Tövbe, haram işledikten sonra, pişman olup Allahü teâlâdan korkmak, bir daha yapmamaya azmetmek, karar vermektir. Dünyada zarar hâsıl olmasından korkarak pişman olmak, tövbe olmaz. Çeşitli günah işleyenin bunlardan bazısında ısrar ederken, bazısına tövbe etmesi, sahih olur. Tevbeden sonra, günahı tekrar işleyenin, tekrar tövbe etmesi sahih olur. Böylece, çok kere tövbe etmesi, sahih olur. Büyük günahın affolması için, tövbe etmek şarttır. Beş vakit namaz ve Cuma namazı, Ramazan-ı şerif orucu, hac etmek, istiğfar etmek, büyük günah işlemekten sakınmak gibi ibadetler, küçük günahların affedilmesine sebep olur. Şartlarına uygun olarak tövbe edince, küfür ve günahlar muhakkak affolunur. Şartlarına uygun olarak ve ihlas ile yapılan hacca, hacc-ı mebrur denir. Hacc-ı mebrur, kazaya kalmış olan farzlardan ve kul haklarından başka günahların affına sebep olur. Bu ikisinin affolması için, kazaların ve kul haklarının ödenmesi de lazımdır. Hac ile farzı yapmamanın günahı affedilmez ise de, vaktinde yapmamanın, vaktinden sonraya bırakmanın günahı affedilir. Hacdan sonra, farzları kaza etmeye hemen başlamazsa, geciktirme günahı tekrar başlar ve zamanla katkat artar. Geciktirmek, büyük günahtır. Bunu iyi anlamak lazımdır.

(Hacc-ı mebrur yapanın günahları affolur. Dünyaya yeni gelmiş gibi olur) hadis-i şerifi, kaza ve kul hakkından başka günahların affolacağını göstermektedir. Resûlullahın arefe gecesinde ve Müzdelife’de, hacıların günahlarının affedilmesi için yaptığı duaların da, böyle olduğu bildirilmiştir. Kaza ve kul haklarının da, affa dâhil olduğunu bildiren âlimler var ise de, bunlar, tövbe edip de kazadan ve ödemekten âciz olanlar içindir. Hud sûresi 115. âyet-i kerimesinde meâlen, (Hasenât, günahları yok eder) buyuruldu. Bu âyet-i kerimeye, kazası yapılınca, affolurlar mânâsı verilmiştir. Gıybet olunan kimsenin işitmesinden sonra üzülmesi de, bu gıybeti yapan için, ayrıca büyük günah olur. Bu günahın affına sebep olacak hasene, onunla helalleşmektir.

Günahtan sonra hemen tövbe etmek farzdır. Tevbeyi geciktirmek de, bu günahı işlemekten daha büyük günahtır. Bu günah, her gün bir misli artar. Bunun için de ayrıca tövbe etmek lazımdır. Bir günahın tevbesi yapılınca, bunun tevbesini geciktirme günahlarının hepsi affolur. Farzı yapmamanın tevbesi, ancak kaza etmekle sahih olur. Her günahın afvı için, kalp ile tövbe etmek ve dil ile istiğfar etmek ve beden ile kaza etmek lazımdır. Yüz kere tesbih etmek, yani (Sübhânallahi ve bi-hamdihi Sübhânallahil’azîm) demek ve sadaka vermek ve bir gün oruç tutmak, çok iyi olur.

Nur sûresi 31. âyetinde meâlen, (Ey müminler! Allaha tövbe ediniz!) buyuruldu. Tahrim sûresi, 8. âyet-i kerimesinde meâlen, (Allaha tövbe-i nasuh yapınız!) buyuruldu. Nasuh kelimesine 23 mânâ verilmiştir. Bunlardan en meşhuru, pişman olup dili ile istiğfar etmek ve bir daha işlememeye karar vermektir. Bakara sûresi 222. âyetinde meâlen, (Allahü teâlâ, tövbe edenleri sever) buyuruldu. Hadis-i şerifte, (En iyiniz, günahtan sonra hemen tövbe edeninizdir) buyuruldu. Günahların en büyüğü, küfürdür ve münafıklıktır ve irtidattır.

[Müslüman olmamış ve olmayan kimseye, kâfir denir. Müslümanları aldatmak için müslüman görünen kâfire, münafık denir. Müslüman iken kâfir olan kimseye, irtidad etti denir. İrtidad edene mürted denir. Bu üçü, kalbinden inanarak halis iman ederse, muhakkak müslüman olur. Berika ve Hadika’da, dil afetlerinde ve Mecmaul-enhür’de diyor ki (Erkek veya kadın, bir müslüman, âlimlerin söz birliği ile küfre sebep olacağını bildirdikleri bir sözün veya işin küfre sebep olduğunu bilerek, amden [yani tehdid edilmeden, istekle] veya başkalarını güldürmek için söyler, yaparsa, mânâsını düşünmese dahi, imanı gider. Mürted olur. Buna küfr-i inadi denir. Eğer bunun küfre sebep olduğunu bilmeyip, amden söyler, yaparsa, yine mürted olur. Buna küfr-i cehli denir. Çünkü, her müslümanın, bilmesi lazım olan şeyleri öğrenmesi farzdır. Bilmemesi özür değil, büyük günahtır. Küfür-i inadi ve küfür-i cehli ile mürted olanın, nikahı bozulur. Zevcesinden vekalet alarak, iki şahit yanında veya camide cemaat ile tecdid-i nikah yapması lazım olur. İkiden fazla tecdid için hulle lazım olmaz. Küfre sebep olan sözü, hata ederek [yani amden olmayıp, yanılarak] veya tevilli olarak veya ikrah [tehdid] edilerek söylerse, mürted olmaz ve nikahı bozulmaz. Küfre sebep olması, âlimler arasında ihtilaflı olan bir sözü amden söyleyen mürted olmaz ise de, bunun tövbe ve istiğfar etmesi ve tecdid-i nikah yapması ihtiyatlı olur.)

Camilere giden müslümanın, küfür-i inadi ve küfür-i cehli ile mürted olması düşünülemez. Yalnız bu son şekilde, mürted olması düşünülebileceğinden, imam efendiler cemaate, tecdid-i iman duâsını, yani (Allahümme inni üridü en ücettidel-imane vennikaha tecdiden bi-kavli lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah) okutarak tövbe ve tecdid-i nikah yapılıyor. Böylece, (Lâ ilâhe illallah diyerek, tecdid-i iman yapınız!) hadis-i şerifindeki emir yapılmış olmaktadır. [Her zaman, her zevce, zevcine “aramızdaki nikahı tecdid etmek için seni vekil ettim” demeli, zevci de “bu vekaleti kabul ettim” demeli. İmam efendi, her Cuma namazında, duadan sonra, tecdid-i iman duâsını okumalı, cemaat de beraber söylemelidir. Hepsinin imanları ve nikahları tazelenmiş olur.]

Ehl-i sünnet âlimlerinin söz birliği ile olmayan bildirdiklerine uymayan inanışa bidat ve dalalet denir. Küfürden sonra en büyük günah bidat sahibi olmaktır. Bunlardan, bidatini yaymak için, müslümanlara bulaştırmak için çalışan zındıkların günahı katkat daha çoktur. Hükümetin bunları ağır cezaya çarptırması, âlimlerin sözle ve yazı ile nasihat vermeleri, cahillerin de, bunlarla görüşmemeleri, kitaplarını ve mecmualarını okumamaları lazımdır. Bunların yalanlarına, iftiralarına, heyecanlı ve ateşli sözlerine aldanmamak için çok uyanık olmalıdır. Şimdi mezhepsizler, Mevdudiciler, Seyyid Kutubcular ve Vehhâbîler, Şiîler, Nusayriler ve çeşitli isimler altında ortaya çıkmakta olan sahte tarikatcılar, yalancı şeyhler, bozuk itikatlarını, sapık inanışlarını yaymak için, her türlü vasıtaya başvuruyorlar. Müslümanları aldatmak ve ehl-i sünneti ezmek, yok etmek için, nefslerinin ve şeytanın ve ingilizlerin yardımı ile akla ve hayale gelmeyecek tuzaklar, oyunlar hazırlıyorlar. Mallarını, milyonlarını sarf ederek, ehl-i sünnete karşı soğuk harblerini sürdürüyorlar. Gençlerin, İslam dinini, hak yolunu, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından okuyup öğrenmeleri lazımdır. Öğrenmeyen, küfür, bidat ve dalalet sellerine yakalanıp boğulur. Dünya ve ahiret felaketlerine sürüklenir.

Bidat sahiplerinin liderleri, Kur’ân-ı Kerîme yanlış, bozuk mânâlar veriyorlar. Bu manaları ileri sürerek, sapık düşüncelerini âyet ile hadis ile ispat ettiklerini ileri sürüyorlar. Ancak, ehl-i sünnet kitaplarını okuyarak, hakkı anlayanlar, bunlara aldanmaktan kurtulur. Hakkı bilmeyenlerin, bunların dalalet girdablarına, tuzaklarına düşmemeleri imkansız gibidir. Bunların sapık inanışları, Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmiş olan ve müctehid imamların söz birliği ile bildirdikleri ve müslümanlar arasına yayılmış iman bilgilerine uygun olmazsa, kâfir olurlar. Küfrün bu türlüsüne ilhad ve kendilerine Mülhid denir. Mülhidlerin müşrik oldukları, yani kitapsız kâfir sayıldıkları akaid kitaplarında yazılıdır.]

Bidat sahiplerinin, mürtedlerin de, tevbeleri kabul olur. Bunların tövbe etmeleri için, Ehl-i sünnet itikadını kısaca öğrenip inanmaları, sapık itikatlarına pişman olmaları lazımdır.

Farzlara ehemmiyet verip, tembellikle yapmayan kimse, mürted olmaz. İmanı gitmez. Fakat, bir farzı yapmayan müslüman, iki büyük günaha girer. Birincisi, o farzın vaktini ibadetsiz geçirmek yani farzı geciktirmek günahıdır. Bunun affolması için tövbe etmek, yani pişman olmak, üzülmek, bir daha geciktirmeyeceğine karar vermek ile olur. İkincisi, bu farzı terketmek, yapmamak günahıdır. Bu büyük günahın affolması için, bu farzı hemen kaza etmek, yani vaktinden sonra hemen yapmak lazımdır. Kazayı geciktirmek de, ayrıca büyük günah olur.

[Büyük İslam alimi, 14. asrın müceddidi, zahiri ve batıni ilimlerin mütehassısı, medreset-ül-mütehassısin müderrislerinden, tasavvuf kürsüsü profesörü Seyyid Abdülhakim Efendi, derslerinde, camilerde vaazlarında ve sohbetlerinde sık sık buyururdu ki (Bir farzı, özürsüz olarak vaktinde yapmamak büyük günahtır). Vaktinden sonra hemen kaza etmemenin de, daha büyük günah olduğu, kitaplarda yazılıdır. (Farzın vakti geçtikten sonra, bu farzı yapacak kadar zaman içinde bu farz özürsüz olarak kaza edilmezse, geciktirme günahı [6 dakikada] bir misli artar. Bundan sonra, yine bu kadar zaman içinde kaza etmezse, bir misli daha artar. Böylece, farzı yapacak kadar zamanların her biri [yani 6 dakika] geçtikçe, günahlar, katkat artarak, sayılamayacak ve düşünülemeyecek kadar çoğalır.) Bir farzın kazası özürsüz olarak yapılmayınca, günahı böyle artıyor. Beş vakit namazın her biri, her gün farz olduğu için, her kazanın günahı her gün yeniden başlıyor. Beş vakit namaz için, bir günde, yukarıda bir farz için bildirilenin beş misli çoğalıyor. Aylarca, senelerce kılınmayan namazların günahlarının ne kadar çok olacağı, buradan anlaşılabilir. Bu müthiş, bu korkunç günahların altından kurtulabilmek için, her çareye başvurmak lazımdır. İmanı olan ve aklı başında olan kimsenin, gece gündüz kaza namazı kılarak, Cehennemdeki namaz kılmamak azabından kurtulması için çalışması lazımdır. Çünkü, özürsüz olarak, tembellikle, üşenerek kılınmayan bir namaz için, yetmiş bin sene, Cehennemde azap çekileceği bildirildi. Yukarıda açıklanan sayısız namaz günahları için Cehennemde ne kadar çok azap çekileceğini düşünen bir müslümanın uykusu kaçar, yemekten içmekten kesilir. Dünyası zindan olur. Evet, namaza ehemmiyet vermeyen, vazife kabul etmeyen kâfir olur, mürted olur. Mürted, Cehennemde sonsuz azap çekecektir. O, zaten Cehenneme de, azâba da, namazın ehemmiyetine de inanmamaktadır. Dünyada, hayvan gibi yaşamakta, zevkinden ve zevkine vasıta olan parayı, malı toplamaktan başka bir şey düşünmemektedir. (Her ne olursa olsun, her kime ne zarar, ziyan olursa olsun, yalnız bana gelsin), onun prensibidir. Onun zevk ve safası için her şeyin, herkesin feda olması, umuru bile değildir. İmanı ve aklı yoktur. Böyle kimsede, merhamet olmaz. Canavardan, en korkunç hayvandan daha zararlı olur. Onun insanlıktan, merhametten, iyilikten söylemesi, havaya yazı yazmak gibidir. Kendi menfaati, hayvani, şehvani arzularına kavuşması için birer tuzaktır.

Senelerce kılınmamış namazları kaza etmek, imkansız gibi olmuştur. İnsanlar, İslamiyeti terkettikleri için, yani Allahü teâlânın emirlerine ve yasaklarına uymadıkları için ve İslam dininin gösterdiği rahat ve huzur yolundan ayrıldıkları için, dünyada bereket kalmadı. Rızıklar azaldı. Taha sûresi 124. âyet-i kerimesinde meâlen, (Beni unutursanız rızklarınızı kısarım) buyuruldu. Bunun için, iman rızkı sıhhat rızkı gıda rızkı insanlık ve merhamet rızkı ve daha nice rızklar azaldı. (Haşa, zulmetmez kuluna hüdası, herkesin çektiği kendi cezası) sözü Nahl sûresi 33. ayetinden alınmıştır. Bugünkü küfür karanlıkları ve Allahü teâlâyı, Peygamberi, İslamiyeti unutmanın bereketsizlikleri ve sıkıntıları içinde, insan gece gündüz, kadınlı erkekli çalışıp, bir ailenin nafakasını, rahat yaşamasını temin edemez hâle gelmiştir. Allahü teâlâya inanmadıkça, Onun bildirdiği İslam dinine uymadıkça, Onun Peygamberinin güzel ahlakı ile bezenilmedikçe, beş vakit namazı vaktinde kılmadıkça, dalalet, felaket akıntısını durdurmak imkansızdır.

Namazların kazalarını ödeyebilmek için, her gün, sabah namazından başka, dört vakit namazın sünnetlerini kılarken, ilk kazaya kalmış namazı kaza etmeyi de niyet etmelidir. Böylece her gün, bir günlük namaz kazası ödenmiş olur. Hem de, sünnet kılınmış olur.  Günahlara bir kere tövbe etmekle, bunların hepsinin affolacağı bildirilmiştir. Namaz tevbesinin sahih olması için, terkedilmiş olan her namazın kaza edilmeleri lazımdır. Kazalarını kılarak, tövbe etmeye başlıyan, ömür boyunca, yani kazaları bitirinceye kadar, kazalarını kılmaya niyet etmiş demektir. Allahü teâlâ bu meyitin, bu niyetine göre, bütün kazalarını affetmektedir. Bunun gibi, istiğfar okumaya devam edenin bütün günahları ve kâfirler imana gelince, bütün geçmiş günahları affolacak ve iman etmeyenlere, Cehennemde ebedî azap yapılacaktır.

Bundan yüzlerce sene önce, fıkıh kitaplarının yazıldıkları zamanlarda, müslümanların imanlarının kuvveti ve Allahü teâlâdan ve Cehennem azabından korkuları çoktu. Namazı özürsüz terketmek, hatıra gelmezdi. Namazı terkedenin bulunabileceği düşünülemezdi. O zamanlar, özür ile ve pek az sayıda namaz, (Fevt) edilir, kaçırılırdı. Bu da, bir müslüman için, büyük matem, üzüntü olurdu. Namazın kazaya kalması için özür, uykuya dalmak, unutmak, muharebede ve yolculukta, oturarak da kılmaya imkan bulamamaktır. Bu özürlerden birisinden dolayı namazın fevt edilmesi, günah olmaz. Fakat, özür bitince, bu namazı kaza etmek hemen farz olur. Özür ile fevt edilen namazların kazalarını, çoluk çocuğunun ihtiyacını kazanacak kadar, geciktirmek caiz olur. Özür ile kaçırılan namazların kazalarını, müekked sünnetler yerine kılmak lazım olmaz. Fıkıh kitaplarının (müekked sünnetler yerine kılmamak daha iyi olur) demesi, özür ile kılınamayan namazlar içindir. Özürsüz terkedilen farzları, hemen kaza etmek farzdır. Bunları, sünnet yerine de kılmak lazımdır. İmam-ı Rabbânî 123. cü mektupta buyuruyor ki (Nâfile ibadet, bir farzı terketmeye sebep olursa, ibadet olmaz. Malayani, zararlı olur.)]

[Büyük âlim, İbni Abidin buyuruyor ki (Camiye girince, iki rekat namaz kılmak sünnettir. Buna (Tehıyetül-mescid) denir. Camiye girince, farz, sünnet, kaza gibi herhangi bir namaz kılmak, tehıyetül-mescid yerine geçer. Bunlara, ayrıca tehıyetül-mescid diye niyet etmek lazım değildir. Halbuki bir vaktin farzı ve sünneti diye iki niyet edilen bir namaz böyle değildir. Burada yalnız farz namaz sahih olur. Bir mescide girince, herhangi bir namaz kılarken, ayrıca niyet etmeden, bunlarla tehıyetül-mescid namazı da kılınmış olur. Fakat, sevap hâsıl olması için, buna da niyet edilir. Çünkü, niyet edilmeyen ibadete sevap verilmez). Abdülhakim efendi buyurdu ki (Sünnet namaz demek, farzdan başka kılınan namaz demektir. Farzdan evvel veya sonra olan sünnet yerine kaza kılan, bu kaza namazı ile sünnet namazın tarifine uyduğu için, sünneti de kılmış olmaktadır.) Görülüyor ki sünnet yerine kaza kılıca, sünnet terkedilmiş olmuyor. Hem kaza, hem de sünnet niyet edilince, sünnetin sevâbı da hâsıl olmaktadır.]

Kazaları, yukarıda bildirilen şekilde ödemeye niyet eden ve başlıyan kimse, ağır hasta olursa, öldükten sonra namaz kefareti yapılması için vasiyet etmesi, Velisinin de bu vasiyeti yerine getirmesi lazımdır. Velî, vasiyet olunan kimse veya varislerden birisi demektir. Namaz kılarken, vâciplerinden biri terkedilmiş veya mekruh işlenmiş ise, vaktinin içinde iade edilmesi vâcip olur. Nâfile namazı dahi kılarken, fasid olursa, yani bozulacak bir şey olursa, iade etmesi vâcip olur. Zekatı, sadaka-i fıtrı, nezri ve kurbanı da, her zaman kaza etmek lazım olur. Sonradan fakir olanın, (Hile-i şer’iyye) denilen kolaylıkla, bunları kaza etmeleri lazımdır. Fakir olmazlarsa, hile-i şer’iyye yapmaları mekruh olur.

Allahü teâlâ ile kul arasında olan, yani kul hakkı bulunmayan günahların affolması için, gizlice tövbe etmek kâfidir. Başkalarına haber vermek, imam efendiye bildirmek lazım değildir. Para vererek, papaza günah affettirmek, hıristiyanlıkta yapılıyor. İslamiyette böyle şey yoktur. Cünüp iken Kur’ân-ı Kerîm okumak ve camide oturmak ve camide dünya işlerini konuşmak, yemek, içmek ve uyumak ve Kur’ân-ı Kerîmi abdestsiz tutmak, çalgı çalmak, şarap içmek, zina etmek, kadınların başları, kolları, baldırları, saçları açık sokağa çıkmaları, kul hakkı bulunmayan günahlardır. Hayvan hakkı bulunan günahları affettirmek, çok güçtür. Hayvanı haksız olarak öldürmek, dövmek, yüzüne vurmak, takatından fazla yürütmek, ağır yük vurmak, otunu, suyunu zamanında vermemek, günahtır. Bu günaha hem tövbe etmek, hem de, istiğfar ederek yalvarmak lazımdır.

Kul hakkı beş türlüdür: Mali, nefsi, ırzi, mahremi ve dini. Sirkat, gasp, aldatmak ile ve yalan söylemekle mal satmak, kalp akça vermek, başkasının malına ziyan vermek, yalancı şahitlikle veya zalime haber vermekle veya rüşvet vermekle, malına zarar vermek, mali olan kul haklarıdır. Bir kuruş, bir habbe mal için tövbe etmek ve sahibi ile helalleşmek lazımdır. Mali haklar için, çocukların da helalleşmesi, ödemeleri lazımdır. Dünyada helalleşmezse, ahirette sevapları ona verilerek helalleştirilecektir. Mal sahibi ölmüş ise, varisine ödenir. Varisi yoksa veya mal sahibi bilinmiyorsa, fakire hediye olarak verilip, sevâbı sahibine gönderilir. Salih olan müslüman fakir yoksa, İslamiyete ve müslümanlara hizmet eden hayır cemiyetlerine, vakıflara verilir. Kendi salih akrabasına, fakir olan analarına, babalarına, çocuklarına hediye olarak vermesi de, caiz olur. Fakire, hediye diyerek verilen şey, sadaka olur. Sadaka sevâbı hâsıl olur. Bunları yapmak imkanını bulamazsa, mal sahibinin ve kendisinin affolunmaları için duâ eder. Kâfirin hakkı için de, onunla helalleşmek lazımdır. Gönlü alınmazsa, ahirette affolunması, çok güç olacaktır.

Nefsi, yani hayati günah, adam öldürmek, bir uzvunu telef etmektir. Önce tövbe etmek, sonra kendini onun Velisine teslim etmek lazımdır. Velisi isterse affeder. İsterse mal karşılığı sulh yapar. İsterse, mahkemeye verip, hakimden cezalandırılmasını ister. Kendisinin karşılık yapması, caiz değildir. [İslamiyette kan davası yoktur.] Irza dokunan kul hakkı, gıybet, iftira, alay, sövmek gibi şeylerdir. Tövbe etmek ve helalleşmek lazımdır. Bunlarda varisle helalleşmek olmaz.

Mahremi olan hak, başkasının zevcesine, çocuğuna, hıyanet etmektir. Tövbe ve istiğfar eder. Fitne çıkmak ihtimali yoksa, sahibi ile helalleşir. İhtimali varsa helalleşmek yerine, ona duâ eder ve onun için sadaka verir. Dini hak, akrabasına ve emri altında olanlara din bilgisi vermeyi terketmektir. Bunların ve bütün insanların din bilgisi öğrenmelerine ve ibadet yapmalarına mâni olmaktır ve başkasına kâfir, fasık demektir. Helalleşirken günahı bildirmeyip, bendeki haklarını affet demek, caizdir.
Fakir olan borçluyu affetmek çok sevaptır.

Hadis-i şerifte, (Tövbe eden, günah işlememiş gibi olur) ve (Günahına pişman olmayıp, dili ile istiğfar eden, günahında devam edicidir. Rabbi ile alay etmektedir) buyuruldu. İstigfar etmek, (estağfirullah) demektir. Bunun mânâsı, (Beni affet Allahım) demektir. Muhammed Osman Hindi, Fevaid-i Osmaniye kitabında, fârisî olarak diyor ki (Şifa için okunacak duâ yazmamı istiyorsunuz. Şifa için, [Tövbe ediniz ve] istiğfar duâsını çok okuyunuz. [Yani, Estağfirullahel’azim ellezi la ilahe illa hüv el hayel kayyume ve etubü ileyh deyiniz!] Ölümden başka bütün dertlere, hastalıklara karşı faydalıdır. Ölüm hastasının ağrılarını, sancılarını yok eder, rahat ölmesini sağlar.

Hûd sûresinde 52. âyetinde meâlen, (İstigfar okuyunuz! İmdadınıza yetişirim) buyuruldu. Hadis-i şerifte (İstigfara devam edeni Allahü teâlâ derdlerden kurtarır) buyuruldu. Her zaman ve her yerde ve namazlardan sonra ve yatarken, mânâlarını düşünerek, çok (Estağfirullah min külli ma kerihallah) veya kısaca (Estağfirullah) demelidir. Allahü teâlâ, şifa ve halas ve dileklerini ihsan eder. Muhammed Masum hazretlerinin 6. cilt, 121. mektubundaki hadis-i şerifte, (Kalbim üzerinde perde hâsıl oluyor. Her gün yetmiş kere istiğfar ediyorum!) buyuruldu. Hâlid bin Zeyd camiinin müezzinleri her namazdan sonra şu duâyı okurlardı: (Rabbena amenna bi ma enzelte vetteba nerresûle fektübna maaşşahitin) .

Her erkek, her zaman şu mağfiret duâsını okumalıdır: (Allahümmagfir li ve li-abai ve ümmehati ve li-ebnai ve benati ve li-ihveti ve ehavati ve li-ecdati ve cettati ve li-amami ve amati ve li-ahvali ve halati ve li-zevceti ve ebeveyha ve li-esatizeti ve lil-müminine vel-müminat vel hamdü-lillahi Rabbil’âlemin!) . Kadın okursa, zevceti yerine zevci ve ebeveyha yerine, ebeveyhi demelidir.

Hadis-i şerifte, (Allahü teâlâ, günah işleyip sonra pişman olan kulunu, istiğfar etmeden önce affeder) ve (Günahınız çok olup göklere kadar ulaşsa, tövbe edince, Allahü teâlâ, tevbenizi kabul eder) buyuruldu. Bu hadis-i şerifler, kul hakkı bulunmayan günahlar içindir. Hadis-i şerifte, (Günah, üç türlüdür: Kıyamette mağfiret olunmayan, terkedilmeyen ve Allahü teâlâ dilerse affedeceği günah). Kıyamet günü muhakkak affolunmayacak günah, şirktir. Şirk, burada her türlü küfür demektir. Tevbesiz, yani helalleşmeden affedilmiyecek olan günah, kul hakkı bulunan günahtır ve namaz borcudur. Allahü teâlânın dilerse affedeceği günah, kul hakkı bulunmayan günahlardır.

ÇOK MÜHİM TENBİH
Erkek olsun, kadın olsun, her müslümanın, her sözünde, her işinde, Allahü teâlânın emirlerine, yani farzlara ve yasak ettiklerine yani haramlara uyması lazımdır. Bir farzın yapılmasına, bir haramdan sakınmaya ehemmiyet vermeyenin imanı gider, kâfir [Allahın düşmanı] olur. Kâfir olarak ölen kimse, kabirde azap çeker. Ahirette Cehenneme gider. Cehennemde sonsuz yanar. Affedilmesine, Cehennemden çıkmasına imkan ve ihtimal yoktur. Kâfir olmak çok kolaydır. Her sözde, her işte kâfir olmak ihtimali çoktur. Küfürden kurtulmak da çok kolaydır. Küfrün sebebi bilinmese dahi, her gün bir kere, (Ya Rabbi! Bilerek veya bilmeyerek küfre sebep olan bir söz söyledim veya bir iş yaptım ise, nadim oldum, pişman oldum. Beni affet) diyerek tövbe etse, Allahü teâlâya yalvarsa, muhakkak affolur. Cehenneme gitmekten kurtulur. Cehennemde sonsuz yanmamak için, her gün muhakkak tövbe etmelidir. Bu tevbeden daha mühim bir vazife yoktur. Tekrar bildirelim ki kul hakkı bulunan günahlara tövbe ederken, bu hakları ödemek ve terkedilmiş namazlar için tövbe ederken, bunları kaza etmek lazımdır

 

 

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler