Mü’minin en üstün hasleti susmaktır. Haslet, iyi huy demektir. Âfiyetin, yanî selâmetin 10’da 9’u bundadır. Yanî âfiyet, din ve dünyâ bakımından selâmet üzere olmak, ona bölünürse, 10’da 1’i konuşmada, 10’da 9’u susmada olur. İşte susmanın konuşmaya olan üstünlüğü de 1’e 9’dur. İsâ aleyhisselâma, bize bir iş öğret de, onunla Cennete girelim dediklerinde, «Hiç konuşmayın» buyurdu. Bunu yapamayız dediler. «İyilikten başka konuşmayın» buyurdu. Hazret-i Süleyman: «Söz gümüş ise, sükût altındır» buyurdu. İnsanın başına gelenler diliyle gelir. Ebûbekr-i Sıddîk (radıyallahü anh) bir taşı senelerce ağzında sakladı.

Hadâik sâhibi şöyle bildirir: Şeyhim, mürşidim ve bedende ruhum yerinde olan üstâdım: «Ebûbekr-i Sıddîk (radıyallahü anh) kendini konuşmaktan alıkoymak için, 12 yıl ağzında taş bulundurdu. Yemek, uyumak ve namaz vaktinde ağzından çıkarırdı» dedi. Büyüklerden biri, lüzumsuz her söz için, kendime 2 rek’at namaz kılma cezâsı verdim. Bu bana kolay geldi. Lüzumsuz her söz için, bir gün oruç tuttum. Bu da kolay geldi. İyi bir netice alamadım. Her söz için 1 altın verdim. Bu zor geldi ve bununla lüzumsuz konuşmaktan kurtulabildim dedi. Şerhü’l- hutab’da böyle diyor.

O halde, “konuşmak isteyen, Allahü teâlâ’dan bahseden sözleri seçmeli, yâhud ma’rûfu emr, münkeri nehy etmeli, lüzumsuz, boş sözlerden kaçınmalıdır. İmâm-ı Gazâlî (rahmetullahi aleyh) buyurur: «Mâlâyâni, yani lüzumsuz sözler, söylemesi terk edilince, günâha girilmeyen, malına ve durumuna zarar vermeyen sözlerdir. Meselâ bir takım kimselerle oturup, onlara yolculuklarını ve bu seyahatların esnasında gördüğün dağlan, akarsuları, başından geçen olayları, sevdiğin, beğendiğin yiyecek ve giyecekleri, çeşitli ülkelerdeki âlimlerin seni hayrette bırakan yiyecek ve giyecekleri, çeşitli ülkelerdeki âlimlerin seni hayrette bırakan hikâye ve olaylarını anlatman böyledir. Bu gibi şeyleri anlatmayıp sussan, günâha girmezsin, bir zararın da olmaz. Gayret eder de, anlattıklarına birşey eklemez, onlardan birşey kısmaz, büyük olayları ve halleri görmekle kendini övmeyi düşünmez, bir kimseyi gıybet etmez ve Allahü teâlânın yarattıklarından bir şeyi beğenmemezlik etmezsen, bu meşguliyetin zaman kaybetmek olur, ama günâh olmaz. Bununla beraber, sayılan âfetlerden kurtulman mümkün müdür?

Lokman aleyhisselâm, Dâvud aleyhisselâmın yanma geldi. Onun zırh yaptığını gördü. Daha önce böyle bir hâlini görmediği için hayret etti. Sebebini sormak istedi, fakat hikmet ona mâni’ oldu ve kendini tuttu, sormadı. Dâvud aleyhisselâm işini bitirince, kalktı, zırhı giydi ve, «Harb için ne güzel zırh» buyurdu. Bâzıları, Lokman aleyhisselâm, Dâvud aleyhisselâma bir sene gidip geldi ve her defasında, niçin böyle bir işle uğraştığını sormak istedi, fakat soramadı demişlerdir. Bu ve benzeri zararsız şeyleri, birisinin aybını, gizli şeyini ifşâ etmiyen, riyâya götürmiyen, yalana yol açmayan hikâye ve sözleri anlatmak, mâlâya’nî olup, bunları terk etmek İslâmın güzelliğindendir.»

Ebû Hüreyre’nin (radıyallahü anh) Peygamber efendimizden (sallâllahü aleyhi ve sellem) bildirdiği hadîs-i şerîfde: «Mâlâyâ’nîyi terk, kişinin islâmının güzelliğindendir» buyuruldu. Yanî, söylemesinde zaruret olmıyan ve kendisine bir yarar sağlamıyan, söz ve fiilleri terk etmek, insanın islâmını güzelleştirir ve olgunlaştırır. Mesâbîh şerhinde de böyle yazıyor.

Peygamberimiz (sallâllahü aleyhi ve sellem)’in susması uzun idi. Konuşmak istediği zaman, bir müddet durup düşünürdü.

Söyleyeceği söz sevâb ise söyler, değilse susardı. Bu şekilde konuşmak, basîret sâhiblerinin, îkaz edeblerindendir. Rivâyet olundu ki, Rebî’ bin Heysem (rahimehullah), sabaha çıkınca, kalem ve kâğıdı hazırlar, konuştuğu herşeyi yazar ve saklar, sonra kendini bunlardan hesâba çekerdi. 20 sene dünya kelâmı söylememiştir. Şerh-i Hutab’da böyle yazıyor.

Dilini koruyan, bütün ayıblarını saklamış olur demişlerdir. Peygamber efendimiz (sallâllahü aleyhi ve sellem): «Dilini tutanın, Allahü teâlâ, ayıblarını örter. Kızgınlığını yenen, Allahü teâlâ, azâbından korur» buyurdu. Konuşmasında, az da olsa, gevşek ve dikkatsiz olmamalıdır. Çok helâk edici söz vardır ki, bunları söyleyen, bu sözlerde bir sakınca görmez ve bu türden sözleri sebebi ile yetmiş sene Cehennemde kalır. Ebû Hüreyre’nin (radıyallahü anh) Peygamber efendimizden (sallâllahü aleyhi ve sellem) bildirdiği hadîs-i şerîfde: «Kul bâzen, önemsemeden, Allahü teâlâ’nın râzı olduğu bir söz söyler ve Allahü teâlâ ona dereceler verir. Yine kul bâzen aldırış etmeden, Allahü teâlâ’nın gazabını gerektiren bir söz söyler ve bu sebeble Cehenneme atılır» buyuruldu. Yanî insan bâzen konuştuğu söze dikkat etmez. Hak söyler ve söylediğini önemsiz zanneder. Halbuki o söz, Allahü teâlâ katında kıymetli ve yüksektir. Bu sözü ile Allahü teâlâ’nın rızâsını kazanır. Bâzen kötü bir söz söyler ve söylediğinin kötü olduğunu bilmez. Halbuki o söz, Allahü teâlâ katında büyük günâh olur. Bununla Allahü teâlâ’nın gazabını kazanır. Mesâbîh’de de böyle diyor.

Günâh, kötülük, küçük olsa da, sen onu küçük görme. Çünki bunda 10 ayıb ve kusur vardır:

1) Yaradanım kendine kızdırır. Yaradanı ise, ona her ân, herşeyi yapmağa kâdirdir.

2) Mahlûkatın en düşman olunanını sevindirmiş olur. O, Allahü teâlâ’nın ve kendisinin düşmanı olan iblis’dir.

3-4) En güzel yerden uzaklaşır ve en kötü yere yaklaşır. Yanî Cennettten uzaklaşır, Cehenneme yaklaşır.

5) Kendine en sevgili olana cefâ etmiş olur. Yanî kendine.

6) Kendini kirletmiş olur. Halbuki Allahü teâlâ onu temiz olarak yarattı.

7) Kendine eziyet etmiyen arkadaşlarına ezâ etmiş olur. Onlar hafaza melekleridir.

8) Peygamber efendimizi (sallâllahü aleyhi ve sellem) üzmüş olur. .

9) Yeri, göğü, geceyi, gündüzü aleyhine şâhid tutar.

10) İnsanlara ve bütün mahlûkata hiyânet etmiş olur. İnsanlara hiyâneti, dîni için olan şâhidliğinin kabûl olmayışıdır. Böylece kendini şâhid edinene şehâdeti bâtıl olur. Bütün mahlûkata hiyâneti ise, günâhının kötülüğü sebebi ile az yağmur yağmasıdır. Bunun için günahdan çok sakın! Çünki bir günahda, sayılan bu ayıblar bulunmaktadır. Hutab şerhinde de böyle diyor.

Söze, Allahü teâlâ’ya hamd, Peygamber efendimize (sallâllahü aleyhi ve sellem), salât ve eûzü söyliyerek başlar. Konuşmada, yaşça kendinden büyük olanlara, ilimce yüksek olanlara öncelik tanır, yanî onlardan sonra konuşur. Konuşurken, i’rabda hatâ yapmamaya, arabca kelimeleri ve sonlarını düzgün söylemeye ve halk arasında, yaygın olan Yûsuf’e Yûsub, Abdullah’a Avdullah demek gibi yanlışlıklardan sakınmıya dikkat etmelidir. Konuşurken, Cennettekilerin konuştuğu dil olan arab- cayı tercîh eder. En üstün dil odur. Zehrî böyle demiştir.

Süfyân (radıyallahü anh) der ki: Bize ulaşan haberlere göre, insanlar kıyâmette, Cennete girmeden önce Süryânîce, Cennete girince ise. arabca konuşurlar. Bostan’da da böyle diyor.

Diğer dillerden ve farscadan sakınmazdır. Diğer diller dedikten sonra, özellikle farscayı belirtmesi, dikkati..bilhassa ona çekmek ve ondan çok sakındırmak içindir. Fars, belli bir kavim olup, Fars bin Aylem bin Nûh aleyhisselâma mensubdur demişlerdir, Meşârıkın şârihi böyle bildiriyor. Şurası iyice bilinmelidir ki, farsca öğrenmekten men etmesi, bir sebeb ve hikmetle öğrenmek için değil, kendini beğendirmek, caka satmak için öğrenmek istiyenler içindir. Yoksa, o dilin konuşulduğu memlekette dünyaya gelenin o dili konuşması ve dînî bir fayda için farsca öğrenmesinde hiçbir mahzur yoktur. [Çok âlimler ve sayısız velîler farsca ve türkçe konuşmuş, bu dillerle sayısız eserler yazmışlardır. Bir sakıncası olsaydı, onlar, o her mahzûr ve töhmetten sakınanlar böyle yaparlar mıydı.

Mâverâünnehirdekilerin, Anadoludakilerin, Hindistan, Pâkistan, Afganistan, İrandakilerin eserlerinin bir çoğu türkçe ve farscadır. Meselâ imâm-ı Gazâlî’nin (rahmetullahi aleyh) Kimyâ-yi Seâdeti, Ferîdüddîn-i Attar’ın eserlerinin çoğu, İmâm-ı Rabbânî’nin (kuddise sirruh) Kur’ân ve hadîslerden sonra gelen, en kıymetli Mektûbât kitâbı farscadır. İmâm-ı Birgivî’nin Vasıyyetnâmesi, Kadızâde’nin Âmentü şerhi türkçedir]. Bostan’da diyor ki, arabcadan başka dillerle konuşmak câizdir, günah değildir. Peygamber efendimizin (sallâllahü aleyhi ve sellem) farsca konuştuğu rivâyet edilmiştir. Şöyle ki:

Zekât olarak hurma getirilmişti. Yanında hazret-i Haşan ve Hüseyin (radıyallahü anhümâ) vardı. Biri bir hurma alıp ağzına koyunca. Peygamber efendimiz (sallâllahü aleyhi ve sellem) mübârek parmağını ağzına sokup, kıh kıh! buyurdu ve hurmayı ağzından çıkardı. Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) karnım ağrıyor diye şikâyet edince, ey Ebâ Hüreyre, bir derdin mi var? buyurdu. O da evet cevabını vermiştir. Yukarıdaki kıh kıh ve buradaki derd sözleri arabca değil farscadır. Çocukları kötü bir şeyden korkutmak için farscada kullanılan kıh (pis, çirkin) sözünüh arabcası fâzû’dur…

Konuşan, alçak sesle konuşur. Çünki seslerin en çirkini, yüksek ve kaba olanıdır. Allahü teâlâ Lokman sûresi 19. âyetinde: «Yürüyüşünde mütevâzi ol. (yanî pek yavaş ve pek hızlı yürüme, sükûnet ve vekarını muhafaza et). Sesini alçalt. (Bağırarak, yüksek sesle konuşma). Çünki seslerin en çirkini, eşeklerin sesi, anırmasıdır» buyuruyor Ebülleys de böyle demiştir.

Çok konuşmaktan sakınmalıdır. Çünki çok söz, yanlıştan kurtulamaz. Peygamber efendimiz (sallâllahü aleyhi ve sellem): «Çok konuşan, çok yanlış yapar. Yanlışı çok olanın da günâhı çok olur. Günâhı çok olana ateş daha uygundur» buyurdu. Hâlisa’da böyle yazıyor.

Her işittiğini söylemez. Bunda günaha girebilir. Mübhem değil, açık konuşur. Mesâbîh şerhinde diyor ki, Peygamber efendimiz (sallâllahü aleyhi ve sellem): «İçinizde en sevmediğim ve benden en uzak oturacak olanınız, çok konuşan, böbürlenerek ifâdemden, ağzım şekillendirerek söz söyliyenlerinizdir» buyurdu. Bu hadîs-i şerîfde sayılan durumlar, zorlama ve ilâve mânası taşıdığı ve bunları insanların gönüllerini çekmek, dikkatlerini celbetmek için yaptığından men’edilmiştir.

Kelimeleri birbirine karıştırmadan birbiri ardınca ve düzgün olarak söyler. Peygamber efendimizin (sallâllahü aleyhi ve sellem) konuşması açık ve seçik idi. Her duyan rahatça anlıyabilirdi. Kelimelerini saymak istiyen, sayabilirdi. Sözünü duyan ma’nâsınj anlardı. Çünki Peygamber efendimiz (sallâllahü aleyhi ve sellem) selâm verince 3, söz söyleyince de 3 kere söylerdi. Kolay anlaşılacak şekilde konuşurdu. Konuşmada mânaları zorlaştırıcı ifâdeler kullanmaz, şiir ve seci’ yapacağım diye uğraşmazdı. Seci’, bir cümlenin sonundaki bir kelimenin, diğer bir cümlenin sonundaki kelimeye uygun olmasına denir. Birbirine uygunluk bakımından masdar anlamında da kullanılabilir. Nazm, şiir ise, nesrin, düz yazı ve ifâdenin mukabilidir. Bâzen bu da masdar mânasında kullanılır. Burada her iki anlamda da kullanılmış olması muhtemeldir. Çünki Peygamber efendimiz (sallâllahü aleyhi ve sellem), bu tür ifâdeden men ve: «Ben ve ümmetimin müttakîleri tekellüften, (zorlama ve yapmacılıktan) beriyiz» buyururdu. Daha önce de geçtiği gibi, bu tekellüfle men edilenlere, güzel hitâbet, ifrat ve tefrit yapmadan tezkîr ve nasîhat dahil değildir. Çünki bunlardan maksad, kalbleri harekete getirmek, teşvik etmek, gönüllerini korku ile daraltmak, ümîd ile açmaktır. Çünki güzel ifâdeler, birbiri ardından gelen uyarıcı sözler, dinliyenleri etkiler. Bu sözlerin zaten böyle olmaları gerekir. Ama günlük işlerin görülmesinde kullanılan dil ve ifâdeler, karşılıklı konuşmalarda seci’ yapmağa, karşısındakinin dikkatini çekmek için ağzına şekiller vermeğe lüzum yoktur. O halde, bununla meşgul olmak, çirkin ve kötü olduğu bildirilen tekellüfden olur. Onu bu şekilde konuşmağa iten, riyâ, güzel konuşmasını göstermek ve kendini iyi tanıtmak düşüncesinden başka bir şey değildir. Bunların hepsi de kötüdür. Böyle konuşmayı din beğenmez ve men eder. İhyâ’da da böyle yazılıdır.

Sığırların dili ile geviş getirmesi gibi, sözü dilinde gevelememelidir. Abdullah bin Ömer (radıyallahü anh) Resûlullahdan (sallâllahü aleyhi ve sellem) bildirir. Buyurdu ki: «Sığırların geviş getirmesi gibi, dilini dişlerinin etrafında döndürerek, belâgat yapmak istiyen erkeklere Allahü teâlâ buğz eder.»

İmâm-ı Gazâlî (rahmetullahi aleyh) anlatır: Amr bin Sa’d, babasına gelip, bir istekte bulundu. Babasına uzun uzun ihtiyâcını anlattı. Babası ona, sen bugünkü kadar, ihtiyâcından, isteğinden, hiçbir zaman uzak olmadın dedi. Peygamber efendimizden (sallâllahü aleyhi ve sellem) duydum: «İnsanlar üzerine bir zaman gelir. İneğin geviş getirmesi gibi, sözleri ağızlarında dilleri ile geveleyip dururlar» buyurdu. Bununla, oğlunun uzun uzun bir takım sözlerle ihtiyâcını söyleme yoluna gitmesini beğenmediğini beyân etmiş, yapmacık, dolambaçlı, zorlayıcı ön ifâdelerden sakınmasını anlatmak istemiştir. İmâm-ı Gazâlî (rahmetullahi aleyh), bu da dilin âfetlerindendir buyuruyor. Karşılıklı konuşmalardaki zorlayıcı bütün seci’ler de, âdet olmıyan fesâhat da buna girmektedir. Halbuki mü’mine lâyık olan, maksadını bildirmede az söz ile yetinmesidir. Konuşmaktan maksad, arzu ve dileğini anlatabilmektir Bundan ötesi. Yapmacık olup mezmûmdur, kötüdür.

Konuşmasında, Peygamberimize (sallâllahü aleyhi ve sellem) çok salât okur, çok istiğfar ve tevhîd kelimesi söyler. Bilhassa söylemek istediğini unuttuğu zaman, Peygamber efendimize (sallâllahü aleyhi ve sellem) salâvat-ı şerîfe okumalıdır. Çoğu zaman unuttuğunu hatırlar, yâhud bu salâvat-ı şerîfe, unuttuğunun karşılığı olur. Bununla unuttuğunu söylemekten alacağı sevabdan daha çok sevab alır. Bir sözü unutmak istemiyorsa, Elhamdü lillâhi müzekkiren li-hayr ve fâilihi, ya’nî iyiyi hâtırlatan ve yapan, yanî yaratan Allahü teâlâ’ya hamd olsun demelidir. Haber veyâ söz vereceği sözde, istisnâ, yanî inşâallah demelidir. Meselâ inşâallah yarın şöyle yapacağım, yâhud inşâallah falan kimseye şunu vereceğim şeklinde söylemelidir.

Doğru konuşmakta tehlike görse de, hep doğru konuşmağa, en uygun ifâde kullanmağa çalışmalıdır. Ömer bin Ubeyd buyurur ki: İnsanın dîninde olgunluğu dört haslet iledir:

1) İnsanların elinde olandan ümîdini keser, tama’ etmez.

2) İşittiği eziyyetlere katlanır.

3) Kendisi için sevdiği ve istediğini, insanlar için de sever ve ister.

4) Kurtuluşu yalan söylemekte olsa da, yalan söylemez. Bunu Hâlisa’da bildirmektedir. Bunun için, helâk yalanda olduğu gibi, kurtuluş da doğru söylemektedir demişlerdir. Şöyle anlatırlar. Haccâc-ı Zâlime, Eş’asın tarafından iki esir getirdiler. Birinin boynunun vurulmasını emretti. O esir, ey emîr, beni bırak, benim sana yardımım, bir iyiliğim var dedi. Haccac, nedir o? dedi. İbni Eş’as senin nesebine, soyuna dil uzattı da, ben atılıp, seni müdafaa ettim, dedi. Haccâc, bunu bilen bir şâhidin var mı? dedi. Evet, var, deyip, diğer esiri gösterdi. Haccâc, diğer esire, arkadaşın doğru mu söylüyor? dedi. Evet cevâbını verdi. Haccâc, sen de onun yaptığı gibi yaptın mı? sordu.. Esir, hayır dedi. Seni bundan men eden ne idi? sordu. Sana ve senin kavmine olan düşmanlığım dedi. Bunun üzerine Haccac, vallahi her ikinizi de salıveriyorum. Fakat bunu, beni müdâfaa ettiği, seni ise, doğru söylediğin , için dedi. Ravdatü’n-nâsıhîn’de de böyle yazılıdır.

 

 

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel KitaplarMeâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir?Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir DuâSeyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler