1. Menakıb:  Muhyissünne [İmam-ı Begavi] “rahimehullahü teâlâ” (Mesabih-i şerif) inde, bu babın evvelinde, Sad bin Ebû Vakkas “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivayet etmişlerdir. Sad “radıyallâhu anh” dedi ki meal-i şerifi (Geliniz! Biz ve siz oğullarımızı, kadınlarımızı ve nefslerimizi çağıralım!)  olan Âli-i İmrân sûresi 61. âyet-i kerimesi nazil olduğu vakitte, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem”, Aliyi, Fâtımayı, Hasanı ve Hüseyini “radıyallâhu anhüm” çağırdı. Buyurdular ki (Ya Rabbi! Bunlar benim ehl-i beytimdir.)  Aişe “radıyallahü teâlâ anha” hazretleri buyurdular ki: Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” üzerinde bir bürd-i yemani [Yemen kumaşından bir cübbe] vardı. Kara yünden idi. O sırada Hasan bin Ali geldi. Onu kisvesinin [cübbesinin] altına aldı. Sonra Hüseyin geldi. Onu da dâhil ettiler. Sonra Ali geldi. Onu da dâhil ettiler. Sonra Fâtımayı çağırdılar. Hazret-i Fâtıma mesture olarak geldi. Onu da cübbesinin altına aldılar. Sonra meal-i şerifi, (… Allahü teâlâ sizlerden ricsi, yani her kusur ve kirleri gidermek istiyor. Ve sizi tam bir taharet ile temizlemek istiyor…)  olan, Ahzab sûresinin 33. âyet-i kerimesini okudular.

Yine Muhyissünne İmam-ı Begavi “rahimehullah”, (Mealimüt-tenzil) de bu âyet-i kerimenin tefsirinde nakletmiştir. Ebû Said Ahmed bin Muhammed el Hamidi haber verdi. Ona İbni Abdullah bin Dinar haber verdi. O Şerik bin Ebiden, o Atadan, o Yesardan, o Ümm-ü Seleme “radıyallahü teâlâ anha” hazretlerinden haber verdi. Ümm-ü Seleme “radıyallâhu anha” buyurdu ki: Bu âyet-i kerime benim evimde nazil oldu. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, Fâtıma, Ali, Hasan ve Hüseyin “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” hazretleri için buyurdular ki: (Bunlar benim ehl-i beytimdir!)  Ümm-ü Seleme dedi ki; (ya Resûlallah! Ben senin ehl-i beytinden değil miyim, dedim.) Buyurdu ki (Evet, inşaallahü teâlâ!)  buyurdu. Zeyd bin Erkam dedi ki: Ehl-i beyt o kimsedir ki ona zekat almak haramdır. Bunlar, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden sonra, Alinin, Ukaylın, Caferin ve Abbasın yakınlarıdır “radıyallahü teâlâ anhüm”. Muhyissünnenin kelamı tamam oldu. Şerh-i Mesabihten bazısında şöyle bildirilmiştir ki ehl-i Resûl; kendilerinin zekat alması haram olan kimseler diye bahs olunmuştur. Müslim’in bazı rivayetlerinde de şöyle bildirilmiştir: Onlar Hâşimîdirler, Muttalibidirler, onların mevalileri de böyledir.

2. Menakıb:  Aişe “radıyallahü teâlâ anha” hazretlerinden rivayet olunmuştur. Ezvac-ı tahiratın “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hepsi, Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” huzur-u şeriflerinde idik. Fâtıma-tüz-zehra “radıyallâhu anha” geldi. Yürümesi Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” yürümesinden hafi değildir. Fâtımayı gördüğü vakit, (Merhaba ya kızım,)  buyurdu. Sonra oturdu. Sonra gizli konuştular. Fâtıma yüksek sesle ağladı. O vakit, Fâtımanın hüznünü gördü. İkinci kere gizli konuştular. O zaman Fâtıma güldü. Sonra Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” saadetle kalkıp gitti. Ben Fâtımadan “radıyallâhu anha” sana gizli ne söyledi diye sordum. Fâtıma “radıyallâhu anha” dedi ki ben Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin sırrını açıklıyamam. Resûlullah hazretleri ahirete intikal buyurdukları zaman, Aişe “radıyallâhu anha” buyurdular ki: Ben Fâtımaya dedim ki sana yemin veririm ki benim senin üzerinde hakkım olsun ki onu haber veresin. Fâtıma “radıyallahü teâlâ anha” dedi: Bana gizli söylediği vakit, haber verdi ki (Cebrâil aleyhisselâm, Kurân-ı azim-üş-şanı her sene benimle bir kere mukabele ederdi  [okurdu]. Bu sene benimle iki kere mukabele etti  [okudu]. Bundan ecelimin yaklaştığı anlaşılır. Allahü teâlâ hazretlerine ittika eyle ve sabır eyle. Zira muhakkak ben senin için ne güzel selefim.  [Senden önce ölürüm.])  Ben ağladım. Üzüldüğümü görünce, ikinci kere yine gizli olarak söyledi. Buyurdu ki (Ya Fâtıma! Cennet ehli kadınların, müminlerin hanımlarının, Seyyidesi olursun. Razı olmaz mısın.)  Bir rivayette, bana gizli olarak o hastalığında, vefatının yaklaştığını haber verdiğinde, ben ağladım. Sonra gizli olarak, (Ehl-i beytimden bana evvel kavuşan sen olursun)  buyurdukta, ben güldüm, şeklinde bildirilmiştir. (Mesabih) den alınmıştır. Müsevvir bin Mahremeden rivayet edilmiştir. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Fâtıma benden bir parçadır. Her kim onu gazapa getirir ise, beni gazapa getirir.)  Başka bir rivayette, (Ona eziyet eden, bana eziyet etmiş olur)  buyuruldu.

3. Menakıb:  Zeyd bin Erkam “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivayet olunmuştur. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, Mekke ile Medine arasında bulunan Gadırhum denilen mevzide hutbe okudu. Allahü tebareke ve teâlâ hazretlerine hamd ve senâ etti. Vaaz ve nasihat etti. Sonra buyurdu ki: (Ey insanlar! Ben insanım. Rabbimin huzuruna davet olundum. Benden sonra size iki şey bırakıyorum. Bunlara yapışırsanız, yoldan çıkmazsınız. Birincisi ikincisinden daha büyüktür. Biri Allahü teâlânın kitabı olan Kur’ân-ı Kerîmdir ki gökten yere kadar uzanmış sağlam bir iptir. İkincisi ehl-i beytimdir, ehl-i beytimdir, ehl-i beytimdir. Bunların ikisi birbirinden ayrılmaz. Bunlara uymayan benim yolumdan ayrılır.)  Bir rivayette, Allahü teâlânın kitabı, Allahın ipidir. Ona tutunan hidayete kavuşur. Onu terkeden dalalette olur, buyuruldu. (Şerh-i sünne) de dedi ki bunlara sekaleyn tesmiye etti. Onun için ki bunlar ile ahz, bunlar ile amel etmek ağırdır. Ve yine böylece muhafaza ve onlara ihtiram ve halife oldukları zaman emirlerine uymak ağırdır.

4. Menakıb:  Bera bin Azib “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivayet edilmiştir. Dedi ki: Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini gördüm. Hasan bin Ali “radıyallahü teâlâ anhüma” omuzu üzerinde idi. Buyurdu ki (Allahım! Muhakkak, ben bunu severim. Sen de sev! Bunu sevenleri de sev!)  Ebû Hüreyreden “radıyallahü teâlâ anh” rivayet olunur. Ben Resûlullah hazretleri ile gündüz vakti bir saatte, dışarı çıktık. Fâtıma-tüz-Zehranın “radıyallâhu anha” evine geldik. Buyurdu ki: (Küçük çocuk, küçük çocuk.)  Küçük çocuk diye hazret-i Hasanı irâde ederler idi. Gecikmeden hemen hazret-i Hasan süratle geldi. Hatta birbiri ile kucaklaştılar. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki: (Ya Rabbi! Ben onu severim. Sen de sev! Onu sevenleri de sev!)  Ebû Bekrden “radıyallahü teâlâ anh” rivayet ettiler. Dedi ki: Ben, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” efendimizi minber üzerinde gördüm. Hasan bin Ali “radıyallahü teâlâ anh” da yanında idi. Resûl aleyhisselâm bir kere cemaate bakardı. Bir kere torunu Hasana bakardı. Buyurdu ki: (Bu benim oğlum seyittir. Ümit edilir ki Allahü teâlâ müslümanlardan iki büyük fırkayı bu oğlum sebebi ile barıştırır.)

Türpüşti “rahimehullahü teâlâ” buyurmuş ki (iki büyük cemaat diye vasf ettiler. Zira müslümanlar o günde iki fırka oldular. Bir fırka hazret-i Hasan tarafında, bir fırka hazret-i Muaviye tarafında idi. Hazret-i Hasan “radıyallâhu anh” o gün bütün müslümanlar üzerine halife olmaya en ziyade hakkı olan idi. Lakin veraı, bütün insanlara şefkati, onu mülkü ve dünyayı terketmeye sevk etti. Haşa ki hilafeti bırakmak isteği, illetten ve zilletten dolayı değildi. Zira o günde hazret-i Hasana kırk bin kimse, uğrunda can ve baş feda etmek üzerine biat etti. Hazret-i Hasan buyurdu ki fayda ve zararı bileliden beri, Muhammed aleyhisselâmın halifesi olmak için olsa bile bir hacamat dolusu kanın dökülmesini bile arzu etmedim.

Hazret-i Hasanın bu işi bazı taifesine güç geldi. Hatta asabiyetle ve cahiliyet gayreti ile bu işe kızanlar oldu. Hasan “radıyallâhu anh” hazretlerinin yanına geldiklerinde, esselamü aleyke ya Ar-el müminin [Ey müminlerin ar ettiği kimse] diye söylemeye başladılar. Hazret-i Hasan “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki (El-ar hayır minennar) (Ar [utanmak], nardan hayırlıdır.) Bu hadis-i şerifi Sahabe-i güzin hazretlerinden bir cemaat rivayet etmiştir. Şeref ve fazilet cihetinden bu kâfidir. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ona Seyyid diye ad koymuştur. O kimsede bundan ziyade şeref olamaz. Türpüştinin kelamı sona erdi.

(Şerh-i Sünne) de buyurmuş ki bu hadis-i şerifte, bunun üzerine delil vardır ki bu iki fırkadan hiçbiri İslam milletinden çıkmamıştır. Zira Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri hepsine müslüman buyurdu. Halbuki birisi ictihadında hata etmiş, birisi doğruyu bulmuştur. Her yerdeki rey’ ve mezhepte ihtilaf vaki olur. Onda tevilinin yolu budur ki eğer tevil ettiğinde bir şüphesi olursa, o tevilde hata dahi etmiş ise, bundan dolayıdır ki ehl-i baginin şahadeti kabul olmak üzerine ve kadılarının hükmi nafiz olmak üzerine ve selef ihtilaf ettiler ki bu şekildeki fitnelerde konuşmamak iyidir. Allahü tebareke ve teâlâ, o işlere ellerimizi bulaştırmadı, biz de dillerimizi bulaştırmamalıyız. (Şerh-i Sünne) nin kelamı sona erdi.

Abdullah ibni Ömerden “radıyallahü teâlâ anhüma” rivayet olunmuştur. Hazret-i Hasan ve Hüseyin hakkında Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki: (İkisi dünyadan iki reyhandır.) (Mefatih)  kitabının sahibi beyan etmiş ki burada reyhan, rızkla tefsir olunmuştur. Zimahşeri dedi ki yani o ikisi Allahü teâlâ hazretlerinin o rızkındandır ki beni bunlarla rızklandırdı. Nitekim, şöyle de denir; (Sübhanellahi reyhanehü). Bu kelimeler mastariye olarak mensub, mef’uldürler. Yani (Esbehallahe sübhana ve istezekahü istirzakan) (Sübhanımız, Rabbimiz) olan Allahü teâlâyı noksan sıfatlardan tenzih eder, ondan rızklandırması için rızk isterim demektir. Denildi ki hadis-i şerifte geçen reyhan ile güzel koku murad edilmiştir. Zira evladı reyhan gibi koklarlar. Enes “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivayet ediliyor. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, hazret-i Hasanı ziyade okşardı. Hazret-i Hüseyin, Resûlullah hazretlerine en çok benzeyen kimse idi.

5. Menakıb:  Abdullah ibni Abbas “radıyallahü teâlâ anhüma” hazretlerinden rivayet edilmiştir. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bir gün beni mübarek sinelerine bastı. Buyurdu ki (Ya Rabbi! Buna hikmeti öğret!)  ve bir rivayette (Kitabı öğret!)  buyurdu. Tayyipi “rahimehullah” buyurmuş ki bunun mânâsı budur ki hikmetten sünnet murad olunur. Zira hikmet kitap ile söylenince, sünnet irâde olunur. [Yani sünnet mânâsına gelir.] Hikmet, eşyanın aslını efdal ilimler ile bilmek demektir.

Buhari şerhinde beyan olunmuş ki kitaptan murad ile Kurân-ı azim-üş-şanın lafzları kasıt edilmektedir. Allahü teâlâ hazretleri, Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem”, Abdullah ibni Abbas hakkındaki duâsını kabul etmiştir. Yine Abdullah ibni Abbastan rivayet edilmiştir. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” halaya gitmişti. Ben abdest suyunu hazırladım. Buyurdular ki bu suyu kim hazır etti. Cevap verdiler ki Abdullah ibni Abbas hazırladı. Buyurdular ki: (Ya Rabbi! Onu dinde fakih yap!)

6. Menakıb:  Üsame bin Zeyd “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri rivayet etmiştir. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri beni kucağına alırdı ve Hasanı “radıyallâhu anh” da kucağına alırdı. Buyururdu ki: (Ya Rabbi! Bu ikisini sev, ben bunları seviyorum.)  Yine Üsameden “radıyallâhu anh” rivayet edilmiştir. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri beni bir dizi üzerine oturttu. Hasanı de diğer dizi üzerine oturttu. Sonra ikimizi bir yere getirdi ve buyurdu ki: (Ya Rabbi, bu ikisine merhamet et! Ben bunlara merhamet ediyorum!)  Malum olsun ki bu babın evvelinden buraya kadar nakil olunan hadis-i şerifler, (Mesabih-i şerif) in sahihinden [sahih hadislerinden] nakil olunmuştur. Bundan böyle, inşaallahü teâlâ Hasanınden nakil olunur [Hasan hadisler bildirilir].

7. Menakıb:  Cabir “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivayet olunmuştur. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini arafe günü hacda gördüm. Kusva adlı devesi üzerinde hutbe okudu. (Ey insanlar! Size, onlara yapışıp, dalalete düşmemeniz için, Allahü teâlânın kitabını ve ıtrem ehl-i beytimi bıraktım)  buyurduğunu işittim. Türpüşti “rahimehullahü teâlâ” buyurmuştur ki ıtre için bazıları dediler ki kişinin ıtresi, yakınları demektir. Bazıları dedi ki Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin ıtresi, Abdülmuttalib oğullarıdır. Bazısı dedi, kişinin ıtresi, ehl-i beytidir. Yakîn olsun, uzak olsun ev halkıdır. Lügat mânâsı itibariyle de, kişinin ehl-i beyti ve kavminin yakınlarıdır. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ıtreyi beyan buyurdular. Ehl-i beyt ile beraber ifade olunduğunda, ıtreden murad-ı şerifleri, asabeleri ve ezvac-ı tahiratıdır “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”.

Zeyd bin Erkam “radıyallâhu anh” rivayet eder. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Muhakkak ben size, eğer benden sonra onlara tutunursanız, iki şey bırakıyorum. Birisi, diğerine nazaran daha büyüktür. Bu Kitapullahtır ki gökten yere kadar uzanan iptir. İkincisi, ıtrem olan ehl-i beytimdir. Asla birbirlerinden ayrılmazlar. Ta ki benim havzıma ulaşırlar. Siz de, o ikisinden yana ne yol ile halef olursunuz nazar ediniz.)  Tayyipi “rahmetullâhi aleyh” hazretleri beyan buyurmuşlar ki bir şeye imsak etmek, tutunmak, ona bağlanmak, onu hıfz etmekle [korumak ile] olur. Allahü tebareke ve teâlâ hazretleri [Hac sûresi 65. âyetinde meâlen] buyurur: (Elbette Allahü teâlâ semayı, yere düşmemesi için tutar. Ancak  [kıyamet günü] kendi izini ile tutar.)  Ancak lâyık olan şeye tutunulur. Temessük geçen yerlerde temessük olunan şey de bildirilmiştir ki iptir. (Kitapullah, gökten yere kadar uzanan iptir) sözünde sanki insanlar, tabiatlerinin, şehvetlerinin istediği şeylerin bulunduğu bir yerde durmuşlar, nefslerinin çirkin arzularını yerine getirmek isterken, Allahü teâlâ lütfedip, insanların yükselmesini irâde ederek, Kur’ân-ı Kerîm ipini onlara yaklaştırır. O ipe tutunanlar kurtulur. Orada kalanlar helak olur. Kurân-ı azim-üş-şana temessük, onda bildirilen ile amel etmek, yasak edilenden kaçmaktır.Itrete temessük mânâsı, onlara muhabbettir. Yani ehl-i beyti sevmek, onların doğru yolunda, izinde yürümektir.

Yine Zeyd bin Erkam “radıyallahü teâlâ anh” rivayet eder. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, Ali, Fâtıma, Hasan ve Hüseyin “radıyallâhu anhüm” için buyurdular ki: (Onlarla muharebe edenler ile ben harbdeyim. Onları selamette bırakana, ben de selametteyim!)  Burada harp adalet mânâsınadır. Selamet de sulh mânâsınadır. Burada mübalağalı manada kullanılmaktadır.

Aişe “radıyallahü teâlâ anha” hazretlerinden Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine, insanların en sevgilisi kim idi diye sual olundu. Buyurdular ki: (Fâtıma-tüz-zehra.) Erkeklerden sevgili olan hangisidir, diye sual olundu. Buyurdular ki: Fâtımanın zevci “radıyallâhu anhüm”. Ebû Said “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivayet edilmiştir. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Hasan ve Hüseyin, Cennet ehlinin gençlerinin seyyididir.)

İmam-ı Nevevi “rahimehullah” hazretleri fetvasında buyurmuşlardır ki bu hadiste bir mesele vardır. Bu hadis-i şerif sahih midir, değil midir. Mânâsı ne demektir. Onlar genç iken mi, yaşlandıkta mı vefat ettiler. Ebû Said-i Hudriden “radıyallahü teâlâ anh” rivayet etmiştir. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Hasan ve Hüseyin, Cennet ehlinin gençleridir.)  (Tirmizi) rivayet etti ve dedi ki bu hadis-i şerif Hasan ve sahihtir. Enes “radıyallâhu anh” hazretlerinden bildirmiştir. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, Ebû Bekr ve Ömer “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerine; (Peygamberlerden sonra, önce ve sonra gelenlerden Cennet ehlinin yaşlılarının seyedi bu ikisidir.)  buyurdu. Tirmizi rivayet etti ve dedi ki bu hadis Hasandir. Ebû Bekr ve Ömer; Hasan ve Hüseyin “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” hazretleri yaşlı olarak vefat ettiler. Hadis-i şerifin mânâsı budur ki muhakkak Hasan ve Hüseyin genç olarak Cennete girenlerin Seyyidleridir. Ebû Bekr ve Ömer yaşlı olarak Cennete girenlerin seyedidirler. Cennet ehlinin hepsi, otuz üç yaşında kimseler olacaklardır. Seyyid olan o kimselerin ömrleri, diğerlerinden az veya çok olabilir. [Seyyid olanlar, diğerlerinden daha üstün ve kemal sahibidirler.] (Nevevi) nin fetvası burada sona erdi.

Üsame bin Zeyd “radıyallâhu anh” hazretleri, rivayet eder. Ben Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzuruna bir gece, bazı hacetimden dolayı varmıştım. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” bir şey ile örtünmüş olarak çıktı. Bu şekilde neden çıktığını bilemedim. Hacetimi [işimi] bitirdikten sonra dedim ki (Ya Resûlallah, örtündüğün şeyin altında ne vardır.) Örtüyü açtı. Hasan ve Hüseyin “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri mübarek kucaklarında idi. Buyurdular ki: (Bu ikisi oğullarımdır. Kızımın oğullarıdır. Ya Rabbi! Bu ikisini seviyorum. Bunları sevenleri de seviyorum!)  Enes “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri rivayet etmiştir. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden sual olundu ki ehl-i beytinizden hangisini daha çok seviyorsunuz. Buyurdu: (Hasan ve Hüseyin ve Fâtımayı  “radıyallahü teâlâ anhüm” seviyorum. İki oğlumu çağırın. Koklıyayım ve bağrıma basayım!)  Gayb yolu ile Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” o ikisini koklar ve bağrına basar. Büreyde “radıyallahü teâlâ anh” rivayet eder. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri hutbe okuyordu. O sırada Hasan ve Hüseyin “radıyallahü teâlâ anhüm” geldiler. Üzerlerinde kırmızı gömlek vardı. Yürürken düşerlerdi. Zira yaşları küçük idi. Hemen Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” minberden inip, ikisini de yanına alıp, minbere çıkardı. Karşısına oturttu. Sonra; meal-i şerifi, (Mallarınız ve evlatlarınız ancak fitnedir)  âyet-i kerimesini okudu. Sonra, (Bu iki sabinin yüzlerine baktım. Düşerler ve yürürler idi. Sabredemedim. Sözlerimi kesip, bu ikisini yukarı götürdüm)  buyurdular.

Yala bin Mürre “radıyallahü teâlâ anh” rivayet eder. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Hüseyin benden, ben de Hüseyindenim. Hüseyini seveni Allahü teâlâ da sever. Hüseyin, torunlardan bir torundur.)  Şarih Tayyipi “rahimehullahü teâlâ” beyan eylemişlerdir ki; Kadı “rahimehullah” buyurdu ki Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, hazret-i imam-ı Hüseyin ile kavmi arasında meydana gelecek hadiseleri bilip, o sebepten hazret-i Hüseyini hususi olarak zikir edip, beyan buyurdular ki kendi Zât-ı şerifleri ile hazret-i imam-ı Hüseyin muhabbette, hürmette ve tarizde ve muharebede ve onu tekitte bir olduğu anlaşılsın. (Hüseyini seveni, Allahü teâlâ sever)  buyurdular. Zira, muhakkak, hazret-i Hüseyine muhabbet, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine muhabbettir. Resûlullaha muhabbet Allahü tebareke ve teâlâ hazretlerine muhabbettir.

Türpüşti “rahimehullahü teâlâ” buyurdular ki: (Sibt: Torun), sebattandır. Sebat o şecereye derler ki çok dalları vardır. Bir gövdeye bağlıdır. Veled [oğul] şecere [ağaç] menzilesinde [yerinde] olur. Bunun tefsirinde denildi ki (Elbette o, hayrda, ümmetlerden bir ümmettir.) Yine hadis-i şerifte buyrulmuştur ki: (Hasan ve Hüseyin, Resûlullahın iki torunudur.)  Şunu da derim ki (Sibt)den murad kabiledir. Yani o ikisinden iki kabile hâsıl olur [dal, budak salar, çoğalır]. O ikisine (sibt) tesmiye ettiler. [Torun dediler.] O ikisi asıl olur [gövde olur]. Evladı, torunları da taife olur. Türpüştinin kelamı tamam oldu.

Buyurulmuştur ki avam arasında Hasan “radiyallahü teâlâ anh” hazretlerinin nesilleri bitmiştir diye yanlış bir inanış vardır. Böyle inanmak doğru değildir. Türpüştinin rivayet buyurduğu hadis-i şerif, böyle düşünenlerin itikadını tekzib eder. Hem menakıb-ı şeriflerini beyan ettiler. Açıklamışlardır ki vefat ettiklerinde on dört oğulları kaldı. Birçok kızları kaldı. Mahdumlarının isimleri, Abdullah, Kasım, Hüseyin-el Ebrim ve Ukayl, Hasan-el Müsenna ve Zeyd, Abdurrahmân ve Ahmed, Ömer ve İsmail ve Fadl ve Ebû Bekr ve Talha. Bu kadar evlatdan nesilleri kalmamak mümkün değildir.

Nakil olunmuştur ki Abdülkâdir-i Geylani “kuddise sirruhül’azîz” hazretleri kendi tasnif ettiği (Gunyet-üt-talibin)  adı verilen risalede, kendi dedelerinin silsilesini Hasan “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine ulaştırır. Bu yol ile beyan buyurmuştur: Muhyiddin Ebû Muhammed Abdülkâdir ibni Ebû Salih Cengi Dost bin Abdullah bin Yahya bin Davud bin Musa bin Abdullah bin Hasan-el Müsenna ibni Hasan bin Ali bin Ebû Talib “radıyallahü teâlâ anhüma ve rahmetullâhi aleyhim ecma’în”. Bu fakir ve pürtaksir-ül âciz, Seyyid Eyüb der ki biz de böyle tesbit ettik. Seyyid Mahmud el-mülekkab bil aziz [Aziz lakabı ile lakablanmış] “kuddise sirruh” hazretlerinin meclis-i şeriflerinde hazır olan bazı ehibba ve arkadaşları buyururlardı, biz Hasanıyiz. Siyadetimiz silsilesi Hasan “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine erişir. Hem ekseri itimat edilir kişilerden işittiğimiz budur ki Mekke-i mükerreme şerrefehallahü teâlâ bi şerefiha [orasını şeref ile şereflendirdi], şeriflerin silsileleri hazret-i Hasana ulaşır. Bu tafsilatlı bilgiden gaye odur ki bunların hepsini boş sayıp, tamamını inkar gerekmez. Neseb-i şerifleri, ihtimal ki kalmıştır.

Ali “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivayet olunmuştur. Hasan, Resûl-i muhterem “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin göğüsten başa kadar olan kısmına, Hüseyin; Resûlullahın göğüsten aşağıya kadar kısmına, insanların en çok benzeyenidir. Huzeyfe “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivayet edilmiştir. Huzeyfe der ki valideme dedim ki: Bana izin ver, varayım, Muhammed Mustafa “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleriyle akşam namazı kılayım. Söyleyeyim de, bana ve sana istiğfar etsin [yani duâ  buyursun]. Geldim. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” ile akşam namazını kıldım. Sonra yine namaz ile meşgul oldu. Yatsı namazını da kıldı. Sonra geri döndü. Ben de tabi oldum. Benim sesimi [gelişimi] işitti. (Kimdir, Huzeyfe midir)  buyurdu. Evet ya Resûlallah! dedim. Buyurdular ki: (Nedir hacetin  [isteğin]. Allahü teâlâ hazretleri seni ve anneni affetsin.)  Sonra buyurdular ki: (Şimdiye kadar hiç bir yere gelmemiş melek bu gece geldi. Rabbinden izin istemiş ki benim üzerime selam versin ve Bana müjde versin ki muhakkak Fâtıma, Cennet ehli kadınların Seyyidesidir. Hasan ve Hüseyin, Cennet ehli gençlerin seyedidirler.)

Abdullah ibni Abbas “radıyallahü teâlâ anhüma” hazretleri rivayet etmiştir. Muhammed Mustafa “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, Hasan bin Aliyi omuzuna almıştı. Bir kişi dedi ki; Ya oğul; ne güzel Zâtın omuzundasın. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu: (Omuzumdaki de güzeldir.)  Bu menkıbenin evvelinden buraya kadar tamamı, (Mesabih) in Hasan hadislerinden bildirilmiştir.

8. Menakıb:  İmam-ı Hasan ve imam-ı Hüseyin ve Abdullah bin Cafer “radıyallahü teâlâ anhüm” Medine-i münevvereye giderken, yolda erzakları kalmadı. Sahrada oldukları için, yiyecek bir şey alacak yer de olmayıp, açlık ve susuzluktan gayet muzdarib oldular. Allahü teâlâya tevekkül ettik deyip, yoldan saptılar. Biraz gittikleri gibi, ovanın orta yerinde bir karaltı gördüler. Ona doğru sürüp, gittiler. Baktılar ki bir kara çadır içinde, bir kadıncıktan başka kimse yok. Kadıncağıza selam verdiler. O kadıncağız da, letafet ile selamlarını alıp ve bunlara dikkat ile baktı. Hatırına bu geldi ki bu üç sultanın dünyada benzerleri az bulunur. Kadına dediler ki bir yiyeceğin var mıdır. O dedi ki bir keçim vardır. Kendiniz sağınız, südünü içiniz. İmamlardan birisi sağdı, bir çanak südü bir imama verdi. Bir çanak da Abdullah’a verdi. Bir çanak da kendi içti. Ondan sonra kadına dediler ki başka yiyeceğin yok mudur. Kadıncağız dedi ki bu keçimi boğazlayıp, yiyin. O kadın, bunu böyle söyleyince, Abdullah hazretleri o keçiyi kesip, pışırip, yediler. Allahü Sübhanehü ve teâlâ hazretlerine hamd edip, atlarına bindiler. Sonra kadıncağıza dediler ki Medine-i münevvereye vardığın zaman, mutlaka bize uğrayasın ki biz Seyyidlerdeniz ve Hâşimîlerdeniz. Saadetle dönüp, gittiler. Bir zaman sonra o kadıncağızın kocası geldi. Gördü ki ortada keçi yok. Keçi ne oldu diye sordu. Hanımı da meydana gelen hadiseyi anlattı. Kocası da huzursuz olup ey aklsız hanım! Niçin böyle yaptın. Bizim ondan gayri nesnemiz yok idi, dedi. Hanımcağız dedi ki Allahü teâlâ rahimdir. Kullarını aç koymaz. Bunun gibi güzel yiğitler, asilzadeler evimize geldi. Onları misafir etmeden göndermek insaf değildir. Bir keçi nedir ki öyle sultanlardan esirgerim. Ama kadıncağız, imamları bilmez idi. Güzel yiğitleri gördüğünde, mübarek yüzlerinin nuraniliğinden ve sözlerinin tatlılığından, firasetle bildi ki asilzadeler ve çelebi insanlardır. Onun için kendilerinden bir nesne esirgemedi. Bu dünyada bütün malı bir keçi olup onu da misafirlerine ikram etmek o kadıncağızın kemal derecede cömertliğini gösterir.

Artık, kadıncağız, kocası ile bir şeyler alıp-satmak için, Medine-i münevvereye gittiler. Şehir içinde gezerken, hikmet-i ilâhî, imam-ı Hüseyin “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine Bab-ı selam önünden geçerken rast geldiler. İmam hazretleri, kadıncağızı gördü ve tanıdı. Acele adam gönderip, huzur-ı şeriflerine getirdiler. Kadıncağıza hitab edip, buyurdular ki benim kim olduğumu bilir misin? Bilmem, deyip, cevap verdi. İmam hazretleri buyurdu ki o üç yiğit, bir zaman senin çadırına uğradılar. Sen onlara süt içirdin. Keçiyi kestiler. Onların biri, benim. Emretti, bunlara ziyade ikramda bulundular. Hikmet-i Rabbânî imam hazretlerinin yanında fazla bir şey bulunmadığından, beyt-ül mal eminine adam gönderdiler. Bize bin dirhem gümüş ve yüz koyun versin. İnşaallah biz yine veririz, dediler. Beyt-ül mal emini verdi. Huzur-ı şeriflerine getirdiler. Tamamını kadıncağıza verip, bizi mazur tut, dedi. Yanlarına adam verip, imam-ı Hasan “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine gönderdi. İmam-ı Hasan de bunları iyi karşılayıp, yanında bulunduğu kadar ikram etti. Ve onların yanında fazla nesne bulunmadığı için, beyt-ül mal eminine adam gönderip, bin dirhem ile ikiyüz koyun karz [ödünç, borç] aldılar. Hepsini o kadıncağıza verip, özür dilediler. Sonra yanlarına bir adam verip, Abdullah bin Cafer hazretlerine gönderdiler. Abdullah hazretleri, imamlar ile buluştunuz mu diye sual etti. Evet, onlardan geliriz, dediler. Abdullah hazretleri buyurdu: Ne olaydı, önce bizim yanımıza gelseydiniz! Zira onların ellerinde, dünya malı karar etmez [bulunmaz]. Hazır nesneleri bulunmadığı için, belki ızdırab çekmişlerdir. Bunlar dediler ki her biri biner dirhem ve yüz ve ikiyüzer koyun ihsan ettiler. Abdullah hazretleri çok nimetler verip, ikibin dirhem ve dörtyüz koyun ihsan etti. Hazret-i Abdullah bin Cafer varlıklı idi. Ondan sonra, kadıncağız kocası ile dörtbin dirhem gümüş ve bu kadar [yediyüz] koyunu alıp, sevinerek evlerine döndüler. Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin evladının sehaveti [cömertliği, ikramları] bu mertebede olunca, lâyık olan odur ki ümmeti olan kişi dünyaya rağbet etmeyip, eline geçeni infak edip, onların izinden gidip, ta ki dünyada müslümanlıkları mamur, ahirette de günahları affedilmiş olur.

9. Menakıb:  Abdullah ibni Abbas “radıyallahü teâlâ anhüma” hazretlerinden nakledilmiştir: Ben Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzurunda idim. Hazret-i Fâtıma “radıyallahü teâlâ anha” ağlayarak gelip, dedi ki ya babacağım! Hasan ve Hüseyin evden çıkıp, gittiler. Uzun müddet geçti. Ali de evde yok ki gidip, onları çağırsın. Ne yapacağız? Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki: Ya Fâtıma! Gam yeme. Allahü tebareke ve teâlâ hazretleri onları hıfz eder. Duâ  buyurdu ki: (Ya Rabbi! O ikisini, eğer denizde iseler de, inayet kayığın ile kenara getir. Eğer sahrada iseler de, hidayet rehberin ile menzile getir  [evine getir].)  Hazret-i Cebrâil aleyhisselâm gelip, dedi ki ya Resûlallah! Onlar dünyadakilerin fadılları, ahirettekilerin büyüklerindendir. Valideleri onlardan aladır. Hiç elem çekme ki o iki şehzadeleriniz Neccar oğullarının bahçesinde emniyettedirler. Allahü teâlâ hazretleri onların muhafazasına iki melek müvekkil etmiştir. Kanatlarını onlara gerip, hizmetleri ile meşguldürler. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, o bahçeye doğru yola koyuldu. İmam-ı Hüseyini melek getirip, eve dönerken, Ebû Eyüb-i Ensârî “radıyallahü teâlâ anh” meleği his etmeyip, zannetti ki ikisini de hazret-i Resûl-i ekrem götürmektedir. Dedi ki ya Resûlallah! Şeyhzadelerin birini bana verin, götüreyim. Cenabınızın yükünü hafifleteyim. Hazret-i Resûl-i ekrem buyurdu ki (Ya Eba Eyüb! Bunlar dünyada mükerrem, ukbada  [ahirette] muhteremdir. Valideleri kendilerinden eşref ve efdaldir.)  Sahabe-i güzin hazretlerine teveccüh edip, buyurdular ki (Ey kavmim! Size haber vereyim mi, ced ve cette  [dede ve nine] cihetinden  [yönünden] insanların en şereflisi kimdir.)  Dediler, siz buyurun. Buyurdular ki (Hasan ve Hüseyin ki cedleri  [dedeleri] Resûlullah, cetteleri  [nineleri] Hadice binti Huveylittir. Arap kabilelerinin şereflisindendir. Haber vereyim mi baba ve anne cihetinden eşref kimdir.)  Dediler, ya Resûlallah, siz buyurun. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki (Hasan ve Hüseyin ki babaları Ali bin Ebû Talib, anneleri Fâtıma binti Resûlullahtır  “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem”. Ve size dayı ve teyze cihetinden efdal kimdir, haber vereyim mi!)  Dediler, kimdir siz söyleyin ya Resûlallah! Buyurdular ki (Hasan ve Hüseyin ki dayıları Kasım bin Resûlullahtır. Teyzeleri Zeyneb binti Resûlullahtır. Ve haber vereyim mi size, amca ve hala cihetinden eşref kimdir.)  Dediler, kimdir, ya Resûlallah! Buyurdular, (Hasan ve Hüseyin ki amcaları Cafer Tayar, halaları Ümmihani binti Ebû Talibdir  “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”.)

10. Menakıb:  Abdullah ibni Zübeyr “radıyallahü teâlâ anhüma” hazretleri rivayet etmiştir. İmam-ı Hasan “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri ile bir sefere çıkmıştık. Bir hurmalığa uğradık. Hurma ağaçlarında hurma kalmamış, kurumuştu. Orada konakladık. Abdullah ibni Zübeyr der ki ben arzu ettim ki ne olaydı, bu ağaçlarda hurma olsaydı. İmam-ı Hasana dedim. İmam arzumu kabul edip, duâ  ile meşgul olmaya başladı. Duâsı çabuk kabul olup hemen bir ağaç yeşerip, hurma meydana geldi. [Orada bulunanlar bu sihrdir, dedi. Hayır, Resûlullahın torununun duâsı ile Allahü teâlâ yarattı, buyurdu. Şevahidü’n nübüvve’de böyle yazılıdır.]

11. Menakıb: Kenzü’l Garaib kitabında yazılıdır. Bir gün bir Arabî Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine, bir ceylan yavrusunu hediye getirdi. Hazret-i Fahr-i kevneyn onu imam-ı Hasana lütf etti [hediye buyurdu]. Hazret-i imam-ı Hüseyin bunu işitince Muhammed Mustafa hazretlerinin huzur-ı şeriflerine gelip, dedi ki ya dedeceğim. Ben de ceylan yavrusu isterim. Hiçbir bahane ile teselli bulmayıp, ağlamaya başladı. Hazret-i Resûl-i ekrem düşünceli otururken gördü ki sahradan bir ceylan, yavrusunu alıp, acele ile gelir. Muhammed Mustafa “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzur-ı şerifine geldikte, fasih bir lisan ile; ya Resûlallah! Allahü tebareke ve teâlâ hazretleri ben fakire iki yavru ihsan etmişti. Birini bir avcı tutup, size getirdi. Biri benim ile kaldı. Onu emzirmeye meşgul iken, nida geldi ki ey aziz, bir yavrun Hasana vasıl oldu. Hazret-i Hüseyin de ceylan yavrusu istiyor. Ağlamaya başladı. Durmayıp, bir yavrunu da çabuk huzura götür. Onun sıkıntısını kalbinden gider. Yoksa bir damla göz yaşı çıkarsa arş titrer. Melekler onun üzüntüsüne takat getiremezler. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bu haberden mesrûr olup o ceylan yavrusunu da Hüseyine verip, hatır-ı şerifini teselli etti. Ey azizler! Gökteki melekler ve yeryüzündeki vahşi hayvanlar, bir damla göz yaşının o mübarek torunun gözünden damlamasını reva görmediler. Onların gönüllerini incitenler ne cevap verir.

12. Menakıb:  Ashâb-ı güzin “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerinden Dıhye “radıyallahü teâlâ anh” daima ticaret için, sefere gidip-gelirdi. Allahü teâlâ hazretleri bir güzellik vermiş idi ki seferten geldikte, şehre girdiği vakit, Medine ehlinin hatunları varıp, Dıhye hazretlerinin hüsn ve cemalini seyr ederlerdi. Hazret-i Cebrâil aleyhisselâm Muhammed Mustafa “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzur-ı şeriflerine geldikte, ekseri Dıhye hazretlerinin suretinde gelirdi. Bir gün hazret-i Cebrâil aleyhisselâm, Fahr-i âlem hazretlerinin huzur-ı şeriflerinde oturdu. Hazret-i Hasan ve Hüseyin “radıyallahü teâlâ anhüma” o zaman henüz çocuk idiler. O sırada biri Dıhyeyi görüp, geriye dönüp, kardeşine haber verdi ki büyük babamızın yanında Dıhye oturur. Gel yanına varalım dedi. İkisi de acele ile mescide girdiler. Hazret-i Cebrâil aleyhisselâmın mübarek dizleri üzerine oturdular. Mübarek ellerini hazret-i Cebrâilin mübarek koynuna uzattılar. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bu şehzadelerin böyle yaptıklarını görünce, hicab edip, bunları men’ etmek istedi. Hazret-i Cebrâil, Resûlullah hazretlerinin mahçup olduğunu görünce buyurdu ki ya Resûlallah! Niçin elem çekersin. Bunlar küçük iken, hazret-i Fâtıma “radıyallahü teâlâ anhüma” teheccüd namazını kılarken, Allahü Sübhanehü ve teâlâ hazretleri beni gönderdi. Hazret-i Fâtıma namazda iken elem çekmeyip, rahatca teheccüd kılsın diye, bunların beşiklerini sallardım. Ama ya Resûlallah! Bu tecessüsten murad-ı şerifiniz nedir, ben onun için hayretteyim. Yoksa bu hareketlerini bana karşı bir edebsizlik mi saydınız; böyle saymayınız. Hazret-i Fâtıma teheccüd namazından sonra uyurken, bunlar ağlardı. Allahü teâlâdan bana, var bunların beşiklerini salla, Fâtıma “radıyallahü teâlâ anha” uykusundan uyanmasın diye ferman gelirdi. (Cennette, Ali, Hasan ve Hüseyin “radıyallâhu anhüm” için bir nehir vardır) Sadasını bunların mübarek kulaklarına ben getirmiştim. Onların üzerine çıkıp, ellerini koynuma sokmaları acayip olmaz. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Ya kardeşim! Masumlardır. Şimdi bir şey yapmadılar. Bir küstahlık ederler diye mâni oldum. Zira Dıhye derler Ashâbımdan birisi vardır ki dışarıya gider, her geldiğinde bize gelse, bunlara bir hediye ile gelirdi. Sizi Dıhye zannedip, ellerini koynunuza uzattılar.)  Cebrâil aleyhisselâm, Allahü teâlâ hazretlerine teveccüh edip, buyurdu ki ya Rabbi! Habîbin yanında beni utandırma. Niyaz ettiği gibi, güzel hitab erişti ki (oturduğun yerden gözlerini yum. İki elini Cennet içine uzat. Her ne eline gelirse, al.) Hazret-i Cebrâil ellerini Cennete uzattığı gibi, bir yeşil salkım üzüm ve bir kırmızı nar eline gelip, büyük şehzade ki hazret-i Hasandir, üzümü aldı. Küçük şehzade ki hazret-i Hüseyindir, narı aldı. Şeyhzadeler bunları yerken, bir dilenci seslendi ki ya ehl-i beyt. O üzüm ve nardan bana da verin. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri fıtratları icabı vermek istedikte, hazret-i Cebrâil aleyhisselâm mâni oldu. Ya Resûlallah! Bu dilenci iblistir. Cennet meyvesi ona haram iken, hile ile almak ister. İblis oradan kayb olup şehzadeler meyveleri yerken, hazret-i Cebrâil ağlamaya başlayıp, buyurdu ki ya Resûlallah! Bu iki şehzadelerin birini cam zehri ile ve birini kılınç ile şehit etseler gerektir. Bu musibetler ile Senin derecen yükselecektir.

13. Menakıb: (Hadika-i Fuduli)  kitabından nakledilmiştir. Bir bayram günü halk toplanmış, neşeli idiler. Şeyhzadeler [hazret-i Hasan ve hazret-i Hüseyin] de geldiler. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin hizmetine müşerref olup [huzur-ı şeriflerine varıp], tazarru ile arz ettiler ki ey Seyedi Kainat! Kureyş ileri gelenlerinin çocukları, giydikleri yeni ve renkli elbise ile övünürler. Bizim de yeni ve renkli elbisemiz olsa idi, giyerdik. Habîbullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bu endişe ile Allahü teâlânın dergahına niyaz ederken, hazret-i Cebrâil aleyhisselâm gelip, Cennetten kafurlu iki elbise getirdi. Birini hazret-i Hasana, birini hazret-i Hüseyine verdi. O şehzadeler elbiseleri renksiz görüp, tazarru ettiler ki bizim elbiselerimiz de renkli olsa idi dediler. Cebrâil aleyhisselâm bu kolaydır; ya Resûlallah. Emir buyur, su getirsinler. Ben elbiselerin üzerine dökeyim. Siz de ayı ikiye bölen eliniz ile ovalayın. Şeyhzadeler renk beğensinler, dedi. O emir söylendikte, hazret-i Hasan, buyurdu, bana, zümrüt renkli elbise sevimlidir. Hazret-i Hüseyin buyurdu, bana lale renkli elbise sevimlidir. Hemen istedikleri gibi mesrûr olup elbiseleri giyip, sevindiklerinde, hazret-i Cebrâil aleyhisselâm ağladı. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki: (Ya kardeşim Cebrâil! Herkesin sevindiği bir zamanda senin ağlamanın hikmeti nedir!)  Cebrâil aleyhisselâm buyurdu ki: Ey Seyyid-i mükerrem! Cennette gördüğün kasırları unuttun mu ki hazret-i Hasanın kasrı yeşil, hazret-i Hüseyinin kasrı kırmızıdır. Bu elbiselerin rengi de onlara işarettir ki hazret-i Hasan zehr içip, vefat edeceği sırada, mübarek rengi zümrüt gibi olur. Hazret-i Hüseyinin mübarek yüzü kana boyandığı zaman rengi kırmızı olur. Kıta:

Zamanın sakisinin iltifatı budur ki Hasanın bardağına zehr dökmektir,
Felek celladının ahti de, şehit Hüseyine kılıç çekmektir.

14. Menakıb: (Şevahid-ün nübüvve)  kitabında yazılıdır. Bir gün Hasan ve Hüseyin “radıyallahü teâlâ anhüma” Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzur-ı şeriflerinde güreş tutarlardı. Resûlullah hazretleri; ya Hasan tut Hüseyini, buyururdu. Fâtıma “radıyallâhu anha” orada hazır idi. Dedi, ya Resûlallah! Hasan, kardeşinden büyüktür. Acaba, küçük olana yardımcı olmak daha uygun iken, niçin Hasan tarafını tutarsınız! Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Ya Fâtıma! Hazret-i Cebrâil aleyhisselâm Hüseyine yardım ediyor.)

15. Menakıb: (Uyun-ür-rıza)  kitabında, Hüseyin bin Aliden “radıyallahü teâlâ anhüma” nakledilmiştir. Bir gün büyük Cettimin hizmetinde Übey bin Kab “radıyallahü teâlâ anh” hazır idi. Ben vardım. Resûl-i ekrem hazretleri buyurdular ki (Merhaba! Ya Eba Abdullah! Ya zeynes-semavat-i vel-ard!) . Übey bin Kab “radıyallâhu anh” dedi ki ya Resûlallah! Asumanın ve yerin senden başka ziyneti var mıdır. Resûl-i ekrem hazretleri buyurdu: (Ey Übey bin Kab! O mabud hakkı için ki beni insanlara resûl olarak gönderdi, Hüseyin bin Ali yeryüzünün merkezinin süsüdür. Ondan ziyade ziynet, göklerin tabakalarıdır.)

16. Menakıb:  İbni İshak İsbadati nakletmiştir. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki (Hasan ve Hüseyin  “radıyallahü teâlâ anhüma” Arşın iki süsüdürler!)  O zaman, Allahü teâlâya Cennet, lisan-ı hal ile dedi ki (Ya Rabbi! Sebebi nedir ki beni miskinlere ve dervişlere mesken edersin.) Nida geldi ki ey Cennet! Bu saadete razı olmaz mısın ki erkanını [köşelerini] Hasan ve Hüseyin ile süslerim! Cennet o müjdeye övünüp, razıyım, razıyım, dedi. Ne mutlu saadete kavuşmuş olanlara ki arşın ve Cennetin köşelerinin ziynetleri olan bunların yakınlık derecelerini düşünmelidir.

17. Menakıb:  Osman “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin menkıbeleri babında beyan olunmuş idi. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine ziyafet vermişti. Ali “radıyallahü teâlâ anh” o ziyafetten çıkıp, eve geldi. Hazret-i Fâtıma-tüz-zehra “radıyallahü teâlâ anhüma”, hazret-i Alide hüzün görüp, sordu: Ya Ali! Bu ne hüzündür ki sende müşahede ederim. Hazret-i Ali buyurdu ki ya Fâtıma! Eğer bizim de dünyalığımız olsa idi, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini evimize davet ederdik. Nitekim bugün hazret-i Osman davet etti. Hazret-i Fâtıma buyurdu ki: Biz de davet edelim. Hazret-i Ali dedi: Ya Resûlullahın kızı. Ya Habîbullahın kerimesi. Ne ile ikram edersin. Hangi taamı yedirirsin. Hazret-i Fâtıma buyurdu ki: O Habîbullahtır. Ona Allahü teâlâ ikram eder ve taam verir. Hazret-i Ali, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzurlarına varıp, dedi ki: Ya Resûlallah! Kerimeniz Fâtıma-tüz-zehra sizi evine davet eder. Habîbullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu: (Ya Ali! Yalnız beni mi, Ashâbımla beraber mi?)  Ali “radıyallâhu anh” dedi ki: Ashâb-ı kirâm da beraber buyursunlar. Ashâb-ı kirâm ile beraber kalkıp, devletli ve saadetli hazret-i Fâtımanın, mübarek evlerine geldiler. Hazret-i Fâtıma, Allahü tebareke ve teâlâ hazretlerinin dergahına teveccüh edip, dedi ki ya Rabbi! Muhakkak senin Habîbin bugün miskin kulunun evine geldi. Sen onlara ikram eyle, nimetler ver. Ben fakir, onlara ikram etmeye ve nimet vermeye kadir değilim [gücüm yetmez]. Bir çömleği vardı. Ateş üzerine [ocağa] koydu. Allahü Sübhanehü ve teâlâ hazretleri kendi lütf ve keremi ile o çömleği taam ile doldurdu. Hazret-i Fâtıma o taamı Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” huzur-ı şeriflerine getirdi. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ve Ashâb-ı güzin o taamdan yediler. Resûlullah hazretleri buyurdular ki (İş bu taam Cennet taamlarındandır.)  Ondan sonra hazret-i Fâtıma “radıyallahü teâlâ anha” evine girip, secde etti ve dedi ki (Ya Rabbi! Benim kölem yoktur ki azad edeyim. Velakin dilerim ki ümmet-i Muhammedin günahkarlarından bir miktarını, Cehennem ateşinden azad eyleyesin!) Derhal Cebrâil aleyhisselâm geldi. Dedi ki ya Resûlallah! Senin kızın Fâtıma-tüz-zehra günahkar ümmet için, münâcat etti. Allahü teâlâ buyurdu ki: (Habîbime selam eyle ve de ki Fâtımanın evine gelenlerin her bir adımına yüz er ve yüz kadın Cehennem azabından azad ettim.) Bizi müslüman olmakla ve Muhammed aleyhisselâmın ümmeti olmakla şereflendiren Allahü teâlâya hamd olsun. Resûlüne, aline, ezvacına ve Ashâbına ve evladına ve uyanlara selam olsun.

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler

Comments are closed.