Bu mektup, Seyyid Muhammed Numan’a “rahmetullahi teâlâ aleyh” yazılmış olup bazı Evliyâ, tasavvuf yolunda ilerlerken, kendilerini, Ashâb-ı kirâmın makâmında görüyor. Bunu açıklamakta ve dünyada Peygamberlere çok dert ve bela gelmesinin sebebini bildirmekte ve adem, Fenâ ve Bekayı anlatmaktadır:

Bismillahirrahmanirrahim. Allahü teâlâya hamd olsun. Onun seçtiği kullarına selam olsun!

Sual: Sâlik, tasavvuf yolunda yükselirken, bâzen kendisini, kendinden yüksek olduklarında söz birliği olan Ashâb-ı kirâmın makâmında görüyor. Hatta, ekseriya Peygamberlerin makâmlarında görüyor. Bu nasıl olur? Bazı kimseler, bu sâlikin o makâmların sahiplerinin derecesinde olduğunu söylediğini sanıyor. Bunun için, bu sözüne inanmıyorlar. Hatta, ona dil uzatıyorlar. Bunun sebebi nedir?

Cevap: Aşağı derecedeki insanların, yükseklerin makâmına çıkması, fakirlerin zenginler kapısına ve ihsan sahiplerinin evlerine giderek, onlardan ihtiyaçlarını dilemelerine, nimetlerine kavuşmalarına benzer. Bunların, o makâma çıkmasını, makâm sahipleri ile müsavi olmak sananlar, cahillik etmiş olur. Bu yükselmeleri, bâzen o makâmları görerek özenmeleri içindir. Dünyada sultanların ve beğlerin saraylarını, köşklerini seyretmeye gitmek gibidir. Bu gibileri, sultanlarla, beğlerle müsavi oldu sanmak, ahmaklık olur. Hizmetçiler, efendilerine hizmet etmek için, hususi odalarına kadar girer. Süpürmek için, temizlik için sultanın yanına yaklaşır. Mısra:

Dert sahiplerine her yandan gelir bela…

Bâzıları, bir zavallıyı ayıplamak ve kötülemek için, bahane arar. Allahü teâlâ, böyle kimselere insaf versin! Bir garib dervişi iftirâdan, laftan korumak için sebep aramaları lazım gelirdi. Bir müslümanın ırzını, şerefini korumak için, çalışmaları icap ederdi. Bu makâmlara yükselen sâliklere dil uzatanlar, iki türlü olabilir:

Bu sâlik, o makâmların sâhibine müsavi olduğunu sanıyor derlerse, bu sâliki kâfir ve zındık bilmiş olurlar. Çünkü bir kimse, kendini Peygamberler ile beraber bilirse, kâfir olur. Şeyhaynın [yani Ebû Bekrin ve Ömerin] “aleyhimürRıdvân” bütün müslümanlardan üstün olduğunu Sahabe ve Tabiîn söz birliği ile bildirdi. Bu söz birliğini, din imamlarımız, kitaplarında yazmaktadır. Bunlardan biri, İmâm-ı Şâfiîdir “rahmetullâhi aleyh”. Hatta Sahabe-i kirâmın hepsi, sonra gelen müslümanların hepsinden daha üstündür. Çünkü, insanların en iyisinin sohbetinin üstünlüğüne benzeyen hiçbir üstünlük olamaz. Ashâb-ı kirâmın, İslamiyetin zayıf olduğu ve müslümanların az olduğu o zamanda, dini kuvvetlendirmek için ve Peygamberlerin efendisine “aleyhi ve aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” yardım etmek için yaptığı ufak bir hareketine, o kadar sevap verilir ki başkaları, bütün ömrünü, sıkı riyazetle ve ağır mücâhedelerle ve ibâdetlerle geçirse, o kadar sevap alamaz. Bunun için Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Ümmetimden herhangi biri, Uhud dağı kadar altın sadaka verse, Ashâbımın bir müd arpa sadakasına verilen sevaba kavuşamaz). [Müd, 2 rıtldır. (Rıtl) 130 dirhem-i şeridir. Bir (dirhem-i şeri) 3.36 gr.dır. 1 (Müd) 875 gram ağırlığında bir ağırlık birimidir.]

Ebû Bekr-i Sıddîkın “radıyallâhu anh”, bu ümmetin en üstünü olmasının sebebi, imana gelmekte, malının çoğunu ve canını fedâ etmekte ve her türlü hizmette, başkalarının önünde bulunmasıdır. Hadid sûresi 10 âyetinde meâlen, (Mekke-i mükerremenin fethinden önce malını veren ve cihat eden kimseye, fethten sonra malını dağıtan ve cihat edenden daha büyük derece vardır. Allahü teâlâ, hepsine Cenneti vaat etti) buyuruldu. Bu âyet-i kerime, onun için indirlimiştir. Bazı kimseler, faziletlere, vak’alara bakarak, bunun en üstün olduğunda duraklıyor. Halbuki bilmiyorlar ki üstünlüğün sebebi, faziletler ve harikalar olsaydı, faziletleri ve harikaları çok olan herhangi bir müslümanın, o kadar harikası olmayan kendi Peygamberlerinden üstün olması lazım gelirdi. Demek oluyor ki üstünlüğün esrarı, sebebi, faziletlerden ve harikalardan başka bir şeydir. Bu fakire göre, bu sebep, dini kuvvetlendirmekte ve mal ve can fedâ ederek Allah’ın dinine yardım etmekte başkalarının önünde bulunmaktadır. Her önde olan, sonra gelenlerden daha üstün olur. Önde gelenler, sonra gelenlerin, dinde üstadı ve muallimidir. Sonra gelenler, önce gelenlerin nurları ile aydınlanmakta, onların bereketlerinden faydalanmaktadır. Peygamber hepsinden ileride, önde olduğu için, hepsinden üstündür. Bu ümmet içinde, Peygamberimizden “aleyhi ve alâ Âlihissalevâtü vesselâm” sonra, bu devletin, yani saadetin sâhibi, Ebû Bekr-i Sıddîktır “radıyallahü teâlâ anh”. Çünkü, dini kuvvetlendirmek ve Peygamberlerin efendisine “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” yardım etmek için, malını dağıtmakta, cihat etmekte, şiddetli mücadele etmekte ve şanını, şerefini gayb etmekte, öncelerin öncesi Odur. O hâlde, hepsinden daha üstün Odur.

Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, İslamiyetin yükselmesinin ve kuvvetlenmesinin, Ömer-ül Fârukun yardımı ile olmasını istedi. Allahü teâlâ, sevgili Peygamberine yardım etmek için, onu kâfi gördü. Enfal sûresinin, altmışdördüncü âyetinde meâlen, (Ey Peygamberim “sallallâhü aleyhi ve sellem”! Sana yardımcı olarak Allahü teâlâ ve müminlerden sana tâbi olanlar yetişir) buyurdu. Abdullah ibni Abbas “radıyallâhu anhüma”, (Bu âyet-i kerime, Ömer-ül Fâruk îman ettiği zaman geldi) buyurdu. O hâlde, Ebû Bekr-i Sıddîktan sonra, en üstün olan budur. Ashâb-ı kirâm ve Tabiîn, bu ikisinin en üstün olduğunu söz birliği ile bildirdi. Ali “radıyallâhu anh” buyurdu ki: (Ebû Bekr ile Ömer “radıyallahü teâlâ anhüma” bu ümmetin en üstünüdür. Beni onlardan üstün sanan, iftirâ etmektedir. İftira edeni dövdükleri gibi, onu sopa ile döverim). Bunları başka kitap ve mektuplarımda uzun anlatmıştım.

Kendini, Ashâb-ı kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm” gibi sanmak, ahmaklıktır. Kendini, önce gelen büyüklere benzetmek, cahilliktir. Şunu da bildirelim ki önce olmak şerefinin üstünlüğe sebep olması, birinci asırda, insanların en iyisinin sohbetine kavuşanlar içindir. Sonraki asırlarda böyle değildir. Daha sonraki asırda gelenler, önündeki asırlarda gelenlerden üstün olabilir. Hatta aynı asırda bulunanlardan, sonraki öncekinden [talebesi hocasından] ileri geçebilir. Allahü teâlâ, dil uzatanları, gaflet uykusundan uyandırsın! Bir müslümanı kabahatli sanarak, dedikodu yapmak, sövmek, pek şeni, çok çirkindir. Vehim ile zan ile bir müslümana sapık demek, kâfir demek, inatcılık, kincilik olur. Bu iftirâları yerinde olmadığı zaman, söyleyenler sapık ve kâfir olur. Böyle olduğunu hadis-i şerif bildirmektedir.

Sözümüze dönelim. Sâliklere dil uzatanların ikinci kısmını bildirelim. Bunlar, o derecelerde olduğunu söyleyen sâliklere kâfir ve sapık demez ise de, iki hâlden birisi olabilir: Ona yalancı derler. Bu da, bir müslümana sui zannetmek olup haramdır. Yok eğer, sözüne inanır ve o büyüklere müsavi olmak davasında olmadığını bilirler ise, dil uzatmalarına sebep kalmaz. Onu niçin söğüp çekiştirirler? Doğru keşflere iyi mânâlar vermek lâzımdır. Doğru keşif sahiplerini ayıplamamalı, onlar için kötü, çirkin şeyler söylememelidir.

Sual: Dedikodu yapan bir kimse, (Sâlikin, fitne ve fesada sebep olacak hâlini açığa çıkarmasına ne lüzum var?) derse:

Cevap: Tasavvuf büyükleri “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, böyle hallerini çok bildirmiştir. Hatta, adet olmuştur. Bu hallerini, iyi niyetlerle, doğru maksatlarla açığa vurmuşlardır. Buna sebep, bâzen, şüpheli olan hallerinin, doğru olup olmadığını anlamak için mürşidlerine bildirirler. Bâzen da, talibleri, gençleri teşvik için söylemişlerdir. Bâzen da, şu veya bu, hiçbir sebep olmayarak, tarîkat sarhoşluğu ile ağzından kaçırır. Böyle halleri şöhret için, kendini beğendirmek için söyleyen yalancıdır. Böyle hâli varsa, kendine zarardır, istidrâcdır.

Sual: Peygamberler “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” ve Veliler “aleyhimürRıdvân”, hep dert ve bela içinde yaşadı. Hatta (Belalar, mihnetler, en çok Peygamberlere, sonra Evliyâya, sonra bunlara benzeyenlere gelir) buyuruldu. Halbuki Şura sûresi, 30. âyetinde meâlen, (Size gelen belalar, kabahatlerinizin cezasıdır) buyuruldu. Bu âyet-i kerimeye göre, dertlerin çokluğu, günahın çokluğunu gösterir. Peygamber ve Velî olmayanların, çok sıkıntı çekmesi icap eder. Dostlarına, neden dert, bela veriyor? Düşmanları rahat ve nimetler içinde, dostları mihnetler, belalar içinde nasıl olur?

Cevap: Dünya, zevk için, lezzet için yaratılmadı. Ahiret, bunun için yaratılmıştır. Dünya ile ahiret, birbirinin zıttı, tersidir. Birini sevindirmek, ötekinin gücenmesine sebep olur. Yani, birinde zevk aramak, ötekinde elem çekmeye sebep olur. O hâlde, dünyada nimetleri, lezzetleri çok olanlar, [bunlara lazım olan şükrü yapmazlarsa] ahirette çok korkacak, çok acı çekecektir. Bunun gibi, dünyada [tehlikelerden sakındığı, çalıştığı hâlde] çok acı çeken mümin, ahirette çok lezzete kavuşacaktır. Dünyanın ömrü, ahiretin uzunluğu yanında, deniz yanında bir damla kadar bile değildir. Daha doğrusu, sonu olan, sonsuz ile ölçülebilir mi? Bunun için dostlarına merhamet ederek, sonsuz nimetlere kavuşmaları için, dünyada birkaç gün sıkıntı çektiriyor. Düşmanlarına, hile istidrâc yaparak, biraz lezzet verip, çok elemlere sürüklüyor.

Sual: Fakir olan kâfir, dünyada da, ahirette de sıkıntı çekiyor. Bunun dünyada çektiği sıkıntılar ahirette lezzete kavuşmasına niçin sebep olmayacak?

Cevap: Kâfir, Allahü teâlânın düşmanıdır. Sonsuz azap görmesi lâzımdır. Dünyada, ona azap yapmamak, kendi haline bırakmak, ona iyilik, lezzet demektir. Hatta, bunun için hadis-i şerifte, (Dünya kâfirlerin Cennetidir) buyuruldu. Kâfirlerden bir kısmına, dünyada azap yapmamakla iyilik ettikleri gibi, ayrıca nimetler, lezzetler de verirler. Bir kısmına ise, yalnız azap yapmamak ile iyilik edip, ayrıca lezzetler vermezler. Bunların hep, hikmetleri, faydalı sebepleri vardır.

Sual: Allahü teâlâ, her şeye kâdirdir. Dostlarına, hem dünyada, hem de ahirette nimetler, lezzetler verseydi ve dünyada verdiği lezzetler, ahirette, bunların elem çekmesine sebep olmasaydı, daha iyi olmaz mı idi

Cevap: Bunun çeşitli cevapları vardır:
1. cevap: — Dünyada, birkaç gün dert, bela çekmeselerdi, Cennetin lezzetlerinin kıymetini anlamazlardı ve ebedî nimetlerin kıymetini bilmezlerdi. Açlık çekmeyen, yemeğin lezzetini anlamaz. Acı çekmeyen, rahatlığın kıymetini bilmez. Dünyada bunlara elem vermek, sanki daimi lezzetleri arttırmak içindir. Bu elemler, bir nimet olup câhil halkı denemek için, büyüklere verilen nimetler, elem olarak gösterilmektedir. Yabancılara elem şeklinde gösterilen, dostlar için nimettir.
2. cevap: — Belalar, sıkıntılar, câhil için sıkıntı ise de, bu büyüklere, sevdiklerinden gelen her şey, tatlı olmaktadır. Nimetlerden lezzet aldıkları gibi, belalardan da lezzet duyarlar. Hatta, bela sadece sevgilinin arzusu olup kendi istekleri karışmadığı için, daha tatlı gelir. Nimetlerde bu lezzet bulunamaz. Çünkü, nimetlerde, nefslerinin istekleri de vardır. Bela gelince, nefsleri ağlamakta, inlemektedir. Bu büyükler, belayı nimetten daha çok sever. Bela, bunlara, nimetten daha tatlı gelir. Bunların dünyadan aldıkları lezzet, belalardan, musibetlerden gelmektedir. Dünyada dert ve bela olmasaydı, bunların gözünde, dünyanın hiç değeri olmazdı. Dünyanın acı hadiseleri olmasaydı, onu boş, abes görürlerdi. Fârisî nazım tercümesi:

Seni sevmekten maksadım,
derdi ve gammı tadmaktır.
Böyle olmasaydı arzum,
dünyada başka tat çoktur.

O hâlde, Allahü teâlânın dostları, dünyada da, ahirette de lezzetli ve sevinclidir. Dertlerden aldıkları lezzetler, ahiret lezzetlerinin azalmasına sebep olmaz. Ahiret lezzetlerini gideren, câhillerin aradıkları lezzetlerdir. Ya Rabbi! Dostlarına nasıl ihsan yapıyorsun ki başkalarına verdiğin nimetler, bunlara da rahmettir. Onlara dert, elem olanlar da, bunlara nimettir. Başkaları nimet gelince sevinir. Dert gelince üzülür. Bu büyükler, nimette de sevincli, dertte de sevinclidir. Çünkü bunlar, işlerin güzelliğine, çirkinliğine bakmıyor. İşleri yapanın güzelliğine bakmaktadırlar. O, güzellerin güzelidir. İşleri yapan sevgili olduğu gibi, işleri de sevgili olmakta ve tatlı gelmektedir. Bu dünyada, her şey, güzel olan yapıcının işi olduğundan, dert ve zarar verse de, bunlara, istedikleri ve sevdikleri şey olmaktadır. Kendilerine tatlı gelmektedir. Ya Rabbi! Bu nasıl lütf ve ihsandır ki bu gizli ve kıymetli nimetleri, yabancılara sezdirmeden, dostlarına gönderiyorsun! Bunları, her ân, kendi arzuna râzı bulundurup, zevk ve lezzet içinde tutuyorsun! Başkalarına dert, ayıp, aşağılık olarak gönderdiklerin, bunlar için, Cemâl ve kemâl oluyor. Bunların arzularını, arzu edilmeyen şeyler içine yerleştirdin. Dünya lezzet ve zevklerini, başkalarının tersine olarak, ahiret derecelerinin, lezzetlerinin artmasına sebep eddin. Bu, Allahü teâlânın büyük nimetidir. Dilediğine ihsan eder. Allahü teâlâ, büyük ihsan sâhibidir.

3. cevap: — Bu dünya, imtihan yeridir. Burada hak, batıl ile; haklı, haksız ile karışıktır. Burada, dostlarına sıkıntılar, belalar vermeseydi, yalnız düşmanlarına verseydi, dost, düşmandan ayrılır, belli olurdu. İmtihanın faydası kalmazdı. Halbuki gayba îman etmek lâzımdır. Dünyanın ve ahiretin bütün saadetleri, görmeden inanmaya bağlıdır. Hadid sûresi, yirmi beşinci [25] âyetinin meâl-i şerifi, (Allahü teâlâ, Peygamberlerine, gaybdan, görmeden, yardım edenleri bilmek için…) olup bu hâl bildirilmektedir. Dostlarını mihnet ve bela içinde göstererek, düşmanlarının gözünden sakladı. Dünya, imtihan yeri oldu. Dostları, görünüşte belada, hakikatte ise, zevk ve lezzettedir. Düşmanlar, böylece zarar, ziyan etmektedir.

Peygamberlerin, muharebelerde düşmanlarla dövüşmesi de böyle olurdu. Bedr gazasında müslümanlar, Uhud gazasında kâfirler gâlip gelmişti. Allahü teâlâ bu hâli, Âli-i İmrân sûresi, 140. âyetinde bildirmektedir.

4. cevap: — Evet, Allahü teâlâ her şeye kâdirdir. Dostlarına hem dünyada, hem de ahirette rahatlık verebilir. Fakat, adeti böyle değildir. Kudretini, hikmeti ve adeti altına gizlemeyi sever. İşlerini, yaratmasını, sebepler altında gizlemiştir. O hâlde, dünya ahiretin aksi olduğundan, dostların, ahiret nimetlerine kavuşmak için, dünyada sıkıntı çekmeleri lâzımdır. [Allahü teâlânın dostları, dertlere, belalara, tehlikelere karşı tedbir alır. Bunlardan kurtulmaya çalışır. Dayanılamayacak şeylerden kaçınmak, Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” sünnetidir. Tedbirlere, çalışmalara rağmen başa gelen belalardan zevk alırlar. Dertlerden zevk almak, yüksek derecedir. Çok az seçilmişlerin yapacağı iştir.]

Asıl cevap: — Dertlerin, belaların gelmesine sebep, günah işlemektir. Fakat, belalar, sıkıntılar, günahların affedilmesine sebep olur. O hâlde, dostlara, belaları, sıkıntıları çok vermek lâzımdır ki günahları kalmasın. [Allahü teâlâ, sevdiklerinin günahlarını affetmek için, onlara dert, bela gönderiyor. Tövbe, istiğfar edince de, günahlar affolur. Dert ve bela gelmesine lüzum kalmaz ve gelmiş dertler de gider. O hâlde, dert ve beladan kurtulmak için, çok (istiğfar) okumalıdır.] Dostların günahını, düşmanların günahları gibi sanmamalıdır. (İyilerin, iyilik etmek olarak bildikleri şeyleri, dostlar, günah işlemek bilirler) buyuruldu. Bunlardan günah ve kusur sadır olsa da, başkalarının günahları gibi değildir. Yanılmak ve unutmak gibidir. Niyet ederek, karar vererek yapılmış değildir. Taha sûresi, 115. âyetinde meâlen, (Ademe önce söyledik. Fakat unuttu. Azm ile karar ile yapmadı) buyuruldu. Bu âyet-i kerime Adem “alâ nebiyyina ve aleyhisselâm” içindir. O hâlde, dostlara gelen dertlerin, belaların, musibetlerin çok olması, günahların çok affedildiğini gösterir. Günahların çok olduğunu göstermez. Dostlarına çok bela vererek, günahlarını affeder, temizler. Böylece bunları, ahiret sıkıntılarından korur. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ölüm halinde, şiddet ve sıkıntıda iken, Fâtıma “radıyallâhu anha”, babasını çok sevdiği ve çok acıdığı için ve Peygamber “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Fâtıma, benden bir parçadır) buyurmuş olduğu için, o da sıkılıyor, kıvranıyordu. Kızının bu hâlini görünce, onu teselli etmek için, (Babanın çekeceği sıkıntı, ancak bu kadardır. Başka hiçbir sıkıntı görmez!) buyurdu.

Cehennemdeki çok şiddetli azapların, birkaç günlük sıkıntı ile giderilmesi ve günahların temizlenmesi için dünyada sebepler gönderilmesi ne büyük nimettir. Dostlara bu muamele yapılırken, başkalarının günahlarının hesabını ahirete bırakıyorlar. O hâlde dostlara, dünyada çok dert ve bela vermesi lâzımdır. Başkaları, bu ihsana lâyık değildir. Çünkü, büyük günah işlerler, yalvarmaz, boyun bükmez, ağlamaz ve Ona sığınmazlar. Günahları sıkılmadan işlerler ve kasıt ile planlayarak işlerler. Hatta inat edercesine işlerler. Hatta, Allahü teâlânın âyetleri ile alay edecek, inanmayacak kadar ileri giderler. Ceza, suçun büyüklüğüne göre değışır. Günah küçük olur ve suçlu boynunu büküp yalvarırsa, bu suç, dünya dertleri ile affolunabilir. Fakat, günah büyük, ağır olur ve suçlu inatcı, saygısız olursa, bunun cezası ahirette sonsuz ve çok acı olmak lazım gelir. Nahl sûresi, 33. âyetinde meâlen, (Allahü teâlâ, onlara zulmetmez. Onlar, kendi kendilerine zulüm edip, ağır cezaları hak ettiler) buyuruldu.
[(Günah), Allahü teâlânın emirlerini yapmamak, yasak ettiklerinden sakınmamaktır. Emir ve yasaklar, müslümanlaradır, imanı olanlaradır. İmanı olmayanları, kâfirleri, emir vermekle, ibâdet ettirmekle şereflendirmedi. Onlar, hayvanlar gibi, her istediklerini yapar, günah olmaz. Bunlar, ibâdet yapmadıkları için, günah işledikleri için, dünyada azap çekmezler. Her türlü nimete kavuşurlar. İstediklerini, çalıştıklarını elde ederler. Yalnız, zalim olanları, mahluklara eziyet verenleri, dünyada cezalarını çeker. Kâfirlere, yalnız bir emir verilmiş, onlardan yalnız bir şey istenılmıştır. Bu bir emir, îman etmeleri, müslüman olmalarıdır. Kâfirler, bu emri dinlemedikleri için, biricik suç işlemiş oluyorlar. Fakat bu suç, en büyük suçtur. Bu suçun cezası, pek büyük, çok acı ve sonsuzdur. Dünyada böyle ceza olamaz. Bu sonsuz ceza, bunlara, ahirette, Cehennemde verilecektir].

Diyorsunuz ki câhiller, ahmaklar, [namaz kılanlarla, oruç tutanlarla, İslamiyete uyanlarla] alay ediyor. [Bunlara gerici diyor.] Allah, dostlarına niçin dertler, belalar gönderiyor? İyilikler, nimetler vermiyor? [Biz Onun emirlerini yapmıyoruz. Bize ceza verse ya? Oh! Biz rahat, istediğimiz gibi zevk, safa ediyor, keyif sürüyor, hile ile yalan ile dünyanın tadını çıkarıyoruz. Sizler, namazla, oruçla vakit geçiriyor, dünya zevklerinden kaçıyor, sıkıntı içinde yaşıyorsunuz! Bu sıkıntılar yetişmiyormuş gibi, Rabbiniz, dertleri, belaları da size veriyor. Müslümanlık saadet yolu olsaydı, siz bizden daha rahat, daha tatlı, daha mesut yaşardınız diyorlar]. Böyle bayağı sözlerle, bu sevgili kullara inanmıyorlar.

Kâfirler, insanların en iyisine de böyle söylerdi. Furkan sûresi, 7. âyetinde meâlen, (Kâfirler: Bu nasıl Peygamberdir? “sallallâhü aleyhi ve sellem”. Bizim gibi yiyip içiyor, sokaklarda geziyor. Peygamber olsaydı, kendisine melek gelirdi. Yardımcıları olur, bize onlar da haber verir, Cehennem ile korkuturlardı. Yahut, Rabbi, para hazineleri gönderir, yahut, meyve bahçeleri, çiftlikleri olur, istediğini yirdi dediler…) buyuruldu. Bu gibi sözler, ahirete, Cennete, Cehenneme inanmayanların, ilerisini göremeyenlerin sözleridir. Cennet nimetlerinin, Cehennem azaplarının sonsuz olduğunu bilen kimse, dünyanın birkaç günlük belalarına, sıkıntılarına hiç ehemmiyet verir mi? Bu dertlerin, sonsuz saadete sebep olacağını düşünerek, bunları nimet olarak karşılar. Câhillerin sözlerine aldırış etmez. Dertler, belalar, sıkıntılar, muhabbetin, sevginin, şaşmayan şahitleridir. Ahmakların bunu anlamamasının ne ehemmiyeti olur. En iyisi, böyle cahillerle konuşmamalı, [radyolarını dinlememeli, filimlerini, gazetelerini ve kitaplarını görmemelidir].

6. cevap: — Bela, kemend-i mahbubdur [sevgilinin, aşıkını kendine çekmek için gönderdiği kementtir]. Âşıkları, sevgiliden başka şeylere bakmaktan koruyan bir kamçı gibidir. Âşıkları, sevgiliye döndürür. O hâlde, dertlerin, belaların dostlara gönderilmesi lâzımdır. Belalar, dostları, sevgiliden başka şeylere düşkün olmak günahından korur. Başkaları, bu nimete lâyık değildir. Dostları, zorla sevgiliye çekerler. İstediklerini dert ve bela ile çekerler ve onu mahbubluk derecesine yükseltirler. İstemediklerini başıboş bırakırlar. Bunların içinden, saadet-i ebediyyeye lâyık olan, kendisi doğru yola gelip, çalışarak, uğraşarak, lütf, ihsana kavuşur. Böyle yapmayan, başına gelecekleri düşünsün!

Görülüyor ki seçilenlere, bela çok gelir. Çalışanlara, uğraşanlara o kadar çok gelmez. Bunun içindir ki seçilmişlerin reisi, beğenilmişlerin, sevilmişlerin baş tacı olan Peygamberimiz “aleyhi ve alâ Âlihissalatü vesselâm”, (Benim çektiğim acı gibi, hiçbir Peygamber acı çekmedi!) buyurdu. O hâlde, dert ve belalar, öyle usta bir kılavuzdur ki dostu dosta, şaşmadan kavuşturur. Sevgiliden başkasına bakmakla onu lekelemekten korur. Ne kadar şaşılır ki âşıklar, hazinelere, milyonlara mâlik olsa, hepsini verip, dert ve bela satın alır. Aşk-ı ilâhîden haberi olmayan, dert ve beladan kurtulmak için, milyon harc eder.

Sual: Bâzen, dostlar, dert ve bela gelince, üzülüyor. İstemediği anlaşılıyor. Bunun sebebi nedir?

Cevap: O üzüntü ve isteksizlik, görünüştedir. Tabiatten, maddesindendir. Bu isteksizliğin faydaları vardır. Çünkü, bu isteksizlik olmasa, nefs ile cihat, düşmanlık edilemez. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” vefât edeceği zaman, görülen sıkıntısı, nefs ile cihatın son parçaları idi. Böylece, son nefesi de düşman ile mücadelede geçmiş oldu. Ölüm anında en şiddetli mücadeleyi yaptı. İnsanlık sıfatları, tabiat istekleri kalmadı. Mübarek nefsini tam itaate, hakiki itminana getirdi.

O hâlde, bela, aşk ve muhabbet pazarının dellalıdır. Muhabbeti olmayanın dellal ile ne işi olur. Dellalın buna ne faydası olur ve bunun gözünde dellalın ne kıymeti vardır?

7. cevap: — Bela gelmesinin bir sebebi de, doğru âşıkları, dost görünen yalancılardan ayırmaktır. Doğru olan âşık, beladan lezzet alır, sevinir. Yalancı ise, acı duyar, sızlanır. Muhabbetin tadını tatmış ise, hakiki acı duymaz. Acı duyması görünüştedir. Âşıklar, bu iki acıyı birbirinden ayırır. Bunun içindir ki (Velî “kaddesallahü teâlâ esrârehümül’azîz”, Velîyi tanır) buyurmuşlardır.

Sual: Ayrıca, soruyorsunuz ki adem, her bakımdan yok demektir. Vücut ile ilişiği olmaz. O hâlde adem, zihinde, ilimde nasıl bulunuyor? Zihinde bulunan bir şey hayalden dışarı nasıl çıkabilir?

Cevap: Evet adem, yok demektir. Fakat, bütün bu mahluklar, ondan yapılmıştır. Her şeyin vücuda gelmesi, onun ayna olması sayesindedir. Allahü teâlânın isimlerinin, İlm-i ilâhîdeki görünüşleri, adem aynasında aks ederek, onu ademlere ayırmışlar. İlmde var olmasına sebep olmuşlardır. Böylece, adem, her bakımdan yok olmaktan kurtulmuş, mahluklara başlangıç [menşe] olmuştur. Bu mahluklar, ilmden dışarıda da vardır. His ve vehim mertebesindedirler. Fakat, his ve vehmin yok olması ile yok olmazlar. Hatta haricde mevcutturlar denilebilir. Ademin böyle terakkî ettiğine, niçin şaşıyorsunuz? Bu kainatın bütün olayları, hep adem üstüne kurulmuştur. Allahü teâlânın kudretinin büyüklüğünü anlamalı ki bu kainatı adem üzerine kurmuştur. Vücudun [varlığın] kemâllerini, onun kusurları vasıtası ile meydana çıkarmıştır. Ademin terakkî sebebi meydandadır. Çünkü, Allahü teâlânın isimlerinin, sıfatlarının, İlm-i ilâhîdeki sûretleri [görünüşleri] onun odasında oturmaktadır. Onunla bir yatakta, onun koynundadırlar. Sûretleri, zılleri, asla, hakikate kavuşturan bir yol bulmuştur. Kör olan kalpler, bunu görmez. (Bizim vazifemiz, Rabbine yol bulmak isteyenlere, yol göstermektir). Vehim ve hayal kelimeleri sizi şüpheye düşürmüş. Ademin terakkî etmesine şaşmayınız! Çünkü, bu âlemdeki her vak’a, her iş, ilmin, hayalin dışında değildir. Fakat, hayalden hayale fark vardır. Hayal mertebesinde var olmak başkadır. Vehmde, hayalde meydana gelmek başkadır. Hayal mertebesindeki varlık, hakiki varlıktır. Hatta, dışarda olan bir varlıktır denilebilir. Halbuki hayalde meydana gelen varlık, böyle değildir. Böyle devamlı olmaz. Ademin bazı hünerlerini yazmıştım. Bir sûretini emir Muhibbullah götürmüştü. Merak ediyorsanız, oradan okuyunuz!

Sual: Fenâ ve Bekayı soruyorsunuz.

Cevap: Bunları, çeşitli mektuplarımda ve risalelerimde yazmıştım. Anlaşılmayan yerleri kaldı ise, bunları iyi anlamak için, görüşmek, beraber bulunmak lâzımdır. Bunların hakikati, yazıya sığmaz. Sığsa da, yazmak doğru olmaz. Çünkü, kim kavrar, kim anlar? Fenâ ve Bekâ, şühûdîdir. Vücûdî değildir. [Yani Fenâ, kendini yok görmektir. Yok olmak değildir. Bekâ da böyledir.] Bir şey olmayan kul, Rab olmaz. Hak teâlâ ile birleşmez. Kul, hep kuldur. Rab, hep Rabdır. Fenâ ve Bekayı, vücûdî sanarak, kulların te’ayyün-i vücûdlerini ortadan kaldırıp, te’ayyünlerden ve benzemekten münezzeh olan asıl ile birleşmeyi ve kendisi yok olup Rabbi ile sonsuz var olacağını söyleyen, zındıktır. Bir damla su, yerinden yok olup denize damlaması gibi, kaydlardan, bağlardan kurtulup, kayıtsızla birleşmeyi söylemek zındıklıktır. Böyle kötü îtikattan, inanıştan Allahü teâlâya sığınırız. (Fenâ) demek, Allahü teâlâdan başka her şeyi unutmak, başkasına bağlanmamak ve bütün isteklerinden kalbini temizlemek demektir. Kulluk da, bundan ibarettir. (Bekâ) da, kulun, Rabbinin irâdesine uyması, Allahü teâlânın isteklerini, kendi isteği yapmasıdır.

Sual: Enfüsün üstündeki seyri [yürüyüşü] bildiriyorsunuz. Bu hangi seyrdir? Âlem-i halkın ve Âlem-i emrin on mertebesinde seyr ve heyet-i vahdânînin seyri, enfüs içinde seyrdir. O hâlde, enfüsün dışındaki seyr, hangi seyrdir? Hangi yolculuktur?

Cevap: Enfüs de, âfâk gibi, isimlerin zılleri, hayalleridir. Allahü teâlânın ihsanı ile zıll kendini unutarak, aslına dönerse ve aslını sevmeye başlarsa, (Herkes sevdiği ile beraber olur) hadis-i şerifi gereğince, kendini, kendinin aslı bulur. Varlığını, aslının varlığı görür. Bu aslın da aslı vardır. Birinci asldan, bu asla geçer. Kendini bu asıl bulur. Böylece, asldan asla ilerler. Bu seyr, âfâk ve enfüsün üstünde bir yolculuktur. Bâzıları Seyr-i enfüsîye, (Seyr-i fillâh) demiştir. Bizim bildirdiğimiz seyr, onların dediği seyrden başkadır. Çünkü, onların seyri, husûlîdir. Bu ise, vusulidir. Husul ve vusul arasındaki farki çeşitli mektuplarda bildirmiştik.

Sual: Allahü teâlânın Zâtının, sıfatlarının ve isimlerinin çok yakın olduğunun açıklanmasını soruyorsunuz?

Cevap: Bu sorunun cevabı konuşmaya, buluşmaya bağlıdır. Yazmak uygun değildir. Yazılırsa, kapalı olur. Anlaşılabileceği belli değildir. Karşılıklı anlatılırsa, çok faydalı olur.

Sual: Kemâlât-ınübüvveti soruyorsunuz. Fenâ ve Bekâ ve tecellî ve mebdeiyet-i te’ayyünün hepsi üç velâyetin [Evliyâlığın] kemâlâtındandır. Kemâlât-ınübüvvette seyr, ne ile belli olur diyorsunuz?

Cevap: Uruc ederken, ilerlerken birbirinden ayrılıklar bulunursa ve bir asldan, başka asla geçiliyorsa, böyle kemâlâtın hepsi, Evliyâlıktadır. Aralarında fark kalmaz, ayrılık gider, hep bir olursa, Peygamberlik mertebesinin kemâlâtına başlanmış olur. Bu mertebede de vüs’at varsa da, bu başka genişliktir. Ayrılık da varsa da, başka ayrılıktır. Bundan fazla ne yazılır ve ne de anlaşılır.

Namazın bazı sırlarını soruyorsunuz. Bunun cevabını başka zamana bırakıyorum. Şimdi vakit pek azdır.
Zamanımız insanlarından şikayetinize bazı şeyler yazdım. Daha fazla sormayınız. Bu fakire acıyınız!
Ya Rabbi! Günahlarımızı ve emirlerini yapmakta kusurlarımızı affeyle! Bizi doğru yoldan ayırma! Kâfirlerin karşısında yardımcımız ol, ya Rabbi! Âmin.

Aldın mı kalp yoluyla, yekta haberini sen,
duydun mu hem Yusuf ve Züleyha haberin sen?
Kalbini nice yıllar, ağlatmadı mı bu aşk,
alsan n’olur doğruca, Leyla haberini sen?
Dağlar dahi duramaz, onun yüzüne karşı,
âlime sor Tur ile Mûsâ haberini sen!
Sular gibi yüzünü, yere sür, durma yüksek,
alçaklarda bulursun, derya haberini sen!
Âlemde nice yüzbin kişi, aşktan bahseder,
sorma o mecnunlara mevla haberini sen!
Bülbüle bakma sakın, âşık olayım dersen,
pervaneden al gizli, sevda haberini sen!

Benzer Yazıları Okumak İçin Tıklayınız

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler