İmâm-ı Muhammed Gazâlî’nin “rahmetullahi teâlâ aleyh”, fârisî (Kimyâ-i saadet) kitabının [1281] senesinde Hindistan baskısı, 508. sayfasında, 4. rükn, 8. aslı, aynen tercüme edilerek aşağıya yazıldı:

Cenâb-ı Hakka yaklaşanların geçtiği makâmlardan biri de, tevekküldür ve derecesi çok yüksektir. Fakat, tevekkülü öğrenmek güç ve incedir. Yapması ise, daha güçtür. Çünkü bir kimse, hareketlerde, işlerde, Allahü teâlâdan başkasının tesir ettiğini düşünse, bu kimsenin tevhidi, noksan olur. Eğer, hiçbir sebep lazım değildir derse, İslamiyetten ayrılmış olur. Eğer sebepleri araya koymak lazım değildir derse, akla uymamış olur. Lâzımdır derse, sebepleri hazırlıyana tevekkül etmiş olur ki bu da tevhidde noksanlık olur. Görülüyor ki tevekkülü, hem akla, hem İslamiyete, hem de tevhide uyacak şekilde anlamak lâzımdır. Böyle anlayabilmek için, derin bilgi ister. O hâlde, herkes anlayamaz. Biz, önce, tevekkülün kıymetini, sonra ne demek olduğunu, daha sonra, nasıl elde edileceğini bildireceğiz:

Tevekkülün fazileti: Allahü teâlâ, herkese, tevekkülü emretmiştir. “Tevekkül imanın şartıdır” mealindeki âyet-i kerime, bu emirlerden biridir. Sûre-i Mâidede, 23. âyet-i kerimede, “Eğer imanınız varsa, Allahü teâlâya tevekkül ediniz!”, sûre-i Âli-i İmrânda, 159. âyet-i kerimede, “Allahü teâlâ, tevekkül edenleri elbette sever”, sûre-i Talâkta, 3. âyet-i kerimede, “Bir kimse, Allahü teâlâya tevekkül ederse, Allahü teâlâ, ona kâfidir”, sûre-i Zümerde, 36. âyet-i kerimede, “Allahü teâlâ, kuluna kâfi değil midir?” meallerinde daha nice âyet-i kerime vardır.

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyuruyor ki “Ümmetimden bir kısmını, bana gösterdiler. Dağları, sahraları doldurmuşlardı. Böyle çok olduklarına şaştım ve sevindim. Sevindin mi, dediler, evet dedim. Bunlardan ancak yetmiş bin adedi hesapsız Cennete girer dediler. Bunlar hangileridir diye sordum. İşlerine sihir, büyü, dağlamak, fal karıştırmayıp, Allahü teâlâdan başkasına, tevekkül ve îtimat etmeyenlerdir buyuruldu”. Dinleyenler arasında Ukkâşe “radıyallâhu anh”, ayağa kalkıp, “Ya Resûlallah! Duâ buyur da, onlardan olayım” deyince, “Ya Rabbi! Bunu onlardan eyle!” buyurdu. Biri kalkıp, aynı duâyı isteyince, “Ukkâşe senden çabuk davrandı” buyurdu.

Bir hadis-i şerifte, “Allahü teâlâya tam tevekkül etseydiniz, kuşların rızkını verdiği gibi, size de gönderirdi. Kuşlar, sabah mideleri boş, aç gider. Akşam mideleri dolmuş, doymuş olarak döner” buyurdu. Bir hadis-i şerifte, “Bir kimse, Allahü teâlâya sığınırsa, Allahü teâlâ, onun her işine yetişir. Hiç ummadığı yerden, ona rızk verir. Her kim, dünyaya güvenirse, onu dünyada bırakır” buyurdu. İbrahim aleyhisselâmı mancınığa koyup, ateşe atarlarken (Hasbiyallah ve nimelvekil), yani (Bana Allah’ım yetişir. O iyi vekil, yardımcıdır) dedi. Ateşe düşerken, Cebrâil “aleyhisselâm” gelip, (Bir dileğin var mı?) dedikte, (Var, ama sana değil) dedi. Böylece (Hasbiyallah) sözünün eri olduğunu gösterdi. Bunun için Vennecmi sûresinde, (Sözünün eri olan İbrahim) mealindeki âyet-i kerime ile meth buyuruldu. Allahü teâlâ, Davud aleyhisselâma, (Bir kimse, her şeyden ümit kesip, yalnız bana güvenirse, yerde ve göklerde bulunanların hepsi, ona zarar yapmaya, aldatmaya uğraşsalar, onu elbette kurtarırım) mealindeki âyet-i kerime ile vahiy gönderdi. Saîd bin Cübeyr diyor ki elimi akrep sokmuştu. Annem, elini uzat da, efsun etsinler, yani uydurma şeyler okusunlar diye and verdi. Diğer elimi uzattım, efsun okudular. Saîd elini okutmadı. Çünkü, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Efsun yapan ve ateş ile dağlayan kimse, Allahü teâlâya tevekkül etmemiş olur) buyurdu. İbrahim-i Ethem “kuddise sirruh”, bir papaza sordu ki (Nerden geçiniyorsun?). (Nerden gönderdiğini, rızkımı verene sor, ben bilmem!) dedi. Birine sordular ki (Her gün ibâdet ediyorsun. Ne yiyip, ne içiyorsun?). Cevap olarak, dişlerini gösterdi. Yani, (Değirmeni yapan, suyunu gönderir) demek istedi. Herem bin Hayan, Üveys Karniye [Veysel Karani de denilir] sorup, (Nerede yerleşeyim?) dedikte, (Şamda) buyurdu. (Acaba Şamda geçim nasıldır?) deyince, Üveys, (Rızklarından şüphe eden kalplere yazıklar olsun! Bunlara, nasihat fayda etmez!) buyurdu.

Tevekkül, kalbin yapacağı bir iştir ve imandan meydana gelir. İmanın çeşitleri vardır. Fakat tevekkül, bunlardan ikisine dayanmaktadır. Bunlar, tevhide îman ve lütf ve merhamet-i ilâhînin çokluğuna imandır.

Tevekkülün esâsı olan tevhid: Tevhidi anlatmak, uzun sürer ve tevhid ilmi, bütün ilimlerin sonudur. Biz burada, yalnız tevekküle lazım olacak kadarını göstereceğiz: Tevhidin 4 derecesi vardır. Yani bir özü vardır ve özünün de özü vardır. Bir de kabuğu vardır ve kabuğun da kabuğu vardır. Demek ki iki özü, iki de kabuğu vardır. Tevhid, taze cevz gibidir. Cevzin iki kabuğunu ve içini herkes bilir. Özünün özü de, yağıdır.

Tevhidin birinci derecesi, yalnız dil ile (Lâ ilâhe illallah) deyip, kalp ile inanmamaktır. Münâfıkların tevhidi böyledir.
İkinci derece: Bu kelime-i tevhidin mânâsına, kalbin inanmasıdır. Bu inanış, ya başkalarından görerek, işiterek olur ki bizim gibi câhillerin inanışı böyledir. Yahut delil ile aklın ispat etmesi ile inanır. Din âlimlerinin, kelam ilmi üstadlarının inanması böyledir.

Üçüncü derece: Bir yaratanın, her şeyi yarattığını görmek, her işin, tek bir fail tarafından yapıldığını, başka kimsenin, hiçbir şey yapmadığını anlamaktır. Bu görüş ve anlayış için, kalpte bir nurun parlaması lâzımdır. Böyle hâsıl olan îman, câhillerin ve kelam âlimlerinin imanına benzemez. Onların imanı, taklit ve ispat hileleri ile kalbe çekilen bir perde gibidir. Bu görüş ve anlayış ise, kalbin açılması, perdelerin kalkmasıdır. Mesela, bir ev sâhibinin, evde bulunmasına inanmak üç türlü olur:

1 — Birisinden işiterek inanmaktır. Taklit ile olan îman, bunun gibidir.

2 — Ev sâhibinin, her gün kullandığı binek hayvanını, başlığını, ayakkabılarını evde gördüğü için inanmaktır. Bu da kelam âlimlerinin imanına misaldir.

3 — Ev sâhibini evde görerek inanmaktır. Bu, ariflerin tevhidine misaldir. Böyle tevhid, her ne kadar yüksek derece ise de, bunun sâhibi, mahlukları görmekte ve Halıkı görmekte, bunların Hâlik tarafından yaratıldığını bilmektedir. Mahlukları gördüğü için, tevhid tam olamaz.

Dördüncü derece: Bir var görür. Birden başka bir şey görmez. Tasavvufçular bu hâle, (Tevhidde fenâ) derler.
Yukarıdaki 4 dereceden birincisi, münâfıkların tevhidi olup cevzin dış kabuğuna benzer. Cevzin dış kabuğu, acı olduğu gibi ve dış yüzü güzel yeşil ise de, iç yüzü çirkin göründüğü gibi ve yakılıça bol duman yaparak ateşi söndürdüğü gibi ve birkaç gün cevzi korumaktan başka, bir işe yaramadığı gibi, münâfık tevhidi de, onu dünyada ölümden korumaktan başka, bir şeye yaramaz. Ölümden sonra, beden çürüyüp, ruh yalnız kalınca, bir şeye yaramaz. İkinci derece olan, câhillerin ve kelam âlimlerinin tevhidi, cevzin tahta kabuğu gibidir. Bu tahta kabuk cevzi birkaç zaman korumaktan başka işe yaramadığı gibi, bu derecedeki tevhid de, yalnız insanı Cehennem ateşinden korumaya yarar. Üçüncü derece, cevzin özü gibidir. Öz, cevzin asıl işe yarayan kısmı ise de, cevz yağı ile ölçersek, posayı taşıdığı görülür. Üçüncü derecede de, mahlukları görmek, posa gibidir. Hakiki tevhid, 4. derecedir ki Haktan başka, bir şey bulunmaz. Kendini de unutur.

Sual — Tevhidin dördüncü derecesine kavuşmak güçtür. Her şeyi, bir varlık görmek nasıl olur. Çeşitli sebepler görüyoruz ve yeri, gökü, mahlukları görüyoruz. Bunlar, aynı şey midir?

Cevap — Birinci, ikinci, üçüncü derece tevhidleri anlamak kolaydır. Anlaması güç olan, 4. tevhiddir. Fakat, tevekkül için, bu tevhide lüzum yoktur. Bunu tatmayana anlatmak güçtür. Kısaca şöyle diyebilirim ki birçok farklı şeylerin bir bakımdan benzerliği olur. Bu bakımdan aynı bir şey gibi düşünülebilir. İşte, bir ârif, her şeyi, hepsinde bulunan bir şey olarak görünce, hepsini bir şey görür. Mesela, insanda et, deri, baş, ayak, göz, kulak, mide, ciğer gibi şeyler vardır. Fakat, insanlık bakımından, bir şeydir ve bir insanı düşününce, ayrı ayrı parçaları hatıra gelmeyip, bir şey olarak düşünürüz. Bize ne düşünüyorsun denirse, bir şeyden başka düşünmüyorum deriz. Bir insanı görünce, bir şeyden başkasını görmedim deriz. Tasavvufta, öyle bir mârifet [yani bilgi] derecesi vardır ki bu dereceye yetişen bir ârif, var olan her şeyi, bir bakımdan, birbirlerine bağlı görür. Dünyadaki çeşitli cisimleri, bir insanın uzuvları gibi görür. Mahlukların, yaratana karşı hâlini yalnız bir bakımdan görerek, insan uzuvlarının akıl ve ruh karşısındaki hâli gibi bulur. (Allahü teâlâ Ademi, kendi sûretinde yarattı), hadis-i şerifinin mânâsını anlamayan kimse, bu sözlerimizi anlayamaz. (Kimyâ-i saadet) kitabının başında, bu hadis-i şerifi biraz açıklamıştık. Daha fazla açmaya gelmez. Akıl ermez ve yanlış anlaşılır.

Tevekkül için, tevhidin üçüncü derecesi yetişir. Bu tevhidi, (İhya-ül’ulum) kitabımızda uzun açıklamıştık. Oradan okuyabilirsiniz. (Kimyâ-i saadet) kitabında, şükür faslında bildirdiğimiz gibi, güneş, ay, yıldızlar, bulut, yağmur, rüzgar ve tabiatteki bütün kuvvetler, hep Allahü teâlânın irâdesinde, emrindedir. Katibin elindeki kalem gibidir. Allahü teâlâ irâde etmeyince, hiçbir şey hareket etmez. O hâlde, işleri bu sebepler yapıyor demek doğru değildir. Bir müdirin takdir emrini, kağıttan, kâlemden bilmeye benzer. İnsanın irâdesine, ihtiyarına bakarak, insanın elinde bir şey vardır zannetmek de yanlıştır. Çünkü, insana ihtiyarı veren de Allahü teâlâdır. İnsan, bir işi kudreti ile yapıyor. Kudreti de irâdesine bağlıdır. Fakat, [Eş’arî mezhebine göre], irâdesi nasıl yaratılırsa, onu ister. İrade elinde olmadığı için, kudreti de, yaptığı iş de elinde olmaz. Bunu daha iyi anlamak için, insanların hareketlerini üçe ayıralım:

1 — Tabiî [Fizik] hareketleridir. Mesela, suya basınca batmak, fizik hareketidir.

2 — İradi hareket. Nefes almak gibi.

3 — İhtiyari hareket. Konuşmak, yürümek gibi.

Tabiî hareketler, insanın elinde değildir. Çünkü, sudan ağır olan her cisim gibi, insan da suya batar. Taşın suya batması, taşın istemesi ile olmadığı gibi, insanın batması da, arzusu ile değildir.

İradi hareketler, mesela nefes almak da böyledir. Çünkü, nefes almamak istesek yapamayız. Nefes almak irâdesi, kendiliğinden hâsıl olur. Bir insanın gözüne iğne uzatsak, ister istemez gözünü yumar. Gözleri kapamak elinde olmaz. Çünkü o ânda gözlerini kapamak irâdesi kendiliğinden hâsıl olur. Tıpkı suda batmak gibi, tabiî sebeplerle göz kendiliğinden kapanır. Demek ki insanlar, iradi hareketlerinde mecburdur.

Söylemek, yürümek gibi ihtiyârî hareketleri incelemek güçtür. Böyle hareketleri, insan isterse yapıyor, istemezse yapmıyor. Fakat, insanın istemesi için, o işi aklın beğenmesi, iyi demesi lâzımdır. Hatta, yapıp yapmamayı, bir zaman düşünüp, iyi olduğunu bildikten sonra, irâde mecburi hâsıl olup uzuvlar hareket ediyor. İğneyi gören gözün kapanması gibi, aza hareket ediyor. Şu kadar fark var ki iğnenin göze zararı ve göz kapamanın faydası, her ân bilinmekte, düşünmeye lüzum kalmadan, irâde hâsıl olmakta, irâdeden kudret meydana çıkmaktadır. Burada, düşünmek olmadığı için, gözün kapanması, suya batmak gibi olmaktadır. Mesela, bir kimseyi sopa ile kovalasalar, kaçarken önüne uçurum çıksa, zararı az olanı yapar. Yani, uçuruma atlamayı, sopa yemekten az zararlı görürse, atlayıp kaçar. Atlamayı tehlikeli görürse, ister istemez ayakları durur, gidemez. Görülüyor ki hareket, irâdeye, irâde de akla bağlıdır. Nitekim, bir kimse kendini öldürmek istese, elinde silah olduğu hâlde, öldüremez. Çünkü, eli hareket ettiren kudret, irâdeye bağlı, irâde de, aklın vereceği karara bağlıdır. Akıl iyi ve faydalı deyince, irâde harekete geçer. Halbuki akıl da serbest değildir. Akıl, bir ayna gibidir. İyi olan şeyin sûreti, akıl aynasında görünür. Faydalı olmazsa görülmez. İnsan bir belaya düşer, buna dayanamayıp, ölümü daha iyi bilirse, o zaman görünür. Böyle hareketlere ihtiyârî demenin sebebi, faydalı olduğu görüldüğü içindir. Yoksa, faydalı olduğu kendiliğinden, hemen hâsıl olsa, nefes almak, göz kapamak gibi, mecburi olur. Her ikisinin mecburluğu, suya batma gibi olur. İşte, sebepler birbirine bağlıdır. Sebepler zincirinin halkaları çoktur. Bunu (İhya-ül’ulum) kitabımızda daha geniş anlattık. İnsanda yaratılmış olan kudret, bu zincirin halkalarından biridir. Görülüyor ki insanın, iyi bir iş yapmakla övünmesi doğru değildir. İyi işten insanın payı, ona mahal ve vasıta olmaktan başka bir şey değildir. Yani faydalı işin yapılmasına sebep olan ihtiyar ve kudret, kendisinde yaratılmıştır. Ağaçta kudret ve ihtiyar [yani seçmek] yaratılmadığı için, ağacın rüzgarla sallanmasına zaruri ve mecburi hareket diyoruz. Allahü teâlâ, her şeyi yaratırken, kudret-i ilâhiyyesi, kendinden başka hiçbir şeye bağlı olmadığından, Onun işlerine (İhtira), yani yaratmak denir. İnsan böyle olmayıp, kudret ve irâdesi, kendi elinde olmayan başka sebeplere bağlı olduğundan ve işleri, Allahü teâlânın işlerine benzemediğinden, insanın işlerine halk etmek, ihtira denmez. Fakat insan, ağaç gibi de olmayıp, kendinde ister istemez hâsıl olan kudret ve irâdenin yeri olduğundan, insanın işine cebr, zor ile de denemez. Her iki çeşit işten ayırmak için, başka bir isim aramışlar, (Kesb) demişlerdir. Demek ki insanın işi her ne kadar kendi ihtiyarı ile ise de, ihtiyarı elinde değildir. O hâlde, elinde bir şey yoktur.

[Allahü teâlânın emirleri iki nev’dir: Evamir-i teklifiye, Evamir-i tekvîniye. Birinci emirler, insanlara ve cinne verdiği emirleri ve yasaklarıdır. Bunları, insanların, irâde etmelerinden, istemelerinden sonra, kendisi de diler ve yaratır. İkinci nev’ emirlerini, sebepleri ile birlikte hemen yaratmaktadır. Bütün tabiat olayları böyledir. Meyvenin uzun zamanda olgunlaşması, bir ânda yarattıklarının topluluğudur.]

Sual — İnsanın elinde bir şey yoksa, niçin sevap ve azap oluyor ve niçin dinler, şeriatler gönderiliyor?

Cevap — Bu suale (Şeriatte tevhid) ve (Tevhidde şeriat) denir ki burada çok kimseler boğulmuştur. Bu tehlikeden kurtulmak, ancak bu derya üzerinde gidebilenlere veya hiç olmazsa, yüzebilenlere nasip olur. İnsanların çoğunun bu tehlikeden kurtulması, bu deryaya girmemeleri sayesinde olmuştur. Câhil halk, bu deryada yüzmeyi bilmediğinden, bunlara acıyıp, boğulmaktan korumak için, bu denizin kenarına bırakmamalıdır. Bunlardan, tevhid deryasına düşenlerin çoğu boğulmuştur. Yüzmeyi öğrenmesini de düşünmiyorlar. Çokları, bizim elimizde bir şey yoktur. Her şeyi Allahü teâlâ yapıyor. (Şaki), yani kâfir yazılan bir kimse, ne kadar uğraşsa, bunu değiştiremez. (Saîd), yani Cennetlik yazılan kimsenin de, çalışmaya ihtiyacı yoktur, diyerek boğulmakta, helak olmaktadır. Bu sözler, hep cahillikten, yanlış düşünmekten ileri gelmektedir. Bunların hakikatini anlatmak, kitaplara yazmak her ne kadar uygun değilse de, söz bu yola döküldüğü için, az bir şey bildirelim:

Sevap ve azap nedendir, sualine karşı deriz ki: Azap, kötü iş yaptığından dolayı, biri sana kızıp, intikam almak için, canını yakması değildir. Sevap da, işini beğendiği için, mükafat değildir. O gün, Allahü teâlâdan başka, intikam alacak kimse yoktur. İnsanın kanı, safrası bozulduğu veya başka zararlı şeyler vücutde çoğaldığı zaman, bedendeki değişikliğe, hastalık dediğimiz gibi ve ilaç tesir ettiği zaman hâsıl olan hâle sıhhat dediğimiz gibi, insanda şehvet ve asabiyet artınca, cana bir ateş düşer. İşte insanın felaketinin sebebi, bu ateştir. Bunun için, hadis-i şerifte, (Gazap, yani asabiyet, Cehennem ateşinden bir parçadır) buyuruldu. Akıl ışığı kuvvetlenip, şehvet ve asabiyet ateşini söndürdüğü gibi, îman nuru, Cehennem ateşini söndürür. Nitekim, Cehennem, müminlere: (Ey mümin! Çabuk geç ki nurun ateşimi söndürüyor) diyecektir. Bu söz, ses ile olmayacak, su yangını söndürdüğü gibi, Cehennem, müminin nuruna dayanamayıp sönecektir. Şehvet ateşi de, akıl nuru ile söner. Kıyamette, sana azap için başka yerden bir şey getirmiyecekler. Nitekim, (Cehennem, dünyada yaptığınız kötü işlerden başka bir şey değildir. Bunların, size geri çevrilmesidir) buyuruldu. O hâlde, Cehennem ateşinin tohmu, insanın şehveti ve gazabıdır. Bunlar insanın içindedir. İlm-i yakîn ile bilen, bunları görebilir. Nitekim, sûre-i Tekasürdeki 5. ve 6. âyet-i kerimede meâlen, “İlm-i yakîn ile bilseydiniz, Cehennemi elbette görürdünüz” buyuruldu.

Zehr insanı hasta yapar. Hastalık da, insanı mezara sokar. Fakat, zehir ve hastalık insana kızmış ve intikam almış denilemez. Günah ve şehvet de, kalbi hasta eder. Bu hastalık, kalbin ateşi olur. Bu ateş, Cehennem ateşi cinsinden olup dünya ateşi gibi değildir. Miknatis taşı, demir parçalarını kendine çektiği gibi, Cehennem ateşi de, bu ateşi taşıyanları kendine çeker. [Cehennemin ve Cehennem Zebânilerinin, yani azap meleklerinin] kızması ve intikam alması olmaz. Sevap işliyenlerin hâli de böyledir. Anlatması uzun sürer.

[Allahü teâlâ, insanların yaptığı işleri iki kısma ayırttı. Bir kısmını beğendiğini, bunları yapanlardan râzı olduğunu, her iş karşılığında, bunlara nimetler, rahatlıklar, iyilikler vereceğini vaat etti. Vaat ettiği iyiliklerin ölçü birimine, (Ecîr) ve (Sevap) denir. Dünyada yapılan her iyiliğe karşılık olarak, ahirette çeşitli miktarlarda nimetler verilecektir. Nimetlerin verileceği yere, (Cennet) denir. Allahü teâlâ insanların yaptığı işlerden bir kısmını beğenmediğini, bunları yapanlardan râzı olmadığını, fakat pişman olup tövbe edenleri veya şefaate kavuşanları affedeceğini, affedilmeyenlerin kötü işlerine kıyamette, çok acı karşılıklar vereceğini, Cehennem ateşinde yakacağını bildirdi. Bu acı karşılıklara, (Azap) denir. Azapların şiddetlerini, çokluğunu bildiren ölçü birimine, (İsm) ve (Günah) denir. Allahü teâlânın beğendiği şeylere (Hayrat, Hasenât), yani iyi şeyler denir. Beğenmediklerine (Seyiat), kötü şeyler denir. Allahü teâlâ, hangi işlerin Hasenât olduklarını, hangi işlerin de Seyiat olduklarını bildirdi. Hasenât yapanlara sevap vereceğini vaat etti. Allahü teâlâ, vaadinde sâdıktır. Sözünden hiç dönmez. O hâlde, Kıyamet günü, nimet ve azap olarak, başka yerden bir şey getirilmiyecek, dünyada yapılanların karşılıklarına kavuşulacaktır.]
İslamiyet niçin geldi? Peygamberler “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” neden gönderildi? Bu sualin cevabına gelince: Bunların gönderilmesi kahrdır, cebrdir. İnsanları cebr zinciri ile Cennete çekmek içindir. Nitekim (Zincirlerle Cennete çekilen insanlara hayret mi ediyorsun?) buyuruldu. İslamiyet, Cehenneme gitmemeleri için, insanları bağlayan bir kementtir. Nitekim (Siz, pervane gibi, kendinizi ateşe atıyorsunuz. Ben kemerinizden tutup geriye çekiyorum) buyuruldu. Allahü teâlânın cebbarlık [her istediğini yapmak] zincirinin halkalarından biri de, Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” sözleridir. İnsanlar, doğru yolu, iğri yollardan, bu sözler ile ayırabilir. Onların gösterdiği tehlikeden, insanda korku hâsıl olur. Bu ayırış bilgisi ile korku, akıl aynası üzerindeki tozları temizler. Akıl cilalanıp, ahiret yolunu tutmanın, dünya zevklerine kapılmaktan daha iyi olacağını anlar. Bu anlayış, ahiret için çalışmak irâdesini hâsıl eder. İnsanın uzuvları, irâdesine tâbi olduğundan, uzuvlar ahiret için çalışmaya başlar. Allahü teâlâ, bu zincir ile seni zorla Cehennemden uzaklaştırmış, Cennete sürüklemiş olur. Peygamberler “aleyhimüsselâm”, koyun sürüsünün çobanına benzer. Sürünün sağ tarafında çayır olsa, sol tarafında mağara bulunsa, mağarada kurdlar olsa, çoban, mağara tarafında durup, sopa sallayıp, koyunları korkutarak, çayır tarafına kovalar. İşte Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” gönderilmesi de, buna benzer.

Cehennemlik olanın çalışması ne fayda verir, sualine gelince: Bu söz, bir bakımdan doğru, bir bakımdan yanlıştır. Doğru olması şöyledir ki bu söz, söyleyen kimsenin felaketine sebep olur. Çünkü, ezelde Cehennemlik yazılmış olmanın alâmeti, bu sualin hatıra gelmesi, bundan dolayı çalışmayıp, tohm ekmemesidir. Dünyada tohm ekmeyen, ahirette biçemez. Bir kimsenin açlıktan ölmesi, ezelde takdir edilmiş olmasına alâmet, (Ezelde açlıktan ölmek alnıma yazılmış ise, yiyip içmek fayda vermez) düşüncesinin kalbine gelmesidir. Böyle düşündüğü için, yiyip içmez ve açlıktan ölür. Bunun gibi, fakirlik kaderim ise, çalışmanın ne faydası olur diyen biri de, çalışmaz, elbette fakir kalır. Saadet, zenginlik kaderi olan kimseye de, şöyle düşünce verir ve der ki (Zengin olması takdir edilenler, çalışır, kazanır). Bu düşüncesi, onu çalışmaya sürükler. Demek ki bu düşünceler boş değildir. Ezeldeki yazı sebebi ile kalbe gelir. O yazının meydana çıkmasına sebep olur. Bir insan ne iş için yaratıldı ise, o işin sebeplerini onun önüne getirirler. Yoksa onu, sebepsiz olarak, o iş başına geçirmezler. Bunun içindir ki (Çalışınız, herkes, ne iş için yaratılmış ise, o iş, ona kolaylaştırılır!) buyuruldu. O hâlde, herkes, sürüklenmiş olduğu hallerden ve işlerden, alnının yazısını ve ahirette başına gelecekleri anlayabilir. Derslerine çalışan, vazifelerini yapan bir talebe, bu hâlini, sınıf geçeceği, ileride mevki sâhibi olacağı takdir edilmiş olduğuna müjde ve alâmet bilmelidir. Yoksa eğer, kalbine (Câhil kalacağım alnıma yazılmış ise, ne kadar çalışsam faydası olmaz) düşüncesini getirirler, o da çalışmaz boş vakit geçirirse, alın yazısının câhil kalmaklığı olduğunu anlamalıdır. İşte ahiretteki hâl için, kaza ve kaderi de böyle bilmelidir. Nitekim sûre-i Lokmandaki 28. âyet-i kerimede meâlen, (Hepinizin dünyaya getirilmesi ve ahirette tekrar diriltilmesi, bir kişinin yaratılması ve diriltilmesi gibidir) ve sûre-i Casiyedeki 21. âyet-i kerimede meâlen, (Onların ahiretteki halleri, dünyadaki halleri gibidir) buyurulmuştur. Bu yazdıklarımızı iyi anlayanda, tevhid hâsıl olur. İslamiyetin, aklın ve tevhidin birbirine uygun olduğunu anlar.

Tevekkülün temeli olan ikinci îman, Allahü teâlânın rahim, hakim, latif olduğuna inanmaktır. Onun inayeti, şefkati, karıncadan insana kadar, her mahluka yetişir. Kullarına olan merhameti, iyiliği, bir ananın, yavrusuna olan merhametinden daha çoktur. Böyle olduğu hadis-i şerifte bildirilmiştir. Lutfü, merhameti o kadar çoktur ki dünyayı ve dünyada olan her şeyi en iyi şekilde yaratmiştir. Bundan daha iyisi mümkün değildir. Rahmetinden, lutfünden hiçbir mahluku mahrum bırakmamıştır. Yer yüzündeki akıl sahiplerinin hepsi bir araya gelip araştırsa, Onun yarattığı herhangi bir şeyin, daha uygun, daha iyi bir şeklini bulamaz. Her şeyin, olması gerektiği gibi yaratılmış olduğunu anlarlar. Çirkin yaratılan bir şeyin, en uygun, en kâmil şekli, çirkin olmasıdır. Çirkin olmasa noksanlık olur, yersiz olurdu. Çünkü, çirkinlik olmasaydı, mesela güzelliğin kıymetini kimse bilemez, güzellik tatlı olmazdı. Kusurlu şeyler olmasaydı, kusursuz şeylerin kıymeti bilinmez, kusursuzluk tatlı olmazdı. Çünkü, kâmil ve nakıs, birbiri ile ölçerek anlaşılır. Mesela, baba olmasa, çocuk olmaz. Çocuğu olmayan, baba olmaz. Böyle şeylerden, birinin var olması, ötekinin varlığı ile belli olur. Ölçmek, iki şey arasında olur. İkilik olmazsa, ölçü ve ölçmenin sonu elde edilemez. Allahü teâlânın işlerinin faydasını, insanlar anlayamayabilir. Fakat, en faydalı, en iyi şeklin, Onun yarattığı şekil olduğuna inanmak lâzımdır. Sözün kısası, dünyada bulunan her şey, hastalık, kuvvetsizlik, hatta günahlar ve küfür, yok olmak, kusur, dert ve elem, hikmetsiz, faydasız, yersiz değildir. Hepsi, en uygun, en faydalı şekilde yaratılmıştır. Fakir yarattığı bir kimseye, en uygun şey, fakir olmaktır. Bu kimse zengin olsaydı, felakete düşerdi. Zengin yarattığı da, bunun gibidir. Bu da, tevhid kısmı gibi, engin bir denize benzer. Çok kimse, bu deryada boğulmuştur. Bu da, kader meselesi gibi anlaşılmaz ve anlatmaya izin yoktur. Bu deryaya dalarsak, söz çok uzar. Fakat, buna, söylediğimiz kadar îman etmek yetişir.

Tevekkül, ne demektir? Tevekkül, kalpte hâsıl olan bir haldir. Tevhide ve Allahü teâlânın lütf ve ihsanının pekçok olduğuna îman etmekle hâsıl olur. Bu hâl, kalbin vekile îtimat etmesi, güvenmesi ve Ona inanması ve Onun ile rahat etmesidir. Böyle bir insan, dünya malına gönül bağlamaz. Dünya işlerinin bozulmasından üzülmez. Allahü teâlânın, rızkı göndereceğine güvenir. Dünyada, bunun benzeri, bir kimseye iftirâ edip, mahkemeye verseler, kendine bir avukat tutar. Üç şeyde avukata güvenirse, bu kimsenin kalbi rahat olur. Biri, avukatın, iftirâyı, hileyi iyi bilmesi. İkincisi, bildiğini iyi anlatmak için doğruyu söylemekten çekinmemesi ve iyi ve açık konuşabilmesi. Üçüncüsü, avukatın, buna acıyıp, hakkı kurtarmaya candan uğraşmasıdır. Avukatına, böyle inanır, güvenirse, kendisi ayrıca uğraşmaz. Sûre-i Âli-i İmrândaki 173. âyet-i kerimenin, (Allahü teâlâ bize yetişir. O, çok iyi vekildir) mealini iyi anlayıp, her şeyi Allahü teâlâ yapar. Ondan başkası bir şey yapamaz diyen, ilminde, kudretinde noksan, kusur olmadığına ve rahmetinin, iyiliğinin sonsuz, çok olduğuna inanan bir kimse, Allahü teâlânın fazlına îtimat ederek tedbire, sebeplere güvenmez. Rızk takdir edilmiş, ayrılmıştır, vakti gelince bana yetişir der. Allahü teâlâ, bana, kendi büyüklüğüne, merhametine yakışacak işleri yapar der. Bazı kimseler, buna inanır. Ama, içinde bir korku, bir ümitsizlik bulunur. Çok kimse vardır ki bir şeye îman eder, inanırlarsa da, tabiatleri, imanlarına uymayıp, evham ve hayallere uyar. Hatta bu hayallerin yanlış olduğunu bildiği hâlde, yine bunlara tâbi olur. Mesela, tatlı yerken, başka biri tatlıyı pis bir şeye benzetirse yiyemez. Bu sözün yanlış olduğunu, pisliğe benzemediğini bildiği hâlde, yine yiyemez. Ve mesela, ölü bulunan bir odada, yalnız yatamaz. Ölünün taş gibi olup hareket edemeyeceğini bildiği hâlde, yatamaz. Görülüyor ki tevekkül için, hem kuvvetli îman, hem de kuvvetli kalp lâzımdır. Böylece, kalbinde şüphe kalmaz. İtimad ve rahatlık tam olmadıkça, tevekkül tam olmaz. Çünkü, tevekkül, kalbin, her işte, Allahü teâlâya îtimat etmesi, güvenmesi demektir. İbrahim aleyhisselâmın imanı, yakini tam idi. Fakat kalbinin rahat etmesi için, (Ya Rabbi! Ölüleri nasıl diriltiyorsun? Bana göster!) dedi. Sûre-i Bakarada 260.cı âyet-i kerimede bildirdiği gibi, (İnanmadın mı?) buyuruldukta, (İnandım. Fakat kalbim rahat etmek için istedim) dedi. Kalbinde yakîn vardı. Fakat, kalbinin, sükûnet, rahatlık bulmasını istedi. Çünkü, kalbin rahat etmesi, önce his ve hayale bağlı olup sonra kalp de, yakine tâbi olur ve artık açıktan görmeye muhtaç olmaz.

TEVEKKÜLÜN DERECELERİ — Tevekkülün üç derecesi vardır:

Birinci derecede olan, gayretli, açık konuşan, cesur ve merhametli bir avukata güvenen bir kimse gibidir.

İkinci derecede bulunan kimse, bir çocuğa benzer. Çocuk kendine verilen her şeyi, annesi gönderdi sanır. Acıkınca annesini arar. Korkunca annesine sığınır. Çocuğun bu hâli, kendiliğinden olup başkasının öğretmesi ile zorla değildir. İhtiyarı ile değildir. Bu derecede bulunan kimsenin, kendi tevekkülünden haberi olmaz. Çünkü, vekilini kendinden ayrı bilmez. Birinci derecede bulunan ise, tevekkülünü bilir ve zor ile ihtiyarı ile tevekkül eder.

Üçüncü derecede bulunan kimse, yıkayıcının elindeki ölüye benzer. Kendisini, Allahü teâlânın kudreti ile hareket eden bir ölü gibi görür. Dert ve acılarla karşılaşırsa, kurtulmak için duâ bile etmez. Halbuki bebek, canı acıyınca anasını çağırır. Bu, öyle bir çocuğa benzer ki annesini çağırmaz. Çünkü annesinin, hep ona baktığını, imdadına koşmaya hazır olduğunu bilir.

Bu üçüncü derecede bulunanların da ihtiyarları ellerinde değildir. Fakat, ikinci derecedekiler vekile koşar, yalvarır. İhtiyar, birinci derecede vardır ve vekilin istediği adetlere, sebeplere yapışmaktır. Mesela, avukatın adeti, bu bulunmadıkça ve dosya hazır olmadıkça, mahkemeye gelmez ise, bu sebepleri hazırladıktan sonra işi avukata bırakır. Bundan sonra, her şeyi vekilden bekler. Dosyayı hazırladığını da, vekilden bilir. Çünkü, onun âdeti ve işareti ile hazırlamıştır. O hâlde, birinci derecede bulunanlar, ticaret, çiftçilik yapar. Bir sanat öğrenir. Allahü teâlânın âdeti olan sebeplere yapışır. Fakat, tevekkülü bırakmaz, çalışmasına güvenmeyip, Allahü teâlânın fadlına, keremine, ihsanına güvenir. Kendisini, baş vurduğu sebeplerle, maksada iriştirmesini, Ondan bekler. Nitekim, ticareti, çiftçilik sebeplerini de, O gönderdi der. Sebeplere yapışıp eline geçeni Allahü teâlâdan bilir. İşte, sûre-i Kehfteki 39.cu âyet-i kerimede meâlen, (Her şeye kuvvet veren, ancak Allahü teâlâdır) buyruldu. Çünkü havl, hareket demektir. Kuvvet de, kudret [enerji] demektir. Bir insan, kuvvetinin, kendinden olmayıp, Allahü teâlânın yarattığını bilirse, her şeyi Ondan bekler. Hülâsa, işlerin meydana gelmesinde, sebepleri arada görmeyen kimse, Allahü teâlâdan başka kimseden bir şey beklemez, tevekkül etmiş olur.

Tevekkülün en yüksek derecesini, ariflerin sultanı, Bâyezîd-i Bistâmî haber veriyor. Şöyle ki: Ebû Mûsâ Dineveri “rahmetullahi teâlâ aleyh” diyor ki tevekkülün ne olduğunu Beyazıte sordum. Sen, ne dersin? dedi. Âlimler buyuruyor ki (Sağın, solun, her tarafın yılan, akrep dolu olsa, kalbine bir şey gelmemesi tevekküldür) dedim. Buyurdu ki bunu yapmak kolaydır. Benim yanımda tevekkül (Kâfirlerin hepsini Cehennemde azap içinde, müminlerin hepsini Cennette nimetler içinde görüp de, ikisi arasında hiç ayrılık bulmamaktır) buyurdu. Ebû Musanın dediği, tevekkülün yüksek derecesidir. Fakat bu, zarardan sakınmamak demek değildir. Ebû Bekr “radıyallâhu anh” mağarada, yılanın deliğine mübarek ayağını dayıyarak, ondan korundu. Halbuki onun tevekkülü daha üstündü. Fakat o, yılandan korkmuyordu. Yılanı yaratandan, Onun yılana kuvvet ve hareket vermesinden korkuyordu. Her şeyin kuvveti ve hareketi, ancak Allahü teâlâdan olduğunu görüyordu. Beyazıtin sözü, tevekkülün aslı olan imanı göstermektedir ki Allahü teâlânın adaletine, hikmetine, rahmetine ve ihsanına imandır. Her yaptığının yerinde olduğuna imandır. Böyle îman sâhibi, azap ile nimet arasında fark görmez.

TEVEKKÜL ETMEK NASIL OLUR? — Dinde bulunan her makâm, üç esasa dayanır: İlm, hâl ve amel. Tevekkülün ne olduğunu bildirdik ve hâlini de anlattık. Şimdi amelini, nasıl tevekkül edileceğini bildireceğiz. Çok kimse, tevekkülü, her işi oluruna bırakıp, ihtiyarı ile bir şeyi yapmamak, para kazanmak için uğraşmamak, tasarruf yapmamak, yılandan, arslandan, zehrden sakınmamak, hasta olunca ilaç içmemek, dini, İslamiyeti öğrenmemek, din düşmanlarından sakınmamak sanır. [Din cahilleri, tevekküle, kanaat etmeye, böyle mânâ vererek, İslamiyet tembelliktir. Din afyondur, diyor. İslamiyete hücum ediyorlar. Gençleri aldatmaya, dinsiz, imansız yapmaya uğraşıyorlar. İslamiyete alçakça iftirâ ediyorlar.] Tevekkülü böyle düşünmek yanlıştır. İslamiyete uygun değildir. Halbuki tevekkül, İslamiyetin emrettiği şeydir. İslamiyete uygun olmayan şeyler, nasıl tevekkül olabilir?

İhtiyari, yani istiyerek yapılan hareketlerde ve para, mal kazanmakta ve mevcûd parayı, malı tasarruf etmekte, zararlardan sakınmakta ve dertleri, hastaları tedâvi etmekte, ayrı ayrı tevekkül vardır. Bu 4 tevekkülü sıra ile bildirelim:

1 — Mal kazanmakta, faydalı şeyleri almakta tevekkül:

Burada, bekarların, yalnız yaşıyanların tevekkülü ile evlilerin, bakacak kimsesi bulunanların tevekkülü birbirine benzemez.

Bakacak kimsesi olmayanların, mal kazanmasında, ihtiyaçlarını gidermesinde tevekkül, sebeplere göre üç kısımdır:

I — Birinci kısım sebepler: Allahü teâlânın bir şeyi yaratması için [Yaratmak, hiç yoktan var etmek veya mevcûd şeyleri, fizik, şimik, fizyolojik veya metafizik kanunlarla, bir şekilden başka hassalı şekillere çevirmek demektir], arada bulundurması, âdet-i ilâhiyyesi olan sebeplerdir. Bu sebepler, tecrübe ile anlaşılır. Böyle sebeplere yapışmamak, tevekkül değil, delilik, ahmaklık olur. Mesela, aç iken, bir şey yemeğip, Allah isterse beni yemeden doyurur veya ben elimi sürmeden ekmeyi, yemeği ağzıma gönderir demek ve nikah etmeden, evlenmeden, bana çocuk verir demek, tevekkül değil, abdallıktır. Tecrübe ile anlaşılan, sebeplere bağlı işlerde tevekkül, sebebi bırakmak değildir. İlm ile ve hâl ile tevekkül etmektir. İlm ile tevekkül, açlıktan kurtulmak için sebepleri, yani eli, ağzı, dişi, mideyi, hazm [sindirim] sebeplerini, yemekleri, ekmeyi, fizyolojik hareketleri, hep Allahü teâlâ yaratmış olduğunu bilmektir. Hâl ile tevekkül, kalbin, Allahü teâlânın ihsanına güvenmesi, yemeye, ele, ağıza, sıhhate güvenmemesidir. El, bir ânda felc olabilir. İnsan bir gün, hazm hastalıklarına tutulabilir. Yemek, faydalı olmayabilir. O hâlde, gıdanın yaratılmasında ve önüne gelmesinde, hazm edilmesinde kendi hareketine, kuvvetine değil, Allahü teâlânın fazlına, iyiliğine güvenmelidir.

II — İkinci kısım sebepler: Tesiri yüzde yüz olmayan, fakat çok defa lazım olan sebeplerdir. Böyle sebepleri terketmek de, tevekkül değildir. Mesela, yola giderken yiyecek ve içeceği beraber almak, çok zaman faydalı ise de, bâzen böyle sebeplere lüzum kalmaz. Böyle sebeplere yapışmak, Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” sünneti ve âlimlerimizin adeti idi. Tevekkül bu sebeplere güvenmemektir ki bâzen faydaları olmaz. Sebepleri yaratana ve gönderene güvenmelidir. Böyle sebepleri bırakmak günah değildir. Tevekkülün çok olmasındandır. Demek ki yememek, içmemek günahtır. Yolcunun yiyecek taşımaması günah değildir. Fakat, günah olmaması için iki şart vardır: Birkaç gün açlığa dayanabilecek kadar kuvvetli olması ve yolda bulunan şeyleri yemeye alışık olmasıdır. İbrahim-i Havvas “kuddise sirruh” tevekkül sâhibi idi. Uzak yolculukta, yiyecek almaz, fakat iğne, çaki ip, kova alırdı. Çünkü bunlar, yüzde yüz tesir eden, yani her zaman faydası olan sebeplerdir. Çünkü çölde, kuyudan su, ipsiz ve kovasız çıkmaz. Elbise yırtılınca iğnenin işini, başka bir şey yapamaz. Tekrar bildirelim ki tesiri katî olmayan sebepleri de terketmek tevekkül değildir. Sebebe yapışmak ve sebebe değil, Allahü teâlâya güvenmek tevekküldür. Demek ki şehirlerden uzak, bir mağarada oturup tevekkül ediyorum demek haramdır. Kendini ölüme atmak demektir. Allahü teâlânın adetine, kanununa karşı gelmek demektir. Böyle kimsenin hâli, bir kimseye benzer ki avukat tutar ve avukatının adeti, dosyayı, kağıtları okumadan mahkemeye gitmez olduğunu bildiği hâlde, dosyayı avukata vermeden, avukata tevekkül eder. Vaktiyle bir kimse, zâhid olmak, dünyadan el çekmek ister. Dağda bir mağaraya girip, tevekkül eder, rızk bekler. Günler geçtiği hâlde, bir şey gelmez. Açlıktan öleceği sırada, Allahü teâlâ, o zamanın Peygamberine “aleyhissalatü vesselâm” emreder ki git, o ahmak adama söyle! Şehre girip insanlar arasına karışmazsa, onu açlıktan öldürürüm. O, benim adetimi bozmak mı istiyor? Peygamber haber verince, şehre gelir. Şehirde, her taraftan bir şey getirilir. (Kullarımın rızkını, doğrudan doğruya göndermeyip, kullarımın eli ile onlara göndermeyi severim) mealindeki âyet-i kerime meşhurdur. Bir kimsenin, şehirde saklanıp veya evinde kapanarak, tevekkül etmesi haramdır. Katî olan sebepleri bırakmak câiz değildir. Şehirde, evin kapısını kapamaz veya gelenlere açarsa, tevekkül etmiş olursa da, aklı kapıda olmamak, bir şey getiren var mı diye düşünmemek lâzımdır. Kalbi Allahü teâlâ ile olmalı. İbadet ile meşgul olmalıdır. Hiçbir sebep görünmese de, rızkın kesilmiyeceğini iyi bilmelidir. İnsan, rızkından kaçarsa, rızkı onu kovalar demişlerdir ki doğrudur. Bir kimse, Cenâb-ı Hakka, ya Rabbi! Bana rızk verme diye duâ etse, Allahü teâlâ buyurur ki (Ey câhil! Seni yarattım. Rızkını vermez miyim?). O hâlde, tevekkül etmek, sebeplere yapışmak, fakat sebeplere değil, sebepleri yaratana güvenmek demektir. Herkes, Allahü teâlânın rızkını yemektedir. Fakat, bir kısmı dilencilik zilletini, aşağılığını çekerek, bir kısmı da [mesela esnaf, tüccar] beklemek sıkıntısını çekerek, bâzıları da [sanat sahipleri, işçiler] yorularak, bir kısmı ise [mesela ilim adamları], izzet ile rahatca, Allahü teâlâdan başka, kimseden beklemeden yiyorlar.

III — Üçüncü kısım sebepler: Tesiri katî olmadığı gibi, her vakit lazım olmayan ve düşünerek, arayarak ele geçirilebilen sebeplerdir ki böyle sebeplerle para kazanmak, fal ile efsun ile dağlamak ile hasta tedâvi etmeye benzer ki Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, tevekkülü anlatırken, (Tevekkül edenler, falcılık, efsun ve dağlamak ile hastalığı tedâvi etmez!) buyurdu. Yoksa, (Tevekkül edenler, çalışmaz, şehirde yaşamaz, dağlara gider) demedi.

Sebeplere yapışmakta, tevekkül üç mertebedir:

a) Tevekkülün yüksek mertebesinde olan bekar bir kimse, kul hakkı altında kalmamak için şehrden uzak yaşar. Yanına bir şey almaz. Acıktığı zaman, eline geçeni yer. Yiyecek bulamazsa, aç ölmekten korkmaz. Açlıktan ölecek olursa, bunu kendisi için hayırlı bilir. Çünkü, yanına yiyecek alan yolcunun, yolda soyulması, hatta öldürülmesi de çok olmuştur. Bundan sakınmak ise, vâcib değildir.

b) İkinci mertebede olan, para kazanmaz. Fakat, şehirleri terketmez. Camilerde ibâdet eder. Kimseden bir şey beklemez. Allahü teâlâdan bekler. [İstemeden gelen hediyeyi kabul etmenin tevekküle mâni olmadığı, ikinci kısmın kırkıncı madde sonunda yazılıdır.]

c) Üçüncü mertebede olan, para kazanmak için çalışır. Fakat, her hareketinde ahkâm-ı İslamiyeyi, sünneti gözetir. Hile yapmaktan, ince sebepler aramaktan, ticaret bilgileri ile uğraşmaktan sakınır. Bunlardan sakınmayan kimse, üçüncü kısım sebeplere dalmış olup tevekkül etmiş olmaz.

Tevekkül etmek, çalışmamak demek değildir. Çünkü Ebû Bekr “radıyallâhu anh”, her işinde tevekkül sâhibi idi. Halife seçildiği zaman, çarşıda kumaş satıyordu. (Ya Halife! Devlet idare ederken, ticaret yapmak olur mu?) dediklerinde, (Çoluk çocuğuma bakmazsam, millete nasıl bakarım?) buyurdu. Bunun üzerine, halifeye Beyt-ül-maldan aylık vermeyi uygun buldular. Bundan sonra, her saat, millet işleri ile uğraştı. Kendisi tevekkül edenlerin en yükseği iken, ticaret ederdi. Fakat, para kazanmayı düşünmezdi. Kazancını sermayesinden, çalışmasından bilmez, Hak teâlâdan bilirdi. Malını, din kardeşlerinin malından daha çok sevmezdi.

Tevekkül etmek için züht lâzımdır. Zâhid olmak için ise, tevekkül lazım değildir. Ebû Cafer-i Hattad, Cüneyd-i Bağdâdînin hocası idi “rahmetullahi teâlâ aleyhima”. [Hattad, demirci demektir.] Çok tevekkül ederdi. 20 sene, tevekkül ettiğini, kimseye belli etmemişti. Her gün, pazarda bir dinar kazanırdı. [Dinar, 1 miskal altındır. 1 miskal, 4,8 gramdır] Hepsini fakirlere sadaka verirdi. Cüneyd onun karşısında tevekkülden söylemezdi. (Onun yanında, Onda bulunan şeyden konuşmaya utanırdım) buyururdu.

Tasavvuf adamlarının çarşıda, pazarda, halk arasında dolaşmaları, tevekkülün az olduğuna alâmettir. Evlerinde oturmaları, Allahü teâlâdan beklemeleri lâzımdır. Meşhur yerde, tekkede oturmaları da, çarşıda oturmak gibidir ki kalplerinin rahat etmesinin, şöhretlerinden ileri geldiği tehlikesi vardır. Fakat, şöhret hatırlarına gelmezse, çalışan insan gibi, tevekkül etmiş olurlar.

Hülâsa, tevekkülün esâsı, insanlardan bir şey beklememek, sebeplere güvenmemek, her şeyi, yalnız Allahü teâlâdan beklemektir. İbrahim-i Havvas “rahmetullahi teâlâ aleyh” buyuruyor ki (Hızır aleyhisselâmı gördüm. Benimle arkadaşlık etmek istedi. Ben istemedim. Kalbimin ona güvenerek, tevekkülümün azalmasından korktum). Ahmed ibni Hanbel “rahmetullahi teâlâ aleyh”, bir işçi tutmuştu. Talebesine, (İşçiye, gündeliğinden fazla bir şey ver) dedi. İşçi, almadı. İşçi gidince, talebesine, (Arkasından gidip, o şeyi ver! Şimdi alır) dedi. Talebe, sebebini sordukta: (O zaman, bir şey vereceğimizi kalbi umuyordu. Onun için almadı. Şimdi, giderken hiç ümiti kalmadığı için, alması, tevekkülüne zarar vermez) dedi.

Demek ki çalışanların tevekkülü, sermayeye güvenmemektir. Bunun alâmeti de, sermaye elden giderse, kalbinin hiç sıkılmaması, rızktan ümiti kesilmemesidir. Çünkü, Allahü teâlâya güvenen bir kimse, hiç ummadığı yerden rızk göndereceğini bilir. Eğer göndermezse, benim için böylesi hayırlı imiş der.

Böyle bir tevekkül elde edebilmek kolay değildir. Bir kimsenin bütün malı çalınır veya felakete uğrayıp da, kalbinin hiç değişmemesi, herkesin yapacağı şey değildir. Böyle tevekkül eden pek az bulunur ise de, yok değildir. Böyle tevekküle kavuşmak için, Allahü teâlânın fazl, rahmet ve ihsanının sonsuzluğuna ve kudretinin kemâl üzere büyük olduğuna, kalbin tam inanması, yakîn hâsıl etmesi lâzımdır. Birçok kimseye sermayesiz rızk gönderdiğini, birçok sermayenin de, felakete sebep olduğunu düşünmelidir. Kendi sermayesinin elinden gitmesinin, hayırlı olduğunu bilmelidir. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Bir kimse geceyi, yarın yapacağı işleri düşünmekle geçirir. Halbuki o iş, bu kimsenin felaketine sebep olacaktır. Allahü teâlâ, bu kuluna acıyıp, o işi yaptırmaz. O ise, iş olmadığı için, üzülür. Bu işim neden olmuyor. Kim yaptırmıyor. Bana kim düşmanlık ediyor diye arkadaşlarına kötü gözle bakmaya başlar. Halbuki Allahü teâlâ, ona merhamet ederek felaketten korumuştur). Bunun için, Ömer “radıyallâhu anh”, (Yarın fakir, muhtaç kalırsam hiç üzülmem. Zengin olmayı da, hiç düşünmem. Çünkü, hangisinin benim için hayırlı olacağını bilmem) buyurdu.

İkinci olarak, bilmesi lazım olan şey, fakirlikten korkmak, uğursuzluğa inanmak şeytandandır. Nitekim, sûre-i Bakaradaki 268. âyet-i kerimede meâlen, (Şeytan, muhtaç hâle düşeceğinizi, size söz veriyor) buyruldu. Allahü teâlânın merhametine güvenmek, yüksek mârifettir. Ummadık yerlerden, düşünmedik sebeplerle, bol rızk gönderdiği her zaman görülmektedir. Fakat, gizli sebeplere de güvenmemeli, sebepleri yaratana sığınmalıdır. Tevekkül eden birisi, bir mescitte ibâdet ederdi. Mescidin imamı, buna (Fakirsin, bir iş tutsan iyi olur) dedi. Bu da, (Bir yahudi komşum, her gün bana lazım olan şeyleri gönderiyor) deyince, imâm: (Öyle ise, sen işini sağlama bağlamışsın, çalışmazsan zararı yok) dedi. Bu da, imama: (Öyle ise, sen de, herkese imâm olmaktan vazgeç ki yahudinin sözünü, Allahü teâlânın sözünden üstün tutan, imâm olmaya lâyık değildir) dedi. Başka bir mescid imamı da, cemaatten birine, (Nereden geçiniyorsun?) dedi, o da, (Dur! Önce senin arkanda kıldığım namazı yeniden kılayım) dedi. Yani senin, Allahü teâlânın rızk göndereceğine inancın yok. Namazın kabul olmaz, demek istedi. Böyle, tam tevekkül eden, her zaman, hiç ummadık yerlerden rızklanmış, sûre-i Huttaki 6. âyet-i kerimenin, (Yer yüzündeki her canlının rızkını, Allahü teâlâ, elbette gönderir) mealine imanı kuvvetlenmiştir. Huzeyfe-i Mer’aşi, İbrahim-i Etheme hizmet ederdi. Sebebini sorduklarında, “Mekkeye giderken çok acıkmıştık. Kufeye gelince, açlıktan yürüyemez oldum. (Açlıktan kuvvetsiz mi kaldın?) dedi. (Evet!) dedim. Hokka, kalem, kağıt istedi. Bulup getirdim. Besmele ve (Her şeyde, her hâlde sana güvenilen Rabbim! Her şeyi veren sensin! Sana her ân hamd ve şükrederim. Seni bir ân unutmam. Aç, susuz ve çıplak kaldım. İlk üçü, benim vazifemdir. Elbette yaparım. Son üçünü sen söz verdin. Senden bekleyorum) yazıp, bana verdi ve (Dışarı git ve Allahü teâlâdan başka kimseden bir şey umma ve ilk karşılaştığın adama bu kağıtı ver!) dedi. Dışarı çıktım. İlk olarak, deve üstünde biri ile karşılaştım. Kağıtı ona verdim. Okudu, ağlamaya başladı. (Bunu kim yazdı?) dedi. (Camide birisi) dedim. Bana bir kese altın verdi. İçinde altmış dinar vardı. Bunun kim olduğunu sonradan, etraftakilere sordum. Nasranidir [yani hıristiyandır] dediler. İbrahim-i Etheme bunları anlattım. (Keseye elini sürme! Sâhibi şimdi gelir) buyurdu. Az zaman sonra, nasrani geldi. İbrahimin ayaklarına düşüp, öptü. Müslüman oldu.” Ebû Yakup-i Basrî “rahmetullahi teâlâ aleyh” buyuruyor ki “Mekke-i mükerremede on gün aç kaldım. Dayanamaz bir hâle geldim. Sokağa atılmış bir şalgam gördüm. Almak istedim. İçimden, sanki bir ses: On gün sabır eddin de, şimdi çürümüş bir şalgamı mı yiyeceksin? dedi. Almadım. Mescid-i harama girip oturdum. Biri gelip, önüme, yağda yeni kızarmış ekmek, şeker ve badem koydu ve (Denizde idim, fırtına çıktı. Kurtulursam, ilk gördüğüm fakire, bunları vermeyi adadım) dedi. Her birinden bir avuç aldım. Artanı, sana hediyem olsun dedim. Demek ki; Allahü teâlâ, bana rızk göndermek için, denizde fırtına çıkardı. Bu kimseyi kurtarıp, adak ile bana gönderdi diyerek şükrettim. Sokakta rızk aradığıma pişman oldum.” İmanı kuvvetlendirmek için, böyle nâdir olayları okumak lâzımdır.

Bekar bir kimsenin imanı kuvvetli olur, hiç günah işlememek için para kazanmaktan kaçınırsa, rızk sebepleri onun önüne gelir. Çocuk, ana rahminde iken, çalışmaktan âciz olduğu için, göbeğinden ona rızk gönderiyor. Dünyaya gelince, anasının göğsünden gönderiyor. Bir şey yiyebileceği yaşa gelince, dişleri yaratıyor. Anası, babası ölür, yetim kalırsa, anasına babasına verdiği merhamet gibi, başkalarına da verip, herkesin kalbini, yetime karşı merhametle dolduruyor. Önce, ona yalnız anası acırdı. Kimse bakmazdı. Anası ölünce, binlerce kişiyi, ona şefkatle baktırıyor. Daha büyüyünce, çalışmak için kuvvet veriyor. Para kazanmak arzusunu veriyor. Kendine karşı merhameti, şimdi içine yerleştiriyor. Bir kimse, bu arzudan vazgeçip, takvâ yolunu tutar, kendini yetim haline korsa, ona karşı kalpleri, yine şefkatle doldurur. Herkes, bu kimse Allah yolundadır. Her şeyin iyisini buna vermelidir der. Para kazanırken, kendine, yalnız kendi acırdı. Şimdi herkes acır. Fakat, takvâ yolundan ayrılır, nefsine uyar ve çalışmazsa, kalplerde ona karşı şefkat hâsıl etmez. Böyle kimselerin, tevekkül ediyorum diye çalışmaması, tembel oturması, hiç câiz değildir. Kendini düşünen kimsenin, çalışıp, ihtiyaçlarını elde etmeyi de düşünmesi lâzımdır. Demek ki Allah yolunda olup yetim gibi olana karşı, herkesin kalbinde şefkat, merhamet yaratır. Bunun için, Allah yolunda çalışan kimsenin, açlıktan öldüğü görülmemiştir. Bir kimse, âlemlerin sâhibinin, her şeyi, ne büyük nizam ve kemâl üzere yarattığını anlarsa, Hûd sûresi 6.cı âyet-i kerimesi olan, (Allahü teâlânın rızk vermediği, yer yüzünde bir mahluk yoktur) mealini pek kolay görür. Âlemi çok güzel idare edip, kimseyi aç bırakmadığını bilir. Açlıktan öldürdüğü pek az kimse varsa da, onlara hayırlı olduğu için öldürmüştür. Yoksa, çalışmadıkları için değil. Çünkü, çok mal kazanmış olanları da, bâzen, malını alarak açlıktan öldürür. Hasan-ı Basrî “rahmetullahi teâlâ aleyh”, bu inceliği açık gördüğü için, (Basra ahalisinin hepsi, benim çocuğum olsa ve bir buğday tanesi bir dinar olsa, hiç sıkıntı çekmem!) buyurmuştur. Veheb bin Verd diyor ki (Gök demir olsa, yer tunç kesilse, rızk için üzülürsem, kendimi müslüman bilmem!). Allahü teâlâ rızkı gökten göndermektedir.

[Bunu âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler açıkça haber veriyor. Bugün fen adamları, bu hakikati anlamaya başlamıştır. Yağmurlu havalarda, şimşekler sebebi ile havanın azot gazı, oksigen gazı ile kimyaca birleşerek, azot monoksit denilen, renksiz gaz hâsıl oluyor. Bu gaz havada serbest hâlde kalamaz. Tekrar oksigenle birleşerek azot dioksit haline dönüyor. Turuncu renkli ve boğucu olan bu gaz da, havadaki nem [su buharı] ile birleşerek, nitrik asid [yani kezzab ismi ile satılan mâyi] teşekkül ediyor. Yine şimşeklerin tesiri ile havadaki su buharının parçalanmasından serbest hâle geçen hidrogen [müvellidülma] gazı da, havanın azotu ile birleşerek amonyak gazı hâsıl oluyor ki bu gaz, o esnada hâsıl olan nitrat asidi ile ve havada zaten mevcûd olan karbondioksit gazı ile birleşerek amonium nitrat ve amonium karbonat tuzları meydana geliyor. Bu iki tuz, diğer bütün alkali madenlerin tuzları gibi, suda eridiğinden, yağmurla toprağa iner. Toprak, bu maddeleri kalsium nitrat haline çevirerek, nebatlara verir. Nebatlar, bu tuzları albüminli maddelere [proteinlere] çevirir. Proteinler, bitkiden, ot yiyen hayvanlara ve insanlara geçer. İnsanlar, nebatattan ve ot yiyen hayvanlardan alır. Bu maddeler insanların ve hayvanların hücrelerinin yapı taşıdır. Kuru proteinlerin içinde % 14 azot gazı vardır. İşte, yağmur suları vasıtası ile toprağa, her sene 400 milyon tondan ziyâde hava azotunun gelerek gıda haline döndüğü bugün hesap edilmiştir. Denizlere gelen, elbette daha çoktur. Semadan, bu sûretle rızk indiğini bugün fen yolu ile anlayabiliyoruz. Daha nice şekillerde de inmektedir. Fen, ileride bu yollardan bazısını da belki anlayacaktır].

Allahü teâlâ, herkesin rızkının gökten indirildiğini bildirmekle, kimsenin rızkına dokunulamayacağını anlatıyor. Cüneyd-i Bağdâdîye “kuddise sirruh” (Rızkımızı arıyoruz) dediklerinde, (Nerede olduğunu biliyorsanız, orada arayınız!) buyurdu. (Allahü teâlâdan istiyoruz) dediklerinde, (Eğer, sizi unutmuş sanıyorsanız, hatırlatınız!) buyurdu. (Tevekkül ediyoruz, bakalım ne gönderecek) dediklerinde, (İmtihan ederek, deneyerek tevekkül etmek, imanda şüphe bulunmasını gösterir) buyurdu. (O hâlde ne yapalım?) dediklerinde, (Emrettiği için çalışmalı, rızk için üzülmemeli, tedbirlerin arkasında koşmamalıdır) buyurdu. Rızk için, Allahü teâlânın verdiği söze güvenmelidir. Emrine uyarak çalışanı, rızkına ulaştırır.

Evli olanların tevekkülü: Evli olanın, tevekkül etmek için, şehirlerden uzaklaşması doğru değildir. Çalışıp, sebeplere yapışması lâzımdır. Yani, evli olanların tevekkülü, üçüncü mertebede olmak lâzımdır. Yani, çalışmakla tevekkül etmelidir. Nitekim, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallâhu anh” çalışarak tevekkül etmişti. Çünkü, tevekkül iki kısımdır: Birisi açlığa sabredip, bulduğunu yemektir. İkincisi, açlık ve ölüm, başına yazılmış ise, kendisi için, bunun hayırlı olduğuna inanmaktır. Çoluğa, çocuğa bu iki tevekkülü emretmek, kimseye câiz değildir. Hatta, kendi sabredemeyen kimsenin de, çalışmadan tevekkül etmesi câiz değildir. Eğer, çoluk çocuk da sabır etmeye râzı iseler, çalışmadan tevekkül câiz olur. Kısaca deriz ki kendini, sıkıntıya sabır etmeye zorlamak câiz ise de, çoluk çocuğu zorlamak câiz değildir.

2 — Mevcûd parayı, malı muhafaza etmekte tevekkül:

Burada da, kimsesi olmayan bekarların tevekkülü ile bakacak kimsesi bulunanların tevekkülü başkadır.

Bakacak kimsesi olmayanların, bir senelik ihtiyacını, önceden depo etmesi, tevekkülü bozar. Çünkü, sebeplere güvenmiş olur. Doyacak kadar gıda ve giyenecek kadar elbise bulunduran bekar kimse, tevekkül etmiş olur. Kırk günlük ihtiyacı saklamakla tevekkül bozulmaz demişlerdir. Sehl bin Abdullah-i Tüsteri buyuruyor ki (Bekar bir kimsenin, gıda maddelerini ne kadar zaman olursa olsun saklaması tevekkülü bozar). Tasavvuf büyüklerinden, Ebû Talib-i Mekki buyuruyor ki (Sakladığına güvenmezse, kırk günden çok saklasa da, tevekkülü bozmaz). Bişr-i Hafi, tasavvuf büyüklerindendir. Bir gün, huzuruna bir misafir geldi. Talebesinden birine bir avuç gümüş verip, (İyi ve tatlı bir şeyler alıp gel!) buyurdu. O zamana kadar, böyle çok şey aldırdığı görülmemişti. Misafir ile yedi. Misafir, artan yemekleri de alıp gitti. Talebesinin, bu hâle şaştığını görünce: (Bu misafir, Feth-i Musuli idi. Musuldan, bize ders vermeye geldi. Tevekkülü sağlam olana, gıda saklamanın zarar vermeyeceğini gösterdi), buyurdu. Demek ki tevekkül, ilerisi için zihni yormamaktır. Bunun için de, ilerisi için yığmamalı, sakladığını da, elinde olmayıp, Allahü teâlânın ileride göndereceği gibi bilmeli, yani buna güvenmemelidir.

Evli olanların tevekkülü: Çoluk çocuk sahiplerinin bir senelik mal saklaması, tevekkülü bozmaz. Bir seneden fazlası bozar. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, evdekiler için, onların kalpleri dayanıksız olduğu için, bir senelik eşya bulundururdu. Kendisi için ise, bir günlük saklamazdı. Saklasaydı, tevekkülüne ziyan vermezdi. Çünkü, olup olmaması müsavi idi. Fakat, ümmetine ders vermek için, böyle yapardı. Ashâb-ı kirâmdan “aleyhimürRıdvân” biri vefât ettikte, cebinden iki altın çıkmıştı. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Bu iki azap alâmetidir) buyurdu. Bu azap, Cennette yüksek dereceye yetişememek acısı olsa gerektir. Nitekim, başka biri vefât edince, (Kıyamette bunun yüzü, ayın 14’ü gibi parlar. Eğer, yazlık elbisesini kıştan ve kışlığı yazdan hazırlamasaydı, güneş gibi parlardı), buyurdu. Bir kere de, (Size en az verilen şey, yakîn ve sabrdır) buyurdu. Yani, elbiseyi, bir yıl önce hazırlamak, yakinin az olmasındandır. Fakat, bütün büyükler, söz birliği ile buyuruyor ki su kabları, su tesİsatı, sofra takımı, dikiş, temizlik vasıtaları, yani bir evde her zaman lazım olan şeyleri saklamak câizdir ve lâzımdır ve tevekkülü bozmaz. Çünkü, Allahü teâlâ, bu dünyayı öyle yaratmiştir ki gıda ve giyim eşyası her sene, taze olarak husule gelmektedir. Allahü teâlânın adetine uymamak câiz değildir. Fakat ev eşyası, her lazım olduğu zaman ele geçmiyebilir.

FASL: Bir kimse, gıdasını ve elbisesini saklamayınca, kalbi rahat etmez, başkalarının getirmesini beklerse, böyle kimsenin saklaması, daha iyidir. Hatta tarlası, tezgahı, herhangi bir geliri olmayınca düşüncesiz, sıkıntısız ibâdet, zikir yapamayan kimsenin, bir gelir edinmesi daha iyidir. Çünkü, asıl maksat, kalbin rahat, üzüntüsüz, Allahü teâlâyı düşünmesidir. Bazılarını, mal meşgul eder. Malının hesabını yapmaktan, rahat ibâdet edemez. Malı olmayınca düşüncesi, sıkıntısı kalmaz. Böyle kimselerin malı olmaması hayırlıdır. Bâzıları da, geçinecek kadar malı olunca rahat eder. Bunların, geçinecek kadar gelir edinmesi daha iyidir. Fakat, geçinecek kadar mal ile rahat etmeyip, daha çoğu peşinde koşan, süs, keyif ve zevklerini düşünen kalpler, müslümanlığa bağlı olan kalplerden değildir. Bunları hesaba katmıyoruz.

3 — Zararlardan sakınmakta tevekkül:

İnsanı zarardan koruyan sebepler arasında da, tesiri katî olan veya tesir ihtimali çok olan sebepleri bırakmak, tevekkülün şartı değildir. Hırsız girmesin diye, evin kapısını kapamak, kilitlemek, tevekkülü bozmaz. Tehlikeli yerde silah taşımak, düşmandan sakınmak da, tevekküle zararlı değildir. Üşümemek için fazla giyenmek de, tevekkülü bozmaz. Fakat, vücudun ısınması için fazla kalori hâsıl olmak için, çok yemekle kışın ısınmak gibi ince düşünmek, böyle sebeplere baş vurmak, tevekkülü bozar. [Hasta olmamak için, sağlam insanı ateşle] dağlamak ve efsun yapmak da böyledir. [Doktorun hastayı dağlaması câizdir.] Tevekkül etmek için, tesiri katî olan ve herkesce bilinen sebepleri bırakmak lazım değildir. Bir gün, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimizin yanına bir köylü geldi. (Deveni ne yaptın?) buyurdu. (Allaha tevekkül edip, kendi haline bıraktım) deyince, (Bağla ve sonra tevekkül et!) buyurdu.

Bir insandan gelen zararı önlemeyip buna sabır etmek, tevekküldür ve iyidir. Sûre-i Ahzabda, (Kâfirlerin ve münâfıkların zararlarına, işkencelerine karşılıkta bulunma! Ben onların cezasını veririm. Onlardan korunmak, kurtulmak için Allahü teâlâya tevekkül et!) mealindeki 48. âyet-i kerimesi ve sûre-i İbrahimde, (Yaptıkları işkencelere sabrederiz. Tevekkül ediciler, yalnız Allahü teâlâya tevekkül etmelidir) mealindeki 12. âyet-i kerimesi bunu bildiriyorlar.

Akrep, yılan, yırtıcı hayvanların zarar vermesini önlemek lâzımdır. Tevekkülü bozmaz. [Mikropların hastalık yapmasına sabır etmemeli, bunları her sûretle menetmelidir. Mikroplu hastalığa yakalanınca, antiseptik ilaçları, antibiyotikleri, (penicilin ve benzerleri) kullanmalıdır.]

Düşmandan sakınmak için silah taşıyan bir kimse, kuvvetine ve silahına güvenmezse, tevekkül etmiş olur. Kapıyı kilidlemelidir. Fakat kilide güvenmemelidir. Nitekim, hırsızlar, çok kilidleri kirmiştir. Tevekkül edenin alâmeti şudur ki evine gelip, eşyanın çalındığını görünce üzülmez. Allahü teâlâ, böyle takdir etmiş deyip, kazaya râzı olur. Kapıya kilid takarken, (Ya Rabbi! Bu kilidi, senin kazanı değiştirmek için değil, senin emrine, adetine uymak için takıyorum. Ya Rabbi! Eğer malıma, birini musallat edersen, senin takdirine razıyım! Bu malı, benim için mi yarattın, yoksa başkası için yaratıp, bende emânet olarak mı bıraktın bilemem) diye kalbinden geçirmelidir. Bir kimse, kapısını kilidleyip gider ve gelince, eşyanın çalınmış olduğunu görüp de üzülürse, tevekkül sâhibi olmadığını anlamalıdır. Fakat, bağırıp çağırmaz, ortalığı, gürültüye boğmazsa, hiç olmazsa, sabır etmek derecesini kazanır. Eğer şikayet eder, hırsızı araştırırsa sabır derecesinden de düşer. Tevekkül sâhibi olmadığını, sabredici olmadığını anlayıp da, kendini beğenmekten vazgeçerse, bu da, hırsızın sebep olduğu fayda ve kazancıdır.

Sual — Bu eşyaya muhtaç olmasaydı, kapıyı kilitlemez, bunları saklamazdı. İnsan, ihtiyacını gidermek için sakladığı şey çalınınca üzülmemesi elinde midir?

Cevap — Allahü teâlâ, bu eşyayı kendine verince, bunların gelmesini, kendi için hayırlı bilmelidir. Allahü teâlânın verdiği her şeyde, bir hayır vardır demelidir. Bunun gibi eşyasının gitmesini de, kendi için hayırlı bilmesi lâzımdır. Allahü teâlânın, vermesi gibi, alması da hayırlıdır. Verdiği zaman, eşyanın bulunması hayırlı olduğu gibi, aldığı zaman da, eşyanın bulunmaması hayırlıdır demelidir. Hayırlı olan şeylere sevinmek lâzımdır. İnsanlar, kendilerine hangi şeyin hayırlı, faydalı olacağını iyi bilemez. Allahü teâlâ, daha iyi bilir. Mesela, bir hastanın babası, mütehassıs tabib ise, babası buna etli, tatlı verince sevinip, iyi olmasaydım, bana bunları vermezdi der. Babası, etli, tatlı gibi yemekleri vermezse, yine sevinir. Hastalığımı tedâvi etmek için bunları vermiyor der. Allahü teâlânın da vermesine ve vermemesine böyle îman olmadıkça, tevekkül sağlam olamaz.

Tevekkül eden, malı korumakta, 6 edebi gözetmelidir:

1) Kapıyı kilidlemeli. Fakat başka tedbirler almaya uğraşmamalı. Odaları, pencereleri kilidlememeli, komşulara nöbet bekletmemeli. İş yerlerine bekçi, kapıcı tutmak, tevekkülü bozmaz. Mâlik bin Dinar “rahmetullahi teâlâ aleyh”, kapısını ip ile bağlardı. Hayvan girmiyeceğini bilsem, bunu da bağlamam buyururdu.

2) Kıymetli eşyayı, hırsızı çeken şeyleri evde bulundurmamalı, bir din kardeşinin, hırsızlık günahını işlemesine sebep olmamalıdır. Mugayre, Mâlik bin Dinara zekat gönderdi. Alıp tekrar geri gönderdi. Şeytan, hırsız çalar diye kalbime vesvese getirdi. Vesvese etmeyi ve bir müslümanın hırsızlık etmesine sebep olmayı istemem dedi. Ebû Süleyman-i Darani “rahmetullahi teâlâ aleyh”, bunu işitince, bu parayı geri çevirmesi, sufilerin kalplerinin zayıf olmasındandır. O, zahittir, kalbinde dünyanın yeri yoktur. Hırsız çalarsa, ona ne zararı olur buyurdu ki Ebû Süleymanın bu sözü, görüşünün keskin olduğunu göstermektedir.

3) Evden çıkarken, şöyle niyet etmelidir ki; eğer, eşyamı hırsız çalarsa, onun olsun, ona helal olsun! Hırsız belki fakirdir. Bu eşya ile bir hâcetini giderir. Eğer zengin ise, bu eşya ile gözü doyar da, başkasının malını çalmaz. Benim eşyam, bir din kardeşimin canının yanmasına mâni olur. Böyle niyet etmekle, hem hırsıza, hem de bütün müslümanlara şefkat etmiş olur. Zaten müslümanlık da, mahluklara şefkat etmekten ibarettir. Böyle niyet etmekle, Allahü teâlânın kaza ve kaderi değişmez. Fakat, eşya çalınsa da, çalınmasa da, kendisine, 1 lirası için, 700 lira sadaka vermiş gibi sevap hâsıl olur. Bu niyet, şuna benzer ki bir hadis-i şerifte buyuruldu ki (Bir kimse, ailesi ile buluştukta, azleylemez ise, yani çocuk olmasına mâni olmazsa, çocuk olsa da olmasa da, bu kimseye, şehit oluncıya kadar cihat eden bir yiğid sevâbı verilir). Çünkü bu kimse, elinden gelebilene yapıştı. Eğer çocuk cansız olarak dünyaya gelseydi, bu kimseye, işinin sevâbı hâsıl olurdu.

4) Eşya çalınırsa üzülmemeli, malın gitmesinin, kendisi için hayırlı olduğunu bilmelidir. Eğer helal ederse, malını aramamalı, geri verirlerse, almamalıdır. Fakat, geri alırsa, kendi mülküdür. Niyet etmekle mülkünden çıkmaz. Yalnız tevekkülü tam yapmak için, geri alınmaz. Abdullah ibni Ömerin “radıyallâhu anhüma” devesi çalındı. Çok aradı, bulamadı. Alana helal olsun dedi. Mescide girip namaz kıldı. Biri gelip, deven şuradadır dedi. Nalınlarını giyip oraya giderken, geri döndü ve helal etmiştim, artık alamam dedi. Büyüklerden biri, kardeşini rüyada gördü. Cennette idi. Fakat, üzüntülü idi. Sebebini sordukta: Kıyamete kadar, böyle üzüleceğim. Çünkü, Cennetteki yüksek derecemi gösterdiler. Böyle güzel derece yoktu. Oraya gitmek istedim. Bunu oraya bırakmayınız! Orası, Allah için bırakanlarındır diye bir ses işittim. Allah için bırakmak nasıl olur dedim. Sen bir gün, bu malım Allah için helal olsun demiştin, sonra sözünde durmamıştın. Sen sözünde tamam dursaydın, burası da tamamen senin olacaktı dediler, dedi. Birisi Mekke şehrinde uyumuştu. Uyanınca, para cüzdanını göremedi. Büyüklerden biri orada idi. Paramı sen aldın dedi. Bu Zât, para sâhibini evine götürüp, paran ne kadardı dedi. Söylediği kadar altını kendisine verdi. Sokağa çıkınca, bir arkadaşının çantayı, şaka olarak almış olduğunu anladı. Geri dönüp altınları geri verdi ise de, sâhibi almadı. Bu altınları verirken, Allah rızası için sadaka niyeti ile vermiştim dedi. Hepsini fakirlere dağıtmasını söyledi. Bunun gibi, eskiden mesela, bir fakire ekmek götürselerdi ve fakiri bulamasalardı, bu ekmeyi, eve geri getirmezler, başka bir fakire verirlerdi.

5) Zalime ve hırsıza bed duâ etmemelidir. Bunlara fenâ duâ edince, hem tevekkülü bozulur, hem de züht bozulur. Çünkü, elinden bir şey gidince üzülen kimse, zâhid olamaz. Rebi bin Haysemin “rahmetullahi teâlâ aleyh” birkaç bin dirhem değerinde, kıymetli bir atını çaldılar. (Çalınırken gördüm) dedi. (Göre göre, niçin ses çıkarmadın), dediklerinde, (Ondan daha çok sevdiğim ile beraberdim. Ondan ayrılamadım) dedi. Sonradan anladılar ki namazda imiş. Hırsıza bed duâ ettiler. (Bed duâ etmeyiniz! Atımı ona helal ettim) dedi. Zalimin biri, büyüklerden birine zulüm ederdi. Buna bed duâ et dediklerinde, o, bana değil, kendine düşmanlık etmektedir. Kendine yaptığı bu zarar ona yetişir. Ayrıca bir zarar ilave edemem buyurdu. Hadis-i şerifte buyuruldu ki (İnsan, kendine zulüm edene bed duâ eder. Böylece, hakkını, dünyada almış olur. Belki zalimin hakkı da, kendine geçmiş olur).

6) Hırsıza acımalı, günah işleyip azâba düşeceğine şefkat etmelidir. Kendinin zalim olmayıp, mazlum olduğuna şükretmelidir. Dininde noksan olacağına, malında noksanlık olduğuna sevinmelidir. Bir kimse, din kardeşinin günah işlediğine üzülmezse, müslümanlara nasihat ve şefkat etmemiş olur. Bişr-i Hafinin “rahmetullahi teâlâ aleyh” eşyasını çaldılar. Ağlamaya başladı. Fudayl bin Iyad, (Mal için ağlanır mı?) dedikte, (Mal için değil, hırsızın günah işlediğini, kıyamette, bunun azabını çekeceğini düşünüp ağlıyorum) dedi.

4 — Hastanın tedâvi olmasında ve ilaç kullanmasında tevekkül:

İlac üç türlüdür: Birinci kısım ilaçların tesiri, faydası katidir, meydandadır. Ekmeyin açlığı, suyun susuzluğu gidermesi böyledir. [Kinin bileşiklerinin sıtmaya, salicylatların romatizmaya, aşı ve serumların, antibiyotiklerin ve sülfamidlerin de bakterilere karşı tesiri böyledir. (İbni Âbidin) “rahmetullâhi aleyh” 5. cilt, 215. sayfada diyor ki (Ölmiyecek kadar ve namazı ayakta kılabilecek kadar yemek, içmek farzdır. Bu kadar yememek büyük günahtır. İlac kullanmayıp ölürse, günah olmaz. Çünkü, ilacın faydası katî değildir.) Görülüyor ki faydası katî olan ilaçları kullanmak farz olmaktadır. Tesiri katî olan sebeplere yapışmanın vâcib olduğu ve bunları kullanmayıp zarar görmenin günah olduğu, Muhammed Mâ’sûm Fârukînin “rahmetullâhi aleyh” 182. mektubunda ve (Hadika)nın 343. sayfasında de uzun yazılıdır.] Yangını su ile söndürmek de böyledir. Tesiri muhakkak olan bu gibi ilaçları kullanmamak tevekkül değil, ahmaklıktır ve haramdır.

İkinci kısım ilaçların tesiri katî olmadığı gibi, zan ile de değildir. Fayda ihtimali vardır. Efsun yani, fen yolu ile tecrübe edilmemiş maddeler ve Kurân-ı Kerîmden olmayan, mânâsız yazılar kullanmak ve ateşle dağlamak ve fal bakarak, uğurlu sanarak kullanılan şeyler böyledir. Tevekkül etmek için, bunları kullanmamak lâzımdır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki bunları kullanmak, sebeplere fazla düşkün olmak alâmetidir. Bu üçünden, fayda ihtimali çok olan [sağlam insanı] dağlamaktır. [Falcılık hakkında (Bey’ ve şira) risalesi sonunda geniş bilgi vardır.]

Üçüncü kısım ilaçlar, birinci ve ikinci kısım arasında olanlardır. Bunların faydaları katî değilse de, fazla zan olunur. Damardan kan alma, deriden hacamat yapmak, müshil almak, tesirleri şüpheli olan [piyasada mevcûd yüzlerce] ilacı kullanmak böyledir. Bunları kullanmamak, haram değildir. Fakat, tevekkülün şartı da değildir. Çok kimseler için, bunları kullanmak daha iyidir. Bâzen da, kullanmamak daha iyi olur. Tevekkül etmek için, bunları terketmek lazım değildir dedik. Çünkü Peygamber efendimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Ey Allah’ın kulları! İlac kullanın!) buyurdu. Bir kere de, (Her hastalığın ilacı vardır. Yalnız ölüme çare yoktur) buyurdu. İlac, kaza ve kaderi değiştirir mi dediklerinde, (Kaza ve kader, insana ilacı kullandırır) buyurdu. Bir hadis-i şerifte, (Bütün Meleklerden işittim ki ümmetine söyle, hacamat yaptırsınlar. Yani kan aldırsınlar dediler) buyurdu. Bir hadis-i şerifte, (Arabî ayın 17. veya 19. veya 21. günleri hacamat olunuz ki kan artarsa [yani tansiyon yükselirse], ölüme sebep olur) buyurdu. Bir hadis-i şerifte, (Allahü teâlânın ölüme sebep yaptığı hastalıklardan birisi, kanın artmasıdır) buyurdu. Tansiyon artınca kan aldırmak ve tansiyon düşürücü ilaç almak ve mikrop hastalıklarında, antibiyotikler ve sülfamidler ve başka antiseptikler kullanmak ve dezenfekte, yani mikrop imhası yapmak ile elbisedeki yataktaki akrepi, yılanı öldürmek ve yangını söndürmek arasında bir fark yoktur. Çünkü, hepsi insanı öldüren şeydir. Tevekkül için, bunları terketmek lazım değildir. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Sad bin Muaz “radıyallâhu anh” için, fast yani damardan kan aldırmasını emir buyurmuştu. Hazret-i Alinin “radıyallâhu anh” mübarek gözü ağrıdığı zaman da, taze hurma yememesini, pancar yaprağı, yoğurt ve pişmiş arpa yemesini söyledi. Suheyb-i Rumi’nin “radıyallâhu anh” gözü ağrıyordu. Bunu hurma yerken görüp, (Gözün ağrıdığı hâlde hurma yiyorsun) buyurdukta, ağrı olmayan tarafta çiğniyorum demiş ve Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, bu cevaba gülmüş idi. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, her gece sürme sürerdi. Her ay hacamat olurdu. Her sene ilaç içerdi. Vahiy geldiği zaman, mübarek başı ağrırdı. Mübarek başına kına bağlardı. Bir yeri yara olsa, oraya kına kordu. Bir şey bulunmadığı zaman, temiz toprak tozu ekerdi. Daha nice ilaç kullanmıştır. (Tıbbınnebi) ismindeki kitaplarda, bunlar yazılıdır. [Bu kitaplardan birini İmâm-ı Celâleddîn-i Süyuti “rahmetullahi teâlâ aleyh” yazmıştır. (Mevahib-i ledünniye) ikinci cildinde de, oldukça geniş yazılıdır.]

Mûsâ “aleyhisselâm” hastalanmıştı. İlacını söylediler. İlac istemem, Allahü teâlâ şifasını verir dedi. Hastalık uzadı ve ağırlaştı. Bu hastalığın ilacı meşhurdur ve tecrübe edilmiştir, az zamanda iyi olursunuz dediler. Hayır, ilaç istemem dedi ve hastalık arttı. O zaman vahiy gelip, (İlac kullanmazsan, şifa ihsan etmem) buyurulunca, ilacı içti ve iyi oldu. Fakat kalbine bir şey geldi. Vahiy gelip, Allahü teâlâ buyurdu ki (Sen tevekkül etmek için, benim adetimi, hikmetimi değiştirmek istiyorsun. İlaclara, faydalı tesirleri kim verdi? Elbette ben yaratıyorum) buyurdu.

Peygamberlerden biri “aleyhimüsselâm” zayıflikten şikayet etmişti. Vahiy gelip, (Et ye ve süt iç!) buyuruldu. Bir zamanın müminleri, çocuklarının çirkin olduğundan Peygamberlerine “sallallâhü teâlâ aleyhim ve sellem” şikayet etmişti. Vahiy gelip, (Ümmetine söyle, çocuğu olacak kadınlar, ayva yisin!) buyuruldu. Hamile iken ayva, çocuk olunca hurma yirlerdi.

Bütün bu misallerden anlaşılıyor ki Allahü teâlâ, ilaçları, şifa için sebep yapmıştır. Ekmek ile suyu doyurmaya sebep yaptığı gibi, ilaçları da, hastalıkları gidermeye sebep yapmıştır. Bütün sebepleri yaratan, bunlara tesir kuvveti veren, Allahü teâlâdır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki (Mûsâ “aleyhisselâm”, Ya Rabbi! Hastalığı yapan kimdir, hastalığı iyi eden kimdir, dedi. Cenâb-ı Hak, her ikisini de yapan benim, buyurdu. O hâlde, tabibe ne lüzum var deyince, onlar, şifa için yarattığım sebepleri bilir ve kullarıma verir. Ben de onlara, bu yoldan rızk ve sevap veririm, buyurdu).

Görülüyor ki tabibe gitmeli, ilaç kullanmalıdır. Fakat, doktora ve ilaca güvenmemeli, şifayı Allahü teâlâdan istemelidir. İlac içip de iyi olmayan, ameliyat masalarında kalıp can veren az değildir.

FASL — Ateşle dağlamak, bazı yerlerde adet hâlini almıştır. Halbuki dağlamak, tevekkülü bozar. Hatta İslamiyet, bunu menetmiştir. Çünkü, tehlikeli yaralara sebep olabilir. Faydası de katî değildir. Dağlamanın faydası, başka ilaçlarla da, temin olunabilir. İmran bin Husayn “radıyallâhu anh” hastalandı. Dağlama yap dediler, yapmadı. Yalvardılar, dağladı ve iyi oldu. Sonra buyurdu ki önce nur görüyordum. Sesler duyuyordum. Melekler bana selam veriyordu. Dağladıktan sonra, bunlar olmadı. Çok tövbe ve istiğfar etti. Cenâb-ı Hakk’ın, bunları tekrar kendisine ihsan ettiğini, Mutrif bin Abdullaha söylemişti.

FASL — Bâzen, ilaç kullanmamak daha sevap olur ve bu, Peygamber “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimize uymamak olmaz. Büyüklerimizden çoğu ilaç kullanmadı.

Sual — İlac kullanmamak kemâl olsaydı, Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” ilaç kullanmazdı. Halbuki kullanmıştır.

Cevap — İlac kullanmamak için 6 sebep vardır:

1) Bir kimse, kalbi uyanık, keşif sâhibi olur. Ecelinin geldiğini anlar. İlac kullanmaz. Nitekim doktorlar da, çabuk öleceği belli hastaya, ilaç ve perhiz vermiyor. Halife-i müslimin, Ebû Bekr “radıyallâhu anh” hasta olunca, (Tabib getirelim) dediler. (Tabib beni gördü ve ben, irâde ettiğimi yapacağım dedi) buyurdu.

2) Hasta ahiret korkusu içindedir. İlac düşünmez ve istemez. Ebüdderda “radıyallâhu anh” hasta olunca inledi. Sebebini sorduklarında, günahlarımı düşünüp, inliyorum buyurdu. Bir şey istiyor musun dediler. Allahü teâlânın rahmetini istiyorum buyurdu. Tabib çağıralım mı dediler. Beni tabib hasta yaptı buyurdu. Ebû Zer-i Gıfârînin “radıyallâhu anh” gözü ağrıyordu. İlac yapmaz mısınız dediklerinde, ondan daha mühim işim var buyurdu. Bunların hâli, birini idam etmeye götürürlerken buna, yolda, yiyecek bir şey ister misin diye sormaya benzer ki aç olsa bile yemek acaba hatırına gelir mi? Sehl bin Abdullah-i Tüsteriye, gıdan nedir dediler. Hay ve kayum olanın zikridir dedi. Sana, kuvvetini nerden alıyorsun diyoruz, dediler. İlmden dedi. Gıdan nedir dediler. Fikir ve zikrdir dedi. Vücudu besleyen gıda maddesini soruyoruz dediler. Vücudu düşünmeyip, rızkı göndereni düşünmektir dedi.

3) Sebebi bilinmeyen müzmin bir hastalık olup hasta, teselli ilaçlarını kullanmak istemez. Tıb bilgisi olmayanlar, birçok ilaçları böyle sanır.

4) Bazısı da, hastalığın sevâbından mahrum kalmamak için, iyi olmak istememiş, sabır etmek sevâbına da kavuşmak istemiş, ilaç kullanmamıştır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki (Şüphe edilen altını, ateşle muayene ettikleri gibi, Allahü teâlâ, insanları dert ile bela ile imtihan eder. Bazısı, bela ateşinden halis olarak çıkar. Bazısı da, bozuk olarak çıkar). Sehl bin Abdullah-i Tüsteri “rahmetullahi teâlâ aleyh”, hastalara ilaç verir, kendisi ise kullanmazdı. Hastalığa sabrederek, oturarak kılınan namaz, sağlam olanın, ayakta kıldığı namazdan daha kıymetlidir, derdi.

5) Günahı çoktur. Hastalık çekmekle günahlarının affedilmesini ister. Hadis-i şerifte buyuruldu ki (Sıtma hastalığı, insanın günahlarının hepsini temizler. Dolu tanesinde toz olmadığı gibi, sıtmalının günahı kalmaz). Îsâ “aleyhisselâm” buyurdu ki (Hasta olup musibete, felakete uğrayıp da, günahları affolacağı için sevinmeyen kimse, âlim değildir). Mûsâ “aleyhisselâm”, bir hastayı görüp: (Ya Rabbi! Bu kuluna merhamet et!) dedikte, Allahü teâlâ: (Rahmetime kavuşması için, gönderdiğim sebepler içerisinde bulunan bir kuluma, nasıl rahmet edeyim. Çünkü, onun günahlarını, bu hastalıkla affedeceğim. Cennetteki derecesini, bununla arttıracağım) buyurdu.

6) Sıhhatin hep yerinde olması, Allahü teâlâyı unutmaya, Ona isyan etmeye, haram işlemeye sebep olacağını düşünüp, hasta kalmayı ister. Allahü teâlâ, acıdığı kullarını dert ile hastalık ile gafletten uyandırır. Nitekim, bir hadis-i şerifte buyuruldu ki (Müminlerde, üç şeyden biri bulunur: Kıllet yani fakirlik, ıllet yani hastalık, zillet, yani itibarsızlık) ve buyurdu ki (Allahü teâlâ buyurdu ki: Hastalık benim kemendim, tuzağımdır ve fakirlik zındanımdır. Buralara sevdiklerimi sokarım). Sıhhat, günah işlemeye sebep olur. Âfiyet hastalıkta olur. Ali “radıyallâhu anh”, bir kalabalığı eğlence içinde görüp sordukta, bugün bayramımızdır dediler. Günah işlemediğimiz günler de, bizim bayramımızdır buyurdu. Büyüklerden biri, rast geldiği birine, nasılsın dedikte, afiyetteyim dedi. O da, afiyette olduğun, günah işlemediğin gündür. Günah işlemekten daha tehlikeli hastalık yoktur buyurdu. Firavunın, herkesin kendine tapınmasını istemesine sebep, 400 sene yaşamıştı. Bir kere başı ağrımamış, ateşi olmamıştı. Bir kere başı ağrısaydı, o saygısızlık hatırına gelmezdi. Bir kimse, hasta olup tövbe etmezse, Azrâil “aleyhisselâm” der ki ey gâfil! Sana kaç defa haberci gönderdim. Aklını başına toplamadın. Büyükler buyurur ki mümine kırk gün içinde, her hâlde üzüntü veya hastalık veya korku yahut malına ziyan gelir. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, bir hanımı nikah ile alacaktı. Bu kadın hiç hasta olmamıştır diye methettiler. Almaktan vazgeçti. Bir gün baş ağrısını söylüyordu. Bir köylü: Baş ağrısı nasıl olur? Benim başım hiç ağrımadı deyince, (Benden uzak ol! Cehennemlik görmek isteyen, buna baksın) buyurdu. Âişe “radıyallâhu anha”, şehitlerin derecesine yükselen olur mu? deyince: (Her gün yirmi kere ölümü düşünen kimse, şehitlerin derecesini bulur) buyurmuştu. Şüphesiz, hastalar, ölümü çok hatırlar. İşte, bu 6 sebepten dolayı, bâzıları ilaç kullanmamıştır.

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, bu sebeplere muhtaç olmadığı için ilaç kullanırdı.

(Dürr-ül-muhtar)da ve bunu açıklıyan (İbni Âbidin)de (Sular) kısmı sonunda buyuruyor ki: (Haram olan şeylerin ilaç olarak içilmesi, bunun hastaya iyi geleceği bilinirse ve helal olan ilaç bulunmazsa, câiz olur. (Buhârî)deki hadis-i şerifte, (Allahü teâlâ, haram olan şeylerde, size şifa yaratmamıştır) buyurulmuştur. Bunun mânâsı, şifası olduğu tecrübe edilen haram maddeler, ilaç için helal olur, demektir. Nitekim, susuzluktan ölecek kimseye, ölümden kurtaracak kadar şarap içmek helal olur. Haram olan şeyde, şifa bulunması, mütehassıs olan müslüman bir doktorun söylemesi ile anlaşılır. Yalnız, domuz eti ve yağı, şifası bulunsa da, ilaç olarak da kullanılmaz). Muhammed Zerkani “rahmetullahi teâlâ aleyh”, (Mevahib-i ledünniye) şerhi, 8. maksatta diyor ki (Hadis-i şerifte, tedâvi olunuz buyuruldu. Bu hadis-i şerife göre, ölüme veya bir farzı terketmeye mâni olacak tedâvi ve kalp hastalıklarının tedâvisi farzdır. Başka hastalıkların tedâvisi sünnettir.)

(Tatarhaniye)de diyor ki (Başka çare olmayınca, ölümden kurtulmak için ameliyat olmak câizdir.)

Son söz olarak deriz ki hastalık sebeplerinden kaçınmak, tevekküle mâni değildir. Halife Ömer “radıyallâhu anh”, Şama gidiyordu. Şamda taun [yani vebâ hastalığı] olduğu işitildi. Yanında bulunanların bazısı, Şama girmiyelim dedi. Bir kısmı da, Allahü teâlânın kaderinden kaçmıyalım dedi. Halife de, Allahü teâlânın kaderinden, yine Onun kaderine kaçalım, şehre girmiyelim. Birinizin bir çayırı ile bir çıplak kayalığı olsa, sürüsünü hangisine gönderirse, Allahü teâlânın takdiri ile göndermiş olur buyurdu. Abdurrahmân bin Avfı “radıyallâhu anh” çağırıp, sen ne dersin? buyurdukta, Resûlullahtan “sallallâhü aleyhi ve sellem” işittim. (Vebâ olan yere girmeyiniz ve vebâ olan bir yerden, başka yerlere gitmeyiniz, oradan kaçmayınız!) buyurmuştu, dedi. Halife de, Elhamdülillah, benim sözüm, hadis-i şerife uygun oldu deyip, Şama girmediler. Vebâ bulunan yerden dışarı çıkmanın yasak edilmesine sebep, sağlam olanlar çıkınca, hastalara bakacak kimse kalmaz, helak olurlar. Vebalı yerde, kirli hava [yani mikroblu hava, vebâ basilleri], herkesin içine yerleşince, kaçanlar, hastalıktan kurtulamaz [ve hastalığı başka yerlere götürmüş, bulaştırmış olurlar]. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki (Vebâ hastalığı bulunan yerden kaçmak, muharebede kâfir karşısından kaçmak gibi, büyük günahtır). [Muhyiddin-i Arabî “kuddise sirruh” (Fütuhat-ül-mekkiye) kitabında (Kaza, bela) bahsinde, (Belalardan, tehlikelerden, gücünüz yettiği kadar sakınınız. Çünkü, takat getirilemeyen, dayanılamayan şeylerden uzaklaşmak, Peygamberlerin adetidir) buyurmaktadır. Eceli gelen hastanın ölmesine mâni olunamaz. Ancak, ölüm hastasının istiğfar okuması, hastalığın vecalarını gidereceği (Mektûbât-ı Masumiye) 2. cilt, 80.ci mektubunda yazılıdır.]

(Redd-ül-muhtar) 5. cilt sonunda ve (Bezzaziye) fetvasında diyor ki (Kapalı yerde iken zelzele olursa, oradan açık bir yere kaçmak müstehaptır).

FASL — Tevekkül etmek için, hastalığını herkese bildirmemek lâzımdır. Bildirmek ve şikayet etmek mekruhtur. Yalnız faydası olacaklara, [mesela, doktora söylemek] veya aczini, zavallılığını bildirmek için söylemek mekruh olmaz ve tevekkülü bozmaz. Nitekim Ali “radıyallâhu anh” hastalanmıştı. Nasılsın, iyi misin dediklerinde, hayır dedi. Şaşıp birbirlerine bakıştılar. (Allahü teâlâya aczimi gösteriyorum) buyurdu. Bu söz onun haline lâyık idi. O cesaret ve kuvveti, yeğitliği ile aczini biliyordu ve (Ya Rabbi! Bana sabır ihsan et!) derdi.

Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Allahü teâlâdan âfiyet isteyiniz. Bela istemeyiniz!). Hastalığı herkese söyleyip, halinden şikayet etmek haramdır. Şikayet niyeti ile değilse haram olmaz. Fakat, söylememek iyidir. Çünkü, çok söyleyerek, şikayet şeklini alabilir.

Hindistan’da bulunan İslam âlimlerinin büyüklerinden Muhammed Bâkîbillah buyuruyor ki (Tevekkül, sebeplere yapışmayıp, tembel oturmak değildir. Çünkü, böyle olmak, Allahü teâlâya karşı edebsizlik olur. Müslümanın, meşru olan bir sebebe yapışması lâzımdır. Sebebe yapıştıktan, çalışmaya başladıktan sonra tevekkül edilir. Yani istenilen şey, bunun hâsıl olmasına sebep olan şeyden beklenilmez. Çünkü, Allahü teâlâ sebebi, istenilen şeye kavuşturmak için, bir kapı gibi yaratmiştir. Bir şeyin hâsıl olmasına sebep olan işi yapmayıp da, sebepsiz olarak gelmesini beklemek, kapıyı kapayıp pencereden atılmasını istemeye benzer ki edebsizlik olur. Allahü teâlâ, ihtiyaçlarımıza kavuşmamız için kapıyı yaratmış ve açık bırakmıştır. Onu kapamamız doğru değildir. Bizim vazifemiz kapıya gidip beklemektir. Sonrasını O bilir. Çok zaman kapıdan gönderir. Dilediği zaman da pencereden atarak verir). Bâkî Billahın bu sözü (Berekât) kitabında yazılıdır. Görülüyor ki çalışmayıp, boş oturup, tevekkül ediyorum demek câiz değildir. Tasavvuf büyükleri, çalışmaya, sebebe yapışmaya başlayıp, bundan sonra tevekkül etmeli demişlerdir.

Hindistan’ın büyük âlimlerinden Mazhar-i Can-ı Canan “kuddise sirruh”, on üçüncü mektubunda diyor ki cebr ve ihtiyar üzerinde âlimlerimiz çok şey yazdılar ise de, insanın zihnine yine şüpheler gelmektedir. Çünkü akıl, din bilgilerinden bazılarını anlayamıyor. Eğer anlasaydı, insanların işlerinin faydalı ve iyi olması için, Peygamberlere vahiy gönderilmesine lüzum ve ihtiyaç olmazdı. İnsanda tam ihtiyar vardır demek, yani insan her dilediğini yapar demek ve insanın elinde bir şey yoktur, kaza ve kaderde olanı yapmaya mecburdur demek, kitaba ve sünnete inanmamak olur. Çünkü, insanların amellerini de, cesetlerini de, yani maddelerini de, işlerini, hareketlerini de Allahü teâlâ yaratmaktadır. Böyle olunca, tam ihtiyar vardır denilebilir mi? Cebr ile zorla yaptırılan iş için hesaba çekmek de zulüm olur. Allahü teâlâ zulüm yapmaz. O hâlde, insan mecburdur demek, nasıl doğru olabilir? İnsanların işlerinin bir titreme gibi cebren yapılmadığı meydandadır. İlm, irâde ve kudretimiz ile yapılmaktadırlar. İnsanın ihtiyarı [istekli hareketi], her üçünden hâsıl olmaktadır. Fakat, insanda bu üçünün hâsıl olması, insanın ihtiyarı ile değildir. Allahü teâlâ dilediği zaman, bunları insana gönderir. Cebr de, bu kadardır. İnsanda tam ihtiyar ve tam cebr olmadığı için, insanın hareketleri, bu ikisinin arasında hâsıl olmaktadır. İşlerin böyle yapılmasına (Kesb) denir. İnsanın kesb ettiği işlerinde bu kadarcık ihtiyarın bulunması, Allahü teâlânın tekliflerine [emir ve yasaklarına] sebep olmuştur. İhtiyarımız zayıf, az olduğu için de, teklifler hafif olmuş, Allahü teâlânın müminlere olan rahmet sıfatı, onların asilerine olan gazap sıfatını aşmıştır. Diğer sıfatlarından hiçbiri, ötekilerini aşmış değildir. Allahü teâlânın filleri de, ilmi, irâdesi ve kudreti ile olduğu için, bu bakımdan kulların işlerine benzemektedir. Böyle işlerden dolayı, kullarını hesaba çekmesi adalete uymuyor denilemez.

[TENBİH: Ölümden evvelki hayata (Dünya hayatı), ölümden sonraki hayata (Ahiret hayatı) denir. Ahiret hayatı üçe ayrılır: Mezardan kalkıncaya kadar, (Kabir hayatı), tekrar dirildikten, Cennete veya Cehenneme gidinceye kadar, (Kıyamet hayatı), üçüncüsü (Cennet ve Cehennem hayatı)dır. Dünyada yapılan her işten ve düşünceden, dünyada ve ahirette fayda veya zarar hâsıl olur. Fayda hâsıl olanlara (Hayır), zarar hâsıl olanlara (Şer) denir. Allahü teâlâ, hayrları, şerlerden ezelde ayirmiştir. Bunlar, birbirleri ile hiç karışmaz. Bu ayırmaya, (Kaza) ve (Kader) denir. Kaza, kader hiç değişmez. Allahü teâlâ hayır ve şer işlemekte insanları serbest bıraktı. İsteyen hayır işler, isteyen şer işler. Allahü teâlâ, merhamet ederek, hangi işlerin hayır, hangi işlerin şer olduğunu, Peygamberler vasıtası ile kullarına bildirir. İnsanlar da, bunları, Peygamberlerden, akılları ile ilimleri ile öğrenirler. Akıl ve ilim sahipleri akla, ilme uyarak, hayır işler. Aklı ve ilmi olmayan ahmaklar, câhiller, nefslerine ve şeytanlara uyarak, şer yani günah işleyerek, dünyada ve ahirette azâba sürüklenir. Görülüyor ki Peygamberlerin emirleri, yani dinler, Allahü teâlânın nimeti, büyük ihsanıdır. İslamiyete uyanlar, Cennete gidecekler, uymayanlar Cehenneme gideceklerdir.]

Bir kişide olmasa ger vecd-ü hâl,
eylese İslamiyete o imtisal.
Dâima bidatleri terk eylese,
ehl-i sünnetten hiç ayrılmasa.
O kişi, ehl-i saadettir heman,
şeri pake iyi sarıl, ey civan.
Ger İslamiyetsiz olursa vecd-ü hâl,
ehl-i istidrâc olur, ol bed fial.
Uçsa da, aldanma öyle şeylere,
kes kanadı, ta ki düşsün yerlere.
Anlara aldanma, imanın gider,
şeri paki tutmayan bulmaz zafer.

Benzer Yazıları Okumak İçin Tıklayınız

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler