Şimdi, adaletin ne olduğunu bildirelim: Adalet, iyi huyların en şereflisidir. Âdil kimse, insanların en iyisidir. Adalet; ittifak, müsavat demektir. İki şeyin ya kendileri veya sıfatları müsavi olur. Benzeyen yerlerinde birleşmişler demektir. Demek ki adalet, birlikten, vahdetten doğmaktadır. Vahdet ise, en şerefli bir sıfat, en üstün bir haldir. Çünkü, bütün varlıklar bir varlıktan meydana gelmiştir. Âlemde rastlanan her birlik, hakiki biricik varlığa benzemektedir. Her varlık, o bir olan varlıktan olduğu gibi, her birlik, o birdendir. Ölçme, karşılaştırma işlerinde, müsavat yani eşitlik gibi şereflisi, kıymetlisi yoktur. Musikide bu mesele daha mufassal tetkik edilmektedir. İşte bunun için, iyiliklerin en şereflisi adalettir. Adalet, ortada olmaktır. Ortadan ayrılanda adalet olmaz. Üç yerde adaletin bulunması lazımdır:

1 – Bir malı, bir nimeti bölerken adalet ile bölmek lazımdır.

2 – Muamelatta, alış verişte adalet lazımdır.

3 – Ukubatta, ceza vermekte adalet lazımdır. Bir kimse, birisine korku verse, saldırsa, bu kimseye de, öyle yapılması lazımdır. [Fakat, bu karşılığı ancak hükümet yapar. Kendisine saldırılan kimse, buna karşılık yapmamalı, bunu emniyete, mahkemeye haber vermelidir. Müslüman, hem İslamiyete uyar, günah işlemez. Hem de kanuna uyar, suç işlemez.] Adalet olunca, herkes korkusuz yaşar. Adalet, korkusuzluk demektir.

Adalet nedir? Bunu insan aklı ile bulmak çok güç olduğu için, Allahü teâlâ, kullarına acıyarak, memleketleri korumak için, bir ölçü aleti gönderdi. Bu ilâhî ölçü ile adaleti ölçmek kolay oldu. Bu ölçü, Peygamberlerin getirdikleri dinlerdir. İslamiyete namus-i ilâhî de denir. Bugün ve kıyamete kadar kullanılması emrolunan ilâhî ölçü, Muhammed aleyhisselâma gönderilen dindir. Bu ölçüden sonra, bir de ikinci ölçü verlimiştir. Bu da, sözü geçen hakimdir. İnsan, medeni olarak yaratılmıştır. Yani, öyle yaratılmıştır ki birbirleri ile karışmak, bir arada yaşamak, yardımlaşmak zorundadırlar. Hayvanlar, medeni yaratılmadı. Medine’de, şehirde birlikte yaşamaya mecbur değildirler. İnsan nazik, zayıf yaratıldığı için, pişmemiş yemek yiyemez. Gıda, elbise ve binanın, hazırlanması lazımdır. Yani, sanatlara ihtiyaç vardır. Bunun için de, araştırmak, düşünmek ve tecrübe yapmak, çalışmak lazımdır.

[İslamiyet fenni, tekniği, çalışmayı, güzel ahlakı teşvik etmekte, emretmektedir. İngilizler ve komünistler, İslamiyete alçakça iftira ediyor. İslamiyet, insanları uyuşturmakta, çalışmayı frenlemektedir diyerek, küstahca yalan söylüyorlar. İslam memleketlerinde avladıkları, aldattıkları, cahil, soysuz kimselere, bol para ve mevki sağlayarak, onları da, böyle konuşturuyorlar. Fenni, ilmi, çalışmayı emreden, çalışanları öven âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler meydanda dururken, bu alçak, hayasızca iftiralar, güneşi balçıkla sıvamaya benziyor. İngilizler, İslamiyete sinsice saldırıyor. İslamiyeti içerden yıkıyorlar. Yalanlarına gençlerin kolay aldanmalarını sağlayabilmek için, İslam bilgilerini, din kitaplarını yok ediyorlar. İslamiyete hücum etmek için, Londra’da (Müstemlekeler nezareti) kurdular. Burada hain planlar hazırladılar. Binlerce casus yetiştirdiler. Tuzaklarına düşen cahil, soysuz din adamlarından, Necdli Abdülvehhab oğlu Muhammed ve Der’iye emri Suud oğlu Muhammed ile işbirliği yaparak ve milyonlarca lira ve silah kuvvetleri ile Vehhâbîlik bidat fırkasını kurdular. Müslümanların hamisi, bekçisi olan Osmanlı devletini içerden yıktılar.

Abdürreşid İbrahim efendi, 1910’da İstanbul’da basılan türkçe Âlem-i İslam kitabının 2. cildinde, (İngilizlerin İslam düşmanlığı) yazısının bir yerinde diyor ki: (Hilafet-i İslamiyyenin bir an evvel kaldırılması, ingilizlerin birinci düşünceleridir. Kırım muharebesine sebep olmaları ve burada türklere yardım etmeleri, hilafeti mahvetmek için bir hile idi. Paris muahedesi, bu hileyi ortaya koymaktadır. [1923 de yapılan Lozan sulhunun gizli maddelerinde, bu düşmanlıklarını açıkça bildirmişlerdir.] Her zaman müslümanların başına gelen felaketler, hangi perde ile örtülürse örtülsün, hep ingilizlerden gelmiştir. İngiliz siyasetinin temeli, İslamiyeti yok etmektir. Çünkü, İslamiyetten korkmaktadırlar. Müslümanları aldatmak için, satılmış vicdanları kullanmaktadırlar. Bunları İslam alimi, kahraman olarak tanıtırlar. Sözümüzün hülasası, İslamiyetin en büyük düşmanı İngilizlerdir.) Abdürreşid efendi, 1944’de Japonya’da vefat etti.

İslamiyet, fenne, tekniğe, çalışmaya mâni olur mu? İnsan, her ihtiyacını hazırlamaya mecburdur. Bunu hazırlıyan da, fen ve sanattır ve çalışmaktır. Bir insanın her sanatı öğrenmesi, mümkün değildir. Her bir sanatı muayen kimseler öğrenir, yapar. Herkes, kendine lazım olan şeyi, bu sanat sahibinden alır. Bu sanat sahibi de, kendine lazım olan başka bir şeyi, onu yapan diğer sanat sahibinden alır. Böylece, insanlar birbirlerinin ihtiyaçlarını temin eder. Bunun için, insan yalnız yaşayamaz. Bir arada yaşamaya mecburdurlar. Medeniyet demek, (Tamir-i bilad ve terfih-i ibad) için, bir arada yaşamak demektir.]

İnsanlar bir araya gelince, açıkgözler, başkasının hakkına saldırır. Zulüm edenler olur. Çünkü, her nefs, istediğine kavuşmak ister. Tatlı olanı almaya uğraşır. Bu şeyleri isteyen birkaç kişi çekişmeye başlar. Bir leşe toplanan köpeklerin birbirlerine hırlamaları gibi, aralarında dövüşme başlar. Bunları ayırmak için, kuvvetli bir hakim lazım olur. Alış verişte, herkes kendi yaptığının daha kıymetli olduğunu söyler. Yapılan şeylerin karşılıklı değerlerini adalet ile ölçmek lazım olur. Eşyanın değerlerini karşılıklı ölçen şey, altın ile gümüştür. Yani paradır. Altın ile gümüşe nakdeyn denir. Her milletin kullandığı kağıt liralar, şimdi hep altın karşılığıdır. Yani, altını çok olan hükümetler, çok kağıt para basabilir. Altını az olan, kağıt parayı çok basarsa, bunların kıymeti olmaz. Çünkü, Allahü teâlâ, altın ile gümüşü para olarak yaratmıştır. Başka hiçbir şey, altının yerini tutamaz. Bunun içindir ki zekatın altın veya gümüş olarak hesap edilmesi ve verilmesi emrolunmuştur. Eşyanın kıymetlerini altın ve gümüşle, adaleti gözeterek ölçecek âdil bir hakim lazımdır. Sözü geçer olan bu hakim de, hükümettir. Âdil bir hükümet, zulmü, işkenceyi önler. Allahü teâlânın emrettiği adaleti temin eder. Eşyanın kıymetlerini, adalet ile tesbit eder.

Demek ki insanlar arasında adaleti temin etmek için üç şey lazımdır: Namus-i Rabbânî, hakim-i insani ve dinar-ı mizani. Bunlardan en kuvvetlisi, en büyüğü, namus-i Rabbânî olan İslamiyettir. Dinler, Allahü teâlânın adaleti sağlamak için gönderdiği kanunlardır. Hakimlerin adaleti sağlamaları için, bu ilâhî kanunları gönderdi. Hadid sûresi 25. âyetinde meâlen, (Onlara kitap ve terazi gönderdik ki bunlarla adaleti yerine getirsinler) buyuruldu. Burada, kitap, din demektir. Çünkü din, Kur’ân-ı Kerîmdeki emir ve yasakların ismidir. Terazi de, altına işarettir. Çünkü altın, ağırlıkla ölçülür. Kur’ân-ı Kerîmin emir ve yasaklarını beğenmeyen kâfirdir ve münafıktır. Hakimi, hükümeti dinlemeyen asidir. [Müslüman, Darü’l-harbdeki kâfirlerin kanunlarına da karşı gelmez. Suç işlemez.] Altının değerini kabul etmeyen de, hain ve hırsız olur.

TENBİH – İnsanın evvela kendine, hareketlerine, azasına adalet etmesi lazımdır. İkinci olarak, çoluk çocuğuna, komşularına, arkadaşlarına adalet yapması lazımdır. Adliyecilerin ve hükümet adamlarının da, millete adalet yapması lazımdır. Demek ki bir insanda adalet huyunun bulunabilmesi için, önce kendi hareketlerinde, azasında adalet bulunmalıdır. Her kuvvetini, her azasını, ne için yaratıldı ise, o yolda kullanmalıdır. Allahü teâlânın adetini değiştirip, onları aklın ve İslamiyetin beğenmediği yerlerde kullanmamalıdır. Çoluk çocuğu varsa, onlara karşı da, akla ve dine uygun hareket etmeli, dinin gösterdiği güzel ahlaktan sapmamalıdır. Güzel ahlak ile huylanmalıdır. Hakim, Vâli, kumandan ve herhangi bir Âmir ise, yine ibadetleri yaptırmalı ve yapmalıdır. Böyle olan kimse, bu dünyada, Allahü teâlânın halifesi olmuştur. Kıyamette de adiller için vaat edilen nimetlere kavuşur. Böyle bir hayırlı kimsenin hayır ve bereketi, onun bulunduğu talihli zamana, mübarek yere ve orada bulunmakla bahtiyar olan insanlara, hayvanlara, hatta nebatlara ve rızıklara sirâyet eder, yayılır. Fakat, Allah korusun, bir yerdeki hükümet adamları, şefkatli, iyi huylu, adaletli olmazsa, insan haklarına saldırırlar, zulüm, yağma, işkence yaparlarsa, bunlar adalet erbabı değil, iblislerin ahbabı, şeytanların yoldaşlarıdırlar. Beyt:

Aldatmasın seni, diktatörün sarayları, kumaşı,
saray bahçesini, sular daim, mazlumların göz yaşı!

Emri altında olanlara merhamet etmeyenler, kıyamet günü Allahü teâlânın merhametinden uzak kalacaklardır.

Men, la yerham, la yurham!

buyurulmuştur ki acımayana acınmaz demektir. Böyle zâlimlerin topluluğuna hükümet değil, eşkıya denir. Bunlar, birkaç senelik, muvakkat dünya zevkleri için, milyonlara eziyet ederler. Fakat, zulümlerinin cezasını çekmedikçe, bu dünyadan gitmezler. O kadar refah ve lezzetler içinde oldukları hâlde, elbette şiddetli sıkıntılar, büyük derdler yakalarını bırakmaz. O saltanat hiçbirinin elinde kalmaz. Çok olur ki saltanatları düşmanlarının eline geçer. Bu hâli görür. Ciğerleri yanar. Meryem sûresi 81. âyetinde meâlen, (Mâlik, hakim olduğunu söylediği şeylerin hepsini elinden alırız. Yalnız başına huzurumuza gelir) buyuruldu. Burada buyurulduğu gibi, Allahü teâlânın mahkemesine, yüzü kara, sürünerek getirilir. Yaptığı kötülükleri inkar edemez. Hepsinin cezasını çok acı olarak çeker. Yaptığı zulümlerin, işkencelerin karanlığı, etrafını kaplar. Önünü göremez. Azap meleklerinin pençesinde, kendi yaptıklarının katkat kötüsünü çekmek için, Cehennem azâbına atılır. Allahü teâlânın dinini beğenmediği, ona çöl kanunu dediği için, orada rahmete kavuşamaz.

 

Sonraki bahis –> Adaletin Kısımları

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler

1 Yorum

Comments are closed.