11. BÖLÜM

Mazher-i Cân-ı Cânân hazretlerinin terki, zühdü ve vasıflarının beyânı:

Mazher-i Cân-ı Cânân hazretleri buyurdular ki: Allahü teâlâ bize kâmil akıl ve saltanât işleri ve memleket intizâmıyla ilgili geniş ve isâbetli görüş ihsân etmişdir. Herkesin hâline uygun olanı en güzel bir sûrette öğretebiliriz. Bu sebeple zamânın emîrleri mühîm işlerinde bizimle meşveret ederlerdi. Mühîm işlerinin nasıl iyi olacağını bize sorarlar ve aldıkları cevâba göre davranırlardı.

Buyurdular ki: Yüksek babamın verdiği terbiyenin bereketiyle, herkesin bakışından, onun insanlık cevherinin ve hâlinin ne olduğunu bilirim.

İnsanların alnındaki tarîkat nûrundan, Cennetlik ve Cehennemlik kimdir diye saâdet ve şekâvetini okurum.

Mubârek, kâmil bir zât olup, zühd ve tevekkül sâhibi idi. Dünyâdan ve dünyâ ehlinden son derece istignâ gösterirdi (uzak dururdu). Onların hediyelerini az kabûl buyururlardı.

Zamânın pâdişâhı Muhammed Şâh, vezîr Kamerüddîn Hânı Mazher-i Cân-ı Cânân’a gönderip, Allahü teâlâ bize mülk ve saltanat vermiştir. Her ne isterlerse hediye olarak kabûl buyursunlar diye söyletti. Cevâben buyurdular ki: Allahü teâlâ şöyle buyuruyor: (De ki dünyâ metâı azdır) (Nîsâ sûresi: 77). Allahü teâlâ yedi iklimin metâına az buyurmuş. Sizin yanınızda bulunan o, az olanın yedincisi olan Hindistân iklimidir. Sizin önünüzde tasavvuf ehlinin başı nasıl eğilir. Umerâdan biri dergâha birşeyler hâzırlattı, dervîşlerin mâaşını tayîn edip, hazret-i Îşân’a arz etti. Fakat hazret-i Îşân kabul etmedi. Herkesin rızkı ilm-i ilâhîde takdîr edilmişdir. Vakti gelince mutlaka ulaşır. Fukarânın hazînesi olarak sabr ve kanâat yeter.

Bir gün şiddetli bir soğukta, eski bir ridâyı sırtına almıştı. Nevvâb Hân Fîrûzcenk de oradaydı. Bu durumu görünce gözü yaşardı. Yanındakilerden birine dedi ki: Biz âsîlerin bedbahtlığı nedir böyle? Huzûrlarında talebelik ve hizmetcilik yapmamız gereken büyükler hediyemizi kabûl buyurmuyorlar. Hazret-i Îşân buyurdu ki: Beyt:

Bizim fakîrliğimiz gül yapıldı,

Nâdân yalın ayağımıza geldi.

Bu fakîr, zenginlerden bir şey kabûl etmemek için oruc tutmaktayım. Şimdi güneş gurûba yaklaşmışdır. Eğer orucumu bozarsam 10 lehke rupye vermek gerekir. Tâ ki komşu kadınların tenceresi kaynasın. Nevvâb Nizâmülmülk 30.000 rupye getirdi. Fakat kabûl edilmedi. İhtiyâc sâhiblerine Allah için dağıtın dedi. Buyurdular ki: Biz sizin malınızın evi değiliz. Bu işi burada değil evinizde yapın.

Afganistân kumandânlarından biri 300 altın lira gönderdi. Kabûl etmediler ve şöyle buyurdular: Gerçi hediyeyi geri çevirmek men olunmuştur. Fakat onu almanın vâcib olduğuna dâir emir yoktur. Helâl olduğu kesin bilinen şeyleri almakta bereket vardır. Fakîr talebelerimden ihlâs ve ihtiyât ile hediye getirenlerin hediyelerini kabûl ediyorum. Umerâ ve zenginlerin altınları ekseriyâ şüpheli olur. Onlarda insanların hakları bulunur. Hesâp günü hesâbından kurtulmak zor olur. Tirmüzî’nin “rahmetullahi aleyh” bildirdiği hadîs-i şerîfte şöyle buyrulmakdadır: (Kıyâmet günü herkes, 4 suâle cevâp vermedikce hesâbdan kurtulamıyacakdır. Ömrünü nasıl geçirdi. İlmi ile nasıl amel etdi. Malını nereden, nasıl kazandı ve nerelere harc etdi. Cismini, bedenini nerede yordu, hırpaladı?) O hâlde hediye alırken düşünmek zarûrîdir.

Ümerâdan biri hazret-i Îşân’a hediye gönderdi. O hediyeleri kabûl etmedi. O zât ısrârla hediyeleri tekrâr gönderdi. Hazret-i Îşân onlardan iki enbehi alıp, diğerlerini geri gönderdi. Fakîrin gönlü bu hediyeyi almak istemiyor buyurdu. Tam o sırada bir bahçıvân huzûrlarına gelip, falanca emîr enbehlerimi zulüm ile aldı ve onun bir kısmını size gönderdi. Zulme ma’rûz kaldım. Bana yardım ediniz, dedi. Hazret-i Îşân buyurdu ki: Sübhânallah! İşin sonunu görmeyenler, gasb edilmiş hediyelerle fakîrin bâtınını karartmak istiyorlar. Allahü teâlâ onları afv etsin.

Mazher-i Cân-ı Cânân hazretleri zenginlerin yemeklerini az yerdi. Buyururdu ki: Bu insanların yemekleri bâtın nisbetini bulandırıyor. Bundan dolayı, yemeğin şerlisi zenginlerin yemeğidir, demişlerdir. Hattâ garîb kimselerin verdikleri ziyâfeti kabûl etmekte de, râhatsızlık duyarlardı. Çünki, bunların imkânları olmadığı için borç alıp, ziyâfet veriyorlardı.

Bir defasında, iftâr vaktinde yabancı birinin yemeğinden bir ekmeği yârâna taksîm etti. Kendileri de bir parça alıp, yediler. Terâvîh namâzından sonra şöyle buyurdular: Kıymetli kardeşlerim, o ekmek parçaları bâtın nisbetine tesîr ettiğinden, herkes kendi bâtının hâlini söylesin. Bu fakîr (Abdullah-ı Dehlevî hazretleri) şöyle arz ettim. Zât-ı âliniz de yediniz. Önce siz irşâd buyursanız. Buyurdular ki: Fakîrin bâtını bozuldu ve siyâhlaştı. Namâzın ve Kur’ân-ı Kerîm dinlemenin bereketiyle eski hâline döndü. Ben de hâlimi şöyle arz ettim: Şüpheli lokma zât-ı âlinizin bâtınını bulandırır, nûr deryâsı olan gönlünüzü değiştirirse, bizim dar gönüllerimizin harâplığı nasıl anlatılabilir. Buyurdular ki: Lokma, bu yolda gideni muvaffak eder, tâat nûrunu artdırır.

Hazret-i Îşân fakîrliği zenginliğe tercîh etmişlerdi. Sabır ve kanâ’atı benimseyip, teslim ve rızâyı tabîat edinmişti. Acı tatlı başına gelen herşeyi Allahü teâlâdan bilir, hepsini hoş karşılardı. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem”, (Allahım! Muhammedin “aleyhisselâm” âlinin rızkını yeterli kıl) diye duâ etmesine uygun olarak, insanın ihtiyâc duyduğu şeylerden en zarûrî olanla kifâyet ederdi. Eshâbı hakkında da aynı duâyı yapardı. Çünki onların isrâfa düşecek kadar zengin, borç isteyecek kadar da fakîr olmasını istemiyordu.

Hazret-i Îşân halkın serveti en az olanı idi. Ölüm gelmeden önce ona hâzırlık yapardı. Buyururdu ki: Kulluk vazîfelerini yerine getirdikten ve zikir halkasından sonra, ölümü beklemede olmalı. Gönülde hiç bir arzû kalmayıp, hiçbir düşünceye bağlılık bulunmayınca, ölüm ilâhî bir hediyedir. Allahü teâlâya ve dîdâr-ı Mustafâ’ya “sallallahü aleyhi ve sellem” kavuşmaya vesîledir.

Her işinin hadîs-i şerîfe uygun olmasına dikkat ederdi. Buyurdu ki:

İşlerimi ve hâllerimi, Habîb-i Hüdânın sünnetine “sallallahü aleyhi ve sellem” muvâfık ve fıkha uygun yaparım. Bizden ahkâm-ı islâmiyyeye uygun olmayan bir iş meydâna geldiğini gören bizi uyarır.

Hazret-i Îşân, insanları Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” sünnetine uygun olarak, islâm âdâbını yerine getirmekte yardımcı olurdu. Selâm verirken eli başa kaldırmayı ve eğilmeyi men ederdi. Dâimâ dostun hasretinde idiler. Kendi meşâyıhına (hocalarına) bilhâssa, hazret-i Müceddide ihlâsı ve muhabbeti son derecede idi.

Buyurdular ki: Fakîr neye kavuşmuş isem hocalarıma muhabbetimin çokluğundan kavuştum. Fakîrin amelleri nedir ki, kurb-i ilâhîye vesîle olsun. Makbûlleri ve yakınları sevmek, Allahü teâlânın kabûlüne en kuvvetli sebeptir. Sübhânallah! Çok yüksek ahlâk sâhibi idiler. Tevâzu’yu ve güler yüzlülüğü hiç kimseden esirgemezlerdi. Fazîlet ve takvâ sâhiplerine, mertebelerine göre ta’zîm ve hurmete ihtimâm gösterirlerdi. Emîr olsun fakîr olsun, hiçbir kâfire tazîmle kalkmamışlardır. Bir kere kâfirlerin kumandânı Murahtâ’nın kendisini ziyârete geleceğini duymuştu. Meclisten kalkıp, meşgûl olmak için odanın içerisine gitdi. Murehtâ geldi ve biraz oturup, bekledikten sonra gitti. Hazret-i Îşân onun gitmek için hâzırlandığını anlayınca odaya teşrîf ettiler. Eğer Murahtâ’ya alâka göstermeseydi o incinirdi. Ta’zîmde bulunsaydı, ehl-i dünyâya ta’zîm, dinde noksanlığa sebeb olacağından, ona ta’zîm etmedi.

Hazret-i Îşân, tarîkat nûrlarını yaymakta ve talebelere teveccühde çok gayret sâhibiydiler. Talebelerine şu husûsları çokca hâtırlatırdı. Tarîkatın bereketiyle gönülde bir nûr, tâatda bir huzûr hâsıl olur. Huzûr ve âgâhlıkla yapılan bir tâatin kabûl edilmesi ümîdi çoktur. Kalbe düşünce gelmeden kılınan namâz, bu tarîkatın nûrlarını hâsıl eder.

Hazret-i Îşân Mazher-i Cân-ı Cânân, bir keresinde çok hastalanmışlardı. Sedirden kalkmaya güçleri yoktu. Talebeleri sedirin etrâfında murâkabe halkası yapıyorlardı. Âniden şu şiiri okudular.

Beyt:

Hızır gıbtadan ölür yârin yüzüne,

Son def’a bakar ve yoluna gider.

Bu şiir, hazret-i Îşân’a çok tesîr etti. Sedirden aşağıya inip, sohbet ettiler. Sanki onda zafiyet ve hastalık kalmamıştı.

Bir büyük, sevgi ve buğz işlerine, tayyı mekân, gaybdan bahsetmeye, zekâtın edâ şartları olmadan sultânlara boyun eğdirmeğe izin veriyordu. Bu zât hazret-i Îşân’a hâlis altın elde etmek için bir iksir verdi. Hazret-i Îşân bâtın nisbetinin riyâ ile kirlenmesi ve dünyâ ehline yapışma ihtimâli vardır diye, kabûl etmediler. Böyle işlere rağbet eden ve kimyâ öğrenen tâliblerden hiç hoşnûd olmazdı. Buyururdu ki: Bunlar nasıl bir belâ ile karşılaşmış ki, tevekkülden ve mâsivâdan tamâmen uzaklaşma derecesinden aşağı inip, fânî süslere meyl ediyorlar. Dünyâ ehli ile olanın, sohbetin bereketleri ve tarîkatin nûrlarına kavuşmasından ümîtsiz olurdu. Buyururdu ki: Dünyâ ehli ile ihtiyâc ve zarûret miktârı berâber olmakta zarar yoktur. Fakat niyetin iyi olması ve bâtın nisbetini muhâfaza şartdır.

Buyurdular ki: Allahü teâlâ dünyâya buğz eder. Hadîs-i şerîfde şöyle buyrulduğu gibi: (Dikkat ediniz! Dünyâ ve içindekiler mel’ûndur. Ancak şunlar hâriç, Allahü teâlânın zikri, sevdikleri, âlimler ve ilim öğrenenler.) Bu hadîs-i şerîfi Tirmizî rivâyet etmişdir.

Sâlikin gönlünde, Allahü teâlâyı taleb ile dünyâyı taleb bir arada bu- lunmaz. Mâsivâyı terk etmek, boş maksadlardan ve benlikden yüz çevir- mek îcâb eder. Böylece kabûl kapısı açılır.

Beyt:

Arzûyu bırak ki, ona merhamet gelsin,

Böyle yapmak gerekdiğini iyi anladım, bilesin.

Beyt:

Vahdetin hâlis mey’ini içse bir kimse,

Dünyâyı da ukbayı da unutur, o kimse.

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler