Ashâb-ı kirâmın temiz hayatlarını kendimize örnek edinmeliyiz. Onlar gibi olarak, Allahü teâlânın rızasını kazanmaya çalışmalıyız. Onlar gibi olan müslüman, Allahü teâlânın emirlerine ve devletinin kanunlarına itaat eder. Emre uymamak günah olur. Kanuna uymamak suç olur. Olgun müslüman, günah yapmaz ve suç işlemez. Müslüman, iyi insan demektir. Müslümanların kardeş olduklarını bilir. Vatanını, milletini ve bayrağını sever. Herkese iyilik eder. Gayrimüslimlere, turistlere, kâfirlere de hiç kötülük yapmaz. Onların mallarına, canlarına, ırzlarına, namuslarına asla saldırmaz. Kötülük yapanlara nasihat verir. Kimseye hiyle, hıyanet yapmaz. Münakaşa etmez. Herkese karşı, güler yüzlü, tatlı dilli olur. Devamlı çalışır. Din bilgilerini ve fen bilgilerini iyi öğrenir. Çocuklarına, tanıdıklarına da öğretir. Gıybet, dedikodu yapmaz. Hep faydalı şeyler söyler. Helal kazanır. Kimsenin hakkına dokunmaz. Böyle olan müslümanı Allah da sever, kullar da sever. Rahat ve huzur içinde yaşar.

Geçti gençlik, tatlı bir rüya gibi, ey çeşmim zar!
Beni mecnun etti girye, meskenim olsun mezar!
_________________
zar=(fârisî) ağla.

 

ASHÂB-I KİRAM “aleyhimürRıdvân”

ÖNSÖZ

Besmeleyle başlayalım kitaba,
Allah adı en iyi bir sığnaktır.
Nimetleri sığmaz, ölçü hisaba,
Çok acıyan, affı seven bir rabdır!

Allahü teâlâ, Cenneti ve Cehennemi önceden yarattı. Her ikisini, insanla ve cinle dolduracağını, ezelde dileyip, bunu kitaplarında bildirdi. Âdem aleyhisselâmdan beri, Cennete gidecek imanlı, iyi insanlar olduğu gibi, Cehenneme götüren kötülükleri yapan, imansız, aklsız, fenâ kimseler de gelmiştir. Kıyamete kadar da gelecektir. Meleklerin sayısı, insanlardan, ölçülemeyecek kadar daha çok olup hepsi imanlı ve hep itaatlıdır. İnsanların ise, her zaman az sayısı imanlı, çoğu ise, imansız, azgın, taşkın kimselerdir.

İyi ve kötü insanlar, hep birbirini yok etmeye uğraşmış, kötüler, birbirlerine de saldırmış, tarih boyunca, sıkıntılı, huzursuz yaşamışlardır. İmanlılar, imansızları ıslah etmek, imana getirip saadet-i ebediyyeye kavuşturmak için, Adem oğullarını dünyada ve ahirette, mesut, rahat yaşatmak için, cihat etmiştir. İmansızlar ise, dikta rejimi sürmüş, az bir zümrenin taşkınca zevk ve sefâ sürmesi, nefslerini, şehvetlerini doyurması için zayıflara, küçüklere saldirmiştir. Kötülüklerinin, zararlarının, felaketlerinin örtbas edilmesi, herkesi aldatabilmeleri için, ahlak, fazilet, dürüstlük ve adalet ölçülerini koyan Peygamberlere “aleyhimüsselâm” ve Onların getirdiği dinlere saldırmışlardır. Bu saldırmaları bazı asırlarda harp vasıtaları ile ölüm kalım savaşı şeklinde olmuş, bâzen da yalan propagandalarla, fitne, fesad çıkararak, dinleri içinden bozmak, müslüman devletleri, içeriden yıkmak şeklinde olmuştur.

İşte, Allahü teâlânın bütün dünyadaki insanlar arasında, her bakımdan, en üstün, en güzel, en şerefli olarak yarattığı ve bütün milletlere Peygamber olarak seçip gönderdiği, son ve en üstün Peygamber olan Muhammed Mustafa “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimizin, kurtuluş, yükseliş yolunu gösteren, maddede ve manada ilerlemeye ışık tutan parlak dinini yıkmak için de, imansızlar, ahlaksızlar, nefslerinin esiri olan alçaklar, her asırda, haçlı savaşları ile ve zulüm ile işkence ile Onun dinine saldırdığı gibi, müslüman şekline girerek, yalan ve hileli sözleri ve yazıları ile aldatmaya, kardeşi kardeşe düşürerek, içerden yıkmaya uğraştılar ve çok zarar yaptılar. Başarı sağladılar.

Daha Ashâb-ı kirâm “aleyhimürRıdvân” zamanında, müslüman olduğunu söyleyerek, (Abdullah bin Sebe) adını alan bir Yemen yahudisi, müslümanlar arasına ilk olarak fitne, ikilik soktu. Bozuk bir çığır açtı. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ashâbını kötülemeye kalkıştı. Yahudinin meydana çıkardığı bu bozuk yola (Rafizilik) denildi. Şimdi (Şiilik) deniliyor. Sonraları, nice nice din düşmanları, müslüman adı alarak, hatta din adamı şekline bürünerek, bozuk, sapık yollar meydana çıkardı. Milyonlarca müslümanın doğru yoldan ayrılmasına sebep oldular.

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, ümmetinin başına gelecek bu acıklı hâli haber vererek, (Ümmetim 73 fırkaya ayrılacak. Bunlardan, 72’si, doğru yoldan saparak, Cehenneme gidecek. Bir fırkası, benim ve Ashâbımın izinde, doğru yolda kalacaktır) buyurdu. Doğru yolda kalan bu fırkaya (Ehl-i sünnet) denildi.

Bu fırkalardan en eskisi ve kötüsü olan rafizilik, zaman zaman, ahmaklar arasında yayılmakta ve imansızlar tarafından koz olarak kullanılmakta, körüklenmektedir. Son zamanlarda bastırdıkları, eskiden yahudi düzmesi olan (Hüsniye) kitabına ve arasıra câmi kapılarında câhil halka dağıttıkları broşürlere ve sözlerine dikkat edilirse, kitabın sözlerinin ve yazılarının hiçbir ilmi temele dayanmadığı, vak’a ve olayları değiştirdikleri, âyet-i kerime ve hadis-i şeriflere yanlış, bozuk mânâ verdikleri görülür. Saçma sapan sözlerine inandırmak için, kıymetli birkaç kitabın ismini veriyor. Bunlarda da böyle yazılı diyorlar. Fakat, bu kıymetli kitaplardan bir satır yazı gösteremiyorlar. Câhiller, bu kitapların ismini duyunca, hepsini doğru ve haklı sanıyor. Bunların bozuk ve çürük iftirâları ve Ehl-i sünnet âlimlerinin Kurân-ı Kerîm ile ve hadis-i şerifler ile bildirdikleri doğru inanışlar, Abdülhakîm Efendinin “rahmetullâhi aleyh” ashâb-ı kirâm risalesinde çok değerli vesikalarla açıklanmıştır.

Allahü teâlâ, müslümanların, bu kitabı, dikkat ile ve insaf ile okuyarak doğru yolu anlamalarını nasip eylesin! Âmin!

Bugün, yeryüzünde bulunan müslümanlar, üç fırkaya ayrılmıştır. Birinci fırka, Ashâb-ı kirâmın yolunda olan, hakiki müslümanlardır. Bunlara (Ehl-i sünnet) ve (Sünnî) ve (Fırka-i nâciye) , yani Cehennemden kurtulan fırka denir. İkinci fırka, Ashâb-ı kirâma düşman olanlardır. Bunlara, (Rafizi) ve (Şiî) ve (Fırka-i dalle), yani sapık fırka denir. Üçüncüsü, sünnilere ve şiîlere düşman olanlardır. Bunlara (Vehhâbî) ve (Necdi) denir. Çünkü bunlar, ilk olarak, Arabistanın Necd şehrinde meydana çıkmıştır. Bunlara (Fırka-i mel’ûne) de denir. Müslümana kâfir diyene, Peygamberimiz lanet etmiştir. Müslümanları bu üç fırkaya parçalayan, yahudilerle ingilizlerdir.
Hangi fırkadan olursa olsun, nefsine uyan ve kalbi bozuk olan Cehenneme gidecektir. Her mümin, nefsini tezkiye için, yani yaratılışındaki küfrü ve günahları temizlemek için, her zaman çok (Lâ ilâhe illallah) ve kalbini tasfiye, yani nefsten ve şeytandan ve kötü arkadaşlardan ve zararlı bozuk kitaplardan gelmiş olan küfürden ve günahlardan kurtulmak için, istiğfar okumalıdır. Yani, (Estağfirullah) okumalıdır. İstigfar duâsı: (Estağfirullah el-azîm ellezi lâ ilâhe illa hüv elhayel kayume ve etubü ileyh)dir. Mânâsı, (Günahlarımı affet ey büyük Allah’ım! Her şeyi yoktan var eden ve her ân varlıkta durduran, yalnız Sensin! Sen hep varsın!)dir. İslamiyete uyanın duâları muhakkak kabul olur. Namaz kılmayanın ve açık kadınlara, avret yeri açık olanlara bakanın ve haram yiyip içenin İslamiyete uymadığı anlaşılır. Bunun duâsı kabul olmaz.

 

DİN NEDİR?

Dünyada faydalı, iyi şeylerle, zararlı, kötü şeyler karışıktır. Faydalı şeyleri yapan, saadete kavuşur. Zararlı şeyleri yapan, felakete yakalanır, hep sıkıntı çeker. Allahü teâlâ çok merhametli olduğu için, iyi şeylerle kötüleri ayırmak için insanda bir kuvvet yarattı. Bu kuvvete (Akıl) denir. Aklı sağlam, temiz olan kimse hep iyi şeyleri bulur, yapar. Günah işliyenlerin aklı bozulur. Ayırma işini iyi yapamaz. İnsan, kötü şeyleri yaparak, işleri zararlı olur. Ashâb-ı kirâm hiç günah işlemedikleri için, akılları sağlam ve kuvvetli idi. Bunun için işlerinde hep muvaffak oldular. Dünyada ve ahirette saadete kavuştular. İnsanların çoğu akıl hastası olarak, sıkıntı içinde yaşıyor. Allahü teâlâ merhamet ederek, bu işi kendi yapıyor. İyi işleri ve kötü işleri Peygamberleri vasıtası ile bildirdi ve iyileri yapınız diyerek emir verdi. Kötü işleri yapmayı yasak etti. Allahü teâlânın bu emirlerine ve yasaklarına (Din) denildi. Muhammed aleyhisselâmın bildirdiği dine (İslamiyet) denildi. Faydalı şeyleri öğrenmek ve yapmak isteyenin, İslam dinine uyması, yani müslüman olması lâzımdır. Bazı avrupalılar, akılları ile anlayarak İslamiyetin emirlerini yapıyor, muvaffak oluyorlar. Kâfirler, İslam düşmanları bu hâli görünce, hıristiyanlar ilerici olur diyor. Müslüman ismini taşıyanlar, İslamiyete uymayınca, başarısız oluyorlar. Kâfirler bu hâli görünce, İslamiyet terakkîye manidir, gericiliktir yaygarasını basıyorlar. Halbuki bazı avrupalılar, hıristiyanlığa uymayıp, İslamiyete uydukları zaman terakkî etmekte, müslüman ismi taşıyan ahmaklar da, İslamiyete uymadıkları için geri kalmaktadır.

Bu vücudun mülkü, elden çıkmadan,
çarh-ı felek, bu binayı yıkmadan.
Sûretü mânâ, bir arada iken,
iki âlem de, elinde iken.
Hubb-ı dünyayı, gönlünden gider!
ta alasın, can aleminden haber.
Haramdan sakın, farzı yapmaya bak!
farzı yapmazsan, olur halin harab!

ASHÂB-I KİRAM “aleyhimürRıdvân”

Herhangi bir kimse, herhangi bir zamanda, herhangi bir yerde, herhangi bir kimseye, herhangi bir şeyden dolayı, herhangi bir sûretle hamd eder, onu methederse, bu hamdlerin hepsi Allahü teâlâya mahsustur. Çünkü, her şeyi yaratan, terbiye eden, yetiştiren, her iyiliği yapan, gönderen ancak Odur. Kuvvet, kudret sâhibi yalnız Odur. İnsan bir şeyi yarattı demek, yarattı kelimesini Allahü teâlâdan başkası için söylemek, sivrisineğin apartman yapmasını veya otomobil kullanmasını söylemek gibidir ve çok çirkin günahtır. Söylenen kimse ile alay etmek, onu küçültmek demektir.

Bütün duâlar, iyilikler, Onun Peygamberi ve sevgilisi olan (Muhammed) aleyhisselâma ve Onun Ehl-i beytine ve Ashâbının hepsine “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” olsun!

(Mîr’at-i kainat) ismindeki büyük tarih kitabının sâhibi Nişancızade Muhammed bin Ahmed “rahime-hullahü teâlâ” buyuruyor ki (Ashâb-ı kirâm, çeşitli şekilde tarif edilmiştir. (Mevahib-i ledünniye) de diyor ki Peygamberimizi “sallallâhü aleyhi ve sellem” diri iken ve Peygamber iken bir ân gören, eğer kör ise, bir ân konuşan, büyük veya küçük, her mümine (Sâhip) veya (Sahabi) denir. Birkaç tanesine (Ashâb) veya (Sahabe) yahut (Sahb) denir. Kâfir iken görüp, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” vefâtından sonra imana gelen veya mümin olarak görüp de, sonra meazallah mürted olan kimse, sahabi değildir. Ashâb-ı kirâm arasında bulunan Ubeydullah bin Cahş ve Salebe bin Ebû Hatıb kâfir, yani mürted oldular. Mürted olduktan sonra tekrar imana gelirse, yine sahabi olur demişlerdir). Vahşi “radıyallâhu anh” de Sahabedendir ve Sahabi olarak vefât etti. Meşhur Muhammediye kitabında ismi de vahşi, cismi de vahşi demesi, îman etmeden evvelki cismini bildirmektedir. 80 senelik kâfirler imana gelip, bir kere Peygamber efendimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek yüzünü görürse, sahabi oluyor da, Vahşi “radıyallâhu anh” sahabi olmaz mı? Bu şartları taşıyan Cinniler de sahabi olur.

Abdülgani Nablüsinin “rahime-hullahü teâlâ” (Hadikatün-nediye) adındaki (Tarîkat-i Muhammediye) şerhi çok kıymetlidir. 1873 yılında İstanbul’da basılmıştır. 1980’de, birinci kısmının ofset baskısı yapılmıştır. 13. sayfasında diyor ki (Mümin olarak Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” ile buluşan ve mümin olarak öldüğü bilinen cin ve insana sahabi denir. Bu tarife göre, ama olan da ve uzun zaman birlikte bulunmayan da sahabi olur. Melek sahabi olmaz. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” vefât ettiği zaman 124 binden fazla sahabi vardı. Hepsi âlim, kâmil, yüksek insanlar idi).

Bütün din büyükleri diyor ki Ashâb-ı kirâm “aleyhimürRıdvân” Peygamberlerden “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” sonra ve meleklerden sonra mahlukların en efdali, en üstünüdür. Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” bir kere gören bir müslüman, görmeyenlerin hepsinden, hatta Veysel Karaniden katkat daha yüksektir. Ashâb-ı kirâm “aleyhimürRıdvân”, Şama girince, bunları gören hıristiyanlar, hallerine hayran kalıp, (Bunlar, Îsâ aleyhisselâmın havarilerinden daha yüksektir) dediler. Bu dinin en büyük âlimlerinden olan Abdullah ibni Mübarek “rahime-hullahü teâlâ” buyuruyor ki (Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” yanında giderken hazret-i Muaviyenin “radıyallâhu anh” bindiği atın burnuna giren toz, Ömer bin Abdülazizden bin defa daha üstündür).
Ashâb-ı kirâmın “aleyhimürRıdvân” üstünlüklerini bildiren âyet-i kerime ve hadis-i şerifler pek çoktur.

Sûre-i Âli-i İmrân 110. âyet-i kerimesinde meâlen, (Sizler, bütün insanlar içinde, en iyi bir ümmetsiniz, cemaatsiniz.) buyuruldu. Yani Peygamberlerden sonra, bütün insanların en iyisisiniz!

Sûre-i Tevbe 103. âyet-i kerimesinde meâlen, (Mekke-i mükerreme ahalisinden olup Medine-i münevvereye hicret eden Sahabe-i kirâmdan ve iyilikte onların izinden gidenlerden, Allahü teâlâ razıdır. Onlar da, Allahü teâlâdan razıdırlar. Allahü teâlâ onlara Cennetler hazırlamıştır.) buyuruldu.

Sûre-i Enfal 64. âyet-i kerimesinde, Allahü teâlâ, sevgili Peygamberine “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Sana Allahü teâlâ yetişir ve sana tâbi olan müminler yetişir.) buyurdu. O zaman Sahabe-i kirâm pek az idi. Fakat, Allahü teâlâ yanında dereceleri pek yüksek olduğundan, dini yaymakta sana yetişirler buyuruldu.

Sûre-i Fethte 29. âyet-i kerimede meâlen buyuruyor ki (Muhammed “sallallâhü aleyhi ve sellem” Allahü teâlânın Peygamberidir ve Onunla birlikte bulunanların [yani Ashâb-ı kirâmın] hepsi, kâfirlere karşı şiddetlidirler. Fakat, birbirlerine karşı merhametli, yumuşaktırlar. Bunları çok zaman rükûda ve secdede görürsünüz. Herkese dünyada ve ahirette her iyiliği, üstünlüğü, Allahü teâlâdan isterler. Rıdvânı, yani Allahü teâlânın kendilerini beğenmesini de isterler. Çok secde ettikleri yüzlerinden belli olur. Onların halleri, şerefleri böylece Tevratta ve İncilde bildirilmiştir. İncilde de bildirildiği gibi, onlar, ekine benzer. İnce bir filiz yerden çıkıp kalınlaştığı, yükseldiği gibi, az ve kuvvetsiz oldukları hâlde, az zamanda etrafa yayıldılar. Her tarafı îman nuru ile doldurdular. Herkes filizin hâlini görüp, az zamanda nasıl büyüdü diyerek, şaşırdıkları gibi, hâl ve şanları dünyaya yayılıp, görenler hayret etti ve kâfirler kızdılar.) Bu âyet-i kerime, yalnız indiği zamanda bulunan Ashâbın değil, sonra imana gelecek olanların da şanını bildirmektedir. Bilindiği üzere Muaviye “radıyallâhu anh” da, din-i İslâmin yayılmasına çok hizmet eden bir sahâbidir. Allahü teâlânın bu meth ve senalarına, her bir sahabi gibi, O da dâhildir.

(Mîr’at-ı kainat) kitabının 326. sayfasında, Ashâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” büyüklüğünü, derecelerinin yüksekliğini bildiren hadis-i şeriflerden şunlar yazılıdır:

1 — (Ashâbımın hiçbirine dil uzatmayınız. Onların şanlarına yakışmayan bir şey söylemeyiniz! Nefsim elinde olan Allahü teâlâya yemin ederim ki sizin biriniz Uhud dağı kadar altın sadaka verse, Ashâbımdan birinin bir müd arpası kadar sevap alamaz.) Çünkü, sadaka vermek ibâdettir. İbâdetlerin sevâbı niyetin temizliğine göredir. Bu hadis-i şerif, Ashâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” kalplerinin ne kadar çok temiz olduğunu göstermektedir. Hazret-i Muaviyeye “radıyallâhu anh” dil uzatanların, bu hadis-i şerife uymadıkları anlaşılmaktadır. [Müd, menn demektir. Bir menn, iki rıtldır ki 260 dirhem-i şeri, yani 875 gramdır. Sadaka-i fıtır yarım sa’, yani 2 müd olup 1750 gram buğdaydır.]

2 — (Ashâbımın her biri gökteki yıldızlar gibidir. Herhangisine uyarsanız, Allahü teâlânın sevgisine kavuşursunuz). Yani hangisinin sözü ile hareket ederseniz doğru yolda yürürsünüz. Denizlerde, çöllerde, yıldızlarla cihet bulunduğu, yol alındığı gibi, bunların sözleriyle hareket edenler, doğru yolda giderler.

3 — (Ashâbıma dil uzatmakta Allahü teâlâdan korkunuz! Benden sonra onları kötü niyetlerinize hedef tutmayınız! Nefsinize uyup, kin bağlamayınız! Onları sevenler, beni sevdikleri için severler. Onları sevmeyenler, beni sevmedikleri için sevmezler. Onlara el ile dil ile eziyet edenler, gücendirenler, Allahü teâlâya eziyet etmiş olurlar ki bunun da muahezesi, ibret cezası gecikmez, verilir).

4 — (Zamanlar, asırlar ahalisinin en hayırlısı, en iyisi, benim asrımın [müslüman] ahalisidir. [Yani Sahabe-i kirâmın hepsidir.] Ondan sonra ikinci asrın, ondan sonra üçüncü asrın müminleridir).

5 — (Beni gören veya beni görenleri gören bir müslümanı Cehennem ateşi yakmaz).

Din-i İslamın en büyük âlimlerinden Ahmed ibni Hacer Heytemi Mekki “rahime-hullahü teâlâ” zamanında Hindistan’da âlimler, Veliler çok olduğu hâlde ve İslam güneşi, yükselmiş olup cihanı nurlandırmakta iken, kalpleri cehalet ile kararmış, menfeat, hırs ile bozulmuş olan zındıklar, Ashâb-ı kirâma dil uzatıyor ve taassupu, edebsizliğe kadar götürüyorlardı. O zaman, Hind sultanı Hümayun Şâh “rahime-hullahü teâlâ” olup dinini çok sever, âlimlere pek hürmet ederdi. İhsanı ve adaleti ve herkesin şanına yakışan idaresi ile müslümanlara her sûretle iyilik ederdi. Kendisi, Hindistan’daki Gürgâniye devletinin kurucusu olan Babür şahın “rahime-hullahü teâlâ” oğlu idi. İşte böyle mesut bir zamanın âlimleri, sapıkları susturmak için toplanarak, İbni Hacer hazretlerine baş vurdular. Bu da, Sahabe-i kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” üstünlüklerini, iki büyük kitapta yazıp, delil, senet ve vesikalarla düşmanların dillerini kesti. Bunlardan (Savaik-ul-muhrika) kitabında iki hadis-i şerifin tercümesini aynen yazıyorum:

6 — (Allahü teâlâ, beni insanların en asilzadesi olan Kureyş kabilesinden seçti ve bana insanlar arasından en iyilerini arkadaş, sâhip olarak ayırttı. Bunlardan birkaçını bana vezirler olarak ve din-i İslamı, insanlara bildirmekte, yardımcı olarak seçti. Bunlardan bazılarını da Eshar olarak, yani zevce tarafından akraba olarak ayırttı. Bunları seb edenlere, iftirâ edenlere, sövenlere Allahü teâlânın ve bütün meleklerin ve insanların laneti olsun! Allahü teâlâ, kıyamet günü, bunların farzlarını ve sünnetlerini kabul etmez). [Ebû Bekr ve Ömer “radıyallâhu anhüma” hem vezirleri idi, hem de esharı idi. Çünkü, birisi, ezvac-ı mütahherattan Aişenin “radıyallahü teâlâ anha”, ikincisi de, Hafsanın “radıyallahü teâlâ anha” babaları idi. Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek zevcesi Ümm-i Habîbe “radıyallâhu anha” annemizin erkek kardeşi olan Muaviye ve babası Ebû Süfyan ve anası Hind “radıyallâhu anhüm” de, eshardan olup bu hadis-i şerife dahildirler.]

7 — Yine aynı kitapta şu hadis-i şerifi yazıyor:

(Ashâbımın ve akrabâmin ve bana yardım eden, gösterdiğim yolda gidenlerin sevgisinde benim hakkımı koruyunuz! Onları sevmek sûretiyle benim Peygamberlik hakkımı koruyanları, Allahü teâlâ, dünyada ve ahirette belalardan, zararlardan korur. Benim Peygamberlik hakkımı düşünmeyerek, onları incitenleri, Allahü teâlâ sevmez. Allahü teâlânın sevmediği kimselere azap etmesi pek yakındır.)

Bu hadis-i şerifler, açıkça gösteriyor ki Ashâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” her birini sevmemiz, hepsine saygı göstermemiz lâzımdır. Aralarında yaptıkları muharebeleri, Allahü teâlânın emrini yerine getirmek için yaptıklarına inanmak lâzımdır. Bu muharebelere katılanların hiçbirinde makâm, şöhret, para hırsı yoktu. Hepsi âyet-i kerimenin ve hadis-i şerifin emrini yerine getirmek gayesinde idiler.

Osman “radıyallâhu anh” şehit olunca, bütün müslümanlar, hazret-i Aliyi “radıyallâhu anh” halife yaptılar. Halife hazretleri, önce ortalığı yatıştırmaya başladı. Sahabe-i kirâmdan “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” birçoğu ise ve bilhassa aşere-i mübeşşereden, yani Cennet ile müjdelenen 10 kişiden biri olan ve 7. dedesinde Peygamber efendimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” ile akraba olan ve İslamiyetin ilk zamanında imana gelip, kâfirlerden çok cefa çeken, [Mesela kâfirler kendisini Ebû Bekr “radıyallâhu anh” ile ipe bağlayıp, namaz kılmalarına mâni olurlardı] ve İstanbul’da medfun bulunan Hâlid ibni Zeyd eba Eyyübel ensârî “radıyallâhu anh” ile ahiret kardeşi olan Talha “radıyallâhu anh” ve yine aşere-i mübeşşereden Zübeyr “radıyallâhu anh” ve Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”in ölünceye kadar sevgilisi olan ve Kurân-ı Kerîmde Allahü teâlâ tarafından methedilmek saadetiyle şereflenen Âişe “radıyallâhu anha” valdemiz, hazret-i Osmanın “radıyallâhu anh” katillerinin hemen yakalanarak kısas yapılmasını halifeden istediler. Halife de, (Ortalık karışık olduğundan, bu işe başlarsam, fitnenin artmasına ve belki ikinci bir facianın çıkmasına sebep olur. Önce isyanı bastırayım, ortalığı rahata kavuşturayım, ondan sonra, Allahü teâlânın kısas emrini yapacağım) dedi. Karşı taraftakiler ise, katillerin, şimdi bile belli olmadığını, daha sonra hiç bulunamayacaklarını ve dinin emri yapılamayacağını, ancak şimdi mümkün olduğunu, ictihad ederek söylediler.

Böyle ictihad edenler arasında bulunan Talha “radıyallâhu anh”, Şamda vazifeli olduğu için, Bedrde bulunamamış, diğer bütün gazalarda bulunmuş, hele Uhud muharebesinde, Allahü teâlânın yolunda çok işkencelere uğramıştı. Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” kendisini siper etmiş ve sallallâhü aleyhi ve sellem efendimizi ok yağmuru altında sırtına alarak kayaya çıkarmıştı.

Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” (Talha ve Zübeyr Cennette benim komşularımdır) buyurduğunu, hazret-i Ali “radıyallâhu anh” söylüyor. Zübeyr bin Avvam “radıyallâhu anh” da, Hadicet-ül-Kübrânın “radıyallâhu anha” birâderi oğludur ve sallallâhü aleyhi ve sellem efendimizin halası Safiye’nin oğlu olup İslamiyetin ilk günlerinde, onbeş yaşında iken müslüman olmuştur. Allahü teâlânın yolunda ilk kılıç çeken budur. Yani, İslam subaylarının birincisidir. Birçok gazalarda ve en tehlikeli anlarda, Resûlullahın önünde çarpışarak çok yerinden yaralanmıştı. Peygamber “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimiz (Her Peygamberin havarisi vardır. Benim havarim Zübeyrdir) buyurmuştur. Ömer “radıyallâhu anh” vefât edeceği zaman, halife olmaya lâyık gördüğü altı kişiden biri Talha, biri de Zübeyrdir. Zübeyr çok zengin olup bütün servetini Resûlullah uğrunda fedâ etmişti.

İşte bu büyük zatlar, kısasın hemen yapılmasına ictihad edip, şiddetle istediler. O zaman, Ashâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” ictihadı üç türlü idi. Bir kısmı, halife gibi ictihad etmişti. Bir kısmı da, karşı taraf gibi ictihad etmişti. Üçüncü kısım ise, susmayı uygun görmüştü. Bunlardan her birinin, başkasına uymayıp kendi ictihadı ile hareket etmesi lazım idi. Birinci ve ikinci kısımda olanlar çoğaldı. Abdullah bin Sebe adındaki yahudi, işe karışarak, iş muharebeye sürüklendi ve Basra ve Cemel vak’aları meydana geldi.

Muaviye “radıyallâhu anh”, o zaman Şamda Vâli idi. Üçüncü kısım ictihadında olup idaresindeki müslümanları bu muharebelere karıştırmamıştı. Hepsinin rahat ve sükûnetle yaşamasını temin etmişti. Fakat, Ali “radıyallâhu anh” Şamlıları da çağırınca, Muaviye “radıyallâhu anh”, birçok hadis-i şerifleri düşünerek, karşı taraf gibi ictihad etti. Halife Şamlılarla anlaşmak üzere iken, araya siyonizm, yahudi parmağı karışarak, Sıffin muharebesi meydana geldi.

Bu muharebelerde, Ashâb-ı kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” birbirlerini incitmeyi, intikam almayı, hilafete, saltanata, rütbe ve servete kavuşmayı asla düşünmemiş, yalnız ictihadları farklı olduğundan, dinin emrini yerine getirmeye uğraşmışlardır. Muharebe zamanında bile birbirleri ile mektuplaştıkları, nasihat verdikleri, seviştikleri çok misallerle meydandadır. Mesela, Sıffin muharebesi sıralarında, İstanbul imparatoru ikinci Kostantin, hududlardaki İslam şehirlerine rahatsızlık veriyordu. Muaviye “radıyallâhu anh”, ona mektup yazıp: (Bu sarkıntılıktan vazgeçmezsen, şimdi efendimle sulh yapar, onun askerinin kumandanı olur, oraya gelip, şehirlerini yakarım. Seni domuzlara çoban yaparım) demişti. Yine aynı zamanda, halife Ali “radıyallâhu anh”, büyük bir kalabalık karşısında (Kardeşlerimiz bizden ayrıldı. Onlar, kâfir ve fasık değildirler. Çünkü, ictihadları öyle oldu) buyurdu. Birbirleri ile harp ederken, birisi ötekine kardeşim dedi. O da, buna efendim dedi. Bunların muharebeleri, ictihadları ayrı olduğu için olup saltanat için, mal ve şöhret için değildi. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki ictihadında isabet eden müctehide ikiden ona kadar, hata edene de, bir sevap verilir. Ashâb-ı kirâmın hepsi, müctehid idi. Her müctehide, kendi ictihadı ile amel etmesi farzdır.

İmâm-ı Müslimin üstadlarından Ebû Zür’atirrazi “rahime-hümallahü teâlâ”, kitabında diyor ki (Ashâb-ı kirâmı “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” aşağılıyan, onlara dil uzatan, zındıktır. Müslümanların, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” düşmanlarını düşman bilmeleri ve onlara, Ehl-i beytin düşmanlarından daha fazla lanet etmeleri lazım gelir. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” büyük düşmanı olan ve çok eziyet ve cefalar etmiş olan Ebû Cehle lanet etmiyorlar, ona bir şey demiyorlar da, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” methettiği, sevdiği Muaviyeyi “radıyallâhu anh”, Ehl-i beyte düşman zannedip, bu kerim olan zata dil uzatıyorlar ve haşa lanet ediyorlar. Bu nasıl dindir, nasıl müslümanlıktır? Muhammed aleyhisselâmın, Allahü teâlânın peygamberi olduğunu, Kurân-ı Kerîmin Ona Allahü teâlâdan geldiğini bizlere ulaştıran Ashâb-ı kirâmdır. Ashâb-ı kirâmı büyük ve doğru bilmeyen, onların bizlere ulaştırdıkları haberlere de inanmaz ve tabiî, dinleri yıkılır, gider).

İbni Hazm diyor ki Ashâb-ı kirâmın cümlesi ehl-i Cennettir. Çünkü, Allahü teâlâ bunlar için meâlen (En büyük dereceler vereceğim) buyurdu. Sûre-i Haditte 10. âyet-i kerimede, (Onların hepsine hüsnayı, yani Cenneti vaat ettik) , sûre-i Enbiyada meâlen (Onları ezelde, hiçbir şeyi yaratmadan evvel, Cennetlik ettim. Cehennem onlardan uzaktır) buyuruyor. Bu âyet-i kerimelerden anlaşılıyor ki Ashâb-ı kirâmın hepsi “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” ehl-i Cennettir. Hiç birisi Cehennem ateşine yaklaşmayacaktır. Çünkü, hüsna ile yani Cennet ile müjdelenmişlerdir.

Yine Mîr’at-i Kainat’ın 327. sayfasında buyuruyor ki: Akâid kitaplarının hepsinde şöyle yazılıdır: Ashâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” hepsini büyük bilmek, hepsine hüsn-ı zannetmek, hepsinin sâlih ve âdil olduğuna inanmak, hiçbirine dil uzatmamak, düşmanlık etmemek ve bir kısmını sevdiği için, ötekileri fenâ bilmemek katî deliller ile bütün müslümanlara vâcibdir.

Allame Sadeddin-i Teftazani “rahime-hullahü teâlâ”, (Şerh-i akâid) de diyor ki (Ashâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” aralarındaki muharebelerin dini sebepleri vardır. Onlara dil uzatanların sözleri edille-i katiyeye, yani Kurân-ı Kerîme ve hadis-i şeriflere uygun değilse, kâfir olurlar. Uygun ise büyük günaha girerler. Bidat sâhibi, yani sapık olurlar.)

Mevahib-i ledünniyede, (Ashâbımın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” ismini işitince, susunuz! Şanlarına yakışmayan sözleri söylemeyiniz) hadis-i şerifi yazılıdır.

Ashâb-ı kirâmın “Rıdvânullahi aleyhim ecma’în” şanlarına lâyık olmayan sözleri söylemek, müslümanlara yakışmaz. Onların muharebeleri kötü sebeplerle, aşağı düşüncelerle değildi. Onların ruhları ve nefsleri, insanların en iyisinin ve yükseğinin “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzurunda bulunarak, derslerini ve nasihatlarını dinliyerek temizlenmiş, nurlanmış, kalplerinde kin ve geçimsizlik kalmamıştı. Her biri ictihad makâmına yükselmiş olduğundan, kendi ictihadlarına uygun hareket etmeleri lazım ve vâcib idi. Bazı işlerde ictihadları ayrılınca birbirlerine uymayıp, kendi ictihadlarına uymaları doğru yol idi. Onların birbirlerine uymamaları da, uymaları gibi, hak üzere idi. Nefsin arzusu değildi.

Bâzıları, İmâm-ı Ali “radıyallâhu anh” ile harp edenlere kâfir diyor. Halbuki Sahabe-i kirâmdan “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” bir kısmı, ictihadlarında çok defa Peygamber efendimize “sallallâhü aleyhi ve sellem” de uymadılar. Bu ayrılmaları, kabahat sayılmadı. Cebrâil “aleyhisselâm” geldiği zaman, bunlara bir şey denilmedi. O hâlde, İmâm-ı Alinin “radıyallâhu anh” ictihadına uymayanlara dil uzatılabilir mi? Bunlara kâfir denebilir mi? Hem de, uymayanlar çok idi ve çoğu, Sahabe-i kirâmın “radıyallâhu anhüm” büyükleri ve Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” sevgilileri ve hatta Cennet ile müjdelenmişleri idi. Onlara dil uzatılabilir mi? Kâfir denebilir mi? Din-i İslamın yarısına yakîn emirlerini bizlere ulaştıran onlardır. Onlara kusurlu denirse, dinin yarısı sarsılır. O büyüklerden hiçbirine, bu dinin büyüklerinden hiçbiri saygısızlıkta bulunmamıştır. Dört mezhebin reisleri ve Sûfiyye-i aliyyenin büyükleri, onları büyük ve yüksek bilmiştir.

Kurân-ı Kerîmden sonra din-i İslamın en doğru kitabı (Buhârîyi şerif) dir. Şiîler de buna inanıyor. İşte Buhârîyi şerifte, herhangi bir sahabinin “radıyallahü teâlâ anh” söylediği hadis-i şerif yazılıdır. Ashâb-ı kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” arasındaki muharebeler onların sözlerine bir kusur ve itimatsızlığa sebep olmamıştır. Bu kitapta ve diğer bütün hadis kitaplarında hem hazret-i Alinin, hem de hazret-i Muaviyenin “radıyallâhu anhüma” bildirdikleri hadis-i şerifler vardır. Harp ettikleri için, sözleri kıymetten düşmemiştir. İmâm-ı Ali “radıyallahü teâlâ anh” ile birlikte harp edenlerin sözleri yazıldığı gibi, Muaviye “radıyallahü teâlâ anh” yanındakilerin sözleri de yazılmıştır. Eğer hazret-i Muaviyede “radıyallâhu anh” ve onunla beraber olanlarda bir kusur bulunsaydı, bunların bildirdikleri hadis-i şerifler, kitaplara yazılmazdı. Din âlimlerinden hiçbiri, hadis-i şerifleri seçerken, İmâm-ı Aliyye “radıyallâhu anh” uyup uymamayı hesaba katmamıştır. Şunu da söyleyelim ki bu muharebelerde İmâm-ı Ali “radıyallâhu anh” haklı idi. Fakat, Onun ictihadına uymayanların hata ettikleri söylenemez. Çünkü, Sahabe-i kirâmın çoğu ve Tabiîn ve en yüksek âlimler ve mezhep imamlarımız, birçok ictihad meselelerinde, İmâm-ı Aliyye “radıyallâhu anh” uymamışlardır. Eğer İmâm-ı Alinin “radıyallâhu anh” ictihadının hep hak üzere olduğu kabul edilseydi, bu kadar din büyükleri, Ondan ayrı ictihad etmezdi. Bazı meselelerde, İmâm-ı Ali “radıyallâhu anh” da, kendi reyine uymayan ictihadları kabul buyurmuştur.

(Mîr’at-ı kainat) ın yine 327. sayfasında, şu hadis-i şerif yazılıdır:

(Ashâbımı seb’ edenleri, şanlarına yakışmayan sözleri söyleyenleri dövünüz!)

Almanca Meğer Leksikon adlı meşhur fen ansiklopedisinde, (Yorulmadan, yılmadan yazan Süyutinin üç yüzden fazla eseri vardır) diye methetmekten hıristiyanların bile kendilerini men’ edemediği İmâm-ı Celâleddîn-i Süyuti, (Câmi ussagir) kitabında, şu hadis-i şerifi bildiriyor: (Ashâbımdan, bundan sonra çıkacak hataları, Allahü teâlâ affedecektir. Çünkü, onların din-i İslama hizmetini kimse yapmamıştır). Yine aynı kitapta şu hadis-i şerif yazılıdır: (Herkese şefaat edeceğim. Fakat, Ashâbıma dil uzatanlara, Onları kötüliyenlere hiç şefaat etmem!)

(Hülâsatül-fetava) da diyor ki: Hazret-i Ebû Bekri ve hazret-i Ömeri “radıyallâhu anhüma” sövenler kâfir olur. İmâm-ı Ali “radıyallâhu anh” onlardan üstün diyenler, bidat ve dalâlette olur. Yani, Ehl-i sünnetten ayrılmış, Cehennemlik olmuş olur.

Yine 327. sayfada diyor ki İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe “radıyallâhu anh” buyurdu ki: Ebû Bekr ile Ömeri üstün tutup, Osman ile İmâm-ı Aliyi “radıyallâhu anhüm” sevmek (Ehl-i sünnet vel cemaat) alâmetlerindendir. Bu ikisini üstün ve ikisini de sevgili tutmak, Cehennemden kurtulanlara mahsustur. İkisinin üstünlüğünü Ashâb-ı kirâmın hepsi söylemiş ve Tabiînin hepsi din imamlarımıza bildirmiş ve imamlarımız, kitaplarında yazmıştır. Mesela İmâm-ı Şâfiînin ve Ebül-Hasan Eş’arînin “rahime-hümallahü teâlâ”, Ebû Bekr ve Ömeri “radıyallâhu anhüma” bütün ümmetin üstünde bildirdikleri muhakkaktır. İmâm-ı Alinin “radıyallâhu anh” dahi, halife iken, ileri gelen kimselere karşı, (Ebû Bekr ile Ömerin, bu ümmetin en üstünü olduklarını) buyurduğu muhakkaktır. (Benden sonra ümmetin en yükseği, Ebû Bekr ile Ömerdir) “radıyallâhu anhüma”, hadis-i şerifini İmâm-ı Aliden “radıyallâhu anh” işittiklerini İmâm-ı Zehebi ve İmâm-ı Buhârî “rahime-hümallahü teâlâ” bildiriyor. Şiî âlimlerinin büyüklerinden Abdürrezzak-ı Lahici de, bu ikisinin yüksek olduğunu söylüyor ve diyor ki (İmâm-ı Alinin “radıyallâhu anh” yüksek olduğunu ve en çok Onu sevdiğimi söylediğim hâlde, Onun yolundan ayrılarak, kendi görüşlerime uyabilir miyim? Çünkü O, Ebû Bekr ile Ömerin “radıyallâhu anhüma” kendisinden daha üstün olduklarını söylemiştir). Abdürrezzak bin Ali Lahici, Kum şehrinde müderris idi. 1051 [m. 1642] de vefât etti.

Hazret-i Osman ile hazret-i Ali “radıyallâhu anhüma”, halife iken, halk arasında fitne ve karışıklık çoğalıp, herkes sıkılıp kalpler kırıldığından, bu ikisini sevmek de, Ehl-i sünnet vel-cemaatın şartı oldu. Böylece, câhillerin, Ashâb-ı Hayrilbeşere “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” dil uzatmaları önlendi. Müslümanlar, Peygamber efendimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” halifelerine düşmanlık etmek tehlikesinden kurtarıldı. Görülüyor ki İmâm-ı Aliyi “radıyallâhu anh” sevmek de, Ehl-i sünnet vel-cemaatın şartıdır. Ancak, sevginin de bir derecesi vardır. Bir kimse, hazret-i Alinin “radıyallâhu anh” sevgisinde taşkınlık ederek, Peygamber efendimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ashâbına dil uzatır, Onları söğerse ve böylece Ashâb-ı kirâmın ve Tabiîn-i izâmin ve Selef-i sâlihinin “Rıdvânullahi aleyhim ecma’în” yolundan ayrılırsa buna sapık denir. Ehl-i sünnetin şartı olan, İmâm-ı Aliyi “radıyallâhu anh” sevmekten mahrum olanlar da, Ehl-i sünnet değildir. Bunlara (Hârici) denir. Ehl-i beyti seviyoruz diyenler, Ashâb-ı kirâmın hepsini de sevip hürmet etselerdi, çok güzel olurdu. Ashâb-ı kirâm arasındaki muharebelerin iyi sebepler ve halis niyetler ile olduğunu söyleseler idi, Ehl-i sünnet vel-cemaattan olup (Bidat ehli) olmaktan kurtulurlardı. Ashâb-ı kirâmın hepsini büyük bilip, hürmet etmekle beraber, Ehl-i beyti de sevmek (Ehl-i sünnet) e mahsustur. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyuruyor ki (Ashâbımı seven, beni sevdiği için sever. Onlara düşmanlık eden, bana düşmanlık etmiş olur). O hâlde Ehl-i beyt sevilmez mi? Ashâb-ı kirâmın hepsi birbirlerini severlerdi ve Ehl-i beyti severlerdi. Ehl-i sünnet, Ehl-i beytin sevgisini imanın parçası bilmiştir. Son nefeste îman ile gitmeyi bu sevginin kuvvetine bağlı kılmıştır.

(Mîr’at-ı kainat) kitabının 327. sayfasında diyor ki: Âlimlerimiz, Ashâb-ı kirâmı “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” üç kısma ayırmıştır: Birinci kısım, (Muhacirin) olup Mekke alınıncaya kadar, Mekkeden veya başka yerlerden Medine-i münevvereye hicret eden müslümanlardır. Talha ile Zübeyr “radıyallâhu anhüma”, Muhacirinin büyüklerindendir.

İkinci kısım, (Ensar-ı kirâm) olup bunlar, Medine şehrinde ve etrafında bulunan müslümanlardır ki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimize yardım ettikleri için, Ensar ismi ile şereflenmişlerdir. (Hâlid ibni Zeyd eba Eyüp-el Ensârî) “radıyallâhu anh” Ensarın büyüklerindendir. İmâm-ı Tirmüzinin bildirdiği bir hadis-i şerifte, (Kıyamet günü Ashâbımdan her biri, kabirlerinden kalkarken, vefât ettiği memleketin bütün müminlerinin önlerine düşerek ve onlara nur ve ışık saçarak Arasat meydanına götürür) buyurulmuştur. Bunun için, İstanbul’daki bütün müminler, hazret-i Hâlidin “radıyallâhu anh” arkasında ve Onun ziyası altında, haşra geleceklerdir.
Üçüncü kısım, Mekke alındığı zaman ve daha sonra, burada ve başka yerlerde imana gelenlerdir ki bunlar Muhacir ve Ensar değildir. Fakat sahâbidirler. Muaviye ve Amr ibni As “radıyallâhu anhüma”, bu sahabilerin büyüklerindendirler.

İmâm-ı Vakıdi diyor ki Ashâb-ı kirâmdan Kufe (bugünkü Necef) şehrinde en son vefât eden, Abdullah ibni Ebû Evfadır. Şamda son vefât eden, Abdullah bin Yesrdir. Medine-i münevverede son vefât eden, Sehl bin Sattir. 95 yaşında vefât etti. Basrada son vefât eden, Enes bin Mâliktir. Mekke-i mükerremede son vefât eden Ebuttufeyl Amirdir ki hepsinden sonra, hicretin 100. yılında vefât eden budur.

Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” birkaç yakîn akrabasından başka Ashâb-ı kirâmın hepsi “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” yaşça Resûlullahtan küçük idiler. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ashâbının adedi, iyi bilinmiyor ise de, Mekkeye 10.000 kişi ile ve Tebük gazasına 70 bin kişi ile ve vedâ haccına 90.000 kişi ile gitmişti. Vefâtları zamanında, 124 binden ziyâde Sahabe hayatta idi.

Ashâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” faziletlerini, kıymetlerini doğru anlatan kitaplar ve tarihler çoktur. Şeyh İzzeddin Alinin “rahime-hullahü teâlâ” iki cilt (Üsüd-ül-gabe) kitabı 7.500 Sahabinin hâl tercümelerini bildirmektedir ve Avrupa dillerine de çevrılmıştır. İslam tarihleri arasında doğru olan Vakıdinin ve İbn-i Haldunun ve ibni Hillikanın “rahime-hümullahü teâlâ” tarihleridir. Bunlarda, Sahabe-i kirâm hakkında dine ve edebe muhalif bir şey yazılı değildir. Almanca “Meyers Lexikon” teknik lügat kitabının 1. cildi 478. sayfasında İslam medeniyetinin ehemiyetini hayranlıkla anlatırken diyor ki: (Gazveleri yazan Vakıdinin tarihi 1882 de Welhausan tarafından Almancaya tercüme edilmiştir. Vakıdinin talebesinden İbni Sad, Peygamberimizin “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” ve Ashâbının “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” hayatını yazmıştır. Kitabı 9 cilt olup Sachau tarafından 1921 de tercüme edilmiştir. İbni Haldun tarihi 7 cilt olup 1858 de Qutemere tarafından tercüme edilmiştir). Meyers Lexikon, 1936 baskısında, 478. sayfasından başlayarak ve ayrıca İslam kelimesinde yazdıklarının tercümesi, Seyyid Abdülhakîm Efendiye “kuddise sirruh” okunup, takdir etmişlerdir.

Sahabe-i kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” arasındaki muharebeleri anlatan türkçe tarihlerin çoğu Abbasiler zamanında, onların arzularına göre yazılan tarihlerden tercüme edilmiştir. Bunların, hazret-i Âişe, Muaviye, Talha, Zübeyr ve sair Sahabe-i kirâmı “Rıdvânullahi aleyhim” kusurlu göstermeleri, bundan ileri geliyor. Emevilerden ve Abbasilerden sonra gelen İslam hükümetlerinin hiçbiri ve bilhassa Türkler, Ehl-i sünnet îtikadını bozmaya, değiştirmeye çalışmamışlardır. Bu sayede, bu îtikat, şimdiye kadar salim kalmıştır.

İbni Hacer-i Mekki “rahime-hullahü teâlâ”, kitabının başında diyor ki: Ey kalbi Allahü teâlânın sevgisi ile ve Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” sevgisi ile dolu olan müslüman! Birinci vazifen Peygamberimizin “aleyhissalatü vesselâm” Ashâb-ı kirâmının sevgisini, Ehl-i beyt-i nebevinin sevgisi ile kalbinde cem’etmektir. Ehl-i beyti, Resûlullahın evladı oldukları için sevdiğimiz gibi, diğerlerini de, Onun Ashâbı oldukları için sevmeliyiz! Çünkü, Ashâb-ı kirâmın nail oldukları şeref pek yüksektir. O şerefe başkaları kavuşamaz. O şereften birisi, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek nazarları onlara işlemiş ve hepsine mânevî imdad ile yardım etmiştir. Bu hassa, bunlardan başkasında bulunmuyor. Bunların kemâlâtına, geniş ilimlerine, Peygamber efendimizden “sallallâhü aleyhi ve sellem” aldıkları hakikat mirasına, sonra gelenlerden hiç biri kavuşamamışlardır. Her müslümanın bunların hepsini âdil, sâlih ve velî ve âlim ve müctehid bilmesi lâzımdır. Kendilerinden bir hata çıksa da Cenâb-ı Hak hepsini afv ve mağfiret ile müjdelemiştir. Kurân-ı Kerîmde meâlen, (Allah “celle celâlüh” Onların hepsinden razıdır. Onlar da, Allahü teâlâdan razıdırlar) buyurmuştur. Sahabe-i kirâmdan birini kusurlu bilmek ve kötülemek, bu âyet-i kerimeye inanmamak olur. Şüphe yoktur ki hazret-i Muaviye “radıyallâhu anh” Sahabe-i kirâmın neseb itibariyle büyüklerindendir. Aleyhissalatü vesselâm efendimize neseb ile ve nikah ile çok yakın ve mahremleridir. Server-i âlem “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Onun hilm ve sehasını meth ve sena buyurmuştur. Onda İslamiyet, sohbet, neseb, nikahla akrabalık şerefleri toplanmıştır ki bunların her biri, Cennette Resûlullahın yanında bulunmaya sebep olan şereflerdir. Bunlara hilm ve ilim ve halifelik şerefleri de katılınca, kalbinde az bir safa ve sıdkı ve salahı ve imanı ve iz’anı olan kimse için artık bu hususta fazla anlatmaya lüzum kalmaz.

İmâm-ı Rabbânî, Ahmed Fârukî Serhendî “rahime-hullahü teâlâ” (Mektûbât) kitabının 2. cilt, 36. mektubunda buyuruyor ki: Ehl-i sünnet alâmetlerinden biri, şeyhaynın, yani Ebû Bekr-i Sıddîk ile Ömer-ül Fârukun “radıyallahü teâlâ anhüma” en üstün olduklarına inanmak ve iki damadı, yani Osman ile Aliyi “radıyallâhu anhüma” sevmektir. Şeyhaynın daha yüksek olduğunu, Ashâb-ı kirâmın ve Tabiîn-i izâmin hepsi söz birliği ile söylemişlerdir. Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek yüzünü görmekle şereflenmeyen, fakat bir veya birkaç sahabiyi görmek nasip olanlara (Tabiîn) denir. Bunlar Sahabe-i kirâmı görmek sayesinde, bu dinin büyükleri olmuşlardır. Ashâbın ve Tabiînin bu sözlerini âlimlerimiz bizlere bildirmişlerdir. Mesela, Şâfiî mezhebinin reisi olan, Muhammed bin İdris Şâfiî ve Ehl-i sünnet imamlarımızın biri olan Ebül Hasan Ali Eş’arî diyorlar ki Ebû Bekr ile Ömerin “radıyallâhu anhüma”, bütün Ashâbdan daha üstün oldukları katidir, muhakkaktır. Ali “radıyallâhu anh” halife iken, büyük bir kalabalık karşısında dedi ki: (Bu ümmetin en üstünü, Ebû Bekr ile Ömerdir).

İmâm-ı Muhammed Zehebi “rahime-hullahü teâlâ” on iki ciltlik tarihinde yazıyor ve din-i İslamın temelini teşkil eden ve en doğru hadis kitâbi olan Buhârîyi şerifin sâhibi Muhammed bin İsmail Buhârî “rahime-hullahü teâlâ” diyor ki Ali “radıyallâhu anh” buyurdu ki (Peygamber efendimizden “sallallâhü aleyhi ve sellem” sonra, bu ümmetin en iyisi Ebû Bekrdir “radıyallahü teâlâ anh”. Ondan sonra da Ömerdir ve daha sonra başkasıdır). Oğlu Muhammed ibni Hanefiye, o da sensin! dedikte, (Ben müslümanlardan birisiyim) buyurmuştur.

Ebû Bekr ile Ömerin “radıyallâhu anhüma” üstünlüğünü bildiren haberler o kadar çoktur ki su götürmez bir hakikat hâlini almıştır. Buna inanmamak, güneşin varlığına inanmamak gibidir. Bunlar da, ya çok câhiller veya körler ve abdallardır. Şiîlerin büyük âlimlerinden olan Abdürrezzak bunu inkara sebep bulamayarak, Şeyhaynın üstünlüğünü söylemiştir. İmâm-ı Rabbânî yine buyuruyor ki:

İmâm-ı Ömerin “radıyallâhu anh” hilafeti zamanı olan on sene ile İmâm-ı Osmanın “radıyallâhu anh” on iki senesinden ilk altısı, refah ve istirahatla geçerek, İslam memleketlerinin hepsinde ahkâm-ı İslâmiyye ve merasim-i diniye kemâlile icra edilmekle beraber, İslam dünyası çok genişlemişti. Hatta, bütün Arabistan ve Afrikanın büyük bir kısmı, İslam memleketinin bir parçası olmuş, Trablusgarb, Fizan, Bingazi, Tunus, Cezayir, Fas, Mirakeş, Dimyat, Zeyad, Aden, Sana, Asir, Bahreyn, Hadremut, Katif, Necd, bütün Irak, Hindistan ve Sind, Çin, Semerkand, Hive, Buhara ve Türkistan, İran, Kafkasya İslamın idaresi altına girerek, İslam sancağı, İstanbul surlarının önüne kadar götürülmüştü. Feth edilen memleketlerin ahalisi de, seve seve müslüman olmakla şereflendiklerinden İslam nüfusu pek artmış, milyonları aşmıştı. Bu kadar genişlik ve çokluk sebebiyle fikirlerde ayrılık çoğalmış, düşünüş tarzları, idrâk şekilleri arasında ayrılık baş göstermişti. Müslüman şekline giren imansızların körüklemesi ile halifeye karşı çıkan isyan yüzünden, Osman “radıyallâhu anh”ın hilafetinin son altı senesi karışık ve gürültülü geçti. Kendisi, halim, yumuşak tabiatlı olduğundan bu karışıklık, ne yazık ki vaktinde teskin edilemeyerek, asilerden on üçbin kişi Medine-i münevvere şehrini sarmaya kadar ileri gidip, halifeye, hilafetten çekilmesini teklif etmişlerdi. İmâm-ı Osman “radıyallâhu anh” ise, (Server-i âlemin “sallallâhü aleyhi ve sellem” bana giydirdiği elbiseyi, elimle çıkarmam) buyurdu ki Sahabe-i kirâmın hepsinin “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” ve Tabiîn-i kirâmın ictihadları da böyle idi. Fakat, asiler ikna edilemedi. Hicretin 35. senesinde, Zilhiccenin 18. günü, çok feci şahadet vak’ası meydana geldi. Bazı kimseler, her sene o gün bayram yapıyorlar. Ondan sonra, İmâm-ı Ali “radıyallâhu anh” bütün müslümanların rey ve arzusu ile hakkıyla halife oldu.

Bu iki halife zamanında, böyle geçimsizlik, rahatsızlık ve bu geniş memleketler ahalisi arasında düşmanlık baş gösterdiğinden, bu iki damadı sevmek, Ehl-i sünnetin alâmeti oldu. Böylece, câhillerin, Ashâb-ı kirâma “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” bu yoldan saygısızlık göstermelerine, ip ucu bırakılmadı. O hâlde Peygamber efendimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” Cennet ile müjdelediği (Ehl-i sünnet vel-cemaat) fırkasına girebilmek için, hazret-i Aliyi “radıyallâhu anh” sevmek şarttır. Bu sevgiden mahrum olan bir kimse, Ehl-i sünnet, ehl-i Cennet değildir. Böyle kimselere (Hârici) denir. Fakat, hazret-i Alinin “radıyallâhu anh” sevgisinde taşkınlık yaparak, Ashâb-ı kirâma, hatta bunlardan birine, dil uzatmayı, lanet etmeyi bu sevginin şartıdır diyenler de var. Bunlar, Ashâb-ı kirâmın ve Tabiîn-i izâmin ve bütün büyük âlimlerin yolundan ayrılmış oluyorlar. Bunlara (Rafızi) denir. Rafızi, terkeden, bırakan demektir. Bunlar, Ehl-i sünneti terketmişlerdir. Ehl-i sünnet orta ve doğru yolda gidenlerdir. Hazret-i Aliyi “radıyallâhu anh” sevmeyenlerden ve aşırı sevenlerden olmayıp, çirkin olan ifrat ve tefritten kurtulanlardır.

Hanbeli mezhebinin reisi olan Ahmed ibni Hanbel “rahime-hullahü teâlâ”, İmâm-ı Aliden “radıyallâhu anh” şu hadis-i şerifi haber veriyor: İmâm-ı Ali buyurdu ki Peygamber “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Ya Ali! Sen Îsâ aleyhisselâm gibisin! Yahudiler, Ona düşman oldu. Mübarek annesi hazret-i Meryeme iftirâ etti. Hıristiyanlar da, Onu aşırı yükselttiler. Ona yakışan dereceden daha yukarı çıkardılar. Yani Allahü teâlânın oğlu dediler). Ali “radıyallâhu anh” bu hadis-i şerifi haber verdikten sonra, (Benim yüzümden iki türlü insanlar helak oldu. Birisi, beni aşırı severek, bende olmayan şeyleri bana takarlar. Ötekiler de, bana düşman olup birçok iftirâ yaparlar) buyurdu. Bu hadis-i şerif, haricileri, yahudilere, Ashâb-ı kirâma düşmanlık edenleri de, nasaraya, yani hıristiyanlara benzetmektedir.

Ashâb-ı kirâmın adedinin 124 binden çok olduğunu yukarıda bildirmiştik. Yani Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” adedi kadardır. Her biri bir Peygambere benzemektedir. Ebû Bekr-i Sıddîk, Muhammed aleyhisselâma, Ömer-ül-Fâruk, Mûsâ aleyhisselâma, Osman-ı Zinnureyn, Nuh aleyhisselâma, Aliyül-mürteza, Îsâ aleyhisselâma, Muaviye hazretleri de Davud aleyhisselâma benzer “Rıdvânullahi aleyhim ecma’în”. Îsâ aleyhisselâmın adet hâricinde ve kudret-i ilâhiyye dahilinde babasız yaratıldığını ve göğe kaldırıldığını ve adet hâricinde olarak kıyamete yakîn bir zamanda gökten Şama ineceğini biliyoruz. İnsanlar Onun doğuşunu, yaşayışını, göğe kaldırılmasını adet hâricinde görerek, üç kısma ayrıldı: Bir kısmı Onu, yakışan dereceden ve hâlden çok daha yüksek bilip (haşa) Allahtır ve Allah Ona hulul etmiştir ve hatta oğludur dedi. Bunlar hıristiyanlardır.
Bir kısmı da, adet haricindeki halleri görünce, Onu yakışmayacak, çok aşağı derecelere düşürerek babası bilinmiyor [böyle söylemekten Allahü teâlâya sığınırız] dedi. Bunlar yahudilerdir.

Bir kısmı ise, bu adet hârici halleri, Allahü teâlânın hikmeti ve kudreti ile bilip, Onun ancak bir kul, bir Peygamber olduğuna inananlardır. Bunlar doğru yolda bulunanlardır. Îsâ aleyhisselâmın bu halleri, Tevratta uzun uzadıya ve açıkça yazılmış idi. Bu üç kısım insanların halleri ve inanışları, Kurân-ı azimüşşanın birçok yerlerinde yazılıdır. İslam âlimleri bunları Kurân-ı Kerîmden anlayarak kitaplarında geniş olarak bildirmişlerdir. Bu hâli, Sahabe-i kirâm da iyi bildiği için, Server-i âlem ve Seyyid-i evlat-ı Adem, Muhammed “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem”, kendisinin amcası oğlu ve damadı ve ahiret kardeşi olan İmâm-ı Aliyye “radıyallâhu anh” buyurdu ki: (Sen Îsâ aleyhisselâm gibisin). Bu hadis-i şerif, Ashâb-ı kirâm arasında yayıldı. Bu hadis-i şerif, gaybden haber veren hadislerden olup mucize idi ve İmâm-ı Alinin “radıyallâhu anh” hilafeti zamanında kendisinde göründü. Bu vakit, insanlar üç kısım olup bir kısmı İmâm-ı Aliyi “radıyallâhu anh”, Ona yakışacak dereceden ve hâlden çok daha yüksek görüp, Allah İmâm-ı Aliyye ve evladına (haşa) hulul etmiştir ve İmâm-ı Ali “radıyallâhu anh”, Peygamber olacak iken, Cebrâil aleyhisselâm yanılarak Kurân-ı azimüşşanı Muhammed aleyhissalatü vesselâma indirdi dediler. Bunlardan bir kısmı da, İmâm-ı Ali “radıyallâhu anh” diğer üç halifeden ve bütün Ashâbdan daha üstündür diyerek, doğru yoldan çıkmıştır. Bunların îtikadı, hıristiyanların Îsâ aleyhisselâma olan îtikatlarına benziyor.

İnsanların bir kısmı da, İmâm-ı Alinin “radıyallâhu anh” yüksek şanına yakışmayan birçok iftirâlar ederek, îtikatları bozuldu. Bunlara (Hârici) denir. Yani doğru yoldan hâriç olup İmâm-ı Aliyi “radıyallâhu anh” ve Mâ’sûm evladını sevmeyenlerdir. Bunlar da, yahudilere benzer. Bir kısım ise, İmâm-ı Aliyi ve evladını ve evi halkını ve bütün Ashâb-ı kirâmı, Server-i âlemin “sallallâhü aleyhi ve sellem” hadis-i şeriflerinde bildirdiği gibi tanımış ve bilmiş olanlardır. Bunlar (Ehl-i sünnet vel-cemaat) denilen doğru imanlılardır. Cehennemden kurtulan, yalnız bunlardır. İmâm-ı Ali “radıyallâhu anh” ile muharebe edenlerden, Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” çok sevdiği zevcesi ve Ebû Bekr-i Sıddîkın kerimesi Âişe “radıyallâhu anha” ile Aşere-i mübeşşereden, yani Cennet ile müjdelenen on kişiden olan Talha ile Zübeyr “radıyallâhu anhüma” ve Server-i âlemin “sallallâhü aleyhi ve sellem” vahiy katibi ve zevce-i nebevi Ümm-i Habîbe “radıyallâhu anha” valdemizin kardeşi olduğundan, Fahr-i âlem efendimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” kayın birâderi olan hazret-i Muaviye “radıyallâhu anh”, Ashâb-ı kirâmın büyüklerindendir.

Bir hadis-i şerifte, (Ashâbımı sevmekle, benim Peygamberlik hakkımı gözetiniz. Benim hakkımı böylece gözetenleri, Allahü teâlâ, her işlerinde korur ve yardım eder. Benim Peygamberlik hakkımı gözetmeyenleri de, Allahü teâlâ sevmez. Bunların ceza görecekleri, sürünecekleri zaman pek yakındır) buyurulmuştur.

Diğer bir hadis-i şerifte buyuruyor ki:

(İnsanlar çoğalmakta ve Ashâbım azalmakta ve kıymetleri de o nisbette artmaktadır. Ashâbıma söğmeyiniz! Ashâbıma sövenlere Allah lanet etsin!).

Diğer bir hadis-i şerifte buyuruyor ki:

(Ashâbımın hiç birine dil uzatmayınız, lekelemeye uğraşmayınız! Onun kudreti ile yaşamakta olduğum Allaha yemin ederim ki sizlerden biri Uhud dağı kadar altun sadaka verse, Ashâbımdan birinin bir müd [iki Rıtl, 260 dirhem-i şeri] arpa sadakasının sevâbını bulamaz.)

Diğer bir hadis-i şerifte buyuruyor ki:

(Ne mutlu beni görüp îman edenlere ve ne mutlu beni görenleri görenlere ve yine ne mutlu beni görenlerin görenini görenlere! Bunların hepsi, ne iyi ve ne bahtiyar kimselerdir. Bunların nihâyet gidecekleri yer, en iyi yerdir). Server-i âlemi “sallallâhü aleyhi ve sellem” görenler, Sahabe-i kirâmdır “Rıdvânullahi aleyhim ecma’în”. Bunları görenler, (Tabiîn) ve Tabiîni görenler (Tebaı tabiîn) dir. İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe ve İmâm-ı Mâlik, Tabiîndendir. İmâm-ı Şâfiî ile İmâm-ı Ahmed, Tebaı tabiîndendir “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”.

İbni Hacer-i Mekkinin “rahime-hullahü teâlâ” (Savaık-ul-muhrika) kitabının ikinci sayfasında, şu hadis-i şerif yazılıdır:
(Allahü teâlâ bütün insanlar arasından beni seçti. Bütün üstünlükleri ve iyilikleri ihsan etti ve benim için Ashâb ayırttı, seçti. Ashâbım arasından benim için akraba ve yardımcılar seçip ayırttı. Bir kimse, benim için, benim Peygamberliğim için, bunları sever ve sayarsa, Allahü teâlâ da, onu Cehennemden muhafaza eder. Bir kimse, benim hatırımı düşünmeyerek, Ashâbımı sevmez, onlara dil uzatır, incitirse, Allahü teâlâ da, onu Cehennem azâbı ile yakar, sızlatır).

Yine aynı kitapta, şu hadis-i şerif yazılıdır:

(Allahü teâlâ, beni bütün insanlar arasından ayırıp seçti. Bana Ashâb ve akraba olarak en iyi insanları seçti. Bunlardan sonra, birçok kimse gelir ki Ashâbıma ve akrabama dil uzatırlar. Onlara yakışmayan iftirâlar söyleyerek, kötülemeye uğraşırlar. Böyle kimselerle oturmayınız! Birlikte yiyip içmeyiniz! Bunlardan kız alıp vermeyiniz). Bu hadis-i şerifler gösteriyor ki Ashâb-ı kirâmın hepsini “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” sevmemiz, hepsini büyük bilmemiz lâzımdır.

Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyuruyor ki (Benden sonra müslümanlar 73 fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan 72’si Cehenneme gidecek, yalnız 1 fırkası Cennete girecektir). Bu bir fırkaya, (Ehl-i sünnet-vel-cemaat) fırkası denir ki Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” ve Onun Ashâbının gittiği yolda gidenlerdir. Bu yolu Ashâb-ı kirâmdan alıp, ta bizlere bildiren, dört mezhep imamlarımız ve Onların yetiştirdikleri büyük âlimlerdir. İşte bu büyük âlimlerin hepsi diyor ki Ehl-i sünnetin şartlarından, alâmetlerinden birisi de, Ashâb-ı kirâmın hepsini sevmektir. Hadis-i şerifler gösteriyor ki Ashâb-ı kirâm için, iyilikten başka bir şey söylememek, Onlara hürmet etmek, hepsini büyük bilmek, her birinin ismi geçtikçe (radıyallâhu anh) demek lâzımdır. Hele Mekke-i mükerremeden Medine-i münevvereye hicret eden Muhacirin ve bunları Medinede karşılayıp barındıran Ensara ve ağaç altında Peygamber efendimize “sallallâhü aleyhi ve sellem” söz verip, her şeylerini Ona fedâ eden bindörtyüz Sahabiye ve Bedr muharebesinde bulunanlara ve Uhudda şehit olanlara ve diğer gazalarda bulunanlara, daha çok ehemmiyet vermelidir. Ümmet-i Muhammed “sallallâhü aleyhi ve sellem”, bunların çok yüksek olduğuna icmâ etmiş, söz birliği olmuştur. Biz müslümanların vazifesi, bunların din-i İslama olan hizmetlerini, fedâkarlıklarını düşünerek (radıyallâhu anhüm) diyerek hepsine iyi duâ etmektir. Çünkü bunlar, din-i İslamda ileri gidip yol gösterenlerdir. Peygamber efendimize “sallallâhü aleyhi ve sellem” uymakta ve Onun dinini dünyaya yayıp herkese bildirmekte önder olanlar, Allahü teâlânın emirlerini Onun Peygamberinden bize getirenler, din-i İslâmin temelini kuvvetlendirenler, onlardır. İslamiyeti her memlekete ulaştıran onlardır. Allahü teâlânın topraklarına, Onun kullarına, Onun dinini yayan onlardır. Şu bizlere gelen (Din-i İslam) nimetinden daha büyük bir nimet var mıdır? Hepimiz, her zaman onların bu iyiliklerine şükretmeliyiz! Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimize yakın olan zamanlarda bulunmayıp da, sonradan uydurma, yalan ve iftirâ ve hikayeler üzerine kurulan Ashâb-ı kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” hakkında kin, düşmanlık, dil uzatmak ve lanet etmekler, hep Abdullah bin Sebeden bulaşmıştır. Bu hezeyanlardan ve benzerlerinden sakınmak hepimize vâcibdir.

Sahabe-i kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” arasındaki muharebeleri, kötü sebeplerden, bozuk niyetlerden ileri gelmiş sanmayıp, dini düşüncelerle yapıldığına inanmalıdır. Onların doğru mu, yanlış mı yaptıklarına karışmak, işlerinde fikir yürütmek, din, akıl, adet ve tarih bakımlarından, bizim vazifemiz değildir. Kurân-ı Kerîme ve hadis-i şeriflere açıkça uymayan, bunlara muhalif olan her şey, küfürdür. Bunlara açıkça muhalif olmayan bidattır, fısktır, fücurdur. O hâlde, Muaviye ve benzerlerine “radıyallâhu anhüm” dil uzatmak, bunları kötülemek câiz değildir. Çünkü, hepsi, Allahü teâlânın ve Peygamber efendimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” meth buyurdukları, Sahabe-i kirâm sınıfı içindedirler. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Ashâbımdan birini seb’ edenlere, sövenlere, Allahü teâlâ, melekler ve bütün insanlar lanet etsin!). Şeytana, yani lanete lâyık olan İblise lanet etmemek suç değildir. En doğrusu, hiçbir mahluka lanet etmemektir. Bunun için, Yezide ve Haccaca da lanet etmek lâyık değildir.

(Ehl-i sünnet vel cemaat), Ashâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” her birini böyle yüksek bilir, böyle sever iken, Ashâb-ı kirâmın çok kıymetlilerinden olan, Peygamber efendimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” amcasının oğlu ve damadı ve ahiret kardeşi olan ve bütün sahabilerden daha çok miktarda, hadis-i şeriflerle meth ve sena buyurulan İmâm-ı Aliyi “radıyallâhu anh” sevmez olurlar mı? Ehl-i sünnete karşı böyle iftirâda bulunup da, Onu yalnız şiîler sever demek de cahilliktir.

Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Allahü teâlâ, bana dört kişiyi sevmeyi emretti. Ben de onları seviyorum). Bunlar kimlerdir, denildikte: (Ali onlardandır. Ali onlardandır, Ali onlardandır ve Ebû Zer, Miktad ve Selmandır) buyurdu.

Server-i âlem “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Sahabe-i kirâmın “Rıdvânullahi aleyhim ecma’în” birbiri ile kardeş olmalarını emir buyurmuştu. İmâm-ı Ali “radıyallâhu anh” huzur-i saadete gelerek, (Ya Resûlallah! Beni de niçin birisi ile kardeş yapmadın!) dedikte, (Sen benim dünyada ve ahirette kardeşimsin!) buyurmuştu.

Bir gün, İmâm-ı Ali “radıyallâhu anh” buyurdu ki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bana, (Seni seven mümindir. Sevmeyen ancak münâfıktır) buyurmuşlardır.

Ebû Saîd-i Hudri “radıyallâhu anh” diyor ki (Bizler, aramızda olan müminlerle münâfıkları, İmâm-ı Aliyye “radıyallâhu anh” olan sevgi ve düşmanlık ile fark ederdik).

Bir hadis-i şerifte, (Ben ilmin şehriyim. O şehrin kapısı Alidir) buyuruldu. İmâm-ı Ali “radıyallâhu anh” diyor ki “Resûl-i ekrem “sallallâhü aleyhi ve sellem” beni Yemene hakim göndermek istediklerinde, henüz küçük idim. Ya Resûlallah! Ben gencim. Onlara hakimlik nasıl yapabilirim? dedim. Mübarek elini göğsüme koyarak, (Ya Rabbi! Bunun kalbine hidayet, diline sebat ver!) diye duâ buyurdu. Diğer bir hadis-i şerifte, (İçinizde hepinizden ziyâde hakimliğe elverişli ve bilgilisi, Alidir) buyuruldu. Bir hadis-i şerifte, (Aliyye bakmak ibâdettir. Aliyi inciten, beni incitmiş gibidir) buyuruldu. Bir hadis-i şerifte, (Aliyye muhabbet, bana muhabbettir. Bana muhabbet, Allahü teâlâya muhabbettir. Aliyye düşmanlık, bana düşmanlıktır. Bana düşmanlık ise, Allahü teâlâya düşmanlıktır) buyuruldu. Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki (Kızım Fâtımayı Aliyye vermeyi, Rabbim bana emretti. Allahü teâlâ, her Peygamberin sülalesini kendinden, benim sülalemi ise, Aliden halk buyurmuştur). Yine buyurdu ki (İmanın alâmetleri vardır: Birinci alâmeti, Aliyi sevmektir. Ali iyilerin rehberidir. Ona yardım edene, yardım edilir. Ona sıkıntı vermeye uğraşanların kendisi perişan olur. Cennet, üç kimseye aşıktır: Aliyye, Selmana ve Amara). Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki (Münâfıkların kalbinde şu dört kimsenin muhabbeti bir araya gelmez: Ebû Bekr, Ömer, Osman ve Ali) “radıyallâhu anhüm”) .

Buraya kadar bildirilen hadis-i şerifler, Seyyid Eyüp hazretlerinin yazmış olduğu (Menakıb-ı çihar yar-i güzin) kitabından alınmıştır. Dört halifenin ve Ashâbın bütününün büyüklüklerini, kıymetlerini çok uzun ve çok güzel anlatan bu kitap, türkçe olup [1325] ve [1998] senelerinde basılmıştır. Okunmasını ehemmiyetle tavsiye ederiz.

İmâm-ı Aliyi “radıyallâhu anh” çok sevmek, Ehl-i sünnet alâmetidir. Onu sevmiş olmak için, öteki üç halifeyi sevmemek lâzımdır demek, yanlıştır. Onu sevmek için, bir veya birkaç sahabiyi sevmemek, doğru yoldan ayrılmak olur. İmâm-ı Şâfiî “rahime-hullahü teâlâ” buyurdu ki:

Şiî diyorlarsa, sevenlere Aliyi,
Ey ins-ü cin! Biliniz, ben de oldum şiî!

Şiîler de, sünniler de, Muhammed aleyhisselâmın Alini, Ehl-i beytini sevdiklerini söylüyorlar. Ayrılıkları, diğer sahabeyi sevip sevmemekten geliyor. Ehl-i beyt, Âl-i Aba, yani Âl-i Resûl “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”, Ehl-i sünnetin gözbebeğidir.
(Menakıb-ı çihar yar-i güzin) kitabı 440. sayfasından itibaren, Ehl-i beytin “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” büyüklüğünü bildiriyor. Birinci menakıbinde diyor ki:

Allahü teâlâ, Kurân-ı Kerîmde, Ehl-i beyte, yani İmâm-ı Ali, Fâtımatüzzehra ve İmâm-ı Hasan ve İmâm-ı Hüseyine buyuruyor ki (Allahü teâlâ sizlerden ricsi yani her kusur ve kirleri gidermek istiyor ve sizi tam bir taharet ile temizlemek irâde ediyor). Ashâb-ı kirâm sordular, ya Resûlallah! Ehl-i beyt kimlerdir? O esnada, İmâm-ı Ali geldi. Mübarek cübbesi altına aldılar. İmâm-ı Hasan geldi. Onu da, bir yanına, İmâm-ı Hüseyin geldi. Onu da, öbür tarafına alarak, Fâtımayı çağırdılar. Hazret-i Fâtıma, mesture olarak gelince, Onu da cübbenin altına aldılar ve (İşte bunlar, benim Ehl-i beytimdir) buyurdular. Bu mübareklere, (Âl-i Aba) ve (Âl-i Resûl) de denir “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”.

Aynı kitabın 241. sayfası, 9. menakıbinde diyor ki İmâm-ı Hasan ve İmâm-ı Hüseyin “radıyallâhu anhüma” küçük iken hastalanmışlardı. Pederleri ve valideleri Fâtımatüzzehra ve hizmetçileri Fıtta, çocuklar iyi olunca, üçü de adak orucu tuttu. Birinci gün, iftar için hazırladıkları yemeği, o esnada kapılarına gelen yetimlere vererek, iftar etmeden, ikinci günün orucuna başladılar. O akşam iftarlığını da, yine o saatte kapıya gelip, (Allah için bir şey verin!) diyen fakir ve miskinlere verdiler. O gece de, iftar etmeden, üçüncü günün orucuna başladılar. O akşam dahi, kapılarına gelen esirleri boş çevirmemek için iftarlıklarını bunlara verdiler. Bunun üzerine, âyet-i kerime geldi. Âyet-i kerimenin meâl-i alisi şöyledir: (Bunlar, adaklarını yerine getirdiler. Uzun ve sürekli olan kıyamet gününden korktukları için, çok sevdikleri ve canlarının istediği yemekleri miskin, yetim ve esirlere verdiler. Biz bunları, Allahü teâlânın rızası için yedirdik. Sizden karşılık olarak bir teşekkür, bir şey beklemedik, bir şey istemeyiz dediler. Bunun için, Cenâb-ı Hak, onlara şarap-ı tahur ihsan etti.)

Ehl-i beyti nebeviyi sevmek, ahirete îman ile gitmeye, son nefeste, selamete kavuşmaya sebep olur. Server-i âlem “sallallâhü aleyhi ve sellem”, bir hadis-i şerifte buyuruyor ki (Ehl-i beytim, Nuh aleyhisselâmın gemisi gibidir. Onlara tâbi olan, selamet bulur. Geri kalan helak olur).

Ehl-i beyt-i nebevinin fezail ve kemâlatı pek çoktur. Saymakla bitmez. Onları anlatmaya, methetmeye, insan gücü yetişmez. Onların kıymetleri ve büyüklükleri, ancak âyet-i kerime ile anlaşılmaktadır. İmâm-ı Şâfiî bunu ne güzel bildiriyor, diyor ki: (Ey Ehl-i beyt-i Resûl! Sizi sevmeyi, Allahü teâlâ, Kurân-ı Kerîmde emrediyor. Namazlarında size duâ etmeyenlerin namazlarının kabul olmaması, kıymetinizi, yüksek derecenizi gösteriyor. Şerefiniz ne kadar büyüktür ki Allahü teâlâ, Kurân-ı Kerîmde sizleri selamlıyor).

Ehl-i beyti sevmek, her mümine farzdır. Son nefeste îman ile gitmeye sebep olur. Aklı az olan, iyi düşünemeyen bazı kimseler, burada yanılıyor. Sevmek için sevgilinin düşmanlarını sevmemek lâzımdır diyorlar. İctihadları icâbı olarak Ehl-i beyt ile muharebe etmiş olan Âişe-i Sıddîkayı ve Muaviyeyi ve Talhayı ve Zübeyri “radıyallâhu anhüm”, Ehl-i beyte düşman sanarak, bu büyük insanlara düşmanlık ediyorlar. Böylece doğru yoldan ayrılıyorlar. Halbuki âyet-i kerimelerden ve hadis-i şeriflerden anlaşılıyor ki Ashâb-ı kirâm ile Ehl-i beyt arasındaki o muharebeler, dünya hırsından, mevki ve şöhret sevgisinden değil idi. İctihad ayrılığından idi. Muharebe etmek için değil, anlaşmak için karşı karşıya gelmişlerdi. Abdullah bin Sebe yahudisinin ve arkadaşlarının hiylesi ile harbe yol açılmıştı. Ashâb-ı kirâmın hepsi, Ehl-i beyti seviyordu “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”. Buna inanmayanlar, yani Ashâb-ı kirâmı Ehl-i beyte düşman zannedenler, âyet-i kerimelere ve hadis-i şeriflere inanmamış olur. Âyet-i kerime ve hadis-i şerifler gösteriyor ki Ashâb-ı kirâm, Ehl-i beytin sevgisini, imanlarının sermayesi edinmişlerdi.

Hazret-i Muaviye “radıyallâhu anh”, Peygamber efendimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzurunda yazı yazardı. Ebû Nuaym diyor ki Muaviye “radıyallâhu anh”, Server-i âlemin “sallallâhü aleyhi ve sellem” katiblerinden idi. Yazısı güzel idi. Fasih, halim, vakur idi. Zeyd ibni Sâbit “radıyallâhu anh” diyor ki Muaviye “radıyallâhu anh” Cebrâilin getirdiği vahyi ve Peygamber efendimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” mektuplarını yazardı. Şu hâlde, Fahr-i âlemin “sallallâhü aleyhi ve sellem” emniyetlisi idi. Bu yüksek rütbe, derecesinin ne kadar yukarı olduğunu göstermiyor mu? Bu büyük zata dil uzatanlar, kötüleyenler, Server-i âlemin “sallallâhü aleyhi ve sellem” Kurân-ı Kerîmi yazmakta emniyet ettiğine dil uzatmış olmuyor mu? Sonradan ahlakı bozuldu, fenâ oldu derlerse, bu daha büyük bir küstahlık ve cinayet olur. Zira, Server-i âlem “sallallâhü aleyhi ve sellem” İlm-i ledün sultanı iken ve olmuş, olacak her şeyi bildiği hâlde, vahiy katibinin ileride hıyanet edeceğini bilmemesi nasıl kabil olabilir?

Abdullah ibni Mübarekin ilminin derecesini bilmeyen bir müslüman yoktur. Din imamı idi. Her ilmde ileri idi. Akli ve nakli ilimleri, câmi idi. Fıkıh, edep, nahiv, lügat, fesâhat, belâgat, şecaat, fürusiyet, seha ve kerem sâhibi idi. Gece namazlarını kılardı. Çok kere hacca gitmiş, din düşmanlarına karşı gazalarda bulunmuştu. Aynı zamanda, büyük bir tüccar olup her sene fakirlere yüzbin altun verirdi. Allahü teâlâdan çok korkardı. Haram ve şüpheli şeylerden kaçınırdı. Arkadaşlarına ve muhtaç olanlara para vererek yardımlarına koşardı. Süfyan-ı Sevri, Süfyan bin Uyeyne, Fudayl bin İyad, İbni Semmak, Mesruk gibi büyük kimselere çok ihsanı vardı. Her işi ilmine uygun idi. Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” ilmine tam vâris idi. Mevlânâ Abdurrahmân Câmî “rahime-hullahü teâlâ”, fârisî dilde yazdığı (Şevahid-ün-nübüvve) kitabında, Abdullah bin Mübarekin üstünlüğünü misaller vererek, uzun anlatmakta, çok övmektedir. İşte bu büyük âlim buyuruyor ki (Muaviye “radıyallâhu anh”, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” yanında giderken, bindiği atın burnuna giren toz, Ömer bin Abdülazizden bin kere efdaldir). Artık başka bir söze lüzum kalır mı? İnad edenlerin iddiaları çürümez mi?

Server-i âlem “sallallâhü aleyhi ve sellem” namaz kıldırırken rükûda (semi Allahü limen hamideh) deyince, ilk safta bulunan Muaviye “radıyallâhu anh” da, (Rabbena lekel-hamd) dedi. Böyle söylemesi, takdir ve tahsin buyurularak, bunu söylemek kıyamete kadar sünnet olarak kaldı. Ne büyük mazhariyet! Abdullah ibni Mübarek gibi, maddi mânevî üstünlüğü, din imamlarının hepsi tarafından tasdik edilen büyük bir İslam alimi, Muaviye “radıyallâhu anh” için böyle meth ve sena ettikten sonra, câhillerin ve nefslerine aldanmış olanların ve inat edenlerin güvenecek bir delilleri kalır mı?

Gençleri aldatmaya çalışan, yurt dışındaki İslam düşmanları, Ehl-i beyti seviyoruz diyorlar. Eğer yalnız Ehl-i beyti sevmekle kalıp, diğer Ashâb-ı kirâma düşmanlık etmeselerdi, Ashâb-ı kirâma saygı gösterselerdi ve Ashâb-ı kirâm arasındaki muharebelerin ictihad sebebiyle, din gayretiyle yapıldığına inansalardı, mezhepsiz olmaktan kurtulurlardı. Çünkü, Ehl-i beyti sevmemek, (Hârici) olmaktır. Ashâb-ı kirâmı sevmemek sapık olmaktır. Ehl-i beyti de, Ashâb-ı kirâmın hepsini de sevmek ve hürmet etmek (Ehl-i sünnet) den olmaktır. Demek oluyor ki mezhepsizlik, Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ashâb-ı kirâmından bir kısmını sevmemek demektir. Ehl-i sünnet ise, sevmemeklikten kurtulup, hepsini sevmektir. İmanı kuvvetli olan, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” büyüklüğünü anlayabilen, aklı işliyebilen bir kimse, Ashâb-ı kirâmı sevmeyi, onlara düşmanlık etmekten elbet daha doğru ve daha iyi bulur. Peygamber efendimizi “sallallâhü aleyhi ve sellem” sevdiği için, bunların her birini sever. Zaten hadis-i şerifte, (Onları sevenler, beni sevdikleri için severler. Onlara düşmanlık edenler, bana düşman oldukları için ederler) buyurulduğunu yukarıda bildirmiştik.
Ehl-i sünneti, nasıl oluyor da, Ehl-i beyti sevmez sanıyorlar. Ehl-i beytin muhabbeti, onların imanlarının temelidir. Son nefeste îman ile gidebilmek için, onların sevgisini şart koymuş olduklarını yukarıda bildirmiştik.

İmâm-ı Rabbânî “radıyallâhu anh” 2. cilt, 36. mektupta buyuruyor ki: Bu fakirin babası, zâhir ve bâtın ilimlerinde [yani kalp ilimlerinde] çok âlim idi. Her zaman Ehl-i beyti sevmeyi tavsıye ve teşvik buyururdu. Bu sevginin son nefeste imanla gitmeye çok yardımı vardır derdi. Vefât edecekleri zaman bu fakir yanlarında idim. Son anlarında dünyaya şuurları azaldıkta, kendilerine, her zamanki bu nasihatlerini hatırlattım ve o sevginin nasıl tesir ettiğini sordum. O hâlde iken bile Ehl-i beytin sevgisi deryasında yüzüyorum buyurdular. Hemen Allahü teâlâya hamd ve sena ettim. Ehl-i beytin sevgisi, Ehl-i sünnetin sermayesidir. Ahiret kazançlarını, hep bu sermaye getirecektir. Ehl-i sünneti tanımayanlar, bu büyüklerin orta, âdil, halis sevgilerini bilmeyerek, ifratı seçerek, sevgide taşkınlık yaparak, orta ve âdil sevgiyi sevmemek sanıyor. Ehl-i sünnete hârici damgasını basıyorlar. Bu zavallılar bilemiyorlar ki aşırı ve taşkınca sevmek ile hiç sevmemek arasında, bir de insaflı, orta derecede sevgi vardır. Hakkın yeri de, her şeyde ortada, merkezdedir. Bu hak ve adalet merkezi, Ehl-i sünnete nasip olmuştur. Allahü teâlâ, o büyüklerin çalışmalarını bol bol mükafatlandırsın! Âmin.
Ne kadar şaşılır ki haricileri Ehl-i sünnet öldürmüştü. Ehl-i beytin intikâminı onlardan Ehl-i sünnet almıştı. Ehl-i sünneti, yoksa şiî mi sanıyorlar? Ehl-i beyti sevenlere şiî mi diyorlar? Yine şaşılır ki işlerine gelince, Ehl-i sünnete şiî, işlerine gelmeyen yerlerde de, hârici diyorlar. Yani sevgide taşkınlık görmeyince hârici, bâzen da, hakiki sevgiyi görerek, şiî diyorlar. Ne kadar cahildirler ki Ehl-i sünnet evliyâsından, Âl-i Muhammed “aleyhi ve alâ Âlihissalatü vesselâm” sevgisini işitince, bunları şiî zannediyorlar. İkinci cihan harbinde Tahranda çıkmakta olan (İttilaat-i Heftegi) ismindeki bir acem mecmuası da, böylece, Ehl-i sünnet âlimlerinden ve Evliyâsından çoğunun, hatta Kadri olan Sadiyi Şirazinin “rahime-hullahü teâlâ” Ehl-i sünnet olmadığını ispata kalkışarak, birçok hezeyanlar uyduruyordu. Tabiî buna gülmekten başka cevap verilememişti. Halbuki birçok yazılarında bildirdiği ve Şemseddin Sami beğin (Kamusül alam) da yazdığı gibi, kendisi Ehl-i sünnet evliyâsından şeyh Şihâbüddîn-i Sühreverdîden, bu da, Gavs-ı Âzam Seyyid Abdülkâdir-i Geylânîden inâbet almıştı. Yani, tasavvufu Ehl-i sünnet büyüklerinden edinmişti. 90 yaşından ziyâde yaşıyarak ehl-i salib seferlerinde bulunmuştu.

Bu câhiller, Ehl-i sünnet âlimlerinden olup da, Ehl-i beyti “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” aşırı ve zararlı sevmekten men’ eden ve diğer üç halifenin de sevilmesine çalışan mübarek kimselere hârici diyorlar. Bu her iki câhillerin hepsine yazıklar olsun ve binlerce yazıklar olsun. Bu uygunsuz sözleri hangi cesaret ile söyleyebiliyorlar? Sevmenin bu aşırı ve tehlikelisinden ve hiç de sevmemek felaketinden Allahü teâlâya sığınırız.

Sevmenin aşırı ve tehlikeli olması şöyledir ki hazret-i Aliyi “radıyallâhu anh” sevmiş olmak için, diğer üç halifeye düşman olmak lâzımdır diyorlar. İnsaf etmeli, iyi düşünmeli, bu nasıl sevgidir ki bu sevgiyi elde etmek için, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” halifelerine, yani vekillerine düşmanlık şart oluyor? İnsanların en iyisinin Ashâbına söğmeyi, lanet etmeyi icap ettiriyor? “aleyhi ve alihi ve Ashâbihissalavâtü vettehiyyat”. Bunlara göre, Ehl-i sünnetin kabahati, Ehl-i beytin sevgisi ile Resûlullahın Ashâbını büyük bilip saygı göstermeyi birleştirmektir ve aralarındaki muharebelerden, karışıklıklardan dolayı, Ashâb-ı kirâmdan “aleyhimürRıdvân” birini fenâ bilmemek, kötülememektir ve hepsini heva ve taassuptan, yani inat ve çekememezlikten uzak ve temiz bilmektir. Çünkü, Ehl-i sünnet âlimleri “rahime-hümullahü teâlâ”, Peygamber efendimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” sohbetine, sözlerine kıymet verdiğinden, o sohbette bulunmakla, kulaklara ve gönüllere lezzet ve hayat veren tesirli sözleri dinlemekle şereflenenleri büyük ve kıymetli bilir. Bununla beraber, haklı olanlara haklı, hata edenlere de hatalı derler. Fakat bu hatayı, hırs, şehvet ve inattan değil, rey ve ictihatta yanılmak bilirler. Bunların, Ehl-i sünneti sevmesi için, kendileri gibi Ashâb-ı kirâma “aleyhimürRıdvân” düşman olmalarını ve bu din büyüklerine kötü göz ile bakmalarını isterler. Haricilerin sevmesi için de, Ehl-i beyte “aleyhimürRıdvân” düşmanlık etmelerini, Muhammed “aleyhi ve alâ Âlihissalatü vesselâm”ın Âline, en yakınlarına düşman olmalarını isterler. Ya Rabbi! Sen, bize doğru yolu gösterdikten sonra, bizleri yanılmaktan, yoldan çıkmaktan koru! Bize kalırsa halimiz harab! Sen sonsuz rahmet hazinenden bize merhamet et! Her iyiliği, herkese, karşılıksız veren, ihsan eden ancak sensin!

Ehl-i sünnet âlimlerine göre, o muharebeler zamanında, Ashâb-ı kirâmın üç kısım olduğunu yukarıda bildirmiştik. Bir kısmı delil ve ictihad ile hazret-i Alinin “radıyallâhu anh” haklı olduğunu anlamıştı. Bir kısmı da, yine delil ve ictihad ile karşı tarafı haklı bulmuştu. Üçüncü kısım ise, delil ile hiç bir tarafı üstün görmedi. Her üç kısmın kendi ictihadlarına göre hareket etmesi lazım idi. O hâlde birinci kısmın, Hazret-i Ali’ye “radıyallâhu anh” yardım etmesi lazım oldu. İkinci kısmın ise, kendi ictihadlarına göre, karşı tarafa yardım etmesi lazım oldu. Üçüncü kısmın işe karışmaması doğru olup bir tarafı ötekine tercih etmeleri hata olurdu. O hâlde, her üç fırka kendi ictihadına göre hareket etti. Kendilerine lazım ve vâcib olanı yaptılar. Bundan dolayı, hangisine bir şey denilebilir ve nasıl dil uzatılabilir? İmâm-ı Şâfiî ve Ömer bin Abdülaziz buyuruyor ki (Allahü teâlâ, ellerimizi o kanlara bulaşmaktan koruduğu gibi, biz de dillerimizi karıştırmaktan korumalıyız!) Bu sözden anlaşılıyor ki bir tarafa haklı, karşı tarafa hatalı dememiz de, doğru değildir. Çünkü, müctehid hata edince de bir sevap kazanır ki ictihad ve gayretinin karşılığıdır.

İki müctehidin ictihadları birbirine uymazsa, her birinin kendi ictihadını doğru, ötekinin ictihadını yanlış bilmesi lâzımdır. Mesela, Hanefi mezhebinde kan akması abdesti bozduğu hâlde, Şâfiî mezhebinde bozmaz. Şâfiî mezhebinde, yabancı kadına dokunmak, abdesti bozar, Hanefide bozmaz. Bunlardan elbette biri doğru, öteki yanlıştır. Fakat, bir şeyde, doğru taraf birden fazla olur mu, olmaz mı? Bu çok derin ve karışık bir meseledir. Doğrunun bir olup ötekilerin ind-i ilâhîde yanlış olacağına göre, ictihadı doğru olanlara, iki veya on sevap, hata edenler, günaha girmedikleri gibi, Allahü teâlâ affedip, bir sevap da veriyor. Bir şeyin doğrusu birden çok olur, diyen âlimler de vardır. Mesela, Âdem aleyhisselâmın dininde kızların, erkek kardeşlerine nikah edilmeleri emrolunduğu hâlde, sonradan gönderilen Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” dinlerinde haram olması da, Allahü teâlânın emri idi. Allahü teâlânın emirlerinde hata olamayacağından, her iki emir de doğrudur. Birinci emir, Âdem aleyhisselâma ve Onun ümmetine, ikinci emir de, diğer Peygamberlere ve ümmetlerine doğrudur. Her müctehid için doğru olan, kendi rey ve ictihadıdır. İctihad, o mezhepte bulunanlar için de haktır, doğrudur. Şu hâlde, hak birden çok olmaktadır. Bunun için, bir mezhebe uyan kimse, başka mezhepte bulunanlara ve ictihadlarına hata diyemez. Görülüyor ki her müctehid, kendi ictihadına göre hareket etmeye mecburdur. Bunun hikmetine, faydasına gelince, (Ümmetimin ictihadlarında ayrılması, Allahü teâlânın geniş bir merhametidir) hadis-i şerifinin gösterdiği gibi, İslamiyetten ayrılmaksızın, dinde gösterilen kolaylıktır. Mesela, Hanefi mezhebinde bulunan bir kimsenin bir yerinden kan çıkar ve durmazsa, dâima abdesti bozulacağından ve her zaman abdest alması güç olduğundan, Şâfiî mezhebine geçerek veya o mezhebi taklit ederek, zorluktan kurtulacağı gibi, Hanefi mezhebinde bulunan kimse, dişlerini zaruretsiz kaplatsa veya doldurtsa, gusül abdesti kabul olmayacağından, Şâfiî mezhebini taklit ederek Cenâbetlikten kurtulur. Nikah, talak ve zekatta ise, Şâfiî mezhebinde karşılaşılan güçlükler, Hanefiyi taklit ederek hafifletilir. Su meselelerinde Hanefi ve Şâfiîlerin karşılaştıkları sıkıntı da, Mâlikî mezhebinin ictihadını taklit ederek kolaylaştırılır. Bunlar gibi, daha birçok misaller, mesela yolculukta öğle ile ikindi ve akşam ile yatsı namazlarını birlikte kılmak sûretiyle Hanefilerin, Şâfiî mezhebini taklit etmeleri gibi kolaylıklar vardır. Çünkü, vapurda, trende, göğüs kıbleden dönünce, Hanefi mezhebinde olanın farz namazları kabul olmaz.

Ashâb-ı kirâmı “aleyhimürRıdvân” sevmek, onlara bağlı olmak, insanlar içinden beğenilmiş, süzülüp ayrılmış olan bu çok kıymetli tabakanın hayat tarzlarına imrenip onlar gibi olmaya özenmek, Allahü teâlânın en büyük nimetidir. Hadis-i şerifte, (Kişi sevdiği ile beraberdir) buyurulduğundan onları sevenler, onlar iledir. Cennette onların makâmlarında, yakınlarındadır.

Ehl-i sünnet âlimleri “rahime-hümullahü teâlâ”, ellerine geçen deliller ile İmâm-ı Alinin “radıyallâhu anh” haklı olduğunu, karşı taraftakilerin ise, ictihatta yanıldıklarını anladılar. Hata, ictihatta olduğu için, kimsenin bir şey söylemeye hakkı yoktur. Bunlara kabahatli, mel’un denilebilir mi? İctihad emrini yerine getirdiler. Ceht edip uğraştılar. Hakikati böyle gördüler. Bunların uyuşmaması, din âlimlerinin mezheplere ayrılması gibidir. İmâm-ı Alinin “radıyallâhu anh” (Kardeşlerimiz bize uymadı. Onlar kâfir değildir. Günaha da girmediler. Zira, onları küfürden, günahtan koruyan ictihadları, buluşları vardır.) buyurduğunu yukarıda bildirmiştik. Bazı kimseler, İmâm-ı Ali “radıyallâhu anh” ile harp edenleri kötüliyor. Âlimler ise, İmâm-ı Alinin “radıyallâhu anh” haklı olduğunu söylemekle beraber, karşı taraftakilerin ictihadlarına, te’vîllerine hata demiyor. Hiçbirine dil uzatmıyor, kötülemiyorlar. Hayrülbeşer “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimiz, (Ashâbım için bir şey söylerken, Allahü teâlâdan korkunuz!) buyurdu ve ehemmiyetini bildirmek için birkaç kere tekrar söyledi. Bir kere de buyurdu ki (Ashâbımın her biri gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız selamete kavuşursunuz). Sahabilerin her birinin kıymetini, büyüklüğünü, yüksekliğini bildiren hadis-i şerifler pek çoktur. O hâlde hepsini kıymetli ve yüksek tutup, yanlış hareketlerinin iyi sebeplerle, güzel niyetlerle yapıldığını bilmelidir. İşte Ehl-i sünnet mezhebi budur.
Bâzıları, bu meselede taşkınlık yaptı. Ali “radıyallâhu anh” ile muharebe edenlere kâfir dedi. Din büyüklerine her kötü sözü söylemekten utanmadılar. Bunların maksadı, hazret-i Alinin “radıyallâhu anh” haklı olduğunu ve karşı taraftakilerin hata ettiğini bildirmek ise bunu bildirmek için, Ehl-i sünnetin tuttuğu doğru yolu seçmek yetişir. Din büyüklerine sövmek, onları kötülemek, müslümanlığa sığmaz. Yani bunların tuttuğu yol ki Peygamber efendimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ashâb-ı kirâmına söğmeyi, lanet etmeyi, kendilerine din ve ibâdet edinmişlerdir. Bu, düpedüz dinsizliktir. Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” halifelerine söğmeye ibâdet diyen din, nasıl bir dindir? Bu dünyada, uzun asırlar içinde birkaç kimse türlü şeyler uydurarak doğru yoldan ayrıldı, bidatlara sarıldı. Bu sapıklar arasında doğru yoldan, şiîler ve hariciler kadar çok uzaklaşan görülmemiştir. Din büyüklerini söğmeyi, kötülemeyi, imanlarının temeli sanan kimselerin, doğru yoldan nasibi ne olabilir. Bunlar, on iki fırkadır. Hepsi de Ashâb-ı kirâma “aleyhimürRıdvân” kâfir diyor. Olmadık şeyleri söylüyorlar. Dört halifeden üçüne söğmeyi ibâdet biliyorlar. Böyle kimseler hakkındaki azapları bildiren hadis-i şerifleri de işitince, bunları başkaları için sanıyorlar. Keşke gittikleri yolun mânâsını bilip, bu yoldan da kaçınsalardı. Peygamber efendimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ashâb-ı kirâmına düşmanlık etmeselerdi ne güzel olurdu! Hıristiyanlar da kendilerine İsevi diyor. Yahudiler de Mûsevî deyip hiçbiri kendilerine kâfir demiyor ve kâfir bilmiyorlar. Kendi dinsizliklerini beğenmeyenlere kâfir diyorlar. Hepsi de aldanıyorlar. Her ikisi de kâfirdir.

Ashâb-ı kirâma düşman olmayı, Abdullah bin Sebe adındaki bir yahudi dönmesi ortaya çıkardı. Zamanla, unutulmuş iken, cihana yayarak din-i İslamda büyük bir yara, derin bir uçurum açılmasına tekrar sebep olan, Şâh İsmail Safevidir. 907 [m. 1501] senesinde İranda Safeviye devletini kuran bu adâmin altıncı dedesi, Safiyeddin Erdebili, Sûfiyye-i aliyyeden sâlih bir Zât olup Muhammed Geylânîden inâbet almıştı. Bunun torunu Cüneydin müridleri pek çok olduğundan Karakoyunlu hükümdarı Mirza Cihan Şâh tarafından Erdebilden çıkarılmıştı. Diyar-ı Bekre gelip, Ak koyunlu hükümdarı Uzun Hasana sığınmış ve hemşiresi ile evlenmişti. Oğlu Haydar da, Uzun Hasanın kızını almıştı. Babası ve sonra kardeşi öldürülüp, kendisi bir müddet sonra babasının intikâminı almış, Tebrizde hükümet kurmuş ve Ashâb-ı kirâma düşman olmayı, resmen ilan etmiştir. Müslümanları kolay aldatabilmek için, on iki imamdan İmâm-ı Mûsâ Kazım “rahmetullâhi aleyh” soyundan olduğunu söylerdi. Bu sözün yalan olduğunu, kitabımızın sonunda, hâl tercümesini anlatırken açıkladık. Lütfen oradan okuyunuz! Bu zamana kadar, İranda asırlardan beri yaşamış olan müslümanlar, hep Ehl-i sünnet idi. Babasının fitne ve fesadını ortadan kaldıran Bahr-i hazerin batısındaki (Dirbendiye) devletinin üçüncü reisi Şirvanşahı yakaladıkta, diri diri şişe geçirip kebab yaptığı ve Tebrize girdikte, Ehl-i sünneti kılınçtan geçirdiği meşhurdur.

Şâh İsmailin İslam tarihini lekeliyen o bozuk hareketlerinden önce, İslam memleketlerinin hiçbirinde, mekteplerde, medreselerde, meclislerde, hocalardan, muallimlerden, talebeden hiçbirisi Sahabe-i kirâmdan hiçbirisine dil uzatmazdı. Hanefi âlimleri, Yezide bile lanet etmeye izin vermemiştir. Yalnız aldatılmış olan bazı kimseler, Ehl-i beyti “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” bulundukları derecenin üstüne çıkarmış iseler de, bunlar da, Sahabe-i kirâm için dine ve edebe muhalif bir şeyler söylememişlerdi. Ehl-i beytin kıymetini bilmemekte Abbasiler, Emevileri geçmişlerdir.

Yavuz Sultan Selim Han “rahmetullâhi aleyh” zamanında İran hükümdarı olan Şâh İsmail, dini siyasete alet ederek, emellerini başarabilmek için, müslümanları Ehl-i sünnetten ayırmaya çok uğraştı. Her tarafa adamlarını göndererek, İslam memleketlerine bozuk îtikadını bulaştırdı. O zamanlar Anadoluda, bektaşilik, câhiller elinde bulunduğundan, bu tekkeleri sardı. Memleketi bu felaketten korumak için, bektaşi tekkeleri kapatılmıştı. O tekkelerden öteye beriye dağılanlar, birer tekkeye sığınarak îtikatlarını gizleyip, Ehl-i sünnetten görünerek, bozuk îtikatlarını zaman zaman meydana çıkardılar. Ehl-i beyti sevmek için, Sahabe-i kirâma düşmanlık etmek lâzımdır diyerek, tekkelere gelen Anadolunun saf ve temiz müslümanlarını aldatmaya başladılar. Tekke şeyhlikleri de, babadan oğula geçen bir makâm hâlini alıp, çok yerlerde ilmde derinleşmemiş ve Ehl-i sünnet îtikadından haberi olmayan, gâfil ve câhillerin elinde kaldığından, bu fenâ îtikat, dervişler arasında alıp yürüdü. Sahabe-i kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” arasındaki muharebeleri, kendi görüşlerine ve dünyaya olan hırs ve tamalarına göre değiştirerek anlattılar. Vak’aları, olayları değiştirdiler. Çirkin hikayeler uydurdular. Âyet-i kerime ve hadis-i şeriflere yanlış, bozuk mânâ verdiler. Bu çirkin îtikat, zamanla bütün tekkelere de yayıldı. Son zamanlarda şiilik bulaşmayan bir tekke kalmamış gibi idi.

Muaviye “radıyallâhu anh” ve torunu olan II. Muaviye ve Ömer bin Abdülazizden başka, bütün Emevi halifeleri zamanlarında, Ehl-i beytin yüksek derecelerine yakışmayacak bir şeyler uydurulup söylendi ve müslümanlar arasında yayıldı. Abbasiler zamanında, halife olacaklar arasında ictihad edebilecek âlim kimseler bulunmayıp, dünya menfeatleri için halife olmaya uğraştıklarından, o zamanın tarihçileri, Ashâb-ı kirâm arasındaki vak’aları da, Abbasi halifelerinin haline benzeterek yazdı. Emevi halifelerine de iftirâlar yaptılar. Bunları lekelediler, kötü tanıttılar.

Bunlar, galipa Ehl-i beyt-i nebeviyi “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” kendileri gibi sanıyor. Onları da, hazret-i Ebû Bekr ile Ömere “radıyallâhu anhüma” düşman biliyor. Onları da, kendileri gibi, iki yüzlü, münâfık hayal ediyorlar. Hazret-i Alinin “radıyallâhu anh”, üç halife ile meşhur olan dostluğunun siyasi ve gösteriş olduğunu ve onlara, haklı bilerek, kalbinden gelerek değil de, münâfıklıkla, hürmet ve sevgi gösterdiğini zannediyorlar. Ne kadar şaşılacak şeydir. Bunlar, Ehl-i beyti, eğer, Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” sevdikleri için seviyorsa, Onun düşmanlarına da, düşmanlık etmeleri lazım gelirdi. Onun düşmanlarına, Ehl-i beytin düşmanlarından daha çok söğüp, lanet etmeleri icap ederdi. Bunlardan hiçbirinin, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” en büyük düşmanı olan ve mübarek vücudune ve nazik ruhuna eziyet ve işkenceler yapan Ebû Cehle lanet ettikleri, söğdükleri görülmemiştir. Fakat, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” en çok sevdiği Ebû Bekri “radıyallâhu anh”, Ehl-i beytin düşmanı sanarak, âyet-i kerime ile ve hadis-i şerifler ile methedilmiş olan bu büyük zata lanet etmekten, çirkin şeyler söylemekten çekinmiyorlar. Bu nasıl müslümanlıktır? Allah göstermesin, hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömerin “radıyallâhu anhüma” Ehl-i beyte düşman olacakları düşünülebilir mi? Bu insafsızlar, keşke Ehl-i beytin düşmanlarına lanet etselerdi de, Ashâb-ı kirâmın “aleyhimürRıdvân” büyüklerinin isimlerini karıştırmasalardı ve din büyüklerini kötülemeselerdi, Ehl-i sünnetten ayrılıkları kalmazdı. Çünkü, Ehl-i sünnet de, Ehl-i beytin düşmanlarına düşmandır. Onların kötü ve alçak olduklarını söylemektedir. Ehl-i sünnetin iyiliğinden biri de şudur ki belki müslüman olmuştur, tövbe etmiştir diye, hiçbir kâfire ve hiçbir alçağa isim söyleyerek lanet etmeye izin vermemişler, kâfirlere toptan lanete müsaade etmişlerdir. Son nefeste, Allah korusun, imansız giden belli kâfirlere lanet etmişlerdir. Bunlar ise, hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömere “radıyallâhu anhüma” utanmadan, sıkılmadan lanet ediyor. Ashâb-ı kirâmın büyüklerine dil uzatıyorlar. Allahü teâlâ, kendilerine doğru yolu göstersin!

Ehl-i sünnet, iki mühim noktada, bunlardan ayrılmaktadır:

1 — Birincisi şudur ki Ehl-i sünnet, dört halifenin de hilafetinin doğru olduğunu, dördünün de, halife olduğunu söylüyor. Çünkü, Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Benden sonra, halifelik 30 senedir). Bu gaybdan haber veren hadis-i şeriflerdendir. 30 sene hazret-i Alinin “radıyallâhu anh” hilafeti ile tamam oldu. Bu hadis-i şerif, dört halifeyi göstermektedir ve hilafet sıraları doğrudur. Bunlar ise, üç halifenin hilafetinin doğruluğuna inanmıyor. Zor ile kuvvet kullanarak halife oldular diyor. Hazret-i Aliden “radıyallâhu anh” başka kimse halife olamazdı diyorlar. Hazret-i Alinin “radıyallâhu anh” üç halifeye biat ve itaat etmesi, (takıye) idi. Yani istemeyerek, idare etmek için idi diyorlar. Bu sözleri ile insanların en iyisinin Ashâbı arasında nifak, iki yüzlülük vardı, birbirlerini aldatarak geçiniyorlardı sanıyorlar. Çünkü, bunlara göre hazret-i Aliyi “radıyallâhu anh” sevenler ile sevmeyenler, senelerle birbirleri ile yalancıktan sevişmişler. Kalplerindeki ayrılığı saklamışlar, düşmanlıklarını dostluk şeklinde göstermişler. Bunlara göre, Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek sohbetinde edeblenen, yetişen Ashâb-ı kirâmın hepsi, hileci, yalancı ve iki yüzlü oluyor. Kalplerinde olanı saklayıp, olmayanı gösteriyorlar. Bunun için de, bu ümmetin en kötüsü, onlar oluyor. Sohbetlerin, derslerin en fenâsı da, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” sohbeti oluyor. Çünkü, bu kötü huylar, ondan sirâyet etmiş bulunuyor. Bunlara göre, asırların en kötüsü, Ashâb-ı kirâmın “aleyhimürRıdvân” asrı oluyor. Çünkü, onların asrı, güya düşmanlık, intikam ve iki yüzlülük ile dolu bulunuyor. Halbuki Allahü teâlâ, Kurân-ı Kerîmde Feth sûresinde, meâlen, (Onlar kendi aralarında devam üzere ve pek fazla merhametlidirler) buyurmaktadır. Allahü teâlâ, hepimizi bu bozuk îtikatlardan muhafaza buyursun!
Bu ümmetin önde olanları bu kadar kötü huylu olursa, sonradan gelenlerinde artık iyilik bulunabilir mi? Bunlar, Peygamber efendimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” sohbetinde bulunmanın üstünlüğünü ve bu ümmetin ne kadar hayırlı, kıymetli olduğunu bildiren âyet-i kerimeleri ve hadis-i şerifleri acaba görmemişler mi, duymamışlar mı? Yoksa, bunları duyup da inanmamışlar mı? Kurân-ı Kerîmi ve hadis-i şerifleri bizlere onlar öğretti. Ashâb-ı kirâm “aleyhimürRıdvân” kötü olursa, onlardan öğrenilen din de kötü olmaz mı? Bunların maksadı, yoksa, bu perde altında dini yıkmak mıdır ve İslamiyeti ortadan kaldırmak mıdır? Ehl-i beyti sever görünerek, İslamiyeti yok etmeye uğraşıyorlar. Keşke hazret-i Aliyi “radıyallâhu anh” sevenlere kıymet verselerdi de, bari bunlara iki yüzlülük damgasını vurmasalardı. Hazret-i Aliyi “radıyallâhu anh” sever ve sevmez sandıkları Ashâb-ı kirâm, 30 sene birbirleri ile yalan, kin ve iki yüzlülük yaparak geçinmişler ise, bunların neresinde iyilik kalır? Hangi sözlerine inanılabilir? Ebû Hüreyreye “radıyallâhu anh” dil uzatıyorlar, söğüyorlar. Halbuki bilmiyorlar ki onu kötüleyince, ahkâm-ı İslameyenin yarısı kötülenmiş olur. Çünkü, ictihad derecesine varmış olan büyük âlimlerimiz buyuruyor ki ahkâm-ı İslamiyeyi bildiren üçbin hadis-i şerif vardır. Yani üçbin ahkâm-ı İslâmiyye, sünnet ile belli olmuştur. Bu üçbinden binbeşyüzünü haber veren Ebû Hüreyredir. O hâlde, onu kötülemek, ahkâm-ı İslameyenin yarısını kötülemek olur. İmâm-ı Muhammed bin İsmail Buhârî buyuruyor ki Ebû Hüreyreden “radıyallâhu anh” hadis-i şerif işitip de söyleyenler, 800’den fazladır. Bunların hepsi de, Ashâbdan ve Tabiîndendir. Bunlardan biri Abdullah ibni Abbas ve biri Abdullah ibni Ömer, birisi Cabir bin Abdullah, birisi de Enes bin Mâliktir “radıyallâhu anhüm ecma’în”. Bunların söylediği, Ebû Hüreyreyi “radıyallâhu anh” kötüleyen söz, hadis-i şerif değildir. Uydurmadır. Halbuki onun ilmini ve anlayışını bildiren hadis-i şerif meşhurdur. Kendi düşüncesi ile böyle büyük Zâtı, Hazret-i Ali’ye “radıyallâhu anh” düşman sanarak, ona karşı ağzına geleni söylemek, ne büyük insafsızlıktır. Bu sapıtmaların sebebi, hep sevginin taşkınlığıdır. Az kalsın imanları gidecek. Hazret-i Ali “radıyallâhu anh” için de, iki yüzlülük yapıp, sustu diyorlar. Onun Şeyhaynı, yani hazret-i Ebû Bekrle Ömeri “radıyallâhu anhüma” metheden sözlerine acaba ne diyecekler. Halife iken, birçok insan arasında söylediği, üç halifenin hilafetlerinin doğruluğunu bildiren sözleri karşısında ne yapacaklar? Çünkü, iki yüzlülükle, hilafet kendi hakkı olduğunu ve üç halifenin hilafetlerinin haksız olduğunu söylemedi diyorlarsa da, onların hilafetlerinin doğru olduğunu ve kendisinden daha yüksek olduklarını söylemesi lazım değildi. Bundan başka, üç halifenin üstünlüğünü bildiren hadis-i şeriflere ve bunları ve başkalarını Cennet ile müjdeliyen hadis-i şeriflere ne diyecekler? Çünkü, Peygamber efendimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” de, iki yüzlülük yaptı demeleri câiz değildir. Peygamberlerin doğruyu bildirmeleri lâzımdır. Daha, daha! Bunları metheden âyet-i kerimelere ne diyecekler? Allahü teâlâya da mı dil uzatacaklar?
Allahü teâlâ, Kurân-ı Kerîmde Tövbe, Mâide ve Mücadele ve Beyine surelerinde buyuruyor ki (Biz onların her birinden razıyız. Onların her biri de, Allahü teâlâdan razıdırlar). Demek ki hem sevmiş, hem de sevilmişlerdir.

Araf ve Hicr surelerinde meâlen, (Biz azimüşşan, onların kalplerindeki gıl ve gışşı nez’ ettik) buyuruyor. Yani kalplerindeki kin, hıyanet ve birbirlerine düşmanlık gibi şeyleri kökünden çıkarıp attık. Bu âyet-i kerime gösteriyor ki hiçbir sahabi, hiçbir sahabi için hased ve kin besliyemez. Bunların kökü onlardan sökülmüş, atılmıştır. Çünkü, hepsi Hakkulyakine varmışlardır. Aralarında hâsıl olan mücadele ve muharebeler, ictihad sebebiyle idi. Her biri, kendi ictihadıyle hareket etmeye memur ve mecbur olduğundan, hiçbirine dil uzatılamaz.

Enfal sûresinin 64. âyet-i kerimesinde, Cenâb-ı Hak, Resûl-i Ekremine “sallallâhü aleyhi ve sellem” meâlen buyuruyor ki (Sana, Allahü teâlâ ve müminlerden sana tâbi olanlar kâfidir) ki o vakit, Sahabe-i kirâm pek az idi. Âyet-i kerimenin mânâsına iyi dikkat edilirse, Sahabe-i kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” büyüklüğü ve derecelerinin yüksekliği anlaşılır. Her biri din-i İslamın yayılmasında, Server-i âleme “sallallâhü aleyhi ve sellem” kâfi oluyorlar. Allahü teâlâ, onların ismini, kendi isminin yanına getirerek buyuruyor ki hakikatte ben sana yetişirim ve onlar benim kifâyetimin mazharı olur. Görünüşte onlar sana kifâyet eder. Başkasının yardımına lüzum ve ihtiyaç kalmaz.

Feth sûresinin 18. âyet-i kerimesinde, Cenâb-ı Hak meâlen buyuruyor ki (Ağaç altında sana biat eden, [yani emirlerini kayıtsız şartsız yapmaya söz veren]müminlerden Allahü teâlâ razıdır) ki bunlar Sahabe-i kirâm idi (ve onlara Sekine, [yani Tumaninet, kalplerine kuvvet] veriyor ve sana olan sevgilerini, Sıdk ve ihlası biliyor ve onları yakîn bir feth ve zafer ile sevaplandıracağını müjdeliyor.) Hudeybiye anlaşmasında, Sidre yahut Sümre ağacının altında yapılan söz vermeye işarettir. Görülüyor ki Sahabeden her birinin “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” rıza-i ilâhiyye mazhar olduğu ve kalplerinin temiz ve halis olduğu ve sekinenin inzali ve Feth-i karib ile sevaplandırılacaklarını bildirmesi, mertebe ve şanlarının büyüklüğüne açık bir şahittir.

Feth sûresinin diğer âyet-i kerimesinde, (Sana biat edenler) yani seninle gaza ve cihatda bulunup, din-i İslâmin neşrinde, kullarıma nasihat vermekte ve doğru yolu göstermekte beraber olacaklarını Ahd ve vaat edenler, (Allah celle şanühu ile mübayea, [yani vaat] etmiş olurlar) buyurdu.

Diğer âyet-i kerimede meâlen, (Onlar Allahü teâlâyı severler. Allahü teâlâ da onları sever) buyurdu. Görülüyor ki Sahabe-i kirâmın hepsi “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” Allahü teâlânın muhabbetine ve mahbubiyetine mazhar olmuştur.

Tevbe sûresinin 103. âyet-i kerimesinde meâlen, (Mekke-i mükerreme ahalisinden olup Muhacirin denilen Sahabe-i kirâm ile Medine-i münevvere ahalisi olan Ensardan ve onlara iyilikte tâbi olanlardan, Allahü teâlâ razıdır. Onlar da Allahü teâlâdan razıdırlar) buyuruyor. Hazret-i Muaviye “radıyallâhu anh” Mekke-i mükerremenin Sahabe-i kirâmın eşrafından, büyüklerindendir.

Enfal sûresi 72. âyet-i kerimesinde meâlen, (Bunların hepsi Peygamber aleyhissalatü vesselâmı içlerinde iva ve iskan etmiş, din-i İslamı yaymasında nusrat ve yardımda bulunmuşlardır) buyuruldu. İmâm-ı Malikin “radıyallâhu anh” buyurduğuna göre, Şamın fethinde, orada bulunan nasara [yani hıristiyanlar] dedi ki: Sizin Peygamberinizin Ashâbı, bizim havarilerimizden daha iyidir. Zira onların ismi, Tevratta ve İncilde söylenmiş ve meth olunmuştur.

Sûre-i Fethte yukarıda bildirilmiş olan âyet-i kerimeye dayanarak İmâm-ı Mâlik “radıyallâhu anh”, Ashâb-ı kirâmı sevmeyenlerin kâfir olacağını söylemiştir. İmâm-ı Şâfiî “rahime-hullahü teâlâ” de böyle buyurmuştur.

Bu âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler gösteriyor ki Allahü teâlâ ve Onun Resûlü “sallallâhü aleyhi ve sellem” Sahabe-i kirâmın hepsini âdil bilmiştir. Allahü teâlânın ve Onun Peygamberinin “sallallâhü aleyhi ve sellem” âdil bildiği kimseleri, başkalarının âdil bilmemesinin ne ehemmiyeti ve zararı olur? Eğer Sahabe-i kirâm, âyet-i kerime ve ehadis-i şerife ile meth ve sena edilmemiş olsaydı, İslama yardımları ve bu uğurda mallarını ve canlarını, ana, baba ve evlatlarını fedâ etmeleri ve Peygamber efendimize “aleyhissalatü vesselâm” yardım etmeleri ve imanlarının kuvveti, hepsinin âdil olduğunu ve böyle îtikat etmemiz lazım geldiğini açık olarak göstermektedir. Ehl-i sünnet âlimlerinin mezhepleri de budur.

Sahabe-i kirâmın faziletini, yüksekliğini, şân ve rütbelerinin büyüklüğünü gösteren hadis-i şerifler sayılamayacak kadar çoktur. Hepsi için buyurulan hadis-i şerifler ciltlerle kitap teşkil eder. Bunlardan birkaçını bildirelim:

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyuruyor ki:

(Ashâbımın hepsi, gerek birlikte, toptan, gerekse birer birer, yıldızlar gibi nurludurlar. Bunlardan hangi birine uyarsanız, yani ardısıra giderseniz, asıl kurtuluş yolu olan, insanlığın kemâli ve saadeti olan, Allahü teâlânın sevgisine kavuşursunuz). Bunun içindir ki din imamlarımız, yani bu dinin büyükleri, Sahabe-i kirâmdan her birinin sözlerini, hareketlerini, işlerini huccet ve senet olarak almıştır. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” bu hadis-i şerifte demek istiyor ki (Ashâbımdan herhangisini kendinize mezhep imamı tanır, rehber, önder edinirseniz, rey ve ictihadları ile amel ederseniz, gösterdikleri yolda giderseniz, doğru yolda yürümüş olursunuz). Bundan anlaşılıyor ki bunların hepsi müctehittir. Her biri âyet-i kerimelerde ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmeyen ahkâm-ı diniyeyi, ilimleri ile yükseklikleri ve kemâlleri ile ve kalplerinin nurları ile ayetlerden ve hadis-i şeriflerden bulup çıkarabilmektedir. Bunun içindir ki Server-i âlem “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Sahabe-i kirâmdan birçoğunu, din-i İslamı yaymak ve herkese bildirmek için, uzak memleketlere gönderdikleri zaman, tenbih buyururlardı ki karşılaşacağınız vak’aların, hadiselerin nasıl yapılması lazım geldiğini, Kurân-ı Kerîmde ve hadis-i şeriflerde açık göremediğiniz vakit, âyet-i kerimelerin delâletinden, işaretlerinden, rümuzundan, ifade şeklinden, uygun mânâlarından, muhalif mânâlarından, emirlerinin icaplarından çıkarıp anlayınız ve anladığınıza göre yapınız ve yaptırınız! Müctehidlerin vazifesi de budur. Sahabe-i kirâmın her birini bir yıldıza teşbih buyurdu ki denizlerde, dağlarda, derelerde, tepelerde, sahralarda, çöllerde yollarını şaşıranlar, kıbleyi, diğer cihetleri arıyanlar, bunların zıyası sayesinde yol bulabilsinler. Zaman-ı saadetten sonra (Hulefâ-i râşidîn) ve bütün Ashâb-ı kirâm, böylece birbirlerini müctehid tanımışlardır. Birbirlerinin rey ve ictihadlarına yanlış dememişlerdir. Sahabe-i kirâmın sohbetlerinde ve derslerinde yetişen Tabiîn-i kirâmın çoğu da böyle müctehid oldu. Bunların sohbet ve derslerinde bulunan Tebei tabiînden bir kısmı da ictihad derecesine yükseldi. İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe, İmâm-ı Mâlik, İmâm-ı Şâfiî, İmâm-ı Ahmed bin Hanbel, İmâm-ı Evzai, Süfyan-ı Sevri, Süfyan bin Uyeyne, Davud-i Tai ve benzerleri “rahime-hümullahü teâlâ” bunlardandır. Bunlar azala azala, üçüncü asrın sonunda, ictihad yapabilecek derin âlim yetişemez oldu. Önce gelmiş müctehidlerden çoğunun da mezhepleri unutuldu. Şimdi, ancak dört imâmin mezhebi kaldı. Bunlar da, İmâm-ı Âzam, İmâm-ı Şâfiî, İmâm-ı Mâlik ve İmâm-ı Ahmed bin Hanbel “radıyallâhu anhüm”dür. Onlardan sonra bu mertebeye, bu dereceye kimse vasıl olamadı. Onun için, mezhepler, dört olarak kaldı. Müslümanların hepsi, bu dört mezhepten birine uymaya mecbur ve memur oldu.
Birkaçını bildirdiğimiz âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler karşısında Allahü teâlâ, mezhepsizlere insaf versin! Herkes bilir ki iki yüzlülük, hainlik alâmetidir. Ashâb-ı kirâma ve hele, en kıymetlilerinden olan, Allah’ın arslanına, hiç iki yüzlü denilebilir mi? İnsanlık dolayısıyle, doğru söz, bir iki saat veya bir-iki gün saklanabilir denirse, yeri vardır. Fakat, Allah’ın arslanına, tam 30 sene, hainlik alâmetini yüklemek ve bu uzun zamanda, hep iki yüzlülükle yaşadı demek, ne kadar çirkin, ne kadar alçakça bir iftirâ olur. Küçük günah, her zaman yapılırsa, büyük günah olur buyurmuşlardır. Kötü insanların, münâfıkların bir fenâlığını 30 sene durmadan yapmanın, artık ne olacağını düşünmeli. Bu sözlerinin çirkinliğini bilip de, Şeyhaynın üstünlüğünü kabul etselerdi, böylece Hazret-i Ali’ye “radıyallâhu anhüm” ihanet etmekten, alçaltmaktan kurtulurlardı. İki beladan küçüğünü seçmiş olurlardı. Şunu da söyleyelim ki Şeyhaynın üstünlüğünü söylemekte, hazret-i Aliyi “radıyallâhu anhüm” küçültmek yoktur ve onun halifeliği inkâr edilmiş olmaz. Velâyetteki yüksek mertebesine ve hidayet ve irşad makâmına dokunulmuş olmaz. Halbuki bunların dediği gibi, onu iki yüzlü bilmekle, bütün bu meziyetler, kıymetler, kendisinden alınmış olur. Çünkü, iki yüzlülük, münâfıkların, en aşağı insanların ve yalancı, dolandırıcı kimselerin işidir.

Şeyhaynın halife olacakları ve hatta Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” yanında defn olunacakları, hadis-i şeriflerde bildirilmişti. Ebû Bekr-i Sıddîk ve Ömerebnil-Hattab ve Osmanebnil-Affan ve Aliyibni Ebû Talibin “radıyallâhu anhüm” meth ve senalarını bildiren hadis-i şerifleri merak edenlere, 1264 ve 1325 hicri senelerinde İstanbul’da basılmış olan, türkçe (Menakıb-i çihar-yar-i güzin) ismindeki kitabı okumalarını tavsiye ederiz.

Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” için, Server-i âlem “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyuruyor ki (Peygamberlerden sonra “aleyhimüssalavâtü vesselâm” Ebû Bekrden daha üstün bir kimse üzerine güneş doğmamış ve batmamıştır). Diğer bir hadis-i şerifte buyuruyor ki (Allahü teâlânın göğsüme akıttığı ilimlerin hepsini, Ebû Bekrin “radıyallâhu anh” göğsüne akıttım).

Ömerebnil-Hattab “radıyallâhu anh” için olan hadis-i şeriflerden birinde Server-i âlem “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyuruyor ki (Benden sonra Peygamber gelseydi, Ömer “radıyallâhu anh” Peygamber olurdu). Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, hazret-i Ömerin “radıyallâhu anh” derecesini Cebrâile sormuştu. Cebrâil “aleyhisselâm” da, (Ben Cebrâil olduğum hâlde, Âlem yaratıldığı zamandan kıyamet gününe kadar Ömerin faziletlerini ve kemâlâtını söylesem bitiremem!) demişti. Bununla beraber, hazret-i Ömerin “radıyallâhu anh”, bütün üstünlükleri, hazret-i Ebû Bekrin “radıyallâhu anh” üstünlüklerinden ancak birisidir.
İmâm-ı Osmanı “radıyallâhu anh” metheden hadis-i şeriflerden birinde buyuruyor ki (Her Peygamberin Cennette bir arkadaşı vardır. Benim arkadaşım da, Osmandır).

İmâm-ı Alinin “radıyallâhu anh” yüksekliğini bildiren hadis-i şeriflerden birinde buyuruyor ki (Alinin “radıyallâhu anh” bana olan yakınlığı, Harun Peygamberin, Mûsâ aleyhisselâma olan yakınlığı gibidir). Harun aleyhisselâm, Mûsâ aleyhisselâmın kardeşi ve veziri ve muavini idi. İmâm-ı Ahmed ibni Hanbel buyuruyor ki İmâm-ı Ali “radıyallâhu anh” hakkında buyurulan hadis-i şerifler kadar, hiçbir sahabi için söylenmemiştir.

2 — İkincisine gelince, Ehl-i sünnet, Ashâb-ı kirâm arasındaki muharebelerin, dünya için değil, hakikati ortaya çıkarmak için yapıldığını bildiriyor. Onların hepsini kin ve düşmanlık gibi aşağılıklardan uzak biliyor. Çünkü, Ashâb-ı kirâmın hepsi, insanların en iyisinin sohbetinde, nasihatları karşısında tertemiz olmuş, kin, düşmanlık gibi kötülükler kalplerinden çıkarılmıştır. Her biri ictihad makâmına yükselmişlerdir. Her müctehidin, kendi ictihadına, buluşuna göre hareket etmesi vâcib olduğundan, başka başka ictihad ettikleri şeylerde, birbirlerinden ayrılmaları lazım olacaktır. Her birinin, kendi ictihadına uyması doğru olacaktır. O hâlde, onların ayrılmaları da, birleşmeleri gibi, doğru idi. Keyifleri, şehvetleri, nefs-i emmarelerinin istekleri ile değildi. İctihad yüzünden idi.
(İctihad) Kurân-ı Kerîmde ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmemiş olan emirleri, açık bildirilenlere benzeterek, bir emir meydana çıkarmak demektir. Bu da, (Fatebiru) ve (Veselu ehlezzikri) âyet-i kerimeleri ile emredilmektedir. Yani çalışarak, uğraşarak, bütün dikkat ve düşüncelerinizle Kurân-ı Kerîmde ve hadis-i şeriflerde bulunmayan meseleleri, bulunanlara kıyas ederek, benzeterek bir hüküm-i şeri çıkarınız diye emredilmektedir.

(Mîzan) kitabında diyor ki ictihad yapmayı emreden âyet-i kerimeler çoktur. Nahl sûresinin 44. âyet-i kerimesinde meâlen, (Bizden indirileni insanlara açıklaman için) ve Nisa sûresinin 59. âyet-i kerimesinde meâlen, (Allah’ın kitabına ve Resûlün hadislerine müraceat edin!) buyuruldu. Bu âyet-i kerimeler, ictihad etmeyi emrediyor.

İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfenin talebesinden ictihad makâmına yükselenlerin en meşhurları, İmâm-ı Ebû Yusuf, İmâm-ı Muhammed, İmâm-ı Züfer ve Hasan bin Ziyad “rahime-hümullahü teâlâ” gibi büyüklerdir. Bunlar, İmâm-ı Âzamdan yalnız birkaç meselede ayrılmışlar, bu meselelerde kendi ictihadlarına göre amel etmişlerdir. Çünkü, bu meselelerde kendi ictihadları ne şekilde ise, ona göre amel etmeleri farz olup İmâm-ı Âzâmin rey ve ictihadına uymaları câiz değildir.

Sahabe-i kirâmın her biri de müctehid olup ictihad rütbesinin tamamıyla sâhibi olduklarından, âyet-i kerimelerde ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmeyen meselelerde kendi rey ve ictihadlarına göre amel etmeleri farz olup kendilerinden yukarı olan Sahabe-i kirâmın, daha yüksek, daha üstün olduklarını bildikleri hâlde, onların rey ve ictihadlarına tâbi olmadılar. Bunun içindir ki Server-i âlemin “sallallâhü aleyhi ve sellem” hayatında ve Hulefâ-i râşidînin hilafetleri zamanında, din-i İslamı bildirmek için, uzak memleketlere gönderdikleri Sahabe-i kirâma, âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmeyen meseleleri, kıyas ediniz diye emrolunurdu. Mesela Muaz bin Cebeli “radıyallâhu anh” Yemene Vâli tayin buyurdukları zaman, (Orada ne ile hüküm ve emredeceksin!) diye sordular. Allahü teâlânın kitabı ile amel edeceğim, dedi. (Kurân-ı Kerîmde bulamaz isen ne yaparsın?) buyurduklarında, Allahü teâlânın Peygamberinin “sallallâhü aleyhi ve sellem” hadis-i şeriflerini kendime düstur ve kanun yapacağım. Yani onun sözleri ile halleri ile ve işleri ile amel edeceğim dedi. (Resûlullahın sözlerinde de bulamaz isen ne yaparsın?) buyurduklarında, âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler dairesinden çıkmaksızın, kendi ictihadımla hareket ederim dedi. Resûl-i ekrem “sallallâhü aleyhi ve sellem”, bu cevapları işitince, Muaz bin Cebelin “radıyallâhu anh” ilminden ve büyüklüğünden dolayı, Allahü teâlâya hamd ve şükretti. Bu hâl, usûl-i fıkıh kitaplarında, Menar ve Haşiyesi İbni Melek “rahime-hullahü teâlâ” kitaplarında yazılıdır.

Ashâb-ı kirâmdan “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” ictihadları hazret-i Alinin “radıyallahü teâlâ anhüm” ictihadına uymıyarak, onunla muharebe edenlere, şiîler kâfir diyorlar. Harp ettikleri için, her alçaklıkları söylüyor, lanet ediyorlar. Halbuki Ashâb-ı kirâm “aleyhimürRıdvân” ictihad edilmesi lazım gelen birçok işlerde, Peygamber “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimizden ayrı ictihad etmişlerdi. Bu ayrılmaları kabahat sayılmamıştı. Melek geldiği, vahiy getirdiği hâlde bile bu ayrılıktan men’ edilmemişlerdi.
O hâlde hazret-i Alinin “radıyallâhu anh” ictihadından ayrılanlara kâfir denilebilir mi? Bunun için Ashâb-ı kirâma “aleyhimürRıdvân” dil uzatılabilir mi? Onun ictihadından ayrılan müslümanlar pek çoktu. Ashâb-ı kirâmın büyüklerinden idi ve bir kısmı da, Cennet ile müjdelenenlerdendi. Bunlara kâfir demek, dil uzatmak, kolay bir şey değildir. Bu din-i İslamın hemen yarısını bizlere bildiren bunlardır. Bunlar kötülenirse, dinin yarısı yıkılmaz mı? Bu büyüklere nasıl dil uzatılabilir ki bunlardan hiçbirinin bildirdiği bir hadisi, İslam âlimlerinden kimse reddetmemiştir. Emir de, vezir de, kebir de, fakih de kabul etmiştir. Allahü teâlânın kitâbi olan Kurân-ı Kerîmden sonra, bütün kitapların en sahihi (Buhârîyi şerif) dir. Şiîler de buna inanmaktadır. Bu fakir [yani İmâm-ı Rabbânî] şiî âlimlerinin büyüklerinden olan Ahmed Tebtiden işittim ki Kitabullahtan sonra, en doğru kitap Buhârîdir, diyordu. İşte bu kitapta hem Hazret-i Ali’ye “radıyallâhu anh” uyanların, hem de uymayanların bildirdiği hadis-i şerifler yazılıdır. Bu muharebeler, onların adaletine, doğruluklarına bir leke sürmemiştir. Hazret-i Alinin “radıyallâhu anh” söylediği hadis-i şerifleri yazdığı gibi, hazret-i Muaviyenin “radıyallâhu anh” söylediklerini de yazmıştır. Eğer hazret-i Muaviyede “radıyallâhu anh” ve onun sözlerinde, şüphe edilecek, dil uzatılacak bir şey olsaydı, onun bildirdiği hadis-i şerifleri kitabına yazmazdı. Eski âlimlerimiz, hadis mütehassısları da hep böyle yapmış, Ashâb-ı kirâmın “aleyhimürRıdvân” ayrılığını düşünmeyerek, hepsinin bildirdiği hadis-i şerifleri doğru kabul etmişler, kitaplarında yazmışlardır. Hazret-i Ali’ye “radıyallâhu anh” uymamayı bir kusur ve kabahat saymamışlardır. Şunu iyi bilmelidir ki hazret-i Alinin “radıyallâhu anh” ayrı kaldığı her işte, haklı olması lazım gelmez ve ondan ayrılanların her zaman yanılmış olması icap etmez. Evet bu muharebelerde o, haklı idi. Fakat, her zaman hakkın onda olması gerekmez. Çünkü, ictihad işlerinde Tabiînin büyükleri ve din imamları [mahalle ve câmi imamları değil], çok defa onun ictihadına uymamış, başka ictihad edip, kendi ictihadlarına göre hareket etmişlerdir. Hak her zaman onda olsaydı, kimse onun ictihadından ayrılmazdı. Mesela, Tabiînin büyüklerinden ve müctehidlerin yüksek tabakasından olan Kadı Şüreyh “rahime-hullahü teâlâ”, onun ictihadı ile karar vermedi. İmâm-ı Hasanın şahitliğini kabul etmemişti. Müctehidler, hep kadı Şüreyhin kararı ile hareket ederek, oğlun baba için şahit olmasını câiz görmemişlerdir. Daha birçok işlerde, o yüce imama uymayan ictihadlar seçılmıştır. İnsaflı okuyucular, bunları pek iyi bilirler. Demek ki hazret-i Alinin “radıyallâhu anh” ictihadından ayrılmak, bir suç değildir. Ayrılanlara dil uzatmak câiz değildir.

Âişe-i Sıddîka “radıyallâhu anha”, Allahü teâlânın sevgilisinin sevgilisi idi. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” vefât edinceye kadar, onu çok sever ve yanından ayırmazdı. Onun odasında, onun yatağında ve mübarek başı onun kucağında iken can vermişti. Onun misk kokulu odasında defnedilmiş, kalmıştır. Bütün bu üstünlüklerden ve kıymetlerden ayrı olarak kendisi büyük âlim ve müctehid idi. Peygamber efendimiz “aleyhissalatü vesselâm”, dinin yarısının bildirilmesini ona bırakmıştı. Ashâb-ı kirâm “aleyhimürRıdvân” sıkıştıkları zaman, ona gelip, ona sorup öğrenirlerdi. Böyle bir Sıddîka ve müctehideye, Emre [Ali] “radıyallâhu anhüma” uymadı diye, dil uzatıp, ona yakışmayan çirkin iftirâları söylemek müslümanlığa sığmaz. Peygamberimize “sallallâhü aleyhi ve sellem” imanı olan kimsenin ağzından böyle sözler çıkmaz. Ali “radıyallâhu anh” Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” damadı ve amcası oğlu ise, Âişe “radıyallâhu anha” da, zevce-i mutahherası, çok sevdiği ailesidir.

Birkaç sene evveline kadar, bu fakir [yani İmâm-ı Rabbânî] miskinleri doyurduğum zaman, Ehl-i abanın ruhlarına niyet ederdim. Yani Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ile birlikte, Ali, Fâtıma, Hasan ve Hüseyin “radıyallâhu anhüm” hazretlerinin ruhlarına da gönderirdim. Bir gece rüyada, Fahr-i âlemi “sallallâhü aleyhi ve sellem” görüp selam verdim. Selamımı almadılar ve mübarek yüzlerini döndürdüler ve (Ben yemeği Aişenin evinde yirdim. Bana yemek göndermek isteyenler, Aişenin evine gönderirlerdi) buyurdular. Bundan anladım ki rüyada yüzlerini çevirmelerinin sebebi, yemek dağıtırken, niyette hazret-i Aişeyi “radıyallâhu anha” ortak etmediğim imiş. Ondan sonra hazret-i Aişeyi de hatta zevce-i mutahheraların hepsini niyette ortak ettim. Ehl-i beytin hepsini “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” araya koyarak duâ eder oldum. Çünkü, bunlar da, Ehl-i beyttendirler. O hâlde Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” hazret-i Âişe-i Sıddîka yolu ile gelen eziyet, hazret-i Ali “radıyallâhu anhüma” yolundan gelen eziyet ve cefadan daha çoktur. Aklı ve insafı olan, bunu pek iyi bilir. Evet bu söylediklerimiz, hazret-i Aliyi “radıyallâhu anh”, Peygamber “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimizi sevdiği ve saydığı için sevenler ve sayanlar içindir. Ama bir kimse, Muhammed aleyhisselâmı araya katmadan, onu doğrudan doğruya seviyorsa, buna sözümüz yoktur. Zira söz anlamaz. Bunun maksadı, din-i İslamı yıkmak, ahkâm-ı İslamiyeyi bozmaktır.

Bunlar Muhammed “sallallâhü aleyhi ve sellem”i aradan kaldırarak, Onsuz bir din kurmak, doğruca İmâm-ı Aliyi “radıyallahü teâlâ anh” sevmek ve ona bağlanmak istiyorlar. Nitekim, tarih boyunca, birçok zamanlarda bazı dalkavuklar, ahmaklar, başlarında bulunan zâlimlere, diktatörlere yaltaklanarak, dünyalık ele geçirmek için, onlara Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem”, hatta Hâlik teâlânın büyüklüğünü konduruyorlar. Bunların kendileri de, yaltaklandıkları da yıkılıp gitmiş, maddeleri çürümüş, kokmuş, iğrenç bir hâl almış. Habis ruhları da, Cehennem azâbına yakalanarak dünyadaki azgınlıklarının, din-i İslama yaptıkları hakaretlerin cezalarını bulmuşlar. Aldandıklarını anlamışlardır.

Muhammed aleyhisselâmdan yüz çevirmek, başka birini Ondan daha büyük, daha sevgili bilmek küfürdür, dalâlettir, zındıklıktır. İmâm-ı Ali “radıyallâhu anh” bunları sevmez. Ashâb-ı kirâmın hepsi “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” ve hazret-i Osman ile hazret-i Ali “radıyallâhu anhüm”, hep Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” hatırı ve sevgisi için sevilir. Zira, (Onları seven, beni sevdiği için sever. Onlara düşman olan, bana düşmanlık etmiş olur) buyurmuştur.

Talha ve Zübeyr “radıyallâhu anhüma” Ashâb-ı kirâmın büyüklerinden ve Aşere-i mübeşşereden idi. Yani Cennete gidecekleri müjdelenmiş idi. Onlara dil uzatılabilir mi? Onlara sövmek, kendini sövmek, küçültmektir. Ömer “radıyallâhu anh” vefât ederken, Sahabe-i kirâm arasından altı kişiyi halife olmaya lâyık görüp, bunlardan birinin halife seçilmesini tavsiye etmişti. Bunlardan birini, diğerine tercih edememişti. Talha ve Zübeyr “radıyallâhu anhüma” o altı büyüklerden ikisidir. Her ikisi de hilafeti istemeyip, haklarını ve reylerini diğer dördüne bırakmıştır. Talha “radıyallâhu anh” o kimsedir ki Server-i âleme “sallallâhü aleyhi ve sellem” karşı edebsizlikte bulundu diye, kendi babasını katl ve fedâ etmişti. Allahü teâlâ, onun bu hareketini Kurân-ı Kerîmde methetmiştir. Zübeyr “radıyallâhu anh” ise, Peygamber “sallallâhü aleyhi ve sellem”, onun katilinin Cehennemde olduğunu haber vermiştir. Ona dil uzatanlar, lanet edenler, alçaklıkta, onun katilinden geri değildir. Her ikisi de, İslamın büyükleri ve müslümanların göz bebekleridir.
Ashâb-ı kirâmı aşağılamak nasıl câiz olur ki onlar din-i İslamı yükseltmek ve Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” yardım etmek için, insan gücünün üstünde çalışmışlar, din uğrunda gecelerini, gündüzlerine katmışlardır. Mallarını Allahü teâlâ yolunda fedâ ettiler. Akrabalarını, ailelerini, çocuklarını, vatanlarını, evlerini, akarsularını, tarlalarını, ağaçlarını Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” sevgisi yolunda terkettiler. Onun mübarek vücudunü kendi vücutlerine ve Onun sevgisini, mallarının ve evlatlarının sevgisine tercih ve takdim ettiler. Bunlar, onlardır ki sohbet, yani arkadaşlık şerefine nail ve o sohbette, başkalarına nasip olmayan bereketlere ve derecelere mâlik oldular. Bunlar onlardır ki vahyi, yani Kurân-ı Kerîmin inmesini görmek ve Cebrâil “aleyhisselâm” ile beraber oturmak şerefine kavuştular. Mucizelere, harikalara şahit oldular. Başkalarına işitmek nasip olan nimetleri ve ilimleri gördüler. Onlardan sonra kimseye verilmeyen kalp temizliği, ruh olgunluğu, onlara verildi. Başkaları dağ kadar altun sadaka verse, onların bir avuç arpa sadakası sevâbına, hatta yarısına yetişemez. Allahü teâlâ, onları Kurân-ı Kerîmde methederek, (Onlardan razıyım, onlar da benden razıdır) buyurdu. Sûre-i Feth sonunda, onlara kızanlara, düşman olanlara (Kâfirler) buyuruluyor. Şu hâlde, onlara düşman olmaktan, küfürden kaçar gibi kaçmak lâzımdır. Bunlar, Server-i âlemi “sallallâhü aleyhi ve sellem” aşırı sevdiklerinden, Onun makbulü oldular. Eğer bazı işlerinde birbirlerinden ayrılırlar, kendi ictihadlarına göre hareket ederlerse bir şey denemez. Hakkı ve doğruyu bulmak için hâsıl olan ayrılıktır ve başkasının ictihadına uymamaktır. İmâm-ı Ebû Yusuf, ictihad derecesine yükseldikten sonra, İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfeye “radıyallâhu anhüma” uysaydı hata olurdu. Kendi reyine uyması doğrudur. İmâm-ı Şâfiî “rahmetullâhi aleyh” Sahabe-i kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” sözlerine uymaz, kendi reyine tâbi olurdu. İster Sıddîk-ı Âzam olsun, ister İmâm-ı Ali olsun, hangi büyük Sahabi “radıyallâhu anhüm” olursa olsun, sözlerine uymayıp, kendi reyi ile karar vermeyi doğru yol bilirdi. Herhangi bir müctehidin, Sahabinin “radıyallâhu anh” sözüne uymaması, mümkün ve câiz iken, Sahabe-i kirâmın, ictihad işlerinde birbirlerinden ayrılmaları, münakaşa etmeleri, niçin kabahat olsun? Sahabe-i kirâm “radıyallâhu anhüm” ictihad işlerinde, bâzen Server-i âleme “sallallâhü aleyhi ve sellem” de uymamış, sallallâhü aleyhi ve sellem efendimizin ictihadından ayrılmaları bir kabahat olmamış, çirkin sayılmamış, men’ olunmamış ve azarlanmamışlardır. Sahabe-i kirâmın “radıyallâhu anhüm” böyle ayrılmalarını, Allahü teâlâ beğenmeseydi, elbette men’ eder ve ayrılanlara azap edeceğini bildirirdi. Halbuki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ile yüksek sesle konuşanları men’ buyurmuş ve azarlamıştı.

Bedr muharebesinde alınan esirlere ne yapalım, sualini buyurdukta da, Sahabe-i kirâmın reyleri, yani fikirleri başka başka olmuştu. Ömer-ül Fâruk ve Sad ibni Muaz “radıyallâhu anhüma” esirleri öldürelim dedi. Diğer Sahabiler “radıyallâhu anhüm” ise, para karşılığı bırakalım, demişlerdi. Server-i âlem “sallallâhü aleyhi ve sellem” de, bu reyi kabul buyurup salıverdiler. Sonra, âyet-i kerime gelerek, birinci reyin doğru olduğu bildirildi.

Ashâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” büyüklüğünü ve mezheplerin ne olduğunu anlamak için ictihadı iyi bilmek lâzımdır.

Mal ve mülke olma magrur, deme var mı ben gibi.
Bir muhalif yel eser, savurur harman gibi.

İCTİHAD

İctihad, gücü, kuvveti yettiği kadar, zahmet çekerek, uğraşarak çalışmak demektir. İctihattan maksat, âyet-i kerimelerden ve hadis-i şeriflerden, mânâları açıkça anlaşılmayanları, açıkça bildiren diğer ahkâm-ı İslamiyeye kıyas ederek, benzeterek, bunlardan yeni hükümler çıkarmaya uğraşmak, çalışmak demektir. Mesela anaya, babaya itaati emreden âyet-i kerimenin meâl-i alisi, (Onlara, öf sıkıldım demeyin!) dir. Dövmekten, sövmekten bahs buyurulmamıştır. Âyet-i kerimede, yalnız bunların en hafifi olan öf kelimesi açıkça bildirildiğine göre, müctehidler, döğmenin, söğmenin ve hakaret etmenin elbette haram olacağını ictihad etmişlerdir. Yine mesela, Kurân-ı Kerîmde şarap içmek yasak edilmiş, başka içkiler bildirilmemiştir. Şarabın haram olmasının sebebi, hamr kelimesinden de anlaşılacağı üzere, tahmir-i akıl, yani aklı karıştırdığı, giderdiği içindir. Bundan dolayı müctehidler, şarabın haram olmasındaki sebep, herhangi bir içkide bulunsa haramdır, diye ictihad etmişler. Her sarhoş eden şeyin haram olduğunu emir buyurmuşlardır. Allahü teâlâ, Kurân-ı Kerîmde, ictihad ediniz! diye emrediyor. Birçok âyet-i kerimelerden, ilimleri derin olan yüksek derecedeki âlimlerin ictihad ile emrolundukları anlaşılmaktadır. O hâlde, ehliyeti ve liyakati ve ilmde ihtisâsı tam olanların, yani mânâları açıkça anlaşılmayan âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerin içlerinde saklı bulunan ahkamı ve meseleleri, mefhumen, mantukan, delâleten anlayabilecek kuvvet ve kudrette olanların ictihad etmesi farzdır.

İctihad makâmına lâyık olabilmek için, birçok kayd ve şartlar vardır. Evvela Arabî yüksek ilimleri tamam bilmekle beraber, Kurân-ı Kerîmin hepsi ezberinde olmak, sonra, âyet-i kerimelerin mânâ-i muradisini, mânâ-i işarisini, mânâ-i zımni ve iltizamisini bilmek ve âyet-i kerimelerin, indiği zamanları ve sebepleri ve ne hakkında geldiklerini, külli, cüzi olduklarını, nasih, mensuh olduklarını, mukayed ve mutlak olduklarını ve bunlar gibi diğer vechelerini ve kıraat-i seb’a ve aşereden ve kıraat-i şazzeden nasıl istihrac edildiklerini bilmek, kütüb-i sitte ve diğer hadis kitaplarında bulunan hadis-i şeriflerin hepsini ezberden bilmek ve her hadisin ne zaman ve ne için söylendiğini ve şümul derecesini, hangi hadisin diğerinden evvel veya sonra olduğunu, ait oldukları cihetleri, hangi vak’a ve hadise üzerine söylendiklerini ve kimler tarafından nakil ve rivayet edildiklerini ve bunların her birinin hâl tercümelerini bilmek, fıkıh ilminin usûl ve kaidelerine vakıf olmak, on iki ilmi, âyet-i kerimelerin ve hadis-i şeriflerin rümuz ve işaretlerini, suri ve mânevî tefsirlerini anlayıp kavrıyabilecek ayrı bir irfana, nur-i îman ve itminân ile dolu münevver ve muaffa bir kalp ve vicdana sâhip bulunmak lâzımdır. Bu yüksek vasflar ve hususiyetler, ictihad mevki ve makâmının icapları ve lüzumlu şartlarıdır. Fakat, böyle faziletleri taşıyan, akılları kuvvetli kimseler, ancak Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” asır-ı saadetinde ve Sahabe-i kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” zamanında ve Tabiîn ve Tebei tabiîn devrinde bulunabiliyor, sohbet bereketi ile yetişiyordu. Zaman ilerleyip, asır-ı saadetten uzaklaşıldıkça, fikirler, reyler bozulmuş, dağılmış, bidatler türemiş, böyle üstün, kıymetli kimseler yavaş yavaş azalmış, dördüncü asırdan sonra, bu sıfatlara mâlik bir âlim ortada kalmamıştır. Böyle olduğu, (Mîzan-ül-Kübrâ) ve (Redd-ül-muhtar) ve (Hadika) kitaplarında, açıkça yazılıdır.

(Fa’tebiru) âyet-i kerimesinin meâl-i alisi, (Ey akıl sahipleri! Akıl erdiremediğiniz meselelerde, onları bilen ve derinliklerine tam ermiş olanlara tâbi olunuz) demektir.

İctihad makâmına varmış bulunan yüksek kimseler, kendi ictihadlarına göre hareket etmek mecburiyetindedir. Başka müctehidlerin ictihadlarına tâbi olamazlar. Hatta Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vesselâm” zamanlarında da, sahabilerden biri, kendi Peygamberinin ictihadına uymayan ictihatta bulunursa, kendi ictihadına göre hareket ederdi. Burada bir sual sorulabilir. Peygamberler de “aleyhimüssalavâtü vesselâm” ictihad eder mi idi? Evet, onlar da, Allahü teâlânın açıkça bildirmediği emirleri, açık bildirilmiş olan emirlere kıyas ederek, benzeterek ictihad ederlerdi. Fakat ictihadlarda hata edip yanılmak ihtimali olduğundan, ictihadlarında hata ederlerse, Allahü teâlâ, derhal Cebrâil aleyhisselâmı göndererek, hataları vahiy ile düzeltilirdi. Yani Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vesselâm” ictihadları hatalı kalmazdı. Mesela, Bedr gazasında alınan esirlere yapılacak şey için, Server-i âlem “sallallâhü aleyhi ve sellem” bazı Sahabe-i kirâm ile birlikte bir türlü, Ömer “radıyallâhu anh” ise, başka türlü ictihad etmişlerdi. Sonra, âyet-i kerime gelerek, Allahü teâlâ, İmâm-ı Ömerin “radıyallâhu anh” ictihadının doğru olduğunu bildirdi. Bunun gibi (Abese) sûresi de, bir ictihad hatasını düzeltmek için nazil olmuştu. [Tefsir-i Hüseyin Kaşifi.] Peygamber efendimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” vefâtları sırasında, hokka ve kalem hakkındaki emirlerinin anlaşılmasında hazret-i Ömerin “radıyallâhu anh” ictihadı, yine böyledir ki ileride bildireceğiz.

Ashâb-ı kirâmdan sonra “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” meşhur dört imâm ve bunların mezheplerine göre ictihad eden İmâm-ı Ebû Yusuf, İmâm-ı Muhammed, İmâm-ı Züfer, ibni Nüceym, İmâm-ı Rafii, İmâm-ı Nevevî, İmâm-ı Gazâlî ve benzerleri “rahime-hümullahü teâlâ” gibi yüksek âlimler yetişti. Asır-ı saadet uzaklaştıkça, hadis-i şerifleri nakil ve rivayet eden on iki silsilenin, yani haber verme zincirinin halkaları arttı. Hadis-i şeriflerin hangi silsileden ve hangi kimselerden alınacağı, düşünülecek bir mesele oldu ve çok güç ve belki imkansız oldu. Bundan dolayı, dördüncü asırdan sonra, ictihad edebilecek bir âlim yetişemez oldu. Bütün müslümanlar, bu dört imamdan birine tâbi olup o imâmin mezhebine uymaya mecbur oldu.

Din-i İslamı yıkmak için uğraşanlardan bir kısmı, o kadar kurnaz oldukları hâlde, İslamiyetin inceliklerini kavrayamadıklarından, kitaplarında ve konferanslarında (ictihad kapısı kapandı) sözüne saldırıyor. Fakat kürsülerden saçtıkları rakı kokuları ile beraber, çürük ve boş kafalarından, ağızlarına sızan hezeyanları, dinleyicilere gülünç olmaktan başka tesir yapamıyor. Elhamdülillah, İslam semasını kaplıyan korkunç irtidad bulutlarının karartmakta olduğu gençliğin saf ve berrak ruh deryası, hakikat güneşinin beliren tektük şuaları ile ışıldamaya başlamaktadır.

İctihad, bir ibâdet olduğundan, yani Allahü teâlânın emri olduğundan, hiçbir müctehid, diğer bir müctehidin ictihadına yanlış diyemez. Çünkü, her müctehide, kendi ictihadı haktır ve doğrudur. Mesela, İmâm-ı Şâfiî “rahime-hüllahü teâlâ”, Hanefi mezhebinde olmadığı hâlde, (İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfenin “rahmetullâhi aleyh” rey ve ictihadını beğenmeyene, Allahü teâlâ lanet etsin!) yani merhamet etmesin buyurmuştur. İmâm-ı Ebû Yusuf ve İmâm-ı Muhammed ve diğer imamların “rahime-hümullahü teâlâ”, İmâm-ı Âzama uymayan sözleri, onu beğenmemek, kabul etmemek değildir. Kendi ictihadlarını bildirmektir. Bunu bildirmeye memurdurlar. Server-i âlem “sallallâhü aleyhi ve sellem” uzak memleketlere gönderdikleri Sahabe-i kirâma, güçlük karşısında kalınca, âyet-i kerimelere müraceat etmelerini, orada bulamazlarsa, hadis-i şeriflere müraceat etmelerini, orada da bulamazlar ise, kendi rey ve ictihadları ile hareket etmelerini emir buyururdu. Kendilerinden daha yüksek ilmli ve fikirli olsalar dahi, başkalarının fikir ve ictihadına uymamalarını emir buyururdu.

İşte bunun gibi, İmâm-ı Ebû Yusuf ve İmâm-ı Muhammed de “rahime-hümallahü teâlâ” hocaları, üstadları olan İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe “rahmetullâhi aleyhim” hazretlerinin fikir ve reyine tâbi olmayıp, kendi ictihadları ile hareket ederlerdi. Halbuki İmâm-ı Âzâmin “rahmetullâhi aleyh” ilmi, fikri, onların üstünde idi ve onların üstadı idi.

Dört mezhep arasındaki farklar da, bundan ileri gelmektedir. Mesela Hanefi mezhebinde kan akınca abdest bozulduğu hâlde, İmâm-ı Şâfiînin ictihadında bozulmuyor. Şâfiî mezhebinde bulunan biri, elinden kan akınca, abdest almadan namaz kılarsa, hiçbir hanefi, ona abdestsiz namaz kıldı diyemez. Çünkü onun tâbi olduğu mezhep imâminın ictihadı böyledir. Hanefi mezhebinde bulunan bir kimse, yabancı bir kadının [nikahla alması ebedî haram olan 18 kadından başkasının] derisine dokunduktan sonra, abdestini yenilemeden namaz kılsa, hiçbir Şâfiî de, o hanefinin abdestsiz namaz kıldığını söyleyemez. O hâlde abdestte, namazda, nikahta, mirasta, vasiyetlerde, talakta, cürm ve cinayetlerde, alışverişte ve bunlar gibi birçok şeylerde imamlarımızın [yani en büyük din âlimlerinin] birbirine uymayan sözleri, hep ictihadları olup hiçbiri diğerinin sözüne yanlış, bozuk dememiştir.

Sahabe-i kirâm da “Rıdvânullahi aleyhim ecma’în” böylece birçok işlerde birbirlerine uymamışlarsa da, hiçbiri diğerinin ictihadına yanlış dememiş, dalâlet, fısk demeyi hatırlarına bile getirmemişlerdir. Mesela, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallâhu anh” halife iken, müslüman olmasını teşvik için, bir muhtediyi, bir sahabinin yanına katarak, beyt-ül-malın muhafaza memuru olan hazret-i Ömere “radıyallâhu anh” gönderdi. Buna zekat hissesini versin! diye emretti. Ömer “radıyallâhu anh” ise, bu parayı vermedi. (Müellefe-i kulûb) ismi verilen bu gibi kimselere zekat verilmesi, âyet-i kerimede emredilmiş iken, neye vermedin? diye sorunca, İmâm-ı Ömer “radıyallâhu anh” (kâfirlerin kalplerini yumuşatmak emri, Allahü teâlânın vaat ettiği zafer ve galipiyet başlamadan evvel, kâfirlerin azgın olduğu zamanda idi. Şimdi ise, müslümanlar kuvvetlenmiş, kâfirler mağlub ve âciz olmuştur. Şimdi kâfirlerin kalplerini mal ile kazanmaya lüzum kalmamıştır) buyurdu. (Müellefe-i kulûb) denilen kâfirlere zekat verilmesi emrini nesh eden, yani yürürlükten kaldıran âyet-i kerimeyi ve Muaz hadisini okudu. İmâm-ı Ömerin “radıyallâhu anh” bu ictihadının, Sıddîk-ı Âzâmin rey ve ictihadına uymaması, onun bu emrini reddetmek değildir. Beyt-ül-malin [yani, müslümanlara ait para ve eşyanın] muhafazasına ve idaresine memur olduğu için, ictihadını söylemişti. Ebû Bekr de “radıyallâhu anh” bu ictihadından dolayı ona bir şey dememişti. Hatta, ictihadını değiştirerek, Ashâb-ı kirâmın hepsi, hazret-i Ömer gibi ictihad ettiler. İmâm-ı Rabbânî, 2. cilt, 36. mektup sonlarında, Ashâb-ı kirâmın, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” ictihadından ayrılmasına misal olarak, şunu da yazmaktadır:

Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, vefât etmesine yakın bir zamanda, (Bana kağıt veriniz, size bir şeyler yazacağım!) buyurmuştu. Orada bulunanlardan bir kısmı, kağıt verelim dedi. Bir kısmı da vermeyelim dedi. Ömer-ül Fâruk “radıyallâhu anh”, bu kısımdan idi. (Allahü teâlânın kitabı, bize yetişir) dedi. Bu yüzden de ona dil uzatıyor, kötülüyorlar. İşin iç yüzünü anlasalar, bir şey söyleyemezler. Çünkü, Fâruk “radıyallâhu anh”, vahyin son bulduğunu, Cebrâil aleyhisselâmın gökten artık haber getirmiyeceğini ve rey ve ictihattan başka bir yolla ahkâm çıkarılamayacağını bilmişti. O ânda Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” yazacağı şeyler, ictihadla bulunacak şeyler olacaktı. Allahü teâlânın (İctihad ediniz!) emri ile başka müctehidler de, bunları bulabilirdi. İşte Ömer “radıyallahü teâlâ anh”, bunları hemen düşünerek, Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” o vecalı, sıkıntılı ânda üzmek, yormak istemedi. Başkalarının yapacağı ictihadları kâfi gördü ve (Bize Kurân-ı Kerîm yetişir) buyurdu. Yani (Müctehidlerin kıyas ve ictihad etmeleri için, Kurân-ı Kerîm kâfidir) dedi. Yalnız Kurân-ı Kerîmi söylemesinden anlaşılıyor ki hallerden ve işaretlerden anlamıştı ki yazılacak ahkâmin ictihadı, hadis-i şeriflerden çıkarılmayıp, Kurân-ı Kerîmden çıkarılacak şeylerdi. O hâlde, hazret-i Ömerin “radıyallâhu anh” kağıt getirmeye mâni olması, Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” hastalığın şiddeti, ağrıların kesreti zamanında üzmemek, yormamak için merhamet ve şefkatinden idi. Zaten, kağıt istemeleri de emir şeklinde değil, başkalarını ictihad zahmetinden kurtarmak için acıdıklarından idi. Çünkü, emir şeklinde olsaydı, emirleri bildirmek lazım olduğundan, kağıtı istemeye ehemmiyet verir. Ashâbının “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” uyuşmaması ile vazgeçmezdi.

Sual: Fâruk “radıyallâhu anh” o zaman (Durun bakalım sayıklıyor mu?) demişti. Bunu niçin söyledi?

Cevap: İmâm-ı Rabbânî “kuddise sirruh”, buna şöyle cevap buyuruyor: Fâruk “radıyallâhu anh”, belki o sözün, hastalığın ateşli anında istemeyerek söylendiğini sanmıştı. Nitekim (yazacağım) buyurmaları, buna işarettir. Çünkü, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, ömründe bir şey yazmamıştı. Bundan başka, (Benden sonra yoldan çıkmıyasınız!) buyurmuştu. Halbuki din kâmil olmuş, nimet tamam olmuş ve Allahü teâlâ râzı olmuş iken, yoldan çıkmak nasıl olabilir? Bu tamamlık ve bu kemâl ile beraber, yoldan çıkılacaksa, bunu durdurmak için bir ânda ne yazılabilir? 23 senede yazılanın durduramayacağı bir dalâleti önleyecek ne yazılabilir? Fâruk “radıyallâhu anh”, bunlardan anlamıştı ki bu söz insanlık icâbı, istemeden söylenmişti. Bir kısmı soralım dedi. İkinci kısmı, sormıyalım, rahatsız etmiyelim, dedi ve sesler yükseldi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Kalkınız, birbirleriniz ile çekişmeyiniz! Peygamberin huzurunda çekişmek iyi değildir) buyurdu ve artık, böyle şey söylemedi. Kalem, kağıt istemedi.
Ashâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”, ictihad ile çıkarılacak ahkamda Peygamberimizden “sallallâhü aleyhi ve sellem” ayrılmaları eğer [Allah göstermesin] keyif ve inat ile olsaydı mürted olurlardı. Din-i İslamdan çıkarlardı. Çünkü, Server-i âleme “sallallâhü aleyhi ve sellem” karşı ufak bir edebsizlik küfürdür. Böyle şeyden Allahü teâlâya sığınırız. Halbuki bu ayrılıkları (Fatebiru) emrine uymak için idi. Çünkü, ictihad mertebesine yükselen bir kimsenin, ictihadla bulunan hükümlerde, başkasının ictihadına uyması hatadır ve yasaktır. Evet Kurân-ı Kerîmde ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilen hükümlerde ictihad olmaz. Bu hükümlere uymak her müslümana lâzımdır.

Hülâsa ve netice olarak deriz ki Ashâb-ı kirâmın hepsi “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” gösteriş yapmaktan uzak, kimseye beğendirilmelerini düşünmeyip, yalnız kalplerini, huylarını temizlemeye uğraşırlardı. Görünüşe aldırmazlar, öze ve hakikate ehemmiyet verirlerdi. Birinci işleri, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” emirlerini yapmak, Onu gücendirmekten sakınmak idi. Analarını, babalarını, çocuklarını, ailelerini, o Servere fedâ etmişlerdi. Ona olan imanları, ihlasları o kadar çoktu ki mübarek tükürüğünün yere düşmesine zaman bırakmazlar, ab-ı hayat gibi içerlerdi. Tıraş olunca, mübarek saçlarını, sakal kesintilerini yere düşmeden kapışırlar, bir kılını taşımayı, tac ve tahttan kıymetli bilirlerdi. Koca Roma ordularını yere seren, kaleları, memleketleri feth eden Hâlid ibni Velid “radıyallâhu anh”, bütün bu muvaffakıyetlerinin, başında taşıdığı bir (sakal-ı şerif) sayesinde olduğunu söylemişti.

Evlatdan evlada yadigar kalan bu sakal-ı şerifler, camilere vakıf edilmiştir. Mübarek günlerde ziyaret edilmektedir. Ashâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” o Servere olan îman ve ihlaslarının çokluğundan, kan aldırınca, içtikleri meşhurdur. Yalandan ve iftirâdan uzak olan o mübarek insanlardan, Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” karşı edebe yakışmaz görünen bir söz çıkarsa, buna iyi mânâ vermeye çalışmalı, kelimeyi değil, maksadı düşünerek selamete ermeliyiz!

Sual: Ahkâm-ı ictihadiyede hata ihtimali olunca, Resûlullahtan “sallallâhü aleyhi ve sellem” gelen ahkâm-ı İslameyenin hepsine nasıl güvenilebilir?

Cevap: Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” ahkâm-ı ictihadiyeleri, sonradan ahkâm-ı semaviye olur. Yani Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” hata üzerinde kalmaları câiz değildir. Ahkâm-ı ictihadiyede müctehidler ictihad edip ayrılıklar belli olduktan sonra, Allahü teâlâ doğru hükmü bildirir. Doğru belli olur. O hâlde Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” hayatta iken çıkarılan ahkâm-ı ictihadiyenin hepsinde vahiy gelerek doğruları bildirilmiş, şüphelileri hiç kalmamıştır. Demek ki Resûlullahtan “sallallâhü aleyhi ve sellem” gelen ahkamın hepsi doğrudur. Hepsi katidir. Çünkü, hepsi vahiy ile bildirilmiştir. Sonradan vahiy ile doğrusu bildirilecek olan bu ahkamda ictihad etmeyi emretmekten maksat, müctehidlere derece ve sevap vermek içindir. Peygamber efendimizden “sallallâhü aleyhi ve sellem” sonra bulunan ahkâm-ı ictihadiye ise, böyle katî olmayıp, zannîdir, şüphelidir. Bunları yapmak lazım ise de, inanmayan kâfir olmaz. Fakat, bunlardan da, bütün müctehidlerin birbirlerine uygun ictihadları ile çıkarılan bir hükmü inkâr eden, yine kâfir olur.

Hülâsa, bizler, kalplerimizi, Ehl-i beytin hürmet ve sevgisi ile nurlandırmalı ve Sahabe-i kirâmın hepsini, hiç birini ayırmadan, büyük ve yüksek bilmeliyiz “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”. Her birini Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimizin tayin buyurdukları derece ve yükseklikte tanımalıyız! Aralarında olan münakaşaların ve muharebelerin, güzel niyet ve iyi sebeplerden ileri geldiğine inanmalı, hiçbirine kusur ve kabahat bulmamalı ve söylememeliyiz!

İmâm-ı Şâfiî ve İmâm-ı Ahmed “radıyallâhu anhüma” buyuruyorlar ki (Ellerimiz o kanlara bulaşmadığı gibi, dillerimizi de bulaştırmaktan muhafaza edelim!) O hâlde Sahabe-i kirâmın hepsini, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” talebeleri oldukları için, saf ve temiz bilmemiz ve çok sevmek, hürmet etmek lazım geldiğini îtikat etmemiz icap eder. Sahabe-i kirâmın, Tabiîn-i izâmin ve Tebei tabiînin ve müctehidlerin ve mütekellimin, fukaha, muhaddisin, müfessirin ve bu ümmetin sâlihlerinin hepsi böyle îtikat etmişlerdir.

Ehl-i sünnet ve cemaat denilen zümre-i naciyenin de mezhep ve îtikatları bu doğru yoldur. Bir kimse, bu ümmet-i necibenin evliyâsından birinin birkaç gün meclisinde bulunup, onun sohbeti ile güzel huylarından, faziletlerinden edinerek, faydalanince, buna bütün dünyada kıymet biçilmez iken, nasıl olur da Ashâb-ı kirâmın birbirleri ile olan ayrılıkları ve muharebeleri kötü maksatlı kimselerin, kendilerine benzeterek söyledikleri ve kitaplarında yazdıkları gibi çirkin ve uygunsuz bilinir? Çünkü, Ashâb-ı kirâm “aleyhimürRıdvân” Resûl-i ekremi “sallallâhü aleyhi ve sellem” aşırı severlerdi. Uğrunda canlarını, mallarını, mülklerini, evlatlarını, ezvac, baba ve analarını ve vatanlarını, terk ve fedâ ederlerdi. Uzun zamanlar sohbetlerinde bulunarak her cihetten faydalanmiş ve Peygamber efendimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” ahlakı ile ahlaklanmış, aşağı huylardan temizlenmiş, kalpleri, nefsleri saf ve pak olmuştu. Peygamber efendimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ashâb-ı kirâmı “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” için böyle söylemek ve zannetmek asla câiz değildir.

Böyle söyleyen ve yazan zevallılar, bilmiyorlar mı ki onlara düşmanlık edenler, doğrudan doğruya Server-i âleme “sallallâhü aleyhi ve sellem” düşmanlık etmiş oluyorlar. Onları kusurlu bilmekle, Fahr-i âlemi “sallallâhü aleyhi ve sellem” kusurlu göstermiş oluyorlar. Bunun içindir ki dinimizin büyükleri, (Peygamberimizin “aleyhissalatü vesselâm” Ashâbına hürmet etmeyen, onları kusurlu bilen, Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” îman etmemiş olur) buyurdular.

Cemel ve Sıffin vak’aları, onları kötülemeye sebep olamaz. İki taraftakiler de, günaha girmedi, belki sevap kazandılar. Zira, hadis-i şerifte bildirildiği gibi, ictihatta hata eden müctehide bir sevap, isabet edene iki veya on sevap vardır. Şüphe yoktur ki ayrılık, gizli maksatlar ve dünya arzuları için olmayıp ancak ictihadların uymaması sebebi iledir. İmâm-ı Muhammed Kurtubinin Tezkiresi Muhtasarında, İmâm-ı Abdülvehhab-ı Şarani buyuruyor ki: (Muaviye ve Ali “radıyallâhu anhüma” arasındaki muharebe ve ayrılıklar, ictihad ayrılığından doğan dini bir mesele idi. Dünya arzularına kavuşmak için değildi. Yani, saltanat ve reislik sevdası ile değildi ki söz edilsin. Belki din için olduğundan iyi ve makbul idi.) İmâm-ı Kurtubi ve Abdülvehhab-ı Şarani bu dinin büyüklerindendir. Yine aynı kitapta diyor ki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Bundan sonra, [yani benden sonra], Ashâbım arasında fitne çıkarak muharebe olacaktır. Cenâb-ı Hak bunları, benimle olan sohbetlerinden dolayı afv ve mağfiret eder. Bunlardan sonra gelen müslümanlar arasında bu sebeple çıkacak fitnede kimse affolunmayacaktır). Çünkü, onlar, sahabi değildir, yani sohbette bulunmamışlardır. İnsan, dünyada iken sevdiği kimse ile haşr olacaktır. Sahabe-i kirâmın hepsi, Server-i âlemi “sallallâhü aleyhi ve sellem” çok severdi.

Yine aynı sayfada yazılı olan bir hadis-i şeriften anlaşılıyor ki Ashâb-ı kirâm “aleyhimürRıdvân” arasındaki muharebelerde hem ölen, hem de öldüren Cennetliktir. Onların hepsi büyük müctehid idi. Bir müctehid, kendinden daha yüksek bir müctehidin ictihadından başka ictihad edince, kendi ictihadı ile amel etmesi lâzımdır. Başkasının ictihadına uyması câiz değildir. İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfenin talebesi olan İmâm-ı Ebû Yusufun ve İmâm-ı Muhammedin ve yine İmâm-ı Muhammed Şâfiînin talebesinden olan Ebû Sevrin ve Müzeninin, üstadlarının reylerine uymayan ne kadar ictihadları var. Onların haram dediklerine helal, helal dediklerine haram demişlerdir. Bunlara, günah işledi, hata etti denilemez. Kimse de böyle dememiştir. Zira, ayrılmaları, ictihad yüzündendir. Kendileri de müctehittir. Ashâb-ı kirâmın her biri de böyle müctehitti. Vahşiden “radıyallâhu anh” hazret-i Ebû Bekre “radıyallâhu anh” kadar hepsi, hazret-i Muaviye de “radıyallâhu anh”, müctehid idiler. Her biri, Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” kalplere işliyen mübarek nazarlarına ve dualarına kavuşmakla şereflenmiştir. Mesela, hazret-i Muaviye “radıyallahü teâlâ anh”, (Ya Rabbi! Onu hadi ve mehdi kıl!) duâsına kavuşmuştu. Hadi, doğru yolu bulmuş, hidayete ermiş, Mehdi, hidayete getirici demektir. Düşünülürse, bu duâ , dünya ve ahiretin en yüksek derecesini göstermektedir. Şüphe eden, Server-i âlemin “sallallâhü aleyhi ve sellem” duâsının kabul olmayacağını iddia etmiş olur. Server-i âlem “sallallâhü aleyhi ve sellem” Sahabenin büyüklerini sayarken, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü teâlâ anh” için, (Ümmetimin en merhametlisidir) buyurdukları gibi, hazret-i Muaviye “radıyallâhu anh” için de, (Ümmetimin en hâlimi ve en cömertidir) buyurmuşlardı. İyi düşünmelidir ki bu iki kıymetli huy ve sıfatın derecesi, nerelere kadar yükselmektedir?
İbni Hacer-i Mekki “rahime-hullahü teâlâ” (Tathir-ül-cenan) kitabının 27. sayfasında şöyle yazıyor: Abdullah ibni Abbas “radıyallâhu anhüma” buyuruyor ki: Cebrâil “aleyhisselâm” Peygamber “aleyhissalatü vesselâm” efendimize geldi. Ya Muhammed “sallallâhü aleyhi ve sellem”! Muaviyeyi “radıyallâhu anh” sana tavsıye ederim. Kurân-ı Kerîmi yazdırmakta ona emniyet et, güven! dedi. Yine aynı sayfada yazıyor ki Resûl-i ekrem “sallallâhü aleyhi ve sellem”, bir gün mübarek zevcesi Ümm-i Habîbenin “radıyallâhu anha” odasına geldi. O esnada hazret-i Muaviye “radıyallâhu anh” başını, kız kardeşi Ümm-i Habîbenin “radıyallâhu anha” kucağına koymuş uyuyordu. Resûl-i ekrem “sallallâhü aleyhi ve sellem” bu hâli görünce, buyurdu ki (Ya Ümm-i Habîbe! Kardeşini bu kadar çok mu seviyorsun?) Kardeşimi çok seviyorum, dedi. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Onu Allahü teâlâ ve Resûlü de seviyor).

O kitapta yine yazıyor ki hazret-i Muaviye “radıyallâhu anh” Peygamber efendimize “sallallâhü aleyhi ve sellem”, yakîn akraba olmak ile şereflenmiştir. Çünkü, kız kardeşi Ümm-i Habîbe “radıyallâhu anha”, Peygamber efendimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” zevcelerinden idi.

Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” bir hadis-i şeriflerinde buyuruyor ki (Allahü teâlâ, bana söz verdi ki kızlarını aldığım ve kızlarımı verdiğim aileler Cennette benimle beraber olacaklardır).

Hazret-i Muaviyenin “radıyallâhu anh” faziletlerini bildiren hadis-i şeriflerden birisi de budur ki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, hazret-i Muaviyeye “radıyallâhu anh” buyurdu ki (Sen melik olduğun zaman, yani halife olduğun zaman, vazifeni iyi yap!) Hazret-i Muaviye “radıyallâhu anh” buyuruyor ki benim halife olmaya arzu ve hevesim, bu hadis-i şerifi işittiğim zaman başladı. Zira bu hadis-i şerif benim halife olacağımı müjdeliyordu. Server-i âlem “sallallâhü aleyhi ve sellem” hazret-i Muaviyenin “radıyallâhu anh” ileride halife olacağını haber vermişti. Bu haber de mucizelerinden biridir. Muaviye “radıyallâhu anh”, bu hadis-i şerifin muhakkak meydana çıkacağına imanı olduğundan, halife olacağı zamanı bekleyordu. Fakat bunun hakiki zamanı, emirül müminin İmâm-ı Alinin “radıyallâhu anh” vefâtından ve İmâm-ı Hasanın “radıyallâhu anh” hilafeti kendinden ayırarak ona verdiği andan sonra idi. Muaviye “radıyallâhu anh”, acele ederek, vaktinden önce, Âişe ve Zübeyr ve Talhanın “radıyallâhu anhüm”, İmâm-ı Ali “radıyallâhu anh” ile harp etmelerinden sonra, bu arzusunu yerine getirmek istedi ki bunda yanılmıştı. Fakat bu hatası, ictihatta hata olduğundan, hiç bir şey denemez.

Yine o kitapta diyor ki Server-i âlem “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ebû Bekr ve Ömere “radıyallâhu anhüma” danıştı. İki defa, (Fikrinizi bana söyleyiniz!) buyurdu. Onlar, (Allahü teâlâ ve Resûlü “sallallâhü aleyhi ve sellem” daha iyi bilir) dediler. Sonra, Muaviyeye “radıyallâhu anh” haber gönderdi. Yanlarına gelince: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (İşlerinizde Muaviyeyi bulundurunuz. Çünkü, o kavidir, emindir.)

Diğer bir hadis-i şerifte, (Ya Rabbi, Muaviyeye hesabı ve kitapeti bildir! İslam memleketlerinde, ona yüksek mevki ve makâm ver! Emirlerinin yapılmasını kolaylaştır! Onu azaptan koru!) diye duâ buyurdu. İmâm-ı Ömer “radıyallâhu anh”, Muaviyeyi “radıyallâhu anh” meth ve sena edip, hazret-i Ebû Bekr “radıyallâhu anh” Şamı alınca, oraya Vâli yaptığı kardeşi Yezidin vefâtında onu, kardeşi yerine, Vâli tayin etti ve halife kaldığı on sene içinde vazifesinden azl etmedi. İmâm-ı Osman ve İmâm-ı Ali “radıyallâhu anhüma” da, halife iken Muaviyeyi “radıyallâhu anh” Şam valiliğinde bırakıp azl etmediler. O zaman, birçok velâyetler, valilerinden şikayet ettikleri hâlde, Muaviye “radıyallâhu anh” dâima sevilmiş, kimse onu şikayet etmemiştir.

Sûfiyye-i aliyyenin büyüklerinden ve reislerinden olan, gavs-i Âzam Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî “rahime-hullahü teâlâ” bütün müminlere dini öğretmek ve îtikatlarını düzeltmek için yazdığı (Gunyet-üttalibin) kitabının birinci cüzünün 54. sayfasında, Ebû Bekr, Ömer, Osman ve Ali ve Hasan “radıyallâhu anhüm” hilafetlerini uzun uzadıya anlattıktan sonra, diyor ki: [İmâm-ı Ali “radıyallâhu anh” vefât edince, İmâm-ı Hasan “radıyallâhu anh” müslümanların kanı dökülmemesi ve herkesin rahat etmesi için, hilafeti bırakmak istedi ve Muaviyeye “radıyallâhu anh” teslim etti ve onun emirlerine tâbi oldu. O günden itibaren, Muaviyenin “radıyallâhu anh” hilafeti hak ve sahih oldu. Bu sûretle, Server-i âlemin “sallallâhü aleyhi ve sellem” haber vermiş olduğu, (Bu benim oğlum seyittir, yani büyüktür. Allahü teâlâ, bunun ile müminlerden iki büyük fırka arasını bulur, yani barıştırır) hadis-i şerifinin mânâsı meydana çıktı. Görülüyor ki İmâm-ı Hasanın “radıyallâhu anh” tâbi olması ile Muaviye “radıyallâhu anh”, İslamiyete uygun halife olmuş, böylece müslümanlar arasındaki anlaşmazlık sona ermiştir. Tabiîn ve Tebei tabiîn ve dünyadaki bütün müslümanlar Muaviyeyi “radıyallâhu anh” halife olarak tanımiştir. Server-i âlem “sallallâhü aleyhi ve sellem” hazret-i Muaviyeye “radıyallâhu anh”, (Halife olduğun zaman yumuşak ol veya güzel idare et!) buyurdukları gibi, diğer bir hadis-i şerifte, (İslamiyet değirmeni 35 sene veyâhut 37 sene devam edecektir!) buyurmuştur. Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” çarh, yani dolab buyurmasının sebebi, dindeki kuvveti ve sağlamlığı bildirmek içindir. Bu müddetin 30 senesi 4 halife ve İmâm-ı Hasan “radıyallâhu anhüm” ile tamamlandıktan sonra, geri kalan 5 veya 6 veya 7 senesi, hazret-i Muaviyenin “radıyallâhu anh” hilafeti zamanıdır. Hilafeti, 19 sene ve birkaç ay sürmüştür.]

Gunye kitabının türkçe tercümesi basılmıştır. Okunması tavsıye olunur.

Mîr’at-ı kainat kitabı, 2. cilt, 3. sayfasında diyor ki (Hazret-i Muaviyenin “radıyallâhu anh” babası, Ebû Süfyan olup beşinci babası Abdü Menaf, Resûlullahın da “sallallâhü aleyhi ve sellem” dedelerinden idi. Hazret-i Muaviye “radıyallâhu anh”, hicretten 19 sene evvel, dünyaya gelmiştir. Babası ile Mekke-i mükerremenin fethi günü imana gelmişti. Uzun boylu, beyaz yüzlü, güzel, yakışıklı ve heybetli idi. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” Kurân-ı Kerîmi yazan katiblerinden olup çok dualarını kazanmıştı. Halife olacağı da, kendisine müjdelenmiş idi. Bir gün, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hayvana binip, onu da, arkasına bindirmişti. Konuşurlarken (Ya Rabbi! Buna çok ilim ve hilm ver!) diye duâ buyurmuştur. Tarihlerin hepsi diyor ki: Aklı, zekası, affı, cömertliği, idaresi, yumuşaklığı pek ziyâde olup dillerde gezerdi. Affı ve yumuşaklığı hakkında nice hikayeler vardır ve iki büyük Arabî kitap halinde neşredilmiştir. Arabistanda dört dahi yetişmiştir. Hazret-i Muaviye, Amr ibn-i As, Mugire tebni Şube “radıyallahü teâlâ anhüma” ve Ziyad bin Ebihtir. Âlimlerden birçoğu demiştir ki çok heybetli, cesaretli, tedbirli, gayretli, merhametli olup her sûretle, sanki idareci olarak yaratılmıştı. Hatta, hazret-i Ömer, onu gördükçe “radıyallâhu anhüma” (Bu, bir İran şahitır) buyururdu. Bir şey isteyeni boş çevirmez, katkat fazlasını verirdi. Bir gün, Hasan “radıyallâhu anh” borcu olduğunu söyledikte, 80 bin altın vermişti. Amr ibni Ası “radıyallâhu anh” Mısra Vâli yapıp, iki sene bütün Mısır gelirini, ona bağışlamıştı.

Ağabeysi Yezid, Ömer “radıyallâhu anhüma” tarafından, Şamda Vâli iken hicretin 20. senesinde vefât etmiş ve yerine, bunu vekil tayin etmişti. Halife Ömer “radıyallâhu anh”, asil olarak Vâli yaptı. Hazret-i Osman, Ali ve Hasan “radıyallâhu anhüm” de, kendisini azl etmediler. Hicretin 41. senesinde İslamiyete uygun, sahih halife oldu. Buna, bütün İslam memleketlerinde bulunanlar, râzı olup bu seneye (amül-cemaa) ismi verildi. Halife olunca, Afrikada kâfirlerle cihâtâ başladı. Bir sene sonra, Abdurrahmân isminde bir serdarı [kumandanı] İranın şarkında Sicistana [yani Sistana], bir sene sonra, Sudana ordu gönderip, oraları kâfirlerden aldı. 44. yılda Kabil şehrini, sonra Mühelleb kumandasındaki ordusu, Hindistan ve Semerkandı aldı. Mühelleb, daha sonraları haricilerle çok muharebeler yaparak yayılmalarını önlemiş büyük bir kahramandır. 45’te Afrikıye [yani Tunus] alındı. 47’de Çinde büyük ve çetin muharebeler yapıldı ve çok şehit verildi, 48’de Kıbrıs adasına, bizzat gazaya gidip, feth etti.

Kıbrıs adası, nice zaman müslümanların elinde kaldı. (Ahlak-ı alai) kitabı son kısmı, beşinci sayfada diyor ki (Kıbrıs adasında, Ashâb-ı kirâmdan ve Tabiîn-i izamdan, çok kimselerin mezarı vardır. Bilhassa Enes bin Malikin “radıyallâhu anh” teyzesi Ümm-i Hıram “radıyallâhu anha” orada medfundur). Bir gün, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” onun evinde uyumuştu. Gülerek uyandı. Ya Resûlallah! Niçin güldünüz dedikte, (Ya Ümm-i Hıram! Ümmetimden bir kısmını, gemilere binip, kâfirlerle gazaya giderler gördüm!) buyurdu. Ümm-i Hıram (Ya Resûlallah! Duâ et, ben de onlardan olayım!) dedi. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Ya Rabbi! Bunu da onlardan eyle!) diye duâ buyurdu. Hazret-i Muaviye “radıyallâhu anh” zamanında Ümm-i Hıram, zevci ile gemilere binip, Kıbrısa gitti. Kıbrısta attan düşüp şehit oldu. Kıbrısın ikinci fatihi, Mısır sultanı Eşref Tatar olup 1425’de feth etmiştir. Üçüncü fatihi II. Sultan Selim Han olup 1570’de almıştı. Berlin muahedesinden sonra 1878’de yalnız idaresi İngiltereye bırakılmıştır. Hazret-i Muaviye, 50 senesinde oğlu Yezidi, İstanbul’u almaya gönderdi. Hâlid ibni Zeyd Ebû Eyüpel ensârî de, bu orduda olup birçok Ashâb-ı kirâm “aleyhimürRıdvân” ile birlikte İstanbul’da şehit oldular. Bizanstan her sene vergi almak üzere sulh yaptılar. 54 yılında Ubeydullah ibni Ziyad [Abbasi vezirlerinden, ibni Zeyad başkadır] kumandasındaki bir ordusu, Asyada Ceyhun nehrini develerle geçip Buhara alındı. Asyada, Afrikada her ân İslamiyet yayıldı. Kudüs-i şerifi, evvelce Ömer “radıyallâhu anh” almış idi ise de, sonra kâfirlerin eline geçmişti. Muaviye “radıyallâhu anh” tekrar aldı. Hülâsa, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Ya Rabbi! Muaviyeyi her yerde hakim et!) duâsı, yerini bulup, Afrikada Kayrivandan, Asyada Buharaya kadar ve Yemenden İstanbul’a kadar bütün memleketlere hâkim oldu. Herkes kendisini sever, hürmet ederdi. Ehl-i İslam, rahat ve bolluk içinde idi. Gâyet güzel giyenir, latif atlara biner, zevk ile yaşardı. Fakat, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” sohbeti ve hayır duâları sayesinde, İslamiyetten ayrılmazdı. Günah, zulmetmemeye çok dikkat ederdi. Şamda, hazret-i Ömer zamanında dört sene, hazret-i Osman zamanında on iki sene, hazret-i Ali zamanında beş sene, Hasan hilafetinde altı ay Vâli olup Hasan “radıyallâhu anhüm” hilafeti bırakınca, bütün İslam memleketlerine şer’ân ve sahih olarak 19 sene halife oldu. Hicretin 60. senesinde Recep ayında, 79 yaşında vefât etti. Şamda defnedildi. Vefât edeceği zaman, bereketlenmek için, hürmetle saklamakta olduğu, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimizin mübarek saçlarından birkaç kılı ve mübarek tırnaklarını, ölünce ağzına ve gözlerine koymalarını vasiyet etmişti. Abdurrahmân, Yezid, Abdullah isminde üç oğlu ile Hind, Remele, Safiye ve Âişe isminde dört kızı vardı). Mîr’at-ı kainatın yazısı, burada tamam oldu.

Mısır ulemasından İmâm-ı Ahmed bin Muhammed Şihâbüddîn-i Kastalaninin “rahime-hullahü teâlâ”, (Mevahib-i ledünniye) kitabının, şair Mahmud Abdülbaki “rahime-hullahü teâlâ” tercümesinde diyor ki (İbni İshaka göre, Muaviye “radıyallâhu anh” Şamda 20 sene Vâli, 20 sene de halife idi. İmâm-ı Ahmed bin Hanbel buyuruyor ki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, ona duâ edip, (Ya Rabbi! Muaviyeye ilim ve hesap öğret! Onu Cehennemden koru!) buyurdu. Kurân-ı Kerîmi yazmak vazifesi ile meşhurdur.)

Muhammed Şemseddin Sami beğ (Kamus-ül alam) da diyor ki (Muaviye “radıyallâhu anh”, Ashâb-ı kirâmın büyüklerinden idi. Babası Ebû Süfyan, kardeşi Yezid ve anası Hind ile birlikte, Mekkenin alındığı gün imana gelmiştir. Kendisi daha evvel müslüman olmuş, babasının korkusundan gizlemişti. Babası da, kendisi de, halis ve sağlam müslüman olup Huneyn gazasında, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” önünde harp etmişlerdir. Ebû Süfyanın, Taif gazasında bir gözü kör olmuş, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîkın hilafeti zamanında, on üç senesindeki Yermük muharebesinde de diğer gözü çıkmıştı. Hazret-i Muaviye “radıyallâhu anh”, Fahr-i âlem “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimizin katibliğinde bulunmak şerefine de nail olmuştu. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallâhu anh” Şama asker gönderdikte, ağabeysi Yezid ile birlikte Hâlid ibni Velid “radıyallâhu anh” kumandası altında harp etmişlerdir. Hicretin 41. senesinde, Kufede hilafetle kendisine biat olunarak, 20 sene halifelik etmiştir. Hazret-i Muaviye “radıyallâhu anh” fevkalade akıllı, çok zeki fasih, tatlı ve tesirli söz sâhibi idi. Gâyet sabırlı ve halim, kerem ve ihsan sâhibi bir Zât idi. Şamda Vâli iken, halife Fâruk-ı Âzam “radıyallâhu anh”, Romalıları hayrette bırakan ve meşhur olan, sade ve mütevadi kıyafeti ile Şamı şereflendirdikte, onun muntÂzam, zarif hâlini görünce, (Bu, İran şahları gibidir) buyurmuştu. Hazret-i Muaviye “radıyallâhu anh” halife iken, din-i İslamın, dünyaya yayılmasına ve terakkîsine çok hizmet edip, çok memleketler almıştır. Din âlimlerimiz, kendisinden çok hadis-i şerif alarak kitaplara yazmışlardır, [ki bu, büyüklüğünü, îtimat ve emniyet olunduğunu gösteren, kuvvetli bir şahittir]. Fahr-i kainat “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimizin, kendisine vermiş olduğu bir gömleğe sarıp; saklamış olduğu Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimizin tırnak kesiklerini de gözlerine ve ağzına koyarak, defnetmelerini vasiyet etmişti). Kamus-ül alam yazısı burada bitti.
Mecelle ismindeki çok kıymetli kitabı hazırlamakla, din-i İslama büyük hizmet eden ve en doğru 12. cilt Osmanlı tarihini yazmış olan, Lofcalı, meşhur Ahmed Cevdet Paşa “rahime-hullahü teâlâ” Kısas-ı Enbiyâ’sının 7. cüzü, 192. sayfasında diyor ki: Hicretin 60. senesinde Muaviye “radıyallâhu anh”, hutbe okuduktan sonra, (Ey müslümanlar! Üzerinizde hakimliğim uzun sürdü. Sizi usandırdım. Ben de sizden usandım. Sizden ayrılmak istemeye başladım. Siz de benden ayrılmak ister oldunuz. Fakat, benden sonra, size benden iyisi halife olmaz. Nitekim benden evvelkiler de, benden iyi idiler. Her kim, Allahü teâlâya kavuşmak isterse, Allahü teâlâ da ona kavuşmayı sever. Ya Rabbi! Sana kavuşmak istiyorum. Sen de benim mülakatımı irâde buyur! Beni mübarek ve mesut eyle!) dedi. Sonra hasta oldu. Oğlu Yezidi huzuruna isteyip, dedi ki (Yavrum! Seni, seferler ile dolaşmaktan kurtardım. Her işini kolaylaştırdım. Herkesi sana itaate getirdim. Sana kimseye nasip olmayan mal bırakıyorum! Hicaz ahalisini gözet ki onlar senin aslındır. Sana geleceklerin en muhteremidirler. Irak ahalisini de gözet! Her gün senden bir memurun azl edilmesini isteseler bile azl et! Şam ahalisini de gözet ki onlar, senin yardımcılarındır. İşleri bitince, bunları, yine Şama getir. Çünkü, başka memleketlerde çok kalırlarsa, ahlakı bozulur. Sana rakib olacak üç kişidir. Bunlardan Abdullah bin Ömer “radıyallahü teâlâ anhüma” ibâdete düşkündür. Herkes sana biat edince, o da eder. Hüseyin bin Ali “radıyallahü teâlâ anhüma” hafif bir zâttır. Kufeliler, onu, sana karşı ayaklandırabilir. Gâlip gelince, onu affet! O bize akrabadır. Üzerimizde çok hakkı vardır. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimizin torunudur. Abdullah bin Zübeyr “radıyallahü teâlâ anhüma” ise arslan gibidir. Ondan çok korun!)

Vefâtına yakın (Ben ölünce, cud, cömertlik de beraber ölür. Çok kimselerin ihsan kapıları kapanır. İstiyenlerin elleri boş kalır) dedi ve (Zi Tuva köyünde bir Kureyşi olup da keşke halife olmasaydım) dedi ve Recep ayında vefât etti “radıyallâhu anh”. Kendisi uzun boylu, beyaz, heybetli, çok sabırlı ve halim [yumuşak] idi. Yumuşaklığı, dillerde gezerdi. Bir gün, huzuruna bir adam gelip, pek ağır ve çirkin konuştuğu hâlde hiç cevap vermemişti. (Buna da mı sabır ve tahammül edeceksiniz?) denildikte, (Biz, mülkümüze tearruz etmeyenlerin sözüne ilişmeyiz) diyerek, millete verdiği söz hürriyetini, canlı misal ile göstermişti. Millet-i İslamiyede ictimai teşkilat kuran odur. Hatta şehirler arası postayı ihtas etmişti. Hazret-i Ali “radıyallâhu anh” buyurdu ki (Hazret-i Muaviyenin “radıyallâhu anh” idaresini, fenâ görmeyiniz! Onu gayb ederseniz, başların arkadan zuhûr ettiğini görürsünüz!).

Hazret-i Ali “radıyallâhu anh” ile muharebe edenlerden, cesareti ile zekası ile meşhur, Amr ibni As “radıyallâhu anh”, hicretin 43. senesinde fıtır bayramı gecesi vefât etti. O gece ağladı. Oğlu Abdullah (Niçin ağlıyorsun? Ölümden mi korkuyorsun?) dedikte, (Hayır, ölümden korkmam. Fakat, öldükten sonra, başıma geleceklerden korkuyorum. Çünkü, üç türlü hayat geçirdim. Önce, kâfir idim. Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” herkesten çok düşmanlık ederdim. O zaman ölseydim, muhakkak Cehenneme gidecektim. Sonra, Resûlullahtan “sallallâhü aleyhi ve sellem” en çok haya eden, ben oldum. O zaman ölseydim, herkes, beni tebrik ederdi. İslam olarak şereflendi, hayır üzere öldü derler ve Cennete gitti bilirlerdi. Daha sonra, hâkim oldum, Vâli oldum. Milyonla insanın idaresi, hakkı altına girdim. Şimdi ne haldeyim, bilmiyorum. Ölünce, bana ağlamayınız! Cenazemi sessiz götürünüz! Mezarım üstüne taş ve ağaç koymayınız!) dedi. Tövbe ve istiğfar ederek vefât etti. Kendisi Mısırın fatihi olup hazret-i Ömer “radıyallâhu anh” zamanında dört sene, hazret-i Osman “radıyallâhu anh” zamanında da, dört sene ve hazret-i Muaviye “radıyallâhu anh” zamanında iki sene Mısır valisi olmuştu “radıyallâhu anh”. Kısas-ı Enbiyanın yazısı burada tamam oldu.

Huccetül İslam İmâm-ı Gazâlî “rahime-hullahü teâlâ”, fârisî (Kimyâ-i saadet) kitabı, seha [cömertlik] bahsinde, 331. sayfada buyuruyor ki hazret-i Muaviye “radıyallâhu anh” Medine-i münevvereye gelmişti. Sokakta geçerken hazret-i Hasan “radıyallâhu anh” arkasından gelip (Borcum var. Bana yardım et!) dedi. O da emretti, bir deve yükü altun verdiler ki 80 bin altun idi.

Ali bin Emirullah “rahime-hullahü teâlâ” (Ahlak-ı Alai) kitabı, İsar bahsinde diyor ki İsar, kendine lazım olanı, sabredip, başkasına vermektir. İslam cömertlerinden en meşhuru, Abdullah bin Cafer Tayar “radıyallâhu anhüma” idi. Bunu, hazret-i Muaviye “radıyallâhu anh” çok severdi. Her sene, kendisine on milyon dirhem gümüş, maaş verirdi. Bu paranın hepsini, fakirlere, muhtaçlara, yetimlere, dullara dağıtır, sene sonunda, borçlanırdı. (Abdullaha her sene neden bu kadar çok para verip, devletin hazinesini boşuna sarf ediyorsun?) diye Muaviye “radıyallâhu anh” hazretlerine sorduklarında, (Ben bu malı, Abdullaha vermiyorum. Medine-i münevverenin fakirlerine veriyorum. İsterseniz tetkik edin!) dedi. Araştırdılar. Hepsini fakirlere, yetimlere verip kendinin ve ailesinin tasarruf ile yaşadığını görerek, devlet hazinesinin yerinde sarf edildiğini anladılar. Halifenin bu tedbirine, uyanıklığına ve cömertliğine hayran oldular.

Din büyüklerinin, söz birliği ile bildirdiği bu hakikatler karşısında dinden haberi olmayan, hurufi tekkeleri döküntülerinin sözlerine ve bazı abdestsiz, namazsız dervişlerin yazılarına aldırmamalı! Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahime-hümullahü teâlâ” kitaplarında bildirilen, îtikat ve ibâdet yollarına sarılarak, sonsuz felaket ve pişmanlıktan kurtulmalıyız! Evet, İslamiyeti, îtikadı ve ibâdetleri öğrenmek, her erkeğe ve her kıza farzdır, lâzımdır. Fakat, bunları içki masalarında, hususi maksatlarla yazılan ve din düşmanlarının kitaplarından tercüme edilen yazılardan ve sözlerden değil, mezhep imamlarımızın bildirdiklerinden öğrenmeliyiz. Dedelerimizin yolundan ayrılmamalıyız!

Bazı kimseler, (Hiçbir müslüman, çocuğuna, Muaviye ismini koymamıştır. Bu da, bu ismin ve isim sâhibinin sevilmediğine alâmettir) diyor. Bu düşünce pek yanlıştır. Câhil bile buna, ancak güler. Büyük Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” Şit, Hud, Şuayb, Elyesa gibi isimleri ve İmâm-ı Ali “radıyallâhu anh” efendimizin torunlarından ve on iki imamımızdan Bakır, Hasan Askeri isimleri ve Ashâb-ı Bedrden olup Cennet ile müjdeli üç yüz on üç kişiden olan, Bera, Evs, İyas, Buhayr, Besbese, Temim, Salebe, Sekaf, Cebr, Haris, Hatab, Harise, Hubab, Haram, Hureys, Hasin, Harice, Habbab, Hubeyd, Hıras, Hureym, Hallad, Huneys, Huleyd, Havvat, Havli, Zükeys, Rafi, Reb’i, Ruhayle, Refaa gibi ve daha yÂzamadığımız birçok isimleri, bugün hiçbir müslüman kullanmadığı için bu isimlerin sahipleri olan, Peygamberler “aleyhimüsselâm” ve Ashâb-ı kirâmın en büyükleri ve kıymetlileri, sevilmez mi diyecekler? Halbuki bu isimlerin sahiplerinin hepsi, hazret-i Muaviyeden “radıyallâhu anh” daha yüksek oldukları ve Allahü teâlânın ve Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” ve bütün müslümanların sevgilileri olduğu, güneş gibi aşikardır. Hazret-i Muaviyeyi “radıyallâhu anh” sevmemek, Onu tanımamak, tehlikeli bir cahilliktir. Fakat, Onu kötülemek, gençleri kandırmak için, böyle çürük ve gülünç düşünceler söylemek, bu cahilliği ve iftirâyı meydana çıkarmaktan başka, bir şeye yaramaz.

Hazret-i Ali “radıyallâhu anh” ile muharebe eden Ashâb-ı kirâmın “aleyhimürRıdvân” bize hiçbir yakınlığı ve hiçbir tanışıklığı yok. Hatta bu muharebeleri, bizi üzüyor, incitiyor. Fakat, Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ashâbı oldukları için, onları sevmekle emrolunduk. Her birini incitmekten, Onlara düşmanlık etmekten men’ olunduk. O hâlde, hepsini sevmeye mecburuz. Onları, Peygamberimizi “sallallâhü aleyhi ve sellem” sevdiğimiz için severiz. Onlara düşmanlıktan ve eziyet etmekten kaçınırız. Çünkü, Onların incitilmesi ve düşmanlığı, Peygamber “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimize gider. Yalnız, haklı olanı ve yanılanı söyleriz. Yani hazret-i Emir “radıyallâhu anh” haklı idi. Ona karşı gelenler, hata etmiş idi. Bundan fazla bir şey söylemek doğru değildir.
İsmail Kemâleddin Karamani “rahime-hullahü teâlâ”, (Şerh-i akâid) kitabını açıklarken, yazıyor ki İmâm-ı Ali “keremallahü vecheh” buyurdu ki (Kardeşlerimiz bizi dinlemedi. Onlar kâfir değildir. Günaha da girmedi. Çünkü, dinden, İslamiyetten anladıklarını yapıyorlar). İctihatta yanılmak kabahat değildir ve bir şey söylenemez. Onların Ashâb olduğunu düşünerek, hepsini iyi bilmeliyiz!
Allahü teâlâ, hepimizi, doğru yoldan ayırmasın! Din büyüklerinin kitaplarından haberi olmayıp, dinin vesikalarını, İslamiyetin delillerini ve senetlerini işitmeyip de dinini, sonradan meydana çıkan tarihlerden öğrenenleri ve yalnız hayal ve inat ile konuşanları ve yazanları işitmekten, yazılarını okumaktan ve onlara aldanmaktan muhafaza buyursun! Âmin. İmanı olanlar, imanın tadını tadanlar, Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahime-hümullahü teâlâ” kitaplarından alınan sözlere ve yazılara sarılır. Bunlardan zevk alır. Din adamı geçinen câhillerin, sözlerinden ve yazılarından nefret eder, kaçar.

İmâm-ı Rabbânî “kuddise sirruh” 2. ciltte, 36. mektup sonunda buyuruyor ki Sahabe-i kirâmın üstünlüğünü anlatan “Rıdvânullahi aleyhim ecma’în” mektubu, (Ehl-i beyt-i Resûl) ün “sallallâhü aleyhi ve sellem” meth ve senası ile bitirelim:

Seyyid-i kainat “aleyhi ve alâ Âlihissalevâtü vesselâm” buyurdu ki (Aliyi “radıyallâhu anh” seven, muhakkak, beni sevmiştir. Ona düşmanlık eden, muhakkak bana düşmanlık etmiştir. Onu inciten, muhakkak beni incitmiştir. Beni inciten, muhakkak Allahü teâlâyı incitmiş olur.)

Bir hadis-i şerifte buyurdu ki (Allahü teâlâ, bana dört kimseyi sev diye emretti. Onları kendisinin de sevdiğini bildirdi). Onların isimlerini bize söyler misiniz, denildikte, (Ali onlardandır, Ali onlardandır, Ali onlardandır, Ebû Zer, Miktad ve Selman) buyurdu. Bir hadis-i şerifte, (Alinin “radıyallâhu anh” güzel yüzüne, belki mübarek vücut-i şerifine severek bakmak ibâdettir) buyurdu. Bera bin Azib “radıyallâhu anh” diyor ki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, bir gün oturmuştu. Buyurdu ki (Ya Rabbi! Ben Hasanı seviyorum) “radıyallâhu anh”.

Hazret-i Ebû Bekr “radıyallâhu anh” diyor ki Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” yanında İmâm-ı Hasan vardı. Bir kere bize, bir kere Hasana “radıyallâhu anh” bakarak: (Benim bu oğlum seyittir, efendidir. Ümit ederim, beklerim ki Allahü teâlâ, onun ile müslümanlardan iki fırkanın arasını bulur). Yani müslümanlardan iki fırka sulh ederler buyurdu.

Üsame bin Zeyd “radıyallâhu anh” diyor ki: Peygamber efendimizi “sallallâhü aleyhi ve sellem” gördüm. Hasan ve Hüseyin “radıyallâhu anhüma” mübarek kucağında oturuyorlardı. Buyurdu ki: (Bu ikisi, benim oğullarımdır ve kerimemin oğullarıdır. Ya Rabbi! Ben bunları seviyorum. Sen de sev ve bunları sevenleri de sev!).

Enes “radıyallâhu anh” diyor ki Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ehl-i beytin “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” içinden en çok kimi seviyorsunuz? diye sordular. Buyurdu ki (Hasan ile Hüseyini) “radıyallâhu anhüma”.

Bir hadis-i şerifte buyurdu ki (Fâtıma “radıyallâhu anha” benim bir cüzümdür. [Yani benden bir parçadır.] Onu kızdıran, beni incitir.) Ebû Hüreyre “radıyallâhu anh” diyor ki: Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” İmâm-ı Aliyye “radıyallâhu anh” karşı buyurdu ki (Fâtıma bana senden daha sevgilidir. Sen bana, ondan daha azizsin! [yani kıymetlisin]).

Hazret-i Aişeden nakledildiğine göre, müslümanlar, Peygamberimize “sallallâhü aleyhi ve sellem” hediye takdim etmek istediklerinde, ancak Âişe-i Sıddîkanın “radıyallâhu anha” hucre-i ismetinde bulundukları zaman getirirlerdi ve bu validemizin tavassut ve delâleti ile Peygamber efendimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” rızasını kazanmaya çalışırlardı. Yine Âişe “radıyallâhu anha” diyor ki:

Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” Zevcat-ı tahiratı iki kısma ayrılmıştı. Bir kısmı ben ve Hafsa ve Safiye ve Sevde, ikinci kısmı Ümm-i Seleme ve diğerleri idi “radıyallâhu anhünne”. Bu ikinci kısımdakiler, kendi aralarında konuşup Ashâb-ı kirâmın, hediyelerini, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” nerede ise, oraya getirmelerini, yalnız Âişe-i Sıddîkanın evine teşrif edecekleri zamanı beklememelerini istirham etmek için, Ümm-i Selemeyi huzur-i saadete gönderdiklerinde, (Bana eziyet vermeyiniz. Bana vahiy ancak Aişenin “radıyallâhu anha” elbisesi ile örtülü iken geliyor). Yani diğer Ezvac-ı mütahheratın yataklarında iken, bana vahiy gelmedi. Yalnız Aişenin “radıyallâhu anhünne” yatağında iken geldi, buyurdu. Bunu işitince, Ümm-i Seleme “radıyallâhu anha”: Seni bundan sonra incitmemeye andım olsun, tövbeler olsun ya Resûlallah! dedi. Başka bir zaman, yine bunun için, Fâtımat-üzzehrayı “radıyallâhu anha” gönderdiklerinde, (Ey kızım! Niçin benim sevdiğimi sevmezsin? Benim mahbubem, senin dahi mahbuben değil midir? buyurduklarında, Fâtıma “radıyallâhu anha”, evet dedi. (Öyle ise, sen de onu sev!) buyurdular.

Yine Âişe-i Sıddîka “radıyallâhu anha” diyor ki: Peygamber efendimizden “sallallâhü aleyhi ve sellem” ne zaman Hadicenin “radıyallâhu anha” ismini işitsem gayretime dokunurdu. Bununla beraber, Onu görmemiştim. Onu çok sevdikleri için, onun akrabasına hediye gönderirlerdi. Bâzen latîfe yollu, dünyada sanki Hadiceden “radıyallâhu anha” başka kadın yok mu? derdim. (O; şöyle şöyle! Böyle böyle idi ve benim ondan evlatlarım vardı!) buyururlardı.

Abdullah ibni Abbas “radıyallâhu anhüma” diyor ki: Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Abbas bendendir ve ben ondanım!).

Bir hadis-i şerifte buyurdu ki (Ailem yüzünden beni incitenlere şiddetli azap vardır!).

Ebû Hüreyre “radıyallâhu anh” diyor ki: Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Sizin iyileriniz, benden sonra, Ehl-i beytime iyilik edenlerdir). İmâm-ı Ali “radıyallâhu anh” diyor ki Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Ehl-i beytime iyilik edenlere, kıyamet günü şefaat ederim!). Yine İmâm-ı Ali “radıyallâhu anh” diyor ki: Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Sırat köprüsünden ayakları kaymadan geçenler, Ehl-i beytimi ve Ashâbımı çok sevenlerdir).

Ya Rabbi! Fâtımanın “radıyallâhu anha” ve oğullarının hatırı ve hürmetleri için, bize son nefeste îman ile gitmek nasip eyle! Âl-i Resûlün “sallallâhü aleyhi ve sellem” eteklerine sarılmak bize nasip et, dualarımızı kabul eyle, ister red!

Aşağıdaki yazı, (Makamat-ı Mazhariye) kitabındaki 17. mektubun tercümesidir. Bu kitabı, Hindistan’daki hakiki İslam âlimlerinden büyük velî, Abdullah Dehlevî yazmıştır. Kendisi 1824’de Delhide vefât etmiştir. Üstadı Mazhar Can-ı Cananın yanındadır. Bu kitap, fârisî olup Mazhar Can-ı Cananın hayatını ve 24 mektubunu bildirmektedir. Mazhar Can-ı Canan 1781’de 84 yaşında vefât etti. Delhide, yaptırdığı mescidin yanındadır “rahmetullahi teâlâ aleyhima”:

Ehl-i sünnet mezhebinin âlimleri, Ashâb-ı kirâm arasındaki muharebeleri, Onların yüksek şanlarına yakışacak şekilde anlatmışlardır. Çünkü Onlar, (İnsanların en hayırlıları, benimle birlikte yaşayanlardır) hadis-i şerifi ile meth olunmuşlardır. Sebebini anlayamadıkları ayrılıklarını da, Allahü teâlânın bilgisine bırakmışlar, bu hayırlı asrın temiz insanlarına dil uzatılmasından sakınmışlardır. Hayırlı oldukları bildirilen ilk üç asırda yetişmiş olan hadis ve fıkıh âlimlerinden hiçbiri, Ashâb-ı kirâmın zamanına çok yakın oldukları ve Onların hallerini çok iyi bildikleri hâlde ve Ali Mürtezaya “radıyallâhu anh” karşı olanların hata ettiklerini bildirdikleri hâlde, hiçbirini kötülemek câiz değildir demişlerdir. Evet, Şam ve Bağdat askerleri arasında birkaç gün, muharebe oldu ise de, bu halleri ictihad ayrılığından idi. Birbirlerini kâfir bilmekten değildi. Bu fitne, Emir-ül-müminin Osmanın “radıyallahü teâlâ anh” şehit edilmesi ile başladı. Muharebe zamanında, Ashâb-ı kirâm üçe ayrılmıştı. Bir kısmı, haklı halife olan Ali “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri tarafında idi. İkinci kısmı Şam emri tarafında idi. Üçüncü kısmı, iki tarafa da katılmadı. Hadis âlimleri ve fıkıh ilminin müctehidleri, Ashâb-ı kirâmdan hadis-i şerifleri toplarlarken, her üç kısımdakileri müsavi tutmuşlar, hepsinin sözlerinin kıymetli, doğru olduğuna inanmışlardır. Üç kısımdan birinde bulunanları kâfir veya fasık bilselerdi, bunların bildirdiklerini kabul etmezler, bu haberleri, ictihad için, ahkâm çıkarmak için, menba ve senet yapmazlardı. Bu üç kısımdakilerden herhangi biri kötülenirse, din-i İslam, içerden yıkılır. Bu büyüklere dil uzatmamak, İslamiyete hizmet etmek olur ve Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” sohbetine, meclislerine kıymet vermek olur. Eğer (Resûlullahın akrabasına kıymet vermek çok lâzımdır) denirse, evet öyledir. Fakat, Resûlullahın akrabasından hiçbiri, kendileri ile harp eden Sahabilerden hiçbirine kâfir demedi. Evet, harp edenlerin birbirlerini sevmemeleri, kötülemeleri lâzımdır. Fakat, hadis-i şerifler ile methedilen bu hayırlı insanlar, birbirlerini asla kötülememişlerdir. Resûlullahın akrabasını sevmek, bütün müslümanlara vâcibdir. Onların incinmelerini istemek de, bu sevgiyi bozar.

Ashâb-ı kirâmın “aleyhimürRıdvân” birbirleri ile muharebelerini konuşmak, yazmak doğru değildir. Bu hâle üzülmeli ve susmalıdır. Şiî denilen bazı kimseler, taşkınlık yapıyorlar. Uydurma haberlere aldanarak, o temiz insanları, kendi nefsleri gibi zannediyorlar. Ashâb-ı kirâma kâfir diyecek kadar taşkınlık yapıyorlar. Halbuki Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hayatını, sözlerini bizlere onlar bildirdi. Ömrlerini Resûlullahın sohbetinde geçiren, Onun terbiyesi ve nasihatleri ile edeblenen, olgunlaşan, mallarını ve canlarını Onun için fedâ eden, Ondan sonra da Onun dinini yaymak için çalışan kimselerin küfürden kurtulamayacakları düşünülebilirmi? Allahü teâlâ, bu hizmetlere, gayretlere, hiç merhamet etmemişmidir? Onlara merhamet edilmezse, sonra gelen bizim gibi günahkarlar, nasıl afv ve rahmet bekleyebiliriz? Geçmiş Peygamberlerden ve Evliyâdan biri ölünce, ümmetinin, cemaatinin hepsinin kâfir oldukları ve Onun evlatlarına, akrabasına düşman oldukları, hiç işitilmişmidir? Böyle olsaydı, Allahü teâlânın Peygamber göndermesi, abes olurdu, faydasız olurdu. Zamanların en iyisi olarak müjdelenmiş olan zaman, zamanların en kötüsü olurdu. İnsanların en iyileri, en kötüleri olurdu.

Benzer Yazıları Okumak İçin Tıklayınız

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler