile biliyordu ki İslam dinini, İslam milletini, dünyaya, Ashâb-ı kirâm ve Tabiîn ve Tebe-i tabiîn “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” yayacaktır. İman kalesini koruyacakların ve din-i İslamı yayacak olanların çoğalması için ve onlar ile dinin kuvvetlenmesi için, nikah yapmayı, yani evlenmeyi teşvik buyurdu.

Bu üç sebepten dolayı, Sahabe-i kirâm ve Tabiîn ve Tebe-i tabiîn “aleyhimürrıdvân” zamanlarında, evlenmek lazım geliyordu. Bunlardan sonra gelenlerin ise, bekar kalması da iyi idi. Bunun içindir ki Süfyan-ı Sevri “rahmetullâhi aleyh”, yukarıda yazılı hadis-i şerifi işitince, “Vallahi, bekar kalmak, şimdi helaldir” dedi. Bişr-i Hafi’ye sordular ki “Niye evlenmiyorsun?”. “Öyle nefsim var ki önce, onu boşamaya uğraşıyorum. Ona başkasını nasıl ekleyebilirim?” buyurdu.

Şimdi, helal lokma bulmak azaldı. Haramdan kendini kurtarmak güçleşti. Başkasının da harama düşmesine ön ayak olmak, dine de, akla da uyar bir şey değildir. Bununla beraber, bir kimsenin şehveti azarsa, oruç tutarak, ateşini azaltmaya çalışsın. Oruç ile kuvvetini kıramazsa, bunun nikah etmesi, yani evlenmesi farz olur.

[Zulmetmek korkusu varsa, bunun evlenmesi tahrimen mekruh olur. Açık gezen, mahrem yerlerini erkeklere teşhir eden aşağı kadınların arasına düşerek, nefslerine aldanmaktan, haram işlemekten korkanların da bir afif, temiz müslüman kız bulup evlenmesi farz olur. Böyle sıkışık durumda olmayan gençlerin, ilim ve ahlak edinmek için çalışması, ancak hayız ve nifas bilgilerini öğrendikten sonra evlenmesi uygun olur.] Evlenme vakti gelmesi için önce, İslamiyeti öğrenmek, nefsi, İslamiyete uyar hâle getirmek, gönül sâhibi olmak, rüştü, aklı olgunlaşmak lâzımdır. Ondan sonra, sünneti yerine getirmek niyeti ile evlenir. Edebi, hayası, ahlakı olan, dinini, imanını, İslamın şartlarını öğrenmiş, İslamiyyete uyan, sokakta İslamiyyetin emrettiği gibi örtünen bir kızla nikahlanır. İffet sâhibi, dinini kayıran bir kız aramalıdır. Malı çok, güzelliği çok olanı aramamalıdır. Mal için, güzellik için, iffeti ve salahı elden kaçırmamalıdır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki “Kadın, ya malı için veya güzelliği için, yahut dini için alınır. Siz dini olanı alınız! Malı için alan, malına kavuşamaz. Yalnız Cemâl için alan, cemalinden mahrum kalır”. (Din ile Cemâl birlikte olması çok iyi olur. Müslüman kızın kâfir erkekle evlenmesi câiz değildir. Kâfir erkekle evlenmeye niyet edince mürted olur. İki kâfir birbiri ile evlenmiş olur. Her ikisinin de îman etmeleri ve yeniden nikahlanmaları lazım olur.)

Nikahtan önce kızı görmek sünnettir ve iyi geçinmeyi sağlar. Sâliha, iyi huylu, çocuğu olan bir sülaleden ve asil aile kızı aramalıdır. Dört kadından kaçınmalı demişlerdir:

1) Dul olup eski zevci yanında rahat yaşamıştır. O rahat günleri hatırladıkça, ah, of çekmektedir.

2) Malı ile mevkisi ile babası ile öğünüp, başa kakan almamalı.

3) Kocasının malını, kendi akrabasına, tanıdıklarına dağıtan kızı almamalı.

4) Kötü huy ve iffetsizlik ile adı çıkıp, kendini ve kocasını dillere düşüren kadından kaçınmalıdır. “Gübrelikte biten gülleri koklamayınız!” hadis-i şerifi, sütü bozuk, ahlaksızlarla evlenmeyi yasak etmektedir. [Buhara’da Ahmed bin Hafs isminde bir genç evlenmişti. Birinci gecesi, kız buna, “Hayz ilmini öğrendin mi?” dedi. Hayır deyince, kız “Allahü teâlâ, Kendinizi ve emrinizde olanları ateşten koruyun! buyurdu. Câhil olan nasıl koruyabilir?” dedi. Bu söz gence hoş geldi. Zevcesini Allaha emânet ederek, Merv’de 15 sene ilim tahsil edip İmâm-ı Muhammed’den de ders aldı. 6 senede de bunları ezberledi. Âlim olarak, zevcesinin yanına döndü. Hocası, buna Ebû Hafs-i kebir “rahmetullahi teâlâ aleyh” ismini koydu.]

Nikahlanmak isteyen, birkaç defa istihâre etmeli. Hak teâlâya sığınmalı. Nefsin ve kötü kimselerin araya katılmasından koruması için, yalvarmalıdır.

Nikahın dört mezhebe de uygun yapılmasına çalışmalıdır. Şâfiî ve Hanbeli ve Mâlikî mezheplerinde nikahın doğru olması için, birinci şart, baliğa olan kıza da velînin izin vermesi lâzımdır. Velî, lugatta, dost demektir. Akâid bilgisinde ârif-i billah demektir. Fıkıhta ise, erkek akrabadır. Velî bu üç mezhepte babadır. Baba yoksa, babanın babası ve onun babasıdır. Bunlardan sonra, erkek kardeştir. Bundan sonra, erkek kardeş oğlu, sonra onun oğludur. Sonra amca, sonra amca oğlu ve onun oğludur. Bunlar yoksa, kadı [yani Kurân-ı Kerîme göre yaşayan âdil bir hakim] velî olur. Nikahta velî, miras sırasına göredir. Ancak Şâfiî mezhebinde oğul ve onun oğlu velî olmaz. İmâm-ı Muhammed’e göre ve Hanbeli mezhebinde, babadan ve dedelerden sonra, Şeyhayna göre ise bunlardan önce oğul ve torun velî olur. Hanefide, akıl ve baliğ olan kıza velînin izin vermesi şart değildir. Baliğa kızdan, nikahtan önce izin istemek müstehaptır. İzin verilen, vekil olmuş olur. İzinsiz yapılan nikahtan sonra kızın kabul etmesi ise şarttır. Kız râzı olmazsa, nikah sahih olmaz. Kadını, kendisi veya vekili yahut velisi evlendirir. [Erkek velileri bulunmayan yetimleri, Hanefi mezhebinde, anaları tezvic edebilir.]

Nikahın ikinci şartı, Hanefi mezhebinde, [fıskı belli olsa da] icap ve kabul yapılırken, akıl ve baliğ müslüman iki erkek veya bir erkekle iki kadın şahit bulunmaları ve icap ile kabulü işitmeleri lâzımdır. Şâfiî ve Hanbelide, şahitlerin erkek olması ve fıskları belli olmaması şarttır. Hanefide, vekil veya velî ile birlikte ayrıca bir erkekle iki kadın da olabilir. Mâlikî mezhebinde, şahit lazım olmayıp, velînin bulunması ve nikahın ilan edilmesi, tanıdıklara bildirilmesi şarttır.

Nikahın üçüncü şartı, icap ve kabuldür. Yani sözleşmedir. Şâfiî ve Hanbeli mezheplerinde, iki erkek (nikah veya zevc, zevce) kelimelerini veya bu manada olan başka kelimeleri kullanarak, sözleşme yapar. Erkeğin biri damad veya vekili, ikincisi kızın velisi veya vekilidir. Bu iki mezhepte, bakire değilse, kadının izin vermesi de şarttır.

(Nimet-i İslam)da diyor ki (Hanefi mezhebinde, hür ve baliğ erkekle kadın, iki şahit yanında evlenebildikleri gibi, birinin veya ikisinin de vekilleri, bunların nikahlarını yapabilir. Vekilin müslüman, akıl ve temyiz edici olması şarttır. Baliğ ve erkek olması şart değildir. Vekil yaparken, şahite lüzum yoktur. Bunun için, zevce zevcine, (Beni her ne zaman boşarsan, beni kendine tezvice seni vekil ettim) der, zevc de kabul ederse, bir bain talak ile boşayınca, iki şahit yanında, (Boşadığım filaneyi kendime nikah ettim) derse, nikah sahih olur. [Meşhur tecdid-i îman ve tecdid-i nikah duâsını cemaat ile okumak bu hükme dayanmaktadır.] Vekil eden de bulunduğu zaman, vekil şahit yerine geçer. Kız hazır olunca, bunun velisi de, şahit yerine geçer. Bir baba, kızı yok iken, onu mehrsiz nikah etse, sonra söyleyince, kızı susarsa, sahih ve mehr-i misl lazım olur. Bir kimse iki tarafın da, velisi veya vekili yahut birine velî, ötekine vekil yahut bir taraftan asil, öte taraftan velî yahut bir taraftan asil, öte taraftan vekil olabilir. İstediğini yap denilen vekil, başkasını vekil yapabilir. Baliğ olmayan çocuğu, velilerinden yakın olanı nikahlar. Velî, asebelerdir. Asebe yoksa, ana velî olur. Vekil olmayan birinin [mesela baliğ erkek veya kızın velilerinden birinin veya yabancının] yaptığı nikahı, asil olan işitince reddetmezse, sahih olur. Çocuk baliğ olunca, baba ve dededen başka velilerin yaptıkları nikahı reddedebilir).

Hanefide, tezvic ve nikah kelimelerini söylemek şart değildir. Hibe, hediye ettim, verdim, sadaka ettim, sattım, satın aldım sözleri ile de nikah sahih olur. Yalnız, konuşan iki kişinin de filleri mâzî, yani …..dım (geçmiş zaman) olarak söylemesi lâzımdır. Birisi emir, öteki mâzî şeklinde söyleyince de olur. Velî, baliğa olmamış küçük kızı, izini olmadan küfvüne nikah edebilir. Öteki üç mezhepte ise, yalnız, baba bakire olan baliğa kızını da nikah edebilir. Küçük olması şart değildir.

Mîzanü’l-Kübrâ’da diyor ki “Şâfiî ve Hanbelide, nikahın sahih olması için velînin bulunması şarttır. Kadın velî olmaz. Hanefide, kadın velisiz evlenebilir ve kendine birini vekil yapabilir. Fakat küfvünden başkasına varırsa, velisi mâni olabilir. Malikide, kadın eşraftan ise ve zengin ise, velînin bulunması şarttır. Böyle değil ise, kadını vekili evlendirebilir. Şâfiîde ve Hanbelide, fasık velî olamaz. Hanefide ve Malikide olur. Şâfiîde, yakın velî, sefer uzaklığında ise, uzak velî evlendirir. Diğer üç mezhepte, evlendiremez. Hanefide ve Malikide, yakın velînin gittiği yer bilinmiyorsa, kızı birâderi evlendirir. Şâfiîde evlendiremez. Şâfiîde, baba ve dede, bakire kızı, zor ile tezvic edebilir. Malikide ve Hanbelide ced evlendirebilir ise de zorlayamaz. Hanefide baliğa kızı rızası olmadan kimse evlendiremez. Üç mezhepte, küçük kızı babasından başkası evlendiremez. Hanefide ise, her asebesi evlendirebilir ise de, baliğa olunca, reddedebilir. Hanefide ve Malikide, velisi kızı kendine nikah edebilir. Hanbelide, velî kendi vekili vasıtası ile yapabilir. Şâfiîde, vekil ile de yapamaz. Üç mezhepte kadın ve velileri râzı olunca, küfvün gayrısı ile evlenebilir. Hanbelide ise evlenemez. Şâfiîde ve Malikide bir velî, kadını arzusu ile küfvünün gayrısına veremez. Hanefide verebilir.

Şâfiîde, küfv, nesebde, sanatta, dinde, ayıpsız olmakta ve hürriyette şarttır. Malikide küfv yalnız dinde olur. Hanefide dinde, nesebde ve malda olur. Bütün mezheplerde, erkeğin müslüman olması, kızın müşrik olmaması birinci şarttır. Hanefide, küfvüne varmayan kadını velileri ayırabilir. Diğer üç mezhepte veliler buna râzı olmazlarsa, nikah zaten sahih olmaz. Malikide, mehr-i mislden az mehr ile küfvüne talib olan kadına velileri mâni olabilir. Diğer imamlara göre mâni olamaz. Üç mezhepte, uzak velînin, yakın velî yanında nikah yapması sahih olmaz. Malikide ise, yalnız baba yanında bakirenin nikahını yapmaları sahih olmaz.

Erkek, filanca kadın zevcemdir der, kadın da tasdik ederse, üç mezhebe göre kabul edilir. Malikide ise, nikahları Sâbit olmaz.

Üç mezhepte şahitsiz nikah sahih olmaz. Şahit ile yapılınca, gizli tutulmaları câiz olur. Malikide, sahih olur ise de, tanıdıklara duyurmak lâzımdır. Şâfiîde ve Hanbelide iki şahitin âdil erkek olmaları lâzımdır. Hanefide bir erkekle iki kadın fasıkın şahitlikleri ile sahih olur. Üç mezhepte, müslüman erkekle zimminin nikahında iki şahitin müslüman olmaları lâzımdır. Hanefide, ikisi de zimmi olabilir. Nikahta, iki tarafın konuşmaları sünnettir. Şâfiîde ve Hanbelide, tezvic veya nikah kelimelerini söylemek şarttır. Hanefide temliki bildiren her kelimeyi söylemekle sahih olur. Maliki de, hanefi gibi ise de, mehri de söylemek lâzımdır.

Kızımı filana tezvic ettim derse, o da, işitince, nikahı kabul ettim derse, bütün âlimlere göre sahih olmaz. Ebû Yusufa “rahmetullâhi aleyh” göre sahih olur.

Şâfiîde, kızımı sana tezvic ettim derse, o da kabul ettim derse, (Nikahını) veya (tezvicini) kabul ettim demese, sahih olmaz. Hanefide ve Hanbelide ve İmâm-ı Şâfiînin “rahmetullâhi aleyh” diğer kavlinde sahih olur.

Üç mezhep imamı “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, kitaplı kâfiri velisinden almak câizdir dedi. Hanbelide ise, câiz değildir.

İlerde başka kadını da tezvic etmemek veya başka yere götürmemek şartı ile evlenince, üç mezhebe göre, nikah sahih olup şarta uymak lazım olmaz. Mehr-i misl lazım olur. İmâm-ı Ahmed ibni Hanbel “rahmetullahi teâlâ aleyh” şarta uymak lazım olur. Uymayınca, zevce nikahı fesh edebilir dedi. Baba evlenmek isteyince, Hanefide ve Malikide, oğlu babasını evlendirmeye mecbur değildir. [Evlendirmesi iyi olur.] Şâfiîde ve Hanbelide, lâzımdır.

Erkek vatyden âciz ise, Hanefide kadın nikahı fesh için husumet hakkına mâlik olur. Diğer üç mezhepte ise, her ayıp ve kusur karşısında fesh edebilir. Nikahtan sonra hâsıl olmalarında da, kadın nikahı fesh edebilir. Kadında ayıp hâsıl olursa, Hanbelide ve Şâfiînin “rahmetullahi teâlâ aleyh” bir kavlinde, erkek nikahı fesh edebilir. Malikide ve Şâfiînin diğer kavlinde fesh edemez). (Mîzan)dan tercüme tamam oldu. Husumet, dava açmak demektir. Kendinde mâni bulunmayan kadın, zevcinin innin olduğunu anlarsa, nikahın feshi için, çok zaman sonra bile dava açabilir. Erkek inkâr ederse, hakim bir ebeye muayene ettirir. Zevceyi bakire bulursa, bir sene sonra tekrar muayene ettirir. Yine bakire bulunursa aralarını tefrik eder. Tam mehr ve ittet lazım olur. Bir kere cima yapınca kadının husumet hakkı kalmaz ise de, birden fazlasını terketmesi günah olur. İnnin, ihtiyarlık, tenasül hastalığı veya sihir sebebi ile cima yapamayandır. Başka bir sebep ile ayrılmak için dava açamazlar. Nikah önce bir şartın hâsıl olmasına bağlanırsa, sahih olmadığı, (İbni Âbidin)de ve (Haniye) ve (Tatarhaniye) ve (Ebülleys) fetvalarında yazılıdır. (Babam râzı olmak şartı ile nikahlandım) demek böyledir. (İbni Âbidin)de (Muharremat) faslı sonunda diyor ki (Babası mecliste hazır olup râzı oldum derse, nikahı sahih olur). Bunun gibi, (İbni Âbidin) ve (Kitab-ül-fıkıh alel-mezahib-il-erbea) ve (Nimet-i İslam)da, nikah yapılmasını anlatırken diyorlar ki kadın, boşanmak benim elimde olmak üzere seninle evleniyorum der ve erkek de bunu kabul ettim derse, hem nikah sahih olur, hem de, kadının boşanması kendi elinde de olur). Zevci ve mahremi olmayan kadının sefere, mesela hacca gidebilmesi için ve Hulle için evlenecek kadının böyle şart yapmaları uygun olur. Görülüyor ki (İslam dininde boşamak yalnız erkeğin elindedir. Kadın erkeğin elinde oyuncak gibidir) gibi sözler doğru değildir. İslam dinini bilmeyenler böyle yalan ve iftirâ ederek, gençleri müslümanlıktan soğutuyorlar. Yukarıdaki yazı, nikah yapılırken, boşanmak hakkının zevceye (Tefvid) edileceğini, zevcenin de, dilediği zaman boşanabileceğini açıkça göstermektedir.

Nikah sözleşmesinde, fâsid bir şartın yapılması söylenirse, nikah sahih olup şart batıl olur. Mehr vermemek üzere seni nikah ettim derse, nikah sahih olur. Şart fâsid olup mehr-i misl lazım olur.

MEHR — (Kitab-ül-fıkıh alel-mezahib-il-erbea)da diyor ki (Mehr, evlenecek erkeğin vereceği altın, gümüş, kağıt para veya herhangi bir mal yahut bir menfeat demektir. Mehr iki kısımdır. Birincisinin verilmesi, nikah yapılınca vâcib olur ve yarısı veya hepsi sâkıt olabilir. Buna, (Mehr-i muaccel) denir. İkincisinin miktarı da nikah yapılırken belli edilir ise de, verilmesi, üç şeyden biri hâsıl olunca vâcib olur ve hiçbir sebeple azalmaz. Buna, (Mehr-i müeccel) denir. Her iki mehr, nikahta bildirilmedi ise, (Mehr-i misl) verilmesi lazım olur. Zevce firkate, yani ayrılmaya sebep olan bir şey yaparsa, mesela irtidad eder veya (Hürmet-i musahere)ye sebep olursa, mehr-i muaccelin hepsi sâkıt olur, verilmez. Erkek boşarsa veya firkate sebep olanı yaparsa, bunun yarısı sâkıt olup yarısı verilir. Mehr-i müeccelin verilmesini vâcib kılan üç şey, vaty, halvet ve ikisinden birinin ölmesidir. Bu üçünden biri hâsıl olunca, ödenmemiş muaccel mehr de sâkıt olmaz ve azalmaz. Vaty veya halvet hâsıl olunca, bütün mehr nikahta kararlaştırılan vakti gelince veya firkat halinde tam olarak ödenir. Zevce ölünce, zevc, zevcenin varislerine verir. Zevc ölünce, mirasından zevcesine verilir. Zevc ile zevce arasında olan meşru halvet, yabancı kadın ile olan haram halvet gibi değildir. Yanlarında hissen veya şer’ân yahut tabiaten vatya mâni bir sebep bulunursa, meşru halvet olmaz. İkisinden birinin hasta olması, ihramlı olması, farz namazda, Ramazan orucunda olması, kadının hayız veya nifas halinde olması, yanlarında akıllı bir çocuk bulunması bu halvete mâni olur. Zevce, mehrini zevcine, ölmüş ise, varislerine hediye edebilir. Zevcenin babası, kızının mehrini damadına hediye edemez). (İbni Âbidin)de diyor ki (Zevce, alacaklısını mehri ile zevcine havale edebilir. Mehrini başkasına hediye edip, mehri kabz için onu vekil edebilir. Çünkü, alacak ancak borcluya hediye edilir. Başkasına hediye edebilmek için, kabz etmeye onu vekil etmesi lâzımdır).

(Fetava-yı Hindiye)de diyor ki (Nikah akd edilirken tek mehr söylenip, ne kadarı muaccel olduğu bildirilmedi ise, adete ve zevcenin emsaline göre, söylenilenin bir miktarı muaccel olur. Mehrin hepsi muaccel denildi ise, hepsi muaccel olur. Hepsi belli tarihte verilmek üzere müeccel olup ödeme tarihi gelince, zevce mehrini alabilmek için kendini zevcinden men’ edemez. Mehr bir sene sonra müeccel olup zevc bir seneden önce vatyı şart etmiş ise, mehr vermeksizin vaty câiz olur. Şart etmemiş ise, İmâm-ı Muhammede “rahmetullahi teâlâ aleyh” göre yine böyledir. Mehr-i muacceli vermeden önce vatyı şart etmiş ise, câiz olur. Mehrin bir kısmı muaccel, bir kısmı da müeccel ise, zevce vaty edilmiş olsa bile mehr-i muaccelin hepsini almadıkça, zevci ile sefere gitmeye, vatye ve halvete mâni olabilir.

Nikah akd edilirken, mehr-i müeccelin belli bir tarihte ödenmesini şart etmek, söz birliği ile câizdir. Talak olunca, mehrin ödeme tarihi beklenir. Ödeme tarihi belli değilse, boşarken hemen ödenir. Ric’i talakta zevc ric’at edince, tekrar müeccel olmaz. Küçük olsun, büyük olsun, bakire olarak evlenen kızın mehrini, babası, dedesi ve kadı, zevcden alabilirler. Bunlardan başkası alamaz. Bakire kız olarak evlenen râzı olmazsa, bunlar da alamaz).

(Rıyadunnasıhin)deki hadis-i şerifte, (Mehr vermemek niyeti ile nikah yapan kimse, kıyamet günü hırsızlar arasında haşr olunacaktır) buyuruldu.

(Mehr) söylemeden, hatta mehr vermemek şartı ile nikah yapmak da sahih, şart fâsid olur. Zevcin, (Mehr-i misl) vermesi vâcib olur. Kadının baba tarafından akrabasına verilen kadar verir. Mehrin bir kısmı (Mehr-i muaccel) ise, bunu, vatydan önce veya halvetten önce verir. Hepsi (Mehr-i müeccel) ise veya muaccel ve müeccel kelimeleri söylenmedi ise, vatydan veya halvetten sonra, zevcenin istediği zamanda, eğer istemedi ise, ikisinden biri ölünce, verilmesi vâcibdir. Varisleri verir veya alır. Mehrin değeri on dirhem gümüşten az olmaz. Bugün gümüş para kullanılmıyor. Altın karşılığı olan kağıt liralar kullanılıyor. Bunun için on dirhem, yani yedi miskal ağırlığındaki gümüş değerinde olan bir miskal [beş gram, yani üçte iki lira] altından az olmamalıdır. Fârisî (Cevahir-ül-fıkıh) kitabında, mehrin bir altından az olmaması yazılıdır. O zaman, bir altının bir miskal ağırlığında olduğu anlaşılıyor. Daha az söylerse, yine bir altın liranın üçte ikisi veya bu değerde söylemiş olduğu bir malı verir. Zevce, mehr-i muacceli almadıkça, düğünü, halveti ve birlikte sefere çıkmayı istemeyebilir. Bunları reddedince, zevc, zevcesinin nafakasını kesemez. Mehrin hepsi müeccel [gecikebilir, sonra olacak] ise, zevce, mehri almadığı için bunları men’ edemez. Mehr-i muacceli almayan kadın, zevcinden izinsiz evden çıkabilir ve başka bir mahremi ile sefere gidebilir. On altın mehrini zevcinden aldıktan sonra, bunu zevcine geri verip hediye etse, [fakat, mehrimi hediye ettim demese], zevci de, halvetten önce bunu boşasa, kadının zevcine beş altın daha vermesi lazım olur. Çünkü, altın, tayin ile te’ayyün etmediği için, bu on altını zevcine geri vermekle, mehr parası geri verilmiş olmaz. Boşamak halvetten evvel olduğu için, mehr parasının yarısı kadının hakkı olacağından, diğer yarısını erkeğe geri vermesi lazım olur. Zevcden mehri almayıp ona helal etseydi veya mehr, altın olmayıp, mal olsaydı, bu malı zevcinden aldıktan sonra ve zevcine geri vererek hediye ettikten sonra boşanınca, erkeğe bir şey vermesi lazım gelmezdi. Çünkü, tayin ile te’ayyün eden malı geri verince, kadın mehri teslim almamış olur.

Tekrar bildirelim ki nikahın sahih olması için, mehrin konuşulması şart değildir. Din cahili olan bir kimse, (İslam dininde, bir erkeğin evlenebilmesi için, kıza mehr parası vermesi lâzımdır. Kadın, pazar eşyası gibi, satılık mal olmaktadır) derse, İslamiyete iftirâ etmiş olur. İslamiyette mehr parası, evlenmek için değildir. Evliliğin düzenli, mesut olarak devam etmesi, kadının hak ve hürriyetlerinin korunması, din cahili huysuz erkeğin elinde oyuncak olmaması içindir. Mehr parasını vermek ve çocukların nafaka paralarını her ay ödemek korkusundan erkek, zevcesini boşayamaz. Bu korkunun olmadığı yerlerde, mahkemeler boşanma davaları ile dolup taşmaktadır. Bunun için, evlenecek kızın, İslâmin güzel ahlakını ve kadına verdiği kıymeti bilen ve bunlara ehemmiyet veren erkekten az miktarda, böyle olmayandan ise, fazla miktarda mehr istemesi efdaldir.

NİKAHI CAİZ OLMAYANLAR — 25 kadını nikah etmek haramdır. Bunlara (Mahrem) kimseler denir. Bunlardan 18’i ebedî mahremdir. Bunların 7’si (Zi-rahm-i mahrem)dir. Yani kan ile olan, nesebden, soydan akrabadır: Anası ile ananın, babanın anaları ile kızı ve oğlunun ve kızının kızları ile kız kardeşi ile kız kardeşinin kızları ile erkek kardeşinin kızları ile hala ve teyze ile evlenmek, ebediyyen, ölünceye kadar haramdır. Demek ki bir kadın, babası ile oğlu ile kardeşi ile amcası ile dayısı ile ve kardeşlerinin oğulları ile hiçbir zaman evlenemez. Bu 7 kişi, soydan olmayıp, süt ile veya zina ile olursa, evlenmeleri yine ebedî haram olur. Yalnız oğlunun süt kardeşi olan kız ile ve erkek kardeşin süt annesi ile evlenebilir. Hanbelide, her yaşta içen, süt kardeş olur. Diğer üç mezhep imamı “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, 2,5 yaşından yukarı iken içince, süt kardeş olmazlar dedi.

Nikah sebebi ile sonradan akraba olan 4 kadınla da evlenmek ebedî, sonsuz haramdır. Bir adam, nikahlandığı veya zina ettiği kızın anası ile ve anasının, babasının anaları ile hiç evlenemez. Nikahladığı kadın ile vaty olunca, bunun başka erkekten olan kızı ile hiç evlenemez. Babasının ve öz oğlunun nikahladığı kadın ile yani üvey anası ve gelini ile hiç evlenemez. Çocuklarının gelinleri ile de evlenemez. Bir kadın, üvey babası ile üvey oğlu ile kayınpederi ve damadı ile hiç evlenemez. (Ahiret kardeşi) ve (Ahiret anası) ile ve (Tarîkat kardeşi) ile evlenmek câizdir. Bunlar, kendi kardeşi, kendi anası gibi değildir. Bunların başlarını, saçlarını, görmesi, sohbet etmeleri, bir odada yalnız kalmaları, uzak yola gitmeleri, haramdır. Hiçbir tarîkatte helal değildir. Helal diyen kâfir olur, zındık olur.
Yedi kadın daha vardır ki bunlarla muvakkat olarak evlenemez. Aradaki sebep kalkınca, evlenmesi helal olur. Bunlardan beşi, nikah sebebi ile haramdır. Bir adam, nikahladığı kadının kız kardeşleri ile görüşemez ve evlenemez. Nikahladığı kadın ölürse veya boşarsa, bunun kız kardeşi ile sonra evlenebilir. Bu kızlara adâmın baldızları denir. Bu adama kızların eniştesi denir. Bu adâmın erkek kardeşleri, bu nikahlı kızın kayın birâderleri olurlar. Bu kız da, bunların yengesi olur. Bir kadın, eniştelerinden ve kayın birâderlerinden herhangi birisi ile bir odada yalnız kalamaz, bunlarla sefere, mesela hacca gidemez. Yani eniştesi ve kayın birâderleri bu kadının mahrem akrabaları değildir.

Bir kadın nikahında iken, bu kadının halası veya teyzesini veya kardeşlerinin kızını da nikahlamak haramdır. Bunlar, süt ile olunca da haramdır. Hanefi, Maliki ve Hanbeli mezheplerinde, vaty sebebi ile nikah etmesi haram olanlar, zina sebebi ile de haram olurlar. Şâfiî mezhebinde ise, zina sebebi ile haram olmazlar. Zina ettiği kadını, kendisi veya başkaları nikah ile alabilirler. Amca kızı, dayı kızı, hala kızı ve teyze kızı ve yenge, yani kardeş zevcesi (Zi-rahm-i mahrem) değildir. Yani bu 5 kadın, yabancı demektir. Bunların açık yerlerine bakmak, başı kolu açık iken konuşmak, halvet etmek haramdır. (Halvet), bir evde ikisi yalnız kalmak demektir. Kâfir kadınları ile ve başkasının cariyesi ile de halvet yapmak haramdır. Bu beş kadın yabancı olduğundan, bunlarla evlenmek câizdir. Haram değildir. Fakat, bunlardan ilk dördü ile evlenmek tenzîhen mekruhtur. (Kimyâ-i saadet)de diyor ki “Nikah olunacak kadında bulunması sünnet olan 8 sıfattan 8.si, kadının yakın akrabadan olmamasıdır. Hadis-i şerifte, ‘Bunların çocukları zayıf, hastalıklı olur’ buyuruldu.” Türkçe Mürşidü’l-müteehhilin kitabında da bunun gibi yazılıdır. Bu 4 kadının kızları ile evlenmek, mekruh değildir. Hazret-i Ali “radıyallâhu anh”, amcasının kızını almadı. Amcasının oğlunun kızını aldı. Mekruh olmadı.

Evlenmesi muvakkat haram olan 7 kadından altıncısı, müşrik kadındır. Müşrik, kitapsız kâfir demektir. Hıristiyanlar, resimlere, heykellere tazim ediyorlar, secde ediyorlar, yalvarıyorlar. Bunların bir kısmı, ellerindeki bozuk İncillere, Tanrının İsa’ya gönderdiği kitaptır diyorlar. Îsâ, Tanrının resûlüdür. Onu çok seviyor. Her istediğini yaratıyor. Babanın oğlunu çok sevdiği için, Tanrıya baba, İsa’ya oğul diyorlar. Kendilerine şefaat etmesi için, İsa’ya yalvarıyorlar. Bunlara Ehl-i kitap denir. Bunlar müşrik değildir. Hıristiyanların 2. kısmı, İsa’da ülûhiyet sıfatları vardır. Babası gibi, her dilediğini yaratır. Ebedî, ezeli olarak diridir diyorlar. Böyle inanarak yalvarmaya, ibâdet etmek, tapınmak denir. Böyle inanmaya şirk denir. Böyle inanana müşrik denir. Böyle ibâdet olunan resimler, heykeller, haçlar puttur. Komünistler ve masonlar, mürted, budist, berehmen ve mülhidler müşriktir. Müşrik, müslüman veya kitaplı kâfir olursa, bununla evlenmek câiz olur. Bir müslüman erkek ve kız, evleneceği kimsenin müslüman olup olmadığını araştırıp anlaması lâzımdır. Müslüman erkeğin kitaplı kâfiri, yani (müşrik) olmayan, hıristiyan ve yahudi kadını ve bidat ehli, mezhepsiz kadını, müşrik olmamış ise, nikahlaması câiz ise de, zimmi ile evlenmek tenzîhen, harbi ile tahrimen mekruhtur. Müslüman kadın ile evli olanın da, bunları nikahlaması câizdir. Müslüman kızın ise, müslüman olmayan erkekle evlenmesi câiz değildir. Evlenmeye karar verirken mürted olur.

(Nimet-i İslam)da diyor ki (Ehl-i kitabın nikahında şahitlerin müslüman olmaları şart değildir. Bir müslüman, kitabi olan zevcesini kiliseye gitmekten ve evde şarap yapmaktan men’ edebilir. Hayız ve nifas sonunda, gusül abdesti almaya cebr edemez. Teseddür etmesi iyi olur. Müslime üzerine kitabiye tezevvüc câizdir.)

Muvakkat haram olan kadınların yedincisi, hür kadın ile evli iken, cariye ile de nikahlanmaktır. Cariye ile nikahlı iken, hür kadını da nikahlamak câizdir.

Bu yedi kadına selam vermek ve selamlarına cevap vermek câiz değildir.

Başkasının zevcesini nikah etmek câiz değildir. Kadın boşanmış ise ve iddet denilen zaman geçinceye kadar beklemiş ise, bunu nikah etmek câiz olur. İttet babının sonunda diyor ki gaib olan, [yani uzak memlekette habs, esir olan] zevcinin öldüğü veya üç talak verdiği haberini âdil birinden öğrenen kadın, başkası ile evlenebilir. Hakimin, 90 yaşını dolduran gaibin öldüğüne hüküm edeceği (Mecelle)nin onuncu maddesi şerhinde yazılıdır. (Öldüğünü işitip veya boşadığını bildiren mektubunu alıp, başkası ile evlendikten sonra, birinci zevci gelirse, ikinci nikahı batıl olur [Nimet-i İslam]). Hür erkeğin dörtten, kölenin ise ikiden çok kadın nikahı altında bulundurması haramdır. İkinci kadınla evlenmek için, birinci kadından izin almak lazım değildir. Birinci kadın râzı olmazsa, hatta kendimi öldürürüm derse de, erkek ikinci kadını nikahlıyabilir. Fakat, birincinin gönlünü hoş etmesi, hatta hoş etmek için ikinci nikahtan vazgeçmesi iyi olur ve sevap kazanır. Aralarında adalet yapamazsa, zulüm yaparsa, nafaka bulamazsa, bir evlenmek bile haram olur. Şiîler, 9 kadınla, vehhâbîler 10 kadın ile evlenmek câiz diyorlar. Hamidullah, (İslama giriş) kitabında, burasını da, yanlış yazmaktadır.

Zinadan hamile kadını vad’-ı haml etmeden [doğurmadan] evvel nikah etmek sahihtir. Fakat, vad’-ı haml edinciye kadar vaty etmek câiz olmaz ve nafakası vâcib olmaz. Nikahtan hamile olan kadını, vad’-ı haml edinciye kadar, nikah etmek sahih değildir. Zina ettiği kadını, zaninin nikah ve vaty etmesi helaldir ve nikahtan altı ay sonra olan çocuk onun çocuğu olur. Altı aydan önce olursa, bu çocuk bendendir derse, yine onun olur. Zina olunmuş kadını başkasının, istibra etmeden nikah ve vaty etmesi câiz olur. (Zina eden kadını, başka erkekler nikah edemezler) mealindeki âyet-i kerime, Nisa sûresinin 3. ayeti ile nesh edilmiş ve hadis-i şerif ile bildirilmiştir. Zevcesi zina eden kimse, ittet beklemeden bunu vaty edebilir.

Sünnet üzere nikah yapmak: İki veya daha çok sâlih müslüman erkek toplanır. Erkekler arasında hiçbir kadın bulunmamalıdır. Düğünde de, erkekler ayrı evde, kadınlar başka evde toplanmalıdır. Gelini, kapalı bile olsa, yabancı erkeğe göstermek haramdır. Harama ehemmiyet vermeyen kâfir olur. Nikah bozulur. Önce erkek ve kadın tarafından birer kişi konuşma yapmalıdır. Konuşmadan sonra, kadının vekili mehr olacak altın sayısını söyler. Erkek kabul etmezse, bir sayıda uyuşulur. Sonra, kadının velisi veya müslüman olan vekili:

(Bismillah velhamdü lillah, vessalatü alâ Resûlillah) dedikten sonra, damada karşı: (……)nın kızı (……)yı, sana zevceliğe verdim. Velisi [veya vekili] bulunduğum (……) kızı (……)yı, [mesela on Reşad altını] (Muaccel) [yani peşin] mehr ile ve [mesela 20 Reşad altını] (Müeccel) [yani sonra vermek üzere] mehr ile sana zevceliğe verdim der. Damad yok ise, bunları damadın vekiline söyler ve söylerken, sana demeyip, (……) oğlu (……)ya verdim der. Bu sözlere (icap) yani teklif denir. Sonra damad şöyle cevap verir: Ben bu nikahı, söylenen bu mehr ile kendim için kabul ettim. Eğer damad yoksa, vekili cevap vererek, ben bu nikahı vekili bulunduğum (…..) oğlu (……) için söylenen bu mehr ile kabul ettim der. Mehr miktarını söyleyerek cevap verilmesi iyi olur. Bu cevaba (kabul) denir. Böylece icap ve kabul ile İslam nikahı olur. [Mehr parasını bir kağıta yazıp ve damad ile iki şahit altını imzalayıp zevceye teslim etmek müstehaptır. Mehr parası kul hakkıdır. Erkek zevcesini boşarken, zevcenin bu hakkını ödemezse, dünyada hapse, ahirette de Cehenneme girecektir. Mesela 20 altın lira veya bir Reşad altını 90.000  lira kıymetinde olduğu zaman, iki milyona yakın kağıt lira ödemek ve çocukların nafakaları için annelerine her ay geçim parası vermek, yani ikinci bir evin geçim masrafını yüklenmek, çok kimsenin yapabileceği bir şey değildir. Görülüyor ki Allahü teâlâ boşamak hakkını erkeğe vermiş ise de, bir müslümanın bunu yapmasını çok ağır şarta bağlamış, hatta imkansız kılmıştır. Boşamak hakkı kadınlara bir göz dağı olmaktan ileri gitmemekte, ancak erkeğin ev idaresindeki vazifelerini yapabilmesine kuvvet vermekte, yardımcı olmaktadır. Boşamak hakki zâhiren erkeğin elinde, hakikatte ise, her zaman zevcenin elindedir. Bir mümin zevcesini boşamak isteyince, çok az kimsenin kazanabileceği parayı ve senelerce devam eden nafakaları ödemek veya dünyada habshanede kalmak, ahirette de Cehennemde yanmak korkusu, önüne dağ gibi dikilir. Kadın boşanmak isteyince, mehrini hediye, helal edip, na-hoş hareketleri ile zevcini talak vermeye mecbur edebilir. Zevcenin boşanması bu kadar kolay olduğu hâlde, aile hayatının kudsiyetini ve zevcin zevcesi üzerindeki haklarını bilen bir müslüman kadını, mukaddes yuvasını yıkmak günahına girmeyi ve böylece dünyada sefil ve rezil, ahirette de azâba müstehak olmayı elbet istemez. Boşanan kadın, hiçkimseye bir şey vermeye mecbur değildir. Ona zengin akrabası bakmaya mecburdur. Kimsesi yoksa, Beyt-ül-mal bakar. Sâlih bir mümin ise, zevcesini boşayınca çocuklarına nafaka vermek ve yeni evini geçindirmek için devamlı çalışıp, kazanmak mecburiyetindedir. Dinsizlerin, mezhepsizlerin ve câhillerin, İslamiyete uymayan yanlış, bozuk hareketlerini ileri sürerek, İslamiyete dil uzatmamalıdır.]

İslam nikahının sahih olması için, damadın ve gelinin müslüman olmaları şarttır. Yani imanın ve İslâmin şartlarını bilmeleri ve inanmaları lâzımdır. İmanları şüpheli ise, nikah yapacak olan kimse, Besmele, hamd ve salavât okuduktan sonra, imanın altı ve İslamın beş şartını birer birer söyler. Her birini damada ve geline de söyletir. Allahü teâlânın sıfat-ı zatiyesini ve sıfat-ı sübutiyesini, Peygamberlerin, meleklerin mühim özelliklerini, kabir ve kıyamet bilgilerini, sırası gelince, orada söyler ve tekrar ettirir. Bunlara inandık, îman ettik, müminim, müslümanım elhamdülillah dedirir. Sonra damattan veya vekilinden başlayarak nikahı kıymalıdır. (Redd-ül-muhtar)da buyuruyor ki (Bir arada bulunan kadınla erkeğin, yazı ile nikah yapması câiz olmaz. Karşı karşıya olmayınca, birinin mektup gönderip, ötekinin iki şahit yanında mektubu okuyup, söz ile kabul etmesi câiz olur. İkisinin de, yazı ile bildirmesi olmaz. Erkekten gelen mektubu, kadın, iki şahite okur veya anlatır. Şahit olunuz! Ona zevce olmayı kabul ettim der. Kadının, mektubu şahitlere okuması, erkeğin şahitler yanında söz ile teklif etmesi gibi olur).

İbni Âbidin “rahmetullahi teâlâ aleyh”, nikah şahitlerini anlatırken buyuruyor ki (Bütün akidlerde [sözleşmelerde] olduğu gibi, nikah için birini vekil yaparken de, iki şahit bulunması lazım değildir. Fakat, her akidde iki şahit müstehaptır. Nikah yapılırken ise, şarttır, lâzımdır. Ödünç vermekte de, iki şahit vâcibdir denildi. Ticaret, vekalet ve bütün akidlerde senet yazmak şart değil ise de, ödünç vermekte lazım, nikahta da müstehaptır. Vekil yapmakta ve nikahta, şahitlerin [ve vekil yapılacak Zâtın] kadını tanımaları lâzımdır. Yanında iseler, yüzünü görmeleri iyi olur. Başka odadan sesini duyarlarsa, kadın odada yalnız ise, câiz olur. Nikah kıyılırken, velî veya vekil şahitlerin bildiği kadının yalnız ismini söyler. Şahitlerin tanımadıkları kadının, babasının ve dedesinin adını da söylemesi lâzımdır. Tanımak, kimin kızı ve hangi kızı olduğunu bilmek demektir. Şahsını, şeklini bilmek değildir. Küçük kızın babası, kızının nikahını kıymak için, bir zata emreder. O vekil olan da, bir başkası yanında nikah yaparsa, baba da hazır bulundu ise, câiz olur. Çünkü, vekilin nikah yapması, babanın yerine olur. Kendi şahit yerini tutar. Baba hazır bulunmazsa, câiz olmaz. Büyük [baliğa] kızın babası veya başka bir vekili, bir adam yanında, kızı nikah yaparsa, kız da hazır ise, câiz olur. Çünkü, velînin ve vekilin sözünü, kız söylemiş gibidir. Velî veya vekil, şahit yerine geçer. Bir adam bir kimseye, (Kızını bana zevce olarak verdin mi?) derse, o da (Evet) veya (Zevce olarak verdim) derse, nikah olmaz. Birinci adâmin tekrar, (Kabul ettim) demesi lâzımdır. Çünkü, önce sormuştu. Soru ile sual ile vekil yapılmaz. (Kızını bana zevce olarak ver!) deseydi, olurdu. Çünkü, emir ile vekil yapmış olur. Bu vekilin cevabı, iki taraf adına söylenmiş olup iki şahit de varsa, nikah tamam olur. Vekil, kızın babasının adını yanlış söylerse, nikah sahih olmaz. Bir adam, birçok kimseyi, bir kızı almak için gönderse, içlerinden biri, kızın babasına söyleyip, babası veya velisi verse, sahih olur. Çünkü, içlerinden söyleyen vekil olmuş, ötekiler şahit olmuştur.

Bir adam, bir kimseyi (Filan kızı, bana şu kadar altın mehr ile iste) diyerek vekil etse, vekil, daha çok mehr söyleyerek istese ve böylece nikah yapılsa, fazlasını vermek lazım gelmez. Adam, isterse fazlasını kabul eder. İsterse nikahı fesh eder. Düğünden sonra haber alıp fesh ederse, (Mehr-i misl) vermesi lazım olur. Allahü teâlâ ve Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” şahittir diyerek yapılan nikah sahih olmaz. Küfür olur diyenler de vardır.)

(Mecmua-i Zühdiyye)de diyor ki: İki erkek şahitin yanında, erkek, seni zevceliğe aldım diye bir kağıta yazsa, kız da kabul ettim diye yazsa, nikah olmaz. Söylemeleri lâzımdır. Bulunmayan kimsenin, (Seni zevceliğe aldım) yazısını, şahitlere okuyup da kabul ettim derse, nikah olur. Yazıyı okumayıp, yazılmış olduğunu söyleyip, kabul ettim derse, nikah yine olur. Bir erkek, zevce olması için, bir kıza, biri ile haber gönderip, kız da, habercinin sözünü işiten iki şahit yanında kabul ettim derse, nikah olur. Nikahta icap [yani teklif] ve kabulün aynı mecliste [yani buluşmada] yapılması şart olduğu hâlde, başka yerdeki birinden gelen icap mektubunu, şahitlere bir mecliste söyleyip, kabul ettiğini başka mecliste söylemek câizdir. Bir kadın, kendisini bir adama zevce yapması için birini vekil etse, vekil, bu kadının yanında ve iki kadın şahit varken nikah yapsa, sahih olur. Başka nikahlısı olmadığını söyleyerek nikahlanan kimsenin, başka zevcesi de olduğu anlaşılırsa, nikah bozulmaz. Yalan olan her şart da böyledir. Bir kadın, kendi üstüne cariye tutmaması şartı ile kendisini bir erkeğe nikahlaması için birini vekil etse, vekil bu şartı söylemeden nikah etse veya kadının bildirdiği erkekten başkasına nikah etse, kadın nikahı reddedebilir. Küçük kızı, babası, ölüm hastalığında, şahitler yanında bir erkeğe nikah edebilir. Kendinden yakın velisi bulunmayan, amcasının kızını, kız küçük ise, kızdan izinsiz, büyük ise, izin alarak, kendine nikah edebilir. Kızın izini ile babası, erkeğin de vekili, iki şahit yanında nikahlarını yapabilirler. Bir kız, nişanlısı ile nikahlanmaya zorlanamaz.

Akıl ve baliğ olan kızın nikahını yapmak için, velisinin vekil olması şart değil ise de, müstehaptır. Baliğ olmayan oğlan ve kızın nikahı için, velisinin vekil olması veya izin vermesi lâzımdır. Velî, çocuğun mirasını almaya hakkı olan asebedir. Velînin yakınlık [kuvvet] sırası, Şeyhayne göre “rahmetullahi teâlâ aleyhima” oğul, oğlun oğlu, baba, dede, kardeş, amca, amca oğludur. Büyük kızı, velisi izinsiz nikah etse, kız işitince susarsa veya güler veya sessiz ağlarsa, kabul ettiği anlaşılır. Nikahtan önce izin istemekte de böyledir. İzni nikahtan önce istemek sünnettir. Sâlih olan baba ve büyük baba, küçük çocuğu nikaha zorlayabilir ve nikah sahih olur. Bu ikisinden başka erkek velilerin yalnız mehr-i misl ile ve küfv olana sahih olursa da, baliğ olunca hakime bozdurabilirler. Erkek velî yok ise, önce ana, sonra babanın anası, sonra kızı, oğlunun kızı velî olur. Yakın velî hayatta iken, uzak velî nikaha vekil olamaz. Yakın velî, mehr-i misl ile ve küfv olana nikah yapmaz ise, hakim-i şer’ nikahı yapar. Erkek velî, küfvü olmayana varan kadının nikahını hakime bozdurabilir. Bu nikahın zaten sahih olmadığı, (Fetava-i Hayriye)de yazılıdır. (Küfv), erkeğin soyda, malda, diyanatta ve şerefte kadına uygun olması demektir.

(Nimet-i İslam)da diyor ki (Kefaet, kadının erkekte arayacağı şeydir. Erkek altı şeyde kadından üstün veya müsavi olmalıdır. Aşağı sanatlı erkek, yukarı sanatlı kadına küfv olamaz. Maaş, ücret ile çalışmak da böyledir. Fıskı yayılmış olmasa da, fasık erkek, sâliha kıza, hatta sâlih kimsenin kızına küfv olamaz. Zevcin, mehr-i muacceli ve bir aylık nafakayı verecek iktidarda olması lâzımdır. Böyle erkek, daha zengin kadına küfvdür. Bu şartlar, nikah yaparken bulunmalıdır. Sonra zail olabilir. Köylü, şehirli kıza küfvdür. Mehr-i mislden az mehr ile nikahlanan kızın velisi, mehri tamamlatabilir veya hakime nikahı fesh ettirir).

Vekil olmayan herhangi bir kimse, bir adâmin nikahını yapsa veya bunun zevcesini boşasa, adâmin işitince kabul veya reddetmesine bakılır. Kölenin zevcesini, efendisi boşayamaz. Bir adam, zevcesini boşamak için, bizzat zevceyi veya başkasını vekil edebilir. Bu da üç türlü olur: Birincisi, (Temlik) olup zevc zevcesine, talak niyeti ile (Sen nefsini ihtiyar et) veya (İşin elinde olsun) yahut niyete lüzum olmadan (Kendini boşa) der ve vakit bildirmezse, kadın o mecliste, vakit de bildirdi ise, o vakit içinde, kendini boşayabilir.

Nikahta bulunanlara, şeker, meyve veya şerbet gibi tatlı verilmesi, düğünde ise, etli ve tatlı yemek vermek ve düğün ziyafetine çağırılınca, yemeye gitmek, def, davul çalarak düğünü tanıdıklara duyurmak sünnettir.

Nikahta imâm bulunması, belli şeyler okuması şart değildir. Bu, imâm nikahı değildir. İslam nikahıdır. Evlenecek bir müslüman, önce belediyede evlenme memurluğuna başvurup, gerekli kanuni muameleleri tamamlamalı, evlendiğini nüfus cüzdanına yazdırmalıdır. Kanuna uygun işi bitirdikten sonra, düğünden önce, İslam nikahı da yapılır. Allahü teâlânın emri yerine getirilmiş olur. Kanuna uygun evlenmeyen, suç işlemiş olur. İslam nikahı yapmayan, günah işlemiş olur. Bunlara aldırış etmeyenin cezası, katkat çok olur. Müslüman, suç ve günah işlememelidir. Suç işliyerek cezaya çarpılmak da günahtır.

Osmanlılar zamanında, İstanbul’da nikah şöyle yapılırdı:

Nikah yapacak efendi, önce zevcenin adını, mesela Fâtıma bint-i Ahmed yazar. Sonra zevcenin vekilini, mesela Ali bin Zeyd yazar. Sonra iki erkek şahitin adını yazar. Sonra zevcin adını, mesela Ömer bin Hüseyin diye yazar. Sonra, zevc yoksa zevcin vekilinin adını yazar. Sonra, iki tarafa sorarak, uyuştukları mehr-i müecceli yazar. Sonra, istiğfar okur. Euzü Besmele okur. (Elhamdü lillahillezi zevvecel ervaha bil eşbah ve ehallennikaha ve harremessifah. Vessalatü vesselâmü alâ resûlina Muhammedinillezi beyene-l-harame ve-l-mubah ve alâ Âlihi ve Ashâbi-hillezine hüm ehlüssalahi velfelah) der. Euzü Besmele çekip, Nur sûresinin 32. ayetini okur.

Sadakallahül’azîm) deyip, kale Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (En-nikahü sünneti femen ragibe ân sünneti feleyse minni) sadaka Resûlullah. (Bismillahi ve alâ sünnet-i resûlillah). Allahü teâlânın emr-i şerifi ile ve Peygamberimiz hazret-i Muhammeden-il Mustafa efendimizin sünnet-i seniyesi ile ve amelde mezhebimizin imamı, İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe hazretlerinin ictihadı ile ve hazır olan müslümanların şahadetleri ile vekili olduğun Fâtıma bint-i Ahmedi, …… lira mehr-i müeccel ve aralarında malum olan muaccel ile talibi olan Ömer bin Hüseyine tezvice, [helallığa vermeye] vekaletin hasebi ile verdin mi der. Sonra zevcin vekiline dönüp, yine (Bismillahi ve alâ)dan başlayıp okur. Sen dahi, Fâtıma bint-i Ahmedi, …… lira mehr-i müeccel ve aralarında malum olan mehr-i muaccel ile vekili olduğun Ömer bin Hüseyine, vekaletin hasebi ile aldın mı? der. Her ikisine üçer kere sorar ve cevap alır. Ben dahi akd-i nikah ettim der. Sonra, şu duâyı okur:

(Allahümmec’al hazel akte meymunen mübareken vec’al beyne-hüma ülfeten ve mehabbeten ve karara ve lâ tec’al beyne-hüma nefreten ve fitneten ve firara. Allahümme ellif beynehüma kema ellefte beyne Ademe ve Havva. Ve kema ellefte beyne Muhammedin “sallallâhü aleyhi ve sellem” ve Hadice-tel-Kübrâ ve Âişe-te ümm-il müminine “radıyallâhu anhüma”. Ve beyne Aliyin “radıyallâhu anh” ve Fâtıma-tez-zehra “radıyallâhu anha”. Allahümme ati le-hüma evlaten sâlihan ve ömren tavilen ve rızkan vasian. Rabbena heb lena min ezvacina ve zürriyatina kurrete ayünin vec’alna lil müttekine imama. Rabbena atina fiddünya Hasenâten ve fiil ahireti Hasenâten ve kına azapennar. Sübhâne rabbike…). Sonra Fâtiha der. Bu duâyı Peygamber efendimiz ve bütün Âlimler, Veliler okudular. Bunu okuyunca, zevc ve zevce arasında, ölünciye kadar muhabbet mevcûd olur. Rahat ve huzur içinde yaşarlardı. Evlerinden bereket eksik olmazdı. Nikah yapan Zât, zevc ve zevcenin nüfus kağıtını alıp, iki şahit ile imâm efendiye gider. İmam efendinin vereceği (Nikah vesikası)nı doldurup, kendisi ve iki şahit imzalar. İmam efendi, vesikaları tasdik edip, bunları nüfus kağıtı ile ait olduğu nüfus memurluğuna gönderir. Nüfus memuru vesikadaki nikah bilgisini kendi defterine ve nüfus kağıtına kayd eder. Nüfus kağıtını imâm efendiye gönderir. İmam efendi, nüfus kağıtını zevcin kendisine ve zevcenin vekiline verir. Böylece, nikah işi, tescil edilmiş olur.

Nikah eden kimsenin niyeti, zinatan, harama bakmaktan korunmak olmalıdır. Sâlih evlat yetiştirmeyi, Muhammed aleyhisselâmın ümmetinin çoğalmasını ve Onun nikah sünnetine uymayı niyet etmelidir. Evlendikten sonra, haram mal toplamaya kalkışmak, haram kazanmaya çoluk çocuğu bahane etmek, nikahın sünnet üzere yapılmadığını gösterir.

(Müt’a) nikahı ve (Muvakkat nikah), dört mezhepte de haramdır. Müt’a nikahı, şahitsiz olarak bir kadına belli para verip, belli zaman için beraber yaşamayı sözleşmek demektir. Müt’a nikahının haram olduğunda bütün âlimlerin söz birliği bulunduğu, (Mîzan-ül-Kübrâ)da ve (İbni Âbidin)de yazılıdır ve (İmâm-ı Mâlik câiz dedi) sözünde yanlışlık olduğunu bildirmektedir. Muvakkat nikah, yüz sene olsa bile belli bir zaman sonra boşamayı söyleyerek, bütün şartlarına uygun yapılan nikahtır. Söylemeyip, yalnız kalbinden geçirse, nikah sahih olur.

Hacca götürecek erkeği olmayan bir kadının, hacca gidebilmek için, hacca gitmekte olan bir erkek ile evlenmesi ve hacdan gelince boşanması da, muvakkat nikah olduğu için haramdır. Kadınların, hacca yalnız gitmeleri de haramdır. Ebedî mahrem akrabasından biri veya zevci yanında bulunmayan kadının üç günlük yola gitmesi câiz değildir. İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfeden ve İmâm-ı Ebû Yusuften “rahmetullahi teâlâ aleyhima” gelen habere göre, hür kadının bir günlük yere mahremsiz gitmesi mekruhtur. Bir günden az mesafeye sâlih erkekler arasında mahremsiz gidebileceği, (Fetava-yı Hindiye) beşinci ciltte yazılıdır.

(Ukud-üd-dürriye)de diyor ki (Mehr olarak Kurân-ı Kerîm öğretmeyi söylemek sahihtır. Çünkü, karşılığında ücret alınması câiz olan şeyi mehr yapmak câizdir. Bir kimse, zevcesine nafakadan hâriç bir şey gönderince bunun mehr olduğunu söylerse, yemin edince sözü kabul edilir. Mehr söylemeden nikah edilen kadın, halvet ve vaty olmadan önce boşanırsa, zevcin buna müt’a vermesi vâcib olur. Müt’a, entari, manto ve baş örtüsü olup kıymeti mehr-i mislin yarısından fazla olmaz. Zevci ölen kadın, mehr-i muaccelin bir kısmını almadığını söylerse, bunu mirastan alır. Mehr-i muaccelin hepsini almadığını söylerse, bir şey verilmez. Baba, kızına çehiz hazırlayıp sıhhatte iken kendisine teslim ettikten sonra ölse, varisler bundan hak istiyemez. Kızın akrabasının kızı teslim etmek için, başlık olarak damattan aldıkları şeyler rüşvet olur. Damada geri vermeleri lazım olur. Akıl, baliğ olan kız, mehr-i misl ile küfvüne nikahlanırsa, babası, anası ve hiç kimse, buna mâni olamaz. Bakire olarak aldığı kızı, seyibe [dul] bulduğunu söyleyenin sözü kabul edilmez ve mehri geri verilmez. İki bayram arasında nikah yapmak ve düğün yapmak câizdir. (Hamza efendi risalesi)nde ve (Fetavel-hayriye)de diyor ki (Nikah yapmak için, kızın akrabasının zevcden başlık olarak bir şey istemesi rüşvettir. Alması haramdır. Damad da, vaat ederse, vermesi lazım olmaz. Vermiş ise, geri alabilir). (Bahr-ül-fetava)da diyor ki (Kadın nikahtan sonra, zevcin cüzzam [miskin] hastası olduğunu anlasa, İmâm-ı Muhammede göre nikahını hakime fesh ettirebilir. Bir kimse, kızına çehiz verdikten sonra, ariyet olarak vermiştim derse, iki şahit gösteremese, sözü kabul edilmez. Kızı ölürse, yemin edince, kabul edilip, bunları damattan geri alabilir). (Feyziye) fetvasında diyor ki (Mehr-i muaccel, çehiz masrafı olarak düğünden önce verilir. Mangır [yani fülus] rayic [geçer akça] iken, mehr olarak şu kadar bin mangır diyerek nikah yaptıktan sonra, mangır kasid [geçmez] olsa, zevce vefât etse, varislerine kesad günü olan kıymetleri kadar altın, gümüş kıymetleri verilir. Mangır adedince gümüş verilmez. [Kağıt lira da, fülus demektir.] Zevc, nikahtan sonra gönderdiği eşya için, mehr idi derse, zevce de, hediye idi derse, şahitleri yok ise, zevcin sözü kabul edilir).

 

KAFİRİN EVLENMESİ

Aşağıdaki yazı, Dürrü’l-muhtar’dan ve bunun şerhi olan İbni Âbidin’den (Kâfirin nikahı) babının tercümesidir:

Burada üç şey bildirilecektir:

1) Müslümanlar arasında sahih olan her nikah, kâfirler arasında da sahihtir.

2) Şartı noksan olduğu için, mesela şahitler olmazsa veya kadın ittet zamanını doldurmamış ise, müslümanların nikahı haram olur. Halbuki kendi dinlerine uygun olunca, kâfirlerin böyle nikahları câiz olur.

3) Müslümanın nikah etmesi haram olan kadınları, kâfirin, kâfir kadınlardan alması câiz olur. Bunları alınca da nafaka vermeleri ve müslüman olunca, bunları kazf edenlere had vurulması lazım olur. Fakat, müslüman olunca nikahları bozulacak olanlar, birbirinden miras alamaz.

İkinci ve üçüncü kısım nikahla evlenmiş kâfirin ikisi de müslüman olursa, hakim bunları ayırır. Mecusi karı kocadan birisi veya kitaplı kâfirlerden kadın müslüman olursa, ikincisine de müslüman olması söylenir. O da müslüman olursa, nikahları bozulmaz. Olmazsa, hakim bunları ayırır. Mecusi olan evlilerden, erkek müslüman olsa, kadın ise yahudi veya hıristiyan olsa, nikahları bozulmaz. Kitaplı kâfirlerden kadın veya erkek müslüman olup Darülİslama gelse, nikahları bozulur. Çünkü, Dar-ül-harbdeki kâfirler, ölü demektir. Ölü ile diri arasında nikah olmaz. İkisi de zimmi olarak veya müslüman olarak Darülİslama gelirse veya esir alınırlarsa, nikahları bozulmaz.

Müslüman evliden biri mürted olsa, yani müslümanlıktan çıksa, nikahları fesh olur, bozulur. Erkek mürted olur, sonra imanı ve nikahı yenilerse, câiz olur. Talak olmadığı için, üçten fazla da ve iddet beklemeden de yenilemesi câiz olur ve mahkemeye lüzum kalmaz. Erkek mürted olunca, iddet zamanı süresince, nafaka vermesi lazım olur. Kadın mürted olunca, iddet için nafaka lazım olmaz. Mürted kadın müslüman oluncaya ve hakime nikahını yeniletinceye kadar habsolunur. Hapisteki kadın, izinsiz evden giden kadın gibi olup zevci nafaka ve kirasını vermez. Mürted adam, iddet zamanında ölürse, müslüman olan zevcesi buna vâris olur. Kocasından boşanmak için mürted olan kadınların çoğaldığını gören Belh âlimleri, kadın mürted olunca, nikah fesh olmaz dediler.

Zâhir haberlere göre, mürted olan kadın, Darülİslamda kaldıkça, cariye olarak kullanılmaz. Darülharbe [yani, Fransa, İngiltere gibi kâfir memleketine] giderse, yakalanıp Darülİslama götürülünce, îman ederse, cariye olur. Nevadır haberlerine göre ise, Darülİslamda da, cariye yapılır. Nevadır haberine göre, mürted olan kadın, müslümanlara fey olur. Harpte kâfirlerden zorla alınan mala, (Ganimet) denir. Ganimetin 5’te 1’i Beytülmala verilir. Geri kalanı askere taksim edilir. Muharebe bittikten sonra kâfirlerden zorla alınan mala (Fey) denir. Feyin hepsi bütün müslümanlara verilir. Bunun için Beytülmala konur. Haraç ve cizye, feydir. Mürted olan kadın fey olduğuna göre, kocası bunu bulup, hakkı ise, halifeden ister, hakkı değil ise, halifeden satın alır. Sonra müslüman olursa, cariyelikten kurtulmaz. Cengiz Han, Asya’da İslam şehirlerini alıp, müslümanları şehit etti. Ahkâm-ı İslamiyyeyi yasak etti. Aldığı şehirler Darülharp oldu. Mürted olan kadını, kocası Darülharpte yakalarsa, fey olmaz. Kendi cariyesi olur. Halifeden satın alması lazım olmaz. Çocuğu yoksa, bu cariyeyi başkasına satabilir. Bu ağır cezalar, kadınların mürted olmasını önlemektedir.

[Cariye, ümm-i veled olsa da ve köle, efendilerinin izini ile evlenebilirler. Evli iken de efendilerinin hizmetlerini yaparlar. Ümm-i veled satılamaz. Efendi ölünce cariye ve köle miras kalır. Ümm-i veled ise, hür olur. Cariyenin efendisinden olan çocuğu hür olur. Zevcinden olan çocuğu hür olmaz].

Halife Ömer “radıyallâhu anh”, bir çalgıcı, şarkıcı kadını görünce, kırbaçla başına vurdu. Baş örtüsü açıldı. “Ya Emir-el-müminin! Kadının başı açıldı” dediler. “Allahü teâlânın haram ettiği şeye ehemmiyet vermeyen kimse, İslam şerefini kaybetmiştir. İslamiyet, şerefli kadınları örterek kıymetlendirir” buyurdu. Bunun içindir ki büyük âlim kadı Ebû Bekr-i Belhi “rahmetullahi teâlâ aleyh”, nehir kenarında başları ve kolları açık kadınların yanından geçerken, “Açık kadınların yanından niçin geçtin?” dediklerinde, “Onlar kıymetsiz, hürmetsiz kadınlardır. İmanları olduğu şüphelidir. Darülharbdeki kâfir kadınları gibidirler” buyurdu. Bu sözü, fey olmuş cariye gibidirler demektir. Cariyenin başı, kolları avret değildir. Hazret-i Ömer “radıyallâhu anh” şarkıcı kadınların İslam şerefini gayb ettiklerini söylediği gibi, yabancıların geçeceği yerde başları, kolları açık kadınların da, İslâmın verdiği hürmeti, saygıyı kaybettiklerini bildirdi. Çünkü, bunların hâli, Allahü teâlânın emirlerine, yasaklarına aldırış etmediklerini, aşağı gördüklerini göstermektedir. Bu ise, insanı hürmetten, kıymetten düşürür.

Kâfir gibi olan, irtidad eden kadınlar, zâhir haberlere göre, Darülİslamda cariye olarak kullanılmaz demiştik. Nevadır haberlerine göre, cariye olurlar ise de, mürted kadının, kocasına verilmesi için böyle yapılabileceğini açıklamıştık. Çünkü, nevadır haberleri zayıftır, güvenilemez. Ancak faydalı olduğu hallerde kullanılabilir. Nevadır haberleri kullanılsa bile İslamiyete ehemmiyet vermeyen kadınların, İslam şerefini gayb edeceklerini, bunların Darülİslamda cariye gibi hürmetsiz, aşağı olup başlarına, kollarına bakmak câiz olacağını gösterir. Bunlara bakmak câiz diyerek, Darülİslamda bunları yakalayıp, cariye gibi kullanmak, vaty, yani cinsi münasebette bulunmak câiz olacağını sanmamalıdır. Çünkü, başkasının cariyesine bakmak câiz ise de, onu nikahsız vaty, câiz değildir. Bunun gibi, fuhuş ve zina yapan genel ev kadınlarını, müslümanlık şereflerini gayb ettikleri için, cariye gibi vaty câiz sanmak çok yanlış ve çok çirkindir. Zina olur ve zinaya câiz demek küfür olur.

Zevceynden, yani karı kocadan biri kaybolsa, kaybolanın mürted olduğu haber verilse, haberi alan, başkası ile evlenebilir.

İkisi de Darülİslamda birlikte mürted olsalar, nikah bozulmaz. Birlikte yine imana gelseler, yine bozulmaz. İkisi mürted olunca, biri Darülharbe gitse, nikah bozulur. Darlar ayrılınca, nikah bozulur. Birisi, ötekinden önce imana gelince de bozulur. Çocuğun dini, yanında bulunan ana babasından, dini daha iyi olanı gibidir. Veled-i zina için de böyledir. Yalnız, veled-i zinaya babası nafaka vermez ve baba tarafından miras almaz. Çocuğun dini, dedesinin dini gibi olmaz. Müslümanın baliğ olan çocuğu imansız ise, mürted olur. Bu mürtedin büyük çocuğu da, imansız ise, kâfir olur. Mürted olmaz. Kitaplı kâfir olmuş ise, kestiği yenir. Mecusiler, yani ateşe tapanlar ve veseni olanlar, yani heykellere tapınanlar ve bütün müşrikler, kitaplı kâfirlerden fenâdır. Kitaplılardan hıristiyanlar, müslümanlara, yahudilerden daha yakındır. Fakat hıristiyanlar, hayvanı kesmez. Mecusiler gibi, boğarak öldürüp leş yapar. Ahirette de daha çok azap çekeceklerdir. Yahudiler, kesilmemiş hayvanı yemez. Hıristiyanların küfrü daha çoktur. Yahudilerin İslama düşmanlığı daha çoktur. Bir kâfir için, başka kâfirden daha hayırlıdır demek küfür olur. Bunu anlatmak için, ötekinin bundan daha kötü olduğunu söylemelidir. Müslümanın nikah ettiği hıristiyan küçük kızın anası ve babası, sonra mecusi olsalar, Dar-ül-harbe gitmeseler bile kızın nikahı bozulur. Bu ikisinden biri, hıristiyan iken ölürse, kızın nikahı bozulmaz. Çünkü, ana babadan biri zimmi, müslüman veya mürted olarak ölse, geride kalan mecusi olsa, çocuğun dini ölenin dini gibi olur. Çocuk mecusi olmaz. Müslüman ana babadan biri mürted olarak ölse, geri kalanı da mürted olup Darülharbe gitse, çocuk ölene tâbi olup müslüman sayılır ve nikahı bozulmaz. Çocuk ölürse, namazı kılınır. Çünkü, Darülİslamda bulunan mürted, İslama cebr olunacağı için, müslüman hükmündedir. Kitaplı kâfir olan ana babadan biri ölüp, kalanı müslüman olsa çocuk müslüman olur. Ölüye benzemez. Daha iyi olana benzer. Müslüman ana babanın ikisi birlikte mürted olsa, çocuğu Dar-ül-harbe götürmezlerse, çocuk müslüman kalır. Üçü de giderse, çocuk da onlar gibi mürted olur. Çocuk baliğ olduktan sonra deli olsa, sonra anası babası mürted olup üçü de Dar-ül-harbe gitseler, çocuk mürted olmaz. (Dar-ül-harp), Allahü teâlânın emirlerinin okunmasının, öğretilmesinin, yapılmasının yasak edildiği yerdir.

Mürted olan erkek ve kadın ile hiç kimsenin evlenmesi uygun değildir. Rafizi ile evlenmenin sahih olmadığı, (Behce) ve (Feyziye) fetvalarında ve (Er-ravdurraid fi-adem-i sıhhat-i nikah-ı ehlisünneti lirrevafıd) kitabında yazılıdır.

Dörtten fazla zevcesi olan veya iki kız kardeşle veya ana ve kız ile bir arada evli olan bir kâfir imana gelse, sonradan almış olduğunun nikahı batıl olur.

Anası babası müslüman oldukları için müslüman sayılan nikahlı kız, baliğa olduğu zaman, imanı ve İslamı bilmezse, anlatamazsa, mürted olur boş düşer. Belli dini olmadığı için, milletsiz kâfir olur. Nasrani kız, bir müslüman ile evli iken baliğa olsa, hiçbir dini bilmese, milletsiz kâfir olup nikahı bozulur. Müslüman denilen bir kız akıl baliğ olunca, müslümanlığı bilmezse, milletsiz [kitapsız] kâfir olur. Böyle kızlara, baliğ olunca, imanı ve İslamı anlatmalı, ona da söyletmelidir. Yani Allahü teâlânın sıfatlarını ve imanın altı şartını [Amentüyü] anlatıp, (Böyle midir?) demelidir. (Evet) derse, müslüman olur. Öğreneyim de söylerim, şimdi söyleyemem derse, kâfir olur. Anladım, söylemeyeceğim derse, müslüman olur.

Müslüman ana babanın çocuğu akıl baliğ olduğu zaman, yalnız (Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah) demekle müslüman olmaz. İmanı ve İslamı bilmesi, anlatması da lâzımdır. İmanı anlatmak demek, inanılacak altı şeyi anlamak ve sorunca söylemek demektir. İslamı bilmek demek, Allahü teâlânın emirlerinin ve yasaklarının hepsini kabul etmektir. İbni Âbidinden tercüme tamam oldu. [(Mecmaul-enhür)de Mürted bahsi.]

Her müslümanın, çocuğuna Amentüyü ezberletmesi ve mânâsını öğretmesi lâzımdır. Akıl baliğ olunca imanı, İslamı bilmeyen kimse, müslüman olmaz. Ben müslümanım demekle, müslüman olmaz. Evlenecek kadın veya erkek, alacağı kimseye imanı, İslamı sormalı, söyletmeli veya İslam nikahı yapan kimse, evlenecek kıza ve erkeğe, Amentüyü ve mânâlarını ve İslamı söyletmeli. Bundan sonra nikahlarını kıymalıdır. İmanı, İslamı bilmeyenin İslam nikahı kıyılamaz, yani nikah sahih olmaz. Çocuklarına imanı, İslamı öğretmeyen analar babalar, çocuklarını müslüman olmaktan mahrum etmiş, kâfir olmalarına sebep olmuş olurlar. Çocukları ile birlikte, kendileri de Cehennemde bunun cezasını, azabını çekerler. Namazları, oruçları ve hacca gitmeleri, kendilerini bu azaptan kurtaramaz. Çünkü, başkasının ve hele kendi yavrularının kâfir olmasına sebep olan kimse de, kâfir olur. Büyük âlim Seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî “rahmetullâhi aleyh” hicri kameri 1362 [m. 1943] senesinde Ankarada vefât etti. Bağlumda medfundur. İstanbul’da, Fatih, Beyazıt ve Eyüp camii şeriflerinde ve Beyoğlundaki Ağa camiinde 1925 den 1943 senesine kadar vaaz ve irşad ederken, (Evladın valideyni üzerinde üç hakkı vardır: Müslüman ismi koymak, akıl oldukta kitapet, ilim ve İslamiyeti öğretmek, baliğ oldukta, dini ve ahlakı güzel bir müslüman ile evlendirmektir) buyurdu. Kızlarını böyle evlendiren ana-baba ve akrabası, hatta ahbabı ve hatta komşuları böyle evlendirince çok sevap kazanırlar. Gençler, böyle bir saadet yuvası kurmak için, İslam bilgilerini ve İslâmin güzel ahlakını öğrenmek için çalışırlar. Müslümanların miktarı artar. İslam nimeti her yere yayılır. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdînin fârisî (Îtikadname) kitabının, Söke medresesi müderrislerinden Kemahlı hacı Feyzullah efendinin kitabını her müslümanın okuması lâzımdır. Bu kitapta, imanı ve İslamı bildiren hadis-i şerif, kısaca ve açık olarak çok güzel anlatılmaktadır.

36 — İSLAMİYETTE TALAK

(Talak) kelimesi, lügatte, bağlı bir şeyi çözmek demektir. Zevceyi boşamakta kullanılır. Yani, nikah bağını çözmektir. Boşanmak için konulmuş olan kelimeleri erkeğin zevcesine karşı söylemesi ile talak hâsıl olur. Bu kelimelerden birini söyler söylemez hâsıl olan ayırmaya (Talak-ı bain) denir. İttet zamanı geçtikten sonra hâsıl olan talaka, (Talak-ı ric’i) denir. Talak olması için, önce sahih olan nikahın bulunması lâzımdır. İslam nikahı bulunmayan iki eş arasında talak olmaz. Fâsid nikahla evli olanın talak vermesi sahih olmaz. Ric’i olsun, bain olsun, üçten az olarak boşanmış kadın, ittet zamanında iken ve birinin irtidad etmesi ile olan feshte ittet zamanında iken, tekrar talak verilebilir. Fakat ebedî feshte, mesela üvey oğlunu şehvetle öpen kadın ayrılınca, tekrar talak yapılamaz. (Nimet-i İslam)da diyor ki (Zevc, vaty olunmuş zevcesinin yanında iken, ona hitaben, (Sen benden boş ol), (Ben seni boşadım), (Sen boşsun benden) gibi, (Sarih) açık olan, yani yalnız boşamakta kullanılan bir sözü, şaka olarak veya şaşırarak da söylediği ânda, yanında değil ise, mektup veya vekili ile bildirince, mânâsını bilmese dahi, bir talak-ı ric’i vaki olur. (Babanın evine git!), (Benden git, muradına er), (Örtün!), (Başını ört!), (Sen hürsün!), (Kendine koca ara!), (Cehenneme git!), (Sen bana hınzır gibisin), (Senin zevcin değilim), (Ben senden ayrıyım), (Sen benden bainsin) gibi, başka yerlerde de kullanılan sözü, boşamak niyeti ile söyleyince, veya (Sen bana haramsın) deyince, bir talak-ı bain vaki olur. Böyle, birkaç manada kullanılan kelimelere, (Kinaye) denir. Boşamak kelimesi sarihtir. Bırakmak, terketmek kelimeleri, kinaye iseler de, boşamak için kullanılmaları adet olduğundan sarihtirler. Zevcesinin babasına, (Ben senin kızını istemem, kime ister ise varsın) derse ve zevcesi gezmek için izin istedikte, (Ben seni ip ile bağlamadım. Boşsun, git) derse veya (Aramızda nikah yoktur) veya (Senden geçtim) veya (İstediğin yere gidersin. Bana avret olmazsın) veya (Sana dört yol açıktır. Hangi yolu ister isen anı tut) veya (Var yıkıl git) veya (Artık ben seni istemem. Babanın evine git!), yahut (Seni boşamak istiyorum) gibi şeyler söylese, boşamak niyet etmedikçe, talak olmaz. (Şart olsun), (Dilediğini yap!) sözleri, boşamak mânâsına kullanılan yerlerde, zevcesine böyle söyleyince, niyet etmese dahi, bir bain talak olur. Zevcesine, anam, kızım, kardeşim demekle talak olmaz. (Şimdiden sonra anam yahut kızkardeşim ol) demek, bir talak-ı bain olur.

Vaty olunmuş zevceye sarih sözle yapılan talak, niyet etse dahi, çirkinlik, çokluk bildiren kelime eklenmedikçe bain olmaz. Ric’i talakta zevc, ittet zamanı içinde, söz ile veya filen, eski nikaha rücu edebilir. Yani, zevce istemese dahi, nikah yapmadan evliliğe devam eder. Şahit lazım olmaz ise de, iki âdil şahite haber vermesi, müstehab olur. Ric’i talak itteti zamanında zevc, zevcesinin odasına girebilir. Zevce süslenebilir. Bain talak ittetinde, zevcesinin odasına giremez. Zevce süslenemez. Yeniden nikah lâzımdır.

Ric’i veya bain talakta, aded söylemedikçe veya parmakları ile işaret etmedikçe, bir talak vaki olur. Üç veya fazla sayı söylerse, üç talak ile boşamış olur. (Bedenimdeki kıllar adedince) veya (Denizdeki balıklar adedince) yahut (Gökteki yıldızlar kadar) deyince, talak-ı selase olur. Avucunun kılı kadar veya balık bulunmayan havuzu göstererek, (Şu havuzdaki balıklar adedince benden boş ol!) derse, bir talak-ı ric’i olur).

Talak veren erkeğin akıl, baliğ ve uyanık olması lâzımdır. Kölenin, sarhoşun, kâfirin, hastanın ve tehtid edilen kimsenin sözü ile veya mektubu ile talak vaki olur. Mektup zevcenin eline vardığı ânda, boş olur. Delinin, çocuğun, bunağın, baygının, uyuyanın ve hastalıkla ve kızarak dalgın olanın söylemesi ile talak olmaz. Kızarak dalgın olmak, söylediğini bilmemek demektir. Bu da iki türlü olur: Mânâsını bilmeden, kasıt ve arzu etmeden söyleyince, talak vaki olmaz. Mânâsını bilerek ve istiyerek söyleyip, sonra söylediğini bilmemek, hatırlamamaktır. Bu sözünü iki şahit işitip, sonra söylerlerse, talak vaki olur.

Hiç vaty veya halvet olunmamış zevce, bir kere boşanınca, bain olur. Zevcin buna hemen nısf mehr vermesi lazım olur ve ittet beklemez. Boşandığı gün bile başkası ile evlenebilir.

Fesh etmek ve eşlerden birinin mürted olması ile hakimin ayırması, talak değildir. Bunlar fesh olur.

Yaşlı, çirkin kadını boşamak mubahtır. Yani, günah değildir. Zevcine veya başkalarına dili ile hareketleri ile sıkıntı veren, herhangibir farzı yapmayan, mesela farz namazları kılmayan, fuhuş şüphe olunan kadını boşamak müstehaptır. Farzı yapmayan kadını boşamamak günah değildir. Evlilik vazifesini yapamayan, mesela sihir yapılmış, cimadan âciz olan erkeğin zevcesi ayrılmak isterse, bunu boşaması vâcib olur. Zevceyi bidat üzere boşamak haramdır.

Hangi lisanda olursa olsun, yalnız boşamakta kullanılan sözlere, (Sarih) açık söz denir. Zevcesine karşı, (Seni boşadım), (Sen bana haramsın) gibi sarih söz söyleyince veya yazınca, niyet etmese bile bir talak olur. Birincisi ric’i, ikincisi bain olur. Erkek, başka şehirde olan zevcesine, (Mektubu alınca benden boş ol!) yazarsa, mektubu okuyunca boş olur. İki üç derse veya demeyip niyet ederse, iki veya üç talak olur. Hem boşamada, hem başka yerde kullanılan sözlere, (Kinaye) söz denir. Kinaye söyleyince, boşamaya niyet etti ise veya öfkeli ise bir bain talak ile boşamış olur. Talak verirken, inşaallah eklerse, talak olmaz. Niyet etmekle, mehrini vermekle boş olmaz.

Boşamak, yalnız İslamiyetin izin verdiği sebeplerle olur. Böyle sebeple boşamakta sünnet, vaty olunmuş zevceye hayzdan temizlendiği zamanda, vatydan önce, bir talak vermektir. Yani, (Seni tatlik ettim) veya (Seni boşadım) denir. Veya yazılır. Niyet etmese, mânâsını bilmese de, bu açık söz ve yazı ile boşanır. Böyle boşayınca, bir (Ric’i talak) olur. Ric’i talakta nikah büsbütün bozulmaz. Bu kadını, dört mezhepte de, ittet zamanı içinde, yeni bir nikaha lüzum olmadan tekrar alabilir. Tekrar almak için, Hanefi ve Mâlikî mezheplerinde, şahite lüzum olmadan, (Önceki nikaha rücu ettim), (Önceki nikaha döndüm) demesi yetişir. Yahut, önceki nikaha dönmek niyeti ile öpmesi veya vaty etmesi yahut şehvetle elinden tutması da yetişir. Nikah tazelenmiş olur. İmâm-ı Şâfiî ve Ahmed bin Hanbel “rahmetullahi teâlâ aleyhima” ise, iki şahit yanında, (Önceki nikaha rücu ettim) demesi lâzımdır. Fakat, velînin bulunması ve izin vermesi lazım değildir, dedi.

Hür olan zevcesine, ric’i veya bain üç talak verirse, yani başka başka üç zamanda birer kere boşarsa veya bir defa, (Üç kere boşadım) derse, eski nikah büsbütün bozulur. Bu kadını tekrar alabilmek için, hulle lazım olur. Bir kadın her nev’, ittet zamanı içinde, hiç kimse ile evlenemez. (Hulle) demek, kadın başka erkekle nikahlanıp, düğün olup vaty olup o erkek de boşayıp ve bundan sonra, tekrar ittet zamanı geçmek demektir. Ancak bundan sonra, birinci kocası ve ancak yeni bir nikah ile tekrar alabilir. Bu ise, bir erkek için zillettir, aşağılıktır. Allahü teâlâ, erkeklere boşamak hakkını verdi ise de, bu hakkı gelişi güzel kullanmamaları ve kadınlar, erkeklerin elinde oyuncak olmamaları için, erkeklere bu hulle zilletini yüklemiştir. Hulle korkusundan müslüman bir erkek, talak lafını ağzına bile alamaz. Aile arasında boşanmak lafı, şakası olamaz.

İbni Âbidin diyor ki (Hulle lazım olması için, dört mezhepte de, zevc ile zevce arasındaki nikahın kendi mezhebine göre sahih olması lâzımdır. Fâsid olan nikahta, üç kere boşayınca, dört mezhepte de, hulle lazım olmaz. Mesela, nikah yapılırken, kızın velisi bulunmayıp yalnız kız kabul etmiş ise, yahut nikah kelimesi söylemeyip, mesela hibe ettim denilmiş ise, yahut iki şahit fasık iseler, yani fasık oldukları biliniyorsa, Şâfiî mezhebi taklit edilir. Şâfiî mezhebine göre, bunların mevcûd nikahları fâsid olduğu için, talakları da sahih olmaz. Hulleye lüzum olmadan, Şâfiî mezhebine uygun olarak yeniden nikah yapmaları câiz olur. Şâfiî mezhebini taklite başladıkları ânda eski nikahları batıl olur. Şâfiî mezhebini taklite başlamadan önce nikahları batıl olmaz. Önceki evliliklerinin haram olmadığı ve mevcûd çocukları habis olmadıkları (Bezzaziye) fetvasında da yazılıdır. Nitekim, niyet etmeden aldığı abdest ile öğleyi kılan hanefinin namazı sahih olur. İkindiden sonra, Şâfiî mezhebini taklite başlarsa, niyet ederek yeniden abdest alması lazım olur ise de, öğle namazını kaza etmesi lazım olmaz).

Bir kimsenin, boşamayı ve köle azad etmeyi (Temlik) etmesi, yani mülke ve sebep-i mülke bağlaması, Hanefi ve Mâlikî mezheplerinde câizdir. İmâm-ı Şâfiî ve Ahmed bin Hanbel “rahmetullahi teâlâ aleyhima” ise, câiz değildir dedi.

(Mecmua-i Zühtiye) kitabında diyor ki talak, ipi çözmek demektir. Bain olan talakta nikah derhal bozulur. Böyle boşanmada, erkek, ittet içinde nikahı tazeleyemez. Kadınla bir araya gelemez. Ric’i talakta nikah, ittet zamanı bitince bozulur. Zevc ve zevceden biri mürted olursa, nikah fesh olur ki buna talak denmez. İslamiyete uymayan, kötü huylu olan kadını boşamak câiz ise de, iyi kadını keyif için boşamayı, Allahü teâlâ beğenmez. Bir defada üç kere talak vermeye, (Bidat talak) denir. Özürsüz üç talakla boşamak haramdır. Her talakta ittet zamanı geçinceye kadar, erkeğin kadına nafaka [ev kirası, yiyecek, giyecek] vermesi farzdır. Bu zamanda, kadın başka erkekle evlenemez. Sarhoşun ve işkence ile cebr olunan kimsenin ve şaka olarak söyleyenin sözü ile de kadın boşanmış olur. Cebr ile yazdırılan talak mektubu ile vaki olan talaktan vazgeçilebilir. Sarhoş iken ve şaka olarak yazılan mektupla ise, boşanır. Şâfiî mezhebinde, sarhoşun sözü ile talak vaki olmaz.

Maraz-ı mevtinde iken zevcesini bain olarak boşarsa ve zevcesi bunu istemeyerek kabul edip mehr-i müeccelini alırsa, kadın ittet içinde iken hasta ölürse, kadın, bunun mirasına vâris olur. Fakat, talakı kadın istemiş olup ve bain olarak veya üç talakla boşamış ise veya kadına, istediğini yapacağım deyip, o da, beni boşa demiş ise, ittet içinde ölse de, vâris olamaz.

Halvet olsun olmasın, hiç vaty olunmamış zevcesine, (Seni boşadım) derse veya vatydan sonra (Sen bain olarak boşsun) veya (Sen elbette boşsun), (Benden çok uzaksın) derse veya (Çirkin talak, şeytan talaki bidat talakı, en kötü talak, dağ gibi talak, şiddetli talak) ve benzerleri gibi çokluk bildiren kelimelerle boşarsa, bir (Talak-ı bain) ile boşamış olur. Bain, ayırıcı demektir. Bunları söylerken iki veya üç niyet ederse, iki veya üç kere, (Üç kere boşsun) deyince, üç kere bain boşamış olur. (Ben senden boşum) veya (Senden çok uzağım) demekle talak olmaz. Çünkü, kadına talak verilir. Yani nikah bağının kadına olan ucu çözülür, erkeğe olanı çözülmez. Fakat, (Ben senden bainim) veya (Sana haramım) der ve niyet ederse, bain boşamış olur.

(Ben sana zevc değilim) veya (Sen bana zevce değilsin) derse, yahut kadın (Sen bana zevc değilsin) deyip de, erkek (Evet) derse, talak niyeti yoksa, boş olmaz. (Senin zevcen var mı?) diye sorulunca (Yok) derse, talak olmaz. Fâsid olan nikahın talakı olmaz. O kadını, sonra sahih nikahla alabilir. Zevcesinin veya başkasının mal vermesi şartı ile boşamak câizdir ve talak-ı bain olur.

Erkeğin talak hakkını başkasına bırakması üç türlü olur:

1 — Tefvid: Buna Temlik de denir. Talakı zevcenin mülküne bağlamaktır. Zevc, zevcesine (İşin, senin elinde olsun) veya (Kendini sen boşa) yahut (Diler isen boşsun) gibi üç cümleden birini söylemesi ile olur. Kadın, ancak o mecliste kendisini boşayabilir. Erkek, sözünden vazgeçemez. Kadın, erkeği boşayamaz. Kendisine boşanmak hakkı verilen kadın, erkeğine, (Seni boşadım) derse, boşanmaz. (Kendimi boşadım) demesi lâzımdır. (Nimet-i İslam)da diyor ki (Tefvid, zevcenin arzusuna bırakılarak, (Ne zaman istersen) ilave edilirse, o meclise mahsus olmaz. Zevce, istediği zaman, kendini boşayabilir. Bir kadın, kendini bir erkeğe nikah ederken, (Ne vakit istersem, kendimi senden boşamak üzere…) diyerek, şart ederse, erkek de, nikah yapılırken, bu şartı kabul ettim derse, böyle şartlı nikah sahih olur ve kadın da boşanmak hakkına mâlik olur. Kadının yapacağı talakın bain veya ric’i olması, zevcin sözüne bağlıdır. (Kendini dile!) yahut (Senin işin kendi elinde olsun!) gibi kinaye söyleyip, talak olmasını niyet edince, bain talakı tefvid etmiş olur. (Kendini boşa!) deyip, bain olmasını niyet etmezse, ric’i olur. (Sen ne vakit ister isen) yahut (İstediğin vakit benden boşsun) demek de, kadının arzusuna bırakılan tefvid olup zevce (Ben talak hakkı istemem) derse de, hakkını reddetmiş olmaz. O meclise mahsus olmayıp, dilediği zamanlarda, bir ric’i talak ile kendini boşayabilir. Talak, bildirilmiş olan zamanda başlar. Bildirilen yerde başlamayıp, söylendiği ânda, hemen vaki olur). (Kadıhan) fetvasında diyor ki (Ebülleys-i Semerkandi buyurdu ki erkek nikah yaparken, (Boşanmak senin elinde olmak üzere, seni nikah ettim) derse, nikah sahih olup boşanmak hakkı kadının elinde olmaz. Fakat, önce kadın, (İstediğim zaman, boşanmaklığım elimde olmak üzere sana nikahlandım) der, erkek de, kabul ettim derse, hem nikah sahih olur, hem de, boşanmak kadının elinde olur. Çünkü, önce erkek söyleyince, tefvid nikahtan evvel olup sahih olmuyor. Önce kadın söyleyip erkek kabul edince, tefvid nikahtan sonra olup ikisi de sahih oluyor. Yani, erkek kabul ettim deyince, kadının söylediklerini tekrar etmiş olup bunu kabul ettiğini bildirmiş oluyor. Böylece nikahtan sonra tefvid yapmış oluyor).

2 — Tevkil etmektir. Kadına, kendini boşamak için seni vekil ettim demesidir. Kadın, vekil kaldıkça, kendini boşayabilir. Erkek, vazgeçince, azl edebilir.

3 — Temlik haberini, başkası ile veya mektupla, zevceye ulaştırmaktır. Zevce, haberi aldığı mecliste, kendini boşayabilir.

Talakı bir sebebe bağlamak — Şart olan sebep, devamlı mevcûd olmamalı, yapılması ve yapılmaması câiz olmalıdır. Şartın, imkansız şey olmaması da lâzımdır. Mülk olmayan belli bir şey, şart olamaz. Mesela, bir kadına, (Seni nikah edersem, sen boşsun!) denemez. Çünkü, kadın henüz nikahında değildir.

(Nimet-i İslam)da diyor ki (Talakı şarta bağlamak, talak üzerine yemin etmek demektir. Şart hâsıl olmadıkça, talak vaki olmaz. (Rakı içersem zevcem boş olsun!) diyen, bir kere içince, zevcesi bir ric’i talak ile boş olur. Söylerken, bain olmasını niyet etmiş ise yahut, (İçersem helalim haram olsun) demiş ise, bain talak ile boş olur. (Filan işi işler isem [veya isen], benden üç talak ile boş ol) deyince, bunun çaresi, zevcesine bir talak verip, ittet zamanı tamam olduktan sonra, o işi işlemek ve sonra onu tezvic etmektir. O işi tekrar yaparsa, talak vaki olmaz. (Her yaptığım zaman) derse, her yaptığında boş olur. Yahut, talaktan sonra yapmayıp, ikinci nikahtan sonra yaparsa, yine boş olur. Şarta bağlı talak veren, bundan vazgeçemez.)

(Mevkufat)da diyor ki: Talak üç türlüdür. En iyisi, kadının temiz olduğu zamanda, cima yapmadan önce, bir talak verilir. İttet bitinceye kadar, bir daha verilmez. Üç kere boşamak için, ittet içindeki her üç temizlikte, birer talak vermek sünnettir. Mâlikî mezhebinde, üç kere boşamak da câiz değildir.

İbni Âbidinde diyor ki (Bir temizlik içinde, bir sözle üç kere veya ayrı ayrı üç kere yahut bir sözle iki kere veya ayrı ayrı iki kere boşamak veya temizlik zamanında vatydan sonra veya hayız zamanında bir kere boşamak da bidattir. Yani haramdır. Hayız zamanında boşayan, günahtan kurtulmak için rücu etmeli, temizlenince, isterse tekrar boşamalıdır. Nifas da, hayız gibidir. Bain olarak boşamak her zaman bidattir. Hazret-i Ömerin hilafetinden iki sene geçinceye kadar, (üç kere boşadım) demekle bir talak olurdu. Fakat üç talak olmaz diyen hiç yoktu. Ashâb-ı kirâmın ve Tabiînin çoğu ve din imamlarının hepsi, üç talak olacağını bildirdiler. Üç talak vaki olacağını bildiren hadis-i şerifler, (Feth-ul-kadir)de yazılıdır. Hazret-i Ömer, üç talak olacağını bildirdiği zaman, hiçbir sahabi itiraz etmedi. Bu da, bir talak olduğunu nesh eden hadis-i şerifi öğrendiklerini veya o hükmün o zaman için olduğunu bildiklerini göstermektedir. Bunun için, bir talak olur diyenlere ehemmiyet vermemelidir. Çünkü, bu iş ictihad yeri değildir. Hilaf olmuş ise de, ihtilaf yoktur).

Üç talaktan aşağı olup bain olmayan boşamaya, (Talak-ı ric’i) denir. Boşarken şiddetli derse, bain derse, mal karşılığı boşarsa, (Talak-ı bain) olur. Ric’i olan talakta, ittet zamanı bitince, talak-ı bain olur. Yani, nikah bozulur. İttetten sonra, bu kadınla yeniden evlenebilir. İster ric’i, ister bain olsun, üç defa boşanan ve ittet zamanı bitmiş olan kadını, hullesiz, tekrar almak câiz değildir. Hulle ile almak câizdir. Boşanmış bir kadını, hulle için başkasının alması tahrimen mekruhtur.

Mehr-i mislden az mehr ile evlenen kadını, velisi hakimle ayırabilir. Düğünden veya halvetten önce boşarsa veya kendi mürted olur veya zevcesinin anasını, kızını öperse, firkat olup kadına mehrin yarısını vermesi lazım olur. Kadının mürted olması veya üvey oğlunu şehvetle öpmesi gibi, zevcenin sebep olduğu ayrılmalarda, mehrin hepsi sâkıt olur. Vermiş ise, zevc hepsini geri alır.

İla — Zevcesine, dört ay veya daha çok zaman veya zaman söylemeyerek, (Sana yaklaşmıyacağım) diye yemin etmektir. Dört ay içinde vaty olmazsa, bir talak-ı bain ile boşanırlar. Dört aydan az zaman için yemin edince, ilâ olmaz. Dört ay içinde, yemini bozarsa, zevcesi boş olmaz. Yemin kefareti verir. Bain olarak bir kere boş olan kadını, ittet bitince, yeniden nikah edebilir. Nikah ederse, ilâ da avdet eder. Böylece, üçüncü nikahta da, yeminini bozmazsa, kadın (Talak-ı selase) ile boş olup artık hullesiz alamaz.

Hul’ — Mal karşılığı boşamak olup câizdir. Mehrden çok istemek mekruhtur. Hul’ edince, bir bain talak vaki olur.

Zıhar — Erkeğin, zevcesini veya yüz, baş, ferc gibi bir uzvunu, mahreminin bakması haram olan yerine benzetmesidir. (Senin başın anâmin sırtı gibidir) demek veya (Sen bana teyzemin uyluğu gibisin) demek gibi. Kefaret yapmadıkça, zevcesine sarılması, öpmesi ve vaty haram olur. Zıhar kefareti, oruç kefareti gibidir.

Lian — Zevcesine, ey zani veya türkçesini söylese veya bu çocuk benden değildir derse, zevcesi hakimden lian isterse, hakim, lian yapılmasını emreder. Zevce, lian etmekten çekinirse, lian edinceye veya zevcin sözünü tasdik edinceye kadar habs olunur. Tasdik ederse, zevceye zina haddi vurulmaz. Zevc, sözünü geri alıncıya veya lian yapıncıya kadar habs olunur. Sözü geri alırsa, kazf haddi vurulur. Kazf haddi seksen sopadır. Lian yapmak için, önce erkek, (Sözüm doğrudur) diye yemin eder. Dört kere tekrar eder. Beşincisinde, (Yalan söylüyorsam, Allah’ın laneti benim üzerime olsun) der. Sonra kadın, dört defa (Allah şahit olsun ki bu adam bana zani demekle, yalan söyledi) diye yemin eder. Beşincisinde, (Doğru söyledi ise, Allah’ın gazapı benim üzerime olsun) der. Sonra hakim, bunları bir talak-ı bain ile ayırır. Lian yapıldıktan sonra, adam sözünden dönerek veya başka bir afif kadını kazf ederek had vurulmadıkça, bu kadınla tekrar hiçbir zaman nikahlanamaz.

İttet — Talaktan veya feshten veya kocası öldükten sonra, vaty veya halvet olunmuş zevcenin yeniden evlenmesi haram olan zamandır. Hanefi ve Hanbeli mezheplerinde, ilk temizlik başından, üçüncü hayzın sonuna kadar olan zamandır. Şâfiî ve Mâlikî mezheplerinde, üç temizlik geçinceye kadardır. Hayız görmiyorsa, talak için üç ay, ölüm için dört ay on gündür. İttetin sonu kadının yemin etmesi ile anlaşılır. Fakat altmış günden az olamaz. Hamile kadının itteti, çocuğu olunca tamam olur. Bain talak ve ölüm ittetlerinde, kadın süslenmez ve koku sürünmez. Her çeşit ittette bulunan kadını nikahlamaya talib olunmaz. Talak ittetinde, gece ve gündüz evden çıkmaz. Evden çıkarsa nafaka alamaz. Ölüm ittetinde, nafaka verilmez. Kadın, zevcin evinde ittet bekler. Bain talakta, fasık zevc, eve sokulmaz. Üçten az bain talakta ittetten sonra, yeni bir nikahla tekrar alabilir.

Hıtane — Ayrılıkta, çocuğu yetiştirmek, başkası ile evli olmayan ananın hakkıdır. Anadan sonra, anne anneye, sonra baba anneye verilir. Bundan sonra kız kardeşe, sonra teyzeye verilir. Çocuk kimde olursa olsun, nafakasını babası verir. Kadın fakir ise, çocukla birlikte yiyebilir. Babası yoksa, çocuğun malından sarf edilir. Malı da yoksa, kendilerinin teberru etmeleri vâcib olur. Malı olmayan yetim kıza, anası ücret ile halası parasız bakmak isterse, halasına verilir. Küçük kızı, başkası ile evli anası ve anasının teyzesi ve halası isteseler, hıtanesi için anasının teyzesine verilir. Oğlan yedi yaşına gelince, kız baliğa olunca, babasına zorla verilir. Babası yoksa, fasık olmayan asabeleri alabilir.

TENBİH — Erkek, nişan için gönderdiğim şeyler mehr idi derse, kadın ise, hediye idi derse, yenecek şeyler hediye olur. Başka şeyler, mehr olur. Kızın babasının veya akrabasının, nikaha veya kızı vermeye râzı olmaları için damattan istedikleri para veya mal, rüşvet olur. Damad, verdiklerini düğünden sonra, onlardan geri alabilir. Kendiliğinden düğün masrafı verirse, câiz olur. Verdiği, kız için sarf edilir. Bir kimse, kızına düğünlük verdiğini geri alamaz.

Evlenmek isteyen bir erkeğin, nikahın ehemmiyetini, nasıl yapılacağını, alacağı kızı seçerken nelere dikkat etmek lazım olduğunu ve zevcesine, çocuklarına ve akrabasına karşı vazifelerini, önceden öğrenmesi lâzımdır. Bunları öğrenmek için, Muhammed bin Kutubüddin İznikinin (Mürşid-ül-müteehhilin) ve (Mürşid-ün-nisa) kitaplarını okuması çok faydalıdır.

Zevceye karşı iyi huylu, güler yüzlü olmalı. Onun yanlış hareketlerine, akla uymayan sözlerine ve işlerine sabır etmelidir. Onunla tatlı konuşmalı. Onun seviyesine ve aklına uymalıdır. Onunla şakalaşmalı, oynamalıdır. Yemede, giyenmede, gücü yettiği kadar eli açık olmalıdır. Dinde, müslümanlıkta, kadınların bilmesi farz olan şeyleri, elbette öğretmeli, İslamiyete uyan, doğru din adamlarının yazmış olduğu ilmihal kitabı alıp, okutmalıdır. Çok zevcesi olan, aralarında adalet, eşitlik yapmalıdır. Bunların hepsi sünnettir. Zevcenin giyenmesinde, evden dışarı çıkmasında, çok sıkı davranmamalı ve başıboş da bırakmamalıdır. Kendini ve zevcesini şüpheye, iftirâya düşürecek hallerden sakınmaya çok önem vermelidir. Zevceyi, yabancı erkeklerin bulunduğu yerlere göndermemeli, yabancıları görmesine mâni olmalıdır. Ev işleri ile vakit geçirmesi, onun zevkı olmalıdır. Ona sert davranmamalıdır. Şaka olarak da, kızgın olunca da, hiçbir zaman boşamak, ayrılmak lafını ağza almamalı, bir defa daha evlenmek lafı etmemelidir.

 

 SÜT KARDEŞLİK

 

NAFAKA

(Nikaye) kitabının fârisî şerhinde buyuruyor ki:

Nafaka, insanın yaşayabilmesi için lazım olan şey demektir. Bu da, yiyecek, giyecek ve ev olduğu (Hadika)da ve (İbni Âbidin)de, nafaka babında ve hac bahsi başında da yazılıdır. Yani mutbah masrafı ve giyim eşyası masrafı ve ev kirası ile ev eşyası masrafıdır. Bu masraflar, şehrin adetine, piyasaya ve akraba ve arkadaşlara göre ayarlanır. Zamana ve hâle göre değışır. Her memlekette başkadır.

[Temin etmesi farz olan nafakayı fıkıh âlimleri üçe ayırmışlardır. Birincisi, bedeni ve ruhu besleyen gıda ve hastalıklardan koruyan devalardır. Ruhun ve kalbin gıdası ve devası, ilmdir. İslam ilimleri ikiye ayrılır: Din bilgileri ve fen bilgileri. Din bilgileri, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitabından öğrenilir. Bunlardan îman ve fıkıh bilgileri, her memlekette vardır. İslâmin gizli düşmanları, bilhassa ingiliz casusları, İslamiyeti içerden yıkmak için, uydurma din kitapları yazıp dünyanın her yerine gönderiyorlar. Gençlerin bu yaldızlı kitapları okuyup aldanmamaları çok mühimdir. Bu kitaplar kalplere, ruhlara gıda olmakta, İslam bilgilerini doğru olarak bütün memleketlere yaymaktadır. Müslüman evlatları, fen bilgilerini de, müslüman fen adamlarının kitaplarından öğrenmeli, İslamiyeti fenne düşman gibi gösteren masonların ve zındıkların kitaplarını okuyup aldanmamalıdır.]

Nafakayı veya bunların parasını vermek, beş sebeple farz olur:

1 — Zevcesi zengin olsa bile bunun nafakasını vermek, zevc üzerine farzdır. Zevcesi kâfir ise, nafakası yine farzdır. Nafaka, nikahtan sonra hemen farz olur. Zevc ve zevce fakir iseler, fakir nafakası verir. Zengin iseler, zengin nafakası vermesi lâzımdır. Zengin nafakasında, zevceye, ev işlerini yaptırması için bir hizmetçi de tutması lâzımdır. İkisinden biri zengin olup öteki fakir ise, orta hâl nafakası verir.

İbni Âbidin “rahmetullahi teâlâ aleyh” diyor ki (Nafaka, İslamiyette, taam, kisve ve sükna demektir. Kitapların çoğunda, yalnız taam mânâsına kullanılmak adet olmuştur. Fakir olan zevcin, zengin olan zevcesine, orta hallilere adet olan nafaka vermesi lâzımdır. Fakir nafakası verip, aradaki farki zengin olunca öder. Zevce, zevcinin gücü olup da, nafaka vermediğini şikayet ederse, hakim nafaka tayin edip vermesini emreder. Yine vermezse, zevci hapsedip malını satarak, zevcesinin nafakasına sarf eder. Malını bulamaz ise, fakir olduğu anlaşılıncaya kadar habste bırakır. Boşanmalarına karar vermez. Fakir olup veya gaib olup nafakanın üçünü de veremediği için de, aralarını ayırmaz ve habs de etmez. Şâfiî mezhebinde, zevce isterse, hakim fakir olan zevcinden ayırır. Hanefi hakim, aralarını ayırabilmek için, Şâfiî olan bir hakimi kendine vekil yapar. Ayrılmak isteyen kadının dilekçesini buna verir. Zevce ve zevc mahkemeye getirilir. Zevce, nafaka vermediğini iki şahit ile ispat eder ve zevc nafaka vermeye gücü yettiğini ispat edemezse, aralarını ayırır. Gaib olan zevcin fakir olduğu anlaşılamayacağı için, ayırmaz. Hanbeli mezhebinde, gaib olan zevcinden nafaka almadığını ispat eden zevceyi de hakim ayırır.

Hanefi mezhebindeki hakim nafaka vermeyen fakiri ayırmaz ise de, aylık veya senelik nafaka parası tesbit edip, zevce zengin ise, kendi malından kullanmasını, fakir ise, zevci ölmüş olsaydı, buna ve küçük çocuklarına nafaka vermeleri farz olan zevcin ve zevcenin mahrem akrabalarına, buna şimdi ödünç vermelerini veya veresiye mal satmalarını emreder. Ödünç vermeyenleri veya satmayanları hapseder. Böylece, zevcenin anası, babası, amcası, erkek kardeşi ve çocukların amcaları, erkek kardeşleri veya kendisi vermiş olduklarını, zevc zengin olunca bundan alırlar. [Ödünç, veresiye verecek zengin akraba yoksa, Beyt-ül-mal, yani devlet ödünç verir. Bu da vermezse, erkekle karışık olmayan kadın işinde çalışır. Mesela, hastahanede yalnız kadın hastalara bakar. Kadın ölüsünü yıkar. Süt annelik, ebelik, kızlara hocalık yapar.] Hakim, bunları da zevcine ödetir. Talak itteti zamanında, nafaka sâkıt olmaz. Kadının ittet zamanı bitince, nafaka kesilir.

[Zaruret olmadan boşayarak evini barkını, yuvayı yıkmak, huzuru, saadeti kaçırmak ve boşadığı kadına mehr parasını ödemek, bir erkek için kolay şey değildir. Kadın, zevcine yemek hazırlıyarak, çamaşırını yıkayarak, yırtıklarını dikerek, çocuklara din ve ahlak bilgisi vererek, zevcinin rahat ve mesut yaşamasını sağlar. Tatlı sözleri ile zevcini neşelendirir. Zevcesini boşayan erkek, bu nimetlerden mahrum kalır. Çünkü, boşama adeti olana kimse kızını vermez. Boşanılan kadının nafakasını vermek, babasına, babası yoksa, zengin akrabasına farz olur. Zengin akrabası yoksa, İslamiyete tâbi olan kadına, Beyt-ül-malın, yani hükümetin maaş vermesi lazım olur. İslamiyetin bu emri yapılmazsa, kadın çalışıp kazanmaya mecbur olur. Görülüyor ki İslam dininde, kadın değil, erkek acınacak haldedir. Kız olsun, dul olsun, evli olmayan fakir kadına babası bakmaya mecburdur. Bakmazsa habs olunur. Babası yoksa veya fakirse, zengin akrabası bakacaktır. Bunlar da yoksa, devlet maaş bağlayacaktır. Müslüman kadının çalışıp kazanmaya hiç ihtiyacı yoktur. İslam dini, kadının bütün ihtiyaçlarını erkeğin sırtına yüklemiştir. Erkeğin bu ağır yüküne karşılık, mirasın hepsinin yalnız erkeğe verilmesi lazım iken, Allahü teâlâ, kadınlara burada da ihsanda bulunarak, erkek kardeşlerinin yarısı kadar da miras almalarını emir buyurmuştur.  Zevc, zevcesini, evin içinde veya dışında çalışmaya zorlayamaz. Kadın arzu ederse ve zevci izin verirse, erkek bulunmayan yerlerde, mesture olarak çalışması câiz ise de, kazandığı kendi mülkü olur. Hiç kimse, bunları ve mirastan eline geçeni, kadından zorla alamaz. Kendisinin ve çocukların ve evin herhangi bir ihtiyacına sarf etmesi için zorlanamaz. Bunların hepsini zevcin alıp getirmesi farzdır. Şimdi, komünist memleketlerde, kadın da, erkeklerle birlikte, boğaz tokluğuna, hayvanlar gibi, en ağır işlerde zorla çalıştırılıyor. Hür dünya dedikleri hıristiyan memleketlerde ve İslam ülkeleri denilen Arap memleketlerinde, (Hayat müşterektir) denilerek, kadınlar da, fabrikalarda, tarlalarda, ticarette, erkekler gibi çalışıyorlar. Çoğunun evlendiklerine pişman oldukları, mahkemelerin boşanma davaları ile dolu olduğu, günlük gazetelerde sık sık görülmektedir. Kadınlar, İslam dininin kendilerine verdiği kıymeti, rahatı, huzuru, hürriyeti ve boşanma hakkına mâlik olduklarını bilmiş olsalar, bütün dünya kadınları, hemen müslüman olurlar ve İslamiyetin her memlekete yayılması için çalışırlar. Fakat, ne yazık ki bu hakikatleri anlayamıyorlar. Allahü teâlâ, bütün insanlara, İslam dininin ışıklı yolunu, doğru olarak öğrenmek nasip eylesin!]

(Bahr-ür-raık)da diyor ki (Zevcin, zevcesine nafakayı temlik etmesi farzdır. Zevcenin aldığı nafaka, mülkü olur. Bunu satabilir. Hediye ve sadaka verebilir. Zengin olan zevc nafaka vermezse, hakim bunun malını satıp nafakayı verir. Evini satmaz. Açıkta malı yoksa, bunu hapseder. Kisve, senede iki dır’ ve iki himar ve iki milhafedir. Milhafe, kadının sokağa çıkarken giydiği bir şeydir. [Şimdi buna ferace, saya, manto deniyor.] Bunların biri yazlık, biri kışlıktır. Şimdi, bunlara iç donu, cübbe [kalın manto], yatak, yorgan da ilave etmek lâzımdır. Kış mevsiminde, dır’ yünden, manto ve himar ipekten olur. [Himar, baş örtüsüdür.] Ayakkabı, mest sokağa çıkmak için olduklarından, nafakaya dâhil edilmemiştir. Fakat, zamanın ve memleketin adetine göre dâhil edilirler. Dır’ göğsü açılabilen uzun gömlektir. Kamis, omuzu açılabilen uzun gömlek [yani entari]dir. Memleketin adetine göre, kadına lazım olan gıda, elbise ve ev eşyasının hepsi nafakaya dâhil olur. Zevcin bunları getirmesi lâzımdır. Lazım olduğu zaman getirmezse veya hıyanet ederse, zevce, zevcinin parası ile kendi satın alıp getirir. Yahut, vekil tutar. Bu vekil satın alır. Lazım olan şeylerin kadında bulunması, bunların nafakadan düşmesine sebep olmaz. Kadın kendi malını kullanmaya zorlanamaz. Kullanırsa, zevc bunların parasını zevcesine öder. Her şeyi erkeğin getirmesi lâzımdır. Kadını çalışıp kazanmaya zorlaması haramdır. Naşize olan, yani zevcinden kaçan zevceye nafaka verilmez. Geri gelince, nafaka da başlar. Üç günlük yoldan uzakta olan zevce, mahremi olmadığı için, zevcinin yanına gitmezse veya zevc, zevcesini böyle uzağa götürmek ister, o da gitmezse, naşize olmaz. Zevc, kendi mülkü olan veya kiraladığı yahut ariyet olarak aldığı evde zevcesini oturtur. Sâlih komşular arasında barındırması lâzımdır. Sâlih komşuları olmayan ev, şeri mesken değildir).

[(Hindiye)de diyor ki: (Ev zevcenin mülkü olup zevcini evine sokmazsa, nafakası verilmez. Beni evine götür derse, zevc de götürmezse, kendi evine sokmadığı için nafakasını kesemez. Zevcinin gasp ettiği evde oturmak istemeyen kadının nafakası kesilmez. Kadın, namaz kılmayan zevcinden ayrılmaz. Zamanımızda, zevc, zevcesini başka memlekete götüremez. Zevc üç günden uzak memlekette olup yol parası göndererek, zevcesini yanına çağırır, o da mahremi olmadığı için gidemezse ve zevcin evinde hastalanan kadının nafakaları kesilmez. Şahitsiz nikah ile yapılan izdivacda nafaka lazım olur. Zevce, yemek pişirmek için ücret istiyemez. Pişirmeye de zorlanamaz ise de, zevci ona peynir, zeytin gibi şeyler getirir. Kadının zevcine karşı temiz ve ziynetli olması vâcibdir).

(Bezzaziye)de diyor ki: (Babası hasta olup bakacak kimse bulunamazsa, zevcinden izinsiz gidip hizmet eder. Zimmi baba da böyledir. Zengin olan oğul, zengin olan babasına bakmaya mecbur değildir). Hediyeleşmeleri sünnettir. Anaya, babaya karşı gelmek, sert konuşmak, kalplerini incitmek haramdır. İslam kadını, her zaman bir milhafe ile örtünmüştür. Bu da, geniş manto demektir. İki parça olan çarşaf sonradan ortaya çıkmıştır. Şimdi çarşaf adet olan yerlerde çarşafla, manto adet olan yerde geniş manto ve kalın baş örtüsü ile örtünmelidir. Mubah olan şeylerde adete uymamak fitneye sebep olur. Haram olur].

Zevcin izini ile zevcesi babasının evinde olunca, hasta olunca nafakası kesilmez. Zevcinin evinde kendisini teslim etmezse, nafaka kesilmez. Borcu olduğu için hapsedilmiş olan ve düğünden önce hasta olan ve başkası ile hacca giden kadına nafaka verilmez. Hacca zevci ile giden kadına, evdeki nafaka verilir. Seferi nafaka verilmez ve yol parasını vermek vâcib olmaz. Cenaze masrafı nafakaya dâhildir. Vefât eden kadının cenaze masrafını zevci verir. Kadının mirasını alanlar vermez.

Zevc nafaka vermezse veya fakir olup habste, firarda olup vermezse, hakim zevcesini ayırmaz. Zevcin ve zevcenin zengin olan mahrem akrabasına, buna zevci adına ödünç olarak veya veresiye satarak vermelerini emreder. Vermeyeni hapseder. Parayı, malı veren, sonra zevcden ister. Ödemezse, habs olunur. Mahkeme kararı olmadan, ödünç veya veresiye alırsa, zevcden istemez. İmâm-ı Şâfiî “rahmetullahi teâlâ aleyh”, hakim zevceyi ayırır dedi. Kocasından nafaka alamayan Hanefi bir kadın, boşanmak isterse, Şâfiî mezhebindeki hakime başvurur.

Geçmiş zamanın nafakası, zevcden istenemez. Ancak, her ay vermeyi sözleşirlerse veya hakim emretmiş ise, almadığı aylıkları, ölünciye kadar istiyebilir. Zevc, birkaç ay veya yıl için peşin verdiği nafakayı, zevce bu müddet bitmeden ölürse, geri alamaz. İmâm-ı Şâfiî “rahmetullahi teâlâ aleyh”, zevc hesap ederek, geri kalan zamana düşen nafakaları geri alır dedi.

Zevcin akrabasından hiç kimsenin evde bulunmasını istememek, zevcenin hakkıdır. Zevce izin verirse, zevc mahrem akrabasını evinde bulundurabilir. Fakir nafakası için, kilidi olan bir oda, mutbah ve hala yetişir. Zevc, zevcesinin ana, baba ve kardeşlerini bile eve sokmıyabilir. Fakat görmelerine ve konuşmalarına mâni olamaz. Bunlardan sâlih olanlarına, haftada bir kere, gelip oturmaları için mâni olmaması iyi olur. Diğer akrabasının da, senede bir kere gelip oturmalarına mâni olmamalıdır. [Zevcesinin sâlih olan akrabasını, kendi de davet eder. Karşılar. Anasının, babasının ellerini öper. Yiyecek, içecek ikram eder. Onlarla sohbet eder. Emr-i mâ’rûf ve nehy-i münkerde bulunur. Başka şehrden gelmiş olanlarına, gece kalmalarını söyler. Onların kalplerini kazanmaya, hayırlı dualarını almaya çalışır. Kendisinin ve zevcesinin akrabasından fasık olanlar [kötü kimseler], zevcesinin dinini, ahlakını bozmak isteyenler varsa, onları evine almaz ve evlerine gitmez. Onlarla görüşmez ve zevcesini görüştürmez. Fakat, onlara da ve hiçkimseye sert davranmaz. Hatta, münakaşa etmez. Fitne çıkmasına sebep olmaz. Dinlerine ve dünyalarına zarar gelecek şeylerden sakınır. Herkese karşı, güler yüzlü olmalıdır.

(Ukud-üd-dürriye)de diyor ki: (Zevc sefere çıkmak isteyince, zevcesi, nafaka vermeyeceğinden korkarak, bir aylık nafakası için, kefil göstermesini hakimden istiyebilir. Sefere çıkmayan zevcinden kefil istiyebilmesi için, nafaka miktarının, hakim tarafından veya ikisi aralarında anlaşarak tesbit edilmiş olması lâzımdır). (Behcet-ül-fetava)da diyor ki: (Zeyd kızını Amre tezvic edip, Amr zevcesini çağırmadığı için, zevcesinin babası evinde kaldığı zamanın nafakasını verir). (Feyziye)de diyor ki: (Zevci zengin olan kadın, oğlundan nafaka istiyemez. Baliğ ise de, farz olan ilimleri tahsil ettiği için fakir olana, zengin olan babası bakar). (Bahr-ül-fetava)da diyor ki: (Zevci nafaka bırakmadan, başka diyara giden kadın, zevcinin emânet bırakmış olduğu maldan nafaka vermesi için, emânet bulunan kimseyi zorlayamaz. Hakim vasıtası ile alabileceği, (Hindiye)de yazılıdır. İnsan, hayvanına nafaka vermesi için, İmâm-ı Ebû Yusufa göre cebr olunur.)

Bain ve ric’i talakla boşanan kadının, ittet zamanında, nafakasını zevcin vermesi farzdır. Mürted olmak veya üvey oğlunu şehvetle öpmek gibi suç ile ayrılarak veya kocası ölerek ittet bekleyen kadına nafaka vermesi farz değildir. Üç talakta boş olan kadın, ittet zamanında mürted olursa, nafaka verilmez.

[Şimdi, hayat müşterektir diyenleri işitiyoruz. Bu sözleri doğrudur. Fakat, bu sözün mânâsı, onların anladıkları gibi değildir. Yani, kadın da gitsin, para kazansın demek değildir. Bunun mânâsı, erkek gitsin, çalışsın, kazansın. Lüzumlu şeyleri, dışardan alıp getirsin. Kadın da, her gün zevkınde gezmeyip, boş vakit geçirmeyip, ev içindeki kadınlık vazifelerini yapsın demektir. Erkeğin vazifesi, dışardaki işleri, kadının vazifesi içerdeki işleri yapmaktır.]

2 — Fakir çocuğun nafakasını yalnız babası verir. Babası fakir ise, babasına ödetmek üzere, zengin olan anası verir. Anası da fakir ise, zengin olan dedesi verir. Çocuk zengin ise, kendi malından nafakalanır. Malı olmayan yetimin anası, dayısı ve amca çocukları zengin olsalar, nafakasını anası verir. Babası gaib, anası fakir, amcası zengin olan çocuğun nafakasını amcası verir. Yakın asebe gaib veya fakir olunca, uzak olanı verir. Anadan başkası, çocuğa verdiği nafakayı babasından istiyemez. Anası, çocuğunu emzirmeye zorlanamaz. Para ile emzirecek başka kadın bulunamazsa, ananın emzirmesi vâcib olur. Anaya ücret verilmez. Boşanan anayı, ittetten sonra, para ile süt anası tutmak câiz olur. Ana ücret ile yabancı kadın parasız emzirmek istese, çocuk yabancıya emzirtilir.

Erkek çocuğa, baliğ oluncaya kadar nafaka verilir. Kız çocuklara evleninciye kadar ve baliğ olan hasta oğula iyi oluncaya kadar babası bakar. Bunlar zengin ise, kendi malları ile nafakalanırlar. Veled-i zinaya babası nafaka vermez.

(Lakit), geçim sıkıntısı veya namus korkusu ile terkedilmiş çocuk demektir. Çocuğu terketmek günah, görünce alıp ölümden kurtarmak şehirde sünnet, tenha yerde ise farzdır. Kuyuya düşecek amayı kurtarmak da böyledir. Dar-ül-İslamda bulunan çocuk, hür ve mümin olur. Nafakası ve sultan nikahını yapınca mehr parası çocuğun malından veya akrabasından alınır. Bunlar yoksa, Beyt-ül-mal verir. Çocuğu başkası bundan zorla alamaz. Benim çocuğumdur diyen bir adâmin sözü kabul edilir. Kadın söylerse, iki şahit istenir. İlm öğretilir. Sonra sanate verilir. Bulunduğu yerin mülki amirinden izin almadan sünnet ettirilemez ve malı satılamaz ve izinsiz yapılan masraflar, çocuğa teberru, yani hediye olur.

3 — Zengin olan çocukların, fakir olan ana babalarına nafaka vermesi farzdır. Kız ve oğlan çocuklar eşit miktarda verir. Anaya, babaya bakmak, bunlar öldükte daha çok miras alacak olana farz değildir. Bunlara daha yakın olana ve onların parçası olana farzdır. Oğlunun oğlu ile kızı bulunan anaya, babaya yalnız kızları bakar. Halbuki mirası kız ile torun yarı yarıya alır. Kızının çocuğu ile erkek kardeşi bulunana, torunu bakacaktır. Halbuki mirasın hepsini erkek kardeş alır. Kızlarının çocuklarına hiç miras düşmez. (Hazanet-ür-rivayat) sâhibi “rahmetullahi teâlâ aleyh” diyor ki (Anadan babadan birine iyilik edince öteki incinirse, babaya hürmet, saygı, itaat etmeli, anaya hizmet ve yardım ve ihsan etmelidir. Babanın oğluna kızması, bağırması câizdir. Baba, çocuğuna vereceği emri, onun yapmıyacağını anlarsa, onu isyan günahından korumak için, emretmemeli, bunu yaparsan iyi olur demelidir). (Fetava-i Hayriye) sâhibi “rahmetullahi teâlâ aleyh” diyor ki: (Kazandığı, geçimini karşılayabilen fakir kimsenin, fakir babasına nafaka vermesi farz değildir. Fakir olan anasını, babasını kendi evine alıp, birlikte geçinirler. Zevceyi dövmek, eziyet etmek, nafakasını tam vermemek, onsuz başka şehre yerleşmek haramdır. Büyük günahtır. Kıyamet günü, bunun suali çok çetin, azâbı da, pek elim olacaktır. Hakim tarafından tazir olunması, cezalandırılması lâzımdır. Gücü yettiği hâlde, üç cins nafakadan birini vermezse, habs olunur)].

4 — Akıl ve baliğ olmayan oğlan ve her yaştaki evlenmemiş veya dul kız ve hasta veya kör adam fakir olup babaları yok ise, nafakalarını vermek, zengin olan zi rahm-i mahremleri üzerine, miras miktarı ile farz olur. Farz olması için, mahkemede dava açması lazım olduğu, (Fetava-i Hayriye)de yazılıdır. Her biri, o gün için alması lazım gelen miras miktarlarına göre ortaklaşa verirler. Bunlar, neseb (soy) bakımından nikahı ebedî haram olan yedi kişidir. Bunlardan zengin olanları, fakir olan zi rahm-i mahremlerine ortaklaşa bakmaya mecburdurlar. Bir kimsenin dayısı ve amcasının oğlu olsa, bunun nafakasını, dayısı verecektir. Çünkü, bu kimse kadın farz edilirse, dayısı mahremdir. Amcası oğlu ise na-mahrem olur. Na-mahremin nafaka vermesi farz değildir. Mahrem, miras almasa da, nafakayı mahrem verir. Fakir olan küçük çocuğun anası ve kız kardeşi ve amcası zengin olsalar, nafakanın üçte birini anası, yarısını kardeşi, gerisini amcası verir. Fakir bir kimsenin, zengin bir kız kardeşi ve baba bir kız kardeşi ve ana bir kız kardeşi varsa, bu kimseye üç kız kardeşi ortaklaşa bakar. Nafakanın beşte üçünü kız kardeşi, beşte birini baba bir kız kardeşi, beşte birini de, anadan kız kardeşi verir. Çünkü, bu kimse ölseydi, mirası bu oranda paylaşırlardı. (Behcet-ül-fetava) da diyor ki (Küçük çocuğun, anası ve iki kız kardeşleri ve amcası bulunsa ve hepsi zengin olsa, nafakayı altıda birer anası ve amcası verir. Kardeşleri de altıda ikişer verirler).

Başka dinden olan, yani müslüman olmayan zi rahm-i mahrem akrabaya nafaka vermek farz değildir. Fakat, zimmi olan anaya, babaya, çocuklara ve zevceye nafaka vermek farzdır. Zevcden ve fakir çocukları olan babadan başka hiçbir fakirin nafaka vermesi farz değildir. Zevceden başka, hiçbir zengine nafaka verilmesi farz değildir. Kurban kesmek nisabına mâlik olan kimse zengindir. Bu nisaba mâlik olmayana fakir denir. Baba kendi nafakası için oğlunun malını satabilir. Fakat, binayı, toprağını satamaz. Ana ise, nafaka yapmak için oğlunun malını satamaz.

[Bir kadının, kızın, anası, babası ve mahrem akrabası yok ise veya mevcûd olup fakir iseler ve Beyt-ül-mal, yani devlet de yardım etmez ve kimse ve hayır cemiyeti imdad etmezse, bu kadın, kendinin, çocuklarının ve hastalık, ihtiyarlık sebebi ile çalışamayan fakir ana, babasının nafakalarını temin etmek için çalışmak zorundadır. Erkekle karışık olmayan kadın işlerinde çalışır. Erkek bulunmayan iş yok ise, sıhhatini, dinini, namusunu, müslümanlık haysiyetini ve şerefini koruyacak kadar farz olan nafaka kazanmak için, yabancı erkeklerin bulunduğu yerde örtülü olarak çalışması câiz olur. Bu nafakayı kazanmasında mâni olunması, ikrah olur. Böyle ihtiyaçtan fazla, orada kalması câiz olmaz. Dar-ül-harpte zâlimler, çalışırken, başını, kollarını açması için ikrah ederlerse, zorlarlarsa, açmazsan, burada çalışma, git derlerse, örtülü olarak çalışacak başka yer bulamayınca, kolları açık çalışması, Ebû Yusuf kavline göre câiz olur. Kadının kulaklarından sarkan saçlarını örtmesi farz değildir diyen âlimlerin de mevcûd olduğu, (İbni Âbidin)de ve (Hindiye)de yazılıdır. Haraç olduğu zaman, bu zayıf kavl ile amel etmek câiz olur. Başında bulunan saçları örtmenin farz olduğu söz birliği ile bildirildi ise de, bunun açılması, ikrah olunmak sebebi ile câiz olur. Böyle ikrah olunan kadın, her zaman, erkekle karışık olmayan veya örtülü çalışacak yer aramalıdır. Bulunca, orada çalışması lazım olur. Saçlarını, kollarını sokakta, gidip gelirken hep örtmelidir. Müslüman erkekle evlenince, bunun nafakasını zevci temin etmeye mecburdur. Zengin olmadığı için, anasına, babasına ve çocuklarına nafaka vermesi lazım gelmez ise de, zevcinin izini ile çalışıp onlara bakması lâzımdır. Öğrenmesi farz ilimleri öğrenmek de, nafaka kazanmak gibidir.]

5 — Kölenin, cariyenin nafakasını vermek, efendisine farzdır. Efendisi nafaka vermezse, kölesi, çalışıp kazandığından kendine nafaka yapar. Köle ve cariye çalışamayacak hâlde ise, hakim, efendiye, bunları satmasını emreder.

İbni Âbidin 5. cilt, 223. sayfada buyuruyor ki:

(Avret yerini örtecek ve soğuktan, sıcaktan korunacak kadar giyenmek farzdır. Pamuk, keten ve yün kumaş iyidir. Erkek kamisi, yani entarisi ve paltosu bacağın ortasına kadar, kolları parmak ucuna kadar uzun olması sünnettir. Kol ağzı bir karış olmalıdır. Orta halli giyenmeli, şöhretten sakınmalıdır. Nimeti göstermek için iyi ve kıymetli giyenmek müstehaptır. Bayramlarda, topluluklarda, güzel, süslü giyenmek mubahtır. Her zaman böyle giyenmek iyi değildir. Övünmek için, gösteriş için giyenmek mekruhtur. Beyaz ve siyah giyenmek müstehaptır. Resûlullahın entarisi, gömleği ve donu beyaz pamuk bezdendi. [Mekkeyi feth ettiği gün, mübarek başlığının ve paltosunun siyah olduğu, İbni Âbidin, 5. cildi, 481. sayfasında ve (Mecmaul-enhür)de yazılıdır.] Yeşil giyenmek sünnettir. Domuzdan başka yırtıcı hayvan leşlerinin postları, derileri dabaglanınca temiz olur. Besmele ile öldürülenlerin postları ve derileri temizdir. Derileri üzerinde namaz kılınır. Bunlarla yapılan elbiseleri, kürkleri ve kürklü paltoları, başlıkları giymek erkeklere câizdir. Kadınların erkekler gibi giyenmeleri, erkek işleri yapmaları câiz değildir. Erkeklerin, donu, pantalonu ayaklarını örtecek kadar uzatması mekruhtur. Namaz dışında, pis elbise giymek mekruhtur). [El, ayak, parmak, burun, diş, göz, kalp ve başka uzuvlar bozulunca, kopunca yerlerine maden, plastik koymak, diri ve ölü insandan organ nakletmek câiz olduğu, Hindistan âlimlerinin neşrettiği (El-muallim) mecmuası, 1406 nushasında yazılıdır. Çünkü, bir organı kurtarmak, hayatı kurtarmak gibi zaruridir. Diri insanın organını, etini yemek câiz değildir. Kanını nakletmek câizdir. Kadınların ve erkeklerin traşta, tuvalet yapmakta ve giyenmekte birbirlerine benzemeleri haramdır. Erkeklerin yanak üzerine saç uzatarak kadınlara benzemelerinin haram olduğu Hadika 558. sayfasında yazılıdır. Kadının, insan saçını, kendi saçı arasına örerek birleştirmeyip de, kendi saçına iplikle, bez şeridle bağlamasının ve hayvan kılları eklemenin haram olmadığı, (İbni Âbidin) 5. cildi, 238., Hadika 2. cildi, 579. ve (Fetava-i Kübrâ)nın 174. sayfalarında yazılıdır. İnsan ve hayvan kılından ve naylon gibi ipliklerden yapılmış olan, (Peruk) denilen takma saçları ve kirpikleri kullanmak câiz olduğu anlaşılıyor ise de, ihtiyaç ile ziyneti birbirine karıştırmamalıdır. İhtiyaç için câiz olan şeyi, süs, gösteriş için takmak câiz değildir. Erkekler arasında başını açmak zarureti olduğu zaman, kadının başını ve kendi saçlarını peruk takarak örtmesi câiz ve lazım olur. Zaruret olunca, avret yerlerini mümkün olan her şeyle örtmek lâzımdır. Günahı yalnız saçını vermiş olana ve bakanadır. İnsanın saçını ve herhangi bir organı satması haramdır. Peruk takarak sokağa çıkmak, zaruret olmadan câiz değildir. Çünkü, kadınların yabancılara süslenmeleri haramdır. Zaruret ne demek olduğu, (Mecelle)nin 22 ve 42. maddeleri şerhlerinde bildirilmiştir.]

(Uyun-ül-besair) kitabının 119. sayfasında diyor ki (İnsanın kullandığı şeyler beşe ayrılır. Bunlar zaruret, ihtiyaç, menfeat, ziynet ve fuduldür. Kullanılmadığı zaman helake sebep olan yasak şeyi kullanmak zaruret olur. Kullanılmaması sıkıntıya, meşakkate sebep olursa, ihtiyaç denir. [Faydası, menfeati olmayıp, yalnız gösteriş için kullanılan şeye, ziynet denir.] İhtiyaç olunca, orucu bozmak câiz olur. [(Bahr-ür-raık)da diyor ki (Bir ibâdete başlayınca, bunu özür olmadan bozmak haramdır. Farz olan orucu bozmak için 8 özür vardır: Hastalık, sefere çıkmak, ikrah yani zalimin zorlaması, kadının hamile olması, çocuk emzirmek, açlık, susuzluk ve ihtiyarlık). Kitapta bildirilen ihtiyaç, bu 8 özürden biri demektir.] Buğday ekmeyi, koyun eti, yağlı yemek, menfeattir. Tatlı yemek, ziynettir. Mubahları kullanmakta taşkınlık, fuduldur. Zaruret olunca, yalan yere yemin etmek câiz olmaz. Tariz söylemek, yani iki manalı kelime söyleyip yemin edilir. Aç kalanın ölmiyecek kadar leş yemesi, zaruret olur. Abdest alırken elbiseye su sıçraması, hayvan idrar yaparken, üstündekinin elbisesine sıçraması zarurettir. Mecnunun birden fazla evlenmesi câiz değildir. Çünkü ihtiyacı olmaz).

[Haram işlemek veya kullanmak, yalnız zaruret miktarı câiz olur. Mubah olan şeyleri, farzları yapabilecek kadar kullanmak zarurettir ve farzdır. İhtiyacı karşılamak için kullanmak, sünnettir. İhtiyaçdan fazla olan şeyin menfeati varsa, menfeati için kullanmak câiz olur. Menfaati olmadığı zaman, zararı da yoksa, ziynet olur. Vakar, hürmet ve sevgi hâsıl etmek ve çok şükretmek niyeti ile ziynet eşyasını kullanmanın müstehab olduğu, İbni Âbidin ve Bahr son ciltlerinin sonunda ve Muhammed Bağdâdî’nin Hadika’sının 115. sayfasında yazılıdır. Hadika 2. cildinin 582. sayfasında diyor ki (Mubahlarda, şehrin adetine uymamak şöhret olur. Bu ise, tahrimen mekruhtur. Saç, sakal boyamak böyledir). Ziynet eşyasını kullanmak da böyledir. Darülharpte, yani Fransa gibi, kâfirlerin yaşadıkları memleketlerde, İslamın vakarını, şerefini korumak ve şöhretten, fitneden sakınmak vâcibdir. Zararlı olan şeye fudul, abes ve malayani denir. Bunu kullanmak tahrimen mekruh, farza mâni olursa, haram, yani büyük günah olur.

(Bahr-ür-raık)da, orucu bozmayan şeyleri bildirirken diyor ki (Erkeğin tedâvi için sürme çekmesi câizdir. Ziynet için çekmesi câiz değildir. (Cemâl) ve (Ziynet) kelimelerini birbirleri ile karıştırmamalıdır. Cemâl, çirkinliği gidermek, vakar sâhibi olmak ve şükretmek için, nimeti göstermek demektir. Gösteriş için, övünmek için, nimeti göstermek, Cemâl olmaz, kibr olur. Nefsin zayıf, azgın olduğunu gösterir. Cemâl ise, nefsin terbiye edilmiş, olgun olduğunu gösterir. (Allahü teâlâ cemildir. Cemâl sahiplerini sever) hadis-i şerifi, Cemâl sâhibi olmayı methetmektedir. Cemâl için yapılan bir şey, ziynete de sebep olursa, zarar vermez. Cemâl için, temiz, güzel giyenmek mubahtır. Kibr için giyenmek ise, haramdır. Böyle giyinince, halinde, başkalarına karşı davranışında bir değişiklik olması, kibr alâmeti olur). Görülüyor ki Cemâl, çirkinliğe, başkalarının iğrenmelerine, hakaret etmelerine sebep olacak şeyleri yapmamak, bunları izale etmektir. Ziynet, başkalarını imrendirecek, onlara üstünlük sağlayacak, öğünecek şeyleri yapmaktır. Cemâl için, bulunduğu yerde adet olan şeylerden, haram olmayan en iyilerini kullanmalıdır.]

Erkeklere ipek giymek haram olduğu bildirilmiştir. Elbisede ve başlıkta dört parmak genişliğinde ipek veya altın şeridlerin bulunması câizdir. Şeridler uzun ve sayıları çok olabilir.

Erkeklerin de her renk elbise giymeleri câiz ise de, kırmızı, sarı elbise giymeleri tenzîhen mekruh denildi. Başlık ve takkenin kırmızı ve sarı renklerde dahi mekruh olmadığı söz birliği ile bildirildi. Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” ayakkabısının siyah olduğu, (Şirat-ül-İslam) şerhinde yazılıdır.

(Dürr-ül-muhtar)ın ve bunun (Tahtavi) ve İbni Âbidin haşiyelerinin son ciltleri sonunda diyor ki (Tecemmül etmek, yani en güzel elbise giymek müstehaptır. Helal şeylerle ziynetlenmek mubahtır. İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe dörtyüz altın kıymetinde cübbe giyerdi. Talebelerine güzel giyenmelerini emrederdi. İmâm-ı Muhammed nefis elbise giyerdi. İmâm-ı Âzam buyurdu ki İmâm-ı Ömerin yamalı hırka giymesi, Emir-ül-müminin olduğu içindi. Güzel giyinseydi, memurları da güzel giyenirler, fakirleri, milletten zulüm ile mal alırlardı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bin dirhem gümüş kıymetinde cübbe giyerdi).

Büyüklere haram olan şeyleri, çocuğuna yaptıran kimse, haram işlemiş olur.

Hadika’da, bütün bedenle yapılan günahların onbeşincisinde diyor ki çocuğunu ve nafaka vermek lazım olan akrabasını aç bırakarak ve İslam terbiyesinden mahrum ederek zayi etmek günahtır. Analardan, baba ve dedelerden ve çocuklardan, torunlardan başka olan yakınlara, (Akraba) denir. Zengin kimsenin fakir ve çalışamayacak hâlde olan akrabasına nafaka vermesi vâcibdir. Çalışabilen erkek büyük akrabaya, fakir olsalar da, nafaka verilmez. Fakir olan yetim çocukların ve dul kadınların nafakaları, sağlam olsalar da, zengin akrabasına vâcib olur. Küçük çocukların anneleri ve amcaları bulunsa, yahut anneleri ve ağabeğleri olsa, zengin iseler, çocukların nafakalarını, miras oranında, ortaklaşa verirler. Babanın, çocuklarına ilim, edep ve sanat öğretmesi farzdır. Önce, Kurân-ı Kerîm okumasını öğretmelidir. Sonra imanın ve İslâmin şartlarını öğretmelidir. [Çocuk Kurân-ı Kerîm okumasını ve din bilgisini öğrenmeden mektebe gönderilirse, artık bunları öğrenecek vakit bulamaz. Din düşmanlarının tuzaklarına düşerek, onların yalanlarına, iftirâlarına aldanır. Dinsiz ve İslam ahlakından mahrum olarak yetişir. Dünyada ve ahirette felaketlere sürüklenir. Cemiyete ve millete zararlı olur. Kendine ve başkalarına yapacağı kötülüklerin günahları, anasına babasına da yazılır. Çocuğunu, din bilgilerini öğretmeden önce, kâfirlerin, hıristiyanların mekteplerine göndermenin büyük zararları, (İrşad-ül-hiyara fi-tahzir-il-müslimin min medârisin-Nasara) kitabında uzun yazılıdır. Bu kitap, Ahmed Zeyni Dahlanın (Hülâsa-tül-kelam) kitabının ikinci cüzi ile birlikte, bastırılmıştır.]

Ananın, babanın, okutmak ve terbiye etmek için çocuklarını zorlaması lâzımdır. Kadın çocuğunun okumasına, ahlakına ehemmiyet vermezse, kötü yetiştirirse, erkeğin, (Ben râzı değilim. Günahı senin olsun!) demesi, kendisini kurtarmaz. Kötülüğe mâni olması lâzımdır. Kadın inat ederek, fitne çıkarsa veya erkekten gizli yaparsa, erkek günahtan kurtulur. Böyle kadını boşamalı diyemeğiz.

Anaya, babaya itaat ve ihsan etmelidir. Tâat olan, mubah olan ve günah olmayan şeylerdeki emirlerini yapmalıdır. Zevcenin de, zevcinin günah olan emirlerini yapmaması lâzımdır. Her memur ve ast için de böyledir. Hiç kimseye, günah işlemeyi emrettiği için, karşı gelinmez. İsyan edilmez. Mubah olan işler için verdikleri emirleri yapmak, vâcib değil ise de, câizdir. Tâat olan işlerdeki emirlerini yapmak vâcibdir. Yapması câiz olmayan emirlerine karşı isyan etmemeli, yumuşak, tatlı dil ile özür dilemelidir. Ana, baba, [ve Âmir, müdir], en kötü günahı, hatta küfrü bile emretse veya kendileri kâfir ise, onlara karşı gelmek, yine câiz olmaz. Ana, baba âciz ve fakir iseler, zimmi olsalar bile nafakaları, çocuğa vâcibdir. Dedeler, nineler de, ana, baba gibidir. Harbi olanlarına nafaka verilmez. Zimmi ile harbinin birbirlerinden miras almaları da böyledir. Ana, baba, zimmi olsalar da, hizmet etmek, ihsanda bulunmak vâcibdir. Küfre teşvik edenlerine gidilmez.

Anayı, babayı ve zi-rahm-i mahremleri ziyaret etmek vâcibdir. Hiç olmazsa, selam göndererek, tatlı mektup yazarak ve telefon ederek bu günahlardan kurtulmalıdır. Selamın, mektubun ve sözle, para ile yardımın miktarı ve zamanı yoktur. Lüzum ve imkanı kadar yapılır. Zi-rahm-i mahrem olmayanlara bunlar vâcib değildir. Bunlar önce anaya, sonra babaya, sonra evlada, sonra ecdata, sonra cettada, sonra erkek ve kız kardeşlere, amcalara, halalara, dayılara ve teyzelere yapılır. Bunlardan sonra, zi-rahm-i mahrem olmayan amca oğluna, amca kızına ve hala, dayı ve teyze çocuklarına, sonra nikah sebebi ile akraba olanlara, sonra komşulara yardım ve ihsan etmek çok sevaptır. (Hadika)dan tercüme burada tamam oldu.

Bezzaziye fetvasında, Menahi’yi anlatırken diyor ki (Her çeşit çalgı dinlemek haramdır. Fısk anlatan şiir dinlemek mekruhtur. Günah işlemeyi istemek günah olmaz. İşlemeye karar verirse, yalnız karar vermek günahı yazılır. İşlemek günahı yazılmaz. Küfür ve küfre sebep olan şeyler böyle değildir. Bunlara karar verince kâfir olur. Kâfir olan anaya babaya hizmet etmek, nafakalarını vermek, ziyaretlerine gitmek lâzımdır. Küfre sebep olan şeyleri yaptıracaklarından korkulursa, ziyaretlerine gitmemelidir. Kâfirlerle birlikte yiyip içmek, bir iki kere câizdir. Her zaman ise, mekruh olur. Ücret karşılığı, şarap yapmak için üzüm sıkmak mekruhtur. Kilise tâmirinde çalışmak mekruh değildir. Çünkü, bu işin kendisi günah değildir). Görülüyor ki İslamiyete uymaya gericilik diyen, yani ibâdet yapmayı ve haramlardan sakınmayı beğenmeyen ananın, babanın evine gidilmez. Böyle olan akrabanın evine de gitmek câiz değildir. Başka özürler, sebepler söyleyerek gitmemeli, kalp kıracak, fitne çıkaracak şeyler söylememelidir. Hiç kimse ile münakaşa etmemelidir. Münakaşa etmek, dostluğu giderir. Düşmanların çoğalmasına sebep olur. Fitne çıkarmamalı, dost ile de, düşman ile de tatlı konuşmalı, herkese karşı güler yüzlü olmalıdır. Bu hususta, Muhammed Mâ’sûm (Mektûbât)ının, 3. cildinin 55. mektubunda geniş bilgi vardır. Bidat sahiplerine ve açıkça günah işliyenlere tatlı dil ve güler yüz câiz olmadığı için, zaruret olmadıkça, bunlarla karşılaşmamaya, görüşmemeye çalışmalı, zaruret miktarını aşmamalıdır.

Anadan, babadan izin almadan cihâtâ ve tehlikeli olan yoldan bir yere, hatta farz olan hacca gitmek câiz değildir. İznleri olmadan ilim tahsiline gitmek câizdir. Tecrübeye, hesaba dayanmayan, dayansa da dünyaya ve ahirete faydası olmayan şeyleri öğrenmek böyle değildir. İslamiyete faydalı ilimler böyledir. İslam düşmanlarının, bidat sahiplerinin, mezhepsizlerin mekteplerine din bilgisi öğrenmek için gitmek, hiçbir zaman câiz değildir. Ticaret, hac, ömre gibi, tehlikeli olmayan yolculuklarda, ihtiyacı olmayan ana babanın izinini, rızasını almak lazım olmaz. Fakat, hava ve deniz yolculuğu ve tehlikeli olan kara yolculukları için ve cihat için rızalarını almak lâzımdır. İlm öğrenmek için gidilecek yolda ve yerde emniyet varsa ve ananın, babanın yalnız kalarak helak olmaları tehlikesi yoksa, rızaları olmasa da, gitmek câizdir. Düşman hücum edip İslam askeri bozulduğu zaman, çocuk baliğ olmasa bile ana babasının rızası olmayınca da düşmana karşı savaşa gitmesi câizdir. Fakat, hiçbir zaman ve hiçbir sebeple anaya, babaya ve hükümet adamlarına karşı sert söylemek câiz değildir. Rızaları olmadan gitmek câiz olduğu zaman, gittiği yerden sık sık tatlı mektup ve selam ve hediye yollayarak rızalarını almalıdır.

KOMŞU HAKKI

 

İSLAMİYET VE KADIN

 

 

Halebi-i Kebir’de diyor ki (Hür kadının avuç içinden ve yüzünden ve ayaklarından başka bütün vücudu avrettir. Çünkü, Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, “Kadın avrettir. Açık olarak çıkarsa, şeytan gözlerini çok açarak ona bakar” buyurdu. Ayaklarına avret diyenler de oldu. Nur sûresindeki âyet-i kerimede meâlen, “Müslüman kadınlar, ziynetlerini göstermesinler! İş yaparken zaruri açılanlar günah olmaz. Baş örtülerini yakalarına kadar örtsünler [Böylece, saçları, kulakları ve göğüsleri iyi örtülsün] buyuruluyor. Âyet-i kerimede (Ziynet), yani (süs)leri örtsünler demek, ziynet takılan, süslenen yerlerinizi örtün demektir. Açılması günah olmayan ziynet yerlerinin, yüz ile el olduğunu, Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” bildirdi. Yine bu surede, “Kadınlar ayaklarını yere vurarak yürümesinler ki ayaklarındaki örtülü ziynetlerin sesleri işitilmesin” buyuruldu. Ayakların avret olduğu buradan anlaşılmaktadır).

Kadınların örtünmeleri Kurân-ı Kerîmde emrolundu. Bunu kıskanc olan bazı kocalar söylemiştir demek doğru değildir. Böyle sözler, din cahillerinin, hatta din düşmanlarının, müslüman kadınlarını aldatmak için yaptıkları çirkin iftirâlardır. Allahü teâlâ, Kurân-ı Kerîmde her şeyi açıkça bildirmedi ki din düşmanlarının bu iftirâlarının bir değeri olsun. Beş vakit namazın kaç rekat oldukları, her rekatta kaç secdenin farz olduğu ve daha nice farzlar Kurân-ı Kerîmde açıkça bildirilmedi. Bu farzları açık olarak, Peygamberimiz bildirmiştir. Peygamberimizin bildirdiği farzlar ve haramlar da, Kurân-ı Kerîmde açıkça bildirilen farzlar, haramlar gibi kıymetlidirler. Bunlara da inanmayan, kabul etmeyen dinden çıkar, kâfir olur. Çünkü, Kurân-ı Kerîmin 17 yerinde meâl-i şerifleri, “Allah’ı seviyorsanız bana tâbi olunuz! Bana tâbi olanları Allahü teâlâ sever” ve “Allaha ve Resûle itaat ediniz. İtaat etmezseniz, Allah kâfirleri elbet sevmez” olan âyet-i kerimeler vardır. Bu 17 âyet-i kerime, Hadika’da ve Berika’da uzun yazılıdır. Mecmaul-enhür’deki hadis-i şerifte, Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, “Hür kadının, yüzünden ve iki eli ayasından başka, bütün bedeni avrettir” buyurdu. Avret yeri açık olarak erkeklerin yanına çıkmak ve başkasının avret yerine şehvetsiz bile bakmak haramdır. Yabancı kadının yüzüne de şehvet ile bakmak haramdır. Hadis-i şerifte, “Kadının neresine olursa olsun, şehvet ile bakan kimsenin gözlerine kıyamet günü erimiş kurşun dökülecek, sonra Cehenneme atılacaktır” buyuruldu. Yabancı genç kadının elini, yüzünü el ile şehvetsiz bile tutmak haramdır. Hadis-i şerifte, “Yabancı genç kadının elini tutan kimsenin eline kıyamet günü ateş doldurulacaktır” buyuruldu. Zevacir’deki hadis-i şeriflerde, “Zevcinin evinden başka yerde başını açan kadın, Rabbi ile kendi arasındaki perdeyi yırtmış olur” ve “Allaha ve Kıyamet gününe inanan, hamama gitmesin ve Allaha ve Kıyamet gününe inanan, zevcesini hamama göndermesin ve Allaha ve Kıyamet gününe inanan, şarap içmesin ve Allaha ve Kıyamet gününe inanan, şarap içilen sofrada oturmasın ve Allaha ve Kıyamet gününe inanan, yabancı bir kadınla, yalnız kalıp halvet etmesin” ve “Ahir zamanda ümmetimin erkeklerinin, avret yerleri örtülü olarak da hamama gitmeleri haram olur. Çünkü, orada avret mahalleri açık olanlar da bulunur. Avret yerlerini açanlara ve başkasının avret yerine bakanlara, Allah lanet eylesin!” ve “Göbekle dizkapağı arası avrettir” buyurdu.

Hanefi mezhebinde, erkeğin dizi avrettir. Açması haramdır. Şâfiîde diz avret değildir. Maliki ve Hanbeli mezheplerinde, göbek de, diz de avret değildir. Bu iki mezhepte yalnız seveteyn avrettir. Bu hadis-i şerifler karşısında, müslüman hanımlarının örtünmeleri, çıplakların bulundukları yerlere gitmemeleri lâzımdır. [Müslümanların, apartman katlarında oturmayıp, bahçe içinde müstekıl evlerde oturmaları ve evlerindeki banyolarda yıkanmaları muvafıktır. Müslüman erkekler, toplu olarak, çıplakların bulunmadıkları tenha sahillerde denize girer. Hanefi ve Şâfiî mezhebinde olan erkeğin, gusül abdesti almak için veya nafakasını, hakkını kurtarmak için veya fitne çıkmasını önlemek için, sıkışık durumda kalınca, diğer iki mezhebi taklit ederek dizlerini, uyluklarını örtmemesi câiz olur. Fakat sıkışık hâl geçince, bir dakika bile açık kalması haram olur. Kadınların sıkışık durumda, mezhep taklit ederek, hiçbir yerlerini açmaları mümkün değildir. Çünkü, dört mezhepte de, kadınların her yerlerini örtmeleri lâzımdır. Kadınları sıkışık duruma düşürecek sebep de yoktur.

Tefsir-i Mazhari sâhibi “rahmetullahi teâlâ aleyh”, Nur sûresinin tefsirinde diyor ki (Kadın ancak zaruret olduğu zaman ve başı, saçları, boynu ve bütün bedeni örtülü olarak sokağa çıkmalıdır. Kadının sokağa çıkması için zaruret, ihtiyaç maddelerini alacak ve dinini öğretecek kimsesi bulunmamaktır. Baş örtüsü ile yüzünü de örterek ve bedenini örtecek her şekilde kumaş ile örtünerek çıkması câizdir. Burada, yüzünü kelimesi, başını demektir. Çünkü, yüzü açık çıkması, dört mezhepte de câizdir). Buradan anlaşılıyor ki Osmanlı devletinin son zamanlarında kadınların örtündükleri çarşaf ile örtünmeleri şart değildir. Geniş ve dizden aşağı uzun manto, çorab ve baş örtüsü ile örtünmeleri de câizdir. İmâm-ı Rabbânî “rahmetullâhi aleyh”, 1. cildin, 313. mektubunda, (Bütün Arap memleketlerinde, pirahen, yani kamis, yani entari denilen uzun gömlek giyen erkeklerin de, kadınların da çok olduğunu, kadın gömleklerinin yakası kapalı, erkek elbisesinin önü açık, kamis olduğunu) yazmaktadır. Ahzab sûresi, kadınların (Celabib)lerinden bazısı ile örtünmelerini emretmektedir. Celabib, cilbablar demektir. Ebussuud efendi tefsirinde diyor ki (Cilbab, baş örtüsünden daha geniş ve gömlekten kısa olan örtüdür. Kadınlar bununla başlarını örterler. Yüzü ve bedeni örten her örtüye de denir). Türkçe (Tibyan) tefsiri sâhibi “rahmetullahi teâlâ aleyh”, buna Milhafe, yani dışa giyilen örtü diyor. (Mevakib) tefsirinde de ve (Lugat-ı Naci)de (car, yani ferace uzun gömlek) olduğu yazılıdır ki manto demektirler. Bunun iki parçadan yapılmış çarşaf demek olduğu ve kadınların yalnız bu çarşafı giymeleri lazım olduğu, tefsirlerde ve fıkıh kitaplarında yazılı değildir. Hatta, (Haramdan olan Cilbab giyenin namazı kabul olmaz!) hadis-i şerifindeki (Cilbab) kelimesine, (Kitab-ül-fıkıh-ı alel-mezahib-il erbea)da kamis, yani uzun gömlek mânâsı verilmiştir. (Müncid)de de, cilbab, kamis demektir diyor. (Caliyet-ül-ektar)ın son sayfasında de, (Ya Rabbi! Bize hikmetinin celabibini giydir) demektedir. Bu hadis-i şerif ve bu duâ , cilbabı erkeklerin de kullandığını bildiriyor. Şâfiî (El-envar) kitabının haşiyesinde diyor ki (Kadının namazda, geniş, uzun entari ve baş örtüsü ile örtünmesi ve elbisesinin üstüne kalın cilbab örtmesi müstehaptır. Cilbab, milhafe [ferace, manto denilen] uzun, geniş entari örtü veya baş örtüsü demektir). Âyet-i kerimedeki cilbab kelimesine, çarşaf diyerek, geniş ve uzun manto ile örtünmeyi reddetmek, Kurân-ı Kerîmi kendi reyi, kendi görüşü ile yanlış tefsir etmek olur.

Şimdi zaman böyle. Zamana uymadan olmuyor gibi sözler doğru değildir. Masonların yaydıkları yalanlardır. Komünistler, işkence yaparak, öldürerek müslümanları yok ediyor. Masonlar ise, yalan ve bozuk sözlerle okşıyarak müslümanları dinden çıkarıyorlar. Mezhepsizler [zındıklar] de, İslamiyeti değiştiriyorlar. Âyet-i kerime ve hadis-i şeriflere yanlış mânâlar veriyorlar.]

 

 

Suni İlkah: (El-helal vel-haram)da diyor ki (Erkeğin menisini, bir tüp veya başka şey içinde, nikahlı zevcesi olmayan yabancı bir kadının rahmine koyup, çocuk hâsıl olmasına, (Suni ilkah) denir. Haramdır. Çocuk, veled-i zina, piç olur).

Sual: Şeri nikahı bulunan bir ailenin çocuğu olmaz ise, (Suni ilkah) ve (Tüp bebek) denilen usûl ile çocuk olmasına teşebbüs etmek câiz midir?
Cevap: Bir erkekle kızın şeri nikah yaparak, Allahü teâlâdan çocuk talep etmelerini tergib ve teşvik buyuran hadis-i şerifler çoktur. Çocuğu olmayan zevceynin, Silsile-i aliyeyi vasıta yaparak, duâ etmeleri ve meşru sebeplere teşebbüs etmeleri lâzımdır. Zevceynin menileri alınıp, bir tüpe konuyor. Tüpte ilkah vaki olduktan sonra zevcenin rahmine konuyor. Buna (Suni ilkah) ve (tüp bebek) deniyor. Bunun câiz olacağı anlaşılmaktadır. Ancak, buna zaruret olmadığı için, bu işi zevceynin kendilerinin yapmaları, tabib, hemşire, ebe gibi yabancıların, bunların avret mahallerini görmemeleri ve suni ilkahın, nikahsız olan erkekle kız arasında yapılmaması lâzımdır.

 

Benzer Yazıları Okumak İçin Tıklayınız

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler