Sual: Protestanların, hristiyanlık İslamiyetten üstündür diyerek, ortaya attıkları bir diğer delil ise, “Hristiyanların fen ve teknikte müslümanlardan daha ileride olması”dır. Günümüzde Hristiyan ülkelerin Müslüman ülkelerden fen ve teknik olarak ilerde olmaları onların doğru olduğunu gösterir mi?

Cevap: Bu meselenin de, dikkatlice incelenmesi lâzımdır. Çünkü, Avrupa’nın ilimde, teknikte ve sanayide ilerlemeye başlaması, son 300 seneden beri olmuştur. 1494 senesine gelinceye kadar, Avrupalılar vahşet, cehalet, pislik içerisinde olup nasıl bir hayat yaşadıkları gâyet açık bilinmektedir. Hristiyanlar bu hâlde iken o asırlarda Asya, Irak, Hicaz, Mısır ve Endülüs [İspanya]da yaşayan müslümanlar, o zamana göre ilim, teknik ve sanayide zirveye ulaşmışlardı. Hatta, bugün Avrupa’da mer’iyette olan medeni kanunların kaynakları, Endülüs ve Mısır kütüphanelerindeki İslam âlimlerinin kitaplarıdır. Papalık yapmış II. Sylvestre’nin dahi, Endülüs üniversitelerinde müslüman profesörlerden ilim tahsil ettiği tarihlerde yazılıdır. Avrupalıların kullanmakta oldukları romen rakamları da, bütün fen ilimlerinin esâsı olan matematik işlemlerini yapmaya müsait değildi. Müslüman mekteplerinde okurken, Arabî rakamlar ile bu işlerin kolay yapıldığını öğrenince, bu rakamları kendileri de, kullanmaya başladılar. Bu hâl, fende ilerleme sebeplerinden biri oldu. Bütün bunlar bilinince, dinin ilim ve fennin ilerlemesine ne gibi tesirleri olduğu anlaşılır ki bundan hristiyanlardan önce müslümanlar istifade ederler. Çünkü, bugün ellerdeki 4 İncilin hiç birisinde devletler hukuku, sanat, ticaret, ziraat gibi medeniyet vasıtalarını emreden bir cümle dahi yoktur. Hatta, şiddet ile men edilmiştir. Buna mukabil İslamiyet, ilim, sanat, ticaret, ziraat ve adaleti emretmiştir. Bütün İslam devletleri, bu esaslarla idare olunduğundan, medeniyet ancak İslam memleketlerinde olduğu gibi, dünyanın en mamur beldeleri de İslam memleketleri olmuştur. [Hristiyanlar, İslam memleketlerindeki bu zenginliğe kavuşmak istemiş, bunun için dalgalar halinde, haçlı seferleri tertip etmişlerdir. Haçlı seferlerinin asıl gayesi hristiyanlığı yaymakla beraber, İslam memleketlerinin zenginliğini yağma etmek idi.] Fakat, asrımızda müslümanların ve hristiyanların halleri, dinlerinin emrinin tersine bir şekilde zuhûr etmiştir. Buna bir sebep aranırsa; bu, gerek müslümanların, gerekse hristiyanların dinlerinin emirlerini yerine getirmemeleridir. Yani dinlerinin icaplarını yapmamaktır. Hatta, Avrupalı filozoflardan birisi, neşrettiği bir risalede şöyle demektedir: (İslam dininin hak bir din olup hristiyanlığın ise, hak din olmaması; dünyada yaptıkları eserler ile sabittir. Çünkü müslümanlar, dinlerinin emirlerini yapmakta, yani İslamiyete uymakta kusur ettikçe, zayıflayarak ilimde ve fende geri kaldılar. Hristiyanlar ise, dinlerini ne kadar terketmiş, hristiyanlıktan ne kadar uzaklaşmışlar ise, o kadar kuvvetlenip, ilimde ve fende ileri gitmişlerdir. Son zamanlarda hristiyan devletlerin takip ettikleri yol, kitapları olan İncilin emrettiği yolun tam tersidir. Bu herkesce malumdur.)

Protestanların, hristiyanlığın doğruluğunu ispat için getirdikleri delillerden biri de, “Avrupa’da putperest bulunmayıp, İslam memleketlerinde, İslamiyetin hâkim olduğu beldelerde ise, yahudi ve hristiyanların bulunması”dır.

Bu hâli, hristiyanlığın insanlara tesir etme kuvvetine haml etmektedirler. Ortaya attıkları bu iddia, hristiyanlığın doğruluğunu ispat etmekten çok, İslamiyetin akllara durgunluk veren adaletini ispat etmektedir. Çünkü bir kimse, hangi dine bağlı bulunursa bulunsun, İslam memleketlerinin her tarafında aynı haklara sâhip olup adalet karşısında müslüman ile müsavi idi. Gayrimüslimler, İslam devletinin himayesinde gâyet rahat idiler. Onların ne dinine karışılıyor, ne de ibâdet etmelerine mâni olunuyordu. İstedikleri sanat ve ticaret ile serbestce uğraşıyorlardı. Fakat, Avrupa’nın pek çok yerlerinde, protestanlar şöyle dursun, hristiyanların diğer fırkalarına tâbi olanlardan hiç birinin, bir diğerinin hâkim olduğu yerde can ve mal emniyeti yoktu. Rahatca ikâmet etmesi mümkün değildi. Ermeniler ve rumlar İslam memleketlerinin her yerinde ikâmet ettikleri hâlde, Avrupa memleketlerinden hiç birini vatan edinmemişlerdir. Yunanistan ve diğer Akdeniz adaları gibi, rumların bulunduğu yerlerde; ermeni, katolik ve protestanlardan 5-10 aile bulunmaz. [Rumlar ortodoksturlar.] Fransa, İtalya, İspanya vs. gibi katolik olan yerlerde protestan papazların; mektep, kilise, manastır inşa etmeleri asla mümkün değildir. Memleketin mezhebi olan katoliklik aleyhine, açıkça kitap neşredemezler. Yine, halkı protestan ve rum olan yerlerde de, katolik papazların durumu böyledir. İslam memleketlerinin hiçbir yerinde, Sent Bartelmi ve engizisyon mezâlimleri gibi bir şey, vukua gelmemiştir. [Sent Bartelmi katliamı, 980 [m. 1572] senesi ağustosun 24. günü, yani Sent Bartelmi yortu günü, kral 9. Şarl ve Kraliçe Katerinanın emri ile Paris ve civarında 60.000 protestanın sadece inançlarından dolayı katl edilmesidir.] Hiç bir tarihte İslam milletleri tarafından, haçlı seferleri gibi, kanlı ve dehşetli bir hadise vuku bulmamıştır. Haçlı seferlerinin her birinde, müslüman, protestan ve yahudilerden, hatta katoliklerin kendilerine düşman oldukları akrabalarından, yüz binlerce Mâ’sûm’un kanı dökülmüş, akllara gelmiyecek vahşiyane katliamlar yapılmıştır. Haçlı seferlerinin devam ettiği 250 senelik zaman içinde, Avrupa harab oldu. (Bir yüzünüze tokat vurulursa, diğer yüzünüzü de çeviriniz) diye nasihatta bulunan İsanın “aleyhisselâm” kendi memleketinde, Onun namına müteassıb haçlıların cür’et ettikleri vahşiliklerin, engizisyonların tafsilatı anlatılamaz. Haçlı seferleri müddetince, Avrupa ve Asyada milyonlarca insanın haksız yere kanlarının nasıl akıtıldığı ve bunca memleketin nasıl insafsızca viran edildiği tarihlerde yazılıdır. Hala, Ulah, Boğdan ve Odesa’da çaresiz yahudilerin neler çektikleri, ingilizlerin ve hristiyanların, rusların hâkim oldukları memleketlerde bulunan müslümanların ne hallerde yaşadıklarını, ne sıkıntı ve işkencelere maruz kaldıklarını herkes bilmektedir.

Bir de, bugün İslam memleketlerinde rahat, refah, servet, hürriyet ve huzur içinde yaşayan hristiyanlara bakınız. Sonra, hristiyanlık ve müslümanlıktan, hangisinin, emirleri altında bulunanların, adaletin himayesinde ve rahat olduklarını ve hangisinin insanlık ve medeniyete hizmet edebileceğine Allah için hüküm ediniz.

(Avrupa’daki ilim ve sanayinin gelişmesi, zenginliğin artması ve imar edilmiş olması, mektep ve hastahanelerin çok olması gibi, insanlığa hizmet eden müesseselerin çok olmasını), hristiyanlığın İslamiyetten üstünlüğünü ispat için delil getirmek de, çok şaşılacak ve pek abes bir iştir. Kurun-ı vüstaya [Orta çağ] kadar, Avrupa hristiyanlığa tam bağlı olup ellerindeki İncillere tâbi oldukları için, halleri harab ve perişandı. Delil olarak ortaya koydukları, ilim ve sanayide terakkî etmek, hastahaneler ve mektepler yapmak gibi, medeniyet vasıtalarından hiç birisi mevcûd olmadığı gibi, Romalılardan kalanlar bile mahvolmuş, hatta eserleri bile kalmamıştı. Avrupalılar, İncillerde ve bilhassa Luka İncilinin 12. babında bildirildiği gibi, sanat, ticaret ve ziraata hiç ehemmiyet vermeyip, havada uçan kuşlar gibi bulduklarını yiyip, buldukları yerde oturduklarından, Avrupa kıtası baştan başa zulmet, cehalet, vahşet ve taassup içerisinde kalmıştı. Hastahane, mektep, fakirhane gibi şeylerin varlığından dahi habersiz idiler. Kurân-ı Kerîm ise, dünya işlerine fazlasıyla ehemmiyet vermiş, ilmi, sanatı, ticareti, ziraati emretmiş ve tehlikelerden sakındırmıştır. Zümer sûresi 9. âyetinde meâlen, “Bilen ile bilmeyen, hiç bir olur mu? Bilen elbette kıymetlidir” buyurulmuştur. Nisa sûresi 29. âyetinde meâlen, “Ey îman edenler, birbirinizin mallarını aranızda batıl yollarla yemeğiniz. Yani İslamiyetin haram kıldığı, fâiz, kumar, hırsızlık ve gasp gibi batıl yollarla yemeğiniz. Ancak birbirinizden râzı ve hoşnud olarak, ticaret ile ola” ve Bakara sûresi 275.  âyetinde meâlen, “Allahü teâlâ bey’i, alışverişi helal ve faizi haram kıldı” ve Nisa sûresinin, 36. âyetinde meâlen, “Allahü teâlâya ibâdet ediniz. Ona hiçbir şeyi şerik, ortak koşmayınız. Annenize ve babanıza [söz ve fiil ile], akrabaya [sıla-i rahm ile], yetimlere [gönüllerini almak ile], fakirlere [sadaka ile], akrabanız olan komşularınıza [şefkat ve merhamet ile], bina komşularınıza [iyilik ve onlara gelen zararlara mâni olmak ile], dost ve arkadaşlarınıza [haklarına riâyet ve sevgi ile], yolcu ve misafirlerinize [yemek ve içecek ikram etmek ile], köle ve cariyenize [elbiseler giydirmek ve yumuşak davranmak ile] iyilik ediniz” buyurulmuştur. Böyle, nice âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler ile Allahü teâlâ ve Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ilim, sanat ve ticareti emretmektedir. Ayrıca, anne ve babaya, akrabaya, yetimlere, acizlere, kimsesizlere, komşulara, yolculara ve kölelere iyilik ve ihsanda bulunmayı, onların haklarını gözetmeyi ve hükümete, kanunlara karşı gelmemeyi de emir buyurmaktadırlar. Bugünkü Avrupalıların dedeleri medeniyet vasıtası olan bu şeylerden habersiz iken, İslam memleketlerinin her tarafında muntazam mektepler, medreseler, fakir ve miskinler için bakım evleri, aşhaneler, hanlar, hamamlar ve daha nice hayır ve iyilik müesseseleri kurulmuştu. Müslümanlar, ayrıca bu hayır müesseselerinin devamı ve giderlerinin karşılanması için, hususi yardım teşkilatı olan (vakıflar) kurmuşlardı. [Hatta kölelerin ve hizmetçilerin yaptıkları zararları ödeyen, hastalıklara sebep olan şeyleri temizleten vakıflar dahi kurulmuştu.] İslam memleketlerinin her yerinde sanat pek meşhur idi. Avrupalılar, çalar saat nedir bilmezlerken, müslümanların halifesi Harun-ür-reşid tarafından Fransa kralı Şarlman’a çalar saat hediye edilmişti. Papa II. Sylvestre, Endülüs’te İslam mekteplerinde ilim tahsil etmiş ve rakkaslı saati müslümanlardan öğrenmiştir. İspanya krallarından Şanso, yakalanmış olduğu [ve Avrupalıların o zaman tedâvi edemedikleri] istiska [su toplanması] hastalığı için Endülüsteki müslüman tabiblere müraceat etmiş ve kısa zamanda sıhhatine kavuşmuştur. Kurân-ı Kerîmde, fakirlere, miskinlere, yolculara yardım etmekten çeşitli âyet-i kerimelerde tekrar tekrar bahsedilmiştir. Böylece fakirlere ve yolculara ve zayıflara yardım etmek, müslümanlar arasında adet olmuş, müslümanların mühim bir vazifesi haline gelmiştir. 2-3 hanelik bir İslam köyünde dahi, bir misafir gelince, [gayr-ı müslim olsa bile] asla aç ve açıkta kalmamıştır. Hatta İslamiyetin hâkim olduğu yerlerde, müslümanlarla beraber yaşamaları sebebi ile gayr-ı müslim vatandaşlar arasında da, bu güzel adet yerleşti. Halbuki Avrupada, son zamanlarda çok zenginlerin bulunmasına, hastahaneler ve fakirhaneler yapılmış olmasına rağmen, bir hayli insan, hala açlıktan ölmektedir. İngiltere ve Almanyada fakirler yiyecek bulmakta çektikleri sıkıntıdan usanarak, her birinden 300.000-400.000 fakir, Amerika ve Hindistan ve diğer bazı memleketlere hicret etmişlerdir.

[3 Şubat 1988 tarihli Türkiye gazetesinde neşredilen bir haberde, fransızca (Figaro) gazetesinde, Fransa’da, 2,5 milyon kişinin tam bir sefalet içinde yaşadığı, bunların 1,5 milyonunun adresinin dahi malum olmadığı ve sokaklarda yattıkları bildirilmektedir. Aynı gazetede, bildirildiğine göre, Fransa’da 60 yaşının üzerinde 10 milyon ihtiyar vardır. Bunlardan iki buçuk milyonunun malum bir meskeni yoktur. Bunların akıbetleri sürünmek ve yalnızlıktır. Bu ihtiyarlardan, kadınların % 7’si, erkeklerin % 14’ü intihar etmektedir. İntihar edenlerin sayısı, 500.000dir. Fransa’da, böyle garib, sefil kimselere yardım için kurulmuş olan, ATT’nin başkanı, rahib Joseph Wresinski (Bugün Fransa’da, mühim ihtiyaçlarını karşılayamayacak kadar düşkün 2,5 milyon insan var. Bunlara imdad edecek hiç bir kaynak da yoktur. İnsan haklarından her gün bahs eden Avrupa, sadece iktisadi ve askeri meselelere değil, birkaç seneye kadar çok büyük rakamlara ulaşacak olan sefalete çare aramalıdır. Fransızları bu sefaletten kurtarmak için milli, umumî bir faaliyet lâzımdır) diyor. Papaz da, bu hakikati itiraf etmektedir.] Eğer ilim, teknik, sanayi ve medeniyet, bir dinin doğruluğuna delil olsa, bu delil de, hristiyanlıktan çok İslamiyet için kuvvetli bir senet olur. [Çünkü müslümanlar, İslamiyeti tatbik ettikleri zamanlarda yükselmişler, bu tatbiki gevşettikleri zaman ve hristiyanları taklide başladıkları zaman gerilemişler, hatta parçalanmışlardır.]

Bir milletin zenginliği de, inandığı dinin doğruluğunu ispata kâfi delillerden olamaz. Çünkü protestanların, hristiyanlığa inanmadıkları için, çeşitli belalara uğradıklarını iddia ettikleri yahudilerden Rotchild, dünyanın en zenginidir. Hala İngiliz milletvekillerinden olan Lord İsraili de yahudi olduğu hâlde dünyanın en zenginleri arasındadır. Bugün, Avrupa altın borsalarının, yahudilerin ellerine geçeceği şimdiden açıkça görülmektedir. Hristiyanların bu iddialarına göre, yahudilerin dini, Îsâ aleyhisselâmın dininden efdal olmaktadır. Buna göre, Avrupa’nın çok yerlerinde ve Rusya’nın her yerinde, sanat, ticaret ve servetten habersiz fakir, ne kadar hristiyan var ise, bunların inançları da batıl olmaktadır. Hristiyanların bu sözlerine göre, herhangi bir dinin doğruluğu, sadece o dine inananların servet ve zenginliğine bağlı olması lazım gelir ki bu hâl hristiyanların İslamiyete karşı yaptıkları itirazı kuvvetlendirmez [bilakis ortadan kaldırır].

Avrupa mekteplerine gelince, bunlar iki kısımdır:

Birisi papazların, diğeri ise halkın, hükümetin idare ve kontrolü altındadır. Papazların idaresinde olan mekteplerde, sadece hristiyanlık akideleri [inançları] öğretilmektedir. Bunun için, millet meclislerinde, bu mekteplerin papazların elinden alınması için konuşmalar yapılmaktadır. Yakın bir gelecekte hristiyan çocuklarının terbiyesi papazların idaresinden çıkarılıp, bu mekteplerin de, halkın ve hükümetin idaresine verileceği anlaşılmaktadır. Avrupa hükümetlerinin ve halkın idare ve kontrolünde olan mekteplerin hiçbirinde, dine ait bir şey öğretilmeyip, onlarda sadece fen ve matematik bilgileri öğretilmektedir. Bunun için, böyle olan mekteplerden mezun olan Avrupalı gençlerin pek çoğu, hristiyanlığın aleyhindedirler. Bu mekteplerden mezun olanlar, her gün çoğalmakta ve dernekler kurup, gazete ve mecmualar neşretmektedirler. Bu gazete ve mecmualarında, hristiyanlığın batıllığını dünyaya ilan etmeye çalışmaktadırlar. Hristiyanlığın, hak din olduğunu ispata çalışan bu papazın, vesika olarak ortaya koyduğu delillerden olan, Avrupa’daki bu mekteplerin bir gün gelecek, hristiyanlığın yıkılmasına sebep olacağında şüphe yoktur.

Müslümanlar arasında, ilme her şeyden çok ehemmiyet veren, ilmi her şeyin üstünde tutan, bir idarenin yokluğundan dolayı yıkılan, yok olan bazı hükümetler olmuştur. Bundan başka, bugün İslam memleketlerinde mevcûd olan sayısız mektep ve medrese ve bunlara bağlı vakıf ve imaretlere insaf ile nazar etmelidir. Sadece İstanbul’da bulunan medreselerin, vakıflarının vakıfnameleri incelendiğinde; ilim tahsil eden talebenin oturacağı kilimlerine varıncaya kadar, aylık maaşlarını ve her medresenin müderris, kapıcı ve diğer hizmetlilerinin alacakları maaşlarını, bu vakıfların üzerine aldıkları görülür. Acaba, Avrupa mekteplerinin herhangi birinde böyle bir teşvik, böyle bir kolaylık var mıdır? Bugünkü mektep ve medreselerin niçin eski parlaklığı ve intizamı kalmamıştır denilirse, bunun sebepleri içerisinde dinle ilgili bir şey bulunamaz. İyilik ve hayır için kurulan vakıfların, ehl olmayan din cahili, münâfık mason kimselerin emirlerine geçtiğinden beri, güzel bir idareye mazhar olamadıklarını üzülerek görüyoruz. Bununla beraber, medreselerde yetişen talebeler, Avrupalı talebeler gibi, yalnız fen ve matematik dersleri görmeyip, ayrıca İlm-i kelam, İlm-i fıkıh, İlm-i tefsir gibi din ilimlerini de tahsil ederler. Bunun için, bu talebeler arasında, Avrupada olduğu gibi, din düşmanı kimseler bulunmaz. Çünkü, fen ilimlerinin ilerlemesi, İslam dininin emirlerinin doğruluğunu anlamaya, daha açık bir şekilde hizmet eder. Yani bir kimse, fen bilgilerini ne kadar çok tahsil ederse, imanı o kadar çok kuvvetli bir müslüman olur. Fakat hristiyanlıkta hâl bunun tam aksinedir. Bir kimse, hristiyan akidesinin temeli olan (teslis), yani (üç birdir, bir üçtür), sözünü, hiç incelemeden kabul edecek kadar ahmak ve câhil olmadıkça, tam bir hristiyan olamaz.

Protestan papazın (Hristiyanlar her yere hristiyanlığı yaymak için, misyonerler ve çeşitli kitaplar gönderdikleri hâlde ve İslamiyeti yok etmek için, İngiltere’de (Müstemlekeler nezareti) kurulduğu hâlde, müslümanlar, putperestleri ve hristiyanları İslamiyete davet için, niçin gayret göstermiyorlar. Kurân-ı Kerîm tercümeleri dağıtmıyorlar ve İslama davet için çeşitli yerlere âlimler göndermiyorlar) sualine gelince, yukarıda zikir ettiğimiz gibi, bu mühim dini hizmetin yerine getirilmesi, müslümanların vazifesidir. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” zamanında, bu vazifeye çok ehemmiyet verilmiş, bu hâle, asırlar boyunca devam edilmiştir. İslamiyetin çok kısa bir zamanda yeryüzünün hemen hemen yarısına yayılması, adalete, güzel ahlaka ve ilme, fenne verdiği ehemmiyet sebebi ile olmuştur. Daha sonra, bidat ehli, sapık kimseler [ve masonlar ve ingiliz casusları] devlet işlerinde söz sâhibi olunca, İslamiyetin en mühim emri olan emr-i mâ’rûf, yani iyiliği emretmek vazifesi gevşedi. İslamiyeti dünyaya yaymak gayreti kalmadı. İslamiyetin bu gizli düşmanları, (Bunca zaman içerisinde İslamiyet pek çok memlekete yayılmıştır. Bundan sonra, aklı olan, gözü gören, saadet, kurtuluş isteyen, kendi arasın bulsun. İslamiyet güneş gibi meydandadır) diyerek, sonraları, insanları İslama davet işine ehemmiyet verilmedi. (Bir tüccarın halis bir pırlantası olsa, onu dükkan dükkan gezdirip, müşteri aramasına lüzum yoktur. Fakat mal çürük olur ise, onu elden çıkarmak için, kapı kapı dolaştırıp “bu çok güzel bir maldır, alınız, bir daha ele geçmez” gibi cahilleri aldatacak yalanlar söylemesi icap eder) şeklinde çürük mantıklar ileri sürdüler. Bunlara şunu hatırlatırız ki pırlanta için müşteri aramaya elbet lüzum yoktur. Fakat, pırlantayı müşteriye arz etmek, tanıtmak lâzımdır. Müşteri pırlantayı tanıyınca, şüphesiz talib olur. Teşhir edilmeyen, tanıtılmayan pırlanta ise talib bulamaz.

Bu protestan papazına son söz olarak şunu da bildiririz ki bir dinin, bir mezhebin kitaplarını iyice incelemek lâzımdır. Yoksa, sırf inatından veya sadece bildiği kadarıyla doğru zannettiği fikirler ile bir din, bir mezhep asla tenkid edilemez. İslam dininde îman esaslarını bildiren ve bunları koruyan ve şüpheleri gideren (İlm-i kelam) diye hususi bir ilim vardır. İslamiyetin parlak olduğu ve birçok yerlere yayıldığı zamanlarda, kelam ilminin derin âlimleri vardı. Bu âlimler, İslam dinine yapılan itirazların ve meydana gelen şüphelerin giderilmesi için, pekçok kıymetli kitaplar yazdılar. Bu kitapları her memlekete yaydılar. Nakli delillerden, yani âyet-i kerime, hadis-i şerif ve din büyüklerinin sözlerinden başka, akli delilleri de kullanmak sûreti ile İslamiyetin doğruluğunu, hakikatini ispat ettiler. Yalnız yahudi ve hristiyanlara değil, eski yunan felsefesini taklit edenlere ve bidat sâhibi, sapık, türedi din adamlarına [ve zındıklara, masonlara] da cevap verdiler. Çünkü, İslam dininde, Allahü teâlâ akıl-ı selimin kabul etmediği bir şeyi kullarına emretmez. [Fakat, Allahü teâlânın emirlerinin hikmetlerini, faydalarıni anlamak için, akıl-ı selim sâhibi olmak lâzımdır. Kendilerini akıllı, felsefeci, fen adamı olarak tanıtan câhillerin, ahmakların kendi hislerine, nefslerine uygun olarak yaptıkları konuşmaların, hakikat ile ilim ile fen ile ilgileri yoktur. Akıl-ı selim sahipleri, bunların bozuk sözlerine, yazılarına kıymet vermez. Kendileri gibi bir kaç ahmağı aldatmaktan başka tesirleri olmaz. İslamiyette aklın ermediği çok şey vardır. Fakat akla aykırı hiç bir şey yoktur. Aklın çeşitleri ve tefsiri, Arapça (Tarîk-un-necat) kitabında ve Türkçe (Tam İlmihal Saadet-i Ebediyye) kitabında uzun anlatılmıştır. İslam dini hakkında, akla uygun bilgiler söylemek için, kelam ilminde meşhur olan İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin (Mektûbât) kitabını ve (Şerh-i mevakıf) ve (Şerh-i mekasıd) gibi kitapları iyi okumak ve iyi anlamak lâzımdır. Hristiyanların, ikna edici deliller yerine, (Pavlos şöyle dedi) veya (falan İncil böyle yazmış) veya (Bu mesele esrar-ı ilâhiyyedendir, buna böylece inanmalıdır) gibi sözleri konuşmak ile hiç bir mesele ispat edilmez. Kelam ilmini bilmeyenin, İslam bilgilerinin doğruluklarını, akıl sâhibi, hristiyanlara anlatması güç olur. Bunu daha sonra anlatacağız.]

 

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler