TUHFETÜ’L-UŞŞÂK (Âşıklara Hediyye)

Ben kısa görüşümle, bu kıymetli risâleyi inceledim. İçinde hakîkaten temiz kalblere sürûr veren, can kulağı ile işitmek isteyenlerin anlayacağı, kabûle şâyân konuları kabûl edeceği, kalbin inci gibi dizilmiş bilgilere bağlandığını ve bu bilgileri ancak, doğru yoldan sapmış olanların kabûl etmeyeceğini gördüm. Müellifinin çalışmalarına Allahü teâlâ en iyi karşılıklar versin. Onu ve bizi en geniş lutf ve ihsânı ile feyzlere kavuştursun! Ben fakîr umûmî maârif meclisi a’zâlarından Hayderizâde Seyyid İbrâhîm Fasîh Bağdâdî. Vefât târihi 1299 [m.1882].

Bismillâhirrahmânirrahîm

Zâtı ve sıfatlarının benzeri olmayan, izzet ve celâl sâhibi olan Allahü teâlâya hamd olsun. Kulu, Resûlü ve habîbi ve seçilmiş olan, Muhammed aleyhisselâma, hayır ve hidâyet sâhibi olan Âline ve Eshâbına salât ve selâm olsun!

Tasavvuf büyüklerinin “kaddesallahü esrârehüm ve nefe’anâ biulûmihim” yolunda, tarîkatin en büyük esâslarından olan, râbıtanın isbâtı hakkında Mecmû’a denilmeğe lâyık bir risâle yazdım. Sünnet-i nebeviyyede râbıtanın varlığını gösteren şer’î delîlleri kısaca açıklayıp, bâtınî sırlara ve hakîkatine girmedim. Çünki bu konu sülûk ve zevk ile anlaşılır. Bu fakîrin ise buna tâkâti yoktur. Nasıl tâkâti olsun ki, bu da tarîkat yolunda ilerleyen gönül sultânlarının sırlarındandır. Ama ne sultânlar, ne sultânlar! Allahü teâlâdan beni, hatâya düşmekten, ayak kaymasından muhâfaza etmesini niyâz ederim.

Allahü teâlânın tevfîki ile derim ki, râbıta hakkında açık delîllerden biri, Ahzâb sûresi, 56. âyet-i kerîmesidir. Allahü teâlâ bu âyet-i kerîmede meâlen, (Allah ve melekleri Peygambere çok salât ederler. Ey mü’minler! Siz de Ona salât edin ve tam bir teslîmiyetle selâm verin) buyurmuştur.

(Hakâyık) adlı tefsîr kitâbında Şeyh, ârif-i billâh Ebû Abdürrahmân Sülemî “kaddesallahü rûhehu” diyor ki: “Mansûr bin Abdüllah’dan işitdim. Dedi ki, Ebül Kâsım Bezzâz’dan işitdim. O dedi ki, Mısırda İbni Atâ “rahmetullahi aleyhim” dedi ki: “Salât, Allahtan (vuslat), meleklerden (Rif’at), ümmetten (mütâbe’at ve muhabbet)dir.” Vâsıtî’nin “rahmetullahi aleyh”, “kalbinde verdiğin salât için yer bırakmadan vakârla salât ver” dediği rivâyet edilmişdir. Abdülvâhid Seyyârî’den Vâsıtî’nin sözünü sordum ve sanki bana iyi gelmiyor dedim. O da “Ona verdiğin salât için kalbinde yer ayırma. Verdiğin salât ile, Onun hakkından biraz olsun yerine getirdim diye bir zanna kapılma. Çünki sen salât vermekle ancak kendi hakkını yerine getirmiş olursun. Zîrâ Onun hakkı, bütün ümmetin verdiği salâtlar toplamından dahâ büyükdür. Nitekim yukarıdaki âyet-i kerîmede (Elbette Allah ve Melekleri Peygambere çok salât ederler) buyurulmaktadır. O hâlde Onun üzerine senin getirdiğin salât, kendi nefsine rahmeti celbetmekdedir.” Seyyârî’nin sözü burada tamâm oldu.

Kâdî İyâd “rahmetullahi aleyh” (Şifâ) kitâbı, 2. kısım, 4. bâbında, Ebû Bekr Kuşeyrî’den naklederek, (Peygamberden aşağı mertebede olanlara Allahtan salât, rahmettir) demiştir. Şârih Şihâb bunu açıklarken, Allahü teâlâdan salât edilene rahmet istemektir, demiştir. Peygamberimiz ise rahmet çeşitlerinin en üstünü ile rahmet olunmuştur. Salât ile duâ olunmasına ihtiyâcı yokdur. (Peygamberimiz zâten Allahü teâlâ katında müşerref ve ziyâdesiyle mükerremdir). (Şifâ) ve şerhinin sözü tamâm oldu.

Ledünnî ilimlerin ve ilâhî ma’rifetlerin kaynağı olan Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” rûhundan, ister hayâtda olsun, ister vefâtından sonra olsun, iktibâsında feyz almak, Peygamberimiz ile feyz almak isteyen arasındaki rûhânî münâsebetin hâsıl olmasına bağlıdır. Çünki bu rûhânî münâsebet, islâmiyetin zâhirine ve ahkâm ilmine bağlı olan şeylerin hilâfına olarak, feyz alan ile veren arasında hâsıl olması lâzım gelen rûhânî işlerdir. Şer’î hükümler, Peygamberimizin zâhirdeki sözleri ve işlerinden sâdece görme ve işitme ile alınır. Rûhânî işlere ihtiyâcı yoktur. Bu rûhânî münâsebet ancak, Peygamberimize teveccüh, Onun nübüvvet nûruna kâmil bir muhabbetle bağlılık, Onun “sallallahü aleyhi ve sellem” öğretmesiyle insan tabî’atini yumuşatan ve incelten şer’î riyâzet ve mücâhedelerin yardımı ve Ona tam bir ittibâ’ ile hâsıl olur. Allahü teâlâ kullarına, bu rûhânî münâsebetin hâsıl olması için, Peygamberimizin rûhâniyetinden feyz ve yardım alarak olgunlaşmaları, Ona teveccüh edip, kalblerini Ona bağlamalarına vesîle olması için, salât ve selâmı emretdi. Kulların bu duâları Peygamberimizin istifâdesi için değildir. Zîrâ O, şüphesiz Rahmânî tecellîlere mazhar ve Rabbânî ma’rifetlerin nûrlarına muttali’, Enbiyâ ve evliyânın ilim kaynağıdır. Allahü teâlânın salâtına mazhar olduğu için, ümmetin salâtından, duâsından müstagnîdir ve biraz önce geçtiği gibi, imâmların sözlerinden anlaşıldığı üzere, Peygamberimiz, rahmet çeşitlerinin en üstünü ile rahmet olunmuştur. Salât ve selâmın meşrû’iyyetinin sırrı da budur. Kalb huzûru ve kâmil muhabbet ile, manâsının idrâkinde olarak, kime salât ve selâm getirdiğini düşünerek salât ve selâm getirmek, muhakkak Ona teveccühü, Onu tasavvuru ve kalbini Ona bağlamayı îcâb ettirir. Bu da, her selîm zevk ve müstekîm akıl sâhibince açıktır. Ancak ahmak, gâfil, ne dediğini bilmeyen, hangi meydânda dolaştığını idrâk edemeyen, gönlünü Resûlullaha vermeyen kimselerin salât ve selâmı, uyuyan kimsenin hezeyânı, ağır hastanın sayıklaması gibi olup, bizim onlara sözümüz yoktur.

Yukarıda bildirildiği gibi, kalb huzûru ve muhabbetle salât ve selâm getiren kimsenin, teveccüh ve tasavvur yapması lâzımdır. Bu ikisi tahakkuk edince, râbıta da tahakkuk eder ve hâsıl olur. Çünki râbıta da teveccüh ve tasavvurdan ibârettir. Râbıtanın vücûdu ve sübûtu yukarıdaki âyet-i kerîmenin [Ahzâb, 56] delâleti ile sünnet-i nebeviyyede sâbit olup, ümmet de râbıta için salât ve selâm ile emredilmiştir. Eshâb-ı kirâm “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” kerîm olan şahsını, hilye-i şerîfesini devâmlı müşâhede etmeleri, lugat ve kelâmın manâsını bilmeleri ile berâber, onların gözlerinin nûru olan Peygamber efendimizin cemâlini mütâlaa etmemeleri, kalblerinde hâzır bulundurmamaları, Ondan gâfil olarak salât ve selâm getirmeleri düşünülebilir mi? Yemîn olsun ki, bu imkânsızdır. O hâlde şüphesiz, tartışmasız râbıtanın sünnet-i nebeviyyede mevcûd olması isbâtlanmış olur. En doğrusunu Allahü teâlâ bilir.

Nazar ehli, “tasavvursuz taleb muhâldir” dediler. Çünki nefs [rûh] meçhûle yönelmiş olur ki, bu da mümkün değildir. O hâlde tasavvur etmeden taleb etmek mümkün değildir. Bu kıyâs Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” salâtta ve Ona muhabbette de geçerlidir. Zîrâ salât ve muhabbette, taleb manâsının olduğunu açıklamaya gerek yoktur.

Herhangibir vechle bu tasavvurun te’vîli mümkündir denirse, biz deriz ki, iddia edilen şeyin isbâtında bu kadarı kâfîdir. Burada söz, tasavvurun kendisindedir. Bir yönden de olsa bu te’vîl, aslâ rü’yet ile şereflenmemiş kimselerde muhakkak bulunur. Eshâb-ı kirâm için açıkca görüldüğü gibi bu te’vîle ihtiyâc yoktur.

(Delâilü’l hayrât) kitâbının şerhinin başlangıcında Fâsî “rahimehullah”, Ahzâb sûresi 56. âyet-i kerîmesini tahkîk ederken diyor ki: Salâtın aslı inhınâ (eğilmek) ve ın’ıtâf (meyl etmek)dir. Saleveynden alınmıştır. Saleveyn de sırtda, kuyruk sokumunun iki yanından uyluklara kadar giden iki damar ve rükû’ ve secdede hareket eden iki kemiktir. Bunun için mushafta salât kelimesi vav ile yazılır demişlerdir.

Sehlî “rahimehullah” salât kelimesi saleveynden alınmıştır dedi. Sonra (ona salât etdi) demek (ona rahmet ve teattuf ile eğildi, meyletti) demektir, denildi. Mübâlağa ile söylenmek istendiğinde rahmeti salât ve hunuvv ile isimlendirmişlerdir. (Sallallahü alâ Muhammedin) demek, (rahimallahü Muhammeden) demekden hunuvv ve atf yönünden dahâ rakîk ve dahâ belîgdir. (Tefsîr-i Medârik) sâhibi, Ahzâb sûresi 43. âyet-i kerîmesini tefsîr ederken yukarıdaki açıklamayı te’yîd etmekte ve şöyle demektedir: “Namâz kılanın rükû’ ve secdelerde eğilmesi, başkasına taattuf, inhinâ ve re’fet etmesine benzetilebilir. Bir hastayı ziyâret edenin hastaya in’ıtâfı, merhameti ve bir annenin çocuğuna hunuvvü, şefkati de böyledir. Salât kelimesi o kadar çok kullanıldı ki, rahmet ve re’fetin yerini aldı. Nitekim (sallallahü aleyke), Allah sana salât etsin demek, (Terahhame aleyke ve tere’efe), yanî Allah sana rahmet ve re’fet etsin demektir.” Medârik tefsîri sâhibinin sözü burada tamâm oldu. Bu konu üzerinde teemmül eden, düşünen için yukarıda geçen ibâreler tam ve en açık delîllerdir.

(Delâilü’l hayrât) şerhinde Fâsî “rahimehullah” diyor ki: “Râbıta husûsunda en açık delîl olarak, (İnsanlardan bana en yakın olan, bana salâtı çok okuyandır) hadîs-i şerîfi vârid olmuştur. Yanî salâtı çok okuyan, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimizin şefâatine, yardımına, re’fetine en çok lâyık olur. Allahü teâlâ en iyi bilendir. Peygamberimiz çok salât okuyanı, kendisine yakın olduğu için elinden tutup Cennete götürecektir. Nitekim Alî bin Muvaffak “radıyallahü anh” haclarından birinde, Resûlullahı “sallallahü aleyhi ve sellem” rüyâda görüp, kendisine (İşte bunlar, senin yaptığın iyiliklerdir. Mükâfât olarak kıyâmet günü Mevkıfde elini tutarak, herkes hesâp derdinde iken, seni Cennete sokarım) buyurmuştur. [Alî bin Muvaffak, Irâk meşâyıhından Zünnûn ile sohbet etmiş bir velîdir. 74 kere hac etmiştir. Bazı haclarını Peygamberimiz için yapıp sevâbını ona hediye etmiştir. Resûlullahı rüyâda görüp, kendisine (İşte bunlar senin yaptığın ihsân ve iyiliklerdir …) buyurmuştur.] Peygamberimize çok salât getirmek Onu çok sevmeyi gösterir. Çünki bir şeyi çok seven onu çok zikreder. (Kişi sevdiği ile berâberdir) hadîs-i şerîftir. Çok sevmesi, ona mütâbe’atının kuvvetine delîldir. (Seven, sevdiğine itâ’at eder.) Salât, muhabbet ve mütâbe’atı çok olanın rûhu, Peygamberimizin rûhuna yakın olup, aralarında tanışma, ülfet, bağlılık ve münâsebet hâsıl olur. Kıyâmet günü nûrunu Onun nûrundan alıp, yardım görmeye insanlar arasında en çok hakkı olur.

Şeyh Ebû Abdüllah Sâhilî “radıyallahü anh” (Buğyetü’s-sâlik) kitâbında diyor ki: “Peygamberimize salât okuyarak elde edilen en büyük meyve, en kıymetli fayda, (Efendimizin kerîm sûretinin intıbâ’ıdır), yanî rûhunda yer edip, sâbit şekilde devâmlı kalmasıdır. Bu da Peygamberimize devâmlı salât ile elde edilir. Salât getirirken ihlâsla, şartlarını ve edeblerini yerine getirerek, manâsını düşünerek yapılmalıdır ki, Peygamberimizin sevgisi, bâtınına sâdık ve hâlis şekilde yerleşsin. Salât okuyan ile Peygamberimizin arasında kurb ve safâ mahallinde, sevgisinin kalbinde yerleştiği kadar ülfet meydâna gelir. O hâlde (Kişi sevdiği ile berâberdir). Sevgi, mahbûba ittibâ’ı, uymayı îcâb ettirir. İttibâ’ da visâle, kavuşmaya yol açar. Nitekim Allahü teâlâ, Nisâ sûresi, 69. âyet-i kerîmesinde meâlen, (Kim Allaha ve Resûle itâat ederse, işte onlar, Allahın kendilerine ihsânlarda bulunduğu Peygamberler, sıddîklar, şehîdler ve sâlih kişilerle berâberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır!) buyurmuştur. Rûhlar bir topluluğun ferdleridir. Birbirleriyle tanışanlar ülfette, diğerleri ihtilâftadır.” Delâil şerhinin ibâresi burada tamâm oldu.

Râbıtanın sünnet-i nebeviyyede bulunmasının delîllerinden biri, namâz kılanın teşehhüdde (Esselâmü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetullahi ve berekâtühü) demesidir. Bu sözü söyleyen, manâsını bilirse, (aleyke)deki kâf harfinin hâzır olana hitâb için vaz’ olunduğunu, (eyyühâ) kelimesinin hâzır olana nidâ için olduğunu bilirse, kime hitâb ve kime nidâ olunduğunu bilirse, kime selâm verdiğini, kimin için rahmet ve bereket dilediğini bilirse, Peygamberimizi zihninde hâzır bulundurmamayı, hayâlinde tasavvur etmemeyi akıl nasıl câiz görür. Bu, akıllı, mütedeyyin ve insâflı kimse için imkânsız gibidir. O zamân da râbıta güneşi muhakkak doğar ve parlak nûrları kalblerin ufkunda parıldar.

Huccet-ül islâm imâm-ı Muhammed Gazâlî “kuddise sirruhul âlî” (İhyâü’l ulûm) kitâbı, namâzın sırları bölümünde diyor ki: “Teşehhüde otururken gâyet edebli otur. Bil ki, seni Allahü teâlâya yaklaştıran “essalevâtü vettayyibât), yanî temiz ahlâk, güzellikler Allah içindir. (El mülkü lillâh) demek de, bunun gibi tehıyyât manâsına gelir. (Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” kerîm olan şahsını kalbinde hâzır tut) ve “Esselâmü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetullahi ve berekâtühü” de ve senin selâmının Ona ulaştığına ve Onun da dahâ kâmil şekilde sana cevâp verdiğine ümmîdin tam olsun. Sonra kendine ve Allahü teâlânın sâlih kullarına selâm verirsin…” (İhyâü’l-ulûm)dan alınan kısım burada tamâm oldu.

(Avârifü’l me’ârif) kitâbının sâhibi Şeyh, ârif-i billâh, Şihâbüddîn Ebû Nasr Ömer Sühreverdî “kuddise sirruh”, 37. bâbında tehıyyât âdâbını anlatırken diyor ki: “Peygamberimizi tehıyyât esnâsında kalb gözünde canlandırarak selâm verir. Sonra sâlih kulları üzerine selâm verir…)

Şeyh Tâcüddîn Ebül Abbâs Ahmed bin Atâullah İskenderî, nefslerin ıslâhı konusunda yazdığı meşhûr risâlesi (Tâcü’l arûs) da diyor ki: “Namâza başladığın zemân, Allahü teâlâya münâcât etmekde ve Esselâmü aleyke eyyühennebüyyü ve rahmetullahi ve berekâtühü demekle Resûlü ile konuşmaktasın. Arab lugatinde hâzır olmayan kimseye eyyühâ denmez. Ancak hâzır olana eyyühâ denir.”

Eğer denilirse ki, tehıyyâtdaki tefekkür, Fâtiha sûresindeki (İyyâke na’büdü ve iyyâke nesta’în), yanî yalnız sana ibâdet eder, yalnız senden yardım isteriz âyet-i kerîmesini okurken, (ke) hitâb zamirinin manâsını da düşünmek gerekir. Biz deriz ki, evet lâzım gelir. Hattâ zikir esnâsında ve Kur’ân-ı kerîm okurken de böyledir. fakat Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” zorlamayı ve mübâlağa etmeyi nehy edip, nimetlerini tefekkür etmeyi emretmiştir. Nitekim hadîs-i şerîfde, (Allahü teâlânın nimetlerini tefekkür ediniz, Zâtını düşünmeyiniz) buyurulmuştur. Zîrâ Allahü teâlâ hakkında tefekkür, Onu tasavvur ve tehayyüle sevk eder ki, Allahü teâlâ bunlardan ve kalbe gelen her şeyden münezzehtir. Nitekim Şûrâ sûresi, 11. âyet-i kerîmesinde meâlen, (Onun benzeri hiç bir şey yoktur. O, işitendir ve görendir) buyurulmaktadır. Zikreden kimsede bu tefekkür gâlib geldiği zamân, gönlünü, Onun vekîli ve halîfesine [Peygamberimize] çevirir. O zamân Allahü teâlânın zâtı hakkında bozuk tasavvurlardan emîn olur. Bu, râbıtanın faydaları cümlesindendir. Râbıtanın diğer büyük faydaları da vardır. Ancak bunlar zevk ve vicdân ile bilinir.

Allahü teâlânın nimetlerini, yer ve gökleri yaratmasını tefekkür etmenin câiz ve teşvîk edilmiş olduğu yukarıdaki hadîs-i şerîfte bildirildiği gibi, Âl-i İmrân sûresi, 191. âyet-i kerîmesinde de bildirilmekdedir. Bu âyet-i kerîmede meâlen, (Ayakta, otururken, yanları yere yatarken Allahı zikredenler, yer ve göklerin yaratılışında tefekkür edenler …) buyurulmuştur. Buna göre, Allahü teâlânın yarattıklarının en üstünü, nimetlerinin en şereflisi ve en büyüğü, Allahü teâlânın Onun vâsıtasıyla bize doğru yolu gösterdiği, Onunla bize tevhîdi ve tenzîhi öğrettiği, böylece bizi şirkten ve şiddetli azâpdan kurtardığı Resûlü ve habîbi Muhammed aleyhisselâmı, halîfelerini ve herbiri dinde birer hidâyet yıldızı olan kâmil etbâ’ını [Eshâbını] tefekkür etmek [râbıta etmek] nasıl câiz olmaz? Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm.

Râbıtanın sünnet ve teşvîk edilmiş [mesnûn ve mergûb] olmasına delîllerden biri de, (Delâil-i hayrât)ın başlangıcındaki şu rivâyettir: Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem”, “Yâ Resûlallah! Âl-i Muhammedden kimleri sevmekle, onlara iyilik ve ikrâmla emrolunduk?” diye soruldu. (Bana îmân eden, ihlâs sâhibi olan safâ ve vefâ ehlini) buyurdular. Yâ Resûlallah! Bunların alâmeti nedir? diye soruldu. (Benim sevgimi, sevdiği her şeyden dahâ üstün tutan ve Allahü teâlânın zikrinden sonra bâtını benim zikrimle meşgûl olanlardır), diğer bir rivâyetde (Devâmlı beni zikredip, çok salât okuyanlardır) buyurdular. Yine Resûlullahdan “sallallahü aleyhi ve sellem”, “Yâ Resûlallah! Bazı mü’minleri huşû’ içinde görüyoruz. Bazıları da huşû’ içinde bulunmuyorlar, sebebi nedir? diye sorulduğunda, (Îmânında halâvet [tatlılık] bulan kimsede huşû’ olur. Bu halâveti bulamayanda huşû’ olmaz) buyurdular. Yâ Resûlallah! O halâvet ne ile bulunur veyâ ne ile ona kavuşulur ve kazanılır, diye sorulduğunda, (Allahü teâlâyı sıdk ile sevmekle) buyurdular. Yâ Resûlallah! Allahü teâlânın sevgisi ne ile bulunur veyâ ne ile kazanılır, diye sorulduğunda, (Resûlünü sevmekle. O hâlde, Allahın ve Resûlünün rızâsını bu iki sevgide arayın) buyurdular.

Bakınız, Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” kendi sevgisinin Allahü teâlânın sevgisine ve bu sevginin kazanılmasına vesîle ve sebeb olduğunu nasıl açıkladı. Nitekim Allahü teâlâ Mâide sûresi, 35. âyet- i kerîmesinde meâlen, (Allaha [yaklaşmak için] vesîle arayınız. Onun yolunda cihâd ediniz) buyurmaktadır. Bu kerîm olan Mahbûbun sevgisinden dahâ yüksek, dahâ fazîletli vesîle olur mu? Enes bin Mâlik’den “radıyallahü anh” rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfde, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Sizden biriniz beni, kendisinden, malından, çocuğundan, babasından ve bütün insanlardan dahâ çok sevmedikce, îmânı kâmil olmaz) buyurmuştur. Bu hadîs-i şerîflerde, Peygamberimize râbıta ve teveccühün, mesnûn ve mergûb olmasına açık işâretler, hattâ açık delîller vardır. Çünki bu mertebeye varan aşk ve kâmil muhabbet, kalbin zarûrî olarak mahbûba teveccühünü îcâb ettirir. O zamân seven, mahbûbu zihninde canlandırıp, ona bütün varlığı ile teveccüh eder. Ondan bir an gâfil olmayıp, hiç unutmaz. Böylece muhabbete teşvîk olur. Bu da şüphesiz teveccüh ve râbıtaya teşvîkdir. Nitekim Peygamber efendimizin (Bâtını benim zikrimle meşgûl olan) buyurması buna, açık delîldir.

Kâmil bir muhabbetle teveccüh ve tasavvurun lüzûmu için Allahü teâlâ, Âl-i İmrân sûresi 31. âyet-i kerîmesinde meâlen (Ey Resûlüm! De ki, eğer Allahı seviyorsanız, bana tâbi’ olunuz ki, Allahü teâlâ da sizi sevsin) buyurmuştur. Âyet-i kerîmede (Eğer Allahı severseniz, Allah da sizi sever) buyurulmamış, Allahı sevme şartı, Peygamberimize uymaya bağlanmıştır. Allahü teâlâ, Peygamberimize uymayı, kendisi ile mü’minler arasında vâsıta kılmışdır. Çünki Allahü teâlâ tasavvur ve tahayyülden münezzehdir. Peygamber efendimiz Allahü teâlânın nâibidir, vekîlidir. Allahü teâlâ Feth sûresi, 10. âyet-i kerîmesinde meâlen, (Muhakkak ki, sana bî’at edenler, ancak Allaha bî’at etmiş olurlar. Allahın eli [kudreti] onların ellerinin [kudretlerinin] üstündedir) buyurmuştur. Allahü teâlâ bî’atde Peygamberimizi kendisine nâib, vekîl kıldığı gibi, yukarıda geçtiği üzere muhabbette de kendisine nâib, vekîl kılmıştır.

(Mesnevi)nin başlangıcında Mevlânâ “kuddise sirruh” diyor ki: Hak teâlâ münezzehdir, zamândan ve mekândan, Bunun için Peygamberler, vekîldir Hak teâlâdan.

Yukarıdaki açıklamalar muhabbetle teveccühe işârettir. Muhabbetsiz, hattâ buğz, adâvet ve inkâr ile teveccühün hiç bir faydası olmaz. Peygamberimizin rûhu ile feyz alanın rûhunu biribirine yaklaştıran aşk ve muhabbetin hilâfına uzaklaşma ve nefreti arttırır. Birbirine yaklaşan rûhlar arasında karşılıklı ülfet, tanışma ve münâsebet hâsıl olur. Râbıta yapanın rûhunda, Peygamber efendimizden gelen ilâhî ma’rifetleri ve feyzi kabûl etmeye isti’dâd hâsıl olur. Melzûm olan muhabbet önce zikredildi. Melzûmun lâzımı da, merâmı en belîg ve muhtevâsı en geniş şekilde ifâde eden teveccühdür.

Denildi ki, teveccühe, muhabbet ile işâret edilmesi, müteşâbihât kabîlinden olup, vakit ve zamânın hükmüne göre, dalâlet ve şirk ehlinin ta’nlarını, dil uzatmalarını def’ etmek, gidermek içindir. Çünki Peygamberimizin asrı islâmiyetin başlangıcında, câhiliyet asrına yakın ve ümmet arasında münâfıkların çok olmasından idi. Eğer açıkca kendisine teveccühü emretmiş olsaydı, şirk ve nifâk ehli, işin hakîkatini bilmedikleri, kör, sağır ve dilsiz oldukları için, Peygamberimizi ülûhiyyet davâsında bulunuyor, insanları kendisine taptırıyor diye töhmet altında bırakacakları için, yerleri Cehennem olurdu.

Hâşâ, Peygamberimiz bu davâda bulunmaz. Bunun olmayacağına dâir imâm Zeynel’âbidîn Alî bin Hüseyn bin Alî “kerremallahü vecheh ve radıyallahü anhüm ecma’în” aşağıdaki şiiri söylemişdir:

Ben elbette saklarım ilmimin cevherini, Tâ ki bir câhil görüp, yaymasın fitnesini.
Ebül Hasen bu işte benim önüme geçti, Hasene ve Hüseyne vasıyyetler etmişti.
Nice ilim cevheri vardır ki, söyler isem, bana elbet derler ki, puta tapıyorsun sen.
Müslümânlar o anda kanımı helâl bilir, yaptıkları en çirkin şeyleri güzel görür.

Bu beytler Huccet-ül islâm imâm Gazâlî’nin “kuddise sirruh”, (Minhâcü’l-âbidîn) kitâbının başlangıcında vardır. Muhyiddîn Arabî “kuddise sirruh” da (Fütûhât-i Mekkiyye) kitâbının 30. bâbında, bu beytlerden sonra, şiirde geçen puta tapmanın, râbıtaya işâret olduğunu bildirmiştir. Bununla berâber, Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, halîfelerinin islâmiyet iyice yerleşdikten, tevhîdde ayakların iyice yere basmasından, gün ortasındaki güneşin açıklığı gibi iyice ortaya çıkmasından sonra, râbıtayı akıl sâhiblerinin hiç şüphe etmeden açıklayacaklarını önceden biliyordu. Hâl böyle iken, açıklamaya lüzûm kalmadan zârûrî olarak muhabbet ve aşkın hükmü ile matlûb hâsıl oldu. Çünki Eshâb-ı kirâmın Peygamberimiz ile olan hâlleri aşağıdaki beytde bildirilen hâlden dahâ az değildi.

Ey temennî edilen matlûb, beni benden meşgûl ettin,

Beni sana yaklaştırdın, hattâ beni sen zan ettim.

Bu açıklamalar (Şifâ) kitâbı 2. bâb, 2. kısımda da bildirilmiştir. Şöyle ki, Peygamberimize “sallallahü aleyhi ve sellem” birisi gelip, “Yâ Resûlallah! Seni malımdan ve âilemden dahâ çok seviyorum. Seni hep hâtırlarım. Sabredemeyip geldim, seni göreyim. Yâ Resûlallah! Ben şöyle düşünüyorum. Ben ve sen ölünce, sen elbette Cennete girip, Peygamberlerin yüksek makâmlarında olursun. Eğer ben Cennete girersem seni göremem” dedi. Bunun üzerine Allahü teâlâ, Nisâ sûresi 69. âyet-i kerîmesini indirdi. Meâlen şöyle buyurulmakta idi. (Allaha ve Resûlüne itâ’at edenler, onlar Allahın kendilerine ihsânlarda bulunduğu Peygamberler, sıddîklar, şehîdler ve sâlih kişilerle berâberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır.) Peygamber efendimiz o kişiyi çağırıp, bu âyet-i kerîmeyi okudu. Diğer bir rivâyette, bir kişi Peygamberimize göz kırpmadan bakıyordu. (Neyin var) buyurdular. Babam, annem sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Sana bakmakla zevk alıyorum, devâmlı bakmak istiyorum. Kıyâmet günü Allahü teâlâ Seni fadl-ı ihsânı ile yükseklere çıkaracak, dedi. Bunun üzerine yukarıdaki âyet-i kerîme nâzil oldu.

Bu hâlde olana bu konuda fazla açıklama yapmaya ve uyarmaya ihtiyâc olur mu? Eshâb-ı kirâmın hepsinin hâli böyle idi. Hattâ hepsinde kalbî, rûhî berâberlik muhabbeti hâsıl oldu. Bu da hakîkatte sohbetin sırrı olup, Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Beni seven Cennette benimle berâberdir) hadîs-i şerîfi ile buna işâret buyurmuştur. Onunla sohbet ve îmânın tadını tattılar, müşâhede bahçesine girdiler. İslâmiyetin kıymetini onunla bildiler. Tâbi’în, müctehid imâmların, selef-i sâlihînin de Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” vefâtından sonra, Peygamber Efendimiz ile hâlleri böyle idi. Hepsi Ona âşık ve bağlı olarak müteveccih idiler. Kalbleri, kâmil bir muhabbetle, sabâh-akşam Onun cemâlini ve şemâil-i şerîfesini mütâlaa ederek, yüksek rûhâniyetinden yardım ve feyz alırdı. Onların hâllerine bir parça muttali’ olmak istersen, (Şifâ) kitâbı, 2. bâb, 2. kısmına mürâcaat etmelisin. Ümîd edilir ki, şüphe hastalığına (Şifâ) kitâbında şifâ bulursun. Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” vefâtından sonra, ümmetinin de Onunla hâlleri öyle olması lâzım gelir ki, o büyükler gibi saâdete kavuşsunlar.

(Delâil) kitâbında bildirilen haberde, Peygamberimize “sallallahü aleyhi ve sellem”, yâ Resûlallah! Senden gâib olan ve Senin vefâtından sonra Sana salât getirenlerin yanında hâli nedir, diye sordular. (Benim muhabbet ehlimin salâtını duyarım ve onları tanırım. Onlardan başkalarının salâtı bana arz olunur) buyurdular. (Şifâ) kitâbında Ebû Hüreyre’den “radıyallahü anh” rivâyet edilen hadîs-i şerîfte, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Bana bir kimse selâm verdiğinde, Allahü teâlâ, onun selâmına cevâp vermem için rûhumu bana iâde eder) buyurmuştur. Bu ikisine benzer haberler çoktur. Basîret ehli isen bundan ibret alırsın. (Delâil) kitâbından alınan kısım burada tamâm oldu.

Yukarıdaki açıklamalardan, Eshâb-ı kirâmın hepsinde, Peygamberimizi çok sevmeleri ve Ona tam uymaları sebebiyle râbıta hâsıl olduğu anlaşılmaktadır. Bunun gibi hulefâ-i râşidîn ve eimme-i mürşidînin sohbetleri sebebi ile tâbi’în ve tebe-i tâbi’înde de râbıta hâsıl oldu. Zamân ilerleyip, dünyevî meşgûliyetler ile halkın kalbleri bulandı. Tam ihlâs ile muhabbette azîmetler gevşedi. Bu sebebi ile râbıtayı açıklamaya, halkı râbıta hakkında uyarmaya ihtiyâc hâsıl oldu. İrşâd sâhibi halîfeler, sâlikleri zorla, onlardan feyz almaları için, râbıtada kalblerini toplamak, rûhlarını onların rûhları ile aşılamak, onlarla ülfet etmek için emir verdiler. Sonra bu dînî, rûhânî muhabbete (Râbıta) ismi verildi. Çünki, muhakkak aşk ve muhabbet, sevenin kalbini mahbûba bağlar, onunla mukayyed olur. Böylece ikisi arasında rûhânî irtibât hâsıl olur.

Râbıta yapanlar, Peygamberimize muhabbetle intisâb edip, feyz aldıkları için, Râbıtaya (Nisbet) de denilmiştir. Her bir kavme mahsûs ıstılâh olduğu gibi, nisbet de râbıta yerine şâyi’ olmuş, yaygınlaşmıştır. Râbıta, râbıta yapanların en husûsî vasıflarından, tarîkatlerinin en büyük rükünlerinden ve işlerinin esâsı olduğundan, halk arasında onlara mürâbıtlar [râbıta yapanlar] diye isim verilmiş ve böyle meşhûr olmuşlardır. Günümüze kadar Arab ülkelerinde bu isimle tesmiye edildiğinde, mukarreb sôfîler ve ârif velîler “kaddesallahü esrârehüm” kastedilmektedir. Böylece, bunların tarîkatleri “aşk ve muhabbet yolu” diye tesmiye edildi. Çünki bunlarda işin esâsı ve tarîkatda ana direk bildiğin gibi, Allah rızâsından başka bir maksadı olmayan, her şeyi Allah için yapan, Allah yolunda ilerlemenin [sülûkun] sırlarına vâkıf olan, kendisi vâsıl olmuş, başkalarını da yetiştiren bir dînî refîka dînî muhabbettir. (Meşârıku’l envâr) kitâbında rivâyet edilen hadîs-i kudsîde böyle bir muhabbet hakkında Allahü teâlâ (Nerede benim Celâlim için birbirlerini sevenler! Gölgemden başka hiç bir gölgenin olmadığı günde onları gölgelendireyim) buyurmaktadır.

(Avârifü’l me’ârif) kitâbı, 53. bâbında, Abdullah ibni Mes’ûd’dan “radıyallahü anh” rivâyetle Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Allah için birbirini sevenler, üzerinde yetmiş bin oda bulunan kırmızı yâkuttan bir direk üzerinde Cennet ehline nâzır olarak dururlar. Bunların yüzleri, güneşin dünyâ ehline ışık vermesi gibi Cennet ehlini aydınlatırlar. Cennet ehli, haydi gidelim. Allah için birbirlerini sevenleri görelim derler. Yanlarına geldiklerinde, onların yüzlerinin parlaklığı, güneşin dünyâ ehlini aydınlattığı gibi, Cennet ehlini aydınlatır. Üzerlerinde yeşil sündüsden elbiseleri vardır. Alınlarında, “Bunlar Allah için birbirini sevenlerdir” yazılıdır). Ubâde bin Sâmit’in “radıyallahü anh” rivâyetiyle bildirilen hadîs-i kudsîde Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Allahü teâlâ buyurdu ki, benim için birbirlerini sevenlere, benim için birbirlerini ziyâret edenlere, benim için para, mal sarf edenlere, benim için arkadaşlık yapanlara, benim muhabbetim hak olmuştur). (Avârif) kitâbının yazısı burada tamâm oldu.

Ebussu’ûd efendi tefsîrinde, meâl-i şerîfi, (Dikkat ediniz! Allahın velî kulları için korku ve hüzün yokdur) olan Yûnus sûresi 62. âyet-i kerîmesini açıklarken, Ömer bin Hattâb’ın “radıyallahü anh”, bildirdiği Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” şu hadîs-i şerîfini rivâyet etmiştir: (Allahın kullarından öyle kullar vardır ki, Peygamber değildirler, şehîd de değildirler. Ama Peygamberler ve şehîdler, bunların Allahü teâlâ katındaki yerlerine gıbta ederler.) Yâ Resûlallah! Bunlar kimlerdir, amelleri nedir? Ümîd ederiz ki, onları severiz. Bize haber verir misiniz, dediler. Buyurdular ki: (Onlar, aralarında akrabâlık olmadığı, birbirleriyle mal alışverişi yapmadıkları hâlde, sâdece Allah rızâsı için birbirlerini seven kimselerdir. Allaha yemîn ederim ki, onların yüzleri elbette nûrdur ve nûrdan minberler üzerindedirler. İnsanlar korktukları zamân, onlar korkmazlar. Herkesin hüzünlü olduğu zamanda, onlar için üzüntü yoktur.) Bu konuda başka çok haberler vardır. Bunları bildirirsek, uzun olur. İsteyen bu mevzû’ ile alâkalı yerleri tetkîk edebilir.

Yukarıda bildirilen Allah için muhabbet ihtiyârî ve aklîdir. Akıllı kimse, menfaatinin ve selâmetinin bir şeyde olduğuna yakîn ile inandığı zamân, hastanın acı ilâcı isteyerek içmesi gibi, tabîatına aykırı olsa da, aklının hükmü ile kendisi için o şeyi ihtiyâr eder. Baba, oğul arasında olan veyâ beğenilen şeylere, güzel sûretlere bakarak, hâsıl olan nefislerin meyl-i tabî’î ile olan muhabbeti ayrıdır. Çünki bu muhabbet cibillîdir, yaratılışta vardır ve ızdırârîdir, zarûrîdir. Allahü teâlânın fadlı ile bazen, rûhânî berâberlik hâsıl olduktan sonra, mahbûbun kemâlâtına müşâhede ettiği ve husûsî, mahrem sırlarına vâkıf olduğu zamân, ihtiyârî muhabbet, ızdırârî muhabbete çevrilir.

Râbıta, her ne kadar asâleten Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” için olsa da, kulları irşâd ve sülûk [Allah yolunda ilerleme] ile me’mûr olan kâmil şeyhlere ve ârif velîlere de râbıta yapmanın câiz olmasında şüphe yoktur. Çünki onlar, Muhammed aleyhisselâmın vârisleri, vekîlleri, tâbi’leri ve yakınlarıdır. Yukarıda geçen hadîs-i şerîfte işâret edildiği gibi, onları sevmekle, onlara iyilik ve ikrâm etmekle emrolunduk. Peygamber efendimize salât ve selâm getirmek câiz olduğu gibi, buna tâbi’ olarak onlara da râbıta câiz olur. Zîrâ râbıta, Peygamberlik husûsiyetlerinden değildir. Davetin ve terbiye ve irşâdın tamâmlanmasının îcâblarındandır. Onlar râbıtada ve râbıtanın îcâb ettirdiklerinde, Kıyâmete kadar vekîlleri ve tâbi’leri oldukları için, Peygamberimiz ile ortaktırlar. Nasıl olmasın ki, görmez misin Allahü teâlâ, Yûsuf sûresi, 108. âyet-i kerîmesinde meâlen, (Ey Resûlüm de ki: İşte bu, benim yolumdur. Ben Allaha çağırıyorum. Ben ve bana uyanlar aydınlık bir yol üzerindeyiz) buyurmuştur. O hâlde bakınız, onları davetde nasıl ortak etti ve Peygamberimiz ile kendi aralarındaki râbıtayı nasıl umûmîleştirdi. Ahzâb sûresi 21. âyet-i kerîmesinde meâlen, (Resûlullahda sizin için en mükemmel bir örnek vardır) buyuruldu. Bu âyet-i kerîmeye uyarak, Onlar, davet ve irşâtta, Efendilerinin yaptığı gibi yapmaları lâzımdır. Onlar Peygamberimize uymakta insanlar arasında en çok hakkı olanlardır.

Yine düşün! Nisâ sûresi 59. âyet-i kerîmesinde meâlen, (Ey îmân edenler! Allaha, Resûlüne ve sizden olan emir sâhiblerine itâ’at edin) buyuruldu. Bu âyet-i kerîme ile onlara itâ’at, üzerimize nasıl vâcib kılındı. Bu büyükler, o yüksek makâma lâyık olmasalar, onlardan dahâ lâyık kim olabilir? Bilhâssa Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” onları, (Nefsim kudretinde olan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, isterseniz sizin için elbette yemîn ederim ki, Allahın kulları arasında Allaha en sevgili kullar, Allahı kullarına ve kulları Allaha sevdirenlerdir. Onlar yeryüzünde nasîhat ederek gezerler) hadîs-i şerîfi ile senâ etmiştir. Bu hadîs-i şerîfte Allaha davet ve meşîhat rütbesi zikredilmektedir. İmâm Sühreverdî (Avârif) kitâbında, 10. bâbda, tehıyyâtda onlar üzerine, “Esselâmü aleynâ ve alâ ibâdillâhissâlihîn” diyerek selâm verilmektedir, demektedir. Onların dînin direği ve müslümânların büyükleri “rıdvânullahi aleyhim ecma’în” olduklarında şüphe yoktur.

Râbıtanın, Peygamber efendimizden başkasına da yapılmasının câiz olduğu ve Allahü teâlâya yaklaştıranlardan biri olduğuna evliyânın seyyidi, seçilmişlerin senedi Alî bin Ebî Tâlib “kerremallahü vecheh” için, Peygamber efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Alî’nin yüzüne bakmak ibâdettir) hadîs-i şerîfi işâretdir. Bu hadîsi, hadîs imâmları rivâyet etdi. (Şifâ) şerhinde de Aliyyül kârî nakletdi. Diğer bir hadîs-i şerîfte, (Âlimin yüzüne bakmak ibâdettir) buyurulmuştur.

Zeynüddîn Havâfî “kuddise sirruh” vasıyetlerinde, Cüneydiyyenin 8 şartını sayıp açıklarken diyor ki: (Yedincisi, kalbini şeyhe tam bir i’tikâd ile bağlamak ve tam bir teslîmiyet ve muhabbetle ondan yardım beklemektir. Sâlikin i’tikâdı şöyle olmalı ki, benim feyz alma hâlimi Allahü teâlâ tayîn etmişdir. Bütün dünyâ şeyhlerle dolu olsa bile benim feyzim, başkasıyla değil, ancak kendi şeyhim vâsıtası iledir. Sâlikin kalbinde başka bir şeyhe meyli var ise, bâtını Allahü teâlâya hiç açılmaz.

İnsanlar için cihetler [yönler] vardır. İnsanın bedeni ve rûhu vardır. Allahü teâlâ cihetlerden münezzehtir. Allahü teâlânın hikmeti, cihetli olan insanın cihetsiz olan feyyâz-ı hakîkî olan Allahü teâlâdan feyz almasını iktizâ etti. Allahü teâlâ çeşitli maddelerden teşekkül eden insanın bedenine bir tek cihet tayîn etti. Böylece insanın tayîn edilen bu tek yönden Allahü teâlâya teveccühü gerçekleşir. Bu yön de cisimler ve bedenler âleminde (Kâ’be)dir. Allahü teâlâ ilâhî sıfatların nûrlarının indiği yer olan insan rûhu için de bir cihet tayîn etti ki, o cihetten Allahü teâlâya teveccüh edilir. Bu cihet de rûhlar âleminde Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” rûhâniyetidir.

Kâ’beye yönelmeden nasıl namâz kabûl olmuyor ise, Allahü teâlâya teveccüh de, Resûlüne tâbi’ olmadan, Ona teslîm olmadan, kalbini Onun nübüvvetine bağlamadan olmaz. Zîrâ, Peygamberimiz, teveccüh eden ile Allahü teâlâ arasında vâsıtadır. Diğer Peygamberler “aleyhimüssalâtü vesselâm” hepsi hak üzere Allahın Peygamberleri olmalarına rağmen, vâsıta olmazlar. fakat, Allahü teâlâdan feyz almak, ancak Muhammed aleyhisselâma kalben irtibât ile hâsıl olur. Bedenin belli bir cihete, rûhun da belli bir cihete teveccühü ile Allahü teâlâdan feyz alma kâbiliyeti hâsıl olur. Buradan, feyz veren ile alanın, feyz alma ile alâkalı husûslarda münâsebetin olmasının şart olduğu anlaşılmaktadır.

(Bir kavmin şeyhi, bir ümmetin Peygamberi gibidir) hadîs-i şerîfi, (Künûzü’d dekâik) gibi bazı kıymetli kitâblarda vardır. Mürîdin şeyhine kalbini bağlayarak teveccüh etmesi lâzımdır. Bütün velîlerin hidâyete ermiş ve hidâyete erdiren olduklarını bildiği ve hepsine duâ ettiği hâlde, kendisine feyzin sâdece kendi şeyhi vâsıtası ile geldiğini bilmelidir. Feyz alması ve husûsî yardımı ancak şeyhinin rûhâniyeti ile hâsıl olur. Şeyhinden istimdâdı, yardım istemesi, Peygamber efendimizden istimdâdı bilmelidir.

Çünki kendi şeyhi, onun şeyhine, onun şeyhi, onun şeyhine, … bağlıdır ve yardım alıcıdır. Böylece Peygamber efendimize vâsıl olur. Hakîkatte mürîd, Peygamber efendimizden, O da Allahü teâlâdan istimdâd eder. Nitekim Feth sûresi, 23. âyet-i kerîmesinde meâlen, (Allahın öteden beri süregelen kanûnu budur. Allahın kanûnunda aslâ bir değişiklik bulamazsın) buyurulmuştur.

O hâlde kalb ile şeyhe bağlanmak, feyz almakta büyük bir asıldır. Hattâ asılların aslıdır. Bunun için meşâyıh, büyükler “kaddesallahü ervâhahüm” bu şartı gözetmekte çok gayret göstermişlerdir. Hattâ Necmeddîn-i kübrâ “kuddise sirruh” diyor ki: Şeyhin, mürîdin kalbine nisbeti, ayna yapımında, ustanın âletlere nisbeti gibidir. Nitekim çekiç, örs, körük, kömür, ateş ve diğer âletlerin hepsi bir araya toplansa, usta olmayınca ayna yapılamaz. Cüneydiyyenin 7 şartı da halvet için bunun gibidir. Kalb aynası şeyh ile kalbî bağlılık olmadan, yalnız halvet ile parlamaz. Biz bunu tecrûbe ettik. Necmeddîn-i kübrâ’nın “kuddise sirruh” dediği gibi bulduk. Mürîdlerin çoğunun feyz ve terakkîden kesilmesi, mürîdin kalbinin şeyhe teslîmiyet, iz’ân, sâdık muhabbet ve tam bir i’tikâd ile bağlanmamasındandır.

Şeyhe itirâz etmek, feyz kapısını kapatır. Bunun için Meşâyıh, mürîdin, şeyhin huzûrunda ölü yıkayıcının elindeki ölü gibi olması tarîkatın edeblerindendir, dediler. Ölünün yıkayıcısına bir i’irâzı olabilir mi? Bu uzvu ötekinden önce yıkadın diyebilir mi? Yıkayıcı, istediği gibi ölüyü çevirip, hareket ettirir.

İmâm Sühreverdî, (Avârif) kitâbının 51. bâbında diyor ki: Duydum ki, Abdülkâdir-i Geylânî’ye bir fakîr (yanî mürîd) ziyâretci olarak gelince, kapıyı biraz aralar, müsâfeha eder, hâl hâtır sorup, onunla oturmadan halvetine dönerdi. Ama fakîrler (mürîdler) zümresinden olmayan bir ziyâretci gelince, onu karşılar, berâber otururdu. Bu hâl mürîdlerin bir kısmının kalbinde bir itirâz uyandırdı. Mürîdlerin kalblerine gelen bu hatârayı şeyh sezince buyurdu ki: Bizim mürîd ile, fakîr ile râbıtamız kalbîdir. Çünki o bizim ehlimizdir, yabancı değildir. Kalblerin uyuşması ile iktifâ ederiz. Zâhirdeki bu kadar görüşmeye kanâat getiririz. Fakîrlerin dışındakilerle normal zâhirî âdetleri uygularız. Bu âdetlerin hakkını vermeyince, bu yabancılar kızıp, edebe uymayan davranışlar gösterebilir.

Molla Câmî “kuddise sirruh” bu husûsu, eserlerinin birçok yerinde zikretmiş, bilhâssa (Rubâiyyât şerhi)nde râbıtanın lüzûmunu tenbîh edip, tafsîlâtta bulunmuştur. Meşhûr (Teveccüh-i hâcegân) risâlesinde, “Bundan dahâ yakın bir yol yoktur” demiştir. Mevlânâ Celâleddîn “kuddise sirruh” (Mesnevî)nin 751. beytinde diyor ki:

Kâmillerin sevgisini, tut cânının ortasında, Gönlün olsun sâdece, gönlü hoş olanlarda.

Bunun gibi, 2. cildin başında da râbıtaya âit birçok beyti vardır. Bunlardan ikisi: [74 ve 75. beytler.]

Sevgilimin hayâlini İbrâhîm aleyhisselâm gibi bil, Sûreti, maddesi put, manâsı put kırıcı.

Rabbime şükrolsun ki, o zuhûr edince, Onun hayâli cânı fâidelendirdi.

Ve yine beşinci cild Tâvûs kıssasında, [707. beytinde diyor ki]:

Ben Allahın lütfunu vâsıtasız isterim, Zîrâ râbıta halkı, helâk etmişdir derim.

Bil ki, bu beytdeki râbıtadan maksad, zâhirî sebebler ve yabancı vâsıtalardır. Bunlar, ayı görmeği engelleyen kesîf bir bulut gibi, tâlib ile matlûb arasında bir perde olur. Bu husûs, bizim mevzûmuza delîl olmaz. O vâsıtaları ve te’allukları, aşağıdaki sözlerle istisnâ etdiği maksûdumuz olan râbıtaya işâret etmek için bu sözlerle ifâde etmiştir.

Nitekim Mesnevînin 708, 709, 710. beytlerinde diyor ki:

Bir bulut ki tabî’ati ay gibi olur ise, Artık o ay yüzüne bir perde teşkîl etmez.

Onda sûret görünür, vasfında yokluk vardır, Nebî ve velîlerin cisimleri gibidir.

Böyle bir bulut ise nûra perdelik etmez, Etse de fâidelidir, ma’neviyât yönünden.

Bu beytlerde zikr edilen istisnâlar matlûb için şâhiddir. Çünki bu makâmda sözün meâli sanki diyor ki, bütün vâsıtalar ve râbıtalar, tâlib ile matlûb arasında perdedir. Ancak Peygamberler ve fenâ ve bekâ makâmına varmış, Allahü teâlânın râzı olduğu ahlâk ile ahlâklanmış velîlerin râbıtası böyle değildir. Bu râbıta, yukarıdaki beytlerde açıklandığı üzere, perdeleri kaldırır, teallukât ve sebebleri keser. En doğrusunu Allahü teâlâ bilir.

Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimizin enfüsî mucizesinin kıyâmete kadar bâkî ve devâmlı oluşunu ve kâmil olan hulefâ-i râşidînin “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” kerâmetinin, evliyânın ve sâlihlerin kalblerinde her an yenilendiğini tasrîh ederek, (Mesnevî)nin 6. cildinde [1321. beytden 1329. beyte kadar] buyuruyor ki:

Mu’cizeler ve gizli olan bütün kerâmetler, Pâk pîrlerin feyzinden gönüllere aks eder.
Onların derûnunda yüzlerce kıyâmet kopar, En aşağı olanında, serhoş olur komşular.
O iyi bahtlı kimse, Allah celîsi olur, Bir mubârek kimsenin sohbetinde bulunur.
Cansız maddelere de mu’cize te’sîr eder, Asâ yılan, deniz yol ve iki parça oldu kamer.
Eğer câna te’sîri vâsıtasız olursa, Onda hâsıl olur, gizli gizli râbıta.
Cansızlara yapılan te’sîrler geçicidir, Gizli olan rûh için, bu te’sîr dâimîdir.
İşte böylece gönül cansızdan te’sîr alır, Hamur heyûlâsı olmıyan ekmek ne hoşdur.
Mesîhin eksilmiyen o sofrası ne hoşdur, Meryem’in bağsız-bağçesiz yetişen meyvesi ne hoşdur.
Kâmil olanın cânından mu’cizeler zuhûr eder, Tâlibin bâtınına bunlar hayât verirler.

Bunun gibi, Şeyh Eşrefzâde (Müzekkinnüfûs) adlı kitâbının birkaç yerinde, râbıta üzerinde çok durmuştur. Yine şeyh, ârif, kitâblar tasnîf etmiş olan Muhammed Hâdimî “rahimehullah” nakşibendî tarîkati hakkında yazdığı risâlesinde ve ondan başka sayısız büyük zâtlar “kaddesallahü esrârehüm” râbıta konusunda kitâblar yazmışlardır.

Eğer denilirse, Peygamber efendimizi hiç görmeyen, onu nasıl tasavvur edebilir ve kalbinde nasıl hâzır edebilir. Deriz ki, sahîh hadîs kitâblarında ve bir çok âlimin bu konuda en açık şekilde yazılı kitâblardan Peygamberimizin şemâil-i şerîfesini ve hilye-i münîfesini mütâlaa ederek tasavvur edebilir. Suâli soran eğer Peygamberimizin kabrini dahâ önce ziyâretle şereflenmiş ise, kendisini Ravdâ-i mutahherada farz edip, ziyâretle meşgûl görürse, bu hâl birinciden dahâ kolay olur.

Bu konuda en önemli edeb, Peygamberimizi hakîkî sûretinde, âşikâre görmek için ısrârla duâ etmekten sakınmaktır. Mümkün olduğu kadar, icmâlen mülâhaza ile kalbde hâzır tutmakla birlikde, kalbini, Peygamber Efendimize kâmil bir muhabbetle bağlamalıdır. Rûhânî münâsebetin elde edilmesinde bu kadar kâfi’dir. Bu edebe riâyet edilmezse hâlin teşevvüşünden, istigrâkın galebesinden korkulur. Bundan sakınmalıdır. Muhammed aleyhisselâma tam muhabbet ve ittibâ’ ile isti’dâd hâsıl olup, hâl ve makâmı yükselerek, Onun yüksek rûhâniyeti tecellî edince, merâm hâsıl olmuş demektir. [Mâide sûresi 54. âyetinde meâlen] (Bu Allahü teâlânın fadlındandır. Dilediğine verir) buyuruldu. O nimet verici ve ikrâm edicidir.

Buradan anlaşılmakdadır ki, irşâd ile me’mûr olan, Allahü teâlânın ve Resûlünün halîfesi ve vekîli, hayâtda olan bir mürşid-i kâmile intisâba ihtiyâc vardır. Peygamber efendimize “sallallahü aleyhi ve sellem” râbıta her ne kadar mümkin ise de, bunun zor olacağı âşikârdır. Bilhâssa bu yola yeni girenlerin Peygamberimizin kerîm olan şahsını tamâmıyla kalblerinde hâzır bulundurmağa ve hilye-i şerîfesini kemâliyle zihnlerinde tasavvur etmeğe hem iktidârları az, hem de azîmetleri za’îfdir. Bunların va’z ve nasîhate, tarîkatin diğer zâhir âdâbını söz ile, terbiye ve bâtınî yükselmeği hâl ile öğretilmelerine ihtiyâcları vardır. Bunların hepsinin beşerî hicâb hükmü ve âdet hasebiyle, Peygamber efendimizden almaları zor, hattâ imkânsızdır. Dolayısıyla Allahü teâlâ, kendisine sülûk eden isti’dâdlı kullarına kolaylık olması için, yeryüzünde halîfeler ve mürşid vekîller nasb eldi. Ârifler tasnîf etdikleri kitâblarda, âlemin halîfelerden ve mürşid vekîllerden, Allahın izniyle Kıyâmete kadar din sâhası ma’mûr, şerî’at- i Muhammediyye bâkî kaldıkca boş kalmıyacakdır. fakat bu yolun tâlibleri, halîfe ve mürşidlere, yerlerinin uzaklığı veyâ onları tanıyamama sebebiyle ulaşamayabilir. O zemân, aşağıdaki şartları gözeterek Peygamber efendimizin rûhâniyyetine, bildirildiği şeklde teveccüh edebilir:

1– Allahü teâlâya bütün günâhlarından bir dahâ hiç dönmemek üzere azm ederek, sâdık ve nasûh tevbe etmek.

2– Akîdesini tashîh etdikden sonra, Ehl-i sünnet ve cemâ’at mezhebi üzere, i’tikâd, amel, fi’l ve söz ile şerî’at-i mutahharaya azîmetle yapışmak.

3– Gücü yetdiği kadar takvâ üzere olmak. Çünki takvâ, bu tarîkatin aslı ve esâsıdır. Râbıtanın zuhûru ve parlaklığına sebebdir. Takvâyı gözetmekle râbıta zuhûr eder. Takvâda bozulma olursa, râbıta kaybolur. Demek ki râbıta, hakîkatde takvânın mîzânı ve Allahü teâlânın rızâsının hâsıl olması için mi’yârdır.

Bu esâsları yerine getirerek kendisinde yerleşdiği ve tam kabûllendiği zamân, Peygamber efendimizin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” mukaddes rûhâniyyetine yalvararak ve Ondan şefâ’at dileyerek, Allahü teâlânın rızâsını kazanmak için teveccüh eder. Bunu yaparken, Kur’ân-ı kerîmi devâmlı olmak üzere her gün bir hizbden az olmamak üzere mümkün olduğu kadar cehrî olarak huşû’ ve ta’zîm ile okur. Fazla okumakda sınır yokdur. Kur’ân-ı kerîm okuma imkânı olmayan, Kur’ânın özü ve özeti ve zikrlerin en efdâli ve en büyüğü olan Kelime-i tevhîde devâm eder. Her gün Allahü teâlânın müyesser kıldığı kadar cehrî [veyâ hafî] olarak sağ tarafdan nefy edip, sol tarafda isbât ederek, Peygamber efendimizin telkîn etdiği şeklde, amcasının oğlu ve halîfesi, Fâtıma-i Betûlün zevcinin “radıyallahü anhümâ” verdiği habere göre, Kelime-i tevhîdi okur. 300’den az olmamalıdır. Fazlasında sınır yokdur.

İmâm Sühreverdî “rahimehullah” (Avârif) kitâbının yirmiyedinci bâbında diyor ki: Sâlik, zikr mertebelerinin en yükseği olan zikri’z-zât mertebesine, Kelime-i tevhîde devâm ederek ulaşdığı gibi, sâdece Kur’ân-ı kerîmi çok okuyarak ve dil ile kalbini birleşdirerek de ulaşabilir.

(Avârif) kitâbının son bâbında diyor ki: Bu yolun başlangıcında olanın, Kur’ân-ı kerîmi okumasını bilmesi lâzımdır. Tamâmını veyâ mümkün olduğu kadarını ezberlemesi de iyi olur. Allahü teâlânın zikri, Kur’ân-ı kerîm okumakdan efdâldir, diyene kulak verilmez. Çünki sâlik namâzda ve namâz dışında okuduğu Kur’ân-ı azîmüşşânda, Allahü teâlânın tevfîki ile bütün temennî etdiklerini bulur. (Avârif)de dahâ sonra bu konuda geniş açıklamalar vardır. İsteyen mürâceat edebilir.

Her gün ikindi namâzından sonra yüz kere, (Estagfirullah el-azîm), hemen sonra yüz kere, (Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ve sellim) okur. Kur’ân-ı kerîm okumakda ve zikr etmekde bildirildiği kadarla iktifâ etmelidir. Büyüklerden menkûl veyâ me’sûr olarak gelse bile, bildirilenlerden başka çeşidli vird ve duâlar aslâ câiz değildir. Çünki hâlinin karışıklığına ve sülûkun tertîbine aykırı olur.

Yemekleri âdeti olan miktârdan azar azar azaltmalıdır. Çünki açlık, rûhun gıdâsı ve Melekûtun kapılarının anahtarıdır. Çok yemek ve tokluk da bu kapıların kepengi ve kilididir. Sahûrda ve iftârda az yimeğe özen göstererek, haftada en az iki, üç gün oruç tutmalıdır. Dâvud aleyhisselâmın orucu gibi tutmak en iyisidir. Hadîs-i şerîfde vârid olduğu gibi, (Allaha en sevgili oruc, Dâvud aleyhisselâmın orucudur. O bir gün oruc tutar, bir gün tutmazdı. Allaha en sevgili namâz, Dâvud aleyhisselâmın namâzıdır. O gecenin yarısını uyur, üçde birinde kâim olur [ibâdet eder], altıda birinde yine uyurdu) buyurulmuşdur.

Geceleri, teheccüd namâzı ve Kur’ân-ı kerîm okumakla ihyâ etmekten gâfil olmamalıdır. İşrak, dühâ ve evvâbîn namâzlarını da unutmamalıdır. Eğer fazla konuşmağı terk edip, halkdan ayrı tek başına veyâ uzlette olursa, onun için her yönden güzel olup, merâmın tamâmlayıcısıdır. Yalnızlık, sıddîkların maksadı ve sâliklerin göz nûrudur. Çünki kalbleri bulanıklıkdan temizler. Yalnızlığın aksi, insanın hâlini, vaktini bulandırır. Ebdâl ve evtâd, kavuşduklarına yalnızlıkla kavuşmuşlardır. Kalbe gelen vesvese ve hatâraya iltifât etmemeli, onlarla meşgûl olmamalıdır. Kalbini râbıta tarafına çevirmelidir. Böylece Allahü teâlânın inâyeti ile bunlar kalbden giderilir. Râbıtanın fâidelerinden biri de budur. Sonra bu amellere, gevşeklik göstermeden ve sıkılmadan devâm etmelidir. Allahü teâlâdan ihsân ve ni’metlere kavuşma kapısı açılıncaya kadar, acz ve iftikâr ile bekler veyâ bu hâl üzere vefât eder. Nitekim Allahü teâlâ Hicr sûresi, 99. âyet-i kerîmesinde meâlen, (Sana yakîn [ölüm] gelinceye kadar Rabbine ibâdet et) ve Zâriyât sûresi, 56. âyet-i kerîmesinde meâlen, (Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yaratdım) buyurmuşdur.

Bu şartları ve edebleri aynen uygulayarak, Abdülkâdir-i Geylânî, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî “kaddesallahü ervâhahüm” ve diğer velîler gibi irşâd ile meşhûr olan evliyâdan bir velînin rûhâniyyetine teveccüh câiz olur dediler. Bunlardan birini seçip, imkânı nisbetinde öğrendiği vasflarını zihninde tasavvur edip, rûhâniyyetine teveccüh eder. Özellikle zikr ve Kur’ân-ı kerîm okuması sırasında, kendini velînin huzûrunda farz edip, velî ona bakıyormuş gibi tehayyül eder. Eğer velînin kabrinin yanında ise, ziyâretine devâm eder. Fâtiha ve İhlâs sûrelerini ve Peygamber efendimize salât ve selâm okuyup, sevâbını ona hediyye ederek, Allahü teâlânın rızâsını kazanmak için, o velîden irşâd ve imdâd ister. Bu yolla ikisi arasında rûhânî münâsebet hâsıl olup, matlûba kavuşulur.

Rûhâniyyet ile terbiye gören, yetişen kimseye, Üveys bin Âmir-i Karnîye “radıyallahü anh” nisbeten (Üveysî) denir. Çünki O, Peygamber efendimizin zemânında yaşadı ama göremedi. Hayâtında ve vefâtından sonra rûhâniyyeti ile terbiye gördü. Ebû Yezîd Bistâmî, Ebül Hasen Harkânî, Şeyh Attâr, İsmâ’îl Tillovî, Şeyh Ahmed Nâmık-ı Câmî ve diğer bir çok evliyâ bu yoldan yetişdi. Bu Üveysî velîler, Tabakât ve Menâkıb kitâplarını yazanlar tarafından bildirilmişdir. “Kaddesallahü esrârehüm.”

Üveysî olma mes’elesi teyemmüme benzemekdedir. Abdestsiz olan, namâz kılmak istediğinde su bulamazsa, teyemmüm eder. Su buluncaya kadar bu teyemmümle namâzını kılar. İbâdet ve namâzını terk etmez. Sâdık bir tâlib de, Evliyâullahın yolunda sülûk etmek isteyip, diri olarak kâmil bir mürşid bulamazsa, bu yolda çalışmağı, mücâhede etmeği bırakmaz. Vefât etmiş bir velînin rûhâniyyetinden imdâd ve feyz taleb eder. Kendisine o velîden imdâd, irşâd geleceğine, üzerine feyzin akacağına hiç şübhesi olmamalıdır. Çünki evliyânın dünyâ hayâtında olduğu gibi berzâh, kabr hayâtında da tasarrufları devâm eder. Hattâ dünyâdakinden dahâ kuvvetlidir. Nitekim Allahü teâlâ Yûnüs sûresi, 64. âyet-i kerîmesinde meâlen, (Onlar için dünyâ hayâtında da, âhıretde de müjde vardır. Allahın sözlerinde aslâ değişme yoktur. [O verdiği sözü mutlaka yerine getirir.] İşte bu, büyük kurtuluşun kendisidir) buyurmuşdur. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” de, (Mü’minler ölmez. Ancak bir yerden diğer bir yere intikâl ederler) buyurmuşdur. Molla Câmî “kuddise sirruh” da (Bahâristan) kitâbında şu beyti söylemişdir:

Beden kılıcın kını, rûh da kılıc gibidir,
İşleri kılıc yapar, kın işde te’sîrsizdir.

Sonra Allahü teâlâ bu sâlikin işini kolaylaşdırıp, diri olan bir mürşid-i kâmile ulaşdırırsa, o zamân sâlik, bütün işlerinde o mürşid-i kâmile teslîm olur. Onun dediklerini yapıp, verdiği hükmlere hiç muhâlefet etmez.

Mürşidin ta’rîfi, vasfları ve alâmetleri tasavvuf kitâblarında tafsilâtlı olarak bildirilmişdir. Bilhâssa (Müzekkin-nüfûs) kitâbında açıklanmıştır. İsteyen bu kitâblara mürâce’at edebilir. Allahü teâlâ en doğruyu bilir.

İhtâr: Mürşid bulmadan önce ne yapmak lâzım geldiği Şeyh-i ekberin (Fütûhât-ı Mekkiyye) kitâbında, Mürîdin, şeyh bulmadan önce kendisine vazîfe kabûl etdiği amelleri 53. bâbda anlatmakdadır. Bunun gibi Şeyh Eşrefzâde “kuddise sirruh” (Müzekkin-nüfûs) kitâbının son on yaprağında Halvete nasıl girilir, râbıtanın fâideleri ve zikrin fazîletleri konularını anlatdıkdan sonra, aynen şöyle demekdedir: “Bu dediklerim ol vakittir kim, mürşid-i kâmile eli erişmeye, bu dediklerim gibi meşgûl ola.” Sonra rûhânî sohbete işâret edip, Peygamber efendimizin (Mü’minler ölmezler …) hadîs-i şerîfinin buyurulması sebebini zikr etmekdedir.

Bunun gibi, Şeyh İsmâ’îl Hakkı “kuddise sirruh” da bu mevzû’yu bir çok kitâbında, bilhâssa (Tuhfetü’l vesîmiyye) kitâbının sonlarında, sohbetin kısımlarını beyân ederken bildirmişdir. Bu mes’ele üzerinde dahâ fazla bilgi almak isteyenler, bu kitâblara mürâce’at etsinler. Tevfîke erdiren Allahü teâlâdır. Hâfız Şîrâzî “kuddise sirruh” bir beytinde diyor ki:

Kim âşık oldu da yâr onun hâline bakmadı,
Tabîb var ama derd yok, hoca çok ama, tâlib kalmadı.
Kemâl Hacnedî “kuddise sirruh” kasîdesinde diyor ki:
Mürîdler pîre tâlibdir, hâlbuki pîrler meydânda, Yazıklar o susamışa, ölür deryâ yanında.
Deme gönül ehli gitdi, aşk diyârı boş kaldı,
Cihân Şemslerle doludur, Mevlânâ gibi tâlib, nerde kaldı.

Fâide: Fahreddîn-i Râzî (Metâlib-i âliye) kitâbında diyor ki: Büyük meliklerden biri bana mevtâ ve kabir ziyâreti ile fâidelenmenin nasıl olduğu hakkında açıklama yapmamı istedi. O melik Muhammed bin Sâm bin Hüseyn Gûrî [Sultân Gıyâseddîn] idi. Bu zât, güzel ahlâklı, beğenilen yolda, âlimleri çok seven, din ve akıl ehli ile oturmaya rağbet eden bir melik idi. Bu konuda ona bir risâle yazdım. Burada birkaç mukaddime üzerine binâ edilen risâlenin özetini zikredelim.

Birinci mukaddime: İnsan rûhunun bedenden ayrıldıktan sonra bâkî kaldığına delîl getirdik.

İkinci mukaddime: Bedenden ayrılan bu rûhlar, bedene bağlı olan rûhlardan, ba’zı yönlerden dahâ kuvvetlidir.

Ba’zı yönlerden de bedene bağlı olan rûhlar, ayrılan rûhlardan dahâ kuvvetlidir. Bedenden ayrılan rûhlardan örtüler kalkar. Ona gayb âlemi ve âhıret menzillerinin sırları keşf olunur, açılır. Bedene te’alluk hâlinde iken delîllerle anladığı ilimleri, şimdi zarûrî olarak anlar. Rûh bedende iken, toz duman altındaydı. Beden zâil oldukdan sonra, bu rûhlarda parıldama, ışık verme, ortaya çıkma görülür. Böylece bedenden ayrılan bu rûhlarda, bu yol ile bir nev’ kemâl görülür.

Bedene bağlı olan rûhlar, bedenden ayrılanlardan diğer bir yönden dahâ kuvvetlidir. Bu rûhlarda kesb ve taleb âletleri bâkîdir. Bu rûhlar, birbirine eklenen fikirler, birbirini ta’kîb eden görüşler vâsıtası ile her gün yeni ilmler, ilâve araşdırmalardan istifâde ederler. Bu hâl bedenden ayrılan rûhlarda elde edilemez.

Üçüncü mukaddime: Rûhların bedene tealluku, bağlılığı, şiddetli bir aşk ve tam bir muhabbete benzer şekldedir. Bu sebeble dünyâda elde edilmesi istenen her şey, bedenin hayra ve râhata kavuşması için istenir. Bu sâbit olunca, insan ölüp, rûhu bedenden ayrılınca, rûhun bedene olan aşkı bâkî kalır ve o aşk kaybolmaz. Rûhun bedene olan şiddetli meyli ve çekiciliği devâm eder. Bilhâssa yukarıda desteklediğimiz görüş üzere, nüfûs-u nâtıka, cüz’iyyâtın idrâkindedir ve öldükden sonra da bu idrâkde kalır.

Bu mukaddimeler bilindikden sonra, bir kimse, rûhu kuvvetli, cevheri kâmil, te’sîri şiddetli bir insanın kabrine gidip, orada bir mikdâr kalırsa, rûhu o türbenin te’sîri altında kalır. Ziyâretcinin rûhu o türbeye müteallik, bağlı olur. Meyyitin rûhunun türbeye bağlılığını da biliyorsun. O zemân sağ olan ziyâretcinin rûhu ile meyyitin rûhu arasında, iki rûhun o türbede bir araya gelmeleri sebebiyle mülâkat hâsıl olur. Ziyâretci ve meyyitin rûhları şu’âları birbirine aks eden karşılıklı parlak iki aynaya benzerler. Bu diri ziyâretcinin rûhuna gelen, Allahın kazâsına rızâ ve Allah için tezellülden hâsıl üstün ahlâk, burhânlı ma’rifetler, uğraşarak kazanılmış ilmler ve bunlarla birlikde bir nûr, meyyitin rûhuna aks eder. Meyyitin rûhunda hâsıl olan yüksek ilmler, kâmil, kuvvetli eserlerden hâsıl olan her şeyden bir nûr, ziyâretcinin rûhuna aks eder. Bu yol ile bu ziyâret, ziyâretcinin ve ziyâret edilenin rûhlarına büyük menfe’at ve büyük bir sevinç hâsıl olmasına sebeb olur. Bu da kabr ziyâretinin meşrû’ olmasının asl sebebidir. Kabr ziyâretinin meşrû’iyyetinde bildirdiğimizden başka, dahâ ince, dahâ haklı diğer sebeblerin, sırların olacağı gözden uzak tutulmamalıdır. Hakîkatler husûsunda ilmin tamâmı ancak Allahü teâlâ katındadır. (Metâlibü’l âliye) kitâbının sözü burada tamâm oldu.

Bu konuda şartların en büyüğü ve en önemli şey, niyyeti ihlâs ile yapmak ve Allahü teâlânın rızâsını kazanmağa hasr etmekdir. Başka bir şey değildir. İbâdeti ihlâs ile yapmak, dindeki farzların cümlesindendir. Nitekim Allahü teâlâ Beyyine sûresi, 5. âyet-i kerîmesinde meâlen, (Ancak Allahü teâlâya dinde muhlis olarak ibâdet etmeleri için emrolundular) ve Zümer sûresi, 3. âyet-i kerîmesinde meâlen, (Dikkat et, hâlis din Allahındır) buyurmuşdur. Peygamber efendimiz de (Ameller niyetlere göredir. Her kişi niyetine göredir. Allahü teâlâ ve Resûlüne hicret edenin [ona niyet edenin], hicreti Allah ve Resûlüne olur. Niyeti dünyâlık ise veyâ bir kadınla evlenmek ise, onun hicreti [niyeti], hicret etdiği şeye olur) buyurmuştur.

Bu yolda bulunan kimsenin, bu yola başladığı zamân, niyyetini düzeltmesi, o amelleri sırf Allah rızâsı için yapması ve kalbi mâsivâdan kurtarması lâzımdır. Sonra dili ve kalbi ile (İlâhî ente maksûdî ve rıdâke matlûbi), ya’nî “İlâhî! Sen benim maksûdumsun ve rızân da matlûbumdur” demelidir. Buna başka bir söz karışdırmamalıdır. Kulluk vazîfelerinin edâsından ve Allahü teâlânın rızâsından başka, dünyevî ve uhrevî isteklerden bir isteği kalbinde bulundurmamalıdır. Kendisi için keşf, kerâmet ve gayb ile alâkalı şeyleri bilmek gibi bir maksadı olmamalıdır. Kendi kasdı hâricinde bunlardan bir şey zuhûr ederse, ona iltifât ve i’tibâr etmemeli ve onunla meşgûl olmamalıdır. Hattâ bunun, ihlâsı husûsunda bir fitne ve imtihân olması korkusu ile, böyle şeylerden Allahü teâlâya sığınmalıdır. Sâlik o zuhûr eden şeylerle meşgûl olup, ona meyl ederse, bu yolda terakkî ve ilerleme kapısı yüzüne kapanır. Hattâ kendisi farkında olmadan tarîkatden red edilmesine ve hüsrâna uğramasına sebeb olur. Bundan şiddetle sakınması lâzımdır.

(Avârif) kitâbının son bâbında imâm Sühreverdî, Cüneyd-i Bağdâdîden naklen diyor ki: Engellerin, mâni’lerin çoğu, mürîdin bu yolun başlangıcında yapdığı fesâddan ileri gelir. O hâlde mürîd, bu yolda sülûkun başlangıcında niyyetini sağlam yapmasına ihtiyâc vardır. Niyyetin sağlamlığı ise, nefsinin arzûlarından vazgeçmesi ve onun hoşuna giden her şeyi terk etmesidir. Böylece, Allah rızâsı için hâlis olarak bu yola koyulmuş olur.

Kâmûs sâhibi (Besâir) kitâbının mukaddimesinde ihlâsı anlatırken diyor ki: İmâm Ebû Hâmid Gazâlî “kuddise sirruh” (Allah rızâsı için 40 sabâh ihlâs üzere olan kimsenin kalbinden diline hikmet pınârları zuhûr eder) hadîs-i şerîfi mûcibince, kalbinde hikmet pınârlarının zâhir olması ümîdi ile kırk gün halvete girdi. fakat hâlinde hiçbir değişiklik olmadı. Bu arada rü’yâsında ona, “Sen ihlâs ile, Allah rızâsını değil, hikmeti taleb etdin” denildi.
Bunun gibi mürîd, amellerini ileri sürerek, bir işin olmasını veyâ olmamasını istememelidir. Kendisine olsun, başkasına olsun bir menfaate kavuşmak veyâ bir zarardan kurtulmak için duâ etmemelidir. İşleri Allahü teâlâya ısmarlamalı, dilediği gibi tasarruf etmesi için Ona bırakmalıdır. Çünki O, ilm ve hikmet sâhibidir. Kullarının ihtiyâclarını bilir ve hikmeti ve irâdesi mûcibince tedbîr eder. Nitekim Allahü teâlâ Talâk sûresi, 3. âyet-i kerîmesinde meâlen, (Kim Allaha güvenirse, O kendisine yeter) ve A’râf sûresi, 196. âyet-i kerîmesinde meâlen, (Allah sâlihlere velîlik eder) buyurmuşdur.

Lübâb tefsîrinde [Hâzin tefsîri] Übeyy bin Ka’bden “radıyallahü anh” rivâyet edilmişdir. İbrâhîm aleyhisselâm eli kolu bağlı olarak ateşe atılırken, “Lâ ilâhe illâ ente, sübhâneke, lekel hamdü ve lekel mülkü, lâ şerîke leke” ya’nî, “Senden başka İlâh yokdur. Seni tenzîh ederim. Hamd sanadır. Mülk senindir. Ortağın yokdur” dedi. Sonra onu mancınık ile ateşe atdıklarında Cebrâil aleyhisselâm ona gelip, “Yâ İbrâhîm! Bir isteğin var mı?” dedi. İbrâhîm aleyhisselâm, “Var ama sana değil” dedi. Cebrâil aleyhisselâm, “Rabbinden iste” dedi. İbrâhîm aleyhisselâm, “O hâlimi biliyor. O bana kâfîdir” dedi.

Hadîs-i kudsîde Allahü teâlâ, (Beni zikretmesi, benden istemekden alıkoyan kimseye, isteyenden dahâ çok veririm) buyurmuşdur.

İsmâ’îl Hakkı “rahimehullah” (Rûhu’l beyân) tefsîrinde, meâl-i şerîfi (Elçilerimizden senden önce gönderdiklerimize sor) olan Zuhrûf sûresi 45. âyet-i kerîmesini açıklarken diyor ki: Bazı büyükler dedi ki, dinde hâlis, muhlis bir tâlib olmak için, Mevlâyı, dünyâ ve âhıret menfaati için, zâhir ve bâtın menfaati için, ilm, irfândan pay almak için, zevk ve vicdân için, şühûd ve âyân için isteme, menfe’at beklemeksizin iste. Bunda dahâ başka çok fâideler vardır. Arzû eden tefsîrden bakabilir!

Hülâsa, sâlike vâcib olan, işleri Allahü teâlâya ısmarlamak ve Ona teslîm etmek, niyyet ve kalbde Allahü teâlâdan başkasına yer vermemek, başkasının değil, Allahü teâlânın rızâsını kazanmakdır. Nitekim Allahü teâlâ, Kehf sûresi, 110. âyet-i kerîmesinde meâlen, (Her kim Rabbine kavuşmayı ümid ediyorsa, sâlih amel işlesin ve Rabbine ibâdette hiç bir şeyi ortak koşmasın) buyurmuşdur.

Eğer denilirse, Peygamberlerden “aleyhimüsselâm” ve evliyânın büyüklerinden de duâ sâdır olmuşdur. Duâdan nasıl men’ olunur. Deriz ki, evet, ancak onlar duâ etme ve etmeme zemânını yâ vahy ile, yâ işâret ve ilhâm ile bilirlerdi. Mevlâdan izn olmadıkca duâ etmezlerdi. Allahü teâlânın murâdı, onlardan duâ etmek olduğunu anlasalardı, duâ edilen şeyin hâsıl olmasına veyâ olmamasına kalbi bağlamaksızın ubûdiyyetle ve Efendilerinin emrine imtisâlen duâ ederlerdi. Eğer Allahü teâlânın murâdının sabr, sükût ve işin Ona ısmarlanması olduğunu anlasalardı, belâ ateşinde yansalar bile sükût eder ve işi Mevlâya teslîm ederlerdi. Burada söz bu yolun başında olup, yüksek mertebelere henüz ulaşmamış olan mürîdler içindir. Bunların hâlleri, o büyüklerin hâlleri ile kıyâs edilmez. Bu mes’elenin incelenmesi uzun söz ister. Bu risâle ona müsâid değildir.

İşlerini Allahü teâlâya ısmarlayan mürîdin, zâhirî sebeblere teşebbüs etmesinde, beşerî işlerin görülmesinde a’zâlarını ve hissî kuvvetlerini kullanmasında bir engel yokdur. Bir menfe’atin celbi ve bir mazarratın def’i için, şer’î sınırları gözeterek vesîlelere başvurabilir. Bu esnâda Allahü teâlânın zikrinden ve ibâdetlerinden sabrsızlık göstermeden ve hâlinden Allahü teâlâya şikâyet etmeden yapar ve vesîleler onu ibâdet ve zikrden alıkoymaz. Nitekim Allahü teâlâ Münâfıkûn sûresi, 9. âyet-i celîlesinde meâlen, (Ey îmân edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allahı zikr etmekden alıkoymasın. Kim bunu yaparsa, işte onlar ziyâna uğrayanlardır) buyurmuşdur. Allahü teâlâ bu organları boşuna yaratmadı. Onları kulluk vazîfelerini yapmak, beşerî işlerin görülmesi için yarattı. Kul da onları, Allahü teâlânın şükrünü edâ etmekde gayret göstererek Efendisinin koyduğu kanûnlar çerçevesinde yerinde kullanır. Hakîkatde verenin ve mâni’ olanın ve muvaffakiyyetin Allahü teâlânın kudretinde olduğunu bilir. Kula, meselâ fakîrlik veyâ hastalık isâbet ederse, onların giderilmesi için, zâhirî sebeblere başvurur. Bir san’at veyâ ticâretle meşgûl olur ve doktora mürâce’at eder. İlâcları kullanır. Allahü teâlâya şikâyet ve sabırsızlık göstermeden sabreder. Allahü teâlâ Bekara sûresi, 105 ve 106. âyet-i kerîmelerinde meâlen, (Andolsun ki, sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azalma ile imtihân eder, deneriz. [Ey Peygamber] Sen sabırlı davrananları müjdele. İşte o sabır edenler, kendilerine bir belâ geldiği zamân “Biz Allah için varız ve biz sonunda Ona döneceğiz” derler) buyurmuşdur.

Allahü teâlâ duâ ile emr etmediği gibi, sıkıntıların giderilmesi için sebeblere yapışmağı da men’ etmemiş, bunlara sabr edenleri de müjdelemişdir. Bunun gibi bir düşman silâhla saldırıda bulunursa, buna silâhla mukâbele edilir. Şerrinin ve hîlesinin def’ine zâhirî vesîlelerle çaba sarf eder. Ama Allahü teâlânın isimlerini ve âyetleri kullanarak ona bed duâ etmez. Bunda, mülhidler zümresine girmek ve Allahü teâlânın isimlerini uygun olmayan yerde kullanmak vardır. Nitekim Allahü teâlâ, A’râf sûresi, 180. âyet-i kerîmesinde meâlen, (Allahın isimleri hakkında ilhâd edenleri [eğri yola gidenleri] bırakın) buyurmuşdur. Mürîd, başına gelen musîbete sabr edip, işi Allahü teâlâya bırakır.

Mü’minin vasıfları hakkında Allahü teâlâ Şûrâ sûresi, 39. âyet-i celîlesinde meâlen, (Bir zulüm ve saldırıya uğradıkları zamân, birbirlerine yardım ederler) buyurmuşdur. Ya’nî kendilerine zulm edenlerden intikâm alırlar. Yine Allahü teâlâ Şûrâ sûresi, 40. âyet-i celîlesinde meâlen, (Bir kötülüğün cezâsı, ona denk bir kötülükdür. Kim afv eder ve barışı sağlarsa, mükâfâtı Allaha âiddir. Elbette O zâlimleri sevmez) buyurmuşdur. Bunların hepsi zâhirî işler içindir. Bâtınî işlere gelince, eğer hâllerinde bir ınkıbâz, sıkıntı veyâ amellerinde bir gevşeklik meydâna gelirse, bast, ferâhlık hâlinin gelmesi ve amelleri yapmakda kolaylık olması için hemen duâya sarılmaz. Ona lâzım olan, kendisinden bir günâh sâdır oldu mu, şerî’ate aykırı bir iş yapdı mı, takvâda bir gevşeklik oldu mu ki, bu cezâya uğradı. Bunun araşdırmasını yapar ve kendini hesâba çeker. Bir hatâ yapdığını anlarsa, hemen Allahü teâlâya tevbe eder. Şerî’at-i mutahharaya uygun olarak amellerini, davranışlarını düzeltmeye kalkar. Eğer o sıkıntı ve gevşeklik hâli üzerinden kalkarsa, Allahü teâlânın bu ni’metine ve ihsânına şükr eder. Aksi takdîrde bu işin sırrı çözülünceye kadar veyâ imtihân müddetinin son bulmasına kadar sabr eder ve kulluk vazîfelerini şikâyet ve sabırsızlık göstermeden yerine getirir. Nitekim Allahü teâlâ Şûrâ sûresi, 30. âyet-i celîlesinde meâlen, (Başınıza gelen her musîbet kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. [Bununla berâber] Allah çoğunu affeder) buyurmuşdur. Başkalarını buna kıyâs et. Bu işler, sülûkun inceliklerindendir. Tafsîlâtı söz ile anlaşılmaz. Ancak kul devâmlı râbıta yapmakla birlikde, mücâhedesinde tam bir ihlâs ve istikâmet üzere olunca, Allahü teâlâ ona kendisine karşı yapılması gereken, bu yoldaki âdâb ve incelikleri tanıtır. Nitekim Allahü teâlâ Ankebût sûresi, 69. âyet-i kerîmesinde meâlen, (Ama bizim uğrumuzda cihâd edenleri elbette kendi yollarımıza erişdireceğiz. Hiç şübhe yok ki, Allah, iyi davrananlarla berâberdir) ve Bakara sûresi, 282. âyet-i kerîmesinde meâlen, (Allahdan korkun, Allah size öğretir) buyurmuşdur. O hâlde kul, isti’dâdı kadar pay alır. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Rabbim beni en güzel edeble edeblendirdi. Sonra bana en yüksek ahlâkı emr etdi ve bana [Ey Resûlüm] Sen afvı [kolaylık yolunu] tut. İyiliği emret ve câhillerden yüz çevir) [A’râf sûresi, 199. âyeti] dedi) buyurdu. Bu risâle için hâl ve mekâl [söz ve hâl] bu kadarını iktizâ etdi. Sözümüz burada bitdi. İşi Melîk-il allâm olan Allahü teâlâya havâle etdik. Vesselâm.

Benzer Yazıları Okumak İçin Tıklayınız

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler