4-1 Mu’allak

Bir haber ya isnadından ravi düşmesiyle, yahutta bu isnaddaki ravilerden birinin ta’n edilmesiyle merdud olur; ve bu ta’n, ravinin diyanet ve zabtına taalluk eden herhangi bir hal dolayısıyle olmaktan daha umumi bir manaya sahiptir.

İsnaddan ravi düşmesi, ya musannıfın tasarrufundan olarak, senedin baş tarafından olur; yahutta isnadın sonunda tabi’iden sonra veya başka yerlerinde olur.

Birincisine, yani isnadın başında ravisi düşmüş olan habere mu’allak denir. Düşen ravi sayısı bir olsun, veya birden fazla olsun farketmez.

Mu’allakla aşağıda zikri gelecek olan mu’dal arasında tek yönden umum hususu vardır; ve bu fark, mu’dalda, isnaddan iki ve daha fazla ravinin düşerek mu’allakın bazı şekilleriyle birleşmesi, mu’allakta ise, isnadın başından musannıfın tasarrufu olarak düşmesi ve bu şekliyle mu’aldan ayrılması yönündendir.

Mu’allakın çeşitli şekillerinden biri, bütün isnadın hazfedilerek mesela “Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu” denilmesidir. Bir diğer şekli, sahabi müstesna diğerlerinin, yahut sahabi ve tabi’i müstesna diğer ravilerin hazfedilmesidir. Yahutta hadisi rivayet eden kimsenin hazfedilerek rivayetin onun üstündeki kimseye izafe edilmesidir. Eğer hazfedilen ravinin üstündeki kimse bu musannıfın da şeyhi ise, buna mu ‘allak denilip denilmeyeceği hususunda ihtilaf olunmuştur. Fakat burada mühim olan, meselenin vuzuha kavuşuturulmasıdır. Şöyle ki: Şeyhini hazfeden musannıfın müdellis olduğu, hadis imamlarından birinin nassı ile veya tetkik neticesi anlaşılacak olursa, ona göre hüküm verilir; yani hadise muallak değil, müdelles denir. Eğer musannıf rnüdellis değilse rivayeti ta’liktir.

İsnaddan hazfedilen ravinin hali mechul olduğu için ta’lik, merdud kısmında zikredilmiştir. Fakat hadis, bir başka yönden mahzuf ravisinin ismi zikredilmiş olarak gelir ve hali bilinirse, hadisin sıhhatine hükmolunur.

İsnaddan ravi isimlerini hazfeden kimse, “hazfettiğim kimselerin hepsi de güvenilir kimselerdir” derse, tadil meselesi mübhem olarak gelmiş olur. Ekseri hadisçiler, ravinin ismi zikredilmedikçe bu türlü tadili kabul etmemişlerdir. Bununla beraber, İbnu’s-Salâh’ın ifadesine göre: Eğer hazf, el-Buhârî gibi sıhhati teslim edilmiş kitaplarda vaki olur ve mesela “Rasulullah şöyle dedi” yahut “şu sahabi böyle dedi” gibi kesinlik ifade eden kelimelerle haber nakledilirse, bu, haberin tam isnadının onun nazarında sabit ve maruf olduğuna ve isnadın her hangi bir maksatla hazfedildiğine delalet eder. Fakat haber, “rivayet olundu”, yahut “zikrolundu” gibi kesinlik ifade etmeyen tabirlerle nakledilmişse, bu haberin kabul edilip edilmeyeceği hususunda değişik görüşler ileri sürülmüştür. Bunun misallerini İbnu’s-Salâh üzerine vaki itirazları ihtiva eden en-Nuket adlı kitapta açıkladım.

4-2 Mürsel

İkincisi, yani senedin sonunda tabi’iden sonraki ravisi düşmüş olan haber mürsel’dir. Mürselin şekli, yaşça ister büyük olsun ister küçük olsun her hangi bir tabi’inin “Rasulullah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle dedi”, “şöyle yaptı”, yahut “huzurunda şöyle yapıldı” diyerek hadisi nakletmesidir. Burada da ismi hazfedilen ravinin hali meçhul olduğu için mürsel, merdud haberler arasında zikredilmiştir. Zira hazfedilen ravinin sahabi olması muhtemel olduğu gibi, tabi’i olması da muhtemeldir.

İkinciye göre, yani tabii olduğu takdirde zayıf olması muhtemel olduğu gibi, sika (güvenilir) olması da muhtemeldir. İkinci şıkka göre, yani sika olduğu takdirde, hadisi bir sahabiden almış olması ihtimali bulunduğu gibi, bir tabi’iden almış olması ihtimali de vardır. İkinci şıkka göre, yani tabi’iden aldığı takdirde, daha önce geçen ihtimal karşımıza çıkar ve bu ihtimaller aklın alabildiği kadar ila nihaye çoğalir; yahutta tetkik neticesi, altı veya yediye kadar çıktığı anlaşılır ki, bu sayı, birbirinden rivayet eden tabi’unda çok görülen bir şeydir. Eğer tabi’inin adeti olarak sika kimselerden hadis irsal ettiği bilinirse, hadisçilerjn çoğu, yukarıda mezkur ihtimallerin mevcudiyeti dolayısıyle tevakkufa zahib olmuşlardır. Bu, aynı zamanda Ahmed İbn Hanbel’in iki görüşünden biridir. lkincisi ise, ma- likilerin kufelilerin de görüşleri olup mutlaka kabul edilir.

Eş-Şafi’i de bu konuda şöyle demiştir: “Haber, ister müsned, ister mürsel olarak, hazfolunan ravisinin güvenilir olduğu ihtimalinin kuvvetlenmesi için ilk tarika zıt bir başka yönden gelirse kabul olunur. Hanefiyyeden Ebu Bekr er-Razi ve malikiyyeden Ebu’l-Velid el-Baci ise, ravinin hem sika olan, hem de olmayan kimselerden irsal ettiği bilinirse, onun mürsellerinin bilittifak kabul edilmeyeceğini nakletmişlerdir.

4-3 Mu’dal, Munkatı’

İsnaddan ravi düşmesiyle ilgili üçüncü kısım: Eğer bu düşme, birbirini takip eden iki ve daha fazla ravi ile olursa, bu türlü hadislere mu ‘dal denir. Ancak düşme, birbirini takip etmeksizin, mesela iki ayrı yerde olursa bu da munkatı’dır. Keza yalnız bir, yahut birbirlerini takip etmemek şartıyle ikiden fazla ravi düşerse, bu hadislere de munkatı’ denir.

Bazen ravinin, kendisinden hadis rivayet ettiği şeyhe muasır olmaması dolayısıyle isnaddan bir ravinin düşmüş olduğu açık bir şekilde bilinir ve herkes tarafından kolayca anlaşılır. Bazan da bu düşme gizli olur ve bunu, hadisin isnadlarına ve isnadlardaki illetlere vakıf mütehassıs imamlardan başkası anlamaz. Bu iki şıktan birincisi, yani açık olanı, ravinin şeyhin asrına yetişmemesi, yetişse bile onunla biraraya gelmemesi ve ondan aldığı bir icazet veya vicadeye sahip bulunmaması dolayısıyle aralarında herhangi bir mülakatın olmaması yönünden anlaşılır. Bu sebeple, ravilerin do- ğum, ölüm tarihlerini hadis öğrenmeye başladıkları vakitleri ve bunun için giriştikleri seyahatları anlatan tarih kitaplarına ihtiyaç duyulmuş ve bu kitaplar sayesinde, bazı şeyhlerden rivayet iddiasında bulunan kimselerin yalanları ortaya konulmuştur.

4-4 Müdelles

İkinci kısma, yani gizli olan düşmeye gelince, buna da müdelles denir. Ravinin, kendisine hadisi rivayet eden şahsı isimlendirmemesi, yahutta kendisine hadis rivayet etmeyen kimseden hadis işittiği vehmini vermesi dolayısıyle buna müdelles denilmiştir. Kelimenin aslı deles olup, alaca karanlık dediğimiz karanlık ile aydınlığın karışması manasına gelir.

Müdelles olan hadis, müdellis ile hadisi isnad ettiği kimse arasında karşılaşma ihtimalinin bulunduğuna delalet eden an ve kale gibi rivayet sigalarından biri ile nakledilir; fakat ne zaman ahbarana gibi açık ve kesin bir siga ile nakledilirse bu doğru değildir; çünkü yalan olur.

Kendisinde tedlis görülen kimsenin hükmü, eğer adil bir kişi ise, sahih olan görüşe göre, hadisi o şeyhten işittiğine kesinlikle delalet edecek açık bir siga kullanmadıkça rivayeti kabul olunmaz.

Keza mursel-i hafi denilen hadisin hükmü de aynen müdrelles gibidir. Mürsel-i hafi, muasirı olupta birbirleriyle karşılaşmayan ve aralarında bir vasıta bulunan kimseden rivayet edilen hadistir. Müdelles ve mürsel-i hafi arasında çok ince bir fark vardır ve bunu şu şekilde açıklamak mümkündür: Tedlis, kendisine mülakı olduğu bilinen kimseden rivayet eden şahsa aittir; fakat bu şahıs o kimsenin muasırı olur, fakat ona mülaki olup olmadığı bilinmezse, rivayeti mürsel-i hafidir. Bu bakımdan, lika’ı şart koşmaksızın muasaratı tedlisin tarifine sokan kimse, mürsel-i hafi’yi de tarifin içinde zikretmiş olur. Aslında her ikisini de birbirinden ayırmak gerekir. Tedliste muasarata değil likaa da itibar edilip şart koşulduğuna, hadis alimlerinin, Ebu Osman en-Nehdi ve Kays İbn Ebi Hazim gibi muhadramların Rasululllah’dan (sallallahü aleyhi ve sellem) rivayet ettikleri hadislerin tedlis değil mürsel-i hafi kabilinden olduğu üzerindeki ittifakları da delalet eder. Eğer tedliste mücerred muasaratla iktifa edilmiş olsaydı, bu muhadramlar müdellis sayılırlardı; çünkü bunlar, Rasulullah’a (sallallahü aleyhi ve sellem) kesinlikle muasarat etmişlerdir; fakat ona mülaki olup olmadıkları bilinmemektedir Tedliste lika’ı şart koşanlar arasında eş-Şafi’i ve Ebu Bekr el-Bezzar da vardır, El-Hatib’in Kifaye adlı kitabındaki sözü de bunu iktiza eder. Esasen doğru olan görüş de budur.

Ravi ile şeyh arasındaki mülakatın yokluğu, ravinin bunu kendisinden haber vermesiyle, yahut buna muttali bir imamın açıklamasıyle bilinir. Şu var ki, hadisin bazı turukun da ravi ile şeyh arasındaki ravi fazlalığı, mezidten olması ihtimali dolayısıyle tedlisle hükmetmeye kafi gelmez ve bu şekilde ittisal ve inkita ihtimalinin bulunması dolayısıyle de kesin bir hüküm vermek mümkün olmaz. El-Hatibu ‘l-Bağdadi, bu konu ile ilgili olarak Kitabu’t-Tafsil li-mubhemi’l merasil ve Kitabu’l-mezid fi muttasıli’l esanid’i tasnif etmiştir.

Haberlerin merdud sayılmalarına sebep olan ravi düşmesiyle ilgili kısım burada son bulmaktadır.

Diğer bir kısım ise, ravisi ta’n edilmiş haber olup bu da merdud haberlerdendir.

Ta’n, kadh yönünden birbirinden şiddetli on şekilde olur. Bunların beşi adelete, beşi de zabta taalluk eder. Burada maslahat icabı, bir kısmı diğerinden ayırarak izahına itina gösterilmemiş, fakat ta’n çeşitlerinin en şiddetli olanlara göre tertibi uygun görülmüştür. Çünkü, reddi gerektirmek yönünden, en şiddetli olanın başa alınmasının ve derece derece aşağı inilmesinin daha faydalı olduğuna şüphe yoktur.

Ta’n ya Rasulullah’ın (sallallahü aleyhi ve sellem) hadisinde, ravinin onun söylemediği birşeyi kasden ondan rivayet ederek yalan söylemesiyle olur; yahutta bu hadisin yalnız bu ravi cihetinden rivayet edilmesi ve lslam’ın malum kaidelerine aykırı olması dolayısıyle, ravinin yalancılıkla itham edilmesi şeklinde olur. Rasulullah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hadislerinde yalanı görülmese bile, sair konuşmalarında yalancılığı ile tanınan kimseler de böyledir ve hadiste yalancılıkla itham olunurlar; ancak bu kısım, birinci kısmın dışındadır.

Yahutta ravi, hatasının çokluğu, gafleti, küfür derecesine varmayan fiil ve sözlerinden dolayı fıskı yönünden ta’n edilir. Fısk ile kizb arasında umum husus mevcut olup, her türlü kızb, fısk olduğu halde her fisk, kizb içine girmez. Bu rada kizb, fısktan ayırtedilerek zikredilmiştir; çünkü bu ilimde kizb ile ta’n çok daha şiddetlidir. İtikad yönünden fısk ise, ileride ayrıca zikredilecektir.

Ta’n sebeblerinden biri, ravinin vehmi olup tevehhüm yolu ile rivayet etmesidir. Bir diğeri, ravinin sika olan ravilere muhalif rivayetidir. Bir başka ta’n sebebi, ravinin cerh ve ta’dil yönünden bilinmemesi dolayısıyle cehaleti, yani mechul kalmasıdır. Bir başkası ravinin bid’atıdır. Bid’at, Rasulullah’dan bilinen dinle ilgli bir hususun hilafına sonradan ihdas olunan bir şeye itikad etmektir; ancak bu itikad inadlıkla değil, bir nevi şüphe üzerinedir. Nihayet ta’n sebeple sonuncusu, ravinin su-i hıfzı, yani kötü hafıza sahibi olmasıdır. Bu da hadisteki hatasının sevabından çok olmasından ibarettir.

lşte, yukarıda zikredilen on çeşit ta’n sebebinden her biriyle muttasıf raviler tarafından nakledilen hadisler, bu vasıflara uygun ayrı ayrı isimler alırlar.

4-5 Mevzu

Birinci kısım, Rasulullah’ın hadisi olarak rivayet edilip, ravisi kizb (yalancılık) ile ta’n olunanlardır ki, bunlara mevzu adı verilmiştir. Ravi hakkında vaz ile hüküm vermek, ancak galib bir zan yoluyla olup kesin değildir; çünkü, bazan çok yalancı olanların da doğru söyledikleri vakidir. Fakat hadise vakıf olan ilim erbabı kuvvetli bir melekeye sahiptirler ve bu meleke sayesinde ravinin doğru söyleyip söylemediğini ayırt ederler. Bunu da ancak anlayışı tam, zihni parlak, kavrayışı kuvvetli ve ravinin yalan söyleyip söylemediğine delalet eden karinelere ait köklü bilgisi olan kimseler yapabilir.

Hadisin uydurulmuş olduğu, bazan onu uyduranın ikrarı ile bilinir. Bu konuda İbn Dakikı’l-lyd şöyle demiştir:

“Ancak, ikrar eden şahsın, bu ikrarda da yalan söylemiş olması ihtimali bulunduğu için buna kesinlikle hükmedilemez.” Bazı kimseler bu sözden “bu ikrar ile asla amel edilmez” manasını çıkarmışlardır. Halbuki İbn Dakik’in maksadi bu değildir; o, bununla sadece kesinliği nefyetmiştir; kesinliğin nefyi ile hükmün de nefyi lazım gelmez; çünkü hüküm zannı galible vaki olur ve burada da böyledir. Aksi halde, adam öldürdüğünü ikrar edenin katli, zina işlediğini itiraf edenin de recmi, itiraf ettikleri şeylerde yalan söylemiş olmaları ihtimali dolayısıyle caiz olmazdı.

Hadisin uydurulmuş olduğuna delalet eden karinelerden biri de ravinin halidir. Me’mun İbn Ahmed’le ilgili şu hadise, bunun bir örneğini teşkil eder: Bu şahsın yanında Hasan el-Basri’nin Ebu Hureyre’den hadis işitip işitmediği hakkındaki ihtilaf bahis konusu edilince Me’mun, hemen Rasululah’a varan bir isnad ileri sürmüş ve şöyle demiştir:

“Hasan Ebu Hureyre’den işitti”. Bunun bir başka misali de Gıyas İbn İbrahim’le ilgilidir. Bu şahıs, Halife el-Mehdi’nin yanına girer ve onu güvercinle oynarken bulur. Bunu üzerine, hemen Rasulullah’a ulaşan bir isnad ileri sürerek der ki:

“Müsabaka, yalnız demir ok, deve ve at gibi tırnaklı, güvercin gibi kanatlı hayvanlarla yapılır.”

Gıyas hadisin sonuna ev cenahın (yahut kanatlı) ibaresini ilave eder. Halife el-Mehdi ise, Gıyas’ın kendisi için yalan söylediğini anlar ve güvercinlerin öldürülmesini emreder.

Hadisin uydurma olduğu, bir de mervinin halinden anlaşılır. Ya Kur’an nassına, ya mutevatir sünnete, ya kesin icmaa, yahutta sarih akla aykırı olur. Bazan da ravi, bazı selefi salihin, yahut hukemanın sözlerini alır; israiliyattan yahut isnadı zayıf hadislerden bazı şeyleri seçer ve onu ter- vic için sahih bir isnadla birleştirerek rivayet eder.

Hadis uyduranı uydurmaya sevkeden amil, ya zındıklar da olduğu gibi dinsizlik, yahut bazı abidlerde olduğu gibi cehaletin galebe çalması, yahut bazı mukallidlerde olduğu gibi asabiyet, yahut bazı rüesada olduğu gibi hevai şeylere tabi olmak, yahutta şöhret kazanma kasdıyle garip hadis sahibi olmak arzusudur. Bunların hepsi de, bu işle meşgul olan imamların icma’ı ile haramdır. Ancak bazı kerramiye ve mutasavvıfadan, tergib ve terhib maksadıyle hadis vuz’ının mübah olduğu görüşü nakledilmiştir. Bu, onu yapanın cehaletinden neş’et etmiş bir hatadır. Çünkü tergib ve terhib, şer’i hükümlerin içinde mündemiç olup, müslümanlar Hazret-i Peygamber ’e yalan isnad etmenin kebairden olduğu üzerinde müttefiktirler. Hatta Ebu Muhammed el-Cuveyni daha ileri gitmiş ve Rasulullah’a yalan isnad edenleri tekfir etmiştir. Keza, Rasul’un “Benden bir hadis rivayet eden ve onun yalan olduğunu bilen kimse yalancılardan biridir.” sözü gereğince, mevzu hadis rivayetinin tahrimi üzerinde ittifak edilmiştir. Şu var ki, rivayet edilen hadisin mevzu olduğunun belirtilmesi halinde bunda bir beis görülmemiştir.

4-6 Metruk, Münker

Ravinin yalancılıkla itham edilmesi sebebiyle olan ve merdudtan sayılan ikinci kısım metruk, muhalefet kaydını şart koşmayan kimselerin görüşüne göre de, dördüncü ve beşinci kısımlar, yani galatı fahiş, gafleti çok ve fıskı zahir olan kimselerin hadisleri münker adını alır.

4-7 Mu’allel

Altıncı kısım olan vehme gelince, mürsel veya munkatı olan bir hadisin muttasıl olarak rivayeti, yahut bir hadisin bir başka hadise idhali ve bunun gibi hadisi za’fa uğratan ve ancak çok tetebbuda bulunmak ve pek çok isnad toplamak suretiyle bilinebilen bir takım rivayet vehimlerinde bunların delalet eden karineler yardımıyle ravinin vehmi anlaşılacak olursa, bu hadise muallel denir.

Mu’allel, hadis ilimlerinin en karışık ve en ince kısımlarından biridir. Bunu ancak Allahü teâlâ’nın, parlak bir anlayış, geniş bir hafıza, ravilerin mertebeleri hakkında tam bir bilgi, isnad ve metinler hakkında kuvvetli bir meleke bahşettiği kimseler anlayabilir. Bu sebeple, hadisçiler arasında pek az kimes bu sahada şöhrete ulaşabilmiştir. Ali İbnu’l Medini, Ahmed İbn Hanbel, el-Buhârî, Ya’kub İbn Şeybe, Ebu Hatim er-Razi, Ebu Zur’a ve ed-Darakutni bunlardandır.

Nasıl bir sarraf altın veya gümüşten yapılmış paraların sağlamını sahtesinden ayırt ederken bu sahadaki bilgisine ve alışkanlığına dayanır, paranın sahte olduğunu nereden anladın, diyenlere her hangi bir delil ileri süremezse, mu’allil de kendi davasını isbat için delil ikame etmekten aciz kalır.

4-8 Mudrec

Yedinci kısım olan muhalefet, isnadın sevk esnasında vaki bir tağyir (değiştirme) sebebiyle meydana gelirse, bu değişikliği ihtiva eden hadise mudrecu’l-isnad denir.

Mudrecu’l-isnadın muhtelif kısımları vardır.

Birincisi: Bir cemaat çeşitli isnadlarla bir hadis rivayet eder. Bir başka ravi de, aynı hadisi bunlardan nakleder, fakat bütün isnadları, bu isnadlardan biri üzerinde toplar; ancak isnadlar arasındaki farkları belirtmez.

İkincisi: Bir ravinin elinde bir isnadla aldığı hadis metninin bir kısmı, bir başka isnadla da aynı hadisin tamamı vardır. Bir başka ravi, bu hadisi tam olarak ilk isnadla ondan rivayet eder.

Bu kısmın bir başka şekli de, ravinin, hadisin bir kısmını şeyhinden bizzat, tamamını da bir başkası vasıtasıyle ondan işitmesi, sonra da bu vasıtayı hazfederek bütün hadisi şeyhinden rivayet etmesidir.

Üçüncüsü: Ravinin elinde iki muhtelif isnadla iki muhtelif hadis metni bulunması, bir başka ravinin bu iki hadisi isnadlardan biriyle, yahutta iki hadisten birini kendine has isnadla rivayet etmesi ve fakat diğer hadisten, birincisinde bulunmayan şeyleri buna ilave etmesidir.

Dördüncüsü: Ravinin isnadı sevketmesi, fakat metni zikretmeden önce bir arız dolayısıyle bir söz söylemesi; onu işiten bazı kimselerin de bu sözün dolayısıyle bir söz söylemesi; onu işiten bazı kimselerin de bu sözün o isnadın metni olduğunu zannedip ondan rivayet etmeleridir. Bunlar mudrecu’l-isnadın kısımlarıdır.

Mudrecu’l-metin ise, metinden olmayan sözlerin ona girmesidir. Bu da bazan metnin başında, bazan ortasında ve bazan da sonunda olur. Sonunda olan diğerlerine nisbetle daha çoktur; çünkü mudrecu’l-metin, ya bir cümlenin diğer bir cümleye, yahutta mevkuf denilen sahabe sözlerinin veya sahabeden sonrakilere ait sözlerin, hiç bir ayrıntı olmadan, merfu denilen Rasulullah’ın sözlerine atfıyle meydana gelir.

İdrac, ya dercolunan miktarı asıl hadis metninden ayıran bir başka rivayetin gelmesiyle, ya bizzat dereceden ravinin veya buna vakıf imamların açıklamasıyla, yahutta dercolunan kısmın Rasulullah tarafından söylenmesinin imkansız olmasıyla bilinir.

El-Hatibu’l-Bağdadi, mudrec hakkında bir kitap tasnif etmiştir. Bu kitap, tarafımızdan hulasa edilmiş ve iki misli veya daha fazla yeni bilgi eklenerek genişletilmiştir.

4-9 Maklub

Muhalefet, isimlerde, takdim ve tehirle olursa bu gibi hadislere maklub denir. Murra İbn Ka’b ve Ka’b İbn Murra gibi. Takdim ve tehire uğramış olan bu isimlerden birinin ismi, diğerinde baba ismidir. El-Hatib’in bu konuda şüpheleri izale eden bir kitabı vardır.

4-10 El-Mezid fi muttasıli’l-esanid

Muhalefet isnadın ortasında bir ravi ziyadesiyle olursa, böyle hadislere el-mezid fi muttasıli’l-esanid denir. İsnaddaki bu muhalefet, ancak, ziyadeyi yapmayan ravinin, ziyadeyi yapandan daha titiz olması halinde bahis konusudur. Bunun da şatı, ziyadenin yapıldığı yerde sema’a açık olarak delalet eden bir siganın kullanılmasıdır. Sema’a delalet etmeyen tabirler kullanılmışsa, mesela hadis o yerde an’ane ile rivayet edilmişse ziyadeyi ihtiva eden rivayet tercih olunur.

4-11 Muztarib

Muhalefet ravinin ibdaliyle olur ve iki rivayetten birini diğerine tercih etmek mümkün olmazsa, böyle hadislere muztarip denir. İztırab çok defa isnadda bulunur; bazan da metinde olur. Fakat muhaddisin yalnız metindeki ihtilafa nisbetle hadisin muztarip olduğuna hükmetmesi nadirdir.

Bazan da ibdal, hıfzı imtihan edilmek, yahut ölçülmek istenen kimse için kasden yapılır. El-Buhârî el-Ukayli ve diğer bazıları hakkında bu şekilde ibdaller yapılmıştır. Ancak bu maksatla yapılan ibdalin şartı, hadisin ibdal edilmiş olarak kalmaması ve maksat hasıl olduktan sonra onun da son bulmasıdır. Eğer ibdal bir maksat için değil de mesela rivayete rağbeti artırmak için onu garip kılmak kasdıyle yapılırsa, hadis, mevzu’un kısımlarından biri olur. Eğer ibdal, hata neticesinde meydana gelirse hadis, ya maklubdan, yahutta mu’allelden sayılır.

4-12 Musahhaf, Muharref

Muhalefet, yazı şeklinin baki kalmasıyla birlikte bir harfin veya bazı harflerin değişmesi ve bu değişikliği noktaya nisbetle olması halinde, böyle, hadise musahhaf denir. Muhalefet, yazının şeklindeki değişikliğe nisbetle olursa, buna da muharref denir.

Bu konunun büyük ehemmiyeti vardır. El-Askeri, ed-Darekutni ve diğerleri konuyla ilgili kitaplar tasnif etmişlerdir.

Tashif ve tahrif çok kere metinlerde, bazan da isnadlardaki isimlerde vaki olur. Metin şeklinin kasden değiştirilmesi kat’ıyyen caiz değildir. Keza metni ihtisar etmek, lafzı müradifi olan lafızla değiştirmek de, ancak lafızların manalarını bilen ve bu manaları bozabilecek şeyleri anlayan kim-seler için caizdir. ileriki meselede de sahih olan görüş budur. Çünkü bunları bilen kimse, hadiste ihtisar yaptığı zaman, metinde kalmasını zaruri gördüğü şeylerle ilgili olmayan lafızları çıkartır; öyle ki, bu lafızların çıkması, hadisin ne delalet ettiği manada ihtilafa ne de beyanın bozulmasına sebep olur; hatta metinden zikrolunan ibarelerde hazfolunanlar, iki ayrı haber vasfını kazanır; yahutta zikrettikleri hazfettiklerine delalet eder. Fakat mananın bozulmasına sebep olacak şeyleri bilmeyen kimse, haberden zikredeceği ibarelerle ilgili bulunan bir ibareyi de hazfetmek suretiyle mananın bozulmasına sebep olur. Cahil bir kimsenin, bir ibare içerisinde geçen istisnayı terketmesi böyledir.

Bazan kalb, hadisin metninde de olur. Müslim’in Sahih’inde yer alan bir hadis buna misal olarak gösterilebilir. Allahü teâlâ’nın, arşının gölgesinde gölgelendirdiği yedi kişi hakkındaki bir Ebu Hureyre hadisinde şöyle denilmiştir:

“Bir adam sadaka verir ve bunu gizler; öyle ki, sol elinin verdiğini sağ eli bilmez.”

İşte bu, ravilerden biri üzerine münkalib olmuş bir hadistir. Aslı Sahihan’da da olduğu gibi “…öyle ki, sağ elinin verdiğini sol eli bilmez” şeklindedir.

Hadisin mana ile rivayetine gelince, bu konudaki ihtilaf da meşhurdur.

Hadisçilerin çoğu, mana ile rivayetin caiz olduğu görüşündedirler ve bu husustaki en kuvvetli delilleri, lslam şeri’atının yabancı milletler için kendi dilleriyle izahının cevazı üzerindeki icma’dır. Buna göre, dine taalluk eden bir şeyin yabancı dile çevrilmesi caiz olunca, aynı şeyin yine arapçaya çevrilmesindeki cevaz evla olur.

Bazılarına göre mana ile rivayet müfredatta caiz olduğu halde mürekkebatta caiz değildir.

Bazılarına göre de, lafızları hatırlayan ve bunları üzerinde tasarrufa ehil olan kimseler için caizdir.

Bazıları ise demişlerdir ki: Mana ile rivayet, yalnız, hadisi hıfzeden, sonra lafızlarını unutan ve sadece manası hatırında kalan kimseler için caizdir.

Bazıları ise demişlerdir ki: Mana ile rivayet, yalnız hadisi hıfzeden, sonra lafızlarını unutan ve sadece manası hatırında kalan kimseler için caizdir. Böyle kimselerin, hüküm çıkarmak maksadıyle, hadisi manen rivayet etmeleri lazımdır; fakat lafzı hatırlayan kimseler için bu caiz değildir.

Yukarıdan beri zikrolunan şeyler, mana ile rivayetin cevaz ve ademi cevazına müteallık değişik görüşlerdir. Şüphe yoktur ki, bu konuda en doğru olanı tasarrufa gitmeksizin hadisin lafzan rivayetidir. Nitekim el-Kadi lyaz bu konu ile ilgili olarak şöyle demiştir:

“Eskiden ve halen, birçok ravilerde vaki olduğu gibi, iyi rivayet ettiğini zannedipte iyi rivayet etmeyen kimselerin hadise musallat olmamaları için mana ile rivayet kapısını kapamak lazımdır.

4-13 Garibu’l-hadis

Lafzın az kullanılması dolayısıyle mana vazıh olmazsa, garip kelimelerin şerhi hususunda tasnif edilmiş kitaplara ihtiyaç duyulmuştur. Ebu Ubeyd el-Kasım lbn Selam’ın kitabı bunlardandır. Müretteb olmayan bu kitap, Şeyh Muvaffaku’d-Din lbn Kudame tarafından alfabetik sıraya göre tertip edilmiştir. Ebu Ubeyd el-Herevi’nin kitabı ise bundan daha mufassaldır. El-Hafız Ebu Musa el-Medini, bu kitaba itina göstermiş ve ona bazı ilaveler yapmıştır. Ez-Zemahşeri’nin de güzel tertip edilmiş el-Fa’ik isminde bir kitabı vardır. Fakat İbnu’l-Esir, yukarıda zikrolunan kitapların hepsini en-Nihaye adlı kitabında biraraya getirmiştir. Kitabı, ehemmiyetsiz bazı noksanlıklara rağmen, kullanış yönünden bu sahadaki kitapların en kolayıdır.

Bazan da lafız çok kullanılmakla beraber manasında incelik olursa, bu takdirde, haberlerin manalarmı şerh, müşkilini beyan eden musannaf kitaplara ihtiyaç duyulmuştur. Et-Tahavi, el-Hattabi, İbn Abdi’l-Berr ve daha bir çok kimseler de bu konuda kitap tasnif etmişlerdir.

4-14 Cehalet

Ta’n sebeplerinin sekizincisi olan raviye cehalet, başlıca iki sebebe istinad eder. Birincisi, ravinin isim, künye, lakab, sıfat ve meslek gibi bir çok sıfatları bulunup, bunlardan yalnız birisiyle şöhret kazandığı halde, herhangi bir maksat dolayısıyle meşhur olan isminden başka bir isimle zikredilmesi ve bu suretle onun başka bir şahıs olduğunun zannedilmesidir. Kim olduğu kesinlikle bilinmeyen bu şahsın adalet ve zabt yönünden hali hakkında da tabiatıyla cehalet hasıl olur. Bu konuda, sıfatların cem ve tefrikinden hasıl olan vehimleri açıklayıcı kitaplar tasnif etmişlerdir. Bu kitapların en güzeli el-Hatib’in kitabıdır. Kitap telifi hususunda Abdu’l-Gani, sonra da eş-Şuri el-Hatib’in önüne geçmişlerdir.

Zikrettiğimiz sebep dolayısıyle meçhul kalan ravilere misal olmak üzere Muhammed İbnu’s-Sa’ib lbn Bişr el Kelbi gösterilebilir. Bazıları, bu şahsı ceddine nisbet ederek Muhammed İbn Bişr demişlerdir. Bazıları Hammad İbnu’s Sa’ib diye isimlendirmişler; bazıları künyesini Ebu’n-Nazr, bazıları Ebu Sa’id, bazıları da Ebu Hişam olarak zikretmişlerdir. Bu seretle şahıs tek bir kimse oludğu halde bilinmeyen isim ve künyelerle ayrı kimseler olduğu zannedilmiştir. Bu işin hakikatıni bilmeyen kimseler, tabiatıyle bundan hiçbir şey anlamazlar.

Raviye cehaletin ikinci sebebi, onun az hadis rivayet eden kimselerden olması ve dolayısıyle kendisinden az hadis alınmasıdır. Bu konuda da Vuhdan denilen kitaplar tasnif etmişlerdir. Vuhdan, isimleri zikredilse bile, kendilerinden yalnız bir kişinin rivayet ettiği kimselerdir. Müslim, el- Hasan İbn Süfyan ve diğer bazı müellifler, tasnif ettikleri kitaplarda böyle olan kimseleri toplamışlardır.

Cehaletin bir başka sebebi, ravinin, kendisinden rivayet eden bir başka ravi tarafından ihtisar olsun diye isminin zikredilmemesi ve “fulan bana haber verdi”, yahut “şeyh”, yahut “bir adam”, yahut “bazıları yahutta “fulanun oğlu” gibi ibareler kullanılmasıdir.

Mübhem olan ismin bilinmesi, onun başka bir tarikdan isimlendirilmiş olarak gelmesiyle istidlal olunur. Bu konuda da mubhemat denilen kitaplar tasnif edilmiştir. Mübhem olan kimsenin hadisi, ismi zikredilmedikçe kabul olunmaz. Çünkü haberin kabul şartı, ravilerinin adetidir; halbuki ismi mübhem bırakılan ravinin kim olduğu bilinmezse adaleti nasıl bilinir?

Keza bir ravi, kendisinden rivayet ettiği ravinin ismini “bana sika olan bir kimse haber verdi” diyerek ta’dil lafızıyle mübhem bıraksa, onun da haberi kabul edilmez; çünkü bu şahıs, onun nazarında sika olabilir; fakat başkalarının nazarında da mecruhtur.

Nitekim mürsel hadis de, adil bir kimse tarafından kat’i bir dil ile irsal edildiği zaman, aynen bu ihtimal dolayısıyle kabul edilmez. Bununla beraber, bazıları bu görüşün aksine, cerhin, aslın hilafı üzerine mebni olduğunu ileri sürerek zahire göre hüküm vermiş ve kabul edileceğini söylemiş- lerdir.

Bazılarına göre de, bunu söyleyen kimse, sika olanla olmayanları ayırt edebilecek şekilde alim ise, onun mezhebinde olanlar hakkında bu ta’dil kafi gelir. Ne var ki bu görüş hadis ilminin konularından değildir.

Eğer ravinin ismi zikredilir,yalnız, bir ravi de ondan rivayetinde tek kalırsa, bu şahsa mechulu’l-ayn denir. Sahih görüşe göre, rivayetinde ondan tek kalmayan başka bir kimse onu tevsik etmedikçe mechulu’l-ayn mübhem gibidir. Fakat böyle bir kimse tevsik ederse kabul edilir. Keza ondan rivayetinde tek kalan kimse, tevsik ehliyetine de sahipse yine kabul edilir. Eğer o kimseden iki ve daha fazla kimse rivayet eder fakat tevsik edilmezse bu şahsa meçhulu’l hal denir; bu aynı zamanda mesturdur.

Bazı kimseler, hiçbir kayıd ileri sürmeksizin mesturun rivayetini kabul, ekseriyet ise reddetmiştir. Gerçek şudur ki, mesturda, mübhem ve mechulu’l-ayn’da olduğu gibi, adalet ve adaletsizlik ihtimalinin bulunması dolayısıyle red ve kabulü değil, belki hali açıkça bilininceye kadar onunla hükmolunmaması gerekir. Nitekim İmam Harameyn bu görüşe sahip olduğu gibi, İbnu’s-Salâh’ın cerh sebepleri açıklanmaksızın cerhedilen kimseler hakkındaki sözleri de buna delalet eder.

4-15 Bid’at

Ravi hakkında ta’n sebeplerinden dokuzuncusu bid’attir. Bu da, ya ravinin, küfrü gerektiren bir şeye inanması dolayısıyle mukeffir olur. Yahutta müfessik olur ve sahibini fıska götürür. Birincisini, yani küfrü gerektiren bid’atın sahibini ulemanın çoğu kabul etmemiştir. Bazıları, mutlaka kabul edilir, demişlerdir. Bazıları da, mezhebinin muvaffak olması için yalan söylemeyi helal saymadığı takdirde kabul edilebileceğini ileri sürmüşlerdir. Gerçek olanı, bir bid’atle tekfir olunan herkesin reddedilmeyeceğidir. Zira her mezheb, muhalifinin mubtedi olduğu iddiasında bulunur ve onu tekfir eder; öyle ki, bu itham alelıtlak kabul edilse ortada tekfir edilmemiş kimse kalmaz. Gerçek olan şudur ki, rivayeti reddolunan kimse, şeri’atten mutevatir olan ve dinden bizzarure bilenen bir şeyi inkar eden, yahut bunun aksine inanan kimsedir. Fakat bir kimse bu vasıfta olmaz, buna rivayetindeki zabtıyle birlikte hıfzi ve takvası da inzimam ederse kabulüne hiç bir mani yok demektir.

İkincisi ise, bid’atı asla tekfiri gerektirmeyen kimse olup bunun da kabul ve reddi hususunda görüş ayrılıkları vardır.

Bazıları mutlaka reddedilir demişlerdir ki uzak bir görüştür. Reddi için çok defa ileri sürülen sebep, ondan yapılan rivayetlerde mezhebini ve ismini zikrile şanını yüceltme bulunmasıdır. Buna göre, mübtedi olmayan bir kimsenin de rivayetinde iştirak ettiği bir şeyi mübtedi’den rivayet etmemek lazımdır.

Bazıları yukarıda da geçtiği gibi, yalan söylemenin helal olduğuna inanmadığı takdirde mutlaka kabul edileceğini söylemişlerdir.

Bazıları da, kabulü için bir bid’ate davet edilen kimselerden olmamasını şart koşmuşlardır. Çünkü bid’atını medh ve tezyin, o kimseyi, rivayetleri tahrife ve mezhebinin gerektirdiği şekle uydurmaya sevkeder. Doğru olan görüş de budur. İbn Hibban garip bir şekilde ve tafsilat vermeden, bid’atına davet etmeyen kimselerin kabul edileceği üzerinde ittifak hasıl olduğunu iddia etmiştir; ittifak yerine ekseriyet deseydi daha doğru olurdu.

Ravi, bid’atını takviye edecek birşey rivayet ederse, doğru olan görüşe göre reddolunur. Ebu Dâvud ve en-Nesai’nin şeyhlerinden olan Ebu lshak lbrahim İbn Ya’kub el Cüzani Ma’rifetu’r-rical adlı kitabında bu görüşü benimsemiş ve ravilerin sıfaiları hakkında şöyle demiştir:

“Bunlar arasında sünnetten sapmış olmakla beraber doğru konuşan kimseler de vardır. Bunların münker olmayan ve bid’atını takviye etmeyen hadislerini almaktan başka çare yoktur.”

El-Cüzecani’nin sözü doğrudur; çünkü da’inin hadisinin reddini gerektiren illet, bir hadisi rivayet eden mübtedi da’i olmasa bile, o hadisin zahiri mübtedi’in mezhebine uygun olması halinde bu mervide de var demektir.

4-16 Su-i hıfz

Ta’n sebeplerinin onuncusu su-i hıfzdır. Su-i hıfzdan, maksat, ravinin doğru tarafının hatalı tarafına tercih edilememesi olup iki kısımdan ibarettir. Eğer su-i hıfz, ravinin bütün hallerincle görülürse, bazı hadisçilere göre bu ravinin hadisi şazdır. Fakat su-i hıfz, raviye, ya yaşlılığı dolayısıyle, ya gözlerinin görmemesi, yahutta daima itimad ve hıfzında müracaat ettiği kitaplarının yanması veya kaybolması dolayısıyle sonradan arız ölursa, bu raviye muhtelit denir.

Muhtelitin hükmü: İhtilattan önce rivayet ettiği hadisler bilinir ve diğerlerinden ayırt edilirse kabul olunur; bilinmezse bunlar üzerinde tevakkuf olunur; bir başka ifade ile, kabul ve reddi hususunda hiçbir hüküm verilmez. Keza ravinin muhtelift olup olmadığı veya rivayet ettiği hadisleri ihtilattan önce mi yoksa sonra mı rivayet ettiği kesinlikle bilinmezse bunlar üzerinde de tevakkuf olunur. İhtilat, ancak muhtehttan hadis alanlar yönünden bilinir.

Hafıza yönünden kötü olan bir raviye, kendisinden aşağı olmayan, fakat kendisi gibi, yahut kendisinden üstün muteber bir ravi mutabi olursa, keza hadisleri ayırt edilemeyen muhtelit, mestur, mürsel olan isnad ve mahzuf ravisi bilinmeyen müdelles, yine muteber bir ravi tarafından mutabeat olunursa, bunların merdud cinsinden olan hadisleri, mutabi ve mutaba’ın mecmu’u itibariyle hasen li-gayrihi olur. Çünkü bunlardan her birine ait rivayetin eşit olarak doğru veya yanlış olması ihtimali vardır; fakat bunlardan birisine uygun olarak gelen muteber bir rivayet, zikrolunan bu iki ihtimalden birinin kuvvet kazanmasına veya tercih edilmesine yardımcı olur; bu ise, hadisin mahfuz olduğuna delalet eder; yani ravisi hafıza yönünden kötü, yahut muhtelit, yahutta müdellis olması dolayısıyle tevakkuf olunan bir hadis iken, bu dereceden kabul derecesine yükselmiş olur. Şu var ki, hadis kabul derecesine yükselmekle beraber hasen li-zatihi derecesinden aşağıdır. Bu sebeple bazıları ona hasen isminin itlakından bile çekinmişlerdir.

Burada, kabul ve red yönünden metne taalluk eden bahis sona ermiş bulunmaktadır.

Benzer Yazıları Okumak İçin Tıklayınız

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler