Bu mektup, Mîr Muhammed Numan’ın oğlu Mîr Abdurrahmân için yazılmıştır. Cennette Allahü teâlânın görüleceğine inanmayanlara cevap vermektedir:

Bismillahirrahmanirrahim. Allahü teâlânın görüleceğine inanmayanlar, Allahü teâlâ görülemez diyenler, sözlerini ispat etmek için, (Görülen şeyin, görenin karşısında olması lâzımdır. Allahü teâlâ, bir şeyin karşısında olamaz. Çünkü O, cihetsizdir. Cihetli olmak demek, sınırı, sonu, etrafı olmak demektir. Bunlar ise, Allahü teâlâ için kusurdur, noksanlıktır. İlahta bu kusurlar olamaz) diyorlar.

Bunlara cevap olarak deriz ki Allahü teâlânın kudreti, kuvveti o kadar çoktur ki bu geçici ve zayıf olan dünya hayatında, hissiz, hareketsiz, içi boş iki sinir parçasına, karşısında olan şeyleri görebilmek kuvveti vermiştir. Sinirlere bu kuvveti veren yüce Allah, ahirette, daha kuvvetli ve hiç yok olmayacak olan bu iki sinir parçasına, karşısında olmayanları, cihetsiz veya her cihette olanları da görmek kuvvetini veremez mi? Çünkü O, sonsuz kudret sâhibidir ve ahirette hissedilmesi ve görülmesi kabildir. Bazı yerlerde ve zamanlarda, görmek için, karşılıklı ve belli yönde bulunmayı şart kılmış, başka yerlerde ve zamanlarda, bu şart olmadan görmek kuvveti vermiştir. Bu iki yer birbirine hiç benzemediği hâlde, birinde lazım olan şartları, ötekinde de lâzımdır demek, doğrusu pek insafsızlık olur. Mahlukları yalnız bu görünen, ölçülen (Âlem-i mülk) olarak bilip, akıl ile anlaşılmayan (Âlem-i melekut)daki şaşılacak varlıklara inanmamak olur.

Sual: Allahü teâlâ görülürse, çevresi olması ve gözle anlaşılması icap eder. Bu da, sonu, sınırlı olduğunu bildirir. Allahü teâlâda, bu kusurlar olamaz.

Cevap: Allahü teâlânın görünmesi, fakat çevresi bulunmaması ve gözle anlaşılamaması câizdir. Enam sûresinin yüzüçüncü âyetinde meâlen, (Onu gözler anlayamaz. O ise, gözleri bilir, anlar. O, ihsan sâhibi bilicidir) buyruldu. Müminler, ahirette Allahü teâlâyı görecekler, gördük diyeceklerdir. Görmekte hâsıl olan zevkı, lezzeti duyacaklardır. Fakat, görüneni anlayamayacaklardır. Görmekten bir şey elde edemeyeceklerdir. Görmeyi anlayacaklar, görmenin tadını alacaklar, fakat gördüklerini anlamayacaklardır. Fârisî beyt tercümesi:

Anka avlanamaz, tuzağını topla!
bu avdan tuzakta kalır ancak hava.

Allahü teâlâ görülecek, fakat anlaşılamayacaktır. Görmekte hiç kusur olmayacaktır. İhsan ve ikram ederek, aşıklarına kendini gösterecektir. Kendini görmek lezzetini onlara bol bol verecektir. Bundan, Ona hiç kusur, noksanlık gelmez. Çevrilmiş, cihetlenmiş olmaz. Fârisî beyt tercümesi:

O taraftan kemâli noksan kabul eylemez.
Bu taraftan şerefin, söze, ölçüye gelmez.

Allahü teâlâyı görmek için, görenin karşısında bulunması, doğrultusunda olması şarttır denilirse, Allahü teâlânın görmesi için de bu şartların bulunması lazım olur. Çünkü, görülende bu şartların bulunması, görende de bulunması demektir. Allahü teâlânın, mahlukları görmesinde de bu şartların bulunması lazım olup görmemesi icap eder. Allahü teâlânın görmek sıfatı inkâr edilmiş olur. Kurân-ı Kerîme inanılmamış olur. Çünkü, Kurân-ı Kerîmin birçok sûresinde, (Allahü teâlâ yaptıklarınızı görücüdür) ve (O, işitici ve görücüdür) ve (Allahü teâlâ amelinizi görür) meallerinde âyetler vardır. Bundan başka, görmemek kusurdur. İlahlık sıfatından mahrum olmaktır.

Sual: Allahü teâlânın görmesi, ilim sâhibi olması, her şeyi bilmesi demek değil midir? Allahü teâlânın ciheti, sınırı olmasını icap ettiren başka bir şeyin de bulunduğunu söylemeye lüzum var mıdır?

Cevap: Görmek, bir güzel sıfattır. Başka sıfatlardan başka olarak, Allahü teâlâda bu sıfatın da bulunduğunu Kurân-ı Kerîm haber vermektedir. Görmek, ilmden başka bir şey değildir demek, Kurân-ı Kerîme uygun olmaz. İlm denilince, bilinenin karşısında bulunmaktan kurtarılmış olmaz. İlm, sanki iki kısımdan hâsıl olur. Birincisinde, bilinen şey ile karşı karşıya olmak şart değildir. İkincisinde ise şarttır. Buna, (Rüyet), yani görmek denir. Mahluklarda ilmin en kuvvetlisi, en yüksek derecesi, görmektir. Ancak görmekle, kalpte itminân, emniyet hâsıl olur. Düşünülen, bilinen şeylere, insanın vehmi karşı çıkabilir. His ederek anlaşılan şeylere, vehim karşı koyamaz. Böyle şeyler, bu tehlikeden kurtulur. Bunun içindir ki İbrahim Halîlürrahman “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm”, Allahü teâlânın ölüleri dirilteceğine inandığı ve kalbinde yakîn bulunduğu hâlde, kalbinde (İtminân), yani emniyet hâsıl olması için, ölülerin nasıl dirildiğini görmek istedi.

Görmek gibi güzel bir sıfat Allahü teâlâda yoktur denirse, bu güzel sıfatın mahluklara nereden geldiğini sorarız. Çünkü, mahluklarda bulunan her güzellik, Allahü teâlâda bulunan güzelliğin aksidir, zuhûrudur. Mahlukta bulunan bir güzelliğin, iyiliğin, Vâcib-ül-vücutda bulunmaması, olacak şey değildir. Çünkü, mümkünler, kötülükten, noksanlıktan başka bir şey değildirler. Onlarda görülen her kemâl, her güzellik, vücûb mertebesinden ariyet olarak verilmiştir. Çünkü vücûb mertebesi; yalnız kemâl, yalnız güzelliktir. Fârisî beyt tercümesi:

Önceden, evden bir şey getirmedim ben,
ben de ve her şeyim de, sendendir senden!

İlk suale cevap olarak, şöyle de deriz ki ileri sürdüğünüz sebep, Allahü teâlânın varlığı için de tehlikeli bir düşünüştür. Onu görmek olamaz derken, Onun varlığı da olamaz demektir. Bu ise, akla uygun düşünüş değildir. Çünkü, Allahü teâlâ var olunca, bu âlemin bir cihetinde bulunması lazım olur. Yukarıda veya aşağıda, önde yahut arkada, sağda, solda olur. Bu ise, Onun çevrilmesi, sınırlanması demektir ki noksanlıktır, kusurdur. İlahta hiçbir kusur bulunmaması lâzımdır.

Sual: Onun varlığı, belki âlemin her cihetindedir. Böylece, çevrilmiş ve sınırlanmış olmaz mı?

Cevap: Âlemin her tarafında olmak, çevrilmiş, sınırlanmış olmaktan kurtarmaz. Âlemin dışında bulunması lazım olur. Başka olan bir şey, dışarda olur. İkilik, başka yerde olmaktır. Bu da, çevrilmiş, sınırlanmış olmaktır.
Böyle yanlış ve aldatıcı düşüncelerden kurtulmak için, bilinmeyen şeyleri, bilinenler gibi sanmak hastalığından kurtulmak lâzımdır. Gaibi şahite kıyas etmemelidir. Görülen şeyde bulunan güzel bir hâl, görünmeyenin güzelliğini giderebilir. Çünkü şartlar başka olunca, sıfatlar, haller de başka olur. Hele, şartların başkalığı, ters olacak kadar çok ise, hallerin başkalığı da ters olmaya kadar gider. Arabî Mısra tercümesi:

Tozlu, topraklı olan, temiz olana benzer mi?

Allahü teâlâ akıl ve insaf versin de, Kurân-ı Kerîmde açıkça bildirilmiş olan (Nass)lara karşı gelmesinler. Sahih hadisleri inkâr etmesinler. Bunlar gibi, açık bildirilmiş olanlara îman etmek lâzımdır. Bunların nasıl olduklarını Allah bilir demelidir. Anlamadıkları için, aklım ermiyor demelidir. Kendi aklına güvenip, anlamadığına inanmamak, çok yanlış ve pek haksızdır. Doğru olan çok şey vardır ki akıl bunların doğru ve düzgün olduklarını anlayamaz. Akıl her şeyi doğru olarak kavrıyabilseydi, aklına güvenenlerin önderlerinden olan Ebû Ali Sînâ gibiler, her şeyi doğru olarak anlarlar, hiç yanılmazlardı. Halbuki kendisi, (Bir şeyden yalnız bir şey meydana gelir) diyerek öyle yanılmıştır ki az düşünmekle hemen anlaşılmaktadır. İmâm-ı Fahrüddin-i Razi, onun bu sözüne çok sert çatmakta, (Bütün ömrünü, insanı yanlış düşünmekten koruyan ilimlerle uğraşmakla geçirmiş iken, bu en kıymetli ve önemli yerde, çocukları bile güldürecek kadar yanılmıştır) demektedir.

[(Ahlak-ı Alai) kitabında diyor ki (İbni Sînâ, (Muad) kitabında, kıyamette dirilmeyi inkâr etti. Öleceğine yakın, gusül abdesti alıp, vezir iken yaptığı zulmlere tövbe ettiği söyleniyor ise de, îtikadı bozuk olanın gusülü, namazı ve duâsı kabul olmaz buyuruldu). Eflatun ve Aristo gibi eski Yunan filozoflarının da yanıldıklarını ve bu yüzden medeniyetin asırlarca geri kalmasına sebep olduklarını yirminci asrın fen adamları bildirmektedir. Avrupada, bugünkü modern kimyanın babası denen Fransız kimyâgeri Lavoisier de öyle yanlış ve bozuk şeyler söyledi ki mütehassısı olduğu kimyâ ilmine yaptığı zararlar hizmetlerini aşmış bulunuyor.

İmâm-ı Gazâlî, (El-münkız) kitabında, kendilerini akıllı, ilim adamı ve hiç yanılmaz sanan dinsizleri üçe ayirmiştir: Birincisi, Dehriyun ve maddiciler olup bunlar, Yunan filozoflarından asırlarca evvel vardı. [Bugün de, fen adamı geçinen bazı ahmaklar, komünistler, masonlar bu kısımdadır.] Bunlar, Allahü teâlânın varlığına inanmayıp, âlem, böyle kendiliğinden gelmiş ve böyle gidecektir. Bunun yaratanı (Haşa) yoktur. Canlılar da, böyle birbirlerinden üreyip, sonsuz olarak sürecektir, diyor. Dehri olup da, müslüman görünerek, müslümanların dinini, imanını bozmaya, İslamiyeti içerden yıkmaya çalışana (Zındık) ve (Fen yobazı) denir. İkinci kısmı, tabiîyeciler olup canlılarda ve cansızlardaki akllara hayret veren intizamı ve incelikleri görerek, Allahü teâlânın varlığını söylemeye mecbur kalmışlarsa da, tekrar dirilmeyi, ahireti, Cenneti ve Cehennemi inkâr etmişlerdir. Üçüncü kısım, sonra gelen Yunan filozofları ve bu arada Sokrat ile talebesi Eflatun ve onun da talebesi Aristonun felsefeleridir. Bunlar dehrileri ve tabiîyecileri reddederek, aldandıklarını ve alçaklıklarını bildirmek için, başkalarının sözlerine hâcet kalmayacak kadar şeyler söyledi. Fakat bunlar da, küfürden kurtulamamıştır. Bu üç kısım da ve bunların yolunda gidenler de, hep kâfirdir. Bazı saf kimselerin, bunları din adamı sanması ve hatta Peygamberlik derecesine yükseltmeleri, bu yolda hadis bile uydurdukları hayretle işitilmektedir. Kâfirler, her şey söyleyebilir. Fakat, müslüman görünenlerin îman ile küfrü ayırt edememesi, çok acınacak bir haldir.

(Nebras) ve bunun Berhurdar “rahmetullahi teâlâ aleyh” haşiyesinde diyor ki: Mahlukların hepsine (Âlem) denir. Âlem, yani her şey yok idi. Allahü teâlâ, her şeyi yoktan var etti. Dimokrat, (Âlem yok idi. Kendi kendine var oldu) dedi. Tabiîyecilerin çoğu da böyle dedi. Aristoya göre âlem Heyula [madde]dan yapılmıştır. Şekil almış heyulaya Sûret [cisim] dedi. Cisim de üç fiziki halinde [gaz, sıvı, katı] görünür. Âlem, böyle gelmiş, böyle gider dedi. Dört unsur [ateş, hava, su, toprak] ezelidir, hep var idiler. Cisimler, birbirlerinden hâsıl oluyor ise de, aslları olan bu dört madde kadîmdir dedi. Eflatun, âlem önce yoktu. Sonradan var oldu diyerek, eski Peygamberlerin kitaplarından işittiğini söyledi. Fisagors ve talebesi Sokrat da, Aristo gibi söylediler. Dimokrat, maddenin küçük zerrelerden [atomlardan] yapıldığını, bunların boşlukta hareket ettiklerini söyledi. Calinos ise, âlemin kadîm veya hadis olduğunu anlayamadığını söyledi. Onlara göre, (Ezeli bir yaratıcının, yarattıkları da ezeli olur. Sonradan yaratmaya başladı demek, kudretinin önceden noksan olduğunu gösterir). Cevap olarak deriz ki (Ezeli olan irâdesi, isteyince yaratmaya başladı. Susamış kimsenin, iki bardak sudan birini seçip alması gibidir. Bu kimsede, daha önce irâde ve kudret yoktu denilemez. Şimdi de, irâde edince, yeni şeyler yarattığını görüyoruz). (Âlem, önce yoktu demek, âlem yok iken, zaman vardı demektir. Zaman da, âlemdendir. Âlem yok iken, âlemin bir parçasının var olmasını söylemek, olacak şey değildir) derlerse, biz (âlem yok iken, zaman vardı) demiyoruz. Bu hususta (Akâid-i Celâliye)de geniş bilgi vardır. Şimdi, bu âlemden sonsuza doğru, sonsuz uzunluk olduğunu söylemek gibi saçma olur.

Ehl-i sünnet âlimleri “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” diyor ki: (Âlem, ayn yani madde ve araz yani özellikten meydana gelmiştir. Madde, boşlukta yer kaplıyan, araz ise, yalnız bulunamayıp, başkası ile birlikte bulunan şeydir. Şua yani ışık arazdır. Cisim olsaydı, camdan, sudan geçemezdi. Çünkü, iki başka cisim, aynı zamanda, aynı mekanda bulunamaz. Hararet [ısı] da böyledir. Madde, cevher-ül-fertlerden [atomlardan] yapılmıştır. Madde, basit cevher [Element] veya mürekkeb [Bileşik] olur. Maddeyi meydana getiren atomlar arasında, hissedilemeyecek kadar küçük boşluklar vardır. Her cisim [maddeler, atomlar] değişmektedir. Değişen şeyler, hadistir [yok iken var olmuştur]. O hâlde, âlem hadistir. Bu üç cümleden ilk ikisi mukaddemedir. Mantık ilminde, birincisine (Sugra), ikincisine (Kübrâ) denir. Üçüncüsü de (Netice)dir. Madde ezelde var olsaydı, ezelde de değışırdi. Ezel, kendinden önce, başka şey yok demektir. Ezelde, değişiklik yok demektir. O hâlde, madde ezeli olamaz. Nebrastan tercüme tamam oldu.

Ahmed Asım efendi, (Emali) kasidesi şerhinde diyor ki: Âlem, bütün parçaları ile birlikte hadistir. Yani, yok iken, sonradan var olmuşlardır. Yerler, gökler, her şey yok idi. Hıristiyanlar, yahudiler ve mecusiler de, böyle inanmaktadırlar. Aristo, Fârâbî ve İbni Sînâ, madde kadîmdir dediler. İslam âlimleri diyor ki (Ezeli olan şey değişmez. Maddenin [elementlerin] fizik ve kimyâ özellikleri, hep değişmektedir. Maddeler, ezelde değişmemiş olsalardı, ebedî olarak, şimdi de, değişmezlerdi. Önceden değişmek yoktu. Sonradan değişmeler hâsıl oldu da denilemez. Çünkü, değişmek için, bir kuvvetin tesir etmesi lâzımdır. Değişmek sonradan başlayınca, kuvvetin de, sonradan var olduğu, ezeli olmadığı anlaşılır). Ahmed Asım efendinin yazısı tamam oldu. Görülüyor ki maddenin ezeli olduğunu söylemek, tabiat kuvvetlerinin hadis olduklarını, ezeli olmadıklarını ortaya koymaktadır.

Fen ve tabiat âlimleri, birçok bitki ve hayvan nesllerinin tükenip yok olduklarını, birçok türlerin de, sonradan meydana geldiklerini anlamışlardır. Canlı, cansız her şeyin bir ömrü vardır. Her şeyin ömrü, yani varlıkta kalma zamanı başkadır. Ömrü saniye ile ölçülen varlıklar olduğu gibi, asırlarca yaşıyanlar da vardır. En uzun ömrlü varlıklar, element denilen basit cisimlerdir. Bunların ömrlerinin çok uzun olması, tabiîyecileri şaşırtmış, (Cisimler yok olur, madde değışır. Fakat, madde yok olmaz) diyenler olmuştur. Halbuki maddenin, cisimlerin değişmelerinin sonsuz olarak, böyle gelip, böyle gideceğini söylemek, ezeli ve ebedî olan varlığa inandığını söylemektir. Allahü teâlânın varlığının, önceden sonsuz ve sonradan da sonsuz olduğunu, maddecilerin ve tabiatcıların da inkâr edemeyeceklerini göstermektedir. Bu ahmaklar, canlı cansız, her şeyin sonsuz olarak, birbirlerinden meydana geldiklerini, bu arada, elementlerin hiç yok olmadıklarını söylüyorlar. Halbuki elementler de atomlardan meydana gelmiştir. Atom yığınıdırlar. Allahü teâlâ, atomları da yoktan var etti. Elementler sonsuz öncelerde var olup her şey bunların çeşitli birleşmelerinden, sonsuz öncelerde meydana gelseydi, bunları birleştirmek için, sonsuz öncelerde, muazzam enerjinin, sonsuz kudretin bulunması lazım olurdu. Çünkü, enerji olmadan, atomlar birleşemez. Sonsuz öncelerde bulunması lazım olan o kudret, işte Allahü teâlânın kudretidir. Atomlar da, elementler de, sonsuz öncelerde yoktu. Sonsuz öncelerde, yalnız Allahü teâlâ vardı. Müslümanlar, Allah’ın, her şeyi yoktan meydana getirdiğine inanıyor. Onların söylediğine göre, her şeyin var olması için, o şeyi meydana getiren şeyin önceden var olması, bunun da var olması için, bunu meydana getiren şeyin var olması lâzımdır. Sonsuz önce demek, ucu, başlangıcı yok demektir. Başlangıçta bir şey olmazsa, ondan meydana gelecek şeyler de olmaz. Yani, gördüğümüz, bildiğimiz şeylerin hiçbirinin var olmaması lazım olur. O hâlde, her şeyin, önceden yok iken sonradan var edilmiş, yaratılmış olan tek bir şeyden üremekte oldukları anlaşılmaktadır. Maddecilerin (sonsuz öncelerde var olmak) sözlerinin, maddeler, cisimler için, mümkün olmadığı anlaşıldı ise de, bu sözleri, maddeleri yaratan, fakat madde olmayan, bir yaratıcı için mümkün, hatta lâzımdır. Böyle söylemek yukarıda bildirilen çelişgiye sebep olmamaktadır. Görülüyor ki sonsuz olan bir varlık vardır. Bu varlık, maddecilerin, tabiatcıların, komünistlerin dedikleri gibi, câhil, âciz, kısa bir zaman varlıkta durabilen, sonra çürüyüp yok olan, bildiğimiz cisimler gibi değildir. Bu sonsuz varlık, madde olmayan, hiçbir şeye benzemeyen, her şeyi bilen, gören, her şeye gücü yeten, müslümanların inandıkları bir Allahtır. Her şeyi O yaratmiştir ve yaratmaktadır. Tabiat dediğimiz bu maddeler, cisimler, canlılar ve çeşitli enerjiler, onların zannettikleri gibi, yaratıcı değildir. Bunların hepsini Allahü teâlâ yaratmış, birbirlerine tesir etmek kuvvetini, kendilerine vermiş, yenilerini yaratmasına eskilerini sebepler, vesileler yapmıştır. Allahü teâlânın sebeplere, sebeplerin tesir etmelerine ihtiyacı yoktur. Hiç sebep olmadan da yaratabilir. Fakat, sebepleri, vasıtaları araya koyarak yaratmaktadır. Sebepler ile yaratmasında hikmetler, kullarına faydalar vardır. Bu faydalarden biri, insan oğlu, bu sebeplere verilmiş olan tesirleri, özellikleri görerek, başka kimselerden işiterek öğrenip, maddi ve mânevî sebepleri kullanır. Bir yandan, yeni sentezler, analizler yaparak, yeni maddelerin, cisimlerin yaratılmasına sebep olur. Çeşitli sanayi tesisleri, fabrikalar yapılır. Bir yandan da, kalp, ahlak temizlenerek, insan melek gibi olur. Allah’ın Velisi olur. Mârifetullaha kavuşur. İnsan, istediği şeyin sebebine yapışarak, ona kavuşur. Sebeplere yapışmak, Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” adetidir. İnsan zekası, insan gücü de, Allahü teâlânın yaratmasına sebep olmaktadır. Sebepler zincirinin bir halkası olmaktadır. Tabiatcıların, komünistlerin, sebepleri yaratıcı zannetmeleri, çocuğun, babası çikolata getirince, (çikolatayı babam yarattı) demesine benzemektedir. Çünkü o, çikolatayı babasının verdiğini görmekte, başka bir şey bilmemektedir.

Ahmed Asım efendi, yine diyor ki: Allahü teâlâ, kadîm olmasaydı, hadis olsaydı, onu yaratan bir yaratıcı bulunurdu. Bu yaratıcı kadîm ise, Allah odur. Hadis ise, onu da yaratan biri lazım olur. Böylece, kadîm olmayan yaratıcılar zinciri mevcûd olur. Bu zincire, (Teselsül) denir. Teselsül ise, muhaldir, olacak şey değildir. Teselsülün muhal olduğu, (Burhan-ı tatbik) ile ispat olunur: Bir şeyin sonsuz yaratıcılarını, birinciden başlayarak, sonsuz olarak, yan yana dizelim. İkinci yaratıcıdan başlayarak, ikinci bir sıra daha düşünelim. Sonsuza giden ikinci sıra, birinci sıradan bir noksan olduğu için, kısadır. Kısa olana sonsuz denilemez. İkinci sıra, sonsuz olamadığı için, bundan bir fazla olan birinci sıra da, sonsuz olamaz. Yani, bir ucu sonsuza giden yarım doğru düşünülebilir. Fakat böyle bir şey mevcûd olamaz. Teselsül olamaz. Sonsuz sayıda yaratıcılar olamaz. Sonsuz var olan bir yaratıcı olur. Bu tek yaratıcı, ezelidir, ebedidir, sonsuz olarak vardır. Varlığı kendindendir, başkasından değildir. Akıl ve baliğ olan kimse, Allahü teâlânın sonsuz var olduğunu ve başka her şeyin yoktan var edildiklerini işittikten sonra, aklını kullanmayıp, düşünmeyip, buna inanmazsa veya aklını kullanıp, düşünüp de, bunu akıl kabul etmez, fenne uygun değildir diyerek inanmazsa kâfir olur. Cehennemde sonsuz azap görür, yanar. Ahmed Asım efendinin yazısı tamam oldu. İnsan, işitmediği için düşünmezse ve düşünmediği için de, anlamaz, îman etmez ise, yine kâfir olur. Cennete girmez. Fakat, Cehenneme de girmez. Kâfirlere yapılan azap, buna yapılmaz. Hesabı görüldükten sonra, hayvanlar gibi, toprak olur, yok olur. Allahü teâlâ, İsra sûresinin onbeşinci âyetinde meâlen, (Peygamber göndermedikçe azap yapmayız!) buyurdu. Bu âyet-i kerimeden anlaşılıyor ki Allahü teâlânın var olduğunu, bir olduğunu anlamak için, tabiattaki nizamı, düzeni incelemek, Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” haber vermelerinden ve bu haberleri işiterek, okuyarak öğrendikten sonra farz olmaktadır. İbni Âbidin mürted babında buyuruyor ki (Buhara âlimleri dediler ki (Peygamber gönderilmeden, tebliğ yapılmadan önce teklif yapılmaz). Eş’arî mezhebi böyledir. Muhtar olan kavl de budur. Bu âlimler, (Yerleri ve gökleri ve kendini gören, aklı başında bir kimsenin Allahü teâlânın varlığını anlamaması özür olmaz) sözünden murad ve maksat, Peygamberlerden “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” işittikten sonra, anlamaması özür olmaz demektir, dediler). İmâm-ı Rabbânî “kuddise sirruh” de, 266. mektubunda böyle buyurmuştur.

Eflatunun Îsâ “aleyhisselâm” zamanında yaşadığı (Burhan-ı katî) kitabında yazılıdır. Avrupa kitaplarında, Eflatunun, milattan, yani Îsâ aleyhisselâmın dünyayı teşrifinden [347] sene önce öldüğü yazılıdır. Platon ismi de verilen bu Yunan filozofunun dersleri meşhur olduğundan, ölüm zamanına inanılırsa da, Îsâ “aleyhisselâm”, gizli dünyaya gelip ve dünyada az kalıp, göğe çıkarıldığından ve kendisini ancak on iki havari bilip, İseviler az ve asırlarca gizli yaşadıklarından, milad, yani noel gecesi doğru anlaşılamamıştır. Miladın, birinci kanun [aralık] yirmi beşinde veya ikinci kanun [ocak] altıncı veya başka gün olduğu sanıldığı gibi, bugünkü miladi senenin beş sene fazla olduğu, çeşitli dillerdeki kitaplarda, mesela Hasib beğin 1333 [m. 1915] baskılı (Kozmografya) kitabında ve (Takvim-i Ebüzziya)da yazılıdır. O hâlde, miladi sene, müslümanların senesi olan hicri sene gibi doğru ve katî olmayıp, günü de, senesi de şüpheli ve yanlıştır. İmâm-ı Rabbânî’nin “kuddise sirruh” ve (Burhan-ı katî)ın bildirdiklerine göre, üç yüz seneden fazla olarak noksandır ve Îsâ “aleyhisselâm” ile Muhammed “aleyhisselâm” arasındaki zaman, bin seneden az değildir. (Mevahib-i ledünniye) 2. cilt, 3. faslda diyor ki: (İbni Asakirin, Şâbiden “rahmetullahi teâlâ aleyhima” haber verdiğine göre, Îsâ aleyhisselâm ile Muhammed aleyhisselâm arasında, [963] sene fark vardır).

İmâm-ı Muhammed Gazâlî, İmâm-ı Ahmed Rabbânî ve daha birçok İslam büyükleri, Yunan felsefesini inceliyip, didik didik etmiş ve o felsefecilerin, ne kadar câhil, ahmak ve kâfir olduklarını bildirmişlerdir. Müslümanların, böyle kâfirleri beğenmemelerini, onlara aldanmamalarını, birçok kitaplarında yazmışlardır.

O hâlde, kâfirlerin, mürtedlerin, İslam düşmanlarının (İslam âlimleri, tasavvuf adamları, Yunan filozoflarının, Roma tasavvufçularının, Batlemyus mektebinin tesiri altında kalmış) demeleri tamamen yersiz ve yanlıştır. İslam âlimlerini “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, onların talebesi ve taklitçisi şekline sokarak, bunları küçültmek için, düşmanca yapılan iftirâlardır. Halbuki İslam âlimleri, Yunan ve Roma felsefesini ve hukukunu, çok ince ve kuvvetli bilgileri ile çürüterek yere sermiş, onların hukuk, ahlak ve tıb üzerindeki sözlerinden doğru olanlarının, eski Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” kitaplarından çalma olduklarını bildirmişlerdir. Sûfiyye-i aliyyenin tasavvufa ait sözleri, câhillerin zannettikleri gibi, kitaptan okumakla, başkalarından öğrenmekle ve taklit ile değil, keşif ile yani mübarek kalplerine, temiz ruhlarına akıp gelmekle anladıkları mârifetlerdir. Bu hakikatleri, (Mektûbât)ın birçok mektubu, çok güzel bildirmektedir.

Eski Yunan felsefecileri ve şimdiki komünistler, her şeyi akıl ile anlamaya, akla uydurmaya kalkışan ve yalnız aklın beğendiğine inanan kimselerdir. Bunlar, aklın erebileceği şeylerde doğruyu bulabilir ise de, aklın kavrıyamadığı, erişemediği birçok şeylerde yanılıyor, aldanıyorlar. Nitekim, eski Yunan felsefecilerinin sonra gelenleri, öncekilerinin yanlışlarını çıkarmış, birbirlerini beğenmemişlerdir.

İslam âlimleri “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, zamanlarına kadar olan fen bilgilerini okuyup ve seksen bilgiyi iyi öğrendikten sonra, İslamiyetin gösterdiği yolda, kalplerini açarak, nefslerini temizliyerek, aklın erişemediği bilgilerde de doğruyu bulmuşlar, hakikate varmışlardır. İslam âlimlerine filozof demek, bunları küçültmek olur. Felsefeciler, yanılıcı olan aklın esiri, mahkumu kimselerdir. Bunlar tecrübe etmeyip, akıl ile söylediklerinde ve deneyleri açıklarken vehmlerine kapıldıkları zamanlarda aldanıyor, zararlı oluyorlar. Bunun için ve aklın üstüne çıkamadıkları için, bunlar, İslam alimi gibi yüksek olamaz.

Aklı olmayan delidir. Aklını kullanmayan sefihtir. Akla uygun iş yapmamak sefahettir. Aklı az olan da ahmaktır. Yalnız akla uyup, yalnız ona güvenip, aklın ermediği şeylerde yanılan kimse, felsefecidir. Aklın erdiği şeylerde ona güvenen, aklın ermediği, yanıldığı yerlerde, Kurân-ı Kerîmin ışığı altında akla doğruyu gösteren yüksek insanlar da, İslam âlimleridir. O hâlde, İslamiyette felsefe yoktur, İslam felsefesi, İslam filozofu yoktur. Felsefenin üstünde olan İslam ilimleri ve felsefecilerin üstünde olan İslam âlimleri “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” vardır.
Akıl, göz gibidir, din bilgileri de ışık gibidir. Yani insanın aklı, gözü gibi zayıf yaratılmıştır. Gözümüz, maddeleri, cisimleri karanlıkta göremiyor. Allahü teâlâ, görme aletimizden faydalanmemiz için, güneşi, ışığı yaratmiştir. Güneşin ve çeşitli ışık kaynaklarının nuru olmasaydı, gözümüz işe yaramazdı. Tehlikeli cisimlerden, zararlı yerlerden kaçamaz, faydalı şeyleri bulamazdık. Evet, gözünü açmayan veya gözü bozuk olan, güneşten faydalanemez. Fakat, bunların güneşe kabahat bulmaya hakları olmaz.

Aklımız da, yalnız başına maneviyatı, faydalı, zararlı şeyleri anlayamıyor. Allahü teâlâ, aklımızdan faydalanmemiz için, Peygamberleri, İslamiyet ışığını yarattı. Peygamberler, dünyada ve ahirette rahat etmek yolunu bildirmeseydi, aklımız bulamaz, işe yaramazdı. Tehlikelerden, zararlardan kurtulamazdık. Evet, İslamiyete uymayan veya aklı az olan kimseler ve milletler, Peygamberlerden faydalanemez. Dünyada ve ahirette tehlikelerden, zararlardan kurtulamaz. Fen vasıtaları, mevki rütbe, para ne kadar bol olursa olsun, Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” gösterdiği yolda gitmedikçe, hiçbir fert, hiçbir cemiyet mesut olamaz. Ne kadar neşeli, sevinçli görünseler de, içleri kan ağlamaktadır. Dünyada da, ahirette de rahat ve mesut yaşayanlar, ancak, Peygamberlere uyanlardır. Rahata, saadete kavuşmak için, müslüman olduğunu söylemek, müslüman görünmek yetişmez. Müslümanlığı iyi öğrenmek ve emirlere, yasaklara uymak lâzımdır].

Ehl-i sünnet âlimleri, dinimizin bildirdiklerini, akıl ersin ermesin, ispat ettiler. Allahü teâlâ, onların çalışmalarına bol bol mükafat versin! Bu bilgilerden hiçbirine, akıl ermediği için, karşı gelmediler. Böylece, kabir azâbına, kabirde (Münker) ve (Nekir) denilen iki meleğin sual soracaklarına, sırat köprüsüne, kıyametteki teraziye hemen inandılar. Akıl ermediği için, olmaz demediler. Çünkü bu büyükler, Kurân-ı Kerîme ve hadis-i şeriflere uydular. Aklı bu iki temel kaynağa bağladılar. Anlayabildiklerini anlattılar. Anlayamadıklarına öylece inandılar. Anlamadıklarına, aklımız ermediği için anlayamadık dediler. Eski Yunan felsefecileri gibi yapmadılar. Onlar, akıl eren şeylere inanıp, akllarının ermediklerine, anlayamadıklarına inanmadılar. Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” gönderilmeleri, Allahü teâlânın beğendiği şeylerden birçoğuna aklın eremediği için olduğunu bilemediler. Akıl huccettir. Fakat, tam huccet değildir. Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” gönderilmeleri ile tam huccet olmuştur. [Yani, O büyüklerin gönderilmeleri ile akıl her şeyi öğrenebilmiştir.] İsra sûresinin 15. âyetinde meâlen, (Biz, Peygamber göndermedikçe, azap yapıcı değiliz) buyruldu.

Yine sözümüze dönerek deriz ki karşıda bulunan şeyi görmek için, aynı doğrultuda bulunmak lazım ise de, yanında olmayanı görmek için lazım değildir. Uzakta olan bir şey, insanın bir cihetinde olmadığı gibi, görülmesi de bir yanda olmaz. Görmeden önce, bir cihette olmayan şey, görürken de bir cihette olmaz. Anlaşılamayan bir şeyi görmek de, anlaşılamayacak hâlde olur. Maddeli olan, maddesiz olanı anlayamaz. Arabî Mısra tercümesi:
Sultanın bol hediyelerini, onun vasıtaları taşıyabilir.

Anlaşılamayanın görülmesini, anladığımız şeylerin görülmelerine benzetmek yanlış olur. İnsafsızlık olur. İnsanı doğruluğa kavuşturan yalnız Allahü teâlâdır.

Benzer Yazıları Okumak İçin Tıklayınız

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler