13. BÖLÜM

Mazher-i Cân-ı Cânân hazretlerinin talebelerine yaptığı aklı artdırıcı nasîhatleri:

Buyurdular ki: Verâ ve takvâ yolunu önde tut. Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” tâbi olmayı candan kabûl et. Hâlini Kitâp ve sünnete göre ölç, eğer bunlara uygun ise, kabûle lâyık, muhâlifse merdûddur. Ehl-i sünnet ve cemâat itikâdına sarılarak, hadîs ve fıkıh öğren. Ulemânın sohbetinde uhrevî sevâp kazan. Gücün yeterse hadîs-i şerîf ile amele devâm et. Yoksa bazen onunla amel et. Tâ ki onun nûrundan mahrûm kalmayasın. Habîb-i Hüdâya tâbi olmak niyetiyle ve Allahü teâlânın rızâsını kazanmak niyeti ile ameli tercîh et. Gönlü iki cihâna âit maksatlardan, düşüncelerden uzak tut. Amelin nedir ki, onu satışa arz ediyorsun. Gücün kimdendir ki, o gücü kendine âit zannediyorsun. Halvete yapış da, safâ hâlini ele geçir. Zîrâ dervîşin sermâyesi safâdır. Dünyâlıklardan elinde bulunanları elden çıkmak üzere tut. Çünki dünyâlıklar âhırette geri bırakılacaktır. İbâdet ve zikr-i Hüdâ husûsunda kendini sıcak tut. Bu günün amelini yarına bırakma. Meşâyıha muhabbet husûsunda akîdenin derinliğini arttır. Çünki Allahü teâlânın dostlarıyla dostluk, Allahü teâlâya yakınlığa sebeb olur. Pîrin huzûrunda başkasına iltifât etme. Onun sohbetine devâm ederken nâfile ibâdeti arttır ki, vakitlerini sabır ve tevekkül ile geçirmen mümkün olsun. Başkasına sığınma düşüncesini aklından çıkar. İşini Allahü teâlâya havâle et. Ölümü yakın, Allahü teâlânın vaadinin doğruluğunu halvetin sermâyesi bil. Gönlünde tereddüd yoksa, uzlet gerekir. Çünki vakti gelince rızık ulaşır. Eğer ıyâl, çoluk-çocuk endîşesi kalbini meşgûl ediyorsa, sebeplere yapışmak Enbiyânın “aleyhimüsselâm” sünnetidir. Gönlün itimâd etmediği belli şekilde tevekküle ve doğru yola aykırı değildir. Dervîşin sermâyesi, gönlün boş olması, kalbin cemiyeti, maksûdu intizâra bağlamak ve asıl maksadı bekleyen bir gönüldür. Gönüldeki cemiyetin dağınıklığa düşmemesine, düşüncenin tek bir tarafa yönelmesine halel gelmemesine dikkat etmelidir. Kanâati meslek edin. Hırs ve tama’ı gönülden çıkar. Yâr ve ağyâra ümmîd bağlama. Varlığı ve yokluğu bir tut, kimseye hakâret gözüyle bakma. Kendini herkesten aşağı ve âciz gör. Mevlâyı talep yolunda kibri bir tarafa bırak. Gurûru elinden at. Şöyle demişlerdir: “Dervîşlik, kafasındakileri, düşünceleri bırakmak, aklına gelen düşüncelerden uzak durmak, düne ve yârına âit düşüncelerden kurtulmaktır.” İbâdet ve tâatlarınla övünme. Kendi kusûrunu görmeyi ve kendini yok bilmeyi sermâye yap. Ne kadar yapılabilirse nefse muhalefet güzeldir. Fakat nefsde darlık ve tâatle oluşan şevkin zindeliğini arttırmayacak kadar da olmamalı. Bazen nefse yardımcı olmalı. Çünki müminin nefsinin hoşnûtluğu sevâb kazanmaya sebep olur. Bir kere fakîrin nefsi mütemessîl olup, bana şöyle bir yemek yedirseler, her istediğim olsa diye arzû etti. O sırada bunu yapması istenecek kimse yanımda yoktu. Bir müddet sonra nefsim yine aynı şeyleri istedi. O sırada orada birisi bulunuyordu. Fakîrin emriyle o yemeği hazırladı. Hiçbir şeyle çözülmeyen bu müşkil çözüldü.

Buyurdular ki: Yemek eğer şükrü güzel yapmak niyetiyle tatlandırılırsa, dahâ güzel olur. Çünki böyle tatlandırılmazsa, şükür gönlün derinliklerinden yapılmaz. Lezzetli yemeği su ile karıştırıp, tatsızlaştırmak nimeti ilâhîyi toprağa atmak olur. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” yemeği ona rağbet ederek yerdi. Eğer rağbet olmazsa ellerini geri çekmezlerdi. Bizim nefsimiz, hazret-i Cüneyd’in, Şiblî’nin “rahmetullahi aleyhimâ” nefsleri gibi değildir. Çünki onlar acı için de şükrederler ve “Sabır yüzü ekşitmeden acıyı yudumlamaktır” derlerdi. Yalnız dil ile yapılan şükür de, sabrın bir şûbesidir. Çünki sabrın acılığı gönülde bulunmaktadır.

Evliyânın mezârlarını ziyâret etmek sûretiyle cemiyet feyzini iste. Meşâyıh-ı kirâmın ervâh-ı tayyîbelerine Fâtiha ve salavâtın sevâbını hediye ederek, Allahü teâlâ katında vesîle yap. Zîrâ zâhir ve bâtın saâdeti bununla hâsıl olur. Fakat mübtedîlerin kalbi tasfiye etmeden, evliyânın kabrinden feyze kavuşması zordur. Bu sebeble hazret-i Hâce Nakşibend “kuddise sirrehul’azîz” şöyle buyurdular: Hak teâlâya mücâvir olmak, kabirlere mücâvir olmaktan evlâdır. [Bu sözün açıklaması şöyledir: Mübtedînin pîri hayâtta iken başka şeyhlerden feyz istemesi ve pîrinin yanında başkasına teveccüh etmesi uygun değildir. Bir yerden istifâde eden, her yerden istifâde eder. Her yerden istifâde etmek istiyen, hiçbir yerden istifâde edemez. Bu yolun büyüklerinin sâbit hükmü, meşhûr sözüdür. Hâlbuki mübtedînin kendi pîrine mücâvir olmadan Hak sübhânehuya mücâvir olması mümkün değildir.]

Düğün ve çerâgân (etrâfı lambalarla donatma) âdetlerine mukayyed olma. Çünki bu kalabalıktan çadır istemek ve alışveriş ve büyük küçük gözetme durumlarına sebep olur. İhtiyâç sâhiblerine altın para vermek dahâ çabuk sevâp kazandırır.

Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” uymak husûsunda takvâ ve temizlik elbisesiyle süslen. Ehl-i sünnet ve cemâat itikâdına sarıl. Hevâ ve bid’atın zulmetinden uzak dur. Hâllerini dâimâ kitâp ve sünnete göre kontrol et. Eğer bunlara uygun düşerse makbûl, uygun düşmezse merdûddur. Mümkün olduğu kadar gördüğün sahîh hadîs-i şerîfe göre amele devâm et. Gücün yettiği kadar onunla amel etmeye çalış. Bütün ömründe, bir kere de olsa, sahîh hadîs-i şerîfin nûrundan mahrûm olma. Halvete yapışmak sûretiyle safâ hâlini elde etmeye çalışmalı. Bu fakîrin ömrü boyunca kazandığı şey safâ hâlidir. Bir kimse neye kavuşmuşsa safâ hâli sebebiyledir. Taleb yolunda sıcak ve dikkatli olmaktır. Beyt:

Yiğitlerin işi aydınlık ve sıcaklıkdır,

Alçakların işi hîle ve uğursuzlukdur.

Neyi tutarsan kısa ve öz tut. Nerede olursan ol Hak teâlâ ile ol. Böyle olmak, senin kadrini ve durumunu gözünün önünde tutar. Böylece gerçek değerin gözünün önünde olunca, biri seni medhedince ondan sevinmez, zem edince de kırılmazsın. Zîrâ böyle durumlarda insanın hâlinin değişmesinin en büyük sebebi kendi hâlini ve mertebesini bilmemesidir. Meselâ bir kimsenin mertebesi bir sîr (bir sarımsak başı kadar) ise öyle bilir ve kabûl eder. Bu durumda, eğer başka biri onun değerini bundan aşağı ve yukarı tutarsa, o kimsenin hâlinde bir değişiklik olmaz. Zîrâ o kat’î olarak değerinin ne olduğunu bildiği için, kendinin yarım sarımsak değerinde olduğunu söyleyen kimsenin inkâr eden birisi olarak kabûl eder. İki sarımsak başı değerinde olduğunu söyleyenin sözünün fazla olduğunu bilir.

Ayağını ahkâm-ı islâmiyye ve tasavvuf caddesi üzerinde doğru ve düzgün tut. Meşâyıha muhabbeti yüce ve muhkem bir dağ gibi tut. Pîrin huzûrunda başka bir kimseye müteveccih olmamalı, başka bir kimseye iltifât etmemeli. Bu iltifât ister şahsın kendisine, ister sözüne olsun. Şöyle nakledilir: Muhammed Sâdık’ın “kuddise sirruh” huzûrunda bir şahıs onun mürîdlerinden birine hitâb etti. O mürîd ona aslâ cevâp vermedi. O şahıs hitâpta çok ısrâr edince, Muhammed Sâdık hazretleri mürîdine o kimseye cevâp olarak şu beyti söyle buyurdu:

Beyt:

Ben kaybolmuşum beni arama,

Kaybolmuşlardan bahis sorma.

Hayât yolunu tevekkül ağıyla bitirmeli. İhtiyâcını Allahü teâlâdan başkasına aslâ söylememeli ve aslâ Ondan başkasına sığınmamalı. Çünki tevekkül husûsunda teveccüh nazarı Haktan tarafadır. Tevekkül dışında ise halk tarafınadır. İstekle olmadan belli bir sebebe küllî, yanî tam bir itimâd olmazsa, tevekküle aykırı değildir. Şüpheli olmayan fetihlerin (açılmaların) reddi de makbûl değildir. Bu zamân parçasında sırf tevekkül, cemiyetsizliğe sebep olur. Hâlbuki sofiyyenin sermâyesi işte bu cemiyettir. Yetecek kadar rızkın kuvvetiyle kanâat kuvvetlenir. Tama’ı kesmekle teşvîş hâli, yanî karışıklık giderilir. Allahü teâlâ bu fakîre iki ni’met ihsân etmiştir. Bunlarla hayâtım hoş geçmektedir. Biri ihtiyacım olan şey vaktinde (derhâl) hâzır oluyor. İkincisi tama’ fidanı gönül toprağında meydâna çıkmıyor.

Yârdan ve ağyârdan ümmîdsiz olmalı.

Onların varlığını ve yokluğunu müsâvî saymalı.

Beyt:

Arzû ve isteklerden ümmîd kesmek külfetimi giderir,

Her bağlı iş sonunda benim müşkilimi giderir.

İyi görmeye gücün yettiğince, kedi ve köpek bile olsa hakâret gözüyle bakma. Tâat ve ibâdetine mağrûr olmamalı. Zîrâ ihtiyârı, yanî irâde ve isteği terk ve amelleri kusûrlu görmek, bu tarîkatta lâzım olan şeylerdendir. Beyt:

Günâha üzülmek, tâ’ate mağrûr olmakdan iyidir,

Ey hakîkatden uzak Mazher! Namâzınla öğünme.

Mümkün olduğu kadar nefse muhâlefet iyidir, güzeldir.

Beyt:

Nefs ejderhâdır bu nasıl ölür,

Sâdece âletsizlik gammından.

Lâkin nefse o kadar muhâlefet ve inat yapmamalı. Çünki sonra ona darlık gelir. Fakr vefâkânın (yoksulluğun) ağır yüküne tahammül edemez. Tâkatsizlik gamdan gönül darlığı yolunu önde tutup, arsızlık ve serkeşlik yapmaya başlar. Asıl maksâttan yüz çevirir. Bu sebeple zamân zamân nefsin arzûsunu yerine getirir. Onu arzûsuna ulaştırır. Nihâyet nefs mü’min nefsidir. Mü’min bir kula hizmet gibi ona (onun nefsine) hizmet de sevâptır. Ne isterse hemen ona vermeli. Hattâ ne ister ve temennî ederse, önce ona vaad etmeli. Eğer istediğinden vazgeçerse, zâten maksât budur. Eğer vazgeçmezse yine vaadde bulunulur. Eğer vazgeçerse ne âlâ. Yine isterse aynı şekilde (isteğini, arzûsunu) tedrîcen unutuncaya kadar, onu (nefse) keşke ve ümmîd ediyorum ile oyalar. Yanî keşke isteğini yerine getirebilseydim, böyle olacağını ümmîd ediyorum ile mukâbele eder. Eğer nefsin arzûsundan hiç vazgeçmeyeceği hâllerinde gevşeklik olacağı bilinirse, nefs bir kere doyurulur. Bir dahâ onu arzû etmeyinceye kadar, meşrû ve mubâh olmak şartıyla ne isterse yerine getirilir. Fakîrin nefsi bir kere kendi misâli şeklini alıp, karşıma çıkmış, sütlac temennî edip, kim şu ân bana mîdem dolacak şekilde yedirirse, her ihtiyâcına kavuşsun, dedi. Bu durumu bir büyük zâta anlattım. O zât bana çok teessüf etti. Böyle bir durum başına gelirse beni haberdâr ediniz. Ona (senin nefsine) hizmet edeyim, dedi. Fakîr zahmet etmeyin, dedim. Bir müddet sonra nefsim aynı şekilde karşıma çıktı. O zâta bu durumu haber verdim. Hemen bir sütlaç hâzırlayıp önüme getirdi. Onu yedirdi. Birkaç gün sonra o zât şöyle dedi: Gönlümde bir hâcetim vardı. Bir türlü hâsıl olmuyordu. Sütlaç hâzırlayıp, yedirmemin bereketiyle Hak sübhânehü ve teâlâ benim ihtiyâcımı giderdi. [Buradan anlaşılıyor ki, bu kâmil nefsin hassasıdır. Ona hizmetle insanlar feyze kavuşur.]

Tatsız yemeği şükür yapmak için bir çeşit maslahattan dolayı tatlandırırsa bir zararı olmaz. Hattâ dahâ güzel olur. Tatlı ve lezzetli yemeği su ile karıştırıp, tatsızlaştıranlara şaşılır. Zîrâ tatsız yemekten dolayı, şükür gönülden yapılamaz. Ancak dil ile yapılır ki, bu şükrün sûretidir, hakîkati değildir. Hattâ dil ile yapılan şükür, sabrın şûbesidir ki, buna habs-i nefs denir. Bu şükretmemeye sebep olur ve sünnet-i seniyyeye uymaya mânidir. Çünki nefse muhâlefet için bundan dahâ sert bir şey yoktur. [Nitekim bu satırları yazan fakîr (Abdullah-ı Dehlevî hazretleri) hazret-i Îşân Mazher-i Cân-ı Cânân’ın “kuddise sirruh” huzûrunda bir kere, bir kısım yemeği biraz değişik ve tatsız yapmıştım. Bunu görünce çok nâhoş oldular. Zâyi ettiğin bu yemeğe mahsûs olan tecellî sizin boynunuzdadır. Böyle kolay hareketler güvenilir sofiyyenin âdeti değildir, buyurdu.]

Hak teâlâ bizi şeytânın çok ince olan mekr ve aldatmalarına o kadar vâkıf ve âgâh eyledi ki, eğer isteseler de benim sevdiklerimin buna güçleri yetmez. Ancak zorla olabilir. Bu da ayrı birşeydir. Bereketlenmek için gidilmesi gereken mezârları ziyâret ile ve onların pâk rûhları vesîle edilerek zâhirî ve bâtınî fütûhata tâlib olmalı. Hergün onların rûhlarına Fâtiha da okumalıdır ki, çok bereketlere vesîle olur. Tarîkata yeni başlayanların sayısız fütûhat için şeyhin sohbeti fâidelidir ve lâzımdır. Kabirleri ziyâret ve oralara komşu olmak, oralarda kalmak böyle değildir. Görmezmisin ki, insanlar Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” kabr-i şerîfini ziyârete gidiyorlar. Ziyâret saâdeti ile şerefleniyorlar. Fakat o hazretin bâtınî kemâlâtından nasîplenmeden geri dönüyorlar.

Beyt:

Îsâ aleyhisselâmın merkebi Mekkeye gitse de,

Geri dönünce merkebdir o yine de.

Ancak rûh latîfesi kuvvetli olan ve âlem-i emr ile tam münâsebeti olan bundan müstesnâdır. O hâlde böyle kimsenin ziyâretinde beis yoktur. Hattâ fâideli olacakdır. Zîrâ rûhî münâsebet olduğundan, mezâr sâhiblerinin bereketli nûrlarından, vâsıtasız elde eder, fâidelenir. Nitekim hazret-i Hâce Ubeydüllah-i Ahrâr “kuddise sirruh” şöyle buyurmaktadır: Ben, 40 gün hazret-i Hâce Behâüddîn Muhammed Nakşibend’in “kuddise sirruh” halîfesi Hâce Alâüddîn Attâr’ın “kuddise sirruh” huzûruna gittim. Bir gün Hâce Büzürk’ün (Behâeddîn Buhârî hazretlerinin) tasarruflarının kemâlinin yüksekliğinden ve meclislerinin bereketlerinden bahsettiler. Sonunda şöyle söylediler: Zamânımızın büyüklerinin sohbeti de ganîmettir.

Buyurdular ki: Hazret-i Hâce Büzürk şöyle buyurdular: Büyükler buyurmuştur ki: Diri kedi, ölmüş aslandan dahâ iyidir.

Şiir:

Ey ihtiyâr kişi ne zamâna kadar kabirleri ziyâretle ömrü geçireceksin,

Bir diri kedi, ârif nazarında bir ölü aslandan dahâ iyidir.

Hazret-i Hâce Alâüddîn Attâr “rahmetullahi aleyh” buyurdular ki: Büyük hâcemiz buyurdu ki, Hak teâlâya mücâvir olmak, Onun yarattıklarına mücâveretden evlâdır. Şu beyti mubârek dilleriyle çok söylerler idi.

Beyt:

Sen ne zamâna kadar mezârdakilere tapacaksın,

Büyüklerin doğru yolundan yürü.

Din büyüklerinin “rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” kabirlerini ziyâretden maksât Hak teâlâya teveccüh olmalıdır. Allahü teâlânın o seçilmiş kulu, yanî kabri ziyâret edilen zât Allahü teâlâya tam bir şekilde teveccühe vesîle olur. Aynı şekilde halka tevâzu gösterirken de, hakîkatte Hak sübhânehüye tevâzu gösterilmelidir. Allahü teâlânın kudret ve hikmetinin eserlerinin mazharı (zuhûr yeri) olduğunu düşünerek, bu maksâdla halka tevâzu Hakka sübhânehü olduğu vakit makbûl olur. Bu manâda olmayan tevâzu, tevâzu değil bir sanat, yanî yapmacık bir iş olur. Büyük hâcenin sözü burada bitti. Düğün ve diğerleri gibi âdet olan merâsimlere önem vermemeli. Çünki bunlara önem vermekte birçok çirkinlikler vardır. Bunlar şöyledir:

1– Âdet olan merâsimler, önem verilince, bunlara önem vermeyen bu yolun büyüklerine muhâlefet yapılmış olur.

2– Çadır istemek, satış ve başka şeyleri yapmaya mecbûr olmaktır.

3– Masraflarda ve aydınlatmada isrâf edilir.

4– İyi değerlendirilmesi gereken vakit zâyi edilir.

5– İnsanların toplantılarında aşağı ve yukarı oturmalar ve izdihâm sebebiyle, makâm ve mevki sâhiblerinin, zenginin ve fakîrin mertebeleri gözetmekde kusûr yapıldığından, şikâyet edilir.

6– Bu âdetlerin devâmı durumunda, altın borç alındığında, bazen ahkâm-ı islâmiyyede harâm olacak şekilde kâr ve fâide sağlama durumları oluyor. Zîrâ fitne dolu bu zamânda, fakîrlerin geçim sebebleri müsâvî tarzda değildir. Düğünlerde âdetleri terk etmeleri çok zordur. Mecbûren borç almaya muhtâç olup, âdete göre hareket etmektedirler.

7– Meşrû olmayan istemek makbûl değildir. Zîrâ “Allahü teâlâ tayyîbdir, tayyîbden başkasını kabûl etmez.” Yine hadîs-i şerîfde şöyle bildirildi: Allahü teâlâ için verilen sadaka önce Hak sübhânehünün eline sonra fakîrin eline geçer. O hâlde böyle bir isteme Allahü teâlâya nasıl lâyık olur ki, onun sevâbı o büyüğe ulaşsın. Bundan dolayı meşâyıhın vefât yıl dönümünde hazret-i Şeyhin âdeti şöyledir: Vefât yıldönümü günü, bazen evlerinde, bugün her zamân yapılan yemeğe bir miktâr ilâve yapmalı derlerdi. Yârândan huzûr-u şerîfinde bulunanlara bu gün işte burada biraz yeyin. Para az olsa da dilek husûsunda fâidesi birçok fâidelere kavuşulan diğer yollardan kat kat fâidelidir. Hizmetin kısımlarından, bedenle yapılan hizmetin fâidesi dahâ çabuk ve gönüle ulaşması bakımından dahâ öndedir. (Hizbü’l-bahr) duâsını her gün okumalısınız. Sabâh namâzından sonra Kureyş sûresini 101 veyâ 11 kere okumalı. Öncesinde ve sonrasında 5 kere salavât-ı şerîfe okumalıdır. Şerri def için tecrübe edilmiştir. Hazret-i Hâcelerin hatmi ve hazret-i Müceddidin “radıyallahü anhüm” hatmi için de eğer sabâh namâzından sonra toplanırlarsa, ona devâm etsinler. Çünki bu meşâyıhın devâmlı yaptığı şeylerdendir. Fâidesi çok, bereketi sayısızdır. Bu büyüklerin yolunda işin esâsı istikâmettir. Çünki istikâmet, kerâmetin fevkindedir, yanî üstündedir.

[Hatm-i Hâcegânın usûlü: Hangi niyet ve maksât için okunursa, önce elleri kaldırıp bir defa Fâtiha sûresini okumalı. Sonra Fâtiha sûresini besmele ile 7 kere, sonra 100 defa salavât-ı şerîfe, sonra İnşirah sûresini (Elemneşrahlekeyi) besmele ile 79 kere, sonra İhlâs sûresini besmele ile 1001 kere, sonra yine Fâtiha sûresini besmele ile 7 kere, sonra 100 salavât-ı şerîfe, sonra Fâtiha okuyup, bu hatmin sevâbını bu hatmin kendilerine âit olan büyüklerin rûhlarına göndermeli. Zîrâ bu büyüklerin isimlerini tayînde ihtilâf vardır. Sonra bu büyükleri vesîle ederek maksâtların ve murâdların hâsıl olmasını Allahü teâlâdan istemeli. Maksâd hâsıl oluncaya kadar buna devâm etmeli. Çünki Allahü teâlâ her zoru kolaylaştırandır. Bunu yâ bir kişi yalnız okur yâhud ne kadar olursa olsun, dahâ fazla kimse aralarında bölüşerek okur. Fakat paylaşanların sayısının tek olması evlâdır. Zîrâ “Allahü teâlâ tekdir, teki sever” ve “Allahü teâlâ nâsır ve mu’indir (yardım edendir)”. Yüksek hocamızın dergâhında okunan hatimde, son Fâtihadan sonra duâ yüksek sesle okunur ki, bu mecliste okunan şeyler Nakşibendiyye büyüklerinin “rahmetullahi aleyhim” mübârek rûhlarına gönderilsin ve onlar vâsıtasıyla Hak sübhânehü ve teâlâdan imdât ve yardım istensin. Zîrâ zâhirî ve bâtınî fütûhât kapılarını hazret-i Mirzâ Sâhib ve onun yârânlarının hepsi açar.

Müceddidin “radıyallahü anh” hatminde, usûlü bütün murâdların hâsıl olması, din ve dünyevî müşkillerin izâlesi için tecrübe edilmişdir. Hazret-i Müceddid’in hatminin usûlü şöyledir: Önce 100 defa salavât-ı şerîfe, sonra ziyâdesiz 500 defa “Lâ havle velâ kuvvete illâbillah”, sonra 100 defa salavât-ı şerîfe dâimâ okunur. Murâd hâsıl olur, müşkiller çözülür. (Ma’lûmât-ı Mazherî)]

Beyt:

İstikâmet ehline feyz iner Mazhar!

Bilmez misin tecellî, Tûr dağı etrâfında olur.

Bu yolda artık keşfe yol yoktur. Kerâmete itibâr yoktur. Vecd ve sima’ın bir değeri yoktur. Vefât yıldönümü kutlamalarının bir mevki’i yoktur. Bu hânedânın hilâfeti, secereye, külâha bağlı değildir. Bu büyüklere mürîdlik, bî’at ve merâsimlere bağlı değildir. Onların bâtınlarının cemiyeti yanında bilinen zevklere ve vecdlere itibâr yoktur. Kitâp ve sünnete uymak yanında örfe âit eserlerin ve hâllerin kıymeti yoktur. Bundan dolayıdır ki, hazret-i Müceddid “radıyallahü anh” şöyle buyurmuştur: (Sofiyyenin yolları arasında, tarîka-i aliyye-i Nakşibendiyyeyi tercîh etmek dahâ iyi ve dahâ münâsibdir. Çünki bu büyükler sünnete uymaya sarılmışlar, bid’atden kaçmışlardır. Eğer mütâbeat devletine sâhib olunursa, dervîşlik hâllerinden hiç bir şey bulunmasa da saâdettir. Eğer dervîşlik hâlleri bulunur, fakat mütâbeatda gevşeklik olursa, o hâlleri makbûl değildir. Bundan dolayı simâ’ ve raksa cevâz verilmemiş, bunlardan meydâna gelen hâllere itibâr edilmemiştir. Hattâ cehrî zikir bid’at sayılarak men edilmiştir. Hâsıl olan hâllere itibâr edilmemiştir. Bir gün hazret-i Îşân’ın yanî hazret-i Bâkî Billâh’ın “kuddise sirruh” yemek meclisinde bulunmuştum. Hâcemizin muhlislerinden Şeyh Kemâl onların huzûrunda yemeğe başlarken Besmeleyi yüksek sesle söyledi. Bu hazret-i Îşân’ın hoşuna gitmedi. Bundan o derece râhatsız oldular ki, yemek meclisine gelmesine mâni olun diye sıkı emir verdiler.)

Hazret-i Îşân’dan yanî hazret-i Hâcem’den işittim. Hazret-i Hâce-i Nakşibend zikr-i cehrîden men etmek için Buhârâ ulemâsını toplayıp, hazret-i Emîr Gilâl’in dergâhına götürmüştü. Ulemâ hazret-i Emîr’e zikr-i cehrî bid’atdir, yapmayınız dediler. Hazret-i Emîr evet yapmayayım. Bu tarîkatın büyükleri zikr-i cehriyi men husûsunda hep ısrâr ediyorlar. Artık simâ’, raks ve tevâcüd husûsunda ne derler siz düşünün. Meşrû olmayan vecdler fakîre göre istidrâc kabîlindendir. İstidrâc sâhiblerinden de hâller ve zevkler meydâna gelir. Âlemin sûretlerinin görüntülerinde meydâna gelen muâyene [bir şeyin hakîkatini anlamak için incelemek] husûsunda Yunan filozofları ve Hind berehmenleri de aynı şeyleri söylemektedirler. Bu bilgilerin doğruluğu harâm ve şübhelilerden sakınmakla birlikde, islâmî ilimlere uygun olup, olmamasından anlaşılır.

Hazret-i Şeyh Seyfeddîn “kuddise sirruh”, bir gece bir taht üzerinde teheccüd namâzı için abdest alıyordu. Ansızın vecd ve simâ’ın zevkinden bîhodluk [kendinden geçme] hâli meydâna geldi. Bir kere zemin üzerine düştüler. Mübârek ellerine şiddetli bir darbe geldi. Sabâhleyin ayılıp kendine gelince ve insanlar onu ziyâret için hücûm edince şöyle buyurdular: Erbâb-ı simâ’ bizi dertsiz bilir. Hâlbuki bir kerecik simâ’dan dolayı o hâle geldim ki, neredeyse hayât ipim kesilecekdi ve rûh kuşum beden kalıbımdan uçup gidecekti. Simâ’a çok meyledenler nasıl hayâtta kalabilirler. O hâlde insâf etmeli, biz mi dertsizlerdeniz yoksa onlar mı? Fakat onlar ma’zûrdurlar. Çünki bizim içimizdeki dertten onların haberi yoktur. Gerçi zâhiren biz kül gibi sâkiniz. Lâkin bâtınımız dert ve gam ateşiyle yanmaktadır.

Beyt:

Herkesle birlikde herkesden bergirân,

Yakmak ve yapmak fakîrin dîni her ân.

Bu sebeble vecd ve simâ’a meyl etmiyorum. Gammımızı ve derdimizi havâs ve avâma göstermiyoruz. Zîrâ bizim tarîkatımız hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk’a “radıyallahü teâlâ anh” mensûbdur. O zâhiren tam bir temekkün, yanî sükûnet ve vakârla müzeyyen idiler. Bundan dolayı vakitlerinin çoğunda, ağızlarında taş parçası bulundururlardı. Sırdaşlarından başkasının onun bâtın hâllerinden haberi olmazdı. Ancak vefâtından sonra öğrenirlerdi.

Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” hazret-i Ebû Bekr’in “radıyallahü anh” evini teşrîf buyurmuştu. Bir de baktı ki, evinin duvarında yer yer yanık ve siyâh lekeler var. Bunun sebebini sordu. Onun gizli hâllerini bilenler şöyle söylediler: Bazen dert dolu gönüllerinden bir âh çekerlerdi. Ateşi evin tavanında yanık ve siyâh lekeler meydâna getirdi.

Beyt:

İçerden âşinâ ol dışardan yabancı,

Az bulunur cihânda böyle gidişât.

Tarîkat-i Nakşibendiyye büyüklerinden biri yolda gidiyordu. Ansızın kulağına simâ’ geldi ve kendinden geçti. Son derece bîtâb bir hâlde oturdu ve “Simâ’-ı beytül-mâl mühlîkdir [öldürücüdür]” buyurdu. Bundan dolayı simâ’ harâm oldu. Fakîrin simâ’ konusunda kuvvetli bir delîli vardır. Bundan simâ’ erbâbının haberi yoktur. Bu mukaddimenin suğrası bedîhîdir. O da şudur: Simâ’ rikkat meydâna getirir. Rikkat, rahmet-i ilâhîyi çeker. Netîce, simâ’ rahmeti celb eder. Bütün bunlara rağmen, simâ’ erbâbı, fakîri simâ’ hâllerinin zevklerini münkir bilirler. Hâlbuki Allahü teâlâ fakîrin tabîatına son derece bir itidâl, insâf ve zevke âit bir tad ihsân buyurmuştur. Babam Kâdirî, dedem Çeştî olduğundan, Nakşibendiyye büyüklerinin silsilesine bağlı olsam da, tînetimde aşk ve âşıklığın tadı bulunduğundan, Çeştiyye büyüklerinin vecdlerinin ve zevklerinin inceliklerini güzel bulurum. Bu yüzden, onların hâllerini inkâra cür’et etmem. Zîrâ simâ’ makâmında bu büyükler sarhoşluk hükmüyle ma’zûrdurlar.

[Hazret-i Hâce Behâeddîn Nakşibendiyye “kuddise sirruh-ul akdes” nisbet edilen şu şiir bunu te’yîd etmektedir:

Diri gönüller ölü bedenler için câizdir,

Ölü kalbler, diri bedenler için yanlıştır.]

Sekrin galebesi zamânında, vecd ve hâlin zuhûrundan mazûrdurlar. Sarây âdâbına vâkıf ve ondan haberdâr olan sahv erbâbının hareketleri ve hareketsizlikleri kâidesiz olmaz. Bilhâssa sünnete son derece uyan tarîka-ı Aliyye-i Nakşibendiyyeyi Müceddidiyye büyükleri, sünnete uymayan bir harekete aslâ müsâde etmezler. O hâlde, bu husûsta en sâlim yol, simâ’ı ne inkâr etmek ve ne de onu yapmaktır. Hazret-i Hâce-i Büzürk, Behâeddîn Buhârî’nin “Ne inkâr ederim, ne de bu işi yaparım” sözü, bu manâyı te’yîd etmektedir.

Mürîdde sineğin özelliği olmalıdır. Onu ne kadar kovsalar da gitmez. Şu söz Şeyhülislâm Abdullah-i Ensârî’nindir: Hocanı incitenden incinmezsen, köpek senden dahâ iyidir. Eğer bir kimse tarîkata girmek için sana gelirse, hakkında onu yırtıcı aslandan dahâ az zararlı görmemelisin. Onun hizmetinin hakkını kaçırmak sebebiyle muâheze olunmaktan korkmalı ve titremeli. Kendini varlık kaydından, kendine tapınmaktan kurtarmalısın.

Kıt’a:

Cihândan ayrılırken, yolculuk eşyâsını açmakla kapamak aynıdır,

Hesâb günü düşüncesinden bu kadar gâfil olana.

Hadsiz rahmet, hesâbsız lütuf yaptı,

Benlik kaydından kurtulmak ey Mazher, Hakka bağlanmak iledir,

Bir damlaydım, bir deryâ oldu beni şarâb yaptı.

Beyt:

Ey Mazher! Cihânda râhat bir yer arıyorsan, sen kendinden geç,

Bu perdenin arkasında başka bir yer vardır.

 

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler