266. mektubu, üstadı Muhammed Bâkî Billah “kuddise sirruh” hazretlerinin iki oğlu, Hâce Ubeydullah ve Hâce Abdullah’a yazmıştır. İlham ve firaset yolu ile mübarek kalbine doğan, (İlm-i kelam) akide yani îtikadından bazısını bildirmektedir. Kitaplardan alarak ve akıl ve düşünce ile bularak yazmadığı hâlde hepsi, Ehl-i sünnet vel-cemaat âlimlerinin sözlerine uygundur. Allahü teâlâ, ömr sarf ederek, istirahatlerini fedâ ederek, durmadan çalışan o âlimleri, en üstün iyiliklerle mükafatlandırsın!

İmâm-ı Rabbânî müceddid-i elf-i sani şeyh Ahmed-i Fârukî Serhendî “kuddise sirruh”, daha ilim deryasına yeni daldığı sıralarda hazret-i Peygamberi “sallallâhü aleyhi ve sellem” rüyada görüp, kendisine buyurmuştu ki: (Sen kelam ilminde müctehid olacaksın). Bu rüyasını hocasına anlatmıştı. O günden beri, İlm-i kelamın her meselesinde ayrı ictihadı ve görüşleri vardır. Fakat, meselelerin çoğunda (Mâturîdîye) imamımız ile beraberdir. Eski Yunan filozoflarının, İslamiyete uymayan sözlerini reddedip, yanıldıklarını ispat etmekte ve tasavvuf büyüklerini tanıyamayarak ve sözlerini anlayamayarak, yoldan çıkan, sapıtan ve kendilerini din adamı sanıp, herkesi de yoldan çıkartan, câhil ve ahmakların yüz karalarını meydana çıkarmaktadır. Bu mektupta ayrıca namaza ait birkaç fıkıh meselesini de bildirmekte ve tasavvufun kıymetini ve yüksekliğini ve bu yoldan yükselmiş olan büyüklerin İslamiyete sımsıkı sarılmış olup bunları tanımayan zavallıların iftirâlarının çürüklüğünü [ve musiki dinlememeyi ve dans ve oyun yerlerine gitmemeyi] ve daha birkaç şeyi bildirmektedir:

Allahü teâlâya hamd olsun. Bütün duâlar ve iyilikler, Onun Peygamberi ve sevgilisi ve bütün insanların her bakımdan en güzeli ve en üstünü olan Muhammed Mustafaya “sallallâhü aleyhi ve sellem” ve Onu sevenlerin ve izinde gidenlerin hepsine olsun! Allahü teâlâ, siz yüksek hocamın kıymetli yavrularını da, saadet-i ebediyyeye kavuştursun!

Yüksek üstadımın, beni dünya ve ahiret nimetlerine kavuşturan kıymetli hocâmin sevgili yavruları! Biliniz ki her şeye muhtaç olan bu zavallı kardeşiniz, tepeden tırnağa kadar, o yüksek babanızın sadakaları ve ihsanları içinde yüzüyorum. İnsanlığın elifbasını ondan öğrendim. Yükseklikleri haber veren kelimeleri ondan okudum. Herkesin, senelerce çalışarak kazanabildiği dereceler, onun huzurunda, terbiyesi altında, az zamanda elime geçti. İnsanlara meziyet, üstünlük veren bütün kıymetler, ona hizmetimin ikramiyesi olarak üzerime serpildi. Hiçbir işe yaramayan ve insanlıktan haberi olmayan bu zavallı, onun nurlu bakışları altında, ikibuçuk ay içinde olgunlaşarak, büyüklerin yoluna katıldı. Onların Allahü teâlâya olan yakınlıklarına kavuştu. Böyle az bir zamanda, tasavvufu tadmış olanların, tecellîler, zuhûrlar, nurlar, haller ve keyfiyetler diye anlatmak istedikleri gizli kazançlar, babanızın parlak kalbindeki deryanın damlaları olarak, önüme saçıldı. Bunlardan hangi birini anlatayım. Onun, lütfederek, acıyarak mübarek gönlünü bu fakire çevirmesi ile tasavvufçuların tevhid [bir bilmek], kurb [yakınlık], maiyet [beraberlik], ihâtâ [her tarafı kaplamak], sereyân [her zerrede bulunmak] gibi sözlerle, anlatmak istedikleri mârifetlerden, ince bilgilerden ele geçmeyen, hemen hemen birisi kalmadı. Bunların içlerinden, özlerinden bildirilmedik bırakılmadı. Vahdet-i vücûd dedikleri, her şeyde Allahü teâlânın kemâlâtını görmek ve vahdette kesreti bulmak, bu ince bilgilerin başlangıcıdır. İslam büyüklerinin eriştiği, tanıdığı bilgileri, kelime kadrosu ile anlatmaya kalkışmak, cahillik ve ahmaklık olur. Bunların kavuştukları, yetiştikleri dereceler çok yüksektir. Anladıkları, edindikleri bilgiler ve zevkler çok incedir. Her bilgi satanın, büyük ve önder sanılanların yetişeceği, yanaşacağı yer değildir.
O çok yüksek babanızın, bu zavallıya olan nimetlerine, ihsanlarına karşı, ölünciye kadar, başımı kapınız hizmetçilerinin ayaklarına sürsem, size karşı bir şey yapmış olamam. Hangi kusurumu bildireyim? Mahcubiyetimden, yüzümün karasından hangisini meydana çıkarayım? Allahü teâlâ, Hüsameddin Ahmed’den râzı olsun ki sizlere karşı olan vazifemizi, borcumuzu üzerine alarak, kapınıza kul olmakla, hizmetinizde çalışmakla şereflenmekte, böylece rahat nefes almamıza sebep olmaktadır. Fârisî beyt tercümesi:

Vücudumün her zerresi dile gelse de;
Şükrünün binde birini yapamam yine!

[Asırların yetiştiremeyeceği, insan gücünün ölçemeyeceği] o kıymetler hazinesinin, kapısının eşiğini öpmekle üç defa şereflenmiştim. Üçüncüsünde buyurdu ki: (Zayıf düştüm. Yaşamak ümitim azaldı. Benden sonra, çocuklarımı gözet!). Sizleri getirdiler. O zaman daha küçük idiniz. Kucakta taşınıyordunuz. Size teveccüh etmemi, emir buyurdular. Emirlerine uyarak, yüksek huzurlarında, üzerinize o kadar teveccüh olundu ki tesiri görünüverdi. Sonra, (Bunların annelerine de, uzaktan teveccüh et!) buyurdular. Yanımızda olmadığı hâlde, onlara da teveccüh olunmuştu. Emirleri ile ve huzurlarında olduğu için, o teveccühlerin çok faydalar sağlayacağını ümit ediyorum.
Babanızın, herhalde yapılması lazım gelen emirlerini ve her ne behasına olursa olsun yerine getirilmesi gereken vasiyetlerini unutacağımı veya dalgınlığıma geleceğini sanmayınız! Buna imkan olur mu? Ufak bir işaretinizi bekleyorum. Şimdilik, birkaç satır nasihat yazıyorum. Can kulağı ile dinleyiniz! Cenâb-ı Hak, ikinizi de, saadet-i ebediyyeye kavuştursun!

Her müslümanın, önce îtikadını düzeltmesi, yani Ehl-i sünnet vel-cemaat âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” bildirdikleri gibi, inanması lâzımdır. Durmadan, yılmadan çalışan o âlimlere, Allahü teâlâ, bol bol mükafat versin! Cehennemin ebedî azabından kurtulan, yalnız bunlar ve bunların izinde gidenlerdir. Bunların bildirdiği îtikatlardan unutulmakta olanları anlatacağım:

[İmanın şartı altıdır: Birincisi, Allahü teâlâya inanmaktır]. Allahü teâlâ, kendi Zâtı ile vardır. Ondan başka her şey, Onun var etmesi ile var olmuştur. Kendisi ve sıfatları ve işleri yeganedir, birdir. [Yani, hiçbir şey, hiçbir bakımdan, Allahü teâlâya benzemez.] Varlıkta, şeriki ortağı olmadığı gibi, hiçbir bakımdan benzeri yoktur. Benzerlik yalnız isimde ve kelimelerdedir. Onun sıfatları da, işleri de, kendi gibi, akıl ile anlaşılmaz ve anlatılamaz ve insanların sıfatlarına, işlerine, hiç benzemez ve uymaz. [Onun 8 sıfatı vardır. Bunlara, (Sıfat-ı sübûtiye) denir.] Bunlardan biri, ilim sıfatıdır, yani Allahü teâlâ bilicidir. Bu sıfatı da, kendi gibi kadîmdir. Yani sonradan olma değildir. Hep vardı ve basit, [yani bir haldedir. Hiç değişmez, bölünmez ve çoğalmaz]. Bildiği şeyler değişmekte, her değişmeyi bilmektedir. Fakat, ilminde ve ilminin bu şeylere bağlanmasında, bir değişiklik olmaz. [Geçmişteki sonsuzdan gelecekteki sonsuza kadar, yani ezelden ebede kadar her şeyi, her değişmeyi, yalnız bir biliş ile bilmektedir. Yani, bu sonsuz zamanlarda olan her şeyi], birbirine benzeyen ve benzemeyen halleri ile hem büyüklerini, hem de ufak zerrelerini, her birini kendi zamanında olarak bir ânda bilmektedir. Mesela, bir kimsenin hem varlığını, hem yokluğunu, hem doğmadan evvelki hallerini, çocukluğunu, gençliğini, ihtiyarlığını, diri olmasını ve ölü olmasını, ayakta, oturmakta, dayanmakta, yatmakta, gülmekte, ağlamakta, neşe ve lezzette, dert ve kederde, izzet ve kıymette, zillet ve aşağılıkta, mezarda, kıyamette ve mahşer yerinde ve mesela Cennette nimetler içinde olduğunu, hep bir ânda ve bir hâlde bilmektedir. Ne ilminde, ne de ilminin bu şeylere bağlanmasında bir değişiklik olmaz. Değişiklik olsa, zamanın da, değişmesi olur. Halbuki orada, ezelden ebede kadar, parçalanamayan bir ân vardır. Daha doğrusu, Allahü teâlâ, zamanlı değildir. Öncelik ve sonralık yoktur. İlmi her şeye yetişir dersek, her şeyi bir bilmekle ve ilmin bunlara bir bağlanması ile biliyor. Bu bir bilgi ve bir bağlantı da, aklın eremeyeceği bir bağlanmaktır. Bunu akla anlatabilmek için, şu misali uygun buluyorum: İnsan, bir kelimenin çeşitli hallerini, birbirine benzemeyen şekillerini bir ânda düşünebilir. Bir kelimeyi, bir ân içinde, hem isim, hem fiil, hem harflerin kümesi, hem mâzî, hem müstakbel, hem emir, hem men’, hem edâtlı, hem edâtsız, hem müsbet, hem menfi bilebilir. Çeşitli şekilleri bir ânda, kelimede ayrı ayrı görüyorum diyebilir. Bir insanın, ilminde ve hatta görmesinde, ters ve çeşitli halleri bir araya toplaması, mümkün olunca, Allahü teâlânın ilminde neden mümkün olmasın? Hem de Onun ilminde iki zıddin, bir arada bulunması görünüştedir. Yoksa, orada zıdlık yoktur. Mesela, bir kimseyi, bir ânda, hem var, hem yok bilir. Fakat, yine o ânda onun varlığını, mesela hicretten bin sene sonra ve birinci yokluğunu, bu varlıktan evvel, ikinci yokluğunu da mesela, varlığından yüz sene sonra olarak bilmiştir. O hâlde, arada zıdlık yoktur. Zira, varlığın ve yokluğun zamanları başkadır. İşte Allahü teâlâ, ayrı ayrı, başka başka, zerreleri bir ânda biliyorsa da, ilminde değişmek olmuyor. Felsefecilerin zannettiği gibi, ilim sıfatında sonradan bir şey hâsıl olmuyor. Çünkü bir şeyin bilgisi, evvelki şeyin bilgisinden sonra hâsıl olmuyor ki ilimde değişiklik olsun. Her şeyi bir ânda bildiğinden, ilminde değişiklik ve yenilik hâsıl olmaz. O hâlde, ilimde değişiklik olmadığını anlatmak için, ilim, eşyaya, çeşitli bağlantılarla bağlanmıştır demek ve bunların değiştiğini söylemek lüzumsuzdur. Nitekim felsefecileri susturmak için, bazı büyüklerimiz böyle söylemiştir. Bu bağlantıların, eşyaya bağlanmasında değişiklik olur denirse yerinde olur.

Allahü teâlânın sıfat-ı sübutiyesinden biri, Kelam sıfatıdır. (Kelam sıfatı), yani söylemesi de, bir basit kelimedir ki ezelden ebede kadar, hep o bir kelam ile söyleyicidir. Bütün emirler, bütün yasaklar, bütün bildirilen şeyler, bütün sualler, bütün dilekler, hep o bir kelamdır. Gönderdiği bütün kitaplar ve sayfalar, hep o bir basit kelamdandır. Tevrat ondan meydana gelmiş, Kurân-ı Kerîm, ondan nazil olmuş, inmiştir.

Allahü teâlânın [Sıfat-ı sübutiyesinden biri, (Tekvîn) sıfatıdır. Yani yaratıcıdır]. Bütün yarattıkları, yaptıkları da, bir fiil, bir yapıştır ki ilk yarattığından, sonsuza kadar yaratmaları, hep o bir fiil ile var olmaktadır. (Bir göz kırpacak zamanda her şeyi yaptık) mealindeki âyet-i kerime, bunu gösteriyor. Hayat vermesi ve öldürmesi, hep o bir fiil iledir. Yaratması ve yok etmesi de o fiildendir. Fiilinde de çeşitli bağlantılar yoktur. Bir tealluk ile ilk ve sonradaki her şeyi kendi zamanlarında yaratıyor. Akıl, onun fiilini [işini] anlayamayacağı gibi, fiilin bağlanmalarına da erememektedir. Aklın oraya yolu yoktur. Ehl-i sünnet âlimlerinden, Ebül-Hasan-ı Eş’arî bile Allahü teâlânın fiilini anlayamayarak, tekvîn sıfatına, yani yaratmasına sonradan olma hadistir, dedi. Yani her şeyi yapması, yaptığı zaman meydana geliyor dedi. Halbuki her zaman yapılan işler, ezeldeki fiilin eserleri, meydana çıkmalarıdır. Yoksa, fiilinin kendisi değildir. Tasavvuf büyüklerinden, fiillerini görüyoruz, yani Tecellî-i ef’ale kavuştuk diyenler de, böyle yanılıyor. Her şeyde, Allahü teâlânın fiilini görüyoruz sanıyorlar. Halbuki o tecellîler, görünenler, fiilin kendisi değil, eserleridir. Zira, Allahü teâlâ, görülemediği gibi, fiili de görünmez, his olunamaz, düşünülemez ve akıl ile anlaşılamaz. Onun fiili de, bütün sıfatları da kadîmdir. Sonradan olma değildirler. Kendisi ile hep vardırlar. Onun fiiline (Tekvîn) denir, mahlukat aynasına yerleşmez ve görülmez. Fârisî beyt tercümesi:

Dar olan, şekil ve sûret kabına mânâ nasıl sığar?
Dilenci kulübesinde sultanın ne işi var?

Bu fakire göre “kaddesallahü teâlâ sirrehül’azîz”, Allahü teâlânın kendi tecellîsi olmaksızın, fiillerinin ve sıfatlarının tecellîsi olamaz. Sıfatları ve fiilleri kendinden ayrılmaz ki kendi tecellîsi olmaksızın, tecellî edebilsinler. Onun zatından ayrılan, fiillerinin ve sıfatlarının zılleri, aksleri, görünüşleridir. Herkes bunları anlayamaz. Cenâb-ı Hak, dilediği kullarına bildirir. Onun ihsanı çoktur.

Yine sözümüze gelelim: Allahü teâlâ, hiçbir şeye hulul etmez. Hiçbir cisim içine işlemez. Hiçbir şey Ona hulul etmez. Fakat, Allahü teâlâ, her şeyi ihâtâ etmiş, kaplamıştır ve her şeye yakındır ve her şeyle beraberdir. Fakat, bizim alıştığımız ve anladığımız ihâtâ, kurb ve maiyet gibi değildir. Bunlar, Ona lâyık değildir. Evliyânın keşif ile müşahede ile anladığı, ihâtâ, kurb ve maiyet de, Ona lâyık değildir. Zira, zavallı mahlukların hiçbiri, Onu ve sıfatlarını ve fiillerini anlayamaz, bilemez. Anlamadan inanmak lâzımdır. Fârisî beyt tercümesi:

Anka kuşu avlanamaz, tuzağını topla!
Bu avlanmada, giren yalnız havadır tuzağa.

Yüksek rehberimin “kaddesallahü teâlâ sirrehül’azîz” (Mesnevi) sinden şu beyti buraya yazmak uygundur. Fârisî beyt:

Gidilecek yol uzundur pek,
Uygun olmaz kavuştum demek.

Allahü teâlânın, her şeyi ihâtâ ettiğine ve her şeye yakın olduğuna ve her şey ile beraber olduğuna inanırız. Fakat, bu ihâtâ, kurb ve maiyetin, ne demek olduğunu bilemeyiz. (İlmi ihâtâ etmiştir, ilmi yakındır) demek, Kurân-ı Kerîmin açık olan mânâsını çevirmek demektir. Biz, böyle mânâlar vermeyi doğru bulmuyoruz.
Allahü teâlâ, hiçbir şey ile ittihat etmez, birleşmez. Hiçbir şey de, Onunla birleşmez. Tasavvuf büyüklerinden, ittihat mânâsı anlaşılan sözler çıkmış ise de, onlar, başka şey demek istemiştir. Mesela, (Fakirlik tamam olunca, Allahü teâlâdır) sözleri ile (Her şey yoktur, ancak Allahü teâlâ vardır) demek istiyorlar. Yoksa, o fakir, Allahü teâlâ ile birleşir, demek istemiyorlar. Bunu demek, kâfirlik, zındıklık olur. Allahü teâlâ, zâlimlerin, kâfirlerin sandığı gibi değildir. Üstadım buyurmuştu ki: Hallac-i Mensurun, (Ben Hakkım) sözünün mânâsı, (Ben yokum, yalnız Allahü teâlâ vardır) demektir. [İslamiyete uyanların böyle sözlerine hüsn-i zan olunur. Te’vil edilir.]

Allahü teâlânın zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde değişiklik olmaz. Hareketlerin, işlerin olması ile her şeyi yaratması ile Onun zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde değişiklik olmuyor. Vahdet-i vücûd var diyenler, (Tenezzülat-i hams) yani Allahü teâlânın, bu mevcûdatı var etmesi, beş derecede olmuştur demeleri, Onda değişiklik yapacak manada değildir. Bu mânâ ile söyleyen kâfir olur, yoldan çıkar. Bu büyükler, Allahü teâlânın sıfatlarının zuhûrunda, meydana çıkmalarında, beş derecenin aşağıya indiğini söylüyor ki zâtında ve sıfatlarında ve fiillerinde bir değişiklik olmuyor.

Allahü teâlâ, (Ganiy-i mutlak) dır. Yani, hiçbir şey için, hiçbir şeye muhtaç değildir. Ne kendine, ne sıfatlarına, ne de fiillerine, hiçbir sûretle hiçbir şey lazım değildir. Varlıkta muhtaç olmadıkları gibi, zuhûrda, belli olmakta da, ihtiyaçları yoktur. Sufiyenin büyüklerinin, (Allahü teâlâ, isimlerini ve sıfatlarını izhar için, bize muhtaçtır) anlaşılan sözleri, bu fakire çok ağır geliyor. Yaratılmakla, biz kıymetlendik, şereflendik. Allahü teâlâda bir şey artmadı. Böyle şeyler söylemek, çok yersiz ve çirkindir. Ez-zariyat sûresinin, (Cinnileri ve insanları, ancak bana ibâdet etmeleri için yarattım) mealindeki ellialtıncı ayeti gösteriyor ki cinnilerin ve insanların yaratılması, Allahü teâlâyı tanımaları içindir ki bunlar için şeref ve saadettir. Yoksa, Onun bir şey kazanması için değildir. Hadis-i kudside, [yani Peygamberin “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek ağzından,] Allahü teâlânın, (Mâ’rûf olmak, tanınmak için her şeyi yarattım) buyurması, (Onların beni tanımakla şereflenmesi için) demektir. Yoksa, (Tanınayım ve onların tanıması ile kemâl bulayım) demek değildir. Bu mânâ, Allahü teâlâya lâyık değildir.

Allahü teâlâda, noksanlık sıfatları ve mahlukların hassa ve alâmetleri yoktur. Madde değildir. Cisim değildir. Mekanlı değildir. [Yani, yer kaplayıcı değildir.] Zamanlı değildir. [Bir yerde bulunmadığı gibi, zamanı da yoktur.] Kemâl sıfatları, kusursuzluklar yalnız Ondadır. 8 kemâl sıfatı olduğunu bildirmiştir ki şunlardır: (Hayat), diri olmasıdır. (İlim), bilmesidir. (Kudret), gücü yetmesidir. (İrade), dilemesidir. (Sem’), işitmesidir. (Basar), görmesidir. (Kelam) , söyleyici olmasıdır. (Tekvîn), yaratmasıdır. Bu sıfatları, kendinden ayrı olarak vardır. Varlıkları ilimde değildir. [Yani, nazarî ve teorik var denilmiş olmayıp], hariçte ve hakikatte vardırlar. Kendi var olduğu gibi, bu sıfatları da ayrıca vardır. Vahdet-i vücuda inanan Sufiyunun sandığı ve fârisî beyt tercümesi:

Akıl ve düşünce ile sıfatlar başkadır.
Hakikatte ise, hepsi tam kendisidir.

sözleri, sıfatları inkardır, inanmamaktır. Müslümanlardan, sıfatları inkâr eden Mutezile fırkası ile kâfirlerden eski felsefeciler de, sıfatları nazarî olarak kendinden ayrı ise de, hariçte yalnız kendi vardır diyorlar. [Yani, sıfatların nazarî olarak], kendinden ayrı olduğunu inkâr etmiyorlar. Mesela, ilim sıfatının mânâsı, Zâtın mânâsının aynıdır demiyorlar. Yahut, kudret ve irâdet sıfatlarının mânâları, birbirinin aynıdır demiyorlar. Fakat, hariçteki varlıkları, aynıdır diyorlar. O hâlde, sıfatları inkardan kurtulmak için, hariçte ayrı ayrı var olduklarına inanmak lâzımdır. Nazarî olarak ayrı bilmek fayda vermez.

Allahü teâlâ, (Kadîm) dir. [Yani, varlığının başlangıcı yoktur. Varlığından önce, yok değil idi, hep var idi.] (Ezeli) dir. [Yani, hiçbir zaman yok değil idi.] Ondan başka, hiçbir varlık kadîm, ezeli değildir. Din sahipleri, kitap sahipleri, hep böyle îman etmiştir ve Allahü teâlâdan başkasını kadîm, ezeli bilenlere, kâfir demişlerdir. Bunun içindir ki hüccet-ül-İslam İmâm-ı Muhammed Gazâlî “rahmetullâhi aleyh”, İbn-i Sinanın ve Fârâbînin ve daha başkalarının, kâfir olduklarını söylemiştir. Çünkü bunlar aklın, ruhun ve [maddenin ilk hâli dedikleri] heyulanın kadim olduğuna inanmış ve göklerin içindekilerle beraber, kadîm olduklarını söylemişlerdir.

[(Ahlak-ı alai) kitabında diyor ki (İbni Sînâ, (Muad) kitabında kıyamette dirilmeyi inkâr etti. Öleceğine yakın, gusül abdesti alıp, vezir iken yaptığı zulmlere tövbe ettiği söyleniyor ise de, îtikadı bozuk olanın gusülü, namazı ve duâsı kabul olmaz buyruldu)].

Üstadım “rahmetullahi teâlâ aleyhima” buyurdu ki şeyh-i ekber Muhyiddin-i Arabî hazretlerinin, (Büyük insanların ruhları kadîmdir) sözünün görünüş mânâsına uymayıp, din sahiplerinin müşterek imanlarına ve sözlerine çevirmelidir.

Allahü teâlâ, (Kadir-i muhtar) dır. [Yani dilediğini yapabilir. Tabiat kuvvetleri gibi, elbette işi yapmaya] mecbur değildir. Eski Yunan felsefecileri, akılları ermediğinden, kemâl, büyüklük, mecbur olmakta, herhalde yapabilmektedir deyip, Allahü teâlânın ihtiyarını, yani seçmesini inkâr ettiler. Yapmaya mecburdur dediler. Bu ahmaklar, Allahü teâlâ, bir şeyi yaratmaya mecbur olmuş ve sonra başka bir şey yaratmamıştır dedi. Bu uydurma şeye de, akıl-ı faal deyip, her şeyi bu yapıyor dediler.

(Akıl-ı faal) dedikleri şey de, yalnız onların vehmlerinde, hayallerinde olan bir şeydir. Bunların bozuk inanışlarına göre, Allahü teâlâ hiçbir şey yapmıyor. İnsan sıkışınca, bunalınca, Akıl-ı faale yalvarır. Allahü teâlâdan bir şey istemez. Çünkü Allahü teâlânın dünyada olup bitenlerle hiç ilgisi yoktur. Her şeyi yapan, yaratan Akıl-ı faaldir derler. Hatta Akıl-ı faale de yalvarmazlar. Çünkü onu, kendilerinden belaları gidermekte irâde ve ihtiyar sâhibi bilmezler. Bu nasibsizler, ahmaklıkta, sersemlikte, sapık fırkaların hepsinden daha aşağıdırlar. Kâfirler, her işlerinde Allahü teâlâya sığınıyor. Belaların giderilmesini ondan istiyorlar. Bu alçaklar ise, böyle değildir. Bu nasibsizlerde iki şey, sapık ve ahmak fırkaların hepsinden daha çoktur. Bunlardan biri, Allahü teâlânın gönderdiği haberlere inanmıyorlar. Peygamberlerin bildirdiklerine inat ve düşmanlık ediyorlar. İkincisi, bozuk ön fikirler ileri sürüyor. Aslsız, çürük deliller, şahitler göstererek, boş, sapık düşüncelerini ispata kalkışıyorlar. Bozuk düşüncelerini ispat için öyle yanılıyorlar ki hiçbir alçak böyle yanlış, çürük şey yapmamıştır. Dünyada olan her işi, durmadan giden, dönen göklerin ve yıldızların değişmeleri ve vaz’ıyetleri yapıyor diyorlar. Gökleri yaratanı ve yıldızları icad edeni ve hepsini hareket ettireni ve aralarında nizam kuranı görmüyorlar. Bunu bir şeye karışmaz sanıyorlar. Ne kadar ahmaktırlar! Ne kadar alçaktırlar! Bunları akıllı bilen, sözlerine inanan ise, bunlardan daha alçaktır. Onların akla dayanan, düzgün ilimlerinden biri geometri [Hendese]dir ki ne dünya saadetine, ne de ebedî kurtuluşa faydası yoktur. Bir üçgenin, üç iç açısının toplamı, iki dik açıya müsavidir demek ve bunu ispatlamak, insanlığa ne kazandırır. [Fen bilgileri, modern makinalar ve elektronik aletler ve yeni bulunan her şey, Allah’ın Peygamberine uyarak kalpleri temizlenmiş, ahlakı güzelleşmiş imanlı kimseler tarafından yapılmadıkça ve kullanılmadıkça faydalı olamazlar. İnsan haklarını, rahatı, huzuru sağlayamazlar. Harbin ve sefaletin ortadan kalkmasına yaramazlar. Zulme, işkenceye vasıta olurlar.]

[İmâm-ı Gazâlî “rahmetullâhi aleyh”, kendilerini akıllı, ilim adamı ve hiç yanılmaz sanan dinsizleri üçe ayirmiştir. Birincisi Dehriyun ve maddiciler olup bunlar eski Yunan filozoflarından asırlarca evvel vardı. Bugün de, fen adamı geçinen bazı ahmaklar, bu kısımdadır. Bunlar, Allahü teâlânın varlığına inanmayıp âlem, böyle kendiliğinden gelmiş ve böyle gidecektir. Canlılar da böyle birbirlerinden üreyip, sonsuz olarak sürecektir diyor. İkinci kısım, tabiîyeciler olup canlılarda ve cansızlardaki akllara hayret veren, intizamı ve incelikleri görerek, Allahü teâlânın varlığını söylemeye mecbur kalmışlarsa da, tekrar dirilmeyi, ahireti, Cenneti ve Cehennemi inkâr etmişlerdir. Üçüncü kısım, sonra gelen eski Yunan filozofları ve bu arada Sokrat ile talebesi Eflatun ve onun da talebesi Aristonun felsefeleridir. Bunlar, dehrileri ve tabiîyecileri reddederek, aldandıklarını ve alçaklıklarını bildirmek için, başkalarının sözlerine hâcet kalmayacak kadar şeyler söyledi. Fakat bunlar da, küfürden kurtulamamıştır. Bu üç kısım da ve bunların yolunda gidenler de, hep kâfirdir. Bazı saf kimselerin bunları, din adamı sanması ve hatta Peygamberlik derecesine yükseltmeleri, bu yolda hadis bile uydurdukları hayretle işitilmektedir. Kâfirler, her şey söyleyebilir. Fakat, müslüman görünenlerin, îman ve küfrü ayırt edememesi, acınacak bir haldir].

Bu dinsizlerin üç kısmı da [ve bugün kendilerine ilim adamı denilen ve yeni felsefenin ve sosyolojinin kurucuları diye methedilen, halbuki din bilgisi olarak, yahudilerin ve papazların İncili değiştirmeleri ile meydana çıkmış hıristiyanlık ile İslam düşmanlarının yazdığı birkaç uydurma kitaptan başka sermayeleri olmayan Martin Luther, Calvin , Voltaire, Aguste Comte, Karl Marx ve Dürkheim gibi rönesans, inkilab önderleri] ahmaklıkta ve zavallılıkta, herkesten ileri gitmiş, kâfirlerin her sınıfını arkada bırakmışlardır. Bunların hepsi, hem dinlere inanmıyor ve Peygamberlere “aleyhimüssalavâtü vesselâm” inat ve düşmanlık ediyor, hem de aile cemiyet ve din hakkında uydurdukları sözleri ile birbirlerini ve herkesi kandırmak için, çürük deliller ve şahitler buluyorlar. O kadar yanlış, o kadar gülünç şeyler söylüyorlar ki hiçbir câhilin, hiçbir ahmayın bu kadar aşağılığı görülmemiştir. Bunlar, ne kadar aklsız, ne kadar zavallıdır. Bunları akıllı, fikirli sananlar da, bunlardan daha zavallı ve daha bedbahttır. Birçok kıymetli bilgileri, Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vesselâm” kitaplarından çalmışlar ve aralarına, başka şeyler de katmışlardır.

Bunları İmâm-ı Gazâlî “rahmetullâhi aleyh”, (El münkızü aniddalal) kitabında, uzun uzadıya anlatmaktadır. Din sahipleri, Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vesselâm” izinde gidenler, bir şeyin doğruluğunu ispat ederken yanılırsa, zararı ve tehlikesi olmaz. Zira bunlar, bütün ilimlerinde ve işlerinde, onlara uyup, sözlerini ispat ediyor. Bunların Peygamberlere “aleyhimüssalavâtü vesselâm” uyması, doğruluklarını bildirmeye yetişir. O zavallılar ise, Peygamberlere “aleyhimüssalavâtü vesselâm” uymaya, gericilik deyip, sözlerini akla uygun getirmeye çalışıyor. Aklın eremediği şeylerde, şüphesiz yanılıyorlar. Allahü teâlânın Peygamberi olan Îsâ aleyhisselâmın sözlerini, bunların en büyüğü tanınan Eflatun işitince, (Biz temiz, olgun, ilerici insanlarız, bize, doğru yol gösterecek kimseye ihtiyacımız yoktur) dedi. Ölüleri diriltiyor, körlerin gözlerini açarak, abraş denilen hastaları iyi ederek kurtarıyor. Yani, kendi fenlerinin, tecrübelerinin yapamadığı şeyleri yapıyor, diye işittiği bir kimseyi, gidip görmesi, hâlini incelemesi lazım iken, görmeden, anlamadan, böyle cevap verdi. Bu sözleri çok ahmak olduğunu göstermektedir.

[Avrupa kitaplarında ve tercümelerinde, Eflatunun milattan, yani Îsâ aleyhisselâmın dünyayı teşriflerinden, [347] sene önce öldüğü yazılıdır. Kendisi meşhur olduğundan, ölüm zamanına inanılırsa da, Îsâ “aleyhisselâm”a, ancak on iki havari inanıp, iseviler az ve asırlarca gizli yaşadıklarından, milad, yani noel gecesi doğru anlaşılamamıştır. Miladın, birinci kanun [aralık] yirmi beşinde veya ikinci kanun [ocak] altıncı veya başka gün olduğu sanıldığı gibi, bugünkü miladi senenin bir veya dört sene az olduğu, çeşitli dillerdeki kitaplarda yazılıdır. O hâlde, miladi sene, müslümanların senesi olan, hicri sene gibi, doğru ve katî olmayıp, günü de, senesi de şüpheli ve yanlıştır. İmâm-ı Rabbânî’nin “kuddise sirruh” buyurduğuna göre, üç yüz seneden fazla olarak, noksandır ve Îsâ “aleyhisselâm” ile Muhammed “aleyhisselâm” arasındaki zaman, bin seneden az değildir. (Mevahib-i ledünniye) ikinci cilt, üçüncü faslda diyor ki (İbni Asakirin Şâbiden haber verdiğine göre, Îsâ aleyhisselâm ile Muhammed aleyhisselâm arasında 963 sene fark vardır.) Muhammed aleyhisselâm, hicret ederken, tarihçilere göre, şimdi kullanılan miladi senenin 622. senesinde Safer ayının son perşembe günü akşama yakîn Sevr dağında mağaraya girdi. Pazartesi gecesi mağaradan çıkıp, efrenci Eylül ayının 20., rumi Eylülün 7. pazartesi günü Medine şehrinin Kuba dış mahallesine ayak bastı. Bugün, müslümanların (Hicri şemsi) sene başı oldu. Acemlerin şemsi senesi, bundan altı ay önce, yani Martın 20. günü olan Mecusi bayrâminda başlamaktadır. O gün Rebiul-evvel ayının 8. günü idi. O senenin Muharrem ayının ibtidası, (Hicri kameri) sene başı kabul edildi. Bu kameri sene başı, Temmuz ayının onaltıncı cuma günü idi. Kubada dört gece kalıp, cuma günü çıktı. O gün Medineye girdi. Herhangi bir miladi sene başının rastladığı hicri şemsi sene, bu miladi seneden 622 noksandır. Herhangi bir hicri şemsi sene başının rastladığı miladi sene, bu şemsi seneden 621 fazladır.]

Oğlum Muhammed Mâ’sûm “kuddise sirruh” bugünlerde (Şerh-i mevakıf) kitabını tamamladı. Derslerinde bu akıllı denilenlerin, hatalarını ve kabahatlerini iyice anladı ve çok şey öğrendi. Cenâb-ı Hakka şükürler olsun ki bizleri aklın dar çerçevesi içinde bırakmayıp, doğru yola çıkardı. Eğer Peygamberleri ile “aleyhimüssalavâtü vesselâm” doğru yolu göstermeseydi, biz de o zavallılar gibi aklın ermediği şeylerde, zannettiklerimize inanacak ve helak olacaktık.

[İmâm-ı Muhammed Gazâlî, İmâm-ı Ahmed Rabbânî ve daha birçok İslam büyükleri, eski Yunan felsefesini inceliyip, didik didik etmiş ve o felsefecilerin ne kadar câhil, ahmak ve kâfir olduklarını bildirmişlerdir. Müslümanların, böyle kâfirleri beğenmemelerini, onlara aldanmamalarını, birçok kitaplarında yazmışlardır.
O hâlde kâfirlerin, (İslam âlimleri, tasavvuf adamları, eski Yunan filozoflarının, Batlemyus mektebinin tesiri altında kalmış) demeleri tamamen yanlıştır. İslam âlimlerini, onların talebesi ve taklitçisi şekline sokarak, bunları küçültmek için yapılan, iftirâlardır. Halbuki İslam âlimleri, eski Yunan ve Roma felsefelerini çürüterek, yere sermiş, onların hukuk, ahlak ve tıb üzerindeki sözlerinden doğru olanların, eski Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” kitaplarından çalma olduklarını bildirmişlerdir. Sûfiyye-i aliyyenin, tasavvufa ait sözleri, câhillerin sandıkları gibi, kitaptan okumakla, başkalarından öğrenmekle ve taklit ile değil, keşif ile yani mübarek kalplerine, temiz ruhlarına akıp gelmekle anladıkları mârifetlerdir.

Eski Yunan felsefecileri, her şeyi akıl ile anlamaya, akla uydurmaya kalkışan ve yalnız aklın beğendiğine inanan kimselerdir. Bunlar, aklın erebileceği şeylerde doğruyu bulabilirler ise de, aklın kavrıyamadığı, erişemediği birçok şeylerde yanılıyor, aldanıyorlar. Nitekim, sonra gelenleri, öncekilerinin yanlışlarını çıkarmakta, birbirlerini beğenmemektedirler. İslam âlimleri ise, zamanlarına kadar olan fen bilgilerini okuyarak ve İslamiyetin gösterdiği yolda, kalplerini ve nefslerini temizliyerek, aklın erişemediği bilgilerde de doğruyu bulmuşlar, hakikate varmışlardır. İslam âlimlerine filozof demek, bunları küçültmek olur. Eski Yunan felsefecileri, yanılıcı olan aklın esiri, mahkumu kimselerdir. Bunlar tecrübe etmeyip, akıl ile söylediklerinde ve deneyleri açıklarken vehmlerine kapıldıkları zamanlarda aldanıyor, zararlı oluyorlar. Bunun için ve aklın üstüne çıkamadıkları için, bunlar İslam alimi gibi yüksek olamaz.

Aklı olmayan delidir. Aklını kullanmayan sefihtir. Akla uygun iş yapmamak sefahettir. Aklı az olan da ahmaktır. Yalnız akla uyup, yalnız ona güvenip, aklın ermediği şeylerde yanılan kimse, eski kafalı felsefecidir. Aklın erdiği şeylerde, ona güvenen, aklın ermediği, yanıldığı yerlerde, Kurân-ı Kerîmin ışığı altında akla doğruyu gösteren yüksek insanlar da, İslam âlimleridir. O hâlde İslamiyette felsefe yoktur, İslam felsefesi, İslam filozofu yoktur. Felsefenin üstünde olan İslam ilimleri ve felsefecilerin üstünde olan İslam âlimleri vardır].

Muhyiddin-i Arabinin “kuddise sirruh” kitaplarından da Allahü teâlânın, tabiat kuvvetleri gibi, her şeyi irâdesiz yaptığı mânâsı anlaşılıyor. Allahü teâlânın kudretini anlatırken, eski Yunan felsefecilerine uyduğu seziliyor. (İsterse yapmaz) demiyor da, (Yapması lâzımdır) diyor. Büyüklerimizin beğendiği, büyük bildiği Muhyiddin-i Arabinin birçok sözlerinin, Ehl-i sünnetin doğru sözlerine uymaması, yanlış olması, ne kadar şaşılacak şeydir. Hataları, keşfinde, kalbe doğan bilgilerde olduğu için, belki kabahat sayılmaz. İctihattaki hatalar gibi bir şey söylenemez. Onun büyük olduğunu ve hatalarının kusur sayılamayacağını, yalnız bu fakir söylüyorum. Onu büyük bilir ve severim. Ehl-i sünnet âlimlerinin sözlerine uymayan yazılarını yanlış ve zararlı bilirim. Sufiyundan bir kısmı, onu beğenmiyor ve çirkin şeyler söylüyor. Bütün ilimlerini yanlış ve bozuk biliyorlar. Bir kısmı da ona uyarak, bütün ilimlerini, yazılarını olduğu gibi alıyor. Hepsini doğru biliyor ve doğruluklarını ispat etmeye kalkışıyor. Bu iki kısım da yanılıyor, adaletten ayrılıyor. Bir kısmı haddi aşıyor. Birisi de, büsbütün mahrum kalıyor. Evliyânın büyüklerinden olan Muhyiddin-i Arabî “kuddise sirruh” keşiflerindeki hatasından dolayı, büsbütün red olunabilir mi? Fakat, Ehl-i sünnetin doğru sözlerine uymayan, hatalı bilgilerine uyulur mu ve her şeyi de kabul olunur mu? Burada doğru yol, Cenâb-ı Hakk’ın bize ihsan ettiği, iki tarafa sapmayan orta yoldur. [İmâm-ı Süyuti hazretleri (Tenbih-ul-gabi) kitabında Muhyiddin-i Arabî hazretlerinin büyüklüğünü vesikalarla ispat etmektedir. Ebussuud efendi fetvalarında da ona dil uzatılamayacağı yazılıdır “rahmetullahi teâlâ aleyhim.”] Vahdet-i vücûd bilgisinde, sufiyenin çoğunun, Muhyiddin-i Arabî ile beraber olduğu meydandadır. Kendisi burada da, hususi bir yol tutmuş ise de, sözün esasında ortakdırlar. Bu bilgileri de görünüşte, Ehl-i sünnet îtikadına uymuyor ise de, uydurulması kolaydır ve ikisini birleştirmek mümkündür. Bu fakir, Cenâb-ı Hakk’ın yardımı ile üstadımın (Rübaiyat) ını açıklarken, bu bilgileri, Ehl-i sünnetin îtikadı ile birleştirdim. Aradaki farkın, yalnız sözde ve kelimelerde olduğunu göstererek, her iki tarafın şüphe ettikleri yerleri öyle bir aydınlattım ki okuyanların hiç şüphesi kalmaz. Görünce anlaşılır.

Ey müslüman! İyi bil ki gördüğün, işittiğin her şey, meydana gelen her şey, madde ve cisim, bunların hassaları, akllar, fikirler, düşünceler, gökler, yıldızlar, elementler ve bileşik cisimler yok idi. Hepsi, Allahü teâlânın istemesi ve yaratması ile var oldu. Onun yaratması ile yoktan var oldukları gibi, varlıkta kalabilmeleri, yok olmamaları için de, her ân, Onun istemesine ve kuvvetine muhtaçtırlar. [İnsanların maddeleri birleştirmesi,] Sebeplerin ve şartların değişmesi ile [yeni yeni cisimlerin teşekkül etmesi] Allahü teâlânın fiilini, yapmasını perdeliyor, bizden örtüyor. Kuvvetinin, kudretinin meydana çıkması için, yapması ve yaratması için, sebepleri, vasıtaları araya koymuştur.Aklı olan, uyanık olan, kalp gözlerini, Peygamberlere “aleyhimüssalavâtü vesselâm” uyarak, sürmelemiş, cilalamış olan kimse, bu sebeplerin de, vasıtaların da, Allahü teâlâ tarafından yaratıldığını ve her ân Onun kuvvetine muhtaç olduklarını, Onun ile var olup Onun ile varlıkta kalabildiklerini, yoksa hepsinin cansız, tesirsiz, hareketsiz ve kuvvetsiz olduklarını ve kendileri gibi olan, başkalarına tesir edemeyeceklerini ve kendileri gibi olan, başka şeyleri yapamayacaklarını düşünür. Bu sebepleri ve vasıtaları yaratan ve bunlara tesir ve kuvvet, enerji veren bir kudret sâhibinin bulunduğunu anlar. Aklı olan kimse, cansız bir cismin hareket ettiğini görünce, bunu hareket ettiren bir kuvvetin varlığını anlar. Durmakta olan bir cismin, kendiliğinden hareket edemeyeceğini ve ancak dışarıdan bir kuvvetin bunu harekete getireceğini bilir. Demek ki cansız bir cismin, hareket etmesi, bunu harekete getiren bir failin, bir kuvvetin varlığını akıl sahiplerinden gizlemiyor. Hareket eden cismin cansız olması, bir failin, bir kuvvet sâhibinin mevcûd olduğunu, akıl sahiplerine haber veriyor. Bütün sebepler, vasıtalar da böylece, Allahü teâlânın varlığını, kudretini akıl sahiplerine ilan ediyor, bildiriyor. Fakat eblehler, ahmaklar, cismin hareketini görünce, kendiliğinden hareket ediyor sanarak, kuvvet sâhibini, faili göremeyip anlayamıyor. Akılları olmadığından, hareket eden cansız cismi, kuvvet sâhibi zannediyor. Bunu hareket ettiren kuvveti, faili inkâr ediyor, kâfir oluyorlar. Allahü teâlânın her şeyi sebeplerle, vasıta ile yapması, yaratması, ahmakların, aklsızların inkarına, küfrüne sebep oluyor. Akıl ve vicdan sahiplerine de hidayet, kurtuluş yolunu gösteriyor. Sebepleri, vasıtaları görerek, Allahü teâlânın varlığını, birliğini, kudretini anlamak, ancak Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vesselâm” irşadı ile uyandırması ile olmaktadır. İnsan aklı bunu, kendiliğinden anlayamıyor. Bazı kimseler, arada sebepler bulunmaması, her şeyin sebepsiz yaratılması, büyüklüğe daha uygun olur sanıyor. Sebeplerde tesir yoktur, sebepler karışmadan her şey doğrudan doğruya, Allahü teâlânın yaratması ile var oluyor diyorlar. Bunlar anlamıyor ki sebepleri aradan kaldırmak, hikmeti [yani Allahü teâlânın uygun gördüğünü], adetini bozmak demektir. Bu hikmette ise, nice faydalar vardır. Ya Rabbi! Bu varlıkta, hiçbir şeyi hikmetsiz, yersiz, uygunsuz yapmadın! Peygamberlerin hepsi “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” her işlerinde, sebeplere yapışırdı ve bununla beraber, işlerin yaratılmasını Allahü teâlâdan dilerdi. Mesela, Yakup “aleyhisselâm” çocuklarını Suriyeden, Mısra gönderdiği zaman, nazar değmesin diye, (Hepsi bir kapıdan girmeyip, ayrı kapılardan girmelerini) nasihat etti. Bununla beraber, nazar değmemesini Allahü teâlâdan dileyip, (Bu nasihati yapmakla, Allahü teâlânın sizin için dilediğini değiştiremem. Çünkü tedbir, kaderi değiştiremez. Her zaman Onun dediği olur. Sizi Ona emânet ediyorum. Ona güveniyorum. Herkes de, her işinde yalnız Ona güvenmelidir. Herkesin, zavallı bir vasıtadan başka bir şey olmadığını düşünerek, yalnız Ona güvenenlerin imdadına elbette yetişir) dedi. Allahü teâlâ, bu hâli Yusuf sûresinde, (O âlim idi. Kaza ve kaderimi biliyordu. Ona bildirmiştim. Fakat insanların çoğu, kaza ve kaderimi anlamıyor) mealindeki 68. âyetinde bildiriyor ve beğeniyor. [Beyt:

İnsan tedbir alır, sebeplere yapışır, takdiri bilmez,
Allah’ın takdiri, kulun tedbiri ile değişmez!]

Allahü teâlâ, Peygamberimiz Muhammed aleyhissalatü vesselâma da sebeplere yapışmasını emrediyor. Enfal sûresi, 64. âyetinde meâlen, (Ey sevgili Peygamberim “sallallâhü aleyhi ve sellem”! Sana, Allahü teâlâ ve müminlerden, sana tâbi olanlar yetişir!) buyruldu.

Sebeplerin tesirine gelince, Allahü teâlâ, sebeplerde bâzen tesir, yani iş yapabilecek kuvvet de yaratıyor. O işi hâsıl ediyorlar. Bâzen da, aynı sebeplerde, bu tesiri yaratmıyor. O işi yapamıyorlar. Bu hâli herkes her zaman görmektedir. Aynı sebeplerin, aynı işi, bâzen meydana getirdiğini, bâzen da, işi yapamadığını hepimiz görmekteyiz. Sebeplerde, tesir yoktur demek, tecrübeleri, hadiseleri körü körüne inkâr etmektir. Tesirine inanmalı. Fakat, sebeplerdeki bu tesirlerin de, kendileri gibi, Allahü teâlânın yaratması ile vücuda geldiğini bilmelidir. Bu fakirin “rahmetullahi teâlâ aleyh”, bu meseledeki sözü, işte böyledir. Demek ki sebeplere yapışmak, tevekküle, [Allahü teâlâya güvenmeye] mâni değildir. Aksini tasavvuf yolunda yürüyen ve henüz ilerlememiş olan sufiler söyler. Halbuki sebeplere yapışmak, sebepleri araya koymak, tevekkülün en yüksek derecesidir. Yakup “aleyhisselâm”, hem sebeplere yapıştı, hem de Allahü teâlâya tevekkül etti. [Ciğerler genişleyince, temiz hava içeri giriyor. Daralınca, kirli hava dışarı çıkıyor. Bu hâl, her dakika devam ederek, yaşayabiliyoruz. Ciğerleri hareket ettiren kuvvet sâhibinin ve havadaki %79 azot ve %21 oksijen miktarının hiç değişmediğini gören akıl sahipleri, Allahü teâlânın varlığını hemen anlar. Bu yaratıcı, var olduğunu haber de veriyor. İnanmayanı sonsuz yakacağım diyor.]

[İmanın altı şartından biri de kadere, hayrın ve şerrin Allahü teâlâdan olduğuna inanmaktır]. Allahü teâlâ, hayrı ve şerri, iyiyi kötüyü irâde eder, ister ve yaratır. İyilerin de, kötülerin de halıki yaratanı Odur. Fakat, iyiliklerden razıdır. Şerlerden râzı değildir. Yani beğenmez. İrade başkadır, rıza başkadır. Aralarındaki farki yalnız Ehl-i sünnet âlimleri görebilmiştir. Diğer yetmiş iki fırka, bu farkı anlayamayarak, hepsi dalâlette kaldı, yollarını şaşırdı. Mesela, Mutezile fırkası, herkesi, kendi işinin halıkı zannetti ve filanca kimse, filan işi yarattı dedi ve insanlar, imanlarını ve küfürlerini kendileri yaratıyor dedi. [Bunlar, bu yanlış inanışı, âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerden çıkardıkları için kâfir olmuyor ise de, doğrusunu kabul etmedikleri için, bir müddet Cehennemde yanacaklardır. Fakat ayetten, hadisten, dinden, imandan haberi olmayanların, devlet ve saltanat sahiplerine yaltaklanmak, teveccüh kazanmak için, yaraddin demeleri küfür olur. Allahü teâlâdan başkasına yarattı demek çok tehlikelidir. Yurdumuzun dışındaki alevî ismini taşıyan şiîler de, günahları insanlar yaratıyor. Allah, yalnız iyilik yaratır diyor.]

Şeyh-i ekber Muhyiddin-i Arabinin “kuddise sirruh” ve izinde gidenlerin kitaplarından anlaşılıyor ki (Allahü teâlânın Hadi ismi, imanı ve ibâdetleri beğendiği gibi, Mudıl ismi de, küfrü ve günahları beğenmektedir). Bu sözleri de, Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” bildirdikleri doğru îtikada uymuyor ve icaba, irâdeyi inkara yaklaşıyor. Güneş, aydınlatmaktan razıdır demeye benziyor.

Allahü teâlâ, kullarına kuvvet, kudret, irâde vermiştir. İstediklerini işlerler. İnsanlar, işlerini kendileri yapıyor. Allahü teâlâ da yaratıyor. Allahü teâlânın hikmeti, adeti şöyledir ki insan bir işi yapmak isteyince, O da, isterse o işi yaratır. Bu iş, insanın kastı ile ihtiyarı ile meydana geldiği için, işin mesuliyeti, sevâbı ve cezası, o insana oluyor. İnsanın ihtiyarı zayıftır, azdır diyenler, Allahü teâlânın irâdesinden az olduğunu demek istiyorlarsa, doğrudur. Yok eğer, emirleri yapacak kadar değildir diyorlarsa, yanlıştır. Allahü teâlâ, insanlara, yapamayacakları bir şeyi emretmemiştir. Hep kolay emretmiş, güç şey istememiştir. Az zamandaki bir küfre, sonsuz azap etmeyi ve az zamandaki imana, sonsuz nimetler vermeyi takdir etmiştir. Bunun sebebini anlayamayız. Allahü teâlânın yardımı ile şu kadar biliyoruz ki insanlara, görünür görünmez, bütün nimetleri, iyilikleri veren, yerlerin, göklerin, zerrelerin yaratanı ve noksansızlık, kusursuzluklar yalnız Ona mahsus olan bir Allaha inanmamak elbette çok şiddetli, çok acı azap ister ki bu da, Cehennemde sonsuz yanmaktır. Böyle bir nimet sâhibine, görmeden inanmak ve nefsin ve şeytanın ve din düşmanlarının aldatmalarına kanmıyarak, Onun sözlerine güvenmek, büyük mükafat ister ki bu da, Cennet nimetlerinde ve lezzetlerinde sonsuz kalmaktır. Meşayih-i kirâmdan çoğu dedi ki: (Cennete girmek, yalnız Allah’ın fazlı ve ihsanı iledir. İmanı, Cennete girmeye sebep göstermek, kazanılan nimetin lezzeti, daha çok olduğu içindir). Bu fakire göre “kaddesallahü teâlâ sirrehül’azîz” Cennete girmek, imana bağlıdır. Fakat îman, Allahü teâlânın fazlıdır, ihsanıdır. Cehenneme girmek de, küfürden dolayıdır. Küfür ise, nefs-i emmarenin arzularından doğmaktadır. Nitekim Nisa sûresi 79. âyet-i kerimesinde meâlen, (Her güzel, her iyi şey, sana Allahü teâlâdan geliyor. Her çirkin, her fenâ şeye de, nefsin sebep oluyor) buyruldu. Cennete girmeyi imana bağlamak, imanın kıymetini bildirmek içindir. Bu da, îman olunacak şeylerin kıymeti ve ehemmiyeti demektir. Bunun gibi, Cehenneme girmeyi de küfre bağlamak, küfrü tahkir içindir ki inanılmayan şeylerin kıymetini bildiriyor ve onlara inanılmadığı için, böyle sonsuz azap veriliyor. Bazı meşayihin, başka türlü söylemelerinde bu incelik yoktur.

Dünyadan ahirete imanlı giden, Cennette Allahü teâlâyı cihetsiz ve keyfiyetsiz ve hiçbir şeye benzetmeyerek ve misali olmayarak görecektir. Buna, mislimanların yetmiş üç fırkasından, yalnız Ehl-i sünnet inanmıştır. Diğerleri inkâr etmiş ve cihetsiz ve keyfiyetsiz olarak görmek olamaz demişlerdir. Hatta, Muhyiddin-i Arabî “kuddise sirruh”, ahirette Allahü teâlâyı görmek, (Tecellî-i suri) dir. [Yani, kendini değil, sûretini görmektir diyor.] Başka türlü görmek olmaz diyor. Bir gün üstadım, Muhyiddin-i Arabinin şöyle buyurduğunu söyledi: (Mutezile fırkası, Allahü teâlâ, aklın ermediği bir görmekle, cihetsiz, keyfiyetsiz olarak görülecek demeselerdi, başka şeylerin görülmesi gibi, görülecek deselerdi ve Onu görmeyi, suri bir tecellî olarak bilselerdi, Onu görmeyi inkâr etmez, görülemez demezlerdi. Yani cihetsiz, keyfiyetsiz olarak görüleceğine inanmıyorlar. Sûretin tecellîsinde ise, cihet ve keyfiyet vardır). Halbuki Cennette Allahü teâlâyı görmeyi, sûretin tecellîsi [görünmesidir] demek, Onu görmeyi inkâr etmektir. Her ne kadar oradaki sûretin tecellîsi, dünyada eşya sûretlerinin görünmesi gibi değil ise de, yine Onun kendini görmek değildir. Arabî şiir tercümesi:

İman sahipleri, Cennette Allahü teâlâyı keyfiyetsiz görecektir.
Bu görmeyi anlatmak, mümkün değildir.

[İmanın dördüncü şartı, Peygamberlere inanmaktır]. Allahü teâlâ, kullarına acıdığı için, Peygamberler “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” gönderdi. Eğer bu büyük insanlar gönderilmeseydi, yolu şaşırmış olan insanlara, Onu ve sıfatlarını kim bildirirdi? Beğendiklerini, beğenmediklerinden kim ayırabilirdi? İnsan aklı, noksan olduğu için, o büyüklerin davet nuru ile aydınlanmadıkça bunları bilemez ve ayıramaz. Anlayışımız tam olmadığı için, bu büyüklerin izinde gitmedikçe, bunları anlamakta şaşırır ve aldanırız. Evet akıl, doğruyu iğriden ayırmaya yarıyan bir alettir. Fakat, tam olmayan bir alettir. O büyüklerin daveti ile haber vermeleri ile tamam olmaktadır. Ahiretin azâbı, sevâbı, bu davet ve haberden sonra olur.

[Akıl göz gibidir. İslamiyet de ışık gibidir. Yani, insanın aklı, gözü gibi zayıf yaratılmıştır. Gözümüz karanlıkta göremiyor. Allahü teâlâ, görme aletimizden istifade edebilmemiz için güneşi yarattı. Güneşin ve çeşitli ışık kaynaklarının nuru olmasaydı, gözümüz işe yaramaz, tehlikeli cisimlerden, yerlerden kaçamaz, faydalı şeyleri bulamazdık. Evet, gözünü açmayan veya gözü bozuk olan, güneşten faydalanemez. Fakat, bunların güneşe kabahat bulmaya hakları olmaz.

Aklımız da, yalnız başına maneviyatı, faydalı, zararlı şeyleri anlayamıyor. Allahü teâlâ, aklımızdan faydalanmemiz için, Peygamberleri, İslamiyet ışığını yarattı. Peygamberler “aleyhimüssalâtü vesselâm”, dünyada ve ahirette rahat etmek yolunu bildirmeseydi, aklımız bulamaz, işe yaramazdı. Tehlikelerden, zararlardan kurtulamazdık. Evet, İslamiyete uymayan veya aklı az olan kimseler ve milletler Peygamberlerden faydalanemez. Dünyada ve ahirette tehlikelerden, zararlardan kurtulamaz. Fen vasıtaları, mevki rütbe, para ne kadar bol olursa olsun, Peygamberlerin gösterdiği yolda gitmedikçe, hiçbir fert, hiçbir insan mesut olamaz. Ne kadar neşeli, sevinçli görünseler de, içleri kan ağlamaktadır. Dünyada da, ahirette de rahat ve mesut yaşayanlar ancak, Peygamberlere uyanlardır. Şunu da bilmelidir ki rahata, saadete kavuşmak için, müslümanım demek, müslüman görünmek yetişmez. Müslümanlığı iyi öğrenmek, onu doğru anlamak ve yapmak, ona uymak lâzımdır].

Sual: Ahiretteki sonsuz azap, Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” davetine bağlı olunca, onların gönderilmesi, alemlere rahmet nasıl olur?

Cevap: Onların gönderilmesi, Allahü teâlânın kendini ve sıfatlarını bildirmek içindir. Bu bilgi de, saadet-i ebediyyeye, yani dünya ve ahiretin sonsuz iyiliklerine sebeptir. Allahü teâlâya karşı, lâyık olan şeyler, uygun olmayanlardan, bunların haber vermesi ile ayrılmıştır. Zira, bizim kör ve topal olan akllarımız, yok iken var olmuş ve varlıkta kalamayıp yine yok olmaktadır. O hâlde, yokluk bulunmayan ve isimleri ve sıfatları ve fiilleri sonsuz var olan, ebedî, hakiki varlığa uygun olanı anlayabilir mi ve Ona lâyık olanı bulabilir mi? Münasib olmayanları ayırt edebilip söylemekten sakınabilir mi? Hatta, kendi noksan olduğu için, çok defa kemâli, noksansızlığı, noksan sanır ve noksanı, kemâl sanır. Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât”, bunları ayırt etmeleri ve bildirmeleri, bu fakire göre, bütün nimetlerin, bütün iyiliklerin üstündedir. Allahü teâlâya uygun olmayan şeyleri [mesela yok olmayı], Ona münasib görenlerden daha alçak kim olabilir? Batılı haktan, iğriyi doğrudan ayıran, ibâdete, itaate hakkı olmayanları, ibâdet edilmesi lâyık ve lazım olan hakiki vardan ayıran, o büyüklerin sözleridir. Allahü teâlâ, insanları doğru yola, onların sözleri ile çağırıyor. Kullarını, kendisine yaklaşmak saadetine, onların aracılığı ile ulaştırıyor. Allahü teâlânın beğendiği şeyleri öğrenmek, onlar vasıtası ile kolaylaşıyor. Bu görünen, bilinen varlıkların yaratanı, maliki sâhibi olan Allahü teâlânın, mahluklarından hangilerini, ne kadar ve nasıl kullanmaya izin verdiği ve hangilerine izin vermediği, onların bildirmesi ile anlaşılıyor. Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” bu saydığımız ve daha bunlar gibi nice faydaları vardır. O hâlde, o büyüklerin gönderilmesi, elbette rahmettir, iyiliktir. Fakat, bir kimse, nefs-i emmaresine uyarak ve mel’un şeytana kapılarak [ve dinsizlerin uydurma yazılarına aldanarak], Peygamberlere “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” inanmaz ve onların sözlerini bildiren, hakiki din âlimlerinin, din mütehassıslarının kitaplarını okumaz ve emirlerini yapmaz ise, Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” ne günahı olur ve bundan dolayı, niçin rahmet olmazlar?

Sual: Akıl, yaratıldığı şekilde iken, Allahü teâlâya ait şeyleri anlayacak kadar tamam değil, kusurlu ise de, belki zamanla ilerleyerek ve temizlenerek Onun ile bizim anlayamayacağımız bir münasebet yapamaz mı? Melek vasıtası ile Peygamberlere “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” haber gelmeden, bu münasebetle ve kavuşmakla insanlar akılları ile sonsuz ve hakiki varlığa mahsus şeyleri, doğruca Ondan alamaz mı?

Cevap: Akıl, böyle bir münasebet elde edebilir. Fakat, akıl, dünyada kaldıkça, bu bedene de bağlı kalır. Bu bağlılıktan kurtulamaz. Bu iğreti varlıktan alakası kesilmez. Vehim, her zaman, aklın etrafında, hayal dâima yanında bulunur. (Gazap), yani kızgınlık ve (Şehvet), yani nefsin arzuları, hep onunla beraber kalır. Hırs ve menfeat, onu yalnız bırakmaz. İnsanlığın, lüzumlu alâmeti olan, şaşırmak ve unutkanlık, ondan hiç ayrılmaz. Bu dünyanın hassası olan, yanılmak ve iyiyi kötü ile karıştırmak, ondan sıyrılmaz. O hâlde, akla her şeyde, nasıl inanılır? Aklın vereceği kararlar ve emirler, vehmin karışmasından ve hayalin tesirinden kurtulamaz ve unutkanlık tehlikesi ve şaşırmak ihtimalinden korunamaz. Halbuki bu kusurların hiçbiri, meleklerde yoktur. Bu pislikler ve kötülükler onlarda bulunmaz. Bunun için, melekler elbette yanılmaz. Meleklere îtimat olunur. Meleğin getireceği haberlere vehmin karışması, unutkanlık tehlikesi ve şaşırmak ihtimali yol bulamaz. Bazı vakitler, ruh yolu ile gelen bazı bilgileri, his uzuvları ile bildirmek istediğim zaman, vehim ve hayal yolundan, doğru olmayan, bazı başlangıçların meydana çıktığını ve elimde olmayarak, ruhtan gelen bilgilere karıştığını ve bunları bildirirken, aralarını ayıramadığımı duyuyorum. Bazı vakit de, bunları ayırt etmeyi bildiriyorlar. İşte bundan dolayı, ruhani bilgilere yanlışlık karışarak, hepsinden îtimat kalkıyor. Şöyle de cevap verilir ki aklın ilerlemesi ve temizlenmesi, ancak Allahü teâlânın beğendiği şeyleri yapmakla, yani ahkâm-ı İslamiyeyi öğrenip yapmakla olabilir. Bunun için de, Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vesselâm” sözlerini, haberlerini öğrenmek lâzımdır. Onlar haber vermedikçe, akıl ilerliyemez ve temizlenemez. Bazı kâfirlerde ve fasıklarda görülen, safa ve parlaklık alâmetleri, kalbin temizliği değil, nefsin parlaklığıdır. Nefsin parlaması da, yolu şaşırtmaktan, zarar ve ziyandan başka bir şey ele geçirmez. Bazı kâfirlerin ve fasıkların, nefslerinin parlaklığı zamanında, bilinmeyen bazı şeyleri, haber vermelerine, (İstidrâc) denir. Yani, bunları derece derece, yavaş yavaş felakete, azâba sürüklemek içindir. Allahü teâlâ, hepimizi böyle belalardan korusun. Peygamberlerin en büyüğü “aleyhi ve aleyhimüssalevâtü vetteslîmât ve alâ Âlihi ve ali küllin” hürmetine, bizi böyle şeylerden korusun!

Demek ki Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” bildirdikleri ahkâm-ı İslâmiyye, hep rahmettir, iyiliktir. Yoksa, bu emirler ve teklifler, mülhidlerin, zındıkların, [mürtedlerin ve masonların] sandıkları ve söyledikleri gibi, külfet, eziyet ve işkence değildir ve akla aykırı değildir. Bunların sık sık söyledikleri (kullarına zor ve yorucu şeyler emredip de bunları yaparsanız Cennete girersiniz demek insaf mıdır, merhamet midir? Bir şey emretmemeli idi. Herkesi, kendi başına bırakıp, istedikleri gibi yiyip içmeli, gezip eğlenmeli, yatıp kalkmalı idi. Merhamet ve iyilik böyle olur) gibi lafları, ne kadar alçakça ve ne kadar ahmakçadır. Bunlar, hiç de düşünmüyor mu ki iyilik edenlere, şükretmek yani, sevindiğini bildirmek, aklın istediği bir şeydir. Ahkâm-ı İslâmiyye, bütün nimetleri, iyilikleri yaratan, gönderen Allahü teâlâya karşı, şükrün nasıl yapılacağını göstermektedir. O hâlde, ahkâm-ı İslâmiyye, teklifat-ı ilâhiyye, aklın istediği bir şeydir. Bundan başka, dünyanın, hayatın düzeni, bu teklifleri yapmakla olur. Allahü teâlâ, herkesi kendi başına bıraksaydı, kötülükten, karışıklıktan başka bir şey olmazdı. Allahü teâlânın haram etmesi olmasaydı, nefsleri, keyifleri peşinde koşanlar, başkalarının mallarına, canlarına, ırzlarına saldırır, fenâlıklar, karışıklıklar hâsıl olur, saldıran da, karşısındakiler de, zarar görür, helak olurlardı. [Memleketlerin mamurluğu, insanların rahatı, yani medeniyet olmaz, insanlık, canavarlık şeklini alırdı. Bugün bile Allahü teâlâyı inkâr eden, İslamiyeti beğenmeyen, cahilliğin verdiği cesaret ve taşkınlıkla öğünen cemiyetlerin kanunlarında, Allahü teâlânın emirlerinden çoğunun yer almış olduğu göze çarpıyor. Bütün insanların, din esaslarından uzaklaştıkça, geçimsizlik, sefalet, işkence, sıkıntı ile kıvrandıkları görülüyor. Fen aletleri, medeni vasıtalar, akllara hayret verecek şekilde ilerlediği hâlde, dünyadaki huzursuzluğun, insanlıktaki sıkıntının azalmadığı, arttığı göze çarpıyor. Allahü teâlâ, insanların saadetlerine sebep olan şeyleri emretti. Felaketlerine sebep olanları yasak etti. Dinli olsun, dinsiz olsun, bir kimse bilerek veya bilmeyerek, bu emir ve yasaklara uyduğu kadar, dünyada rahat ve huzur içinde yaşar. Faydalı ilacı kullanan herkesin dertten kurtulması gibidir. Dinsiz kimselerin ve milletlerin birçok işlerinde muvaffak olduklarını görüyoruz. Kurân-ı Kerîme uygun olarak çalıştıkları için muvaffak oluyorlar. Fakat ahirette de, saadete kavuşabilmek için Kurân-ı Kerîme îman ederek, niyet ederek uymak lâzımdır.] Bakara sûresinin, (Ey akıl sahipleri, düşününüz! Katili öldürünüz diye verdiğim emirde ölüm değil, hayat olduğunu anlarsınız!) mealindeki 179. ayeti, bu sözümüzün vesikasıdır. Beyt:

Eğer hakimin sopası olmasaydı,
Sarhoş kâfir, Kâbe içine kusardı.

Şunu da söyleyelim ki Allahü teâlâ, her şeyin sebepsiz, şartsız maliki hepimizin sâhibidir. Bütün insanlar, Onun mahluku, kullarıdır. Kullarına verdiği her emri ve her şeyi istediği gibi kullanması, hep yerindedir ve faydalıdır. Bunda, zulüm, fesat olamaz. Memurlar, amirlere, kullar sahiplere emirlerin, işlerin sebebini soramaz.
Bütün insanları Cehenneme koyup, sonsuz azap yapsaydı, kimin bir şey söylemeye hakkı olabilirdi? Çünkü kendi yarattığı, yetiştirdiği mülkünü kullanıyor. Başkası yok ki onun mülküne tecavüz olsun ve zulüm denilebilsin. Halbuki insanların kullandığı, öğündükleri mallar, mülkler, hakikatte onların değil, hepsi Onundur. Bizim bunlara el uzatmamız, karışmamız, hakikatte zulmdür. Allahü teâlâ, bu dünyanın düzeni için ve bazı faydalara yol açması için, bunları bize mülk kılmış ise de, hakikatte hepsi Onundur. O hâlde, bizim bunları, asıl sâhibinin mubah ettiği, izin verdiği kadar kullanmamız yerinde olur.

Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” Allahü teâlâ tarafından bizlere haber verdikleri her şey ve her emir doğrudur.

Kâfirlere ve îman ile gidenlerden asilere, mezarda kabir azâbı olduğunu, Muhbir-i sâdık “aleyhi ve alâ Âlihissalatü vesselâm” haber vermiştir. Kâfirler ve müminler [veyâhut yalnız müminler] kabre konulunca, Münker ve Nekir ismindeki iki melek gelip sual soracaklardır. Kabir, dünya ile ahiret arasında bir köprü, bir geçit olduğundan, kabir azâbı bir bakımdan dünya azaplarına benziyor ki sonsuz değildir. Bir bakımdan da, ahiret azaplarına benzer ki ahiret azâbı cinsindendir. Mümin sûresinin, (Sabah, akşam, ateş ile azap olunurlar) mealindeki kırkaltıncı âyet-i kerimesi, kabir azabını bildiriyor. Kabirdeki nimetler de, hem dünya, hem de ahiret rahatlıklarına benzer.
İyi bir kimse, talihli bir insan, kusurları, günahları, lütf ve ihsan ile affolunan ve yüzüne vurulmayan kimsedir. Eğer günahı yüzüne vurulursa ve bunun için de, merhamet olunarak, yalnız dünya sıkıntıları çektirilip günahları, böylece temizlenen kimse de, çok talihlidir. Bununla da temizlenmeyip, geri kalan günahları için, kabir sıkması ve kabir azâbı çekerek günahları biten, kıyamet gününe, mahşer meydanına günahsız olarak götürülen de, ne kadar çok talihlidir. Eğer böyle yapmayıp, ahirette de cezalandırılırsa, yine insaftır ve adalettir. Fakat o gün, günahlı olan ve mahçup ve yüzleri kara olan, ne kadar güç durumdadır. Fakat bunlardan, müslüman olanlara yine acınacak, bunlar, sonunda yine merhamete kavuşacak, Cehennem azabında, sonsuz kalmaktan kurtulacaklardır ki bu da, ne kadar büyük nimettir. Ya Rabbi! Bize ihsan ettiğin îman ışığını söndürme, kusurlarımızı ört! Sen her şeyi yapabilirsin!

[İmanın beşinci şartı, ahiret gününe inanmaktır]. Kıyamet günü, elbette vardır. O gün gökler, yıldızlar ve [şu üzerinde yaşadığımız] Erd, dağlar, denizler ve hayvanlar, nebatlar ve madenler, hasılı her şey, [madde ve kuvvet] yok olacaktır. Gökler parçalanacak, yıldızlar dağılacak, yeryüzü, dağlar, toz olup savrulacak. Bu yok oluş, Surun ilk işareti ile olacaktır. İkinci nefhasında, her şey tekrar yaratılıp, insanlar, mezardan kalkacak, mahşer yerinde toplanacaktır. Eski Yunan filozofları [ve kendilerine müsbet ilim adamı diyenler], yani her şeyi akılları ile çözmeye kalkışanlar, gökler ve yıldızlar yok olmaz dedi. [Bunların yok olacağını fen kabul etmiyor, böyle gelmiş böyle gidecektir diyerek müşahede, tetkik ve tecrübeye dayanan, fen bilgisine iftirâ ediyorlar.] Bazısının aklı, hiç de işlemediği için, kendilerine müslüman diyor. Ahkâm-ı İslamiyeden çoğunu da yapıyor. Şuna daha çok şaşılır ki bazı müslümanlar, bunların sözüne, kitaplarına inanıp, bunları müslüman, hatta İslam alimi, din büyüğü sanıyor. Bunların küfürlerini, kâfir olduklarını söyleyenlere kızıyor. Bu kâfirleri meth ve müdafea ediyorlar. Halbuki bunlar, Kurân-ı Kerîme ve hadis-i şeriflere inanmıyor. Bütün Peygamberlerin söz birliği ile bildirdiklerini inkâr ediyor. Tekvir sûresinin, (Güneşin zıyası kalmadığı, karardığı ve yıldızlar solduğu zaman) mealindeki ve İnşikak sûresinin, (Gökler yarıldığı ve Rablerinin emirlerini işittikleri zaman) ve (Gökler, Allahü teâlânın emirlerini elbette yapar) mealindeki ve En-Nebe sûresinin, (O gün, gökler, elbette yarılır) mealindeki âyetleri ve bunlar gibi âyet-i kerimeler çok vardır. Bu kimseler, bilmiyor ki müslüman olmak için, yalnız kelime-i şehâdeti söylemek yetişmez. İnanmak lazım olan şeylerin hepsine inanmak, tasdik etmek ve küfürden, yani küfre sebep olan sözlerden ve işlerden uzaklaşmak ve kâfirleri sevmemek, müslüman olmak için şarttır. İnsan, ancak bu sûretle müslüman olur. Bu şart bulunmadıkça müslümanlık olmaz.

Ahirette, dünyadaki işlerden sual ve hesap vardır. Ahirete mahsus olan bir terazi ve Sırat köprüsü denilen bir geçit vardır. Bunları Muhbir-i sâdık “aleyhi ve alâ Âlihissalatü vesselâm” haber vermiştir. Peygamberlik ne demek olduğunu bilmeyen bazı câhillerin, bunlara inanmaması, bunların yok olmasını göstermez. Var olan şeylere yok demek kıymetsiz, boş söz olur.Peygamberlik makâmı, aklın üstündedir. Peygamberlerin doğru sözlerini, akla uydurmaya çalışmak, Peygamberliğe inanmamak, güvenmemek olur. Ahiret işlerinde, Peygamberlere “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât”, akla danışmadan tâbi olmak, uymak lâzımdır. Peygamberlik makâmı, aklın hududunun, çerçevesinin dışında, üstündedir. Akıl, eremediği şeyleri, kendine uymıyor sanır. Akıl, Peygamberlere “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” uymadıkça, yüksek derecelere çıkamaz, eremez. Uygun olmamak, yani muhalif olmak başkadır, erememek, anlayamamak başkadır. Çünkü uymamak, ancak anladıktan sonra olabilir.
Cennet ve Cehennem vardır. Kıyamet günü, hesaptan sonra, birçokları Cennete gönderilecek, birçoğu da, Cehenneme sokulacaktır. Cennetin sevâbı, nimetleri ve Cehennemin azâbı ebedidir, sonsuzdur. Bunlar, Kurân-ı Kerîmde ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmektedir. Muhyiddin-i Arabî “kuddise sirruh” (Füsus) kitabında, (Sonunda herkes rahmete kavuşacaktır) diyor ve (Rahmetim her şeyi kapladı) âyet-i kerimesini bildirip, (Kâfirler, Cehennemde üçbin sene kalarak, sonra Cehennem, bunlara serin ve rahat olacaktır, nasıl ki ateş, dünyada İbrahim aleyhisselâma selamet olmuştu. Allahü teâlâ azap vaat ettiği sözünden dönebilir) diyor. (Ehl-i dilden, hiçkimse, kâfirlerin Cehennemde ebedî kalacağını söylemedi) diyerek, burada da, doğru yoldan ayrılmaktadır. Araf sûresinin, (Rahmetim her şeyi içine aldı) mealindeki 155. âyet-i kerimesinin, dünyada rahmetin, müminlere ve kâfirlere beraber olduğunu gösterdiğini anlayamadı. Ahirette, kâfirlere rahmetin zerresi bile yoktur. Cenâb-ı Hak, Kurân-ı Kerîmde bunu bildiriyor ve (Rahmetim her şeyi kaplamıştır) buyurduktan sonra meâlen, (Rahmetim, benden korkup, haramlardan kaçanlar ve zekatlarını verenler ve Kurân-ı Kerîmime inananlar içindir) buyuruyor. Muhyiddin-i Arabî “kuddise sirruh”, âyet-i kerimenin başını okuyup, sonunu bırakıyor. Yine Araf sûresi 55. âyetinde meâlen, (Rahmetim, imanı ve ihsanı olanlaradır) buyruldu. İbrahim sûresinin, (Allahü teâlâ, Peygamberlerine verdiği sözden döner sanmayınız) mealindeki 47. âyet-i kerimesi, diğerlerine verdiği sözden döner demek değildir. Burada, yalnız Peygamberlerine verdiği sözden dönmez buyurması belki Peygamberlerinin kâfirlerden daha kuvvetli ve onlara gâlip olması için verdiği sözden demektir ki böylece hem Peygamberlerine, hem de bunların düşmanı olan kâfirlere söz verilmektedir. O hâlde, bu âyet-i kerime, hem Peygamberlerine, hem de düşmanlarına verdiği sözden dönmiyeceğini bildiriyor ki sözünü ispat için yazdığı bu âyet-i kerime, onun yanıldığını meydana çıkarıyor. Şunu da söyleyelim ki düşmanlarına verdiği sözden dönmesi, dostlarına verdiği sözden dönmek gibi, yalancılık olur ki Allahü teâlâya bunu söylemek çok yersizdir. Çünkü, kâfirlere azap etmiyeceğini biliyorken, bir fayda için, bilgisinin aksine olarak, sonsuz azap edeceğim diyor demek, çok çirkin bir sözdür. Ehl-i dilin, kâfirlerin Cehennemde kalmayacaklarını söylemeleri de, Muhyiddin-i Arabinin “kaddesallahü teâlâ sirrehül’azîz” keşif ile yani kalbi ile anlayarak, söylediği sözlerdendir. Kalbe doğan şeylerde, çok hata olur. Din büyüklerinin, Peygamberimizden “sallallâhü aleyhi ve sellem” ve Ashâb-ı kirâmdan “Rıdvânullahi aleyhim ecma’în” alarak yazdıklarına muhalif olan, böyle keşiflerin, kıymeti ve ehemmiyeti yoktur. [İbni Teymiye de, kâfirlerin Cehennemde sonsuz kalacaklarını inkâr etmektedir.]

[İmanın ikinci şartı, meleklere inanmaktır]. Melekler, Allahü teâlânın kullarıdır. Günah işlemez ve yanılmaz ve unutmazlar. Tahrim sûresi altıncı âyet-i kerimesinde meâlen, (Melekler, emrolundukları şeyde Allahü teâlâya karşı gelmezler ve emrolundukları şeyi yaparlar) buyruldu. Yemezler ve içmezler. [Yani, yemeye ve içmeye ihtiyaçları yoktur.] Erkek ve dişi değildirler. Kurân-ı Kerîmde, meleklerin, erkeklere mahsus kelime ve harfler ile bildirilmesi, erkeklerin kadınlardan daha şerefli ve daha üstün oldukları içindir. Nitekim, Allahü teâlâ, kendini de, bunun için, böyle kelime ve harflerle bildirmektedir.

Allahü teâlâ, insanlardan bazısını Peygamber olarak seçtiği gibi, meleklerden de bazılarını, Peygamber olarak ayirmiştir. Ehl-i sünnet âlimlerinin çoğu buyurdu ki (İnsanların büyükleri, meleklerin büyüklerinden daha üstündür). İmâm-ı Gazâlî, İmâm-ı Mâlik ve şeyh Muhyiddin-i Arabî, (Meleklerin büyükleri, daha üstündür) dedi. Bu fakirin anladığına göre, meleklerin evliyâlık tarafı Peygamberlerin evliyâlığından üstündür. Fakat, Nebîlerin ve Resûllerin yetiştiği bir derece vardır ki melek oraya yetişemez. Bu şerefli derece, Peygamberlere “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” toprak maddelerinden gelmiştir. Bu da, insana mahsustur. Yine bu fakire gösterildi ki Peygamberliğin yüksekliği yanında, evliyâlığın yüksekliği, hiç kalmakta, büyük deniz yanında, bir damla kadar da görünmemektedir. O hâlde, Peygamberlik yolundan gelen üstünlük, evliyâlık yolundan kavuşulan yükseklikten, katkat daha üstündür. O hâlde, her bakımdan, toplu üstünlük Peygamberlerde, bir bakımdan üstünlük meleklerdedir. Sözün doğrusu, Ehl-i sünnet âlimlerinin çoğunun dediğidir. Allahü teâlâ, onların çalışmalarının mükafatını bol bol ihsan eylesin! Demek oluyor ki Evliyâdan hiçbiri, hiçbir Peygamberin derecesine çıkamaz. Velînin başı, dâima bir Peygamberin ayağı altındadır.

Şunu iyi bilmeli ki herhangi bir sözde, âlimler ile sufiye arasında uygunsuzluk bulunursa, iyi ve ince düşünülünce, âlimlerin haklı ve doğru olduğu görülüyor. Bunun sebebi, âlimler Peygamberlere “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” tâbi oldukları için, onların Peygamberlik derecelerine ve o derecelerin ilimlerine bakıyor. Bilgilerini oradan alıyorlar. Sufiler ise, Peygamberlerin evliyâlık derecelerine ve buradaki mârifetlere bakıyorlar. Peygamberlik derecesinden alınan ilimler evliyâlık derecelerinden alınan ilimlerden, elbette daha doğrudur. Bu sözlerimi daha geniş, daha derin olarak aklı, ilmi yüksek, hakikatleri anlamış, Allahü teâlânın rahmetlerine ve feyizlerine kavuşmuş, kıymetli oğlum, Muhammed Sâdıka yazdığım mektupta [ikiyüzaltmışıncı mektup] bildirdim. Arzu eden, oradan okusun! [Mürşid-i kamiller, ictihad derecesinde yüksek âlim oldukları için, hem ilim, hem de mârifet sâhibidirler. Yani (Zül-Cenahayn) dırlar. Akıl ile anlaşılan bilgilere (ilim) denir. Kalp ile anlaşılan bilgilere (mârifet) ve (irfan) denir.]

İMAN: Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” kitaplarında, dinden olduğu, yani inanılması lazım olduğu bildirilen şeyleri, kalbin tasdik etmesi, kabul etmesi, inanması demektir. Kalbin inandığını, dil ile söylemek de lâzımdır demişlerdir. [Fakat söylemek, imanın kendisi olmayıp, kalpteki imanın bildirilmesidir. İmanı, özürsüz söylemeyen kâfir olur. İkrah, yani tehdid ile yani ölüm veya bir uzvun kesilmesi ile veya şiddetli can yakılmakla zorlanınca, imanını saklamak affolur ve söylemeyen veya aksini söyleyen kâfir olmaz dediler. Bu eki (Milel-nihal) kitabından aldık.]

Kalpte îman bulunduğuna alâmet, küfürden teberri etmek, kaçınmaktır ve kâfirlikten, kâfirlere mahsus olan şeylerden mesela beline zünnar bağlamak ve bunun gibi, kâfirlik alâmeti olan şeyleri kullanmaktan sakınmaktır. Küfürden teberri demek, Allahü teâlânın düşmanlarını sevmemektir. Kâfirler, kuvvetli, hâkim olup da, zararlarından korkulduğu zaman, kalbi ile sevmemek, korku olmadığı zaman, hem kalp, hem de her vasıta ile karşı koymak lâzımdır. Allahü teâlâ, Kurân-ı Kerîmde sevgili Peygamberine “sallallâhü aleyhi ve sellem” kâfirleri ve münâfıkları sevmemeyi, çalışıp, onlardan üstün olmayı emrediyor. Çünkü, Allahü teâlânın ve Peygamberinin “sallallâhü aleyhi ve sellem” düşmanlarından uzak olmadıkça O ve Resûlü sevilmiş olmaz ve seviyorum demek doğru olmaz. Bir kimse, imanım var derse, fakat küfürden teberri etmese, hem müslümanlığa, hem de dinsizliğe inanmış, iki dinli olmuş olur ki bunlara (Mürted) denir. Bunlara münâfık gözü ile bakmak lâzımdır. Kalpte îman bulunması için, küfürden teberri, elbette lâzımdır. Bu teberrinin en aşağı derecesi kalp ile teberridir. En yüksek, en iyi derecesi de, hem kalp ile hem kalıp ile olmaktır. Yani, kalpteki ayrılığı söz ile hareket ile belli etmektir. Fârisî Mısra tercümesi:

Düşmanlık etmedikçe, dostluk olamaz!

Bâzıları, sevginin bu şartını, Ehl-i beyti “radıyallahü teâlâ anhüm”, [yani Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” akrabasını ve torunlarını] sevmekte yanlış kullanıyor. Bunları sevmek için, Peygamberimizin üç halifesine “radıyallahü teâlâ anhüm” ve müslümanlardan bir çoğuna düşmanlık etmek lâzımdır diyor. Bu sözleri, çok yanlıştır. Çünkü sevginin alâmeti, sevgilinin düşmanlarını sevmemektir. Yoksa sevgiliden başka, herkese düşmanlık demek değildir. Aklı olan herkes bilir ki Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ashâbı, Ehl-i beyte düşman değil idi. Hele Ashâb-ı kirâmın en büyükleri olan bu üç halife, Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” uğruna mallarını, canlarını fedâ etti. Mevkilerini, şöhret ve itibarlarını, Onun için terketti. Müslümanların Ehl-i beyti sevmesi, Kurân-ı Kerîmde açıkça emrolunuyor. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” saadet-i ebediyyeye çağırması ve kavuşturması nimetinin şükrü, karşılığı olarak, Ehl-i beytin “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” sevgisi isteniyor. O hâlde, nasıl olur da, bu büyüklerin, Ehl-i beyte düşman olması düşünülebilir ve söylenebilir.

İbrahim aleyhisselâmın bu kadar büyük olması ve bütün insanlar arasında, ikinciliği kazanması ve Peygamberler babası olmakla şereflenmesi, hep Allahü teâlânın düşmanlarından teberri etmesi sebebi ile idi. Allahü teâlâ, (Mümtehine) sûresinde meâlen, (Ey müminler! İbrahim aleyhisselâmın gösterdiği güzel yolda yürüyünüz! Yani siz de, onun gibi ve onunla beraber bulunan müminler gibi olunuz! Onlar, kâfirlere dedi ki: Bizden sevgi beklemeyiniz! Çünkü siz, Allahü teâlâyı dinlemeyip başkalarına tapıyorsunuz. O taptıklarınızı da sevmiyoruz. Sizin uydurma dininize inanmıyoruz. Bu ayrılık, aramızda düşmanlığa sebep oldu. Siz, Allahü teâlânın, bir olduğuna inanmadıkça ve emirlerini kabul etmedikçe bu ayrılık, kalbimizden silinmeyecek, her şekilde kendini gösterecektir) buyuruyor.
Bu fakire göre “rahmetullahi teâlâ aleyh”, Allahü teâlânın rızasını ve sevgisini kazanmak için küfürden teberri gibi, hiçbir amel ve ibâdet yoktur. Kâfirlere ve küfre, Allahü teâlânın Zâtı, kendisi düşmandır. İnsanların tapındıkları bütün mâbudlar ve bunlara tapanlar, Allahü teâlânın Zâtının düşmanlarıdır. Cehennemde sonsuz yanmak, bu alçak işin cezasıdır. Nefslerin arzusu ve her türlü günahlar ise böyle değildir. Bunlara, Allahü teâlânın düşmanlığı, kendinden değil, sıfatlarındandır. Allahü teâlânın günahkarlara gazap etmesi, kızması, kendi gazabı ile değil, gazap sıfatı iledir. Bunlara azap etmesi, horlaması hep sıfatları ve fiilleri iledir. Günahkarlar, bunun için Cehennemde sonsuz kalmayacak, belki bunlardan çoğunu isterse [Cehenneme sokmadan] affedecektir. Allahü teâlânın küfre ve kâfirlere düşmanlığı, zatından olduğu için rahmet ve refet sıfatları, ahirette kâfirlere yetişemeyecek ve rahmet sıfatı, Zâtın düşmanlığını, ortadan kaldıramayacaktır. Zâtın düşmanlığı, sıfatın acımasından daha kuvvetlidir. Sıfat ile yapılan şey, Zâtın yaptığını değiştiremez. Hadis-i kudside buyuruyor ki: (Rahmetim gazapımı aşmıştır). Bunun mânâsı, rahmet sıfatım, gazap sıfatımı aşmıştır. Yani, müminlerin günahkarlarına karşı olan, gazap sıfatımı aşmıştır demektir. Yoksa, rahmet sıfatı, kâfirlere, müşriklere karşı olan Zâtın gazapını aşar demek değildir.

Sual: Allahü teâlâ, dünyada kâfirlere merhamet ediyor. Nitekim yukarıda söylendi. O hâlde, dünyada rahmet sıfatı, Zâtın gazapını aşmıyor mu?

Cevap: Kâfirlere dünyada merhamet edilmesi görünüştedir. Yani, merhamet şeklinde görünen, istidrâcdır, hiledir. Nitekim, (Müminûn) sûresinde meâlen, (Kâfirlere çok mal ve evlat vererek onlara yardım mı, iyilik mi ediyoruz? Küfürlerine karşılık olarak onlara, bol bol iyilikleri, çabuk çabuk gönderiyor muyuz zannediyorlar? Hayır, öyle değildir. Bu yardım, onlara iyilik değil, belki istidrâcdır. Azmaları, kudurmaları ve Cehenneme gitmeleri içindir) buyuruyor. Araf ve Nun sûresinde, (Onları yavaş yavaş azâba yaklaştırıyorum. Haberleri olmuyor. Onlar azdıkça, dünya nimetlerini arttırarak, fırsat veriyorum. Aldanıyorlar. Onlara hazırladığım azap çok şiddetlidir) mealindeki âyet-i kerimesi de böyle olduğunu açıkça göstermektedir.

FAİDE: Cehennemde sonsuz olarak yanmak, küfrün karşılığıdır. Burada denilir ki bir kimse, imanı varken, kâfirlerin rüsum ve adetlerini yapar, onların ibâdetlerine, adetlerine, bayramlarına kıymet verirse, âlimlerimiz, bu kimsenin imanının gideceğini, mürted olacağını bildiriyor. [Çünkü bu haller, küfürden teberri etmemektir.] Zamanımız müslümanlarının çoğu, bu belaya yakalanmıştır. Âlimlerimizin bu sözüne göre, zamanımızda, Hindistan’daki müslüman denilen insanların çoğu, Cehennemde ebedî azap çekeceklerdir. Halbuki Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Kalbinde zerre kadar imanı olan Cehennemde sonsuz olarak kalmayacak, çıkarılacaktır). Sen buna ne dersin?

Cevap: Şöyle deriz ki bir kimse, dinde inanılması lazım olan şeylerden, bir tanesine bile inanmamış veya şüphe etmiş ise veya beğenmemiş ise imanı gider. Kâfir olur. Cehennemde ebedî yanacaktır. Bir kimse, Kelime-i tevhid söyleyip, bunun mânâsını kabul eder, Muhammed “aleyhisselâm”, Allahü teâlânın Peygamberidir, her sözü doğrudur, güzeldir deyip, ona uygun olmayanlar yanlıştır, fenâdır diye inanırsa ve son nefesinde de öyle ölüp, ahirete, bu îman ile giderse, bu kimse, kâfirlere mahsus olan adetlere ve bayramlara katılır, kâfirlerin mukaddes bildikleri günlerinde ve gecelerinde, onların yaptıklarını yaparsa Cehenneme girer. Ama, kalbinde zerre kadar imanı olduğu için, [yani bildirdiğimiz gibi, kısaca inandığı için] Cehennemde sonsuz kalmaz. [Kısaca inanmış olmak için, dinde inanılması lazım olan şeylerden birini işitince, şüphe etmeden inanması lâzımdır.] Bu fakir, bir gün, bir hasta ziyaretine gitmiştim. Ölüm halinde idi. Kalbine teveccüh ettim. Kalbi kararmış idi. O zulmetin temizlenmesi için çok uğraştım. Fayda vermedi. Uzun zaman yokladıktan sonra, o siyahlıkların, kâfirlik bulaşıklıkları ve sıfatları olduğu ve kâfirler ile ve küfür ile olan bağlılığından, beraberliğinden olduğu anlaşıldı. O kadar uğraştığım hâlde, o zulmetler temizlenemedi. Bunların ancak, küfrün cezası olan, Cehennem ateşi ile temizleneceği anlaşıldı. Fakat, kalbinde zerre kadar îman nuru da görüldüğünden, bunun sayesinde Cehennemden çıkarılacaktır. Hastayı bu hâlde görünce, cenaze namazını kılayım mı, diye düşünceye daldım. Kalbimi uzun zaman yokladıktan sonra, kılmak lazım olduğunu anladım. Demek ki kalbinde îman varken, [Zaruret olmadığı hâlde bile] kâfirlerle düşüp kalkan, onların bayramlarına, paskalyalarına uyanların cenaze namazlarını kılmalıdır. Bunları kâfir bilmemelidir. Nitekim bu gibilere, bugün [Hindistan’da] böyle yapılmaktadır. Bunların, imanları sayesinde Cehennemden çıkacaklarına inanmalıdır. Fakat, hiç imanı olmayanlara [Muhammed aleyhisselâmın bir sözünü ve adetini bile beğenmeyenlere] afv ve mağfiret yoktur ve küfürlerinin karşılığı olarak Cehennem azabında sonsuz kalacaklardır. [(İbni Âbidin) in “rahmetullahi teâlâ aleyh” beşinci cildinde, dörtyüzseksenbirinci (481) sayfayi okuyunuz! Din düşmanları, müslümanları aldatmak için, kâfirlerin adetlerini, bayramlarını, müslüman adeti, müslümanların mübarek günü diyerek, bunların gavurluk ve kâfirlik olduğunu örtmeye uğraşırlarsa, genç ve saf müslümanlar bunlara aldanmamalıdır. Güvendikleri halis müslümanlara, namaz kılan akrabalarına, dinini bilen baba dostlarına sorup öğrenmelidir. Çünkü, bugün bütün dünyada, gerek imanı ve küfrü tanımakta, gerekse ibâdetleri doğru yapmakta, cahillik özür değildir. Dinini bilmediği için aldanan, Cehennemden kurtulamayacaktır. Allahü teâlâ bugün, dinini dünyanın her tarafına duyurmuş, imanı, helali, haramı, farzları öğrenmek pek kolaylaşmıştır. Bunları lüzumu kadar öğrenmek farzdır.]

Hülâsa, kâfirlerin adet ve merasimlerine katılanda, zerre kadar îman varsa, [yani kalbinden kelime-i tevhidin mânâsına, kısaca inanmış ise ve imanı gideren bir iş ve sözde bulunmadı ise] Cehennem azâbına girecek ise de, Cehennemde ebedî kalmayacaktır. İmanı olanlardan büyük günah işleyen [ve tövbe etmeden ölen]lere gelince, Allahü teâlâ, bu günahları isterse affeder, isterse günahı temizleninceye kadar, Cehennemde azap eder. Bu fakirin “kaddesallahü teâlâ sirrehül’azîz” anladığına göre, Cehennem azâbı ister sonsuz olsun, ister bir zaman olsun, küfür için ve küfür sıfatları ve bulaşıklıkları içindir. Küfürden teberri eden, kaçınan, îman sahiplerinin yaptıkları büyük günahlar, ya imanları hürmetine, Cenâb-ı Hakk’ın merhameti ile veya kalp ile tövbe ve dil ile istiğfar ederek ve beden ile hayırlı bir iş yaparak veya şefaate kavuşmaları ile affolunur. Günahta kul hakkı varsa, hak sâhibi ile helallaşmak lâzımdır. Böyle affolmayanlar, dünya sıkıntıları ve dertleri ile veya son nefeste can verirken, çekecekleri zahmetler ile temizlenir. Bunlarla da temizlenmezse, bâzıları kabir azâbı çekmekle afva kavuşur. Bâzıları ise, kabir azâbı ve sıkıntıları ve kıyamet gününün şiddetleri ile affolunup, günahları biter ve Cehennem azâbı ile temizlenmeye lüzum kalmaz. Nitekim, Enam sûresi, seksenikinci âyetinde meâlen, (İman edip de imanlarını şirk ile bulaştırmayanlar, Cehennemde ebedî kalmaktan emindirler. Onlar için, bu korku yoktur) buyruldu. Bu âyet-i kerime, sözümüzün doğru olduğunu göstermektedir. Çünkü burada (Zulüm), şirk demektir. Her şeyin doğrusunu ancak Allahü teâlâ bilir.

Sual: Allahü teâlâ, küfürden başka, bazı günahları işleyenlerin de Cehenneme gireceklerini bildiriyor. Mesela, bir mümini, bile bile öldürenin cezası Cehennemde sonsuz kalmaktır buyuruyor. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”: (Bir namazı bile bile vaktinde kılmayıp, kaza etmeyene, Cehennemde bir Hukbe azap edeceklerdir) buyuruyor. [Bir Hukbe, seksen ahiret senesi demektir.] O hâlde, Cehennem azâbı, yalnız kâfirlere değildir denilirse, cevap veririz ki Cehennem azâbı, müslüman öldürmenin haram olmasına aldırış etmeyen, helal diyerek öldüren içindir. Nitekim Ehl-i sünnet âlimleri “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, tefsirlerinde böyle mânâ vermişlerdir. Küfürden başka günahlara Cehennemde azap olunacağını bildiren haberler, hep bu günahlarda küfür bulaşıklığı olduğu içindir. Mesela, günahı hafif görerek, ehemmiyet vermeyerek işlemek, İslam dininin emirlerini aşağı görerek, namaz kılmamak ve günah yapmak gibi şekillerdedir. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Ümmetimden büyük günahları işleyenlere şefaat edeceğim) buyuruyor. Bir kere de, (Allahü teâlânın rahmeti, benim ümmetim içindir. Bunlara ahirette azap yoktur) buyurdu. Yukarıda, mânâsı yazılan âyet-i kerime de, bu sözümüzü kuvvetlendirmektedir. [İntihar etmek, yani kendini öldürmek, başkasını öldürmekten daha büyük günahtır.]

Kâfirlerin, akıl ve baliğ olmadan ölen çocuklarının ve dağda, çölde doğup büyüyerek, bir din işitmeden ölen ve eski zamanlarda bir dinin, zâlimler tarafından bozulduğu, değiştirildiği ve yeni bir Peygamber gelmeden önce ölen dinsizlerin ahirette ne olacaklarını, oğlum Muhammed Saide “rahmetullâhi aleyh” yazdığım mektupta, uzun olarak bildirmiştim, oradan okuyup anlayınız! [Bu mektup, 259. mektuptur.]

İmanın artmasında ve eksilmesinde, âlimlerimiz başka başka söyledi. İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe “radıyallâhu anh”, îman, artmaz ve azalmaz buyurdu. İmâm-ı Şâfiî “rahmetullâhi aleyh”, artar ve azalır, dedi. İman, kalbin tasdik ve yakini olduğundan azalması, çoğalması olmaz. Azalıp çoğalan bir inanış, îman olmaz. Buna, (Zan) denir. İbadetleri, Allahü teâlânın sevdiği şeyleri yapmakla, îman cilalanır, nurlanır, parlar. Haram işleyince, bulanır. O hâlde, çoğalmak ve azalmak, amelden, işlerden dolayı, imanın cilasındadır. Kendisinde değildir. Bâzıları cilalı, parlak imana, çok dedi ve parlak olmayan imandan, daha çoktur, dedi. Bunlar, sanki cilalı olmayan imandan bazısını, îman bilmedi. Cilalılardan bazısını da, îman bilip, fakat az dedi. İman, parlaklıkları başka başka olan, karşılıklı iki ayna gibi oluyor. Cilası fazla olup karşısındaki cismi parlak gösteren ayna, az parlak gösteren aynadan, daha çoktur demeye benzer. Başka birisi de, iki ayna müsavidir. Yalnız, cilaları ve karşılarındakileri göstermeleri, yani hassaları, sıfatları başka başkadır demesi gibidir. Bu iki adamdan ikincisinin görüşü, daha keskin ve doğrudur. Birincisi görünüşe bakmış, öze, içe girmemiştir. Anlatması bu fakire “rahmetullahi teâlâ aleyh” nasip olan bu misal, imanın azalıp çoğalmadığına inanmayanların, sözlerini ortadan kaldırmış oldu ve her müminin imanı, her bakımdan, Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât”, imanlarına benzemedi. Çünkü, onların imanı, çok nurlu ve çok parlak olduğundan, ümmetlerinin karanlık ve bulanık imanlarından katkat daha çok meyveler ve kazançlar hâsıl edecektir. Bir hadis-i şerifte, (Ebû Bekr-i Sıddîkın “radıyallâhu anh” imanı, bu ümmetin hepsinin imanlarının toplâmindan daha ağırdır) buyruldu. Bu da, imanın nuru, parlaklığı bakımındandır. Fazlalık, aslda, özde değil, sıfatlardadır. Nitekim, Peygamberler de, herkes gibi insandır. İnsanlık bakımından, arada fark yoktur. Fark, kâmil, üstün sıfatlardan ileri gelmektedir. Üstün sıfatları olmayan, sanki olanlardan ayrıdır. Bununla beraber, insan olmakta hepsi birdir. Aralarında azlık, çokluk yoktur. İnsanlık, azalır, çoğalır denilemez. Bâzıları imanı anlatırken, (Dil ile tasdik, dil ile söylemektir) demişlerdir ki bu vakit, inanmak da, zannetmek de, îman oluyor ve îman, azalıp çoğalabiliyor. Fakat, imanın doğrusu, kalbin tasdik, iz’ân etmesi, yani inanmasıdır. Zan ve şüpheye, îman denmez.

İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe “rahmetullâhi aleyh”, (Ben hak olarak, yani elbette müminim demelidir) diyor. İmâm-ı Şâfiî “rahmetullâhi aleyh” ise, (İnşaallah müminim demelidir) diyor. Bu ikisi arasındaki fark, yalnız sözdedir. Çünkü şimdiki îman söylenirken, elbette müminim, demelidir. Son nefesindeki îman söylenirken, inşaallah, o zaman da müminim demelidir. Fakat, inşaallah diyerek şarta bağlamaktansa, her zaman, elbette demek, daha ihtiyatlı ve daha uygundur.

Evliyânın “kaddesallahü teâlâ esrârehüm” kerâmetine inanmak lâzımdır. Allahü teâlâ, bu dünyada, her işi, âdet-i ilâhiyyesi, kanun-i ilâhîsi ile yaratmaktadır [yani fen derslerinde öğrenilen kanun, nizam ve düzgünlük ile yaratmaktadır, yapmaktadır]. Evliyâsının [yani çok sevdiği kullarının] elinden, âdet-i ilâhiyyesi dışında, bazı şeyler yaratır, yapar ki buna (Kerâmet) denir. Kerâmete inanmayan, dünyanın her tarafında, her zaman, sık sık görülmüş ve ağızdan ağıza yayılmış olan vak’alara inanmamış olur. Allahü teâlânın, Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” elinde ve onların sözleri ile âdet-i ilâhiyyesini bozarak, kimsenin yapamayacağı şeyler yaratmasına, (Mucize) denir ki mucize gösteren bir kimse, Peygamber olduğunu ilan eder. Kerâmet gösteren kimse ise, Peygamber olmadığını ve bir Peygamberin “aleyhisselâm” yolunda bulunduğunu söyler. [Mucize, peygamberlere mahsustur “aleyhimüsselâm”. Bu kelimeyi, onlardan başkası için söylemek câiz değildir.]
Hulefâ-i râşidînin, [yani Peygamberimizden “sallallâhü aleyhi ve sellem” sonra gelen dört halifesinin] “Rıdvânullahi aleyhim ecma’în” birbirinden üstünlükleri, hilafetleri sırası iledir. Ebû Bekr ile Ömerin “radıyallâhu anhüma”, müminlerin hepsinden üstün olduğunu, Sahabilerin hepsi ve Tabiînin hepsi söylemiştir. Bu sözleri, din imamlarımızdan çoğu, kitaplarında yazmıştır. Bunlardan biri, İmâm-ı Şâfiî “rahmetullâhi aleyh”dir. Ehl-i sünnet îtikadını toplamış ve yazmış olan büyük âlim, Ebül-Hasan-ı Eş’arî diyor ki önce Ebû Bekrin, sonra Ömerin, bütün müminlerden üstün olduğu meydandadır, muhakkaktır. Büyük âlimlerden İmâm-ı Zehebi diyor ki: (Ali “radıyallâhu anh” halife iken, büyük bir galabalık içerisinde (Ebû Bekr ve Ömer “radıyallâhu anhüma”, bu ümmetin en üstünüdür) buyurduğunu işitenlerden seksenden ziyâde kimse, bize söyledi. Bunlardan çoğunun ismini bildiriyor ve buna inanmayanlar çok çirkin, çok kötü kimselerdir. Allahü teâlâ, onları kıyamette, fenâ hâlde karşılayacaktır diyor. Din-i İslamda, Kurân-ı Kerîmden sonra en kıymetli ve en inanılır kitap olan (Buhârî-i şerif) kitabının sâhibi, İmâm-ı Buhârî diyor ki: Ali “radıyallâhu anh” buyurdu ki (Peygamberimizden “sallallâhü aleyhi ve sellem” sonra, bu ümmetin en iyisi, en yükseği Ebû Bekr, sonra Ömerdir “radıyallâhu anhüma”. Sonra bir başkasıdır). Bu sırada oğlu, Muhammed ibni Hanefiye, o da sensin! deyince: (Ben de, her müslüman gibi, bu ümmetten biriyim) buyurmuştur. İmâm-ı Zehebi ve başka âlimler dedi ki: İmâm-ı Ali “radıyallâhu anh” buyurdu ki (Dikkat ediniz, iyi dinleyiniz! Bazı kimselerin beni, Ebû Bekr ile Ömerden “radıyallâhu anhüma” üstün tuttuklarını işittim. Bunlardan biri elime geçerse, iftirâ edenlerin cezasını ona yaparım. Çünkü o, iftirâcıdır). Dare-Kutni diyor ki: İmâm-ı Ali “radıyallâhu anh” buyurdu ki (Beni Ebû Bekrden ve Ömerden “radıyallâhu anhüma” üstün tutan bir kimse, elime geçerse, iftirâ edenlere yaptığım gibi ona dayak cezası veririm). Bunlar gibi, daha nice haberler, Sahabe-i kirâmın “radıyallâhu anhüm” çoğundan, o kadar gelmiştir ki kimsenin inkâr etmesine yol ve imkan kalmamıştır. Hatta, şiîlerin büyük âlimlerinden olan, Abdürrazzak diyor ki Ali, Ebû Bekri ve Ömeri “radıyallâhu anhüm”, kendinden üstün tuttuğu için, ben de onları üstün tutuyorum. Çünkü onları üstün tutmaz isem, İmâm-ı Aliyi “radıyallâhu anh” çok sevdiğim hâlde, ona uymamış olurum. Bu da, benim için büyük bir günah olur.

[Murteza adındaki bir yahudi, (Hüsniye) ismindeki kitabında, uydurma hikayeler yazıyor ve üç halifeye kâfir diyor. Hazret-i Alinin yolunda olan hakiki alevilerden böyle çirkin, alçak sözler hiç işitilmemiştir]. Ebû Bekr ile Ömer “radıyallâhu anhüma” için yazdıklarımızı büyük âlim, İbni Hacer-i Heytemi’nin “rahmetullâhi aleyh” (Savaık-ul-muhrika) kitabından aldık. [Bu kitap, 1404 [m. 1984] ve 1419 [m. 1998] senelerinde, İstanbul’da da bastırılmıştır.]
İmâm-ı Osman’ın İmâm-ı Aliden “radıyallâhu anhüma” yüksek olduğuna gelince, Ehl-i sünnet âlimlerinin çoğu dedi ki: (Şeyhayndan sonra, [yani Ebû Bekrden ve Ömerden sonra], müslümanların yükseği Osmandır. Ondan sonra, Alidir “radıyallâhu anhüm”. Dört mezhep imamlarımız da, böyle buyurdu. İmâm-ı Mâlik, Osman’ın “radıyallâhu anh” üstünlüğünden şüphe etti, deniliyorsa da, (Şifa) kitabının sâhibi Kadı Iyad, (Sonradan Osman’ın “radıyallâhu anh” üstün olduğunu söyledi) diyor. İmâm-ı Kurtubi de, (Doğrusu inşaallah budur) diyor. İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfenin, (Ehl-i sünnetin alâmeti, Şeyhaynın üstünlüğüne inanmak ve iki damadı sevmektir) sözünden, iki damattan birini, diğerinden üstün görmediği anlaşılıyor diyenler varsa da, bu fakirin anladığına göre, İmâmin böyle söylemesinin, başka sebebi vardır. Yani, iki damadın “radıyallâhu anhüma” hilafetleri zamanında, müslümanlar arasında karışıklık çıkmış, fitneler başlamış olduğundan, kalplerde soğukluk ve kırıklık olduğunu gören İmam, iki damadı sevmek kelimesini uygun bulmuş ve bunların sevgisine, Ehl-i sünnetin alâmetidir demiştir. İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe için Osmanın “radıyallâhu anh” daha yüksek olduğunda şüpheliydi, denilebilir mi? Çünkü, Hanefi mezhebindeki âlimlerin kitapları hep (Üstünlük, hilafetleri sırası iledir), yazısı ile doludur. Hülâsa, Şeyhaynın üstün olduğu katidir. Osmanın, Aliden “radıyallâhu anhüm” daha üstün olması, bu kadar katî değildir. Fakat, Osmanın, hatta Şeyhaynın üstünlüğünü inkâr edenlere kâfir demekten kaçınmalıdır. Bunları bidat sâhibi ve doğru yoldan ayrılmış müslüman bilmelidir. Çünkü, âlimlerimizin bir kısmı bunlara kâfir dememiştir. Bunların hâli, alçak Yezidin haline benziyor ki âlimlerimiz, ne olur ne olmaz diye ona lanete izin vermemiştir.
Hulefâ-i râşidîni sevmemek yolu ile Peygamber “sallallâhü aleyhi ve sellem”i incitmek, İmâm-ı Hasanı ve Hüseyini “radıyallâhu anhüma” sevmemek yolu ile incitmek gibidir. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Ashâbımı incitmekte, Allahü teâlâdan korkunuz! Benden sonra, onları kötü bilmeyiniz. Onları seven, beni sevdiği için sever. Onlara düşmanlık eden, bana düşmanlık etmiş olur. Onları inciten, beni incitir. Beni inciten de, Allahü teâlâya eziyet etmiş olur ki buna azap eder). Ahzab sûresi, 57. âyetinde meâlen, (Allahü teâlâya ve Onun Peygamberine “sallallâhü aleyhi ve sellem” eziyet edenlere dünyada ve ahirette lanet olsun!) buyruldu. Büyük İslam alimi, Sadeddin-i Teftazani (Akâid-i Nesefiye) şerhinde, (Bu üstünlük sırasında insaf etmelidir) diyorsa da, onun bu sözü, insafsızdır ve şüphe etmesi yersizdir. Çünkü büyüklerimiz diyor ki burada üstünlük demek, sevapları daha çok demektir. İyilikleri, doğrulukları ile herkese faydalı olmasının çokluğu demek değildir. Aklı olan, bunlara kıymet vermez. Sahabe-i kirâm ve Tabiîn-i ızam, bize İmâm-ı Alinin “radıyallâhu anh” iyiliklerini gösteren, o kadar haller ve hadiseler bildiriyor ki başka hiçbir Sahâbiden bu kadar bildirmediler. Bununla beraber, yine onlar, üç halifenin daha yüksek olduğunu bildirmiştir. Görülüyor ki üstün olmaya sebep, faziletlerin, menkıbelerin çok olması değildir. Üstünlük başka sebepten ileri gelmektedir. Bu sebebi anlayanlar ancak, vahiyi, meleğin gelmesini görmekle şereflenen, seçilmiş bahtiyarlardır. Bunlar, üstünlük sebeplerini açıkça veya işaretle görüp anlamıştır. Onlar da, Peygamberimizin Ashâb-ı kirâmıdır “aleyhi ve aleyhimüssalevâtü vetteslîmât”. O hâlde, (Akâid-i Nesefi) şarihinin, (Üstünlükten maksat, sevapların çokluğu ise, bu üstünlük sırasında şüphenin yeridir) demesi yersizdir. Çünkü bu üstünlük sırası, İslamiyetin sâhibi tarafından açıkça bildirilmeseydi, o zaman şüphenin yeri olurdu. Bildirildikten sonra, niçin şüphe ediyor? Ashâb-ı kirâm, bu üstünlüğü açıkça veya işaretle anlamasalardı, hiç bildirirler miydi? Dördünü de beraber bilen ve aralarında üstünlük aramak lüzumsuzdur diyenlerin, bu sözü lüzumsuzdur. Din büyüklerinin söz birliğine, lüzumsuz laf demekten daha lüzumsuz, daha boş laf olur mu? Yoksa, üstün kelimesi mi, onların böyle boşu boşuna söylemesine yol açıyor. Muhyiddin-i Arabinin, (Hilafetlerin sırası, ömrlerinin sırasına göre idi) demesi de, müsavi olmalarını göstermez. Çünkü halifelik başkadır, üstünlük başkadır. Bu sözü, üstünlük bakımından söyledi dersek, yine güvenilecek, şahit tutulacak bir söz olmayıp, onun hatalı sözlerinden biri olmuş olur. Onun, Ehl-i sünnet âlimlerinin sözlerine uymayan birkaç keşfi, buluşları, doğru değildir. Böyle sözlere ancak, ruhları hasta, kalpleri bozuk olan veya her şeyi körü körüne taklit eden uyar.
Ashâb-ı kirâm “aleyhimürrıdvân” arasındaki muharebelerin, ayrılıkların, iyi sebeplerden ileri geldiğine, dünya nimetleri için, nefsin arzuları için olmadığına inanmak lâzımdır. Sadeddin-i Teftazani, hazret-i Aliyi “radıyallâhu anh” aşırı sevenlerden olduğu hâlde, diyor ki: (Onların ayrılıkları ve muharebeleri hilafet için değildi. İctihatta yanılmaktan ileri gelmişti). [Fatih sultan Muhammed Han devri âlimlerinden Ahmed-i Hayâlî hazretleri, Ömer Nesefinin (Akâid-i Nesefi) kitabına, Sadeddin-i Teftazani’nin yaptığı büyük şerhe, ayrıca çok kıymetli bir haşiye yazmıştır.] Hayâlî, bu haşiyesinde diyor ki: (Hazret-i Muaviye “radıyallâhu anh” ve onunla beraber olanlar, Hazret-i Ali’ye “radıyallâhu anh” uymadı. Bununla beraber onun, o zamanda bulunanların en üstünü olduğunu ve halifelik onun hakkı olduğunu biliyor ve söylüyorlardı. Hazret-i Osmanı “radıyallâhu anh” şehit edenleri yakalıyarak cezalarını vermediği için, isyan etmişlerdi). Karamani haşiyesinde, [yani (Şerh-ı akâid) kitabı kenarlarına yaptığı açıklamalarda] diyor ki İmâm-ı Ali “keremallahü vecheh” buyurdu ki: (Kardeşlerimiz bizi dinlemedi. Onlar kâfir değildir. Günaha da girmediler. Çünkü dinden, İslamiyetten anladıklarını yapıyorlar.) İctihatta yanılmak kabahat olmadığı ve bir şey söylenmiyeceği şüphesizdir. Sahabe-i kirâmın, Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” sohbetinde, dersinde yetiştiklerini düşünerek, hepsini iyi bilmemiz ve hepsine hürmet göstermemiz lâzımdır. Peygamberimizi “sallallâhü aleyhi ve sellem” sevdiğimiz için, hepsini sevmeliyiz! Zira, (Onları seven, beni sevdiği için sever ve onlara düşmanlık eden, bana düşman olduğu için eder) buyurulmuştur. Yani Ashâbıma “radıyallâhu anhüm” olan sevgi, bana olan sevgidir ve onlara olan düşmanlık, bana düşmanlıktır. Ali “radıyallâhu anh” ile muharebe eden Ashâb-ı kirâmın bize hiçbir yakınlığı ve hiçbir tanışıklığımız yok. Hatta bu muharebeleri bizi üzüyor, incitiyor. Fakat, Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ashâbı oldukları için, onları sevmekle emrolunduk. Her birini incitmekten, onlara düşmanlık etmekten men’ olunduk. O hâlde, hepsini sevmeye mecburuz. Onları, Peygamberimizi “sallallâhü aleyhi ve sellem” sevdiğimiz için severiz. Onlara düşmanlıktan ve eziyet etmekten kaçınırız. Çünkü onların incitilmesi ve düşmanlığı, Peygamber “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimize gider. Yalnız haklı olanı ve yanılanı söyleriz. Yani, hazret-i Emir “radıyallâhu anh”, haklı idi. Ona karşı gelenler, hata etmiş idi. Bundan fazla bir şey söylemek, doğru değildir. Muhammed Eşrefe yazdığım mektupta, bunları uzun bildirmiştim. Anlamadığınız bir şey kaldı ise, o mektubu okuyunuz!

İBADETLER: İmanı, îtikadı düzelttikten sonra, fıkıh ahkâminı, [yani dinimizin emrettiği ve yasak ettiği işleri] öğrenmek, elbette lâzımdır. Farzları, vâcibleri, helal ve haramları, sünnet ve mekruhları ve şüphelileri lüzumu kadar öğrenmeli ve bu bilgi ile hareket etmelidir. Fıkıh kitaplarını öğrenmek, her müslümana lâzımdır. [Bunları bilmeden müslümanlık olmaz.] Allahü teâlânın emirlerini yapmaya, Onun beğendiği gibi yaşamaya çalışmalıdır. Onun en çok beğendiği ve emrettiği şey, her gün beş vakit namaz kılmaktır. Namaz, dinin direğidir. Namazın, ehemmiyetinden ve nasıl kılınacağından birkaç şey bildireceğim. Can kulağı ile dinleyiniz! Önce, sünnete [yani fıkıh kitaplarında yazılana] tam uygun olarak, abdest almalıdır. Abdest alırken yıkanması lazım olan yerleri üç defa ve her defasında, her taraflarını tamam yıkamaya çok dikkat etmelidir. Böylece, sünnete uygun abdest alınmış olur. Başa meshederken, başın her tarafını kaplıyarak sığamalıdır. Kulakları ve enseyi iyi meshetmelidir. Ayak parmaklarını hilallerken, [yani parmak aralarını temizlerken] sol elin küçük parmağını, ayak parmaklarının alt tarafından, aralarına sokulması bildirilmiştir. Buna ehemmiyet vermeli, müstehab diyip geçmemelidir.

Müstehapları hafif görmemelidir. Bunlar, Allahü teâlânın sevdiği şeylerdir ve beğendikleridir. Eğer, bütün dünyayı vermekle, beğendiği bir işin yapılabileceği bilinmiş olsa ve dünyayı verip o iş yapılabilse, çok kar edilmiş olur ve birkaç saksı parçası verip kıymetli bir elması ele geçirmek gibi olur. Yahut, birkaç çakıl parçasını verip, ölmüş bir sevgilinin ruhunu geriye getirerek, hayat kazandırmak gibidir.

Namaz, müminlerin miracıdır. Yani, miraç gecesinde Peygamberimize “sallallâhü aleyhi ve sellem” ihsan olunan nimetler, bu dünyada, Onun ümmetine yalnız namazda tattırılmaktadır. Erkekler, farz namazları cemaat ile kılmaya çok dikkat etmeli, hatta birinci tekbîri imâm ile beraber almayı kaçırmamalıdır. [Kadınların gerek cemaat ile namaz kılmak için, gerekse hafız dinlemek veya mevlüt dinlemek için, camilerde erkekler arasına karışmaları ve hele sevap kazanmak için Cuma namazlarına gelmeleri günahtır.]

Namazları vaktinde kılmak [ve vaktinde kıldığını bilmek] şarttır. [Yalnız iken, her namazı evvel vaktinde kılmalı, ikindiyi ve yatsıyı İmâm-ı Âzâmin kavline göre kılmalıdır. Namaz ne kadar geç kılınırsa sevâbı o kadar azalır. Müstehab olan vakitler, cemaat ile kılmak için, mescide gitmek içindir. Namazı kılmadan vakti çıkarsa, adam öldürmüş gibi büyük günah olur. Kaza etmekle, bu günah affolmaz. Yalnız borc ödenir. Bu günahı affettirmek için, tövbe-i nasuh yapmak veya hacc-i mebrur yapmak lâzımdır. (İbn-i Âbidin) .]

Namazda Kurân-ı Kerîmi sünnet olan miktarda okumalıdır. Rükûde ve secdelerde hareketsiz durmak, herhalde lâzımdır. Çünkü, farz veya vâcibdir. Rükûden kalkınca, öyle dik durmalıdır ki kemikler yerlerine yerleşsin. Bundan sonra, bir miktar, bu şekilde durmak farzdır veya vâcib veya sünnet demişlerdir. İki secde arasında oturmak da böyledir. Bunlara herhalde çok dikkat etmelidir. Rükûde ve secdelerde tesbîh en az üç keredir. Çoğu yedi veya on birdir. İmam için ise, cemaatin haline göredir. Kuvvetli bir insanın, sıkıntısı olmadığı zamanlarda, yalnız kılarken, tesbîhleri, en az miktarda söylemesi, ne kadar utanacak bir haldir. Hiç olmazsa, beş kere söylemelidir. Secdeye yatarken, yere daha yakın azayı, yere daha evvel koymalıdır. O hâlde, önce dizler, sonra eller, daha sonra burun, en sonra da alın konur. Dizlerden ve ellerden, evvela sağlar yere konur. Secdeden kalkarken, yukarıda olan aza evvel kaldırılır. O hâlde, evvela alın kaldırılmalıdır. Ayakta iken, secde yerine, rükûde iken ayaklara, secdede burun ucuna ve otururken iki ellere veya kucağına bakılır. Bu söylediğimiz yerlere bakıp da, gözler etrafa kaymaz ise, namaz, cemiyetle kılınabilir. Yani kalp de, dünya düşüncelerinden kurtulabilir. Huşû hâsıl olur. Nitekim, Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” böyle buyurmuştur. El parmaklarını rükûde açmak ve secdede birbirlerine yapıştırmak sünnettir. Bunlara da dikkat etmelidir. Parmakları açık yahut bitişik bulundurmak sebepsiz, boş şeyler değildir. İslamiyetin sâhibi [yani Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”] faydalarıni düşünerek böyle yapmıştır. Bizler için, İslamiyetin sâhibine uymak kadar büyük bir fayda yoktur “aleyhissalavâtü vesselâm”. Bu söylediklerimiz, fıkıh kitaplarında bildirilen şeyleri yapmaya teşviktir, heveslendirmektir. Allahü teâlâ, bize ve size İslamiyetin gösterdiği sâlih işleri yapmak nasip etsin! Peygamberlerin seyedi, efendisi, en iyisi, en üstünü hürmeti için “aleyhi ve aleyhim ve alâ ali küllin minessalevâti efdalüha ve minetteslimati ekmelühâ”, bu duamızı kabul buyursun! Âmin. İmanı tashih ettikten sonra, eğer namazın faydasını ve ona mahsus üstünlükleri anlamak isterseniz, üç mektubu okuyunuz! Bunlardan birini oğlum Muhammed Sâdıka, ikincisini Mîr Muhammed Numana, üçüncüsünü Taceddin hazretlerine yazmıştım. [Bunlar, (Mektûbât) ın 1. cildinde 260, 261 ve 263. mektuplardır.
İnsanın yükselmesini, saadet-i ebediyyeye kavuşmasını, bir tayarenin uçmasına benzetirsek, îtikat ile amel, yani îman ile ibâdet, bunun gövdesi ve motorları gibidir. Tasavvuf yolunda ilerlemek de, bunun enerji maddesi, yani benzini demektir. Maksada ulaşmak için, tayyâre elde edilir. Yani, îman ve ibâdet kazanılır. Harekete geçmek için, kuvvet maddesi yani tasavvuf yolunda ilerlemek lâzımdır.]

Tasavvuf, ehl-i sünnet îtikadından ve İslamiyetin emirlerinden başka şeylere kavuşmak için değildir. Ehl-i sünnet îtikadının yakini ve vicdani olması, yani sağlamlaşması, şüphe getiren tesirlerle sarsılmaması içindir. Akıl ile delil ile kuvvetlendirilen îman, böyle sağlam olamaz. Rad sûresi otuzuncu âyetinde meâlen, (Kalplere imanın sinmesi, yerleşmesi ancak ve yalnız zikir ile olur) buyruldu. Tasavvufun ikinci gayesi, ibâdetlerde kolaylık, lezzet hâsıl olması, nefs-i emmareden doğan tembelliklerin, sıkıntıların giderilmesidir. Şunu da iyi anlamalı ki tasavvufa sarılmak, herkesin bilmediklerini görmek, gaybden haber vermek, nurları, ruhları ve kıymetli rüyalar görmek için değildir. Bunların hepsi, boş ve faydasız şeylerdir. Her zaman görülen zıyanın, çeşitli renklerin ve tabiatteki güzelliklerin ne kusurları vardır ki insan bunları bırakıp da, başka şeyler görmek için, birçok sıkıntılara katlansın. Çünkü bu zıya da, o nurlar da, bu güzel şekiller de, o şeyler de hepsi, Allahü teâlânın yarattığı şeylerdir ve hepsi Onun varlığını ve kudretinin sonsuzluğunu gösteren şahitlerdir.

Tasavvuf yolu çoktur. Bunların içinde en lüzumlusu ve en uygunu sünnete yapışan ve bidatlerden kaçan büyüklerimizin yoludur. Bu büyükler, her sözlerinde ve her hareketlerinde, sünnete uyup da, kendilerinde hiçbir keşif, kerâmet, hâl, görüş ve bilişler hâsıl olmaz ise, hiç üzülmezler. Fakat bunların hepsi hâsıl olup da, sünnete uymakta gevşek davranırlarsa, bunları hiç beğenmezler. İşte bunun içindir ki bunların yolunda simâ’ ve raks, [yani musiki ve dans gibi şeyler] yasaktır. Böyle şeylerden hâsıl olacak lezzet ve hallere kıymet vermemişlerdir. Hatta, yüksek sesle zikretmeye bidat demişler. Bundan hâsıl olan şeylere dönüp bakmamışlardır. Bir gün büyük üstadımın huzurunda, sofrada hizmet ediyordum. Kendilerini sevenlerden, şeyh Kemâl yemeye başlarken, huzurlarında yüksek sesle Besmele çekti. Bu hâl, kendilerine çok tadsız gelip şiddetle menettiler ve (Bir daha, bizimle beraber yemekte bulunmamasını ona söyleyiniz!) dediler. Üstadım hazretlerinden duymuştum ki Hâce Muhammed Behâüddîn-i Buhârî “kuddise sirruh”, Buhara âlimlerini toplayıp, üstadı, Seyyid Emir Gilal hazretlerinin evine götürdü. Yüksek sesle zikretmek bidattir, bundan vazgeçiniz dediler. Seyyid hazretleri de, doğru sözü, her nerede olursa olsun, anlayıp seve seve aldıkları için kabul buyurup, artık yapmayız dediler. [Celâleddîn-i Rumi “kuddise sirruh” da, zikrin kalp ile sessiz olacağını (Mesnevi) de yazmaktadır.] Bu yolun büyükleri, zikrin bile yüksek sesle yapılmasını bu derece men’ edince, simâ’ ve raks, coşmak, zıplamak, nâra atmak gibi şeylere, bağırmaya ne demezler?

Bu fakire göre İslamiyetin izin vermediği şeylerin, hâsıl edeceği bütün haller, zevkler, hep istidrâcdır. Zira, kâfirlerde ve fasıklarda da böyle haller hâsıl olmakta ve bu kainat aynasında, onlar da, tevhid, keşif gibi şeyler öğrenmekte, içlerine doğmaktadır. Eski Yunan filozoflarından ve Hindistan’daki cukiye [Berehmen dinindeki derviş] ve Berehmen papazlarında da, bu haller görülmektedir. Hallerin doğru olmasına alâmet, İslamiyete uygun olmaları ve haram şeylerden hâsıl olmamalarıdır. Simâ’ [musiki] ve raks [dans], lehv ve labdır, yani oyundur. Lokman sûresi altıncı âyetinde, (Lehv-el-hadis) teganni ile okumayı yasak etmek için indi. Abdullah ibni Abbasın “radıyallâhu anhüma” talebesinden olan, İmâm-ı Mücahit, Tabiînin büyüklerindendir. Bu âyet-i kerimenin, teganniyi yasak ettiğini bildirdi. (Medârik tefsiri) nde, [ve büyük âlim Senaullah-i Pani Puti hazretlerinin 10 cilt olan (Tefsir-i Mazhari) sinde], (Lehv-el-hadis) musiki demektir diyor. Abdullah ibni Abbas ve Abdullah ibni Mesut “radıyallâhu anhüm”, bu âyet-i kerimenin, teganniyi yasak ettiğine yemin etmiştir. İmâm-ı Mücahit, Furkan sûresi, yetmiş ikinci âyetinin meâl-i şerifinin, (Günahları afv ve mağfiret edilecek olanlardan biri, teganni, şarkı okunan yerlerde bulunmayanlardır) olduğunu bildirdi. İtikatta mezhebimizin imamı olan, Ebû Mensur-i Mâ-Türidinin, (Zamanımızdaki teganni ile okuyan hafızların, nağmelerini işiterek, Kurân-ı Kerîmi ne güzel okudun diyen kimse, kâfir olur. Karısı boş olur. O zamana kadar, yaptığı ibâdetlerinin sevâbı gider) dediğini, kitaplar yazmaktadır. Ebû Nasır-ı Debbusi buyuruyor ki kadı Zâhireddin-i Harezmi buyurdu ki (Bir şarkıcıdan veya başka bir yerden teganni dinleyen veya başka, herhangi bir haram işi gören kimse, haram olduğuna inanarak veya inanmıyarak, bunlara, ne güzel derse, o ânda imanı gider. Çünkü Allahü teâlânın emrine ehemmiyet vermemiş olur. İslamiyete kıymet vermeyen kimsenin, kâfir olacağını, bütün müctehidler, söz birliği ile bildirmiştir. Böyle kimselerin ibâdetleri kabul olunmaz. Önce kazanmış olduğu sevaplar yok edilir. Böyle felaketten Allahü teâlâya sığınırız!).

Musikinin haram olduğunu bildiren, âyet-i kerime ve hadis-i şerifler ve fıkıh âlimlerinin yazıları o kadar çoktur ki saymak güçtür. Teganninin câiz olduğunu gösteren, mensuh bir hadis veya bir fetva görülürse, ehemmiyet vermemelidir. Çünkü hiçbir âlim, hiçbir zamanda, teganninin mubah olduğuna fetva vermemiş, raks [dans] etmeye izin verilmemiştir. İmâm-ı Zıyaeddin-i Şami “rahmetullâhi aleyh”, (Mültekıt) adındaki kitabında böyle bildirmektedir.
Tasavvufçuların bir şeyi yapıp yapmaması, helal veya haram olmasını göstermez. Onlara bakılmaz. Yaptıklarına da bir şey demeyiz. Mazur görürüz. Onların hâlini, Allahü teâlâ bilir ve bildiği gibi karşılar. Bir şeyin helal veya haram olduğunu anlamak için, İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfenin, İmâm-ı Ebû Yusuf Ensari’nin ve İmâm-ı Muhammed Şeybaninin sözlerine bakılır. Ebû Bekr-i Şibli ve Ebül-Hüseyin-i Nuri ve Cüneyd-i Bağdadi “rahmetullâhi aleyhim” gibi, tasavvuf büyüklerinin yapıp yapmadıklarına bakılmaz. [Fakat, bunların İslamiyetten verdikleri haberler çok doğrudur. Bildirdiklerinin hepsine inanmak ve uymak lâzımdır.] İslamiyetten ve tarîkatten haberi olmayan, ham sofular, pirimiz böyle yaptı diye, bahane ederek, hayhuy etmeyi, teganni ve dans etmeyi, din ve ibâdet haline sokmuşlar. Bunlarla sevap kazanıyoruz sanmışlar. Enam sûresinin yetmişinci ve Araf sûresinin ellinci âyetinde meâlen, (Ey sevgili Peygamberim “sallallâhü aleyhi ve sellem”! Dinlerini, ibâdetlerini, [şarkı ile musiki ile] oyun ve eğlence haline sokanlardan uzak ol! Onlar Cehenneme gideceklerdir) buyurulmuştur.

Yukarıda bildirilenlerden anlaşılıyor ki haram olduğu katî olan işleri, beğenen kâfir olur. Müslüman değildir, mürted olmuştur. [Halbuki haramları, tatlı gelse dahi, çirkin bilerek, üzülerek yapanlar kâfir olmaz.] O hâlde, düşünmeli ki haramlara kıymet verenlerin ve bunları ibâdet bilenlerin hâli ne oluyor? Cenâb-ı Hakka sonsuz hamd ve şükür olsun ki bizi yetiştiren büyüklerimiz, bu pisliğe bulaşmadı. Kendilerine uyarak, bu şeni şeyleri yapmaktan bizleri kurtardılar. İşittiğime göre, büyük üstadımın kıymetli oğulları, teganniye tutulmuş. Cuma geceleri toplanıp, ilâhîler, kasideler okumayı adet edinmiş. Orada bulunan tanıdıklarımızın çoğu da, bunlara uyup, geliyormuş. Bunu duyunca çok, hem de pek çok hayret ettim. Başkalarının talebesi, kendi üstadlarının yaptığını bahane ederek, onlar da yapıyor. İslamiyetin yasak ettiğini, pirlerinin yapması ile örtbas ediyorlar. Hakları olmamakla beraber, kendilerine pirlerini siper ediyorlar. Halbuki bizim arkadaşlarımız, bu kabahatlerine acaba neyi bahane edebilecekler? Hem İslamiyet haram etmiş, hem de büyüklerimiz kaçinmiştir. Bu işi, İslamiyet de, tasavvuf da beğenmiyor. İslamiyet menetmeseydi bile yalnız büyüklerimizin yolunda bulunmayan şeyleri yapmak, ne kadar çok şeni olurdu? Ayrıca, İslamiyet de haram ettiğinden, şenaatin büyüklüğünü düşünmelidir. Hepinize selam ederim.

[İmâm-ı Rabbânî “kuddise sirruh” hazretleri, 3. cildin 72. mektubunda, Hâce Hüsameddin Ahmede buyuruyor ki:

(Kurân-ı Kerîmi, kasideleri ve mevlütü güzel sesle okumak câizdir. Haram olan, nağme yapmak, yani sesi musiki perdelerine uydurmaktır ki harfler değişmekte, mânâ bozulmaktadır. Bunları, nağme yapmadan ve Allah rızası için okumak şartı ile güzel sesle okumak câizdir. Fakat, dinlerini kayırmayanlar, bu şartları gözetmiyeceklerinden, buna da müsaade etmemek, bu fakire daha uygun geliyor). Kadın, erkek, bir arada olmamak da lâzımdır].

Benzer Yazıları Okumak İçin Tıklayınız

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler