Bu mektup, Hâce Ebül-Hasan Behadır Bedâhşi’ye yazılmış olup Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” vefât edeceğine yakın kağıt istediğini açıklamaktadır:

Allahü teâlâya hamd olsun. Onun seçtiği kullara selam olsun! Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, mevt hastalığında, kağıt istedi. (Bana kağıt getiriniz! Benden sonra, yolu şaşırmamanız için, size kitap yazacağım) buyurdu. Ömer “radıyallâhu anh” birkaç Sahabi ile birlikte, (Bize Allahü teâlânın kitabı yetişir! Soralım, sayıklıyor mu?) dedi. Halbuki Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” her sözü vahiy ile idi. Nitekim Vennecmi sûresi, üçüncü âyetinde meâlen, (O, boşuna konuşmaz. Hep, vahiy olunanı söylemektedir) buyuruldu. Vahiy red olunursa, küfür olur. Nitekim, Mâide sûresi, 44. âyetinde meâlen, (Allahü teâlânın gönderdiğine uymayanlar kâfirdir) buyuruldu. Bundan başka, Peygamberin “sallallâhü aleyhi ve sellem” sayıklıyacağını, faydasız söyleyebileceğini sanmak, Ona güvenmeyi ve dinine îtimat etmeyi sarsar ki bu da küfür ve zındıklıktır. Bu mühim şüpheyi nasıl halletmeli?

Allahü teâlâ, anlayışını arttırsın. Doğru yolda yürümeni nasip eylesin! Böyle şüpheleri ortaya atarak, üç halifeyi ve başka Sahabileri lekelemek isteyenler, insaf etseler ve insanların en iyisinin sohbetinin şerefini, kıymetini anlasalar ve Ashâb-ı kirâmın “aleyhimürrıdvân” bu sohbette bulunmakla, nefslerinin isteklerinden, tamamen kurtulduklarını ve kin, düşmanlık gibi huylardan temizlendiklerini ve hepsinin din büyüğü, İslâmin göz bebekleri olduklarını ve İslamiyeti kuvvetlendirmek ve insanların en iyisine yardım etmek için, bütün gücleri ile çalıştıklarını ve İslamiyeti yükseltmek için, bütün mallarını fedâ ettiklerini ve Resûlullaha “aleyhisselâm” olan aşırı sevgileri uğrunda aşıretlerini, kabilelerini, evlatlarını, zevcelerini, vatanlarını, evlerini, sularını, tarlalarını, ağaçlarını, nehirlerini terk ve fedâ ettiklerini, Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” kendi canlarından çok sevdiklerini, vahyi, meleği görmekle şereflendiklerini, mucize ve harikalar gördüklerini, görmeden inanılan şeyleri, görerek anladıklarını, başkalarının bilgilerinin bunlara görgü olduğunu ve Kurân-ı Kerîmde, Allahü teâlâ tarafından meth ve sena edildiklerini bilseler, bu şüphelerin uydurma sözler olduğunu anlar, kulak bile vermezler. Bu sözlerin yanlış yerlerini anlamaya, çürük noktalarını ayırmaya lüzum bile görmezler. Bu üstünlüklerde, Ashâb-ı kirâmın hepsi ortakdır. En üstünleri olan (Hulefâ-i râşidîn) yani dört halifenin büyüklükleri nasıl anlatılabilir? Ömer “radıyallâhu anh” öyle bir Ömerdir ki Hak teâlâ, onun için Resûlüne, Enfal sûresinin 64. âyetinde meâlen, (Ey Peygamberim “aleyhisselâm”! Sana Allah ve müminlerden, senin izinde gidenler yetişir!) buyurdu. Bu âyet-i kerimenin, Ömer “radıyallâhu anh” müslüman olduğu için indiğini, Abdullah ibni Abbas “radıyallâhu anhüma” bildiriyor. Ashâb-ı kirâm için söylenen böyle iftirâlar, hiçbir esasa dayanmamaktadır. Meydanda olan, bilinen hakikatlere uymamaktadır. Kurân-ı Kerîm ile ve hadis-i şerifler ile reddedilmektedir. Bununla beraber, bu suale cevap vermiş olmak için ve o şüpheli sözün çürük noktalarını belirtmek için, Allahü teâlânın yardımı ile birkaç önsöz yazmayı uygun gördüm. Dikkatli okuyunuz! Bu şüpheyi tamamen gidermek için, birkaç önsöze lüzum vardır. Bu sözlerden her biri ayrı birer cevap gibidir:

Birinci önsöz — Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” her sözü, vahiy ile değil idi. Vennecmi sûresindeki (O, boş söz söylemez!) mealindeki âyet-i kerime, Kurân-ı Kerîm içindir. Her sözü, vahiy ile olsaydı, bazı sözlerine, Allahü teâlâ, yanlış demezdi ve affettiğini bildirmezdi. Tövbe sûresi, 43. âyetinde meâlen, (Onlara izin verdiğin için olan hatanı, Allahü teâlâ affetti) buyuruldu.

İkinci önsöz — İctihadla olan sözlerde ve aklın verdiği kararlarda, o Serverin “aleyhi ve alâ Âlihissalavât vetteslîmât” hilafına, başka türlü söylemek câiz idi. Haşr sûresi 2. âyetinde meâlen, (Ey akıl sahipleri, başkalarından ibret alınız!) buyuruyor. [Kıyasın câiz ve lazım olduğu, bu âyet-i kerimeden anlaşıldığı, (Beydavi) tefsirinde yazılıdır.] Âli-i İmrân sûresi 159. âyetinde meâlen, (İşlerinde Ashâbın ile meşveret et, onlara danış!) emredilmektedir. İbret almakta ve meşveret olurken fikirler, sözler red ve tebdil olunur. Nitekim, Bedr muharebesinde alınan esirlerin öldürülmesi veya para karşılığı koyuverilmesi için sözler ikiye ayrılmıştı: Ömer “radıyallâhu anh” öldürülmelerini istemişti. Peygamber “sallallâhü aleyhi ve sellem” bırakalım demişti. Vahiy, Ömerin “radıyallâhu anh” istediği gibi geldi. Para alınması, suçtur buyuruldu. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Eğer, azap gelseydi, Ömer ile Sad bin Muazdan başka, birimiz kurtulamazdık) buyurdu. Çünkü, Sad da “radıyallahü teâlâ anh” esirlerin öldürülmesini istemişti.

[Bedr gazası, hicretin ikinci senesi Ramazan ayında oldu. Ramazanın on ikinci günü Medineden çıkıldı. Bedrde üç gece kaldı. On dokuz gün sonra Medineye avdet buyurdu. Bu gazada, düşman ordusu bin nefer kadardı. Hepsi demir zırh giymişti. İçlerinde yüz atlı, yediyüz develi vardı. Muhacirinin beyaz sancağını Mus’ab bin Umayr taşıyordu. Mus’abın kardeşi Ebû Aziz, Ebû Bekr-i Sıddîkın oğlu Abdurrahmân, Ebû Huzeyfe hazretlerinin babası Utbe ve kardeşi Velid ve amcası Şeybe, hazret-i Alinin kardeşi Ukayl ve amcası Abbas ve amcası Harisin oğulları Ebû Süfyan ile Nevfel ve Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” damadı Ebül’As bin Rebi düşman ordusunda idiler. Bunlardan 70 kâfir öldürüldü. Yetmiş de esir alındı. İslam ordusu 313 nefer olup bunlardan 8’i başka yerde vazifeli idi. 315 kişi harbe girdi. 64’ü muhacirlerden idi. 3’ü atlı, 70’i develi idi. 6’sı muhacirlerden olarak 14 kişi şehit oldu. 313 kişinin isimleri, Abdurrahmân Kabaninin (Esma-i Ehl-i Bedr-i kirâm) kitabında ve Hâlid-i Bağdâdînin (Caliyet-ül-ektar) kitabında yazılıdır.]

Üçüncü önsöz — Peygamberlerin “salevâtullahi teâlâ aleyhim ecma’în” yanılması ve unutması câizdir. Hatta olmuştur. Zülyedeyn hadisinde bildirildiği gibi, Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” dört rekatli farz namazda, ikinci rekatte selam verdi. Zülyedeyn: (Ya Resûlallah! Namazı iki rekat mı kıldınız, yoksa unuttunuz mu?) dedi. Zülyedeynin sözünün doğru olduğu anlaşılınca, Resûl “sallallâhü aleyhi ve sellem”, kalkarak, iki rekat daha kıldı ve secde-i sehv yaptı. Hasta değil iken ve sıkıntısı yok iken, insanlık icâbı, yanılması câiz olunca, ölüm hastalığında, şiddetli ağrıları varken, istemeyerek, düşünmeden söylemesi de elbet, câiz olur. Niçin câiz olmasın ve bununla, İslamiyete îtimat, güven kalmasın? Çünkü, Allahü teâlâ, Peygamberinin “sallallâhü aleyhi ve sellem” yanıldığını, unuttuğunu, vahiy ile kendisine bildirmişti ve doğrusunu, yanlışından ayırmıştı. Bir Peygamberin yanlış yolda kalması câiz değildir. Yanıldığı, vahiy ile hemen bildirilir. Böyle olmasaydı, İslamiyete güven kalmazdı. Demek oluyor ki İslamiyete güven kalmamasına sebep, yanılmak ve unutmak değildir. Yanılmasının ve unutmasının, kendisine bildirilmemesi, düzeltilmemesidir. Bu ise, câiz değildir. Yani hemen bildirilir.

Dördüncü önsöz — Hazret-i Ömer, hatta öteki üç halife de “radıyallahü teâlâ anhüm”, Cennet ile müjdelenmiştir. Kurân-ı Kerîm ve hadis-i şerifler, bunların Cennete gideceklerini bildiriyor. Bunların Cennete gidecekleri, o kadar çok söylenmiştir ki tevatür derecesine gelmiştir. Buna inanmamak, ya kara cahillik veya koyu inattır. Hadis imamlarımız, bu haberleri, hocaları olan Sahabe ve Tabiînden alarak, kitaplarına yazmıştır. 72 fırkadan hadis söyleyenlerin hepsi, bir araya toplansa, Ehl-i sünnetin hadis âlimlerinin yüzde biri kadar olamaz. Kitaplarında bulunmaması, yok olmasını göstermez. Kurân-ı Kerîmdeki müjdelere ne diyecekler? Mesela, Tevbe sûresi 103. âyetinde meâlen, (Önce imana gelenlerden, her fazilette öne geçenlerden, hem Mekkeden gelen Muhacirlerden, hem de Medinede bunları karşılayıp yardım eden Ensardan, önde olanlardan ve iyilikte bunların izinde gidenlerden Allahü teâlâ razıdır. Hepsini sever. Onlar da, Allahü teâlâdan razıdır. Allahü teâlâ, Onlara Cenneti hazırladı. Cennette sonsuz kalacaklardır) ve Hadid sûresi 10. âyetinde meâlen, (Mekke şehri alınmadan önce, din düşmanları ile harp edenler ve mallarını, Allah yolunda harc edenler ile Mekke alındıktan sonra, bunları yapanlar, müsavi, eşit değildir. Birinciler elbette daha yüksektir. Allahü teâlâ, hepsine Hüsnayı, yani Cenneti söz verdi) buyuruldu. Mekke-i mükerreme şehri alınmadan ve alındıktan sonra harp edenler ve mallarını fedâ edenler Cennet ile müjdelenmiş olunca, mal fedâ etmekte ve cihad-ı fi sebilillahta ve muhacir olmakta hepsinden önde olan Ashâbın büyükleri için acaba ne denir? Bunların büyüklüklerinin derecesini kim anlayabilir? Bu ayetteki (müsavi değildir) kelimesinin, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallâhu anh” için geldiğini tefsir kitapları yazmaktadır. Çünkü, mal fedâ etmekte, cihat etmekte, öncelerin öncesi odur. Feth sûresi, onsekizinci âyetinde meâlen, (Ağaç altında, sana söz veren müminlerden, Allahü teâlâ elbette razıdır) buyuruldu. Muhyissünne İmâm-ı Begavi “rahmetullahi teâlâ aleyh”, (Mealimüttenzil) ismindeki tefsir kitabında, mânâ verirken diyor ki: Cabir bin Abdullah “radıyallâhu anh” dedi ki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Ağaç altında benimle sözleşenlerden hiçbiri Cehenneme girmez!) buyurdu. Bu sözleşmeye, (Biat-ür-Rıdvân) denir. Çünkü, Allahü teâlâ, bunlardan razıdır. [Bunlar, 1400 kişi idi. 7. senedeki Hayber gazasından bir sene evvel, Hudeybiyede (Biat-ür-Rıdvân) yapıldı ve sekizinci senede Mekke feth edildi.] Kurân-ı Kerîmde ve hadis-i şerifte Cennet ile müjdelenen kimseye kâfir demek, küfre sebep olur ve en çirkin şeydir.

Beşinci önsöz — Hazret-i Ömerin “radıyallâhu anh” kağıt getirmeye mâni olması, emre uymamak değildi. Böyle şeyden, Allaha sığınırız! Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” vezirleri, yardımcıları, en iyi ahlak sâhibi idi. Bunlardan biri, hiç böyle saygısızlık yapar mı? Hatta, bir kere veya iki kere sohbette bulunmakla şereflenen en aşağı derecedeki Sahabinin bile hatta îman ile şereflenip, Ona ümmet olan herhangi bir kimsenin, Onun emrine uymaması düşünülemez. Muhacirlerin ve Ensarın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” en büyüklerinden olan ve en kıymet verdiği yardımcıları bulunan büyükler için böyle şey düşünülebilir mi? Allahü teâlâ, insaf versin de, din büyüklerine, böyle kötü gözle bakmasınlar. Anlamadan, dinlemeden, ağızlarına gelenleri söylemesinler.
Hazret-i Ömerin “radıyallâhu anh” maksadı, sormak, anlamak idi. Nitekim, (Sorunuz) demişti. Yani kağıtı elbette istiyorsa, getiriniz demek istedi. Eğer, istemiyorsa, bu nazik zamanda, kendisini üzmiyelim demek idi. Çünkü, vahiy ile ve emrolarak isteseydi, kağıtı tekrar ve ehemmiyet ile isterdi. Kendisine emrolunan şeyi yazardı. Peygamberin “aleyhisselâm” vahyi bildirmesi lâzımdır. Kağıtı istemesi vahiy ile emir ile olmayıp, ictihad ve arzu ile bir şey yazacak ise, bu nazik zaman, buna elverişli olur veya olmaz. Vefâtından sonra ümmeti ictihad edecektir. Dinin temeli olan Kurân-ı Kerîmden, ictihad ile emirler çıkaracaktır. Kendisi hayatta iken ve vahiy gelmekte iken, ümmeti ictihad etmekte idi. Vefât edip, vahiy kesilince, ilim sahiplerinin ictihad etmeleri elbet makbul olur. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, kağıtı tekrar ve ehemmiyet ile istemedi. Hatta, vazgeçti. Böylece, vahiy olmadığı anlaşıldı. Sayıklama olup olmadığını anlamak için, duraklamak, hiç yanlış bir iş değildir. Melekler, Âdem aleyhisselâmın niçin halife olduğunu merak edip, anlamak istedi. Bakara sûresi, 30. âyetinin, (Ya Rabbi! Yeryüzünde, fesad çıkaracak ve kan dökecek olan kulları mı yaratacaksın? Biz, seni tesbîh ediyoruz, hamd ediyoruz. Seni her türlü aybdan, kusurdan takdis ediyoruz dedi) meâl-i şerifi, bunu bildirmektedir. Bunun gibi, Zekeriya “aleyhisselâm”, kendisine, Yahya “aleyhissalatü vesselâm” isminde bir oğul verileceği müjdelendiği zaman, Meryem sûresi, 8. âyetinin meâl-i şerifinde bildirildiği gibi, (Benim hiç çocuğum olur mu? Zevcem kısırdır. Ben ise, ihtiyar oldum) dedi. Meryem “radıyallâhu anha” da, Meryem sûresi, 20. âyetinin meâl-i şerifinde bildirildiği gibi, (Benim hiç çocuğum olur mu? Bir erkek ile bir araya gelmedim. Günah da işlemedim) dedi. Peygamber, melekler, büyükler, böyle sorup, suç sayılmayınca, hazret-i Ömerin “radıyallâhu anh”, kağıt getirmesini sorması, neden kusur olsun? Neden kendini şüpheli duruma düşürsün?

Altıncı önsöz — Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ashâb-ı kirâmına iyi gözle bakmamız lâzımdır. Asırların en iyisi, Onun “aleyhi ve alâ Âlihissalatü vesselâm” asrının olduğunu ve Peygamberlerden “salevâtullahi teâlâ aleyhim ecma’în” sonra, bütün insanların en iyisi, en yükseğinin, Ashâb-ı kirâm olduğunu bilmemiz lâzımdır. Böylece, asırların en iyisinde, Peygamberlerden başka, bütün insanların en iyisi olan Ashâb-ı kirâmın, Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” vefât edince, yanlış, bozuk bir şeyde söz birliği yapmayacakları ve fasıkları, kâfirleri, Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” yerine geçirmiyecekleri anlaşılmış olur. Ashâb-ı kirâmın hepsi, insanların hepsinden, nasıl daha üstün olmaz ki bu ümmetin bütün ümmetlerden daha üstün olduğunu, Kurân-ı Kerîm bildirmektedir. Bu ümmetin en üstünü ise, onlardır. Hiç bir Velî, bir Sahabinin derecesine yükselemez. O hâlde, biraz insaf etmeli ve iyi düşünmeli! Hazret-i Ömerin “radıyallâhu anh” kağıt getirilmesine mâni olması, küfür olsaydı, bu ümmetin en müttekisi olduğu, Kurân-ı Kerîmde bildirilen Ebû Bekr-i Sıddîk, bunu, yerine halife seçer mi idi? Muhacirler ve Ensar, onu söz birliği ile halife yapar mı idi? Halbuki Muhacirleri ve Ensarı, Allahü teâlâ, Kurân-ı Kerîmde methetmektedir. Hepsinden râzı olduğunu bildirmekte ve hepsine, Cenneti söz vermektedir. Bunlar, onu Peygamberin yerine geçirir mi idi? Bir kimse, Peygamber efendimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ashâbına iyi gözle bakarsa, böyle çirkin zan ve şüphelerden kurtulur. Sevmek için, hüsn-i zannetmek lâzımdır. Peygamber aleyhisselâmın sohbetine ve o sohbette bulunanlara, iyi gözle bakılmazsa ve Allah göstermesin, kötülenirse, bu kötülük, o sohbetin ve o Ashâbın sâhibine gider. Hatta, bu sâhibin sâhibine, [yani Allahü teâlâya] gider. Bu halin çirkinliğini iyi düşünmek lâzımdır. Ashâb-ı kirâma kıymet vermeyen kimse, Allahü teâlânın Peygamberine inanmamış olur denildi. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Ashâb-ı kirâmın şanını anlatmak için, (Onları seven, beni sevdiği için sever. Onlara düşmanlık eden, bana düşman olduğu için eder) buyurdu. O hâlde, Ashâb-ı kirâmı sevmek, Onu sevmek demektir.

Bu altı önsöz anlaşılınca, bu gibi şüphelere meydan kalmaz. Hatta çeşitli cevaplar temin edilmiş olur. Bu önsözler, düşünmeye bile lüzum kalmadan insanı şüpheden kurtarır. Zaten böyle şüphelerin bozuk olduğu aşikardır. Bu önsözler, bu şüphelerin bozukluğunu anlatmak için değil, meydanda olan hakikati hatırlatmak içindir. Bu fakire göre, böyle şüpheler şuna benzer ki bir zeki kimse, ahmakların yanına gelip, önlerinde duran bir altının taş olduğunu, çeşitli yalanlarla ispat etse, o zavallılar, bu sözlerin yalan olduğunu anlamayıp, bozuk taraflarını meydana çıkaramadıklarından, şüpheye düşerler. Hatta altını, taş sanırlar. Gördüklerini unutur, hatta buna inanmazlar. Zeki olan, açıkça gördüğüne inanıp, buna uymayan sözlerin yanlış olduğunu anlar. Burada da, üç halifenin, hatta Ashâb-ı kirâmın hepsinin “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” büyüklüğünü, yüksekliğini, Kurân-ı Kerîm ve hadis-i şerifler, güneş gibi meydana çıkarmış, herkese göstermiştir. Yalan ve yaldızlı sözlerle, bu büyükleri kötülemeye çalışmak, göz önündeki altını, taş olarak tanıtmaya benzer. Ya Rabbi! Bize doğru yolu gösterdikten sonra, kalplerimizi bu yoldan kaydırma! Bizlere acı! Merhameti bol ancak sensin!

Din büyüklerine, İslâmin göz bebeklerine, acaba niçin dil uzatıyor, bunları kötülüyorlar? Fasık ve kâfir olduğu İslamiyette bildirilen kimselerden birini bile kötülemek, ibâdet ve fazilet değildir ve insanı Cehennemden kurtaracak bir sebep değildir. O hâlde, dine yardım edenlere ve İslamiyeti koruyanlara dil uzatmanın hiç faydası olur mu? Ebû Cehil ve Ebû Leheb gibi, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” büyük düşmanlarına sövmenin bile ibâdet olacağı, İslamiyette bildirilmemiştir. Belki isimlerini anmayıp, vakit gayb etmemek daha uygundur.

Allahü teâlâ Feth sûresi son âyetinde meâlen, (Onlar, birbirine, her zaman ve çok iyilik edicidir) buyurdu. O hâlde, bu büyükleri birbirine düşman bilmek, kin taşıyorlardı sanmak, Kurân-ı Kerîme inanmamak olur. Birbirlerine düşman olduklarını, kin taşıdıklarını söylemek, her iki tarafı da kötülemek, güvenlikten düşürmek olur. Peygamberlerden “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” sonra, insanların en kıymetlisi olanları, insanların en fenâsı yapmak olur. Asırların en iyisi, en kötüsü yapılmış olur. Çünkü, o asrın insanları, birbirine kin, düşmanlık taşıyorlarmış. İmanı olan, böyle söz söyler mi ve böyle bir şey düşünür mü? Hazret-i Aliyi “radıyallâhu anh” methetmek için üç halifenin buna düşman olduklarını ve bunun da, üç halifeye kin taşıdığını söylemek, her iki tarafı da kötülemek olur. Niçin birbirlerini sevmesinler? Bunların hiçbiri, halife olmaya özenmiyordu ki bu yüzden düşman olsunlar. Ebû Bekr-i Sıddîk, (Beni halifelikten affedin) ve Ömer-ül-Fâruk, (Satın almak isteyen olsa, bu hilafeti, bir altına satarım) demiştir “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”.

[İmâm-ı Rabbânî “rahmetullâhi aleyh”, (Redd-i Revafıd) adındaki kitabında buyuruyor ki: Ali “radıyallâhu anh”, Ebû Bekr-i Sıddîkın halifeliğini seve seve kabul etmişti. Bunu herkes iyi bildiği için, (İstemeyerek kabul etti), demekten başka söz bulamadılar. Halbuki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” vefât edince, Ashâb-ı kirâm, defnden önce, halife tayinine başladı. Bu işi vâcib, lazım bildiler. Çünkü, Peygamber “sallallâhü aleyhi ve sellem”, suçlulara, dinin emrettiği cezanın verilmesini, savaşa hazır bulunmayı ve hükümetin yapacağı diğer şeyleri emir buyurmuştu. Bu vâcibleri yerine getirecek vekilin seçilmesi vâcib idi. Bunun için, hazret-i Ebû Bekr “radıyallâhu anh” kalkıp, (Muhammed aleyhisselâma ibâdet ediyorsanız biliniz ki O vefât etti. Allahü teâlâya ibâdet ediyorsanız, O ölmez, hayatı sonsuzdur. Onun emirlerini yerine getirecek birini seçmelisiniz. Düşünün, bulun, seçin!) dedi. Herkes, doğru söylüyorsun dedi. Ömer “radıyallâhu anh” hemen kalkıp: (Seni isteriz, ya Eba Bekr!) dedi. Bulunanların hepsi, seni seçtik dedi. Ebû Bekr “radıyallâhu anh”, sonra minbere çıkıp, etrafa baktı. Zübeyri göremiyorum. Onu çağırın, dedi. Zübeyr geldi. Ebû Bekr, Zübeyre (Müslümanlar beni halife seçti. Bunların söz birliğinden ayrılmak ister misin?) dedi. Zübeyr: (Ey Resûlün halifesi! Bu söz birliğinden ayrı değilim) dedi. Elini uzatıp kabul etti. Ebû Bekr “radıyallâhu anh”, sonra minbere çıkıp, etrafa baktı. Aliyi göremedi. Çağırın dedi. Emir gelince, ona da, böyle söyledi. O da: (Ayrılmam) deyip elini uzatarak musâfaha ve kabul buyurdu. Hazret-i Ali ve Zübeyr “radıyallâhu anhüma”, seçime geç geldikleri için halifeden özür dilediler ve (Bize önce haber vermedikleri için gelmedik. Bunun için de üzüldük. İçimizde halife olmaya lâyık Ebû Bekr olduğunu görüyoruz. Çünkü, o, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” mayaradaki arkadaşıdır. En şereflimiz, en iyimiz odur. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, içimizden onu imâm seçti. Arkasında namaz kıldı) dediler. Hazret-i Ebû Bekr, halifeliğe lâyık olmasaydı, hazret-i Ali “radıyallâhu anh” onu istemez, benim hakkımdır derdi. Nitekim, hazret-i Muaviyenin “radıyallâhu anh” halife olmasını kabul etmedi. Kendisi halife olmak için uğraştı. Halbuki hazret-i Muaviyenin ordusu, kuvveti çok idi. Bu yüzden çok kimselerin ölmesine sebep oldu. Böylece güç durumda hakkını istediği hâlde, hakkı kendinde görseydi, hazret-i Ebû Bekrden istemesi daha kolay idi. Seçilmesini ister ve hemen seçilirdi. Ali “radıyallâhu anh”, Ebû Bekri “radıyallâhu anh” seçtiğini bildirip biat ettikten sonra, minberin önünde oturdu. Sonraki konuşmalarda, halifenin suallerine tesirli cevaplar vererek halifeyi destekledi.
SôÊfiye-i aliyenin büyüklerinden ve reislerinden olan, gavs-i Âzam, Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî “kuddise sirruh”, talebesine ve bütün gençliğe, din-i İslamı öğretmek ve îtikatlarını düzeltmek için yazdığı, (Gunyet-üt-talibin) ismindeki kitabının, Mısırda [1322] senesi baskısı, 84. ve türkçe tercümesinin İstanbul’da [1303] baskısı 114. sayfalarından başlayarak buyuruyor ki:

(Ehl-i sünnete göre, Muhammed aleyhisselâmın ümmeti, başka Peygamberlerin ümmetlerinden daha üstündür. Bu ümmetin de üstünü, Ona îman ederek mübarek yüzünü görmekle şereflenen Ashâb-ı kirâmdır ki hepsi Ona tâbi olmuş, Onun için harp etmiş, Onun uğruna canlarını, mallarını fedâ etmiştir. Onun emrini yapmak, birinci vazifeleri olmuş, her şeyde Onun yardımcısı olmuşlardır. Bu Ashâbın da en üstünü Hudeybiyede, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ile biat edip, Onun için ölmeye hazır olduklarını söz veren kahramanlardır. Bunlar, bindörtyüz kişi idi. Bunların da en üstünü, Bedr muharebesinde bulunanlardır ki bunlar Talutun askeri gibi 313 kişi idi. [İmâm-ı Rabbânî (Mektûbât)ının 1. cüzünde de 313 mektup vardır.] Bunların da üstünü, ilk müslüman olan kırk kişidir ki kırkıncısı, Ömer “radıyallâhu anh”, bunların otuzdördü erkek, altısı kadındır. Bunların da üstünü (Aşere-i mübeşşere), yani Cennete girecekleri müjdelenen on kişidir. Bunlar, Ebû Bekr, Ömer, Osman, Ali, Talha, Zübeyr bin Avvam, Abdurrahmân bin Avf, Sad ibni Ebû Vakkas, Saîd bin Zeyd, Ebû Ubeyde bin Cerrahtır. Bunların da üstünü Hulefâ-i râşidîn, yani dört halife olup bunların da üstünü Ebû Bekr, sonra Ömer, ondan sonra Osman, ondan sonra Alidir “radıyallâhu anhüm ecma’în”. Bu dördünden hazret-i Ebû Bekr, iki sene dört ay, hazret-i Ömer on sene, hazret-i Osman 12 sene, hazret-i Ali 6 sene Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” halifesi oldu “radıyallâhu anhüm”. Bundan sonra, hazret-i Muaviye “radıyallâhu anh” on dokuz sene ve birkaç ay halife oldu. Ömer “radıyallâhu anh”, daha önce, bunu Şama Vâli tayin etmişti. Orada yirmi sene valilik etmişti. Dördünün hilafeti, bütün Sahabenin arzusu ve oy birliği ile ve her birinin, zamanının en üstünü olması ile idi. Zor ile kuvvet ile ve kendinden daha üstün olanın hakkını almak sûreti ile değildi. Ebû Bekr-i Sıddîk, Muhacirlerin ve Ensarın söz birliği ile halife oldu. Şöyle ki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” vefât edince, Ensar-ı kirâm, sizden bir emir, bizden bir emir olsun demişti. Ömer “radıyallâhu anh” ayağa kalkıp, ey Ensar! Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ebû Bekre, (Ashâbıma imâm ol!) diye emir buyurduğunu unuttunuz mu? deyince, biliyoruz ya Ömer, dediler. Hazret-i Ömer, devam ederek, içinizde Ebû Bekrden üstünü var mı? dedi. Ensarın hepsi, kendimizi Ebû Bekrden üstün sanmaktan Allahü teâlâya sığınırız, dedi. Hazret-i Ömer “radıyallâhu anh”: Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” tayin ettiği makâmdan Ebû Bekri azl etmeyi hanginiz hoş görür, deyince, bütün Ensar, hiçbirimiz hoş görmeyiz. Onu azl etmekten Allahü teâlâya sığınırız, dediler. Muhacirler ile elbirliği yaparak Ebû Bekri halife yaptılar. Hazret-i Ali ve Zübeyr “radıyallâhu anhüma” da, sonra oraya geldi. İkisi de halifeyi kabul etti. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallâhu anh”, üç defa ayağa kalkıp, (Beni halife kabul etmekten vazgeçeniniz var mı?) dedi. Önde duranlar arasında bulunan Ali “radıyallâhu anh”, ayağa kalkıp, (Hiçbirimiz vazgeçmeyiz. Vazgeçmeyi hiçbir zaman hatırımızdan geçirmiyeceğiz. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” seni, hepimizin önüne geçirdi. Kim, seni geriye çekebilir?) buyurdu. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîkın “radıyallâhu anh” halife olmasını istiyerek, en tesirli söz söyleyenin Ali “radıyallâhu anh” olduğunu kuvvetli, sağlam haberlerle anlamış bulunuyoruz. Mesela, Deve vak’asından sonra, Abdullah bin Keva, Hazret-i Ali’ye “radıyallâhu anh” gelip, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hilafet için, sana bir şey söylemedi mi? dedikte: Biz, önce dindeki vazifemize bakarız. Dinin direği ise namazdır. Allahü teâlânın ve Resûlünün “sallallâhü aleyhi ve sellem”, dinde, bizden beğendikleri şeyleri, dünyalık olarak beğenir, seçeriz. Bunun için Ebû Bekri “radıyallâhu anh” halife yaptık, buyurdu. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” son günlerinde, hasta iken, namaz kıldırmak için, Ebû Bekr-i Sıddîkı “radıyallâhu anh” kendi yerine imâm yapmıştı. Bilâl-i Habeşi “radıyallâhu anh” her ezan okuduğunda, (Ebû Bekre söyleyiniz, nasa imâm olsun!) buyururdu. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, kendinden sonra, hazret-i Ebû Bekrin halife olmaya, herkesten daha lâyık olduğunu gösteren ve Ömer, Osman ve Aliden “radıyallâhu anhüm” her birinin de, kendi zamanlarındaki insanlardan, hilafete en lâyık olduklarını bildiren çok şeyler söylemiştir).

Abdülkâdir-i Geylânî “kuddise sirruh”, kitabında, Ebû Bekr, Ömer, Osman, Ali ve Hasanın “radıyallâhu anhüm” üstünlüklerini gösteren hadis-i şerifleri ve hilafetlerini uzun uzadıya bildirdikten sonra, diyor ki: İmâm-ı Ali “radıyallâhu anh” şehit olunca, İmâm-ı Hasan “radıyallâhu anh” müslüman kanı dökülmemesi ve rahat etmeleri için hilafeti bırakmak istedi. Muaviyeye “radıyallâhu anh” teslim etti. Onun emirlerine tâbi oldu. O günden itibaren Muaviyenin “radıyallâhu anh” hilafeti hak ve sahih oldu. Bu sûretle, Server-i âlemin “sallallâhü aleyhi ve sellem” haber vermiş olduğu, (Bu benim oğlum seyittir. Yani büyüktür. Allahü teâlâ, onun ile müminlerden, iki büyük fırka arasını bulur. Yani barıştırır), hadis-i şerifinin mânâsı meydana çıktı. Görülüyor ki İmâm-ı Hasanın “radıyallâhu anh” tâbi olması ile Muaviye “radıyallâhu anh”, İslamiyete uygun halife olmuştur. Böylece, müslümanlar arasındaki bütün anlaşmazlık sona ermiştir. Tabiîn ve Tebe-i Tabiîn ve dünyadaki bütün müslümanlar “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, Muaviyeyi “radıyallâhu anh” halife olarak tanımiştir. Server-i âlem “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Muaviyeye “radıyallâhu anh”, (Halife olduğun zaman, yumuşak ol veya güzel idare et!) buyurdukları gibi, diğer bir hadis-i şerifte: (İslamiyet değirmeni, 35 sene veyâhut 37 sene devam edecektir) buyurmuştur. Peygamber efendimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” çarh, yani dolab buyurmasının sebebi, dindeki kuvveti ve sağlamlığı bildirmek içindir. Bu müddetin otuz senesi dört halife ve İmâm-ı Hasan ile “radıyallâhu anhüm” tamamlandıktan sonra, geri kalan 5 veya 7 senesi, Muaviyenin “radıyallâhu anh” hilafeti zamanıdır. Abdülkâdir-i Geylânînin “kuddise sirruh” sözü burada tamam oldu.

(Mevahib-i ledünniye) ikinci cildinde, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” gelecekte olacak şeylerden verdiği haberleri bildirirken diyor ki: İbni Asakir bildiriyor ki Resûlullah, Muaviyeye: (Benden sonra, ümmetimin üzerine hâkim olursun. O zaman, iyilere iyilik et. Kötülük yapanları da, affeyle!) buyurdu. Yine İbni Asakir bildiriyor ki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Muaviye, hiç mağlub olmaz) buyurmuştur. Ali “radıyallâhu anh”, Sıffin muharebesinde: Bu hadis-i şerif hatırıma gelseydi, Muaviye ile harp etmezdim, demiştir. [Hazret-i Muaviye “radıyallahü teâlâ anh” için Allame AbdülAziz Ferhari Hindinin “rahmetullâhi aleyh” Arabî (En-nahiyetü ân tanı emirül-müminin Muaviyete) kitabında geniş bilgi vardır. (En-nahiye) kitabı, yeniden tab’ edilmiştir.]

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, hazret-i Hasanı “radıyallâhu anh” göstererek: (Biliniz ki benim şu oğlum seyittir. Allahü teâlâ, yakîn zamanda, müslümanlardan iki büyük askeri, bu oğlum sebebi ile barıştırır) buyurdu. Ali “radıyallâhu anh” şehit olunca, kırkbinden ziyâde kimse, hazret-i Hasanı “radıyallâhu anh” halife yaptı. Irakta ve Horasanda, yedi ay, halife oldu. Sonra, büyük bir ordu ile Muaviyenin “radıyallâhu anh” üstüne yürüdü. İki ordu karşılaşınca, hazret-i Hasan “radıyallâhu anh”, iki taraftan birinin çoğu ölmeyince, diğer tarafın gâlip olamayacağını düşünerek, müslümanların kanı dökülmemesi için, hazret-i Muaviyeye “radıyallahü teâlâ anh” mektup yazdı. Bazı şartlarla, hilafeti ona bıraktı.

İmâm-ı Beyheki diyor ki Ali “radıyallâhu anh” buyurdu ki Resûlullahtan “sallallâhü aleyhi ve sellem” işittim, buyurdu ki: (Ümmetimden bazı kimseler meydana çıkacak, Ashâbımı kötüliyeceklerdir. Bunlar, müslümanlıktan ayrılacaklardır). (Mevahib-i ledünniye)nin yazısı burada tamam oldu].

Hazret-i Alinin “radıyallâhu anh” hazret-i Muaviye “radıyallâhu anh” ile muharebe etmesi [tarihçilerin sandığı gibi] halifelik için değildi. Bagi ile [itaat etmeyenler ile] muharebe etmek farz olduğu için idi. İsyanı bastırmak içindi. Hucürat sûresi, dokuzuncu âyetinde meâlen, (İsyan edenler ile harp edip, bunları itaate getirin!) buyuruldu. Bununla beraber, ısyanlarının şeri sebebi olduğu için ve her biri ictihad sâhibi âlimler oldukları için, yanlış ictihad ettikleri hâlde bile hiçbirine dil uzatılamaz “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”. Fasık ve kâfir denilemez. Hazret-i Ali “radıyallâhu anh” asiler için “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”, (Kardeşlerimiz bize âsî oldu. Bunlar, kâfir veya fasık değildir. Çünkü, Kurân-ı Kerîmden anladıklarını yapıyorlar) dedi. [Ofset baskısı yapılarak İstanbul’da neşredilen (Minhat-ül-vehbiye) ve (Ulemaül-müslimin vel-vehhâbîyun) isimlerindeki iki Arabî kitapta ictihad üzerinde geniş bilgi verilmiştir.]

İmâm-ı Şâfiî “rahmetullâhi aleyh” buyurdu ki (Allahü teâlâ, ellerimizi, bu kanlara bulaşmaktan koruduğu gibi, biz de, dilimizi tutup, bulaştırmıyalım!). Ömer bin Abdülaziz de “rahmetullâhi aleyh” böyle söylemiştir.
Ya Rabbi! Bizi ve bizden önce gelen din kardeşlerimizi affeyle! Mahlukların en kıymetlisi olan, Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâma ve temiz olan Âline ve Ashâbının hepsine “Rıdvânullahi aleyhim ecma’în” bizlerden kıyamete kadar duâ ve selamlar olsun! Âmin.

Benzer Yazıları Okumak İçin Tıklayınız

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler