HÜCCETÜ’L-İSLAM İMÂM-I GAZÂLÎ’NİN  EYYÜHE’L-VELED (Ey Oğul) Risâlesinin Tercümesi

(Eyyühe’l-Veled kitabı, Arabî olup birçok kütüphanelerimizde, mesela Beyazıt’ta Belediye kütüphanesinde 812 ve 941 numaralar ile mevcuttur. Türkçe tercümesi de, mesela Nuri Osmaniye Kütüphanesinde vardır. Biz, Bursa Umumi Kütüphanesi Eminiye kısmında 97-1437 numarada kayıtlı fârisî tercümesinden bir miktar Türkçeye çevirdik.)

Herhangi bir kimse, herhangi bir yerde, herhangi bir zamanda, herhangi bir kimseye, herhangi bir şeyden dolayı, herhangi bir surette hamd eder, onu methederse, bu hamdlerin hepsi, Allahü teâlâya mahsustur. Çünkü, her şeyi yaratan, terbiye eden, yetiştiren, her iyiliği yaptıran, gönderen hep O’dur. Kuvvet, kudret sahibi yalnız O’dur.

Bütün dualar ve iyilikler, O’nun Peygamberi ve sevgilisi olan Muhammed aleyhisselâma ve ona yakın ve sevgili olanların ve Ashâbının hepsine olsun.

Büyük İmâm, insanlığın büyük önderi, müslümanların haklı ve doğru olduklarını gösteren senedleri, İmâm-ı Muhammed Gazâlî (Allahü teâlâ ona bol bol rahmet eylesin) hazretleri hicretin 450. yılında Tus şehrinde tevellüd ve 505 [m. 1111] de orada vefat etti. Kendisine senelerce hizmet edip ilim öğrenen talebesinden birisi, kendi kendine düşünüp; senelerce zahmet çekip çok şey öğrendim. Bu kadar çok ilimden bana en lüzumlu ve faydalısı acaba hangisidir? Ahirette imdadıma yetişecek, mezarda dünya dostlarım beni yalnız bırakıp gittikleri zaman, bana arkadaş olacak, mezardan kalkınca, ananın evladından, kardeşin kardeşinden, dünyadaki dostların birbirlerinden kaçıp, herkes başının çaresini aradığı vakit beni kurtaracak olan acaba hangisidir? Dünyada, ahirette faydası olmayan acaba hangileridir? Bilsem de bunlardan uzaklaşsam. Çünkü, Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” (Faydasız ilmi öğrenmekten ve Allahü teâlâdan korkmayan kalpten ve dünyaya doymayan nefsten ve Allah için ağlamayan gözden ve kabule lâyık olmayan duadan Allahü teâlâ bizi korusun) buyurmuştur, diye uzun zaman düşündükten sonra, anlamak için hocası olan Hüccetü’l-İslâm İmâm-ı Gazâlî’ye (Allahü teâlâ, onun kabrini nur ile doldursun) mektup yazdı ve bununla beraber birkaç zaman hayırlı duâ etmesini yalvardı ve bu sualin cevabı, her ne kadar İhyaü’l-ulum, Kimya-yı saadet, Tefsirler, Hadis-i Erbain ve Minhac gibi kitaplarınızda yazılı ise de, bana kısa, açık ve faydalı cevap veriniz de, her sabah okuyup, ona göre hareket edeyim, dedi.

Hüccetü’l-İslâm İmâm-ı Gazâlî, şu cevabı yazıp gönderdi:

1 — Ey sevgili oğlum ve sâdık dostum! Allahü teâlâ, sana uzun uzun ömürler verip, ömrünü ibadet ile ve Onun gösterdiği yolda gitmek ile geçirmek nasip eylesin! Bütün nasihatler Peygamberimiz Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemden alınmıştır. Ondan gelmeyen nasihatler fayda vermez. Dünyaya yayılmış olan bu nasihatlerden, birisini bile almadın ise, senelerce yanımda niçin kaldın ve niçin okudun?

2 — Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” dünyaya yayılan nasihatlerinden biri şudur:
(Allahü teâlânın, bir kuluna rahmet etmeyeceğine, ona gazap ve azap edeceğine alâmet, dünyaya ve ahirete faydası olmayan şeylerle meşgul olması, zamanlarını lüzumsuz şeylerle öldürmesidir. Bir kimsenin ömründen bir saati, Allahü teâlânın beğenmediği bir şeyde geçerse, ne kadar çok pişman olsa, üzülse yeridir. Bir kimse 40 yaşını geçtiği hâlde onun hayırlı işleri, yani sevapları, kötü işlerinden, yani günahlarından ziyade olmadı ise, Cehenneme hazırlansın).

3 — Bu hadis-i şerifin mânâsını iyi anlayanlara, bu nasihat yetişir.

4 — Nasihat vermek kolaydır. Nasihat kabul etmek güçtür. Çünkü, nefslerine uyanlara, dünya zevklerinin peşinde koşanlara, nasihat acı gelir, haramlar ise tatlı gelir. Bunun için, Allahü teâlâ, Kur’ân-ı Kerîmde, meâlen (Kâfirlerle harbediniz! Harp, size, acı ve sıkıntılı gelir. Size zor gelen şeyler, yani Allahü teâlânın emirleri, sizin için hayırlıdır, iyidir. Size iyi gelen, sevdiğiniz şeyler, yani haramlar, size zararlıdır, fenadır. Hayırlı olanları Allahü teâlâ biliyor, siz bilmiyorsunuz) buyurdu. Hele senin gibi, ilim ismi verilen ve ilim şekline sokulan, lüzumsuz şeyleri öğrenenlere ve ilmi, dünyada ve ahirette kendine ve insanlara faydalı olmak için değil, herkese büyüklük satmak için ve yalnız dünyalık kazanmak için okuyup, ahiretlerini düşünmeyenlere nasihat tesir etmez. Amelsiz ilim, insanı kurtarır zannediyorsun ve ilim sahibi olunca, amel etmeden kurtuluruz sanıyorsun. Bu halinize çok şaşılır. Çünkü ilmi olan kimsenin, amelsiz kuru ilmin kıyamette kendine zarar vereceğini, bilmiyordum, diye özür ve bahane yapamayacağını bilmesi lazımdır. Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” şu hadis-i şerifini de işitmediniz mi? Buyuruyor ki (Kıyamet günü azapların en şiddetlisi, elbette, ilminin faydasını görmeyen âlime olacaktır). Büyüklerden biri, Cüneyd-i Bağdâdî’yi “kaddesallahü ruhah”, rüyada görüp ne hâlde olduğunu sorunca, Cüneyd buyurdu ki o kadar sözlerim, keşif ve işaretlerim, yani zahiri ve batıni bilgilerim hep harab oldu, tükendi; yalnız bir gece kıldığım iki rekat namaz imdadıma yetişti.

5 — Ameli, ibadeti elden bırakma! Kalbe ait halleri ve bilgileri unutma! Yani hareketlerin ilme, hallerin de, tasavvufa uygun olsun!

İyi bil ki amelsiz ilim, insanı kurtaramaz. Bunu sana bir misal ile anlatayım: Bir kimse, dağda bir arslana rastlasa, yanında tüfeği ve kılıcı bulunsa ve bunları kullanmasını iyi bilse ve ne kadar cesur olursa olsun, bu aletleri kullanmadıkça, arslandan kurtulabilir mi? Sen de bilirsin ki kurtulamaz. İşte bunun gibi, bir kimse ne kadar ilim sahibi olursa olsun, bildiğine göre hareket etmezse, ilminin faydası olmaz. Diğer bir misal, bir tabib hastalansa, hastalığını teşhis edip ilacını da bilse ve bu ilaç hakikaten o hastalığa çok iyi gelse, ilacı kullanmadıkça, yalnız bilgisinin onu iyi edemeyeceğini pekala bilirsin. Şairin dediği gibi:

Binlerce litre ilaç yapsan,
Faydası olmaz içmedikçe.

Bir insan ne kadar ilim edinse, ne kadar kitap okusa, bildiklerini yapmadıkça faydası olmaz.

6 — Allahü teâlânın emrettiği, beğendiği iyi şeyleri yaparak onun merhametini kazanmaz isen, rahmetine kavuşamazsın. Bir âyet-i kerimede meâlen, (İnsan yalnız çalışmakla ve ibadet yapmakla saadete kavuşur) buyuruldu. Bu âyet-i kerime, sonra başka âyet ile değiştirildi, diyen olursa; böyle söyleyen değişsin, yıkılsın. Eğer bu âyet değiştirildi dersen, diğer âyetlere ne diyeceksin? Bir âyet-i kerimede meâlen, (Allahın rahmetine kavuşmak isteyenler, emirlerini yapsınlar) buyuruldu. Bir âyet-i kerimede meâlen, (Dünyada yapılanların karşılıklarını göreceklerdir) ve bir âyet-i kerimede meâlen, (İman edip, ibadet yapanlar ve haramlardan kaçanlar, elbette Cennetlere girecek, nimetlere kavuşacaklardır) ve bir âyet-i kerimede meâlen, (Cennet yalnız iman edip, ibadet edenler içindir) ve bir âyet-i kerimede meâlen, (Allahü teâlâya ve Onun Peygamberlerine itaat edenler, ahirette Peygamberlere ve Sıddıklara ve şehitlere ve salihlere verilen nimetlere ortak olacaklardır) buyuruldu. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” hadis-i şerifte, (Müslümanlık 5 şey üzerine kurulmuştur: 1.si, Allahü teâlâya ve Muhammed aleyhisselâmın Onun Peygamberi olduğuna inanmak, 2.si her gün beş vakit namaz kılmak, 3.sü, senede bir kere malının kırkta birini müslüman olan fakirlere zekat vermek, 4.sü, Ramazan-ı şerif ayında her gün oruç tutmak, 5.si, Mekke-i mükerremeye giderek, ömründe bir kere hac etmek) ve bir hadis-i şerifte, (İman, altı şeye kalp ile inanmak ve inandığını dili ile söylemek ve Allahü teâlânın emirlerini beğenmektir) buyurdu. İnanmakla ve söylemekle iman hâsıl oluyor, ibadet etmekle kemale gelip cilalanıyor. Ehl-i sünnetin reisi, din-i İslamın en büyük alimi İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe “rahmetullâhi aleyh”  vasiyetnamesinde buyuruyor ki: (İman, dil ile söylemek ve kalp ile inanmaktır). Amelin lazım olduğunu gösteren daha sayabildiğin kadar vesikalar vardır. Fakat ne yapayım ki sen uykudasın! Eğer bu sözümden, (Şu hâlde insanlar amelleri için Cennete girecek, Allahü teâlânın rahmetiyle, ihsanıyla girmeyecekmiş) dersen, sözlerimi anlamamış olursun. Demek istiyorum ki insan Allahın lutfü, ihsanı ile Cennete girecektir. Fakat itaat ve ibadet yaparak rahmete kavuşmaya hazırlanmaz ve lâyık olmazsa Allahın lutfü ve rahmeti ona gelmez. Nitekim bir âyet-i kerimede meâlen, (Rahmetim, muhsinler için, yani emirlerimi kabul edip yapanlar içindir) buyuruldu. Allahü teâlânın rahmeti yetişmezse, kimse Cennete giremez. Cennete yalnız iman ile girilecektir, denilirse, evet öyledir, lakin birçok tehlikeleri atlattıktan sonra girilecektir. İman ile gitmeyen, Cennete girmeyecektir. Cennete girmek için ahirete iman ile gitmek ve diğer tehlikeleri de atlatmak lazımdır. Fakat bu zaman da Cennetin en aşağı derecesine kavuşabilir.

7 — İyi bil ki çalışmayınca, din yolunda yürümedikçe sevap kazanamazsın! Benî İsraîl’den birisi çok seneler ibadet etmişti. Allahü teâlâ, bunun ibadetlerini meleklere göstermek istedi. Yanına bir melek gönderip şöyle sordurdu: Daha ne kadar ibadet edeceksin? Cennetlik olmadın mı? Cevabında dedi ki: Benim vazifem, kulluk yapmaktır. Emir sahibi Odur. Melek bu cevabı işitince: (Ya Rabbi! Sen her şeyi bilirsin. O kulunun cevabını da duydun) dedi. Bir hadis-i kudsîde meâlen, (O kulum, alçaklığı ile aşağılığı ile beraber bizden yüzünü çevirmiyor, biz de ihsan ve merhamet sahibi olduğumuzdan, elbette onu bırakmayız. Ey meleklerim! Şahit olunuz, onu affettim) buyuruldu.

8 — Peygamberimiz Muhammed “aleyhisselâm” bak ne buyuruyor: “Ahirette hesaba çekilmeden önce, dünyada iken hesabınızı görünüz ve tartılmadan önce, kendinizi tartınız!” Ali Murtezâ “radıyallâhu anh” buyurdu ki: “Uğraşmadan, çalışmadan Cennete kavuşacağını zanneden kimse, hayale kapılıyor. Çalışarak kavuşacağım diyenin de kendini yorması, ibadet meşakkatlerini yüklenmesi lazımdır.” Hazret-i Ali’nin “radıyallâhu anh” talebesinden Hasan-ı Basrî “rahmetullâhi aleyh” diyor ki: “İbadet etmeden Allahü teâlâdan Cennet istemek, büyük günahtır.” Büyüklerden biri buyuruyor ki: “İlmi faydalı olan kimse, ibadeti bırakmaz, ibadetin sevâbını düşünmeyi bırakır.” Peygamber efendimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: “Akıl sahibi, nefsini ezip, ahirette lazım olan şeyler için çalışır. Ahmak olan da nefsinin arzuları peşinde koşup, Cennete götürmesi için de, Allaha duâ eder.”

9 — İlim öğrenmek ve kitap okumak için çok gecelerini feda ettin ve çok tatlı uykularını kendine haram ettin. Bilmem ki niçin kendini bu kadar harab ettin? İlim öğrenmekten maksadın eğer dünya menfaatlerini toplamak, şöhret, mevki sahibi olmak ve müslümanlara büyüklük göstermek idi ise, sana yazıklar olsun! Çok aldanmışsın, kendini azâba sürüklemişsin! Yok eğer maksadın İslamiyete ve Muhammed aleyhisselâmın dinine yardım etmek ve ahlakını temizlemek ve nefsini kırmak idi ise, sana müjdeler olsun! Kendine ne güzel ve ebedî istikbal hazırlamışsın. İstikbal, saadet-i ebediyeye kavuşmaktır. Beyt:

Senin için olmayan uykusuzluklar boşunadır,
Başkalarının firâkına ağlamak boşunadır.

10 — Keyfine göre yaşa! Fakat bu yaşaman uzun sürmeyecek, bir gün elbette öleceksin. Gece gündüz düşündüğün, sımsıkı sarıldığın lezzetlerden elbette ayrılacaksın. Dünyanın nesini seversen sev, hepsine veda edeceksin! Elinden geleni yap! Fakat unutma ki her yaptığının hesabını vereceksin!

11 — İman edilecek şeyleri akla uydurmaya, beğendirmeye uğraşmak, dinsizlerle, cahillerle, münakaşa edip, onların bozuk düşünceleri ile uğraşmak ve Kur’ân-ı Kerîmi öğrenmeden ve namazı, abdesti, orucu, farzları, haramları okumadan, bilmeden para kazanmaya kalkışmak, herkesten fazla zengin olmak için doktorluk, mühendislik, edebiyat, hukuk ilimleriyle uğraşmak, ömrü boş yere harcamak olur.

Allahü teâlâya yemin ederim ki Îsâ aleyhisselâmın İncil’inde okudum; bir kimseyi tabuta koyduktan mezara bırakıncaya kadar; Allahü teâlâ ona kırk sual soracaktır. Birincisi, (Ey kulum! Yaşadığın müddetçe hep dünya için süslendin, herkesin beğenmesi, hürmet etmesi için birçok şeyler öğrendin. Benim emrettiğim şeyleri de öğrendin mi, istediklerimi yapıp haram ettiklerimden kaçındın mı?)

12 — Allahü teâlâ sana her gün soruyor: (Başkaları için niye bu kadar uğraşıyorsun? Görmüyor musun ki tepeden tırnağa kadar benim iyiliklerim ile ihsanlarım ile örtülüsün?) Fakat sen bunu duymuyorsun. Çocuk oyuna dalıp etrafını görmediği gibi, dünya zevkleri, nefsin arzuları seni sağır ve kör etmiş!

13 — İlim öğrenip de bunu kullanmamak deliliktir. İlimsiz amel de yanlış olur, kabul edilmez. Mısra:

İlim edin ve ibadette kusur etme!
Ateşte sonsuz yanmaktan bu ikisi kurtarır.

Bugün seni günahtan korumayan ve ibadete sevketmeyen ilim, yarın Cehennem ateşinden de korumaz. İbadet ederek geçmiş günahlarını affettiremezsen, kıyamette elin ve dilin âciz kaldığı zaman, (Ya Rabbi, bizi geri dünyaya gönder, bütün ömrümüzü ibadetle geçireceğiz) diyenlerden olursun. Fakat (Ey ahmak! Oradan geldin ya!) cevabını alıp kalırsın!

14 — Can-ü gönülden çalışmak, Allahü teâlânın düşmanı olan nefse şiddetle karşı koyup, onu ezmek lazımdır ve her an kendini mezarda bilip, ona göre hazırlanmalıdır. Senden evvel gidenler, hep sana, onlara ne zaman ve ne hâlde kavuşacağına bakıyorlar. Aklını başına topla da, oraya sermayesiz gitme! Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallâhu anh” buyurdu ki: “İnsanın vücudu, ya kuş kafesine benzer ki açılınca kuş uçup kurtulur veya hayvanın ahırına benzer ki açılınca hayvan yük çekmeye, zahmete sokulur.” Düşün! Bakalım sen bunlardan hangisisin? Kuş kafesi isen, (Rabbine kavuş) sesini işitince uçup yükselirsin. Nitekim hadis-i şerifte, “Sa’d bin Muâz’ın “radıyallâhu anh” ölümü sebebiyle arş titredi.” buyuruldu. Eğer Allah korusun, ahıra benziyorsan, yani Allahü teâlânın, “Başlarına gelecekleri düşünmediklerinden, hayvanlara benzerler, hatta daha aşağıdırlar” buyurduğu kimselerden isen, hiç şüphe etme ki hâneden hâviyeye, yani doğru Cehenneme gidersin. Hasan-ı Basrî “rahmetullâhi aleyh” hazretleri, bir gün eline bir bardak soğuk şerbet almıştı. Birdenbire bayılarak bardak elinden düştü. Kendisine gelince, sebebini sordular. “Cehennemde yananların, Cennetteki arkadaşlarına seslenerek: (İçtiğiniz Cennet sularından bize biraz veriniz) dedikleri hatırıma geldi, korkudan aklım kaçtı” dedi.

15 — Yalnız ilim kâfi olup ibadete lüzum olmasaydı, her gece sabaha karşı, “Duâ eden, isteyen yok mu? Vereyim. Tövbe eden yok mu? Affedeyim” buyurulmazdı. Bir gün Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzurunda sahabeden Abdullah ibni Ömer’i methettiler. “İyi insandır, teheccüd namazı kılsaydı, daha iyi olurdu” buyurdu. Yine bir gün Ashâbdan birine: “Ey… Çok uyuma! Geceleri çok uyumak, insanı kıyamette muhtaç eder” buyurdu.

16 — (Gece teheccüd kıl) âyet-i kerimesi, emirdir. (Seher vakitleri istiğfar eder) ayeti, şükürdür. Yani Allahü teâlâ, istiğfar edenleri meth buyuruyor. Seher vakitleri istiğfar edenler zikir sevâbına da nail olur. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyuruyor ki “Üç sesi Allahü teâlâ sever: Hürmet ile tecvid ile Kur’ân-ı Kerîm okuyanların sesini, seher vakitleri istiğfar edenlerin sesini ve Allahü teâlâyı zikredenlerin sesini”. Süfyân-ı Sevrî “rahmetullâhi aleyh” diyor ki “Allahü teâlâ, seher vakitleri bir rüzgar estirir ki istiğfar ve zikir sesleri ile karışarak eser.” Yine dedi ki “her gece, (Allaha ibadet edenler yok mu, kalksınlar) diyen bir ses cihanı kaplar. Abidler kalkıp sehere kadar ibadet ederler. Seher vakti olunca, (İstiğfar edenler yok mu?) denir. Bunlar kalkıp istiğfar ederler. Fecir doğup sabah namazı olunca, (Gafillerden kalkan yok mu?) denir. Bunlar, mevtalar mezardan kalkar gibi kalkarlar.”

17 — Lokman Hakîm “rahmetullahi teâlâ aleyh”, oğluna şöyle nasihat ederdi: “Oğlum, horoz senden daha akıllı olmasın! Halbuki o, her sabah zikir ve tesbih ediyor, sen ise uyuyorsun.” Şu iki beyti burada söylemek çok güzel olur:

Gece karanlığında güvercin, dallar üzerinde,
Feryat ile zikrediyor, ben ise uykudayım.
Bu hal, beni utandırsın! Eğer aşık olsaydım.
Güvercinden evvel, gece ben ağlardım.

18 — Nasihatların hülasası, özü, Allahü teâlâya kulluk ve itaat etmenin ne demek olduğunu bildirmektir. Tâat demek ve ibadet demek, Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâma tabi olmak demektir. Yani, bütün sözlerini ve hareketlerini Onun emirlerine ve nehylerine uydurmak demektir. Yani her söylediğin ve her yaptığın ve söylememen ve yapmaman, hep Onun emri ile olmaktır. Şunu iyi bil ki ibadet şeklinde yaptığın işler, eğer Onun emri ile olmadı ise, ibadet olmaz, belki günah olur. Namaz ve oruç iseler de böyledir. Nitekim biliyorsun ki Ramazan Bayramının birinci günü ve Kurban Bayramının her dört günü oruç tutmak günahtır, isyan etmektir. Halbuki oruç bir ibadettir. Fakat, emir ile olmadığından günah oldu. Bunun gibi, başkasından zor ile alınan elbise içinde veya böyle bir yerde namaz kılmak da günahtır. Halbuki namaz bir ibadettir. Fakat, emir ile olmayınca isyan oluyor. Bunlar gibi, bir kimsenin, nikahlı ailesi olan bir kız ile her türlü oyun ve latifeler yapması ibadettir, yani sevaptır. Bunun sevâbı hadis-i şerif ile bildirilmektedir. Halbuki yapılan şey oyun ve eğlencedir. Fakat emir ile olduğundan sevaptır. Görülüyor ki ibadet demek, yalnız namaz kılmak, oruç tutmak değildir. İbadet demek, İslamiyetin emirlerine uymak demektir. Çünkü, namaz ve oruç, İslamiyete uygun olunca, ibadet olurlar.

19 — O hâlde, bütün sözlerini ve bütün hareketlerini İslamiyete uydur! Çünkü, kim olursa olsun, İslamiyete uymayan ilimler ve çalışmalar, doğru yoldan sapmaktır ve Allahü teâlâdan uzaklaşmaya sebep olurlar. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” işte bunun için, eskiden kalma ilimleri ve adetleri neshetti, değiştirdi. O hâlde, İslamiyetin müsaadesi olmadan ağzını açmamak lazımdır ve iyi bil ki senin öğrendiğin ilimlerle Allah yolunda gidilemez. Şunu da bil ki bu yol, kendilerine sûfî ismini vererek, tarikat büyüklerinin yolunda olduklarını iddia eden cahillerin, mânâlarını anlamadıkları, İslamiyete uymayan sözleri ile de gidilemez. Bu yolda ancak, nefs ile mücadele edenler gidebilir. Nefsin arzularını, şehvetlerini İslamiyetin dışına taşırmamak lazımdır. Laf ile gidilmez. İslamiyette yeri olmayan sözler ve ilimler ve şehvet ile karışmış gâfil kalp, şekâvet ve felâket alâmetleridir.

20 — Öyle şeyler soruyorsun ki bunlardan bazıları ne söylemekle, ne de yazmakla anlatılabilir. Ancak oralara yetişenler, ele geçirenler bilirler. Ele geçiremeyenlerin anlamasına imkan yoktur. Çünkü bunlar, tadını alınca anlaşılacak şeylerdir. Tadarak anlaşılabilecek şeyler, söylemekle ve yazmakla anlatılamaz. Tatlılık, ekşilik, acılık ve tuzluluk söz ve yazı ile anlatılmaz.

21 — İnnin bir adam, çoluk çocuk sahibi birisine mücâmeât lezzetini sorarsa, ona verilecek cevap ancak şu olur: (Bundan evvel senin innin olduğunu biliyordum, şimdi ahmak olduğunu da anladım. Bu lezzet, tadılınca anlaşılır, bilmeyenlere söylemekle ve yazmakla anlatılamaz).

22 — Suallerinden birkaçı böyle idi. Söylemekle ve yazmakla anlatılacak olanların cevapları ise, İhyaü’l-Ulûm ve Kimya-yı saadet ve Minhac ve diğer kitaplarımda uzun uzadıya yazılıdır. Bu kitaplarımdan oku! Bununla beraber, şimdi de kısaca yazıyorum.
Allahü teâlânın yolunda yürümek isteyen bir kimseye evvela ne yapmak lazımdır? diyorsun. Evvela Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uygun, temiz bir itikat ve iman lazımdır. Bundan sonra, tövbe-i nasûh, yani daha işlememek üzere, günahlara tövbe etmek, üçüncüsü, herkes ile helalleşmek, üzerinde hiçbir mahlukun hakkı kalmamak, dördüncüsü, Allahü teâlânın emirlerini yapacak kadar, İslamiyeti öğrenmektir. İslamiyeti bundan fazla öğrenmek, herkese vâcip değildir. Diğer ilimleri lüzumu kadar okumalıdır. Bu lüzum, herkesin sanatına, mesleğine, ihtisasına göre değişir. Bunu, bir hikaye ile daha iyi anlayabilirsin.

Hikaye: Şiblî hazretleri “rahmetullâhi aleyh” diyor ki “400 hocadan ders okudum. Bunlardan dört bin hadis-i şerif öğrendim. Bütün bu hadislerden bir tanesini seçip kendimi ona uydurdum, diğerlerini bıraktım. Çünkü, kurtuluşu ve saadet-i ebediyeye kavuşmayı bunda buldum ve bütün nasihatleri hep bunun içinde gördüm. Seçtiğim hadis-i şerif şudur: Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” bir Sahabiye buyuruyor ki: “Dünya için, dünyada kalacağın kadar çalış! Ahiret için, orada sonsuz kalacağına göre çalış! Allahü teâlâya, muhtaç olduğun kadar itaat et! Cehenneme dayanabileceğin kadar günah işle!”.”

23 — Bu hadis-i şerif gösteriyor ki sana lüzumundan daha çok ilim lazım değildir. Çünkü, ilmi çok öğrenmek farz-ı kifâyedir. Farz-ı ayn değildir. Bu işi, başkaları yaparak senin yükünü almışlardır. Aşağıdaki hikayeyi okursan, bunu iyi anlarsın:

Hikaye: Hâtim-i Esam, Şakîk-i Belhî’nin talebesinden idi. Bir gün Şakîk-i Belhî kendisine sordu: Ne kadar zamandır buraya geliyor, beni dinliyorsun? Otuz üç senedir. Bu kadar zaman içinde benden ne öğrendin, neler istifade ettin? “sekiz şey istifade ettim” dedi. Şakîk, bunu duyunca “yazıklar olsun sana ey Hatim! Bütün zamanımı sana harcadım, senin ise sekiz şeyden fazla istifaden olmamış” diye çok üzüldü. Hâtim dedi ki: “Ey hocam, doğrusunu istiyorsan, böyledir. Bundan fazlasını da zaten istemem. Bana bu kadar yetişir. Çünkü, iyi biliyorum ki dünyada, ahirette felaketlerden kurtulup saadet-i ebediyeye kavuşmak, bu sekiz bilgi ile olacaktır” dedi. Hocası, “söyle! Bunları ben de anlayayım!” dedi.

Hâtim dedi ki: “Birincisi, insanlara baktım, herkes, bir şeyi seçmiş gördüm ve bu sevgililerin çoğu, onlara ölüm yatağına kadar, bazıları öldüğü vakte kadar, bazıları da, mezara girinceye kadar, arkadaşlık ediyor ve sonra onları yalnız ve zavallı olarak bırakıp ayrılıyorlar, gördüm. Onunla beraber kimse mezara girmiyor, dert ortağı olmuyor. Bu hâli görünce, düşündüm ve kendime dedim ki dünyada öyle bir dost seçmeliyim ki mezara benimle gelsin, bana orada arkadaşlık etsin. Aradım, taradım, Allahü teâlâya yapılan ibadetlerden başka böyle sâdık bir sevgili bulunmadığını gördüm. Dost olarak onları seçtim ve onlara sarıldım.”

Şakîk, bunu duyunca, “çok güzel yapmışsın ya Hâtim, çok doğru söylüyorsun, ikinci faydayı da söyle, anlayayım” dedi.

Hâtim dedi ki: “Ey Hocam! İkinci faydam: İnsanlara baktım, herkesi, arzuları, keyifleri peşinde koşuyor, nefsin şehvetleri arkasında yürüyor gördüm ve bir âyet-i kerimenin şu meâl-i Âlîsini düşündüm: (Allahü teâlâdan korkarak nefslerine uymayanlar, elbette Cennete gideceklerdir). Çok düşündüm. Kur’ân-ı Kerîmin baştan başa doğru olduğunu, bilgilerimle, tecrübelerimle, aklımla, vicdanımla anladım ve tam inandım. Nefsimi düşman bilerek, ona aldanmamaya karar verdim ve arzularını, şehvetlerini yapmadım. Nihayet teslim olarak, ibadetlerden kaçan o nefsin, şimdi Allahü teâlâya itaate koştuğunu, şehvetlerden vazgeçtiğini gördüm.”

Şakîk bunları işitince, “Allah sana iyilikler versin, ne güzel yapmışsın, üçüncü faydayı da söyle dinliyeyim” dedi.

Hâtim dedi ki “üçüncü faydam, herkes dünyada bir sıkıntıya girmiş, dünyalık toplamaya uğraşıyorlar, gördüm, sonra bir âyet-i kerimenin şu meâl-i şerîfini düşündüm: (Dünya malından, sarıldığınız, sakladığınız her şey, yanınızda kalmayacak, sizden ayrılacaktır! Ancak Allah rızası için yaptığınız iyilikler ve ibadetler sizinle beraber kalacaktır!) Dünya için topladıklarımı, Allah yolunda harcadım, fukaraya dağıttım! Yani Bâkî kalmaları için, Allahü teâlâya ödünç verdim!”

Şakîk-i Belhî “kaddesallahü teâlâ sirrehül’azîz” “Ne güzel yapmışsın ve ne güzel söylüyorsun ya Hâtim, dördüncü faydayı da söyle dinliyeyim”, dedi.

Hâtim “rahmetullahi teâlâ aleyh” dedi ki ” dördüncü faydam, insanlara baktım, herkesin başkalarını beğenmediğini gördüm. Buna sebep, birbirlerine hased etmeleri olduğunu, birbirlerinin mevkilerine, mallara ve ilimlere göz dikmeleri olduğunu anladım ve bir âyet-i kerimenin şu meâl-i âlîsine dikkat ettim: (Dünyadaki maddî, mânevî bütün rızklarını aralarında taksim ettik.) Herkesin ilim, mal, rütbe, evlat gibi rızıklarının dünya yaratılmadan evvel, ezelde taksim edildiğini, kimsenin elinde bir şey olmadığını ve çalışmayı, sebeplere yapışmayı emrettiğinden, O’na itaat etmiş olmak için çalışmak lazım geldiğini ve hased etmenin büyük zararlarından başka, zaten lüzumsuz olduğunu anladım ve Allahü teâlânın ezelde yaptığı taksime ve çalışınca Rabbimin gönderdiğine razı oldum ve bütün müslümanlarla sulh üzere olup herkesi sevdim ve herkes tarafından sevildim.”

Şakîk bunları duyunca, “Ne iyi yapmışsın ve ne iyi söylüyorsun; beşinci faydayı da söyle dinleyeyim ya Hâtim!” dedi.

Hâtim dedi ki “Beşinci faydam, İnsanlara baktım, birçoklarının insanlık şerefini, kıymetini, âmir, müdür olmakta, insanların kendilerine muhtaç olduklarını ve karşılarında eğildiklerini görmekte zannettiklerini ve bununla iftihar ettiklerini, övündüklerini gördüm. Bazıları da, kıymet ve şeref, çok mal ve evlat ile olur sanarak, bunlarla iftihar ediyorlar. Bir kısmı da, insanlık şerefi, malı, parayı insanların hoşuna gidecek, herkesi eğlendirecek yerlere sarfetmektir, sanarak, Allahü teâlânın emrettiği yerlere ve emrettiği şekilde harcedemiyorlar ve bununla öğünüyorlar gördüm ve bir âyet-i kerimenin şu meâl-i âlîsini düşündüm: (En şerefliniz ve en kıymetliniz, Allahü teâlâdan çok korkanınızdır). İnsanların yanıldıklarını, aldandıklarını anladım ve takvaya sarıldım. Rabbimin affına ve ihsanlarına kavuşmak için, Ondan korkarak İslamiyetin dışına çıkmadım, haramlardan kaçtım.”

Şakîk bunları işitince, “Ne güzel söylüyorsun, altıncı faydanı da söyle” dedi.

Hâtim dedi ki “Altıncı faydam: İnsanlara baktım. Birbirlerinin mallarına, mevkilerine ve ilimlerine göz dikerek, fırka fırka, parti parti ayrılarak, birbirlerine düşmanlık ettiklerini gördüm ve bir âyet-i kerimenin şu meâl-i âlîsini düşündüm: (Sizin düşmanınız şeytandır. Yani, sizi, Allah yolundan, müslümanlıktan ayırmak için uğraşanlardır. Bunları düşman biliniz). Kur’ân-ı Kerîmin doğru söylediğini bildim ve şeytanı ve onun gibi müslümanlarla uğraşanları düşman bilip sözlerine aldanmadım, onlara uymadım. Onların tapındıklarına tapmadım. Allahü teâlânın emirlerine itaat ettim. Ehl-i sünnet âlimlerinin gösterdiği yoldan ayrılmadım. Kurtuluş yolunun, doğru yolun, yalnız Ehl-i sünnet yolu olduğuna inandım. Nitekim, bir âyet-i kerimenin meâl-i âlîsi: (Ey Âdem oğulları! Şeytana tapmayınız, o sizin en belli düşmanınızdır, diye, sizden söz almadım mı idi, bana itaat, ibadet ediniz! Kurtuluş yolu, ancak budur) dır. Onun için, müslümanları aldatmaya uğraşanları dinlemedim. Muhammed aleyhisselâmın yolunu gösteren Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından ayrılmadım.” deyince, Şakîk; “Ne güzel yapmışsın, yedinci faydayı da söyle” dedi.

Hâtim dedi ki “Yedinci faydam: Herkes yiyip içmek, para kazanmak için uğraşıyor. Bu yüzden haram ve şüpheli şeyleri de alıyorlar ve zillete, hakaretlere katlanıyorlar. Bir âyet-i kerimenin şu meâl-i âlîsini düşündüm. (Allahü teâlâ tarafından rızkı gönderilmeyen yer yüzünde bir canlı yoktur.) Kur’ân-ı Kerîmin elbette doğru olduğunu ve o canlılardan biri olduğumu bildim. Rızkımı göndereceğine söz verdiğine, elbette göndereceğine güvenerek O’nun emrettiği gibi çalıştım.” deyince, Şakîk, “Ne iyi yapmışsın ve ne iyi söylüyorsun, sekizinci faydayı da söyle” dedi.

Hâtim dedi ki “Sekizinci faydam: Herkesin, bir kimseye veya bir şeye güvendiğini gördüm. Bazıları altınlarına, mal ve mülküne, bazıları sanatına ve kazancına, bazıları mevki ve rütbelerine, bazıları da kendi gibi bir insana güveniyor. Bir âyet-i kerimenin şu meâl-i âlîsini düşündüm: (Allahü teâlâ, yalnız kendisine güvenenlerin her zaman imdadına yetişir.) Her zaman ve her işimde yalnız Allahü teâlâya güvendim. O emrettiği için çalıştım, sebeplere yapıştım. Fakat yalnız O’ndan istedim.”

Şakîk, bu sözleri işitince, ” Yâ Hâtim! Allahü teâlâ, her işinde imdadına yetişsin! Hazret-i Mûsâ’nın Tevrat’ına, hazret-i îsâ’nın İncil’ine, hazret-i Dâvud’un Zebur’una ve hazret-i Muhammed aleyhimüssalavatü vesselâmın Furkân’ına baktım. Bu dört kitabın bu sekiz temel üzerinde bulunduğunu gördüm. Bunlara uyanlar, bu dört kitaba uymuş, emirlerini yapmış olurlar.” dedi.

KAYNAK: Hak Sözün Vesikaları (Hüseyn Hilmi Işık)

 

Tavsiye Kitaplar –>

Hülasatü’l-Kelam (Yusuf Nebhânî)

Tuhfetü’l-Uşşak (Aşıklara hediyeler)

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler