Bu mektup, Arabî olarak Hindistan valilerinden Han-ı Hanan’a “rahmetullahi teâlâ aleyh” yazılmış olup tövbe, inâbet, vera ve takvâyı anlatmaktadır:

Mektubuma Besmele ile başlıyorum. Yani bu mektubu yazabilmek için, rahmeti, ihsanı bol olan Allahü teâlâya sığınıyor, Ona güveniyorum. Her hamd, şükür Onun hakkıdır. Onun seçtiği, sevdiği iyi insanlara selam ederim. Kıymetli ömrümüz, günah işlemekle, kusur, kabahat yapmakla, yanılmakla, faydasız, lüzumsuz konuşmakla geçip gidiyor. Bunun için; tövbeden, Allahü teâlâya boyun bükmekten söyleşmemiz, vera ve takvâdan konuşmamız hoş olur. Nur sûresi, 31. âyet-i kerimesinde meâlen, (Ey müminler! Hepiniz, Allahü teâlâya tövbe ediniz! Tövbe etmekle kurtulabilirsiniz) buyurmuştur. 28. cüz sonundaki Tahrim sûresi, 8. âyet-i kerimesinde meâlen, (Ey îman eden seçilmişler! Allahü teâlâya dönünüz! Halis tövbe edin! Yani tövbenizi bozmayın! Böyle tövbe edince, Rabbiniz, sizi belki affeder ve ağaçlarının, köşklerinin altından [önünden] sular akan Cennetlere sokar) buyurmuştur. Enam sûresi, 120.  âyet-i kerimesinde meâlen, (Açık olsun, gizli olsun günahlardan sakınınız!) buyurmuştur. Günahlarına tövbe etmek, herkese farz-ı ayndır. Hiç kimse tövbeden kurtulamaz. Nasıl kurtulur ki Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” hepsi tövbe ederdi. Peygamberlerin sonuncusu ve en yükseği olan Muhammed “aleyhi ve aleyhimüssalavât” buyuruyor ki (Kalbimde [envar-ı ilâhiyyenin gelmesine engel olan] perde hâsıl oluyor. Bunun için her gün, yetmiş kere istiğfar ediyorum). Yapılan günahta, kul hakkı bulunmayıp, zina yapmak, alkollü içki içmek, çalgı dinlemek, yabancı kadınlara bakmak, Kurân-ı Kerîmi abdestsiz tutmak ve [şiî, nusayri, vehhâbî ve başka] yanlış inanışlara saplanmak gibi, yalnız Allahü teâlâ ile kendi arasında olursa, böyle günahlara tövbe etmek, pişman olmakla, istiğfar okumakla, Allahü teâlâdan utanıp, sıkılıp, Ondan afv dilemekle olur. Farzlardan birini özürsüz terketti ise, tövbe için, bunlarla birlikte, o farzı da yapmak lâzımdır.

[(Tergib-üs-salât)da diyor ki Hadis-i şerifte buyuruldu ki (Bir namazı özürsüz, vaktinden sonra kılan, 80 hukbe Cehennemde yanacaktır. Bir hukbe 80 senedir. Her senesi 360 gündür. Her günü, 80 dünya senesidir). Kazaya kalan namazı kılacak kadar vakitlerin her biri geçtikçe, bu bir namazın günahı katkat artar. Ya birkaç namaz olursa, çok çetin olur. Her ne behasına olursa olsun, bir ân önce, kaza etmek ve affı için tövbe etmek, çok yalvarmak lâzımdır. Namaz kılmayanın, Allahü teâlânın büyüklüğü karşısında titremesi, erimesi lâzımdır.
Allahü teâlânın emirlerine (Farz), yasak ettiği şeylere (Haram) denir. Farzları yapmaya, haramdan sakınmaya (İbâdet etmek) denir. Allahü teâlâ, ibâdet yapanları sever. Bunları ahirette Cennete sokacağını, sonsuz nimetler vereceğini Kurân-ı Kerîmde bildiriyor. Kurân-ı Kerîm Allah kelamıdır. İnsan sözü değildir. Haram işleyen, Cehennemde yanacaktır. Haramlar derece derecedir. Büyük harâmin cezası çok olacaktır. Büyük haramlardan biri, beş vakit namazdan birini vaktinde kılmamaktır. Namazın farz olduğuna inanmayan (Kâfir) olur. Kâfir, müslüman değildir. Cehennemde sonsuz yanacaktır. İnanıp da, tembellikle kılmayan, kâfir olmaz. Buna (Fasık) denir. Fasık, yine müslümandır. Haram işlediği için, bir müddet Cehennemde yanacaktır. Bir namazı vaktinde kılmayanın bunu kaza etmesi farzdır. Kaza etmezse, bir namaz için seksen hukbe yanacaktır. Hiç bir ibâdeti, hiçbir iyiliği onu Cehennemden kurtarmaz. Yalnız, bir müslümana, bir farzı öğretirse, bu azaptan kurtulur. Fakat, bunun hem kaza kılması, hem de haram işlemekle meşhur olmaması lâzımdır. Mesela, kadınların başı, saçı, kolu, bacağı açık sokağa çıkması haramdır. Buna nasihat vererek veya Ehl-i sünnet aliminin yazmış olduğu doğru bir din kitabı vererek, haram işlemesine mâni olanın bütün günahları affolur. Fakat, kendisinin bir haram işlememesi lâzımdır. Ancak bunun kaza borçları affolur. Cehennemde yanmaktan kurtulur.]

Günahta kul hakkı da varsa, buna tövbe için, kul hakkını hemen ödemek, onunla helallaşmak, ona iyilik ve duâ etmek de lâzımdır. Mal sâhibi, hakkı olan ölmüş ise, ona duâ , istiğfar edip çocuklarına, varislerine verip ödemeli, bunlara iyilik yapmalıdır. Çocukları, varisleri bilinmiyorsa, mal ve cinayet miktarı parayı fakirlere, miskinlere sadaka verip, sevâbını hak sâhibine ve eziyet yapılana niyet etmelidir. Ali “radıyallâhu anh” buyuruyor ki Ebû Bekr “radıyallâhu anh” doğru sözlüdür. Ondan işittim ki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” (Günah işliyen biri, pişman olur, abdest alıp namaz kılar ve günahı için istiğfar ederse, Allahü teâlâ, o günahı elbette affeder. Çünkü, Allahü teâlâ, Nisa sûresi 109. âyetinde: Biri günah işler veya kendine zulüm eder, sonra pişman olup Allahü teâlâya istiğfar ederse, Allahü teâlâyı çok merhametli ve afv ve mağfiret edici bulur, buyurmaktadır) dedi. Bir hadis-i şerifte, (Bir kimse, bir günah işler, sonra pişman olursa, bu pişmanlığı, günahına kefaret olur. Yani, afvına sebep olur) buyurdu. Bir hadis-i şerifte, (Günahı olan kimse, istiğfar eder ve tövbe eder, sonra bu günahı tekrar yapar, sonra yine istiğfar söyler, tövbe eder. Üçüncüye yine yapar ve yine tövbe ederse, dördüncü olarak yapınca, büyük günah yazılır) buyurdu. Bir hadis-i şerifte, (Müsevvifler helak oldu) buyurdu. Yani, ileride tövbe ederim diyenler, tövbeyi geciktirenler ziyan etti.

Lokman hakim Velî veya Peygamber idi “radıyallahü teâlâ anh”. Oğluna nasihat ederek, (Oğlum, tövbeyi yarına bırakma! Çünkü, ölüm ansızın gelip yakalar) dedi. İmâm-ı Mücahit buyuruyor ki (Her sabah ve akşam tövbe etmeyen kimse, kendine zulüm eder). Abdullah ibni Mübarek buyurdu ki (Haram olarak ele geçen bir kuruşu, sâhibine geri vermek, yüz kuruş sadaka vermekten daha sevaptır). Âlimlerimiz buyuruyor ki (Haksız alınan bir kuruşu sâhibine geri vermek, kabul olan 600 hacdan daha sevaptır). Ya Rabbi! Kendimize zulüm ettik. Bize acımaz, affetmezsen, halimiz pek fenâ olur.

Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Allahü teâlâ buyuruyor ki: Ey kulum! Emrettiğim farzları yap, insanların en âbidi olursun. Yasak ettiğim haramlardan sakın, vera sâhibi olursun. Verdiğim rızka kanaat eyle, insanların en ganisi olursun, kimseye muhtaç kalmazsın). Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ebû Hüreyreye “radıyallâhu anh” buyurdu ki (Vera sâhibi ol ki insanların en âbidi olursun!). Hasan-ı Basrî “rahmetullâhi aleyh” buyurur ki (Zerre kadar vera sâhibi olmak, bin nâfile oruç ve namazdan daha hayırlıdır). Ebû Hüreyre “radıyallâhu anh” buyurdu ki (Kıyamet günü Allahü teâlânın huzurunda kıymetli olanlar vera ve züht sahipleridir). Mûsâ aleyhisselâma vahyedilmiştir ki (Bana yaklaşanlar, sevgime kavuşanlar içinde, vera sahipleri gibi yaklaşan olmaz). Büyük âlimlerden bazısı buyurdu ki (Bir kimse, şu on şeyi, kendine farz bilmedikçe, tam vera sâhibi olmaz: Gıybet etmemeli. Müminlere sui zannetmemeli, kötü bilmemeli. Kimse ile alay etmemeli. Yabancı kadınlara, kızlara bakmamalı. Doğru söylemeli. Kendini beğenmemek için, Allahü teâlânın, kendisine yaptığı ihsanları, nimetleri düşünmeli. Malını helal yere harc edip, haramlara vermemeli. Nefsi, keyfi için, mevki makâm istemeyip, buraları insanlara hizmet yeri bilmeli. Beş vakit namazı vaktinde kılmayı birinci vazife bilmeli. Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği îman ve işleri iyi öğrenip, kendini bunlara uydurmalı. Ya Rabbi! Bizlere ihsan ettiğin nuru, hidayeti arttır. Bizi affet! Sen her şeyi yapabilirsin).

Kerem, şefkat ve ihsan sâhibi kıymetli efendim! Bütün günahlara tövbe etmek nasip olur ve vera ile takvâ [yani haramların ve şüpheli olanların hepsinden sakınmak] müyesser olursa, büyük nimet, yüksek devlet ele geçmiş olur. Bu, ele geçmezse, bazı günahlara tövbe etmek ve bazı haramlara vera eylemek de nimettir. Bu bazıların bereket ve nurları, belki hepsine sirâyet eder de, bütün günahlara tövbe etmeye ve tam vera sâhibi olmaya yol açar. (Bir şeyin bütünü ele geçmezse, hepsini elden kaçırmamalıdır) buyuruldu. Ya Rabbi, bize beğendiğin şeyleri yapmak nasip eyle! Peygamberlerin en yükseği, efendisi, izzet, şeref yolcularının reisi olan Muhammed Mustafanın “aleyhi ve aleyhim ve alâ âl-i küllin minessalevâti efdalüha ve minetteslimati ekmelühâ” sadakası olarak, bizleri senin dininde bulunmaktan ve sana itaat etmekten ayırma!

[Dünyaya milyarlarca insan gelmiş. Bir müddet yaşamışlar. Sonra, ölüp gitmişler. Bunların bâzıları zengin imiş, bâzıları fakir. Kimi güzel imiş, kimi çirkin. Kimi zalim imiş, kimi mazlum. O hallerinin de hepsi geçti, unutuldu. Onların bir kısmı inanmış, müslüman idi. Geri kalanları, inanmamış kâfirlerdi. Hepsi, ya sonsuz yok kalacak. Yahut kıyamet kopup, tekrar dirilip inanmayanlar sonsuz azap çekecek. Her iki hâlde de, inanmış olanlara hiç azap, hiç sıkıntı yok. Ama ikinci hâlde inanmayanlar sonsuz ve pek acı azap çekecekler. İnanmış olarak ölmüş olanlar, şimdi tam rahat ve huzur içindeler. İmansız olanlar ise, sonsuz olarak ateşte yanmak ihtimali, korkusu içindeler. Ey insan! İyi düşün! Birkaç sene sonra, sen de, bunlardan biri olacaksın. Şimdi, geçmiş senelerin nasıl bir hayal oldu ise, o zaman, bütün ömrün, bütün hayatın, çalışmaların, didinmelerin hep hayal, bir rüya gibi olacak. O zaman, sen o iki kısmın hangisinden olmak istersin? Hiçbirinden olmak istemem diyemezsin. Buna imkan yok! Çaresiz, onların arasına gideceksin! Sonsuz ateşte yanmayı, ihtimal bile olsa, ister misin? Allah’ın var olduğunu, Cennete, Cehenneme inanmayı, akıl da, ilim de, fen de reddedemiyor. Böyle şey olamaz diyemiyorlar. İnanmayanlar, inkâr etmelerine akıl ile fen ile bir vesika gösteremiyorlar. Halbuki inanmak lazım olduğunu gösteren vesikalar sayılamayacak kadar çoktur. Dünya kütüphaneleri bu vesikaları bildiren kitaplarla doludur. Onlar nefslerine, zevklerine aldanarak inkâr ediyorlar. Zevklerinden başka bir şey düşünmiyorlar. Halbuki İslamiyet zevkı yasak etmemiştir. Zevklenmenin zararlı olmasını yasaklamıştır. O hâlde, aklı olan kimse, zevklerini Allahü teâlânın gösterdiği yoldan temin eder. İslamın güzel ahlakı ile süslenir. Herkese iyilik eder. Kendisine kötülük yapanlara iyilikle karşılık verir. İyilik yapamazsa, hiç olmazsa sabreder. Bölücü olmaz. Yapıcı olur. Böylece, kendisi de hem zevklerine, hem de rahata, huzura kavuşur. Hem de, ahiretin sonsuz azaplarından kurtulur. Görülüyor ki bütün rahatlıkların, saadetlerin başı, îman etmekte, müslüman olmaktadır. [Yani, ahkâm-ı İslamiyeye uymak lâzımdır. Allahü teâlâ, kullarına çok acıdığı için, faydalı şeyleri yapmalarını emretmiştir. Bu emirlere (Farz) denir. Zararlı şeyleri yasak etmiştir. Bunlara (Haram) denir. Farzların ve haramların hepsine (Ahkâm-ı İslâmiyye) denir. Dinler, Allahü teâlânın kullarına rahmetidir, ihsanıdır. Ahkâm-ı İslamiyeye uyanın duâları muhakkak kabul olur. Namaz kılmayanın, açık kadınlara bakanın ve haram yiyenin, içenin, ahkâm-ı İslamiyeye uymadığı anlaşılır. Bunun duâları kabul olmaz. İslamiyete inanan ve uyan, Allahü teâlânın ihsanına kavuşur, mesut olur. İnanmayan, bu saadetten mahrum kalır.] İman etmek de, çok kolaydır. İman etmek için, bir yere para vermek, mal vermek, zor bir iş yapmak, birisinden izin almak gibi, hiçbir şey yapmak lazım değildir. Hatta, imanlı olduğunu kimseye bildirmek, belli etmek bile lazım değildir. İman, altı şeyi öğrenip, bunlara kalbinden, gizlice inanmak demektir. İman eden, Allahü teâlânın emirlerine teslim olur. Yani seve seve yapar. Böylece, müslüman olur. Kısacası, her mümin müslümandır. Her müslüman, mümindir.]

Benzer Yazıları Okumak İçin Tıklayınız

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler