Bu mektup Muhammed Mâ’sûm “kuddise sirruh” tarafından, mirza Ubeydullah beğe yazılmıştır. Nasihatin lazım olduğunu, cihatın kıymetini bildirmektedir:

Bâzıları zanneder ki tasavvuf, kendi haline bakıp, başkasına karışmamak, kimseye ilişmemektir. Bu, doğru değildir ve dinde yara açmaya sebep olur. Böyle söyleyen, acaba tasavvuf adamı ve tasavvufçu sözü deyince, kimleri hatırlıyor? Eğer, Ebû Bekr-i Sıddîka “radıyallâhu anh” bağlanan büyükleri demek istiyorsa, bu büyüklerin yolu, sünnet-i seniyeye yapışmak ve bidatlerden kaçmak olduğu, kitaplarında yazılıdır. Halbuki (Emr-i mâ’rûf) ve (Nehy-i münker) ve (Buğd-ı fillâh) ve (Cihad-ı fi sebilillah), Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” sünnetinden, belki İslamiyetin vâciblerinden ve farzlarındandır. O hâlde, emr-i mâ’rûfu terketmek, bu büyüklerin yolunu terketmek olur. Nitekim, bunlardan İmâm-ı Muhammed Behâüddîn-i Buhârî “kuddise sirruh” (Bizim yolumuz urve-i vüskaya yapışmak, yani Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” yolunda ve Onun Ashâbının izinde gitmektir) buyurdu. Bunun içindir ki bu yolda az bir iş, büyük kazanç hâsıl ediyor. Bu yoldan ayrılan, büyük tehlikelere düşüyor. Eğer tasavvuf, emr-i mâ’rûfu terketmek olsaydı, tasavvufun reislerinden olan Muhammed Behâüddîn-i Buhârî “kuddise sirruh” kendi hocası, üstadı olan Seyyid Emir Gilal hazretlerine emr-i mâ’rûfta bulunmazdı. Hocasına karışmak edebe muhalif iken, yine emr-i mâ’rûf yaptı ve Buharanın âlimlerini toplayarak, Allahü teâlânın ismini yüksek sesle tekrar etmenin İslamiyette makbul olmadığını, hepsinin huzurunda ispat etti ve hocasına bundan vazgeçmesinin lüzumunu bildirdi. Hocası da, dini güzel ve doğru söze âşık olduğundan, kabul edip, terketti. Tasavvuf ehli, insanı necata kavuşturacak ve helake götürecek şeyleri bildirmek için, binlerle kitap yazdı. Bu çalışmaları, emr-i mâ’rûf değildir de nedir? Tasavvuf büyüklerinden Hâce Muinüddin-i Çeştiye hocası, (Dostun yolu çok ince ve tehlikelidir. Herkese nasihat et ve tehlikeyi bildir!) buyurmuştu. Şeyh-i ekber Muhyiddin-i Arabî “kuddise sirruh” vahdet-i vücudu dünyaya yaydığı hâlde, zamanındaki sufileri simâ’ ve rakstan yani musikiden ve dans etmekten niçin men’ ediyordu? Bir kısmı itaat edip vazgeçti. Bir çoğu da dinlemedi, vazgeçmedi. Fakat, kabahatlerini itiraf eder oldular. [(Hadika)da ve Ehi Çelebi (Hediye) kitabında buyuruyor ki (Emr-i mâ’rûf yapmak farzdır. Ancak, münkere, fitneye yol açan emr-i mâ’rûfu yapmamak lazım olur).]

Gavs-i samedâni Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî “kuddise sirruh” (Gunyet-üt-talibin) kitabında, uzun uzadıya emr-i mâ’rûfu anlatıyor. Bir yerinde diyor ki: (Bir kimse, bir günah işliyeni görüp de men’ edince, kendine zarar gelmek ihtimali bulunduğu zaman, acaba menetmesi câiz olur mu? Bize kalırsa olur. Hatta çok kıymetli olur. Allahü teâlâ için kâfirlerle cihat etmek gibi sevap verilir. Hele zalim hükümet adamları elinden mazlumu kurtarmak ve memleketi kâfirlik kapladığı bir zamanda imanı izhar için olunca, böyle zamanlarda, nehy-i münker yapılmasını ulema da söylüyor) buyuruyor. Evliyânın büyükleri, sufiyenin imamları, emr-i mâ’rûfu ve nehy-i münkeri terkedici olsalardı, kitaplarında bunları yazarlar mı ve bu derece mübalega ederler mi idi? Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri buyuruyor ki: Kurân-ı Kerîme ve hadis-i şeriflere ve akla uygun şeylere (Mâ’rûf), bunlara uymayan şeylere (Münker) denir. [(Hadika)da dil afetlerini anlatırken buyuruyor ki (Nass ile ve müctehidlerin söz birliği ile yasak edilen şeylere (Münker) denir).] Bunun beheri iki kısımdır. Birinci kısım mâ’rûf ve münkerler meydanda olup âlim olan ve olmayan bunları bilir. Beş vakit namaz kılmak, Ramazan-ı şerif ayında oruç tutmak, zekat vermek, hac etmek gibi şeylerin farz olduğu (Mâ’rûf) ve zina, alkollü içkilerin içilmesi, hırsızlık, yankesicilik, fâiz alıp vermek, başkasının malını gasp etmek ve bunlar gibi şeylerin haram olduğu (Münker)dir. Bunları her müminin emir ve nehy etmesi lâzımdır. İkinci kısmı, yalnız âlimler bilir. Allahü teâlâ için, ne gibi şeylere ve nasıl inanmak lazım olduğu gibi. Bu kısımda olanları, âlimler emir ve nehy eder. Eğer bir âlim, bunları bildirdi ise, âlim olmayanın da, gücü yeterse, bildirmesi câiz olur. Münkerin ikinci kısmı, daha ziyâde imanda, îtikatta olan bozukluklardır. Her müminin Ehl-i sünnet îtikadına yapışması, bozuk imandan, yani dalâletten, îtikatta bidatten kaçınması lâzımdır. Din bilgilerinde âlim olmayan kimse, bidat sahipleri ile münakaşa etmemeli, onlardan uzaklaşmalı, selam vermemelidir. Bayramlarda, sevinçli zamanlarda ziyaretlerine gitmemeli, cenazelerine namaz kılmamalı, onlara acımamalıdır. Îtikadları bozuk olduğu için, onları sevmemeyi ibâdet bilmelidir. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, bir hadis-i şerifte, (İmanında veya ibâdetinde bidat, bozukluk bulunan bir kimseye, Allah için sert bakanın kalbini, Allahü teâlâ imanla doldurur ve korkudan korur) buyurdu.

[(Kenz-i mahfi)de diyor ki (Cehil ve hayvaniyet, yani bidat ve fısk çoğalan yerlerde oturmak nehy olundu. Dinini muhafaza için hicret eden Cennet ile müjdelendi. Bir mahallede sâlih, ârif kimse kalmayıp, fesad ve bidat artınca, başka mahalleye hicret etmek veya böyle bir şehrden başka şehre hicret etmek vâcib olur. Bütün şehirlerde, müslümanlara saldırılıyorsa, başka İslam memleketine hicret edilir. Böyle bir idare yoksa, insan haklarına riâyet edilen, ibâdet etmek serbest olan bir memlekete yerleşmek lazım olur. Zira onların arasında bulunan, gelecek belaya ortak olur. Enfal sûresi 25. âyet-i kerimesinde meâlen, (Zulüm edenlere ve etmeyenlere birlikte gelen fitne ve beladan korkunuz, sakınınız) buyuruldu.)]

Tasavvuf büyüklerinden Fudayl bin Iyad “rahmetullahi teâlâ aleyh”, (Bidat söyleyenleri ve yapanları sevenlerin ibâdetlerini, Allahü teâlâ kabul etmez ve kalplerinden imanlarını çıkarır. Bidat sâhibini sevmeyenin ibâdeti az olsa da, Allahü teâlânın bunu afv buyurmasını ümit ederim. Yolda bidat sâhibine karşı gelirsen, yolunu değiştir) ve (Süfyan bin Uyeyneden işittim, buyurdu ki bidat sâhibinin cenazesinde bulunan kimseye cenazeden ayrılıncaya kadar, Allahü teâlâ gazap eder) buyurdu. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” (Bir kimse, bir bidat meydana çıkarsa veya bir bidati işlese, Allahü teâlânın ve meleklerin ve bütün insanların laneti, onun üzerine olsun. Onun ne farzları, ne de, nâfile ibâdetleri kabul olmaz) buyurdu. Abdülkâdir-i Geylânînin sözü burada tamam oldu.

Sufiye-i kirâmın yolu kimseye karışmamak olsaydı, bunların birisi (Sufiye arasından nikar kalkınca bunlarda hayır kalmaz) buyurmazdı. Şeyh-ul İslam Hirevi Abdullah Ensârî buyurdu ki (Sufiye arasında emr-i mâ’rûfa ve nehy-i münkere nikar denir). [Nikar kalkınca diyen, Ebül-Hasan Ali bin Muhammed Müzeyen olduğu, (Nefehat)de Ebû Saîd-i Harrâz anlatılırken yazılıdır.] Sûfiyye-i aliyyeye bu sûretle iftirâ eden, düşünmüyor mu ki Kurân-ı Kerîm ve hadis-i şerifler, kıyametteki sevaplar ve azaplarla doludur. Günah işliyenlere hazırlandığı bildirilen şiddetli azaplara inanan kimse, din kardeşini bu tehlikeden kurtarmak istemez mi? Ona, elim azaptan kurtulmak yolunu göstermez mi? Bir amanın yolunda kuyu veya ateş bulunursa, yahut bir kimse, başka bir dünya tehlikesine düşerse, bunlar elbette bu kimseye bildirir ve kurtuluş yolunu gösterir. Kendi haline bırakmazlar. O hâlde, daha elim ve şiddetli ve sonsuz olan ahiret azabını niçin bildirmesinler ve kurtuluş yolunu göstermesinler? Bildirmeyen ve göstermeyen, ahiret azabını kabul etmiyor, inanmıyor ve kıyamet gününe îman etmiyor demektir.
Allahü teâlâ, kimseye karışılmamasını sevseydi, Peygamberleri göndermez, dinleri bildirmez, insanları İslam dinine davet etmez ve diğer dinlerin yanlış, bozuk olduğunu haber vermezdi ve geçmiş Peygamberlere inanmayanları azaplarla helak eylemezdi. Herkesi kendi haline bırakır, kimseye bir şey emretmez ve inanmayanlara azap yapmazdı. Allahü teâlâ, müslümanlara [yani İslam devletine, insanların İslamiyeti işitmelerine, müslüman olmalarına mâni olan] kâfirler ile cihat etmeyi niçin emretti? Halbuki cihatda kâfirler için eziyet ve ölüm olduğu gibi, müslümanlara da vardır. Kurân-ı Kerîmde ve hadis-i şeriflerde cihat için ve cihat eden devletler için ve şehitler için faziletler, meziyetler ne sebepten bildirildi? İslam düşmanlığı yapan zalim krallara saldırmak, onlara sıkıntı vermek ve Allahü teâlânın bu mahluklarını harab etmek, niçin emrolundu? Nitekim insana, kendi nefsine düşmanlık etmesini ve nefslerin, Allahü teâlâya düşman olduğunu bildirdi ve nefs ile cihat etmeye cihat-ı ekber ismini verdi ve Allahü teâlâ neden rızasını ve yakınlığını bu cihâtâ bağladı? Allahü teâlâ, niçin nefsleri kendi başına bırakmadı? Demek ki bunlar, Allahü teâlânın düşmanlarıdır. Allahü teâlâ, düşmanlarından intikam alınmasını istemektedir. Allahü teâlâ nihâyetsiz merhametinden dolayı, evvela Peygamberleri “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” sonra bunların yerine, Evliyâyı ve Ulemayı davetci gönderdi. Bunların dilleri ve kalemleri ile sevaplarını ve azaplarını bildirerek, özre ve bahaneye yol bırakmadı. Allahü teâlânın irâdesini ve adetini kimse değiştiremez. Hakikati bilmeyenlerin ve görmeyenlerin sözü ile nizam-ı âlem bozulmaz. Allahü teâlâ, isteseydi, herkesi doğru yola hidayet eder, Cennete sokardı. Fakat, ezelde Cehennemi insanla ve cinle doldurmak istedi. Allahü teâlânın büyüklüğünü anlayabilen bir kimse, Ona sebebini soramaz.

Korkusundan Ona kim ağız açabilir;
Teslim olmaktan başka ne yapılabilir?

Peygambere “sallallâhü aleyhi ve sellem” tâbi olan, insanları davet etmekte ve emr-i mâ’rûf, nehy-i münker etmekte de tâbi olur. Bunları yapmayan, Ona tâbi olmuş değildir. Azgın kâfirler, Allahü teâlânın düşmanı olmasaydı, (Buğd-ı fillâh) farz olmazdı. İnsanı Allahü teâlâya yaklaştıran şeylerin birincisi olmazdı. İmanın tamamlayıcısı olmazdı. Velâyetin ele geçmesine ve Allahü teâlânın rızasının ve hubbunun husulüne sebep olmazdı. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” (İbâdetlerin efdali, müslümanları müslüman oldukları için sevmek, kâfirleri, kâfir oldukları için, sevmemektir) buyurdu. Allahü teâlâ, Mûsâ aleyhisselâma, (Benim için ne işledin) diye sordukta, (Ya Rabbi! Senin için namaz kıldım, oruç tuttum, zekat verdim, ismini çok zikir ettim) deyince, (Ya Mûsâ, namazların sana burhandır. Oruçların Cehennemden siperdir. Zekat kıyamet gününün sıcaklığından koruyan gölgedir. İsmimi söylemen de, kabir ve kıyamet karanlığında seni aydınlatan nurdur. Yani bunların faydaları hep sanadır. Benim için ne yaptın?) buyurdukta, Mûsâ “aleyhisselâm”, (Ya Rabbi! Senin için olan ameli bana bildir!) diye yalvardı. Cenâb-ı Hak: (Ya Mûsâ! Dostlarımı benim için sevdin mi ve düşmanlarıma benim için düşmanlık eddin mi?) mealindeki âyet-i kerime ile cevap verdi. Mûsâ “aleyhisselâm” da, Allah için amelin, (Hubb-i fillâh) ve (Buğd-ı fillâh) olduğunu anladı.

Muhabbet, sevgilinin dostlarını sevmeyi, düşmanlarına düşmanlık etmeyi icap eder. Bu sevgi ve düşmanlık, sâdık olan âşıkların elinde ve irâdesinde değildir. Çalışmaksızın, zahmet çekmeksizin kendiliğinden hâsıl olur. Dostun dostları güzel görünür ve düşmanları çirkin ve fenâ görünür. Dünyanın güzel görünüşlerine kapılanlara hâsıl olan muhabbet de, bunu icap ettiriyor. Seviyorum diyen bir kimse, sevgilisinin düşmanlarından kesilmedikçe sözünün eri sayılmaz. Buna münâfık, yani yalancı denir. Şeyh-ul-İslam Abdullah-i Ensârî “kuddise sirruh” buyuruyor ki (Ebül-Hüseyin bin Sem’un, bir gün hocam Husriyi incitmişti. O andan beri, kalbimde ona karşı soğukluk duyuyorum). Büyüklerin meşhur olan, (Üstadını incitene darılmaz, gücenmez isen, köpek senden daha iyidir) sözünü burada hatırlatmak yerinde olur. Muhabbetin bu iki şartı, Kurân-ı Kerîmde ve hadis-i şerifte bildirilmektedir. [Arzu edenler, yirmidokuzuncu mektubun Fârisî olan aslına veya Arabî ve Türki tercümelerine müraceat buyursun.] Bu âyet-i kerimelerden anlaşıldığına göre, Allahü teâlânın düşmanlarını sevmek, insanı Allahü teâlâdan uzaklaştırır. Teberri etmedikçe, tevelli olmaz. Yani uzaklaşmadıkça, dostluk olmaz. Fakat bu bazılarının yaptığı gibi, insanı, Ashâb-ı kirâmı sevmemek yoluna saptırmamalıdır. Çünkü, düşmanlık, düşmanlara olacaktır. Bunların zannettiği gibi, dostlara düşmanlık merduttur. Sahabe-i kirâmın hepsi, Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzurlarına ve sohbetlerine ve kalbe, ruha şifa olan mübarek nazarlarına kavuşmakla şereflendiklerinden birbirlerini sever, kâfirlere düşmanlık ederdi. Hepsi Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” sevgilileri idi. Bunlardan birine bile düşmanlık, Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” muhabbetin şartı olabilir mi? Böyle söyleyenler, sevgi yerine düşmanlıklarını bildirmiş olmuyor mu?

Sual: Evliyâ-i kirâmdan “kaddesallahü teâlâ esrârehümül’azîz” (vahdet-i vücûd) vardır diyenler, bu dünyada her şey, Allahü teâlâyı gösteren birer aynadır. Hepsinde, Hak teâlânın kemâl sıfatlarından başka, bir şey görünmüyor. O hâlde, her şeyi iyi bilmek, her şeyi sevmek, hiçbir şeyi fenâ görmemek lazım gelmez mi? Nitekim,
Mutlak fenâlık yoktur cihanda. demişlerdir. [Felemenkli filozof Spinozanın panteizm felsefesi, müslümanların vahdet-i vücûd kitaplarından kopyadır.]

Cevap: Kâfirleri sevmemek, onlara kalp ile düşmanlık etmek ve harbilere sert davranmak ve onlarla muharebe etmek, Kurân-ı Kerîmde, açık olarak emredilmiştir. Bunda şüpheye imkan yoktur. Kâfirlerin aslı ne olursa olsun, bizlere Kurân-ı Kerîme tâbi olmak farzdır ve zaruridir. Bizim işimiz nass iledir, fuss ile değildir. [Yani Kurân-ı Kerîm ve hadis-i şerifler iledir. Evliyânın kitabı ile değildir. Mesela Muhyiddin-i Arabî hazretlerinin (Füsus) kitabında bildirdiği, nassa muhalif keşfleri bize senet olamaz.] Kıyamette Cehennemden kurtuluş, saadet-i ebediyyeye kavuşmak, nassa bağlıdır. Fussa bağlı değildir. Hayaller, rüyalar, Evliyânın kalplerine doğan keşfler ve ilhamlar, nass yerine geçemez. Keşfi, ilhamı hatalı olanlar, kendilerini nassa uydurmaya ve vicdan ve keşflerine uymasa dahi nass ile amel etmeye mecburdur. Bunlar, doğru keşflerin hâsıl olması için ve kalp gözlerinin, Peygamberlerin “aleyhimüssalavâtü vesselâm”, ayaklarının tozları ile sürmelenmesi için Allahü teâlâya durmadan, yalvarmalıdır. Şunu da söyleyelim ki vahdet-i vücûd tanıyan Evliyâ, mevcûdatı mertebelere ayırıyor. Her mertebenin hâli ve hükmü başka başkadır diyor. İslamiyetin esâsı olan kesret, yani çokluk ahkâminı elden bırakmıyor. Bunu terketmeyi, ilhad ve zındıklık, yani müslümanlıktan ayrılmak biliyorlar. Emr-i mâ’rûf yapmak ve fasıkları ve kâfirleri fenâ bilmek, diğer ahkâm-ı İslâmiyye gibi, kesret ahkamı olduğundan, bunları terkedenleri, (mülhid) ve (zındık) bilmiş oluyorlar. Mutlak fenâlık yoktur diyenlerin de, nisbi [bir bakımdan] fenâlık vardır demesi lâzımdır. Kâfirleri fenâ bilmekteki ve onlardan uzaklaşmaktaki nisbi fenâlık kâfidir.

Vahdet-i vücûd tanıyanlar, zehr yimiyor. Başkalarının yemesine de mâni oluyor. Akrepi, yılanı öldürüyor ve başkalarına, bunlardan korkmalarını ve sakınmalarını söylüyorlar. Kendilerine itaat edenleri beğenip, dinlemeyenleri, karşı gelenleri sevmiyorlar. Vahdet-i vücûd sahiplerinin büyüklerinden, Celâleddîn-i Rumi “kuddise sirruh” (Mesnevi)de:

Bu söze inanmayanı, şu ânda,
görüyorum, baş aşağı Cehennemde.

buyuruyor. Bu büyükler, tatlı yemekleri, leziz şerbetleri, nefis kumaşları, hazin sesleri, nazif kokuları, latif manzaraları, melih sûretleri, tatsızlarından, çirkinlerinden daha çok istiyor ve seviyorlar. Kendilerine yakın olanları gözetiyor, bunları himaye ediyor, kendilerini ve bunları tehlikelerden koruyor, faydalı şeyleri çekip, zararlı şeylerden kaçınıyorlar. İhtiyaçlarını elde etmeye uğraşıyorlar. Çocuklarını terbiye ediyorlar. Mühim işlerinde birbirlerine danışıyor ve kızlarını ve ailelerini açık gezdirmeyip, yabancıların bunlara yaklaşmasına müsaade etmiyorlar. Çocuklarını fenâ arkadaşlardan koruyorlar. Zâlimlere ve düşmanlarına cezalarını veriyor ve hastalarını zararlı gıdalardan perhiz ediyorlar. Bunlar, vahdet-i vücûd mudur? Yoksa kesret-i vücûd mu? O hâlde, bu alçak dünya işlerinde, kesret ahkamına riâyeti terketmek mubah olduğu hâlde, bunları gözetip de, ahiret işlerinde bu ahkama riâyet farz olduğu hâlde, terketmek ve vahdet-i vücûd hilesi ile kulluk vazifelerinden kurtulmak istemek, insafa yakışır mı ve akla uygun olur mu? Bunun sebebi, ahkâm-ı ilâhiyyeye inanmamak ve Peygamberlere îtikat etmemektir ve kıyamete ve kıyametteki azaplara ve nimetlere imansızlıktır. Vahdet-i vücûd tanıyanlardan, halleri doğru olanların, dinlerindeki kuvvet, işlerinin ahkâm-ı İslamiyeye uygunluğu, kitaplarda uzun uzadıya yazılıdır. Pederim ve üstadım, sebep-i hayatım ve saadetim abdestte, taharette ve namazda pek ziyâde dikkat ve edeblere riâyet ederdi ve (Bunları, babamdan görerek öğrendim. Her bir edebe, bütün incelikleri ile riâyeti, kitaplardan öğrenmek kolay değildir) buyururdu. Babaları, yani bu fakirin dedesi, vahdet-i vücûd sâhibi ve (Füsus) kitabının mârifetlerinde, eşi bulunmayan bir ârif iken, ahkâm-ı İslamiyeyi gözetmesi, fevkalede çok idi. Kendileri bu davranışı, üstadı Rükneddin-i Çeşti hazretlerinin hareketlerinden görerek öğrendiklerini, onun ise, vahdet-i vücûd Evliyâsının büyüklerinden olduğu ve hâl ve keşflerine mağlub olduğu hâlde, ahkâm-ı İslamiyeye yapışmakta fert-i kâmil idiği, herkesce malum idi, buyururlardı. Ubeydullah-i Ahrâr hazretleri vahdet-i vücuda mail oldukları hâlde, ahkâm-ı İslamiyeye yapışmakta ve İslamiyeti yaymakta, misli yok idi. Çok defa buyururdu ki (Eğer ben şeyhlik etseydim, hiç bir şeyh, kendisine talebe bulamazdı. Fakat, şeyh olmak için değil, dini, İslamiyeti yaymak için emrolundum). Şeyh-i ekber Muhyiddin-i Arabî, hadis ilminde sâhip-i isnad ve fıkıh ilminde ictihad makâmında idi. Buyurur idi ki (Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Hesaba çekilmeden evvel, hesabınızı görünüz) emirleri ile bazı meşayih, her gün ve her gece yaptıkları işlerden kendilerini hesaba çekiyor. Ben, hesapta onları geçtim ve işlediklerimle beraber, düşündüklerimde de, hesabımı görüyorum). Vahdet-i vücudun kurucusu ve reisi gibi olan, Sultan-ül-ârifin Bâyezîd-i Bistâmî ve Seyyidüttâife Cüneyd-i Bağdâdî, tepeden tırnağa kadar, İslamiyete uymuş idiler. Beyazıt namaz kılarken göğüs kemiklerinin hırıltısı işitilirdi. Hallac-ı Mansurun sözlerini herkes işitmiştir. Bununla beraber, her gece gündüzde bin rekat namaz kılardı ve idam olunduğu günün gecesinde beşyüz rekat kılmıştı. [(Mârifetname) de diyor ki (Evliyânın iki alâmeti vardır: Ettazim-ü li-emrillah veşşefakatü li-halkıllah. Yani, Allahü teâlânın emirlerine tazim ve hürmet ve mahluklarına şefkattir).]

Ne kadar şaşılır ki kimseye karışmamalı, vicdanlara tecavüz etmemeli diyenlerden bâzıları, her biri başka yola sapmış bulunan Yahudi, Cukiye, Berehmen, Mülhid, Zındık, Ermeni, [Mason] ve mürted kâfirleri ile iyi görüşüyor ve sevişiyorlar da, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” sünnetine, yani yoluna yapışan Ehl-i sünnet vel-cemaate mürteci, gerici ve yobaz diyor ve (Cehennemden kurtulacak yalnız bunlardır) diye müjdelenen ve (Benim ve Ashâbımın yolunda yürüyenler yalnız bunlardır) diye meth-u senaya mazhar olan bu hakiki müslümanlara düşmanlık ediyorlar. Kâfirler ile sulh ve dostluk edip, bu doğru müslümanları incitmekten ve bunları tahkir ve yok etmekten zevk alıyorlar. Alemlere rahmet olan Muhammed aleyhisselâmın izinde gidenlere düşmanlık, Kurân-ı Kerîmde adavetle emrolunan kâfirlere dostluk, nasıl vahdet-i vücûddur ve nasıl beraberliktir? Bu düpedüz kâfirlik ve İslam düşmanlığı değil midir?

Peygamberlerin, Ashâb-ı kirâmın, Tabiînin ve Selef-i sâlihinin “radıyallâhu anhüm ecma’în” hepsi, emr-i mâ’rûf ve nehy-i münker yapmak için ne kadar uğraştı. Bu yolda ne kadar eziyetlere ve cefalara katlandılar. Kimseye karışmamak dinimizde iyi olsaydı, kalbin bir günahı inkâr etmesi, imanın alâmeti buyurulmazdı. Nitekim, hadis-i şerifte, (Günah işleyeni, eliniz ile men’ ediniz, buna kuvvetiniz yetmezse, söz ile mâni olunuz. Bunu da yapamaz iseniz, kalbiniz ile beğenmeyiniz! Bu ise, imanın en aşağısıdır) buyuruldu. Emr-i mâ’rûf yapmamak iyi olsaydı, günah işleyen bir kavm helak olurken, bunlara emr-i mâ’rûf yapmayan âbid de, birlikte helak olmazdı. Nitekim, bir hadis-i şerifte, (Allahü teâlâ, Cebrâil aleyhisselâma, filan şehri yerin dibine geçir, diye emretti. Cebrâil, ya Rabbi! Bu şehrdeki filanca kulun sana bir ân isyan etmedi. Hep itaat ve ibâdet ediyor deyince, onu da beraber geçir! Zira günah işleyenleri görünce, bir kerecik yüzünü değiştirmedi) buyuruldu.

Sual: Mâide sûresi, yüzsekizinci âyet-i kerimesinde meâlen; (Ey îman eden kullarım! Kendinize dikkat ediniz! Doğru yolu bulursanız, başkasının sapıtması size zarar vermez) buyurulmaktadır. Burada, emr-i mâ’rûf ve nehy-i münker yapmaya müsaade edilmiyor denirse?

Cevap: Buradaki doğru yolu bulmak için, emr-i mâ’rûf ve nehy-i münkeri de yapmak lâzımdır. Yani âyet-i kerimede meâlen; (Ey mümin kullarım! Emrettiğim işleri, ibâdetleri yapar ve emr-i mâ’rûf ve nehy-i münker eder iseniz, başkalarının yoldan çıkması, size zarar vermez) buyurulmaktadır. Bu âyet-i kerimenin, ne zaman ve ne için geldiği ve bundan sonra emr-i mâ’rûf ve nehy-i münker hakkında, nice âyet-i kerime ve hadis-i şerifler emir buyurulduğu, kitaplarda yazılıdır.

Sual: Emr-i mâ’rûf ve nehy-i münker ve kâfirler ile cihat, Peygamberlerin yoludur. Evliyânın yolu, vicdanlara dokunmamak, kimseye karışmamak değil midir?

Cevap: Bunlar nass ile farzdır. Farzlar herkes içindir. Bazı kimselere mahsus değildir. Farzları yapmakta, Peygamberler, Evliyâ, âlimler ve câhiller müsavidir. Tekrar söyleyelim ki Cehennemden kurtulmak ve saadet-i ebediyyeye kavuşmak, Peygamberlere tâbi olmaya bağlıdır. Evliyânın velâyetten, muhabbetten, mârifetten ve kurb-i ilâhîden ellerine her ne geçerse, bunları Peygamberlere tabi ve tufeyl olmak sayesinde kazanırlar. Bu yolun gayrısı dalâlet yoludur, şeytanların yoludur. Abdullah ibni Mesut “radıyallâhu anhüma”, buyuruyor ki bir gün Peygamber “sallallâhü aleyhi ve sellem” bize bir doğru çizgi çizdi ve (Bu, insanı Allahü teâlânın rızasına kavuşturan doğru yoldur) buyurdu. Sonra, bu haddin iki tarafına, balık kılçığı gibi, eğik çizgiler çizip, (Bunlar da, şeytanların saptırdığı yollardır) buyurdu. O hâlde, bir kimse, Peygamberlere tâbi olmadan, doğru yolda yürümek isterse, muhakkak iğri yola sapar. Eğer eline bir şeyler geçerse, istidrâcdır. Yani, sonu zarar ve ziyandır. Ubeydullah-i Ahrâr “kuddise sirruh” buyurdu ki (Kalbe gelen bütün keşfleri, halleri bize verseler, fakat kalbimizi Ehl-i sünnet îtikadı ile süslemeseler, kendimi mahvolmuş ve hâlimi harab bilirim. Bütün haraplıkları, felaketleri üzerime yığsalar, lakin kalbimi Ehl-i sünnet vel-cemaat îtikadı ile şereflendirseler, hiç üzülmem). Evliyâya hâsıl olan haller, keşfler, eğer Peygamberimize “sallallâhü aleyhi ve sellem” tâbi olmakla beraber ise, nur üstüne nur olur ve İslamiyetin incelikleri, esrarı hâsıl olmaya başlar. Sahabe-i kirâmın hepsi “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” ve Selef-i sâlihin ve Meşayih-i müstakim-ül ahval, böyle idi. Tasavvufta, nübüvvet yolu ve velâyet yolu diye ayrılan iki yol, hakikatte İslamiyetin gösterdiği tek bir yoldur. Zira her ikisi de, insanı Peygambere “sallallâhü aleyhi ve sellem” tâbi olmak şartı ile erdiriyor. Bunun gibi, Allahü teâlânın rızasına, mârifetine götüren yollar, mahlukların nefesleri kadardır, sözü de doğrudur. Çünkü, her hayâlî, aslına kavuşturan bir yol vardır ve her mahlukun (Ayn-ı sabite)si, yani (Mebde-i te’ayyün)ü, yani yaratılmasına ve vücutda kalmasına vasıta olan isim-i ilâhî başkadır. Bu yolların hepsinden vasıl olmak, ahkâm-ı İslamiyeyi yapmaya bağlıdır. İslamiyetten ayrılan, yolda kalır veya yoldan çıkar. O hâlde, bütün yolların başlangıcı İslamiyettir. Yani İslamiyet, bir ağacın gövdesine benzer. Bütün tarîkatler, yani yollar, bu ağacın dalları, damarları, filizleri, yaprakları ve çiçekleri gibidir.
[Emr-i mâ’rûf iki sûret ile yapılır: Birincisi, söz, yazı ve her nev’ yayın vasıtası iledir. Bunu yaparken, bilgi az ise ve şahsa, adetlere, kanunlara dikkat ve riâyet edilmezse, fitneye sebep olabilir. İkinci yol, hâl ile İslamın güzel ahlakına uyarak, numune olmaktır. Herkese tatlı dil, güler yüz göstermek, kimseyi incitmemek, kimsenin malına, ırzına göz dikmemek, kanunlara uymak, vergilerini, borçlarını ödemek, en tesirli, en faydalı nasihat yapmak olur. Bunun içindir ki (lisan-ı hâl, lisan-ı kalden entakdir) demişlerdir. Görülüyor ki İslâmin güzel ahlakına uygun yaşamak, emr-i mâ’rûf ve nehy-i münker yapmanın en güzel yoludur. Mühim bir farzı yapmaktır. İbâdet etmektir. Tasavvuf, insanı, Rabbine yaptığı ibâdetlerde lazım olan ihlasa ve insanlara karşı lazım olan güzel ahlaka kavuşturan yoldur. İnsana bu yolu Mürşid-i kâmil öğretir. Her ilmin mütehassısları vardır. İnsan, bir ilmi, bunun mütehassısından öğrenir. Tasavvuf ilminin mütehassısı, İnsan-ı kamildir. Başka ilimlerin mütehassıslarına kâmil denmez.]

Huda Rabbim, nebim hakka Muhammeddir Resûlullah,
hem İslam dinidir dinim, kitabımdır kelamullah.
Akaitte, ehl-i sünnet oldu mezhebim, hamdolsun,
amelde, Ebû Hanîfe mezhebi, mezhebim vallah.
Dahi zürriyetiyim Âdem aleyhisselâmın hem,
Halîlin milletiyim, dahi kıblem Kâbe, Beytullah.
Hep Ashâb-ı güzin, tabiîn ve müctehidlerin,
nekim var ehl-i sünnet velcemaat, cümle ehlullah.

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler