Bu mektup, Kılınç Han’ın oğlu Kılıcullah’a yazılmış olup kaçınması ve yapılması lazım gelen şeyleri bildirmektedir:

Allahü teâlâ, Muhammed Mustafa’nın “aleyhissalatü vesselâm” parlak olan yolunda yürümekle şereflendirsin! Yavrum! Bu dünya, imtihan yeridir. Dünyanın görünüşü, yalancı yaldızlarla süslüdür. Kötü kadına benzer. Yüzünü saçlar, kaşlar, ben ile boyamışlardır. Görünüşü tatlıdır. Taze, güzel, körpe sanılır. Fakat aslında, güzel koku sürülmüş bir ölü gibidir. Sanki bir leştir ve böcekler, akrepler dolu bir çöplüktür. Su gibi görünen bir serabdır. Zehirlenmiş şeker gibidir. Aslı harabdır, elde kalmaz. Kendini sevenlere, arkasına takılanlara, hiç acımayıp, en kötü şeyleri yapar. Ona tutulan akılsızdır, büyülenmiştir. Âşıkları delidir, aldatılmıştır. Onun görünüşüne aldanan, sonsuz felakete düşer. Tadına, güzelliğine bakan nihâyetsiz pişmanlık çeker. Server-i kainat, Habîb-i Rabbil’âlemin “aleyhi ve alâ âlihissalavât vettehiyyat” buyurdu ki “Dünya ile ahiret birbirinin zıttıdır, birbirine uymaz. Birini râzı edersen, öteki gücenir”. Demek ki bir kimse, dünyayı râzı ederse, ahiret ondan gücenir. Yani, ahirette, eline bir şey geçmez. Allahü teâlâ, bizi ve sizi, dünyaya düşkün olmaktan ve dünyayı ele geçirmek için insanlık vazifelerini çiğneyenleri sevmekten muhafaza eylesin!

Yavrum! Bu, pek kötü olduğunu anladığın dünya, nedir biliyor musun? Dünya, seni, Allahü teâlâdan uzaklaştıran şeyler demektir. Kadın, çocuk, mal, rütbe, mevki düşüncesi, Allahü teâlâyı unutturacak kadar aşırı olursa, dünya olur. Çalgılar, oyunlar, (Malayani) ile yani faydasız, boş şeylerle vakit geçirmek, [kumarlar, kötü arkadaş, kötü filimler, mecmua ve romanlar], hep bunun için dünya demektir. Ahirete faydası olmayan ilimler, dersler de, hep dünyadır. Hesap, hendese [yani matematik ve geometri], astronomi, mantık, eğer Allahü teâlânın gösterdiği yerlerde kullanılmazsa [yani kâfirlerle mücadele ve onlardan üstün olmak için ve insanlara hizmet etmek için kullanılmazsa] bunlarla uğraşmak, boşuna vakit öldürmek olur ve dünya olur. Bu bilgileri bütün derinliği ile incelikleri ile okumak, yalnız başına işe yarasaydı, eski Yunan felsefecileri [ve son zamanlardaki Avrupa’nın, Amerika’nın fen adamları, mütehassısları] saadet yolunu bulur, ahiretteki ebedî azaptan kurtulurlardı.

[Liselerde, üniversitelerde okunan ulum-i akliye, yani tecribi ilimler, yani fen bilgileri ve yabancı diller, İslamiyete ve mahluklara hizmet etmek niyeti ile öğrenilirse ve bu yolda kullanılırsa, faydalı olur. Bunlara çalışmak lazım olur ve sevap olur. Bunun içindir ki ecdadımız, Şam, Bağdat, Semerkand ve Endülüs müslümanları her türlü fende ve güzel sanatta pek ileri gitmiş, dünya birinciliğini ellerinde tutmuşlardı. Avrupanın ilim ve fen adamları, asırlar boyunca, İslam fakültelerine gelip ihtisâs kazanırlar ve bununla övünürlerdi. Müslümanların o parlak medeniyetlerinin eserleri, bugün meydandadır ve dünya münevverlerini hayran bırakmaktadır.

Bugün liselerde, üniversitelerde okutulan ve insanın bütün gençlik hayatına mal olan bilgiler, Allahü teâlânın emirlerine uyarak kullanılırsa, faydalı olur ve dünya ve ahiretin kazanılmasına sebep olur.

Medeniyet demek, yalnız ilim ve fen demek değildir. İlim ve fen, medeniyet için, ancak bir alet, bir vasıtadır. İlimde, fende çok ileri olan milletlere, fen vasıtalarını ne yolda kullandıklarını incelemeden, medeni demek büyük gaflettir. Pek yanlıştır. Fabrikaların, motorlu vasıtaların, gemi, tayyâre, atom cihazlarının çok olması, gözleri kamaştıran yeni buluşların artması, medeniyeti göstermez. Bunları medeniyet sanmak, her silahlıyı gâzî, mücahit sanmaya benzer. Evet, mücahit olmak için en yeni harp vasıtalarına mâlik olmak lâzımdır. Fakat, bunlara mâlik olan, eşkıyalık da yapabilir.

Medeniyet, tâmir-i bilad ve terfih-i ibaddır. Yani, beldeleri, memleketleri imar etmek ve bütün insanları, ruh, düşünce ve beden bakımlarından rahat yaşatmaktır. Bu iki gayeye vasıl olmak, ancak ve yalnız ahkâm-ı İslamiyyeye, yani Allahü teâlânın emirlerine ve yasaklarına uymakla olur. İslamiyetten ayrıldıkça medeniyet geriler. İşte liselerde, üniversitelerde öğrenilen bilgiler, bütün fen vasıtaları, fabrikalar, ağır sanayi, memleketleri imar için, insanları rahat ettirmek için kullanılırsa, faydalı olur, sevap olur. Memleketleri tahrib, insanların hürriyetini ellerinden almak, köle yapmak için kullanılırsa, faydasız olur, günah olur. Bunların faydalı olması, medeniyete hizmet etmesi ancak ve yalnız İslam dinine uygun kullanmakla olur. Avrupa, Amerika, asırlardan beri, İslam ahlakını, İslam hukukunu inceliyor. İslam dininin emirlerini, yasaklarını alıp, kendilerine mal ediyor. Onların bugünkü ilerlemesi, kanunlarında bile yer verdikleri, İslami kıymetler ve esaslar sayesinde olduğu açıkça görülmektedir. Demek ki bir milleti, bir gemiye benzetirsek, İslam ahkamı, yani Allahü teâlânın emirleri ve yasakları, bu geminin güverte ve kaptan teşkilatıdır. Bütün ilimler, fen bilgileri, endüstri kolları, ağır sanayi de bu geminin, çarkçı, makinist kısmı demektir. Gemide kaptan da, makinist de lâzımdır. Biri bulunmazsa, gemi işe yaramaz, helak olur.

O hâlde, dedelerimizin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” dünya çapındaki başarılarını, üstünlüklerini, yine elde etmek için, İslam bilgilerinin her iki kısmını, yani hem dinimizi iyi öğrenmemiz ve ona sarılmamız, hem de ulum-i akliyeyi, asrımızın bütün teknik buluşlarını öğrenmeye ve en iyi şekilde yapmaya çalışıp, bunları İslam ahkâmına uygun olarak kullanmamız lâzımdır. Bunu başarınca, maddi, mânevî olgunlaşacak, bütün milletlere örnek olacak, bütün dünyaca sevilerek, hakim ve hami seçileceğiz.

Hadis-i şerifte, “El Cennetü tahte zılalissüyuf” buyruldu. Yani (İslamiyet, kâfirlerdeki silahların hepsini yapmakla ve bunları iyi kullanmak ile sağlam kalır). Bunun için, fen bilgilerine çok çalışmamız, atom bombası, roket, radar, füze yapmamız lâzımdır. Aksi takdirde din yıkılır. 1400 bu kadar sene evvel, bugünün kurtuluş yolunu, bu hadis-i şerif, bizlere göstermiştir. “İnsanların (milletlerin) dinleri, kendilerini idare edenlerin dinleri gibi olur!” hadis-i şerifi de, müslümanların çalışarak, kâfirlerden üstün olmasını emir buyurmaktadır. Bu hadis-i şerifleri iyi anlamalı ve dört el ile sarılmalıdır].

Peygamberimiz “aleyhissalatü vesselâm” buyurdu ki: “Bir kimsenin malayani ile yani faydasız şeylerle uğraşması, boş vakit geçirmesi, Allahü teâlânın onu sevmediğine işarettir!” Fârisî beyt tercümesi:

Ne varsa güzel, Allah sevgisinden başka,
hepsi cana zehirdir, şeker bile olsa.

Yıldızlarla uğraşmak, yani astronomi ilmi, namaz vakitlerini anlamaya yarar demişlerdir. Bunun mânâsı, namaz vakitlerinin bilinmesine yarıyan ilimlerden biri de, İlm-i nücumdur demektir. Yoksa kozmoğrafya bilinmezse, namaz vakitleri anlaşılamaz demek değildir. Astronomiden haberi olmayan çok kimseler vardır ki namaz vakitlerini, bu ilimleri bilenlerden daha iyi anlar. Mantık, hesap ve diğer lise dersleri, hep böyle olup bunların hepsi İslamiyetin gösterdiği yerlerde kullanılırsa ve İlm-i kelam da, İslamiyetin tek saadet ve medeniyet yolu olduğunu ispat etmek için kullanılırsa câiz olur [ve çok sevap olur].

Mubah olan şeyleri yapmak, vâciblerin, farzların yapılmasına mâni olursa, bunlarla uğraşmak, yine mubah olur mu olmaz mı? Elbet olmaz! İnsaf etmek lâzımdır. Dini, imanı, farzları, haramları öğrenmeden önce, lise bilgileri ile uğraşmak da bu zaruri bilgileri öğrenmeye mâni olmaktadır.

[(Kimyâ-i saadet) kitabı ilim kısmında buyuruyor ki: Her müminin, en önce, Ehl-i sünnet îtikadını, kısaca öğrenmesi farzdır. Bundan sonra, iki şey öğrenmesi lazım olur. Biri kalp için olan, ikincisi beden için lazım olan bilgidir. Beden için olan bilgi de ikidir. Biri yapacağı emirler, ikincisi sakınacağı yasaklardır. Emirleri öğrenmek şöyle olur: Sabah vakti, yeni müslüman olan kimsenin, öğle vakti gelince abdestin ve namazın farzlarını öğrenmesi, hemen farz olur. Sünnetlerini öğrenmesi de sünnet olur. Akşam olunca, akşam namazının üç rekat olduğunu öğrenmesi farz olur. Ramazan gelince, orucun farzlarını öğrenmesi farz olur. Zengin olunca, bir sene sonra, zekatı öğrenmesi farz olur. Haccı öğrenmesi, hacca gideceği zaman farz olur. İşte, her şeyi zamanı gelince öğrenmesi farz-ı ayn olur. Mesela evlenmek istediği zaman, nikah bilgilerini, kadın, erkek haklarını, kadınların özür hallerini öğrenmesi farz olur. Bir sanata, ticarete başlayınca, bunlardaki emir ve yasakları, faizi öğrenmesi lazım olur. Hangi sanata başlayacaksa zamanın ona ait fen bilgilerini de mektebde öğrenmesi farz olur. (Mesela diş tabibi olacaksa, liseyi ve dişçi mektebini bitirmesi, staj ve ihtisâs yapması farz olur. Her sanat, ticaret, ziraat da hep böyledir. Herkese kendi sanatını okuması, öğrenmesi farz olur. Başka sanat bilgilerini öğrenmesi farz olmaz. Harp zamanında da askerliği ve yeni silahları yapmak, kullanmak, korunmak için, fen bilgilerini kısaca öğrenmek, her müslümana farz-ı ayn, bunlarda ihtisâs kazanmak ise farz-ı kifâyedir).

Haramları öğrenmek de, herkese başka türlü farz olur. Mesela, erkeklerin ipek giydiği bir yerde bulunanların, ipek giymenin haram olduğunu öğrenmesi ve bilenlerin bilmeyenlere öğretmesi farz olur. (Suni ipek giymek erkeklere de haram değildir). Alkollü içkiler içilen, domuz eti yenilen, başkasının hakki fâiz, rüşvet alınan, kumar oynanan yerde bulunanların, bunların haram olduğunu öğrenmesi farz olur. Kadın erkek birlikte oturanların da mahrem ve namahrem olan kadınları, yani bakmak câiz olan ve olmayan kadınları öğrenmesi farz olur. [Kadınların, kızların açık gezdiği, erkeklerin de dizden yukarısını açtığı yerlerde bulunan müslümanların, örtmesi farz olan yerlerini öğrenmeleri lâzımdır. Bu yerlerini açmak ve başkasının açık yerine bakmak günah olduğu gibi, bunu bilmemek de ayrı günahtır.]

Kalbe ait bilgileri, yani İlm-i ahlak öğrenmek, her erkeğe ve kadına farz-ı ayndır. Mesela (Hıkd) “yani kin bağlamak”, (Hased) [Başkasında bulunan nimetin onda olmayıp, kendinde olmasını istemektir. Onda olduğu gibi, kendisinde de olmasını istemek hased değildir. Buna (Gıbta) etmek, imrenmek denir ki sevaptır], (Kibr) [Kendini büyük bilmek, üstün görmektir. Kibrli olana karşı kendini büyük göstermek, kibr olmaz. Sadaka vermek gibi sevap olur], (Sui zan) etmek [İyi insanı fenâ bilmek] gibi şeylerin haram olduğunu öğrenmek, her mümine farz-ı ayndır. Görülüyor ki imanı, yani Ehl-i sünnet îtikadını kısaca öğrenmek ve iyi ve kötü huyları öğrenmek, farz-ı ayndır. Yani, herkesin öğrenmesi farzdır. Abdesti, guslü, namazı ve orucu ve haramları da, her müslümanın öğrenmesi farz-ı ayndır. Cenaze namazını, ölüye hizmeti ve sanat ve ticaret bilgilerini (ve bugünün silahlarını yapmak ve kullanmak için, fen bilgilerini iyi) öğrenmek farz-ı kifâyedir. Yani lazım olan kimselerin öğrenmesi farz olup başkalarına farz olmaz. Fakat, lüzumu kadar kimse öğrenmezse, bütün müslümanlar, hükümet ve millet, büyük günaha girer. Mesela, doktor olacak kimsenin lise ve tıbbiyede okuması farz olup mühendis olacak kimsenin tıbbiyede okuması farz değildir. İbni Âbidin “rahmetullâhi aleyh” (Dürrü’l-muhtar) şerhinde, ön sözde diyor ki: (Ulum-i nakliyeden yani din bilgilerinden kendine lazım olanları öğrenmek farz-ı ayndır. Bundan fazlasını öğrenmek ve ulum-i akliyeden faydalı olanları öğrenmek farz-ı kifâyedir). Namazda kıraati anlatırken diyor ki: (1 âyet ezberlemek, herkese farz-ı ayndır. Fâtihayı ve 3 âyet veya bir kısa sûre ezberlemek vâcibdir. Kurân-ı Kerîmin hepsini ezberlemek farz-ı kifâyedir. Kendine lazım olmayan fıkıh bilgilerini öğrenmek, hafız olmaktan daha iyidir). 5. ciltte buyuruyor ki: (Başkalarına öğretmek için ilim öğrenmek, kendi işlemesi için öğrenmekten daha sevaptır).]

Yavrum! Hak teâlâ, sana çok lütf ve ihsan ederek, bu genç yaşta tövbe etmekle ve İslam âlimlerinin yolunda bulunan birinin sohbetine kavuşturmakla şereflendirmişti. Bilemiyorum ki nefs ve şeytanın ve din bilgisi olmayan kötü arkadaşların arasında, o temiz hâlde kalabildin mi? Din düşmanları her yoldan gençleri aldatmaya uğraşırken, değişmeden, akıntıya karşı durmak kolay değildir. Gençlik zamanıdır. Para bol, nefsin her arzusunu yerine getirmek kolay ve arkadaşların çoğu da uygunsuz! Fârisî beyt tercümesi:

Canım, yavrum! Sana sözüm, yalnız şudur:
körpeciksin, yolun da çok korkuludur.

Kıymetli oğlum! Mubahların fazlasından sakınmalısın. Mubahları, lüzumu kadar kullanmalısın. Bunları da, Allahü teâlâya kulluk etmek niyeti ile yapmalısın. Mesela, bir şey yerken, Allahü teâlânın emirlerini yerine getirmek için kuvvetlenmeye, giyinirken avret yerini örtmeye ve soğuktan, sıcaktan korunmaya niyet etmeli ve her mubah için [ve ders çalışırken böyle] gerekli niyetler yapmalıdır. Büyüklerimiz azîmet ile hareket etmiş, ruhsattan elden geldiği kadar kaçınmıştır. Mubahları, zaruret miktarı kullanmak da azîmettir. Bu devlet, bu nimet ele geçmezse, mubahlardan dışarı çıkmamalı, haram ve şüphelilere taşmamalıdır. Allahü teâlâ kullarına çok merhamet ve ikram ederek, mubah olan şeylerle zevklenmeye izin vermiştir. Pek çok şeyleri mubah etmiştir. Helal olan bu sayısız zevkleri, lezzetleri bırakıp da, haram edilen birkaç zevke sapmak, Allahü teâlâya karşı, ne kadar edepsizlik olur. Hem de, haram ettiği lezzetleri, daha fazlası ile mubahlarda da yaratmıştır. Helal olan çeşit çeşit nimetlerin zevkleri bir yana, insanın işinden, Rabbinin râzı olmasından daha büyük zevk olur mu? Bir kimsenin işini, efendisinin beğenmemesinden daha büyük cefa, sıkıntı olur mu? Cennette Allahü teâlânın râzı olması, Cennet nimetlerinin hepsinden daha tatlıdır. Cehennemdekilerden Allahü teâlânın râzı olmaması, Cehennem azaplarından daha acıdır.

Biz kuluz. Sâhibimizin emrindeyiz. Başıboş değiliz. Her istediğimizi yapmaya serbest değiliz. İyi düşünelim! Uzağı gören akıl sâhibi olalım! Kıyamet günü utanmaktan, pişman olmaktan başka, ele bir şey geçmez. Gençlik çağı, kazanc zamanıdır. Merd olan, bu vaktin kıymetini bilip, elden kaçırmaz. İhtiyarlık herkese nasip olmaz. Nasip olsa da, rahat, elverişli vakit ele geçmez. Vakit de bulunsa, kuvvetsizlik, halsizlik zamanında, yarar iş yapılamaz. Bugün, her vaz’ıyet elverişli iken, ananın babanın varlığı büyük nimet iken, geçim derdi olmayıp fırsat elde iken, güç kuvvet yerinde iken, hangi özür ile hangi sebeple, bugünün işi yarına bırakılabilir? Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Yarın yaparım diyen helak oldu, ziyan etti) buyurdu. Eğer dünya işlerini yarına bırakırsan ve bugün hep ahiret işlerini yaparsan güzel olur. Fakat, bunun aksini yaparsan çok çirkin olur.

Gençlik zamanında, insanı üç din düşmanı olan, nefs, şeytan ve kötü insanlar aldatmaya uğraşmaktadır. Bunlar karşısında az bir ibâdet pek kıymetli olur. İhtiyarlıkta yapılan, bundan katkat fazla ibâdetlerin bu kadar kıymeti olmaz. Düşman hücum ettiği zaman, askerin ufak bir hareketi, çok kıymetli olur. Sulh zamanında yapılan büyük tâlimlerin, manevraların, bu kadar kıymeti olmaz.

Oğlum, bütün varlıkların hülâsası, özü olan insan, eğlence için, oyun için, yiyip içmek, gezmek, yatmak, keyif sürmek için yaratılmadı. Kulluk vazifelerini yapmak için, Rabbine itaat, tevazu, kuvvetsizliğini, ihtiyacını göstermek, Ona sığınmak ve yalvarmak için yaratıldı. Muhammed aleyhisselâmın bildirdiği ibâdetlerin hepsi, insanlara faydalı şeylerdir. İnsanlara yaradığı için emredilmiştir. Yoksa, hiçbir ibâdetin Allahü teâlâya faydası yoktur. Candan teşekkür ederek, minnet ile ibâdet yapmalı. Tam teslim olarak, emirleri yapmaya ve yasaklardan kaçınmaya çalışmalıdır. Allahü teâlâ hiçbir şeye muhtaç olmadığı hâlde, kullarını emir ve yasaklar vermekle şereflendirdi. Her şeye muhtaç olan, biz kulların, bu büyük ihsana, bol bol teşekkür etmemiz, bunun için de, emirleri yapmaya, candan sarılmamız lâzımdır.

Ey Oğlum! İyi biliyorsun ki dünyada biri, mevki rütbe sâhibi olsa, emrinde bulunanlardan birine, mühim bir vazife verse, bu vazifenin yapılmasında, emir verene de fayda olduğu hâlde, bu işçi, bu vazifeye ne kadar çok ehemmiyet ve kıymet verir. Bu vazifeyi, bana büyük bir Zât verdi diye övünür ve seve seve, zevk ile yapmaya çalışır değil mi? Yazıklar olsun! Allahü teâlânın büyüklüğü, yüksekliği, bu kimsenin büyüklüğü kadar değil midir de, İslam dininin istediklerini yapmaya, böyle çalışılmıyor. [Allahü teâlânın emirleri vazife bilinmiyor ve (vazife mukaddestir! Önce vazife, sonra namaz) gibi şeyler deniyor. Halbuki Allahü teâlânın emirleri birinci vazife olmak lâzımdır.]

Utanmak lâzımdır. Gaflet uykusundan uyanmamız lâzımdır. Allahü teâlânın emirlerini yapmamak, iki sebepten ileri gelir:

1- Allahü teâlânın emirlerine, yasaklarına inanılmamıştır. [Bu ibâdetler Araplar içindir. Çöldeki insanların sağlam olması içindir. Bugün İsveç hareketleri, spor, fiziko-terapi, masaj, namazın işini görmekte, duşlar, banyolar, plajlar, abdestten daha modern temizlemektedir denilmesidir.]

2- Allahü teâlânın emirlerine ehemmiyet vermemektir. Bu emirlerin büyüklüğünü, mevki kumanda sâhibi kimselerin büyüklüğünden aşağı görmektir. Her iki sebep ile de, ibâdet etmemenin şenaatini, çirkinliğini düşünmemiz lâzımdır.

Ey evladım! Yalancılığı çok defa görülmüş olan birisi, düşman bu gece, filan yerden baskın yapacak derse, idareciler, akıllılar, karşı koyma güçlerini düşünmez mi? O kimsenin yalancı olduğunu bildikleri hâlde, tehlike bulunan işlerde, ihtiyatlı, tedbirli, uyanık bulunmak lâzımdır demezler mi?

Muhbir-i sâdık, yani hep doğru söyleyici, doğruluğu ile şöhret bulmuş “aleyhissalatü vesselâm”, tekrar tekrar, açıkça, ahiretin sonsuz azaplarını bildiriyor. Buna inanmıyorlar. İnanılsa da, tedbir, kurtulma çaresi düşünmüyorlar. Halbuki Muhbir-i sâdık, kurtuluş yolunu da, göstermektedir. O hâlde, Muhbir-i sâdıkın sözlerine, bir yalancının sözleri kadar kıymet vermemek, nasıl bir imandır? İmanım var demek, müslümanım demek, insanı kurtarmaz. Kalbin inanması, yakîn hâsıl etmesi lâzımdır. Halbuki yakîn nerede? Zan bile yok. Belki vehim bile değil. Çünkü, tehlikeli zamanlarda vehim edilen şeye karşı da, tedbir almak, akıl icâbıdır.

Hucürat sûresi, 18. âyetinde meâlen, “Allahü teâlâ, yaptıklarınızı hep görmektedir” buyrulduğu hâlde, haramları, yapıyorlar. Halbuki herhangi bayağı bir kimse, bu çirkin işleri görecek olsa, belki görmek ihtimali olsa, yapmaktan vazgeçerler. Bu halin iki sebebi olabilir: Ya, Allahü teâlânın verdiği habere inanmıyorlar. Yahut da, Allahü teâlânın görmesine ehemmiyet vermiyorlar. Haramları, bu iki sebep ile işlemek, imanı mı gösterir, kâfir olmayı mı gösterir?

Yavrum, yeniden imanını tazelemelisin! Peygamberimiz “aleyhissalatü vesselâm” buyurdu ki “Lâ ilâhe illallah, diyerek, imanınızı yenileyiniz!” Sonra, Allahü teâlânın râzı olmadığı işlerinden tövbe etmelisin. Yasak ettiği, haram ettiği şeylerden sakınmalısın. Beş vakit namazı cemaat ile kılmalısın. Gece namaz kılabilirsen, teheccüde kalkabilirsen, büyük saadet olur.

[Cuma, Arefe, Bayram, Kadir, Berat, Miraç, Aşure, Mevlüt ve Regâib gecelerinde ibâdet etmek çok sevaptır. Mevlânâ Muhammed Rebhami “rahmetullâhi aleyh” Rıyad-un-nasıhin kitabının, Hind basması, 172. sayfasında buyuruyor ki büyük İslam alimi, İmâm-ı Nevevî “rahmetullâhi aleyh”, (Ezkâr) kitabında buyuruyor ki gecenin on iki kısmından bir kısmını (yani bir saat kadar) ihya etmek, yani okumak, kılmak, duâ etmek, bütün geceyi ihya etmek olur. Yaz ve kış geceleri için hep böyledir. İbni Âbidin’in 461. sayfasındaki yazıdan da, böyle olduğu anlaşılmaktadır. Hakayık-ı Manzume’de diyor ki fıkıh kitaplarında, saat demek, bir miktar zaman demektir. Nevevî, Şâfiî mezhebinde müctehittir. Hanefilerin de, geceleri, böyle ihya etmeleri uygun olur). Hakayık-i manzume kitabı, Mahmud-i Buhârî’nin olup 2 cilttir ve Manzume-i Nesefi’nin şerhidir. Kıymetli fıkıh kitabıdır. Mahmud-i Buhârî, 671 [m. 1271] senesinde, Buhara’da vefât etmiştir.]

Zekat vermek de, İslamın beş şartından biridir. Zekat vermek elbette lâzımdır. [Birçok kitaplar, mesela Murad Mollâ kütüphanesinde, (1113) numaralı (Surre-tül-fetava) kitabı 14. sayfasında, (Zekat vermek lazım olup da, (o sene vermeyip), özürsüz geciktiren günaha girer ve şahadeti kabul olmaz) buyurmaktadır.] Zekatı kolayca verebilmek için, altından ve gümüşten ve ticaret eşyasından, fakirlerin hakkı olan kırkta biri, senede bir kere [mesela her Ramazan-ı şerif ayında] zekat niyeti ile ayrılıp, saklanır. Bütün sene içinde, istediği zaman, zekat vermesi câiz olanlardan, dilediğine verir. Her verişte, ayrıca zekat için, niyet etmeye lüzum yoktur. Ayırırken, bir kere niyet etmek yetişir. Herkes, fakirlere ve zekattan hakkı olanlara, bir senede ne kadar vereceğini bilir. Buna göre zekatından ayırıp saklar. Ayırırken, niyet etmezse, fakirlere verdikleri zekat olmaz. [Nâfile sadaka olur.] İşte böylece, hem zekat verilmiş olur, hem de, her zaman muhtaçlara yaptığı yardım, yerini bulur. Bir sene içinde, fakirlere yaptığı yardım, zekat için ayrılandan az olursa, artan zekatı, yine kendi malından ayrı saklamalı, gelecek sene ayrılacak olan zekat ile karıştırıp vermelidir. Her sene, böyle ayırıp, yavaş yavaş vermek câizdir. Yavrum! İnsanların nefsi bahildir, cimridir, tamakardır. Allahü teâlânın emirlerini yapmamakta inatcıdır. Onun için, biraz aşırı yazdım. Yoksa, malı da, canı da, mülkü de, hep O vermiştir. Onun verdiğine el uzatmaya kimin hakkı vardır? O hâlde zekatı ve öşrü seve seve vermek lâzımdır.

Her ibâdeti seve seve yapmalıdır. Kul hakkına dokunmamaya, hakkı olanları ödemeye, titizlikle çalışmalıdır. Üzerimizde kimsenin hakkı kalmamasına çok dikkat etmeliyiz! Hakkı dünyada ödemek kolaydır. Nezaket ile yumuşaklıkla haktan kurtulmak mümkün olur. Fakat, ahirette, iş böyle değildir. Orada, hak altından kurtulmak çok güçtür, çaresi bulunmaz.

[Kâfirlerin haklarını da gözetmek lâzımdır. Kâfir memleketlerindeki kâfirlerin de mallarına, canlarına ve namuslarına saldırmamalıdır. Kâfirlerin kanunlarına da karşı gelmemelidir.] İslamiyeti, dinini iyi bilen ve ahireti düşünen doğru âlimlere sorup öğrenmelidir. Böyle mübarek insanların sözleri ve kitapları, tesirli olur. Bunların nefeslerinin bereketi ile sözlerini yapmak kolay olur. [Para kazanmak için, rey kazanmak, mevki almak için, din kitabı yazan, nutk söyleyen, müslümanları aldatmak için yüzlerine gülen, din hırsızlarının yanından ve kitaplarından kaçmak lâzımdır.] Doğru âlim, güvenilir kitap bulunamayan yerlerde, bu gibilerden ancak, çok lüzumlu şeyler sorulabilir. Vaazları, nutukları dinlenmez.

Ey oğlum! Bizim gibi fakirlerin, yukarıda tarif ettiğimiz, alçak dünya düşkünleri ile ne işimiz vardır ki onların gidişlerinin iyiliğine, kötülüğüne karışalım? Allahü teâlânın Peygamberi “sallallâhü aleyhi ve sellem” lazım olan nasihatları, açıkça bildirmiş, söylenmedik bir şey kalmamıştır. Fakat bu yavru, bu fakirlere gelip, nasihat ve yardım istemiş olduğu için, bu yavrunun nasıl, ne yolda bulunduğu sık sık kalbe gelmektedir. Bu bağlılık bu satırların yazılmasına sebep olmuştur. Evet, bu yavrunun böyle sözleri çok işitmiş olduğunu biliyorum. Fakat, yalnız işitmekle, bir şey kazanılmaz. Duyduklarını, öğrendiklerini yapmak lâzımdır. Bir hasta, ilacını öğrenebilir. Fakat, ilacı kullanmadıkça, iyi olamaz. İlacı bilmek, onu iyi edemez. Bütün Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” ve âlimlerin “rahimehümullah” milyonlarca sözleri ve binlerle kitapları, hep işlemek içindir. Bilmek, kıyamette faydalı değil, şefaatcı değil, azap yapılması için huccet ve şahit olacaktır. Peygamber “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimiz buyurdu ki (Kıyamet günü, azâbın en şiddetlisine, en kötüsüne düşecek olan, ilminin faydasını görmeyen, gidişi ilmine uymayan alimdir).

Yavrum, o zamanki tövbenin, bağlılığın bir netice vermediğini sen de biliyorsun! Çünkü, Allahü teâlâyı seven ve unutmayanlardan uzak kalman, o saadet tohumunun açılıp büyümesine mâni oldu. Fakat, o tohumun çürümemiş olması, bu yavrunun yetişmeye elverişli, nefis bir cevher olduğunu göstermektedir. O tövbenin, o bağlılığın bereketi ile Allahü teâlânın, bu yavruyu, ergeç, sevdiği, seçtiği yola kavuşturacağı ümit olunur. Her ne pahasına olursa olsun, Allah yolunda bulunanlara olan sevgiyi elden kaçırmayınız! Bunlara sığınmak, bunlarla beraber olmak iştiyakını kalbinize yerleştiriniz! Bu büyüklere olan sevginiz sebebi ile Allahü teâlânın, kendi sevgisini içinize yerleştirmesini ve kalbinizi, bu dünya çerçöplerine bağlamaktan kurtarıp, büsbütün kendisine çekmesini isteyiniz! Fârisî beytler tercümesi:

Aşk öyle bir ateştir ki yanarsa eğer,
Maşuktan başka her şeyi yakar, kül eder.

Haktan gayrıyı katl için (LÂ) kılıcı çek,
(LÂ) dedikten sonra, bir şey kaldımı bir bak.

(İLLALLAH)dan başka ne varsa, hepsi gitti;
Sevin ey aşk! Hakka ortak kalmadı bitti.

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler