Sual: Kelime-i Şehadetin açıklaması nedir?

Cevap: Türpüşti Risalesi’nin 1. babının 10. faslında diyor ki;

Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, “Îmânın 70 küsür dalı vardır. En üstteki Lâ ilâhe illallah [ibâdet edilmeğe hakkı olan Allahü teâlâdan başka hiçbir ma’bûd yoktur] kelimesini söylemek, en aşağıdaki dalı ise, insanlara eziyet veren şeyleri yollardan izâle etmektir” buyurdu. Resûlullahın peygamberliğine şehâdetin bununla birlikte bildirilmemesinin sebebi, bu kelimenin sâhibi olanların tevhîde şehâdetin doğruluğunun şartının Resûlullaha şehâdetle olduğunu açıkca bilmeleri idi. Başka hadîs-i şerîflerde, “Muhakkak ki, Muhammed aleyhisselâm Allahın Resûlüdür” diye bildirilmiştir.

Kul kalbi ile tevhîd ve nübüvveti [Allahü teâlânın birliğini ve Resûlullahın peygamberliğini] tasdîk edip, dili ile de ikrâr ve itirâf edince, mü’min olur. Tasdîk ve ikrâr, iki ayrı iştir. İki ayrı uzuvla yapılmaktadır. Yanî biri kalble, diğeri dil ile olmaktadır. Ammâ yaptıkları bir iştir. Kalbe olduğu kadar, dile de âit olmaktadır. Kalbin ameli [işi] olan tasdîkle, dilin işi olan ameli bir kelime ile telaffuz etmek istenirse, şehâdet kelimesinden başka bir kelime bulunmaz. Çünki şehâdet [şâhidlik], bir şeyi doğru olarak bildiğini söylemeğe denir. Şâhidlik, şehâdet edeceği şeyi bildiği zamân doğru olur. Sonra bildiğini ikrâr ve itirâf eder. Şerî’atin sâhibi “sallallahü aleyhi ve sellem” bunun için şehâdet kelimesini îmân yerine koydu ve itikâd ve ikrâr ile hâsıl olan iş [îmân] bu bir kelime ile ifâde edildi.

Kul, Lâ ilâhe illallah deyince, anlaşılır ki, hem Allahü teâlânın vahdâniyyetine [birliğine] inanıyor ve hem de Onu ikrâr ediyor. Bu manâyı taşıdığındandır ki, Lâ ilâhe illallah sözüne, şehâdet kelimesi dediler. Bu kelimeye İhlâs kelimesi ve tevhîd kelimesi demelerinin sebebi, küfrün çeşitlerinin çok olması ve kulun bu kelimeyi söylemekle, küfrün her çeşitinden pâk ve temiz olmasıdır.
Eğer bir putperest [puta tapan] Âmentü billah [ben Allaha inandım] dese, yalnız bu kelimeyi söylemekle, onun îmânlı olduğuna hükmolunamaz. Eğer Allahtan başka hâlık [yaratıcı] yoktur dese, yine îmânına hükmolunamaz. Ama Lâ ilâhe illallah [Allahdan başka ma’bûd yoktur] derse, muvahhid, mü’min olur. İlâh, ma’bûd, kendisine ibâdet olunan demektir. Gerçekte ma’bûd, var eden, yok eden, rızkı yaratıp gönderen ve halkın mâliki olandır. Bunlar ise sâdece Allahü teâlâda vardır.[1]

Ammâ Allah kelimesi, Hak teâlâdan başkası için kullanılmamıştır. İlâh kelimesini de Allahdan başkasına kullanmak câiz değildir. Fakat arab müşrikleri, Allahü teâlâ ile birlikte, çok ma’bûdlara inandıklarından, ilâh kelimesini, bâtıl ma’bûdlara [putlara] kullandılar, hattâ bu kelimenin çoğulunu yapıp “âlihe” dediler. Hâlbuki bu onlar tarafından büyük bir yalan oldu. Yoksa bu kelimenin tesniyye ve cem’i [ikilisi ve çoğulu] olmaz. Çünki Allahü teâlânın husûsî isimlerinden biri olup, eşi, benzeri, ortağı bulunmayan, bütün kâmil sıfatlar kendisinde bulunan ve Ona yakışan ve her noksan, kusûr ve ayıptan münezzeh olan Zâta işâret etmektedir. Bu isim, Allahü teâlâdan başkasına yaraşmaz, uygun olmaz. Çünki Onun Zâtı, bildirdiğimiz sıfatlarla mevsûfdur. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde buna işâretle, Meryem sûresi, 65. âyetinde meâlen, “O, göklerin, yerin ve ikisi arasındaki şeylerin Rabbidir. Şu hâlde, Ona kulluk et! Ona kulluk etmek için sabrlı ve metânetli ol. Hiç Onunla aynı isimde olan birini biliyor musun? (Aslâ yokdur) buyuruyor. Yanî başka hiçbir yaratıcı ve rızık verici var mıdır, Allahü teâlânın isminin aynısı olsun! Kelime-i şehâdetin açıklaması bu kadardır.

Gelelim, Tevhîdde Tenzîhin ne demek olduğuna: Şunu unutmayınız ki, küfrün çeşitleri çoktur ve hepsinin bâtıl menşe’i beştir: Ta’tîl, teşbîh, teşrîk, ta’lîl ve tedbîrde teşrîk. Bâtıl iddi’â ve sözlerini açıklamak edepten uzaktır. Ammâ bir işâretle dokunup, tenzîhin hakkını korumuş olalım:

Ta’tîlin esâsı şudur: İlhâd sâhiplerinin en aşağılarından olan bir takım kimseler, bu âlemin bir yapıcısı, yaratanı yoktur, nasıl idi ise, yine öyledir, yanî bu kâinât böyle gelmiş, böyle gider, gördüğümüz, işittiğimiz duygu organlarının algılarından başka hiçbir şey yoktur, dediler.

Teşbîh ise, bir takım sapıklar, Allahü teâlâ sınırlıdır deyip, Onu, yarattıklarından cevher ve a’razla bağlayıp, Zâtını bir takım mahlûklara benzettiler. Allahü teâlâ, dediklerinden çok yüksektir.

Teşrîk, bir takım kimselerin, Allahü teâlâ ile birlikte başka yaratıcı var demeleridir. Yapan, yaratan ikidir, biri iyilikleri, diğeri kötülükleri yaratır, dediler.

Ta’lîl, felsefecilerin, Allahü teâlâ her şeyin illeti [sebebi]dir ve âlemin maddesi Onunla idi, demeleridir. Allahü teâlâ bu sözleriyle işâret ettiklerinden çok yüksektir.

Tedbîrde teşrîke gelince, bir takım kimseler, âlemin tedbîrini, düzenini sağlayan meleklerdir deyip, meleklere taptılar. Dahâ başka bir kısım insanlar vardır ki, tedbîr yıldızlarla olmaktadır dediler. Her şeyin idâresi tabîatın elindedir diyecek kadar ileri gidenleri de oldu.
Bunların hepsi küfürdür, ilhaddır.

Tevhîdde tenzîh ise, bu bâtıl, yanlış inanışlardan ve bunlardan doğan bozuk inançlardan uzak olup, Lâ ilâhe illallah, bâtıl ilâhları yok etmekten ve Allahü teâlânın varlığına ve birliğine, Ondan başka ilâh [ma’bûd] bulunmadığına inanmaktır. Lâ ilâhe kelimesi, Allahü teâlâdan başka kadîm, sâni’, şerîk, şebîh, yâhud âlemin müdebbiri [düzenleyicisi] dediklerinin hepsini nefy etmekte [olumsuz kılmakta], illallah ise, isbât olup, ibâdete lâyık ve müstehak olan bir Allahdır diye kabûllenmektir.

Allahü teâlânın isbâtında, yanî varlığı ve ibâdete Ondan başka kimsenin lâyık ve müstehak olmadığını derken birkaç şey düşünmelidir: Allahü teâlânın vücûdu ve vahdâniyyeti Ona mahsûstur. Onun zâtı gibi hiçbir zât yoktur. Cevher ve a’raz için mümkün olanları Onun için söylemek câiz değildir.

Ezelî, kadîm vücûdu ile bütün mevcûdlardan evveldir. Hiç bir şey yok iken O var idi.

Her şeyin tedbîr ve tasarrufu Ondadır, dilediği gibi yapar. Bu anlattıklarımız illallah kelimesinin iktizâsıdır, gereğidir. Kim Lâ ilâhe illallah sözünü bu şekilde bilir ve anlar ve o şekilde şehâdet getirirse, küfrün bütün çeşitlerinden uzaklaşmış, ibâdete lâyık ve müstehak hakîkî ilâh, Allahü teâlâyı bilmiş olup, Ondan başka ne varsa, hepsini ülûhiyyetden nefy etmiş [çıkarmış] olur. Ammâ kısaca böyle îmân eden kimse, tafsîlde buna muhâlefet etmemelidir. Bunun açıklamasını beş şekilde yaparız:

1– Allahü teâlânın isimlerine ve sıfatlarına inanmalı, bunları îzâh ederken söylediklerimizi red etmemeli ve mecâz manâlara yormamalıdır. Yoksa Ta’tîlin bir çeşidine girmiş olur.

2– Kula, kendi işinin hâlıkı, yaratıcısı dememeli ve Allahü teâlâ küfür ve günâhları irâde etmez, dilemez diye inanmamalıdır. Çünki bu Teşrîkin bir kısmına girer.

3– Allahü teâlânın, inandığı sıfatlarını, halkın sıfatlarına benzetmemeli, Hak teâlânın fiillerini, kullarınki ile ölçmemeli ve Allahü teâlâ hangi şeydendir, nasıldır, nicedir, niçindir dememeli, Allahü teâlâya karşı gelmemeli, Onu hiçbir şeye benzetmemeli, hiçbir şeyi de Ona benzetmemelidir. Çünki bunların hepsi Teşbîhin çeşitlerindendir.

4– Rûha ve diğerlerine kadîm dememeli, Allahü teâlânın zâtından ve sıfatlarından başka ve sonradan yaratılmış olanların kadîm olmadığında hiç duraklamamalıdır. Çünki bu, Ta’lîlden bir kısımdır.

5– Müneccimlerin [astrologların] sözlerine, yanî yıldızların kazâ-kadere te’sîrlerine inanmamalı, te’sîrleri olduğunu kabûl etmemeli, tabi’î kazâlar insanları öldürüyor dememelidir. Bu gibi sözler tedbîrde teşrîke yol açar.

İşte bu bâtıl ve bozuk itikâdlardan icmâlen ve tafsîlen uzak olunursa, tevhîdin hakkı yerine getirilmiş, tevhîdde hudûd aşılmamış olur.

Bu kitâbı kaleme alan bu fakîrin ümmîdi odur ki, kelime-i şehâdeti açıklarken bildirdiğimiz tenzîhi ihtivâ eden bu fasıl [bölüm] bilinirse, tevhîd ilminden gizli bir şey kalmaz ve inşâallah böyle inananın i’tikâdında, artık bir sakatlık bulunmaz.

 

[1] Allah şerefli ismi, bütün isimlerin a’zamı [en büyüğü]dır. Hattâ mutlak olarak ism-i a’zamdır [en büyük isimdir]. Hadîs-i şerîfte, “Muhakkak ki, Allah ismi a’zamdır” buyuruldu. Çünki bütün kemâl sıfatlarını kendinde bulunduran zâtın ismidir. O zât ki, ma’bûdluğa müstehak ve bütün mahlûkâtın mutlak sığınağıdır. Bütün akıllıların akılları, Celâlinin ma’rifetine âit ilk bilgilerde hayret parmaklarını dudaklarına, üzüntü ve eyvâh ellerini başlarına koymaktan, âriflerin hayrette olan kalbleri, Cemâl sıfatlarının esinti ve tecellîlerinden tam bir sükûnet, huzûr ve râhata kavuşmakta olup, büyük ve mukarreb meleklerle birlikte Onun cemâlinin muhabbetinde kendinden geçmekte, en büyük Peygamberler topluluğu Onun, yanî Allah ismi ve zikri şerîfinin aşkına tutulmaktadırlar.

Diğer isimler ise, bazı sıfatları göstermektedir. İlim, kudret, yâhud da rızık verme, diriltme gibi. Diğer isimlerin işâret ve manâları, mecâzen de olsa kullar için de kullanılabilir. Rahîm, alîm, halîm, sabûr, şekûr, mutasavvır insan denebilir. Ammâ hiçbir insana, hiçbir zamân, hiçbir bakımdan, mecâzen bile olsa, zâtın ismi olan bu ism-i a’zam [Allah] denmez. Bunun için O zât-ı pâke mahsûs oldu. Öyle ki, mü’min olsun, müşrik olsun, bu ismi Allahtan başkasına kullanmağa müsâde etmemişlerdir. Diğer isimler ise, bu büyük isme nisbetleri, alâkaları ile bilinirler. Mukît veyâ Hasîb, Allahü teâlânın isimlerindendir denir. Fakat Allah, Mukît veyâ Hasîb’in isimlerindendir denmez. Netîce olarak deriz ki, bu mubârek ismin şeref ve fazîletinden haberi olmayan yoktur.

Beşinci Fasl: Hak teâlânın tenzîhi, selbî [zâtî] sıfatlarından ibâretdir. Şüphe yoktur ki, Allahü teâlâ bütün kemâl sıfatları ile muttasıf olduğu gibi, her noksanlıktan ve zevâl [yok olmak] lekesi taşıyan her hâl ve sıfatdan münezzehtir. Bu cümleyi biraz açalım:
Allahü teâlâ cisim değildir. Zîrâ cisim mürekkebdir [bileşikdir]. Allahü teâlâ ise, mürekkeb değildir. Çünki mürekkeb, cüz’lere, çeşitli parça ve kısımlara muhtâcdır. Allahü teâlâ ise, muhtâc değildir. Zîrâ ihtiyâc noksanlıktır. Ve yine cisim bir yerde bulunmak zorundadır. Allahü teâlâ ise mütehayyiz, yanî bir yerde değildir. Zîrâ cisim, mütehayyız, yanî bir mekânda bulunmağa muhtâcdır. Allahü teâlâ ise, bir mekâna muhtâc değildir. Mekânı o yaratmıştır. Buradan bilmiş oldun ki, Arş onu üstünde taşımıyor. Bilâkis Arş ve Arşı taşıyanlar, Onun kudreti ile oraya kaldırılmıştır.

Allahü teâlâ bir cihette [bir tarafta, bir yönde] değildir. Zîrâ cihet [bir tarafta olmak] cisimlere mahsûstur. O hâlde Hak teâlâ yeryüzüne ne kadar yakın ise, Arşa da o kadar yakındır. O buradadır veyâ şuradadır diye işâret olunamaz. Onun için Çün ve Çigüne, yanî nasıl, nice, ne hâldedir denemez. O bîçün ve bîçigünedir, yanî nasıl ve nice olduğu bilinemez, hiç bir şeye benzetilemez. Zîrâ nasıllık ve nicelik, göz ile anlaşılan ve ihâta edilen [her bakımdan kuşatılan] şeyler için söylenir. Allahü teâlâ ise, bundan berîdir. (Onu gözler idrâk edemez) [En’âm: 103] âyet-i kerîmedir. Yanî gözler ihâta edemez. Allahü teâlâyı âhirette görmek manâsına gelen rü’yet, bir ihâta değildir. İnşâallah biraz sonra buna temâs edilecektir.

Allahü teâlâ araz [sıfat] değildir. Zîrâ araz, kendisiyle bulunacak bir yere muhtâctır.

Allahü teâlâ cevher değildir. Zîrâ cevher hükemâya [felsefecilere] göre, bir yere ihtiyâcı olmayan bir mümkündir. Allahü teâlâ ise, mümkün değil, vâcibdir. Kelâm âlimleri, bir zât ile mütehayyız [berâber] olana cevher derler. Dahâ önce öğrendin ki, Allahü teâlâ mütehayyız ve mütemekkin [bir yerde] değildir. O hâlde cevher de olmaz.

Allahü teâlâ için hareket ve intikâl [bir yerden başka yere geçmek] söylenemez. Bunlar cisme âit özelliklerdir.

Allahü teâlânın şekli ve sûreti yoktur. Bunlar da cisme âit sıfat ve hâllerdendir.

Allahü teâlânın nihâyeti [sonu] yoktur. Çünki nihâyet, ölçülebilen şeyler için kullanılır. Allahü teâla ise, bundan münezzehdir. Allahü teâlâ cisimdir ve cismin gerekleri Onda vardır diyen kâfir olur. İmâm-ı Râfi’î “rahimehullah” (Gurer) kitâbında ve Allâme Seyyid Şerîf Cürcânî “kuddise sirruh” (Mevâkıf şerhi)nin başında ve Allâme Celâleddin Devânî “kuddise sirruh” (Akâid-i Adudiyye şerhi)nde böyle buyurmaktadır. Ancak O, diğer cisimlere benzemeyen bir cisimdir, Onun bilinen mekânlara benzemeyen bir mekânı vardır. Bunun gibi cisimlerde bulunan hiçbir özellik Onda yoktur diyenler de oldu. Burada cisim kelimesinden başka bir şey kalmıyor. Böyle diyen tekfîr olunmaz. Çünki Allahü teâlâya itikâdı, diğer cisimlere olan bilgisi gibi değildir. Ammâ bu da doğru değildir. Zîrâ Allahü teâlâ için, ne manâda olursa olsun cisim sözünü ağzına almak tehlükelidir. Çünki Allahü teâlânın isimleri tevkîfîdir, yanî islâm dîninin kullanılmasına izin verdiği isimlerdir. Biraz sonra buna da temas ederiz.

Allahü teâlâ başka bir şeyle birleşmez. Yanî kendinden başkası olmaz. Başka bir şeyin hâline ve şekline girmez. Çünki iki şey birleşir demek, gerçekte, bir şeyin, kendinden bir şey eksilmeden veyâ onda bir artış olmadan başka bir şey olması ve bir olması demektir. O hâlde bu manâ Allahü teâlâ için olsun veyâ bir başka şey için olsun mümkün değildir. Bunun muhal olduğu açık ve bedîhidir. Çünki değişiklik ve iki şey olmaklık, iki şey için, kendi zâtlarının asıllarının muktezâsıdır [îcâbıdır]. Bir şeyin aslının, o şeyden yok olması, ayrılması ise mümkün değildir. Bu bedîhi mukaddimeyi açıklamak için şu yolda bir uyarıda bulunuruz ki, birleşdikten, bir olduktan sonra, eğer ikisi de mevcûd ise, o hâlde onlar hâlâ iki şeydir, birleşmemişlerdir. Yok eğer her ikisi de ortada kalmadıysa, demek ki, birleşmediler. Yanî biri diğerinin aynı olmadı. Hattâ her ikisi de yok oldular ve üçüncü bir hâl ortaya çıktı. Bu ise, ittihâd, birleşme, bir olma değildir. Eğer biri kalır ve diğeri yok olursa, yine ittihâd, birleşme olmaz. Birinin yok olması, diğerinin ise olduğu gibi kalması olur. Çünki var ile yok nasıl birleşebilir. Eğer birleşmeden maksad, mecâzî olarak, bir şeyin başka şey olması ise, değişme ve onun hâline geçme, yâhud cevherinde bir değişme ile olursa, suyun buhârlaşıp hava gibi olması, yâhud sıfatında bir değişme olursa, beyâzın siyâh olması gibi, şüphesiz bu da, Allahü teâlâ hakkında söylenemez. Zîrâ biraz önce öğrendin ki, Allahü teâlânın zâtında ve sıfatlarında değişme ve tegayyur [başka hâl alma] hiç bir bakımdan câiz değildir. Eğer birleşmekten murâd, iki şeyin bir olması değil de, bir şeye başka bir şeyin ilâvesi ve katılması ile, üçüncü bir şey meydâna gelmesi ise ki, toprağa su karışdırılırsa çamur olur, yâhud tahtaya bir şeklli tahta dahâ eklenirse, sedir, yanî oturacak sandalye, koltuk olur. Allahü teâlâ için bunu söylemek de mümkün değildir. Zîrâ iki şeyin aslında bir olması, biri diğerine hulûl etmeden, yanî onun hâlini almadan düşünülemez.

O hâlde, ey kardeşim; bilmelisin ki, Lâ ilâhe illallah söylemen, Muhammedün Resûlullahı onunla birlikde söylemedikce yetişmez ve kabûl edilmez. Yalnız Lâ ilâhe illallah demekle îmân doğru olmaz. Çünki bu kapıdan girmeniz emrolundu ve diğer kapıların hepsini sizin yüzünüze kapadılar. Mâdem ki, böyledir, çâresiz şart oldu ki, bu kapıdan vaz geçmeyip, kesin olarak Muhammed’in “sallallahü aleyhi ve sellem” Hak teâlâ tarafından size ve kıyâmete kadar diğer bütün halka Peygamber olarak gönderilmiş olduğunu bilmelisiniz. Onun buyurdukları ve bildirdikleri, kendinden olmayıp, Hak teâlâ tarafındandır. Nitekim Necm sûresi 3. ve 4. âyetlerinde meâlen buna işâretle, “O arzûsuna göre konuşmaz; Onun konuştukları vahyedilenden başka bir şey değildir” buyurulmakdadır. Bu manâyı anlamak dahâ önce, peygamber olarak göndermek manâsına gelen bi’setin ne olduğunu bilmeğe bağlı olduğundan, bunu açıklamamız lâzım geldi.

Bi’set, Allahü teâlânın kullarından birini, diğer kullarına haber ve ahkâmı bildirmek için göndermesi [vazîfelendirmesi] olup, hakdır. Zîrâ buraya kadar anlattıklarımızdan bilmiş ve öğrenmiş oldunuz ki, bu âlemi, yanî bütün kâinâtı yaratan Hak teâlâdır. Onun vücûd, hayât, ilim, kudret, irâde, ihtiyâr… sıfatları vardır. Var olan her şeyi O yaratmış, yok iken var etmiştir. Hiçbir bakımdan hiç bir kimseden yardım görmemiş, hiç bir ortağı olmamıştır ve yoktur. O hâlde her akıl sâhibi için mümkün ve câizdir ki, Onun hâlis mülkü olan yaratıklarına Cemâl ve Celâl sıfatlarının zuhûru ve ezelî meşiyyetinin tealluk etdiği şekilde mu’âmele buyura. Bunun için kulları arasında birini sırf ihsân ederek onlar için peygamber olarak seçe ve onun dili ile kullarına emir ve yasakları bildire ve peygamberliğini tasdîk için, onun elinde bazı hârikulâdeler [mu’cizeler] yaratıp, bazılarının Onun peygamberliğini kabûl etmeleri, kiminin ise etmemesine sebeb ola! Nitekim hadîs-i kudsîde, “Gizli hazîne idim. Tanınmağı, bilinmeği sevdim. Onun için halkı yarattım” buyurulmuşdur.

İşte bu seçilmiş ve diğer kulları Hakka davet için gönderilmiş kula Nebî [Peygamber] denir. Nebî, nebee fi’linden türeme olup, haber vermek ma’nâsındadır. Bir de Resûl kelimesi vardır. Bu nebîden dahâ husûsî ma’nâ ifâde eder. Ya’nî kendisine yeni bir kitâb, yâhud yeni bir din gelen nebîye, Resûl derler. Bizim Peygamberimiz, hazret-i Mûsâ, hazret-i Îsâ, hazret-i Dâvüd… “alâ nebiyyinâ ve aleyhimüsselâm” bunlardandır. Yeni bir din veyâ yeni bir kitâb sâhibi olmayana –Benî İsrâil peygamberlerinin çoğu böyle olup, Mûsâ aleyhisselâmın dînine davet ile me’mûr idiler– Resûl denmez. O hâlde nebî genel, Resûl özeldir. Yanî her resûl nebîdir, ammâ her nebî resûl olmayabilir.

Peygamber efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” nübüvveti [peygamberliği], açık, seçik ve kesin bürhân ve delîllerle sâbit olmuştur. Bundan sonra anlatacağız inşâallah! Bir şeyin vuku’u, onun imkân dâhilinde olduğunu, muhal olmadığını gösterir. Bi’setin mümkün olması hakkında bu kadar anlatmak herhâlde yetişir. Ammâ din, îmân ve islâm ve dindeki bütün usûller, bu bi’set meselesine bağlıdır ve peygamber gönderilmesini inkâr edenlerin çok şüpheleri vardır, o şübhelerin kaldırılmasını bir zarûret kabûl edip, bu husûsta biraz dahâ geniş yazmağa koyulduk. Tevfîk Allahü teâlâdandır. Hakîkî yardımcı Odur. (Akâid-i Hüseynî)

Onbeşinci fasl: Peygamberlerin gönderilmesi, imkân, hattâ denilebilir ki, vücûb cihetindendir. Çünki müjdeleyici, uyarıcı ve korkutuculardır. İnsanlara din ve dünyâ işlerinde kendilerine yarıyacak muhtâc oldukları şeyleri açıklayıcıdırlar. Yine insanlara, yüksek derecelere ne ile ve nasıl kavuşabileceklerini ifâde edicidirler. Çünki insanlar yaratılıştan noksan olup, liyâkatlarını arttırmağa ve kemâl derecelerine erişmeğe isti’dâtlıdırlar. Allahü teâlâ ise kullarına çok merhametlidir. Bunun için Allahü teâlânın, kullarında bulunan eksiklik ve noksanlığı merhamet ve meded-i ilâhîsi ile izâlesi umulur. Meselâ bir kimsenin gözleri görmeyen birine, şu yoldan dosdoğru yürü, sağa-sola sapma, başına bir kazâ, belâ gelmeden maksadına kavuşursun demesi gibidir. Bununla berâber, bütün âlem, Allahü teâlânın mülküdür. Mâlik, kendi mülkünde istediği gibi tasarruf eder ve bu tasarruflarını kullarına, onların cinsinden olan bir Peygamberle bildirir. Onların cinsinden olmayanla da bildirebilirdi. Ona kimsenin karışma, te’sîr etme hakkı ve iktidârı yoktur.
Vesenîler, Brehmenler ve Müneccimler: “Resûl gönderilmesi muhâl bir iştir. Çünki Resûlün getirdikleri akla uygun ise, aklın gereğinden olup, Peygambere ihtiyâc yoktur; yok, eğer akla ters düşüyor ise, zâten kabûl olunmazlar. Zîrâ akıl, söz birliği ile, Allahü teâlânın huccetlerindendir ve Onun huccetleri arasında bir tenâkuz, çatışma olmaz. O hâlde aklın muhal [imkânsız] dediği ve bildiği şey bâtıldır, boştur” dediler.

Cevâbında deriz ki, Resûl, yanî Peygamber, aklın bilemediği, eremediği şeyleri getirir. Çünki Peygamberlik, Allahü teâlâ ile Onun kullarından akıllı olanlar arasında sefîrlik [elçilik] görevidir. Böylece onların akllarındaki din ve dünyâ işlerinde ermedeki eksiklikleri giderir. Peygamberin gönderilmesi, aklın vâcib olana, mümteni’in mümkün olana ermesi içindir.

Peygamberlerin gönderilmiş olduğu zamânlarda bir kimse kalkıp, peygamberlik iddiâsında bulunsa, mu’cize göstermeden kabûlü gerekmez. Mu’cize ise, Allahü teâlânın, dünyâda peygamberlik verdiği bir kulunu davâsında doğrulamak için, hârikulâde [âdet dışı, olağan üstü] olarak onun elinde, inkâr edenlerin karşı koyamayacağı ve benzerini getiremiyeceği şeyler yaratması, meydâna getirmesidir. Mu’cizenin, peygamberliğin doğruluğunu gösteren tarafı şudur ki, bir Peygamber, peygamberlik davâsında bulunduğu ve “Allahü teâlânın beni peygamber olarak gönderdiğinin en bâriz, açık ve doğru alâmeti, Allahü teâlânın şöyle şöyle yapmasıdır” dediği zamân, Allahü teâlânın, o şeyleri, onu tasdîk için, o şekilde yapmasıdır. O hâlde, nebî [peygamber] ile Allahü teâlâ arasındaki bu münâsebetin ma’nâsı, Allahü teâlâ tarafından, “Doğru söyledin, sen hak peygambersin” demektir. Bu şuna benzer. Vaktin birinde bir büyük hükümdâr, insanların huzûruna gelmesine, bulunduğu dîvânhâneye girmesine izin verir. Etrâfını sardıklarında, biri kalkıp, “Ey insanlar. Biliniz ki, ben bu hükümdârın sizin için vazîfelendirilmiş, bir yardımcısı, bir elçisiyim” der. Sonra hükümdâra hitâben: “Ey melik, eğer ben sözümde ve davâmda sâdık [doğru] isem, kendi âdetine uymayan bir iş yap, meselâ üç defa kalk otur” söyler. Bu sözü duyunca, hükümdâr eğer onun dediğini yaparsa, elbette onu tasdîk ettiğini ve davâsında onu doğruladığını gösterir ve onu yardımcılığı makâmında ibka eder.

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler