Sual: Dinî açıdan son halife Sultan Vahideddin mi, yoksa Abdulmecid Efendi midir?

Cevap: Halife devlet reisi demek olduğundan ve Abdülmecid Efendi’nin elinde idare etme ehliyeti bulunmadığından dinen son halife Sultan Vahideddin’dir.

 

Sual: Bazı İslâm büyüklerinin insanları imamlık ve müezzinlik yapmaktan, başkasına kefil ve vasi olmaktan men eden ifadelerine rastlıyoruz. Bu ifadelerde ne anlatılmak istenmektedir?

Cevap: Bunlar veballi işlerdir. Ehliyet ve adalet gerektirir. Herkes bunu beceremez. Kul hakkına ve günaha düşer. Nitekim Hazret-i Ömer, vasi olmak ilk defasında saflık, ikinci defasında ahmaklık, üçüncü defasında hâinlik demektir buyurmuştur. Ancak bu işler yerine göre farz veya sünnet-i kifâyedir. Yapılmazsa, herkes günaha girer veya kerâhate düşer. Onun için kendine güvenenin böyle bir işe girişmesi, girişmeden evvel de fıkıh kitaplarındaki hükümlerini öğrenmesi ve mümkün mertebe adalete riayet ederek vazife yapması gerekir. İmam, müezzin, kadı, kefil, vekil, vasi olmak çok sevaplı işlerdir. Nitekim İmam Ebu Hanife, kendisine yapılan kadılık teklifini adaletle hükmedemeyeceğinden korkarak kabul etmemiş, bu yolda işkencelere maruz kalarak vefat etmiştir. Talebeleri İmam Ebu Yusuf, Züfer ve Muhammed ise kadılık vazifesi kabul edip insanlara faydalı olmayı tercih etmiştir. Herkesin ve her devrin hâli başkadır. Demek ki hakkıyla vazife yapamayacağından korkan kimsenin böyle işleri kabul etmemesi takvâ, etmesi fetvâdır. İhlâsla hareket edene Allah yardım eder. Nitekim “Kim Allah’ın dinine yardım ederse, Allah da ona yardım eder; ayağını sağlam tutar” âyet-i kerimedir.

 

Sual: Halife ya da hükümdarın sahip olması gereken dini bilgi seviyesi nedir?
Cevap: Bazı âlimler halifenin âlim, hatta müctehid olmasını ileri sürmüşse de, ulemanın ekseriyetine göre teorik olarak bilgi sahibi olmaları gerekmez, zira icabında müşavirlerine sorarak öğrenebilir. Ancak pratikte monarşilerde tahta geçecek olan hükümdar namzedi, zamanın en geniş bilgileri ile donatılır; en iyi hocalardan ders alması temin edilir. İslam halifelerinin hemen hepsi zamanında bilmesi gereken bilgileri bilen kişilerdir. İçlerinde âlim sıfatı taşımaya layık olanları az değildir.

 

Sual: Hazret-i Ömer, Sa’d ibni Ubâde’yi Hazret-i Ebu Bekr’e biat etmediği için katletmekle korkutmuş mudur?

Cevap: Sa’d ibn Ubâde’nin ictihadı halifenin Ensar’dan olmasıydı. Hazret-i Ebu Bekr halife olunca, Medine’de kalmadı. Şam’a gitti. Sa’d, Hazret-i Ömer’den korkacak biri değildi. Müctehid ictihadına uymalıdır.

 

Sual: Osmanlı padişahlarından halifelik ne zaman başlamıştır?

Cevap: Halife devlet reisi demektir. Bu meyanda Osman Gazi de, Sultan Fatih de halifedir. Halifeliğin bir de bütün Müslümanların manevi birliğinin mümessili gibi bir mahiyeti vardır. Yavuz Sultan Selim’den itibaren Osmanlılar bu sıfatı da taşıdı. Bu sıfatı iddia edecek bir makam kalmadı. Kahire’deki Abbasî halifesi de meşru halife değildi. Çünki iktidar Memlûk sultanlarının elinde idi. Gerçek halîfe onlar idi. İslâmiyet’te ruhanî liderlik yoktur. Halifeliğin Sultan Selim’e merasimle devredildiği rivayeti de zayıftır. Hakikat şudur ki, Sultan Selim, kılıcının hakkıyla İslâm dünyasının en güçlü hükümdarı olmuştur. Bu bakımdan bütün dünya tarafından halife olarak görülmüştür.

 

Sual: Halifeye isyan caiz değilse, İmam-ı Azam’ın İmam Zeyd’i desteklemesini nasıl değerlendirmek lazımdır?

Cevap: İmam-ı Azam’ın, Zeyd’i ve İbrahim’i desteklediği doğru değildir; muhtemelen Şiî rivayetleridir.İmam-ı Azam, İmam-ı Zeyd’den hadis rivayet etmiştir. Bu sebeple yakıştırılmış olabilir. İmam-ı Azam Ebu Hanife, fâsık, zâlim veya kâfir bile olsa halifeye veya hükümete isyanı şiddetle men eder. Bunda kendisini tehlikeye atmak vardır. Fâsık bir hükümdarın kan dökülmeden, fitneye sebep olmadan azli mümkün ise azledileceğini; değil ise sabredileceğini buyurmuştur. Hazret-i Hüseyn’in torunu İmam Zeyd ise yanındakilerin hıyanetleri sebebiyle isyancı pozisyonda düşmüştür. Neticede isyan etmiş olsa bile günahtır; bu şer’en caiz olduğunu göstermez. Hazret-i Hüseyin ve Abdullah bin Zübeyr hareketleri tam manası ile isyan sayılmaz. Her ikisi de sahabidir ve ictihadıyla hareket etmiştir. Hüseyn, efdal varken, mefdulün, yani faziletli biri varken, daha az faziletlinin hilafetine muhalif ictihadda idi. bu sebeple Yezid’e biat etmemişti. Kûfeliler, kendi siyasî emelleri için Hüseyn’i istismar ettiler. Abdullah bin Zübeyr ise, bir rivayette iktidar boşluğunda kendisini halife ilan etmişti. II. Muaviye tahttan feragat edip daha Mervan’a biat edilmeden kendisini halife ilan etmişti. Kaldı ki Hicaz ve Şam o zaman iki ayrı memleket olarak kabul edilebilir.

 

Sual: Osmanlı Devleti’nde işkence yapıldığı, bu işkencelerin türlü türlü olduğuna dair bazı kitaplardan nakiller yapılıyor. Bunların aslı var mıdır?

Cevap: İslâm hukuku işkencenin her türlüsünü yasaklar. Hayvanlara bile eziyet câiz değildir. Güya Osmanlılardaki işkence resimlerini ecnebi seyyahlar muhayyilelerinden çizmiştir. Harem gibi. Aslı yoktur. Gerçi bir cemiyette salahiyet ve güçlerini suiistimal edenler, sadistler her zaman bulunur. Suçlunun cezası bellidir. Suçu itiraf ettirmek için işkence yapılmaz. Çünki işkence korkusundan yalan söyleyebilir. Bu itiraf da makbul olmaz. Ancak bazı hallerde suç sâbit olduktan sonra, meselâ silahı veya cesedi yahud suç ortağını göstermesi için suçluya dayak atılabilir. Dayak zaten aslî bir cezadır. İşkencenin ustası İtalyan ve İspanyollardır. Engizisyonun işkenceleri pek meşhurdur.

 

Sual: Türkiye’nin dünya lideri veya dünyada sözünün geçmesi için en modern silahları, mesela atom bombası yapması mı lâzımdır? Dinimiz bu konuda ne diyor. Dünya liderliği için İslâm birliği şart mıdır?

Cevap: Zamanımızda güçlü olmak için modern ve ileri silahlara sahip olmanın yanında, güçlü veya istikrarlı bir ekonomi ile sakin bir cemiyet yapısı da lâzımdır. Modern silah olsa bile, diğer iki şart gerçekleşmemişse, bir şey ifade etmez. Ama modern silahı olmayıp, diğer ikisine sahip olan devletlerin, güçlü devletlerle yaptığı ittifaklar sayesinde dünya siyasetinde söz söylemesi mümkündür. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ndeki birkaç devlet (ABD, İngiltere, Fransa, Rusya, Çin) dünyayı idare etmektedir. Bunlar arasına girmemek ve bunlarla iyi geçinmemek, dünya siyasetinde söz sahibi olma ihtimalini ortadan kaldırır. Gerçekçi (realist) ve akıllı (rasyonel) olmak lâzımdır.

 

Sual: Dinde zorlama yoktur meselesi gayrımüslimler için ve İslâm ülkesi sayılmayan ülkeler için değil midir?

Cevap: Dinde zorlama yoktur demek, gayrımüslimler müslüman olmaya zorlanamaz demektir. Müslümanın, dinin emirlerine uyması mecburidir. İslâm devleti umumi hayatta bunu takib eder.

 

Sual: Kuran-ı Kerim’e baktığımızda bilhassa miras hukuku sahasında detaylı bir tanzim olduğunu görüyoruz. Rabbimiz Nisa suresi 11. âyetinde bunların bize farz kılındığını, ayrıca 14. âyette de bu sınırları aşanların ebedî cehennemde kalacağını buyuruyor. Şu halde, beşerî kanunları tatbik eden bir hukukçu olarak ne gibi bir vebal altındayız?

Cevap: Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi Mevkıfü’l-Akl isimli eserinde, bunlara inanarak ve isteyerek hükmederse imanı gider. İnanmadan isteyerek hükmederse günahkâr olur. İnanmadan ve istemeden hükmederse, mesul olmaz, diyor. Hukuku, şer’î hükümlere dayanmayan memleketlerde hâkimlik ve avukatlık yapmak bu çerçevede câiz ve insanların hakkını korumaya yardımcı olacağı için makbuldür.

 

Sual: “Şeyhülislam Ebussuud Efendi Fetvaları” isimli kitapta, Yunus Emre’nin şiirleri/ilahilerini okuyanların öldürülmesi gerektiğine dair Ebussuud Efendi’ye izafe edilmiş bir fetvâ var. Böyle bir fetvâ var mıdır? Varsa eğer, Şeyhülislam bu şiirleri neden tecviz etmemiş olabilir?

Cevap: Bahsi geçen ilahiler şathiye kabilinden ve vahdet-i vücuda dairdir. Şeriatın hükümlerine aykırı ve küfr mahiyetinde sözler ihtiva eder. Bazısı da iki mânâya gelebileceğinden, basit insanların yoldan çıkmasına sebebiyet verebilir. Bunları söyleyenler tasavvufî cezbe ve sekr halinde olabildiğinden mazurdur. Ama bunları okuyup dinlemek mahzurludur. Bunlar zındıklığı sebebiyle ta’ziren öldürülmesine fetvâ verilmiştir. Fetvâ verilmesi öldürüldüğünü göstermez. Tehdid ve sakındırmak için böyle fetvâ verilir. Tevbe eder ise, kurtulurlar.

 

Sual: Hazreti Mehdi zamanında tüm dünya İslâmiyete göre mi idare edilecektir? Bu hilâfetin yeniden kurulacağı mânâsına mı geliyor?

Cevap: İslâm inancına göre, kıyamete yakın Hazret-i Mehdi gelince, İslâm devleti kuracak, halife olacak ve İslâmiyete göre devleti idare edecektir.

 

Sual: Say bil fesad nedir? Buna dayanarak ölüm cezası verme salahiyeti kimdedir? Bunun için bir mahkeme kararı şart mıdır?

Cevap: Say bil fesad, fesad hazırlığı yapmak demektir. Bunlar fesad çıkarmadan önce cezalandırılabilir. Çünki fesad doğduktan sonra cezalandırmak fayda etmez. Her ceza için mahkeme kararı gerekir. Padişah, başhâkim olduğu için, bu cezayı mahkemeye götürmeden verebilir. Verdiği hüküm, mahkeme hükmü sayılır.

 

Sual: Kadın hâkim olabilir mi?

Cevap: Şahidlik yapabileceği had ve kısas dışındaki davalarda hâkim olması meşru ise de, erkeklerle ihtilat ve sair sebeplerle uygun görülmemiştir. (İbni Abidin)

 

Sual: Kanuni Sultan Süleyman Kanunnamesi’nde birkaç kez hırsızlığı zâhir olmuş kimse için, esir çalan ve dükkân açan (dükkâna delik açıp soyan) için katl cezası öngörülmüş. Mumcu ve Üçok da bu hükümlerin İslâm ceza hukukuna aykırı olduğunu iddia etmişler. Esir çalmak hadd grubuna giren hırsızlık suçunu teşkil eder mi?

Cevap: Küçük hür çocuğun, yahut mecnûn hâlinde veya âmâ olsa bile kendisinin kim olduğunu anlatabilecek derecede büyük kölenin çalınması ile sirkat haddi (hırsızlık suçu) teşekkül etmez. Büyük köle zorla götürülürse gasb, hileyle götürülürse aldatma olup, çalma olmaz. Böyle kimseyi ta’ziren idam etmek câizdir.

Bir kimse bir ev veya dükkânı delip oradan içeri girerek nisab mikdarı malı yola attıktan sonra çıkıp onu alsa eli kesilir. Çünkü bu gibi şeyler hırsızların âdet edindiği hilelerdendir. Delme, içeri girme, içerdeki malı dışarı atma sonra çıkıp onu almanın hepsi bir iş sayılır. Eğer attığı malı almasa yahut başkası alsa bu kimse malı zâyi edici ve telef edici sayılır, hırsız sayılmaz. Kendisine bu malı ödemek vâcib olur, eli kesilmez.

Hükümdarın bir kaç defa hırsızlık yapan kimseyi, çocukları kaçırmayı adet haline getirenleri siyaseten öldürmesi caiz olur. Bunların hiç birisi İslâm ceza hukukuna aykırı değildir. Zira mevcut bir şer’î hükmü kaldırmış veya değiştirmiş değildir. Hükümdar, kendisine tanınan salahiyeti kullanmaktadır. (İbni Abidin)

 

Sual: İslâm devletinde hükümdarın nassların boşluk bıraktığı sahalarda hüküm koymasının mahiyeti nedir? Bir hocamız, taaddüd-i zevcat (çok kadınla evlenme) mevzuunu anlatırken, hükümdarın birden fazla evliliği yasaklaması sedd-i zerâi mahiyetindedir. Kişi tek eşliyken zinaya düşme tehlikesi doğarsa, harama düşmemek için sedd-i zerâiyi dikkate almaz; dörde kadar evlenebilir demişti. Bu beyan sahih midir? Sahihse, dinin serbestlik tanıdığı sahalardaki tüm hükümdar emirleri aynı mahiyette midir? Bu emirlere uymayanlar günaha girmez denilebilir mi?

Cevap: Hükümdar, dinin mübahlarını emredebilir veya yasaklayabilir. Bunu yaparken keyfî davranamaz; maslahatı, umumun menfaatini gözetir. Hükümdarın bu emrine uymak vâcibdir. Keyfî ise, uymayan, uymadığı için değil, kendisini tehlikeye attığı için günaha girebilir. Hâlihazırda taaddüd-i zevcatın yasaklanması, keyfî bir tatbikattır. Aksine emredilmesi umumun faydasınadır.

 

Sual: Fıkıh kitaplarının küfr bahsinde “toplanan vergiler sultanın mülkü sanmak küfr olur” diyor. Bu hüküm İslâm devleti için mi câridir?

Cevap: Her çeşit devlette toplanan vergiler idarecilerin mülkü olmaz. İslâm devletinde beytülmâle, diğerinde hazineye aittir. Haksız toplanan vergiler ise lukatadır. Yani sahiplerine ait olmaya devam eder.

 

Sual: Bir hocamız İslâmiyette saltanatın olmadığını, Osmanlıların, idareciliği babadan oğla devrederek yanlış yaptığını söylemişti. Ben O’na Hz. Ali’den sonra Hz. Hasan’ın halife olduğunu örnek vermiştim ama cevap verememişti. Acaba başka ne gibi örnekler verebilirim?

Cevap: Halîfelerin yerlerine yetiştirdikleri ve nasihat verdikleri oğullarını veya güvendikleri başkalarını halîfe yapmaları İslâm hukukuna aykırı değildir. Nitekim Kur’an-ı kerîmde, Hazret-i Dâvud’un yerine oğlu Hazret-i Süleyman’ın hükümdar olduğu anlatılmaktadır. Halifenin yerine halifelik şartlarını taşıyan herhangi birini geçirmesi caizdir. Hazret-i Ömer böyle halife olmuştur. Yabancı birini yerine halife bırakmak caiz ise, aynı vasıfları taşıyan oğlunun veya ailesinden bir başkasının halife bırakılması da sahih olmak gerekir. Üstelik tarih göstermiştir ki, hükümdarın belli bir aileden olması, siyasî ihtilafların önüne geçmektedir.

 

Sual: Bir hocamız Osmanlıların İslâmiyetteki şûrâ prensibini tatbik etmediğini iddia etti. Bu doğru mudur?

Cevap: Divan-ı Hümayun ve şeyhülislâmdan fetvâ almak şûrâ demektir. Bu sözleri, kendisinin İslâmiyetten de, tarihten de haberi olmadığını; son zamanlardaki reformist Arap yazarlarının tesiri altında kaldığını gösteriyor.

 

Sual: İslâm hukukuna göre, devlet idaresi için bir seçim yapacaksa, oy verenlerde de bir liyakat aranır mı? Hazret-i Ebubekir’in seçimi buna örnek midir?

Cevap: İslâm hukukunda halifenin seçim ile başa gelmesi idealdir. Halifeyi seçecek olanlara ehlü’l-hall ve’l-akd denir. Bunların şahidlik hususiyetlerine sahip olması; yani erkek, akıllı, Müslüman ve ilim sahibi olması gerekir. Herkesin seçime katılması gerekmez. Merkezdeki âlimlerin ve kumandanların seçmesi kâfidir. Nitekim Hazret-i Ebu Bekr ve Hazret-i Ali böyle seçilmiştir. Önceki halifenin yerine veliahd seçmesi ile de halife olmak sahihtir. Hazret-i Ömer böyle halife olmuştur. Başta meşru bir halife yoksa, zorla da başa geçenin halifeliği sahihtir. Hazret-i Muaviye böyledir.

 

Sual: Osmanlı millet sistemi çerçevesinde bir Yahudi ile bir Rum arasındaki ticarî veya başka bir meselenin halline hangi mahkeme bakacaktır?

Cevap: Osmanlı Devleti’nde, bir dâvânın tarafları aynı milletten Osmanlı vatandaşları ise, salahiyetli merci o kişilerin ruhanî mercii, yani piskopos veya hahamdır. Burada o kişilerin kendi dinlerinin hükümlerine göre dâvâya bakılır; Osmanlı makamları müdahale etmek şöyle dursun, verilen hükmü icra ve infaz eder. Taraflar sizin sorduğunuz şekilde ayrı milletten ise, o halde dâvâlının ruhanî mercii veya tarafların anlaştığı bir hakem salahiyetlidir. Taraflar bunda anlaşamazlarsa, dâvâya Osmanlı mahkemesi, bunların dinini de nazara alarak bakar. Taraflardan biri Müslüman ise, salahiyetli merci mecburen Osmanlı mahkemesidir ve şer’î hukuka göre bakılır. Gayrımüslimin dini de icabında nazara alınır. Tabiî bu, dâvânın hususî hukuka veya ahvâl-i şahsiye denilen şahıs, aile ve miras hukukuna dair olması hâlindedir. Dâvâ ceza veya vergi yahud arazi dâvâsı ise, mutlaka Osmanlı mahkemesi bakar. Taraflar ecnebi ise, salahiyetli merci konsolosluktur. Taraflar iki farkı devlet vatandaşı ecnebi ise, dâvâya dâvâlının konsolosluğunda bakılır. Taraflardan biri Osmanlı ise, Osmanlı mahkemesi salahiyetlidir.

 

Sual: Osmanlı Devleti’nde Trablusgarb’da Mâlikî mezhebinden Müslümanların dâvâlarına hangi mezhebe göre bakılmaktaydı?

Cevap: Her yere Hanefî müftü ve kadısı tayin edilir. Başka mezhepler de yaygın ise, taraflar isterse, bu mezhepten bir âlim, nâib (vekil) tayin edilir. Tarafların hiç mahkemeye gitmeden, kendi mezheplerindeki bir hakeme de gitmeleri mümkündür.

 

Sual: Sultan II. Abdülhamid devrinde şark vilâyetlerinde mektepler kurulduğunu biliyoruz. Bu devirde İngilizlerin Şâfiî Arapları, “Halifeler Kureyş’tendir” hadis-i şerifini kullanarak Osmanlı hilâfetine karşı kışkırtması tehlikesine binaen, padişahın Şarkta Hanefîleştirme siyasetini başlattığı iddiası doğru mudur?

Cevap: Sultan Abdülhamid devrinde memleketin her yerinde halkın irfanını arttırmak ve devletin ihtiyacı olan memurları yetiştirmek maksadıyla mektepler kuruldu. Bunlar din mektepleri değildir. Dinî sahada medreseler hâlâ faaliyettedir. Şark’taki medreseler, yakın zamana kadar Şâfiî mezhebine göre tedrisata devam etmiştir. Eğer bu iddia doğru olsaydı, bugün Şarkî Anadolu’da tek bir Şâfiî’nin bulunmaması gerekirdi. Bahsettiğiniz hadis-i şerifi kullanarak İngilizler Araplar arasında propaganda faaliyeti yürütmek istemişler; ama bizzat Arab âlimleri buna karşı çıkmıştır. Hem hadis-i şerif kışkırtıcılık bakımından mezhepler üstüdür. Yani gerekirse bir Hanefî veya Mâlikî’yi de kışkırtabilir. Üstelik Osmanlı ülkesindeki Müslümanların yarıdan fazlası Hanefî mezhebi dışındaki üç mezhebe mensup iken, böyle bir teşebbüs akıl alacak iş değildir. Hanefî, Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî mezhebi Ehl-i sünnetin dört koludur. İnançları aynıdır. Burada kasdedilen belki Şiîlerdir. Yahud şu olabilir: Hanefî mezhebinde halife fâsık bile olsa vazifeden alınamaz. Şâfiî mezhebinde alınır. Belki İngilizler bunu kullanmak istemiştir. Fakat Sultan Abdülhamid için fâsık vasıflandırmasına da doğrusu kimse inanmaz. Halifenin meşruluğu için mezheb mühim değildir. Bu iddialar, İslâm inanç sistemini ve mezhebler tarihini iyi bilmemekten kaynaklanıyor zannederim.

 

Sual: Anayasası İslam Hukuku üzerine inşa edilen bir demokratik sistem sizce bugün mümkün müdür? Mesela, yemekhanede rakı içen bir Müslümana had cezası verilir mi?

Cevap: Demokrasi, tam mânâsıyla İslâmî bir sistem değildir. İslâm hukuku bütün aksamıyla tatbik edilecek olsa, demokrasi ile çatışır. İslâm hukukunda, halife seçimle gelir. Adaylar farklı görüşlere (partilere) mensup olabilir. Farklı programları müdafaa edebilir. Ama seçilince ölene kadar kalır. Seçimle gelen meclis kanun hazırlayabilir. Ama bu kanunlar şer’î hukuka aykırı olamaz. Şer’î hukuku, halkın tamamı bir araya gelse, değiştiremez. Devlet dinin yayılması ve tatbikine nezaret eder. Dinin emirlerini gerekirse zorla infaz eder. Bu bakımdan İslâm demokrasisi denildiği zaman, modern demokrasilerden farklı bir yerde durur. Had cezalarının tatbiki çok sıkı esaslara tâbidir. İslâm devletinde müslümana içki satışı ve servisi mümkün değildir. Nitekim bugün bazı Arap ülkelerinde içki satışı hususî dükkânlarda ve yalnızca gayrımüslimlere yapılır. Lokantalarda da içki servisi için gayrımüslim olmak şarttır. Ama evinde içki içen birisini de devlet takip etmez.

 

Sual: Anayasa İslâm hukukuna göre şekillendirilse, hilâfet gibi bir temsil makamı veya şeyhülislâmlık teşkil etme mecburiyeti var mıdır?

Cevap: Hilâfet devlet başkanlığı demektir. İsterseniz adına sultan, padişah, emir, melik deyin, fark etmez. İslâmiyette patrik gibi bir ruhanî merci veya sembolik temsil makamı değildir. Şeyhülislâm, pâyitaht müftüsüdür. Halkın şehirlerde dini ve hukuki suallerini sorabileceği bir makam bulundurmak halifenin vazifesidir. Şeyhülislâm da başşehirde bu işi yapar.

 

Sual: İslâm devletinde meclis olabilir mi? Karar alırken İslâm hukukunu gözetmek mecburiyetinde midir? Ehl-i kitap veya Ehl-i kitap olmayan gayrimüslim halkın da mecliste temsil edilme hakkı var mıdır?

Cevap: İslâm devletinde meclis bulunabilir. Tarihte de olmuştur. Burası bir istişare makamıdır. Kararları bağlayıcı değildir. Âzâları tayinle de, seçimle de gelebilir. Müslüman veya gayrımüslim, erkek veya kadın olabilir. Nitekim Osmanlı meclisi, padişahın kanun yapma salahiyetini kullanan müşterek mercilerden birisidir. Kanunları hazırlar, ama bunlar padişahın tasdikiyle meriyete girer. Halifenin uygun görmediği bir kanunu neşredemez. Bu bakımdan bir parlamentonun varlığı, İslâm hukukuna zıt değildir.

 

Sual: Sultan Fatih’in elini kestirttiği mimardan dolayı kadı tarafından elinin kestirilmesine hükmedilmesinde, adalet yerine eşitlik ağır basmıyor mu?

Cevap: Yalnızca Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde geçen ve Sultan Fatih’i bir psikopat olarak tasvir eden bu menkıbe uydurmadır. İran mitolojisinden alınmadır. Din büyükleri ve Osmanlı padişahları hakkında, gûyâ onları yüceltmek için böyle saçma sapan yüzlerce menkıbe anlatılmakta; ne yazık ki insanlar da bunları ciddiye almaktadır. Kadı, her meselede padişahı muhakeme edemez. Çünki kadı, padişahın vekilidir. Kadı ancak hususî hukuka dair davalarda hükümdarı muhakeme edebilir. Had suçlarında muhakeme edip, mahkûmiyet veremez. Bu gibi dâvâlara, Divan-ı Mezâlim’de, Osmanlılarda Divan-ı Hümâyun’da hususî usul kaidelerine göre bakılır. Kısas, kasden öldürme ve yaralamada verilen cezadır. Burada bir siyaset cezası mevzubahistir.

 

Sual: Hanedanlık sistemi İslâmiyete uygun mudur?

Cevap: Halife, bu iş için gereken asgari şartları taşıyorsa, hanedanlık sistemi İslâmiyete uygundur. Kur’an-ı kerimde Davud’un yerine Süleyman’ın aleyhimesselam geçtiği anlatılır.

 

Sual: Daha doğru bir cevap elde edebilmek için dinî suallerimizi birkaç yere sorabilir miyiz?

Cevap: İlmine ve takvâsına itimad edilen kimselere sormalıdır. Meşveret bereketiyle hakikat zuhur eder. Âyet-i kerimede mealen “Her bilenden daha çok bir bilen vardır” buyuruluyor. Ne kadar iyi Arapça bilirse bilsin, klasik kaynaklara vâkıf olmayan, usul-i fıkıhtan habersiz kimselere sual sormak, hüsrana sebebiyet verir.

 

Sual: Gadîr-i Hûm hutbesi ile alâkalı olarak Ehl-i sünnet kaynakları ne söylemektedir?

Cevap: Vâli olarak gittiği Yemen’den dönen Hazret-i Ali’nin bir muamelesinden dolayı halk arasında dedikodu çıktı. Bu dedikodu, kendisini kötülemeye kadar vardı. Vaziyete muttali olan Resulullah, Mekke ile Medine arasında Gadîr-i Hûm denilen mevkide “Ali benim dostumdur, ben onun dostuyum” mealindeki sözü söyledi ve Ehl-i beytine riayeti tavsiye buyurdu. Bu hadis-i şerifte geçen ve dost manasına gelen mevlâ kelimesi, aynı zamanda vâris, veli gibi ma’nâlara da geldiğinden, Şiîler bu sözün halifelik için olduğunu iddia ettiler. Bu sebeple Hazret-i Ali’nin yerine Hazret-i Ebu Bekr’i halife yapıkları için kendisine biat eden sahabilerin imanını kaybettiğini söylediler.

 

Sual: İslâmî bir sistemde, talâk ile alâkalı kararı kadı mı, yoksa müftü mü verir? Bunlara talâkı işiten şâhidler müracaat etse ne olur?

Cevap: Kadın mahkemeye giderse kadı karar verir, erkek uymak zorundadır. Müftüye danışsa, müftü talak olmuş dese, erkek kabul etmese evlilik devam eder. Müftü fetvası zorlayıcı olmadığı gibi, müftü vaziyetin doğruluğunu araştırmaz, anlatılana bakar. Kadın mahkemeye gider, talâkı ispatlarsa kadı kararı verir, erkeğin niyetine değil, sözüne bakar. Kadıya ancak kadın müracaat edebilir.

 

Sual: Osmanlılarda padişahın ve padişahtan davacı olanların davalarına bakacak mahkeme hangisidir?

Cevap: Padişahla alâkalı davalar, normalde kendi beldesinin kadısının salahiyet sahasına girer. Ama İslâm tarihinin ilk devirlerinden kalma bir geleneğe göre, hükümdar bu iş için hususî mahkemeler kurar. Divan-ı mezâlim denen bu mahkemede muayyen zamanlarda hükümdar davacı sıfatıyla bulunur. Halk buraya müracaat eder. Zira sıradan mahkemeler, bu gibi yüksek rütbeli kişilere ait davalara bakmakta zorlanır; mazlumların hakkını elde etmesi mümkün olmayabilir. Osmanlılarda divan-ı mezâlimin yerini Divan-ı Hümayun almıştır.

 

Sual: Bugün için mahkeme kararıyla boşanma, dinen de boşanma sayılır mı?

Cevap: Kadın ve erkek anlaşarak boşanmışlarsa, evrakı imzaladıkları anda bir ric’î talâk olur. Davayı erkek açmışsa, hâkimi hakem/vekil tayin etmiş olur. Hâkim boşanmaya karar verirse, bir ric’î talâk olur. Davayı kadın açmışsa ve hâkim de boşanmaya karar verirse, dinen talâk sayılmaz. Kadın için boşanma sebebi varsa, kocanın deliliği, iktidarsızlığı, kötü muamelesi, nafaka vermemesi, evi terk etmesi, gaipliği gibi, o takdirde şer’î hükümleri bilen ve İslâm hukukuna göre şahitlik yapma vasıflarını taşıyan birini hakem yapar. Bu hakem, kadının talebini şer’e uygun görürse, aralarını ayırır.

 

Sual: Halifelere Allahu teâlânın halifesi demek caiz midir?

Cevap: Caizdir. Kur’an-ı kerimde, insanın, yeryüzünde Allah’ın halifesi olduğu bildiriliyor. Davud aleyhisselâmın yeryüzünde hak ile hüküm vermek üzere halife tayin edildiği anlatılır. Allah’ın halifesi demek, Allah’ın emir ve yasaklarını yeryüzünde tatbik eden kimse demektir. Müslümanlar için de, Müslüman hükümdarlar için de kullanmak caizdir.

 

Sual: Bir hükümdar, bir kanun koysa, mesela tütünü yasaklasa veya bir yere bir vali tayin etse, sonra da vefat etse, o kanun veya o tayinin hükmü devam eder mi?

Cevap: Emirülmüminin (müminlerin emiri) insanların maslahatı, yani umumun iyiliği için bir şeyi emreder veya yasaklarsa, mesela tütün içmeyi yasaklarsa, öldükten sonra da bu yasak devam eder. Yeni emirülmüminin bunu kaldırırsa, o zaman başka. Aynı şekilde hükümdarın yaptığı tayinler de böyledir. Bir halifenin vefatıyla tayin ettiği vâli, kâdı azledilmiş olmaz (İbni Abidin).

 

Sual: Muhammed Ebu Zehra’nın, eğer karşı taraf Müslüman esirleri köle yapmaz ise, İslâm devletinin de esirleri köle yapamayacağına dair görüşü doğru mudur? Şu halde İslâm devleti kendi kendine politika tayin edemez hâle düşmüyor mu?

Cevap: Milletlerarası münasebetlerde mütekabiliyet esası caridir. Esirleri köle yapıp yapmamak, zaten hükümdara verilmiş bir salahiyettir. Hükümdar, mütekabiliyeti nazara alarak esirleri köle yapmayabilir. Bu, maslahat, yani umumun menfaati icabıdır. Hükümdar, bütün müslümanları düşünmek zorundadır. Kendisi esirleri köle yaparsa, karşı taraf da köle yapar. Öldürürse, karşı taraf da öldürür. Bu ise Müslümanların aleyhinedir.

 

Sual: Emîre itaat farz iken, Hazret-i Osman zamanında Ebu Zer Gıfarî’nin halifeyi tenkit etmesi nasıl izah edilir?

Cevap: İctihad, emîre itaatsizlik demek değildir. Ebu Zer, kenz âyeti kerimesi hususunda umumun ictihadından farklı bir ictihada sahip idi.

 

Sual: Veled-i zinânın, yani gayrı meşru çocuğun velîsi kimdir?

Cevap: Veled-i zinânın nesebi babasından sâbit olmaz. Mahkeme (kadı) veli olur veya münasip bir kimseyi veli tayin eder. Dârülislâmda velîsi olmayan kimsenin velîsi, veliyyülemr, yani hükümdar ve onun vekilleri olan hâkimlerdir.

 

Sual: Hazret-i Ömer’in oğluna ceza verip, öldükten sonra da kalan cezayı tatbike devam ettiği doğru mudur?

Cevap: Fetâvâ-i Zâhiriyye’de diyor ki: Hazret-i Ömer’in oğlu Ebû Şâme Abdurrahman, bir suç işlediği için had cezasına çarptırıldı. Ceza infaz edilirken, dayağın şiddetinden öldüğü, babasının kalanı ölü bedenine vurduğu veya vurdurduğu iddiası, Muhammed bin Temîm er-Râzî’nin uydurduğu yalanlardan biridir. Kendisi yalancılığı ve hadîs uydurmacılığı ile tanınırdı. Ebû Şâme, bu cezadan sonra yıllarca yaşadı. (Berika, Âfâtü’l-Lisân)

 

Sual: Divan-ı mezâlimde tatbik edilen muhakeme ve tahkikat usulleri, niçin normal kadı mahkemelerinde câri değildi? Şeriat bu usullere izin veriyorsa, bunların kadı mahkemelerinde tatbik edilmemesi adaletin tecellisi bakımından bir kusur değil midir?

Cevap: İki çeşit delil sistemi vardır. Bazı davalarda kanunî delil aranır. Bu deliller sâbit olmadıkça, o davaya bakılıp karar verilemez. Mesela zina suçunun sabit olması için ya dört defa ayrı ayrı suçun ikrarı veya dört hür, erkek, Müslüman ve âdil şahidin şahidliği lâzımdır. Bu, kanunî delildir. Burada hâkimin o hâdise hakkında bilgisi bile delil sayılmaz. Bir de vicdanî delil sistemi vardır. Burada hâkim mevcut her çeşit delil, karine ve emareyi takdir edip vicdanî bir karar verir. Kadı mahkemelerinde, ekseriya kanunî delil sistemi arayan davalara bakılır. Her dava kanunî delil istemez, vicdanî delil kâfidir. Divan-ı Mezâlimlerde bu vicdanî delil arayan davalara bakılır. Hazret-i Peygamber ve Sahâbe’nin tatbikatı böyle olmuştur. Bu bir kusur değil, üstünlük sayılabilir. Bu şekilde İslâm hukuku, zamanın ve zeminin değişikliğine kolayla adapte olabilmiştir. Osmanlılarda Tanzimat’tan sonra nizamiye mahkemeleri kurulurken, divan-ı mezâlimler örnek alınmış ve bu mahkemelerin bir nevi kurucusu sayılan Ahmed Cevdet paşa, Celâleddin Devânî’nin Divan-ı Def-i Mezâlim adlı risâlesini Farsça’dan Türkçe’ye tercüme edip, meşruluk temeli olarak takdim etmiştir.

 

Sual: İslâm hukukuna göre gayrimuslimler devlet memuru olabilir mi?

Cevap: Gayrımüslimlerin devlet memuru olması câizdir. Ancak veziriazam gibi karar alma salâhiyeti münhasıran kendisinde olan bir vazifeye getirilemez. Yani tefviz veziri olamaz. Ama bakan, vali gibi tenfiz veziri olabilir. Zira gayrımüslimlerin, Müslümanlar üzerine velî (âmir) yapılması, âyet-i kerime ile men edilmiştir. Hazret-i Peygamber zamanında böyle bir memur bilinmiyor. Hazret-i Ömer, Basra vâlisinden Hıristiyan kâtibini değiştirmesini istemiş ise de, bu hükümdar sıfatıyla ve maslahat sebebiyle aldığı bir karardır; dinin hükmü değildir. Terâtib’de yazdığına göre, bu kâtip, halifeye gönderdiği bir resmî yazıda, “min Ebû Mûsâ” yazarak, Arapça’da bir kâtipten beklenmeyecek bir hata etmiş; bunun üzerine vazifeden alınıp cezalandırılmasını istemiştir. Halifeler gayrımüslim memurlar tayin etmiştir.

 

Sual: Kur’an-ı kerim’de Davud aleyhisselâma gelen iki davacının hikâyesi anlatılıyor. Bunlardan 99 koyunu olan, ortağının 1 koyununu da almak istiyor. Bu hâdise üzerine Davud aleyhisselâmın tevbe etmesinin sebebi nedir?

Cevap: Buna dair anlatılan Urya hikâyesi uydurmadır. Davud aleyhisselâm, davanın iki tarafı arasında, delil sormadan, şahit aramadan, bir kişinin beyanına hemen inanıp hüküm verdiği için sonradan ikaz buyurulup pişman olmuştur. Bu hâdiseyle beraber, davacının, iddiasını delille ispatlama mecburiyeti getirilmiştir.

 

Sual: Hâkimin, muayyen sebeplerin varlığı hâlinde evliliği feshetme salahiyeti var. Burada yanlış hüküm verirse, meselâ şahidler yalancı ise, kadın ve erkeğin vaziyeti ne olacaktır?

Cevap: Bu hüküm diyâneten ve kazâen muteberdir. Eğer hâkim yanlış karar vermişse veya meselâ şâhidler yalancı ise, hüküm yine muteberdir; ancak bu hükme kasten sebep olanlar günahkârdır. Meselâ, yalancı şâhid ile bir kadının zevcesi olduğunu isbat eden veya zevcesini boşadığını inkâr eden erkek, zinâ etmiş olur. Kadın bakımından mesuliyet yoktur. Veya kocasında, evliliğe mâni kusur veya hastalıklar olduğunu iddia eden kadın, haksız bir hüküm elde ederse, boşanmış olmaz. Bunu bilmeden kadın ile evlenen başka bir erkek, günahkâr olmaz.

 

Sual: Bir akid sebebiyle karşı taraf bize zarar verse, mahkeme de tazminata değil, ama faize hükmetse, bunu almak caiz olur mu?

Cevap: Bir akidde uğranılan zararı herhangi bir şekilde almak caizdir. Mahkemenin hükmettiği faiz, paranın değer kaybını, mahkemenin hakiki masraflarını karşılamaya bile zor yeter.

 

Sual: Şer’î mahkemelerde yahut İslâm hukukunda, bugunki kriminal laborutuarından alınan bilgiler  (parmak izi, DNA testi vs.)  yahut kamera kayıtları delil olarak vasıflandırılabilir mi? Yine de şahid aranır mı?

Cevap: Kanunî delil sistemine tâbi hadd cezaları hâricinde, vicdanî delilin câiz olduğu her davada her delil muteberdir. Bunlar müstakil delil olmasa bile, karine veya delil başlangıcı olarak değer taşır. Had cezalarında, aranan delil şahidlerdir veya zina için ikrardır. Bunlar varsa ve elverişli ise, hâkimin yapacağı bir şey yoktur. Kul hakkına dair davalarda, iki elverişli şâhid varsa, yine hâkimin yapacağı bir şey yoktur. Mesela bir alacak davasında, davacı iddiasını iki âdil şâhid ile veya makbul bir sened ile ispat ederse, hâkimin bunu reddetme hakkı yoktur. Ama edememişse, her çeşit delil, davanın neticelenmesinde kıymet taşır. Ta’zir cezalarında da böyledir. burada vicdanî delil sistemi câridir.

 

Sual: Avukatlık yapıyorum. Şer’en boşandığını bilmediğimiz bir kadın boşanma talebiyle geldiğinde bunu geri mi çevirmek gerekir mi?

Cevap: Eğer kadın evlenirken boşanma hakkını eline almışsa, açtığı davada hâkimi hakem tayin etmiş olur ve mahkemenin kararıyla da boş düşer. Böyle değilse, kadının talebi ile mahkemenin boşaması, şer’en boşanma sayılmaz. Ancak bazen kadın şer’en boşanmış olur da, resmî kaydın silinmesi için müracaat eder. Koca boşamış, ama yalan söylüyor olabilir. Mürted olmuş olabilir. Nikâh fesh olmuş olabilir. Bunun için vekil olmak, davasını takip etmek caiz olur. Araştırmak lâzım değildir. Bu niyetle davası alınabilir. Kadın, yalancı ise, vebali ona aittir.

 

Sual: Hilafetin ilgası esnasında esasen hilâfetın kaldırılmadığı, TBMM’nin şahs-ı manevisinde mündemiç olduğuna karar verildiği doğru mudur? Şu halde, bir meclis tarafından hilafet müessesesi deruhte edebilir mi veya tekrar getirilebilir mi?

Cevap: Meclis, halife olamaz. Elbette ki bir şahıs olmalıdır. Kanunda kast edilen, “Halife esasen devlet başkanı sayılığına göre, bizim de devlet başkanımız meclis olduğuna göre (o zaman meclis hükümeti sistemi vardı), artık bizim halifeye ihtiyacımız yoktur” demektir. Bir İslâm devletinde, sıfatı ne olursa olsun, devletin başındaki şahıs, halife hükmündedir. İslâm devleti değilse bunun şer’î bir kıymeti yoktur, halife bulunsa bile meşru halife değildir. Nitekim Abdülmecid efenndi, meşru halife değildi. Çünki icraî salhiyetten mahrum idi.

 

Sual: Saltanat İslâmî bir sistem midir?

Cevap: İdeal olan, devlet reisinin, ulema ve ileri gelen devlet adamlarının seçimi ile başa gelmesidir. Hazret-i Ebu Bekr gibi. Ama saltanat da meşrudur. Kur’an-ı kerimde Davud aleyhisselamın tahtına Süleyman aleyhisselamın geçtiği yazar.

 

Sual: Mahkemenin bir akdin ifa edilmemesi sebebiyle hükmettiği tazminatı almak caiz midir?

Cevap: Bu tazminat, maddî bir zarar tazminatı ise problem yoktur; almak caizdir. Manevî tazminat ise, İmam Ebu Yusuf’a göre hükümet-i elem adıyla bunu almak câizdir. Bedenî tazminat (diyet) ise, dârülharbde İmam Ebu Yusuf ve diğer üç mezheb imamına göre almak câiz olur. Mahkemenin hükmettiği fâiz ise, alacağın altın üzerinden değer kaybını karşılıyorsa mesele yoktur; adı fâiz de olsa almak câizdir. Bunun haricinde ise, borcunu ödemeyip işi mahkemeye sürükleyen kimsenin müstehak olduğu bir cezaî şart çerçevesinde alınabilir.

 

Sual: Dünyadaki müslümanlar bir halife seçebilirler mi?

Cevap: Teorik olarak bile mümkün değildir. Zira halife için şer’î hukuka göre idare edilen bir memleket ve burada şer’î hukuku tatbik edebilmek için fiili bir güç olması gerekir.

 

Sual: Padişahların kendilerini “Allahın yeryüzündeki gölgesi” olarak görmeleri mahzurlu mudur?

Cevap: “Sultan, yeryüzünde Allah’ın gölgesidir; mazlumlar ona sığınır” hadis-i şeriftir. Osmanlı padişahlarının, şimdiki basit Müslümanlar kadar bile dinden haberi yok muydu?

 

Sual: Tarihte Müslümanların kurduğu hiçbir devletin isminde  (Emevî, Abbasî, Selçuklu, Osmanlı vs. misallerinde olduğu gibi)  “İslâm” tabiri kullanılmadığına göre, İslâm devleti tabiri sonradan uydurulmuş bir şey midir?

Cevap: İslâm hukukuna göre idare edilen devletler için böyle bir şeye ihtiyaç yoktur. Çünki İslâm hukukunun bir ahkâmı vardır. Buna göre kurulmuş ve idare edilen devlet, İslâm devletidir. Sonradan modern terminolojide, buna göre kurulmuş ve idare edilir olmayan devletlerden ayırmak için İslâm Devleti tabiri kullanıldı. Bugün siyasî konjonktürde, şeriat tabiri gibi bu da farklı manalara çekilmektedir.

 

Sual: Bir kimse, “Müslüman Sosyal Demokratım” veya “Müslüman Liberalim” dese, bu dinden taviz midir?

Cevap: Sadece sosyal ve politik statükoyla alakalı fikrini beyan etmek üzere, itikadî bir cihette olmadıktan sonra, sosyal demokrat, demokrat veya liberal olduğunu söylemenin dinen bir mahzuru yoktur. Mesela Fransa’da, Türkiye’de yaşayan bir Müslümanın, küfre sebep olan bir şekilde inanmadıktan sonra, sosyal demokrat veya liberal olduğunu söylemesinin dine zararı yoktur. Ama dünyevî bir sistemi, İslâmî bir sisteme alternatif görmek, hele bunun İslâmî olduğuna inanmak mahzurludur.

 

Sual: İslâm dinine göre, Müslümanlar tek bir devlet çatısı altında toplanmak zorunda mıdır? Yoksa Avrupa Birliği gibi bir birlik kursalar ve yakın ilişkiler kursalar yeterli midir?

Cevap: Müslümanların, İslâm hukukunu tatbik eden bir devletin çatısı altında yaşamaları ideal sistemdir. Bu mümkün değilse, dine hürriyet veren memleketlerde yaşamaları caiz olur. Bunun dışında şimdiki gibi kendisine İslâm devleti diyen devletlerin hiçbirisi İslâm hukukuna göre işleyen bir sisteme sahip değildir. Birleşseler ne olur, birleşmeseler ne olur, suali hatıra gelmektedir.

 

Sual: Osmanlı padişahlarının genç yaşta tahta geçmesi, devletin çöküşüne sebep olan âmillerden sayılabilir mi?

Cevap: Monarşilerde, devletin dirliği ve milletin birliği adına, küçük çocuğun tahta geçmesi mümkündür. Bunun çok misalleri vardır. İslâm hukukunda da böyledir. Velîsi veya vekili devleti idare eder. Sistem oturduktan sonra tahtta kimin oturduğu mühim değildir. Padişah, saltanat sürer; ama hükümet etmez. Devleti, devlet adamları, vezirler idare eder. Mamafih Osmanlı tarihinde genç yaşta tahta geçen padişah sayısı azdır.

 

Sual: İslam hukukunda gayrimüslimler neye göre muhakeme edilir ve cezalar neye göre verilir?

Cevap: Ceza hukukunda, İslâm fıkhına tâbidirler. İslâm mahkemesine giderler. Ancak içki içmekten dolayı ceza verilmez. Ceza dışındaki davalarını kendi mahkemelerine, yani ruhani reislerine götürebilirler. Burada kendi dinlerinin hukuku tatbik edilir.

 

Sual: Yazılarınızdan meşrutiyet ve saltanatın caiz olduğunu; ama cumhuriyetin caiz olmadığını okudum. Cumhuriyet hangi cihetten caiz devlet reisinin seçimle gelmesi neden câiz olmasın?

Cevap: İslamiyette bir devlet şekli emredilmemiştir İslâm hukukunda halife ve hilâfet vardır. Halife, ister seçimle gelsin, ister babadan oğula geçsin, ister zorla başa otursun, farketmez. Şer’i şerifi icra ediyorsa meşrudur ve ölünceye kadar vazife yapar.

 

Sual: Sultan 1. Mustafa Han için aklî dengesi yerinde değil idi diyorlar. Aslı var mıdır?

Cevap: Hayır. O zamanki tarihlerde, dervişmeşrep ve cezbe hâli galipti diyor. Tasavvufla meşguliyet bazen başkalarında dengesiz gibi idrake dilen hareketlere sebep olabiliyor. Belki de beyninde ur vardı; mental bir rahatsızlığı olması da mümkündür. Ama böyle olsaydı, ulema onu padişah yapmazdı.

 

Sual: Osmanlıların cizye vergisi için gayrimüslimlerin Müslüman olmasına engel olduğu ifadesi doğru mudur?

Cevap: Gayrı Müslimlerden cizye almak ve onları Müslüman olmaya zorlamamak, Kur’an-ı kerimin emridir. Buna rağmen Osmanlılar vesilesiyle çok sayıda insan kitle hâlinde Müslüman olmuştur.

 

Sual: İslam hukukunda halifenin salahiyetleri tahdid edilebilir mi? Mesela bir kanunun çıkması için meclis ya da şurânın tasvib etmesi şartı getirilebilir mi?

Cevap: İslam hukukunun halifeye tanıdığı salahiyetler tahdid edilemez. Kendisi tahdid edebilir ise de, neticeden yine de mes’uldür. Osmanlı Devleti’nde son zamanlarda kanunları parlamento yapar ama padişahın tasdiki olmadan meriyete girmezdi.

 

Sual: “Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ömer’in hilafete seçilmeleri haklı değildi demek, bid’attir. Hilafete hakları yok idi demek ise küfürdür” ifdaleri arasındaki farkı nasıl anlamak gerekir?

Cevap: Halifelik yapabilecek vasıfları vardı; ama Hazret-i Ali’nin halife olması gerektiği için bunların halife olmamaları lâzımdı derse ve yanlış da olsa bir delili te’vil ederek böyle söylerse küfr değil, bid’at olur.

 

Sual: Bir kitapta “muhsine kadın mahkemeye çağrılmaz” sözü ne manaya geliyor?

Cevap: Doğrusu muhsana olacaktır. Muhsine de olur. Temiz ve iffetli kadın demektir. Cemiyette böyle tanınan kadın mahkemeye çağrılarak rencide edilmez; icab ederse, evine gidilip ifadesi alınır.

 

Sual: Peygamberimizin Medine’de kurduğu devlete Medine Devleti demek mahzurlu mudur?

Cevap: İlk ve ortaçağda devletlerin adı yoktur. Başkaları bunlara birer isim vermiştir. Osmanlı Devleti’nin de adı yoktu. Devlet-i Aliyye olarak anılırdı. Avrupalılar Osmanlı Devleti demişlerdir. Resulullah aleyhisselamın kurduğu devlet, diğerleriyle mukayese edilemez ki bir ismi olsun. Devlet-i Muhammediyye gibi bir tabir kullanılmış değildir. Devlet-i İslâmiyye olur. Şer’î hukuka göre idare olunan bütün devletlere bu isim ıtlak olunur. Medine Devleti demenin de mahzuru yoktur. Melmeketlerin coğrafyaya göre ayrı ismi olması tabiidir.

 

Sual: Fas, Osmanlı hilâfetini kabul etmiş midir?

Cevap: XVI.asırda bir ara evet.

 

Sual: Osmanlı’da ilm-i sima diye bir ilim var mıdır? Bu ilim sayesinde mesela birinin yalan söylediği anlaşılabilir mi?

Cevap: İlm-i sima, insanın fizikî görünüşünden, karakterinin anlaşıldığı bir ilimdir. Ehli tarafından bakıldığı zaman, o kişinin hangi karaktere sahip olduğu anlaşılır. Müslüman memleketlerinde mahkemelerin davaları çözerken ve devlet ofislerinin memur alırken itibar ettiği bir ilimdir. Manifetname’deki meşhur şiir, ilm-i sima literatürünün şaheserlerindendir. Bunun yalan veya doğru söylemekle bir alakası yoktur.

 

Sual: Bir kişi haksız yere birini öldürse, müracaat ettiği avukat bunu müdafaa edebilir mi?

Cevap: Mahkemede hüküm verilene kadar kişi masum sayılır. Suçlu da olsa insanların kanunî ve şer’î hakları vardır. Avukat bunları müdafaa eder. Caiz ve lazımdır.

 

Sual: Hilâfetin ve İslâm devletinin yeniden kurulması için elimizden bir şey gelmez mi?

Cevap: Bu mevzuda sitemizde çok sayıda yazı ve cevap vardır Önce Müslüman bir cemiyet teşkil etmek lazımdır Nitekim Peygamber aleyhisselâm böyle yapmıştır. Şu anda Müslümanların yapacağı hizmet ve cihad, insanlara İslamiyeti doğru olarak anlatmak ve ulaştırmaktır. Bu da en önce kendisi yaşayarak ve örnek olarak olur. Ondan sonra, kendi ailesi, yakın çevresi ve diğer insanlara sıra gelir. Silahlı cihadı, ancak İslâm Devleti yapar. Şu anda böyle bir devlet yoktur. Bu haliyle Mehdi aleyhirrahme zuhur edene kadar olacağı da yoktur. Silaha sarılmak, silahlı mücadele yapmak, fitne çıkartmaktır; caiz değildir.

 

Sual: Yezid, Seffah, Mansur, Memun gibi kişilerin halifelikleri Ehli Sünnette kabul ediliyor mu?

Cevap: Hepsi meşru halifedir. Ehl-i sünnete göre, sâlih olsun, fâcir olsun, her hükümdarın arkasında Cuma kılınır, bununla cihada gidilir. Dine uygun emirlerine uyulur; olmayanlara uyulmaz, ama isyan da edilmez.

 

Sual: İslam hukuku, inancı gereği kızkardeşiyle evlenen mecusiye karışır mı?

Cevap: Hayır. İslâm beldesinde, herkes kendi dinine tâbidir.

 

Sual: İslâm hukukunun Anglo-Saxon hukuk sistemine benzerliği kısmında, (mahkemedeki jüriler gibi) demişsiniz. İslâm hukukunda mahkemelerde jüriler var mıydı?

Cevap: Hayır. İngiltere’de vardır. Bunlar, kadı mahkemesindeki şühudü’l-hâle benzer.

 

Sual: Sultan Fatih’e bir darbe olsaydı, bebek yaştaki kardeşi Şehzade Ahmed  mi padişah olacaktı? O zaman devleti kim idare edecekti?

Cevap: Evet. Bütün monarşilerde çocuğun, hatta bebeğin hükümdarlığı mümkündür. Devleti vekili, yani vezir idare eder.

 

Sual: Sultan Reşad, meşru bir halife midir?

Cevap: Sultan V. Murad ve Sultan Reşad, meşru halife değildir. Zira meşru halifenin haksız yere tahttan indirilmesi, şer’en muteber olmaz. Üstelik bu ikisinin elinde halifelik otoritesi yoktu. Abdülmecid Efendi de böyledir. 93 Harbi’nin, Trablusgarb, Balkan ve Cihan Harblerinin kaybedilmesini de ulema buna bağlarlar.

 

Sual: Hanefi mezhebinde olan evlilerin, mahkeme tarafından Şâfiî mezhebine göre boşanabilmesi için, nikâhlarının Şâfiî mezhebine göre olması gerekir mi?

Cevap: Mahkeme tarafların hangi mezhebe göre evlendiğine bakmaz. Kadı’nın mezhebine göre hüküm verir. Zira kadı’nın hükmü hilafı ortadan kaldırır. Taraflar hangi mezhebe göre evlenmiş olursa olsun, kadı tefrika karar verince ayrılırlar, bir bâin talâk meydana gelir.

 

Sual: Hazret-i Ali, Hz. Ebubekir e ne zaman biat etti? Hazret-i Fâtıma’nın vefatına kadar biat etmediği doğru mudur?

Cevap: Hazret-i Ali, halife seçildiği gün gelip biat etti. Herkesin halifeye biat etmesi lazım gelmediği gibi, hanımların biati de aranmaz.  Birkaç ehil kişinin biati (seçimi) ile halife akdi tamam olur. Sonraki biatler, tayin değil, sadakat (bağlılık) biatidir. Biat etmese de, meşru halifeye itaat lazımdır. Hazret-i Fâtıma, biat etmemiş olsaydı, halifenin huzuruna çıkıp, babasının mirasını İstemezdi.

 

Sual: Seyyidlerin Şeriflerden üstün olmasının sebebi nedir?

Cevap: Hazret-i Hasan, iki yaş büyük olduğu için Hazret-i Hüseyn’den üstündür. Ama 12 imam gibi büyük zâtlar geldiği için Hazret-i Hüseyn’in nesli daha üstündür.

 

Sual: Tarihte birden fazla halifenin olduğu bir devir olmuş mu?

Cevap: Evet. Abbasiler devrinde bir müddet Bağdad, Kâhire ve Kurtuba’da 3 ayrı halife vardı.

 

Sual: Bazı liberaller, İslâmî idarenin (hilafetin) de sosyalist idare gibi baskı rejimine evrilmesinin çok kolay olacağını iddia ediyorlar. Kanunların giderek sertleşmesine mani bir sınır-otorite yok diyorlar. Buna delil olarak da İslâm âlimlerinin pek çok mevzuda farklı içtihadlar yaptıklarını, halifenin inisiyatifine göre istediği zaman sert olan, istediği zaman hafif olan içtihadı kanunlaştırmasının önünde engel yok diyorlar. Buna ne cevap verilir?

Cevap: Hilafette hiç kimsenin kaldıramayacağı ve değiştiremeyeceği ve esnetemeyeceği sınırlar vardır. O da şeriat ve maslahattır. Halife, şeriata aykırı davranamayacağı gibi; şeriatin hüküm koymadığı sahalarda maslahata, yani ammenin menfaatine aykırı, yani keyfi bir kaide koyamaz. İslâm hukukuna göre, dünyanın en ideal rejimi budur. Burada ne idarecilerin, ne idare olunanların heva ve hevesine bakılmaz.

 

Sual: Peygamber Efendimizin fakir yaşayıp fakir öldüğüne göre, sonraki Müslüman hükümdar ve valilerden bazıları lüks bir hayat sürmüşlerdir. Bu bir tezat değil midir?

Cevap: Helalinden olduğu ve zekâtı verildiği müddetçe herkes servetinin icabını yaşamakta serbesttir. Lüks bir hayat sürmenin İslamiyet’e aykırı bir tarafı yoktur. Peygamberler arasında çok zenginler vardı. Keza ashab-ı kiram arasında da. Peygamber Efendimiz dünyanın en zengin insanı idi. Ganimetin beşte biri onundu. Fakat o, mütevazı yaşamayı tercih etti. Bu onun kendi isteği ile idi. Böylece memurları da böyle davrandılar. Herkes içtimai hayatta kendisinden beklendiği gibi yaşamalıdır. Hükümdarın mütevazı yaşaması halk gözündeki vakarını yok eder. Onun için hükümdarlar adeta ihtişamlı bir hayat sürmek mecburiyetindedirler. Cemiyetin icabı budur. Emeviler devrinde cemiyet, Hz Peygamber devrindeki gibi değildi. Osmanlılardaki şatafat, devletin büyüklüğü ile ve sarayın devleti temsil edip dosta düşmana bu ihtişamı göstermek gerektiğindendir. Pembe İncili Kaftan hikâyesini hatırlayınız. Hususi hayatlarında basit ve mütevazı hayattan hoşlanırlardı. Zaten ruhu geniş bir kimse, ihtişamdan zevk almaz; mevkii itibarıyla katlanır. Kerderî’nin beyanına göre, İmam Muhammed, âlimlerin bile hükümdara, valiye ayağa kalkmasını münasip görmüş; halkı hükümdara meylettirmek ve düşmana korku vermek için kalkılır, demiştir.

 

Sual: Harb ile alınan bir yerdeki her şey ganimet mi olur?
Cevap: Menkul, gayrı menkul ve esirlerin hepsi ganimet olur. Esirlerin ve gayrı menkullerin statüsü hakkında halifenin alternatifli salahiyeti vardır.

 

Sual: Devlet reisi isterse beytülmalin dört kalemi yanında farklı kalemler açabilir mi?
Cevap: Halife, yeni amme varidatı tespit edip farklı kalemlere (fonlarda) biriktirerek lazım gelen yere harcayabilir.

 

Sual: Siyasette dini hiç kullanmamak mı gerekir?
Cevap: Siyasette kazanmak için dininden taviz veya dine zarar verecek işler men edilmiştir. Dini, siyasete âlet etmek budur.

 

Tavsiye Yazı –> Köleliğe Dair Sualler

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler