Resûl-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz, Medîne-i münevvereye dönünce, Hazreti Aişe validemizin evine geldi. Silâhlarını ve zırhını çıkardı. Mübârek vücûdu tozlanmıştı. Yıkandı. O anda Hazreti Dıhye suretinde, üzerinde zırhı ve silâhları olduğu hâlde bir süvâri geldi. Bu Cebrâil aleyhisselâmdı. Peygamber efendimiz yanına vardığında; “Ey Allahü teâlânın Resûlü! Cenâb-ı Hak, Kureyzâ oğullarının üzerine hemen yürümeni sana emrediyor!” diyerek emri tebliğ etti. Kâinatın sultânı, Hazreti Bilâl’i çağırtarak, Eshâb-ı kirâma duyurmak üzere şu emrini verdi: “Ey Eshâbım! Kalkınız, atlarınıza, develerinize bininiz! ttâat edenler, ikindi namazını Kureyza oğullarının yurdunda kılsınlar!”

Habîb-i Ekrem efendimiz, hemen zırhını giyip kılıcını kuşandı. Miğferini mübârek başlarına geçirip, kalkanını sırtına, mızrağını eline aldı. Sonra atına bindi. Eshâbının arasına varıp, Hazreti Ali’ye İslâm sancağını vererek, öncü kuvvet olarak Kureyzâ Yahudilerinin kalesine gönderdiler. Her zaman olduğu gibi Abdullah ibni Ümmi Mektûm’u Medîne’de vekil bıraktılar.

Şanlı Eshâb, sevgili Peygamberimizi ortalarına alarak, Medîne’den; “Allahü ekber! Allahü ekber!” tekbirleri arasında ayrıldılar. Yolda Ganmoğulları ile karşılaştılar. Silâhlarını kuşanmış olarak, Resûlullah efendimizi bekliyorlardı. Peygamber efendimiz onlara; “Size kimse rastladı mı?” buyurdu. Onlar da; “Yâ Resûlallah! Bize Dıhye-i Kelbî rastladı. Eğerli beyaz bir katır üzerine binmişti. O katırın üzerinde atlastan bir kadife vardı” dediler. Sevgili Peygamberimiz, onlara; “Bu Cebrâil’dir. Benî Kureyzâ’ya gönderildi. Onların kalelerini sarssın ve kalblerine korku atsın diye…” buyurdular. Kureyzâ Yahudilerinin kalesine varıncaya kadar, İslâm ordusunun sayısı üç bini bulmuştu.

Hazreti Ali, İslâm sancağını Kureyzâ Yahudilerinin kalesi önüne dikti. Bunu gören Yahudiler, Peygamber efendimiz aleyhinde sözler sarfettiler. Hazreti Ali gidip durumu efendimize anlattı. Resûl-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem üç bin asker ile orayı teşrif ettikten sonra, merhametlerinden onları İslâm’a dâvet ettiler. Yahudiler, bu güzel teklifi kabul etmediler. Sevgili Peygamberimizin; “Öyle ise, Allahü teâlâ ve Resûlünün emrine boyun eğerek kaleden inip teslîm olunuz” emr-i şerifimi de reddettiler, Bunun üzerine Alemlerin efendisi, okçuların üstâdı Sa’d bin Ebî Vakkâs hazretlerine; “Ey Sa’d! İlerle ve onları oka tut!” buyurdu. Hazreti Sa’d ve diğer okçular, sadaklarındaki okları, tekbir sadâları arasında Yahudi kalesine atmaya başladılar. Onlar da ok ve taş atışlarıyla cevap vererek, çarpışmayı başlattılar.

Müslümanların zayıf durumlarında, arkadan vuran ve hasedlerinden Muhammed aleyhisselâmın peygamberliğini kabul etmeyen bu Yahudi gürûhunun kale kapısını açıp da meydana çıkacak cesaretleri yoktu.

Harp, muhâsara hâlinde devam ediyordu, İslâm askeri arasında bulunan münâfıklar da kaleye gizlice haber göndererek; “Sakın teslîm olmayınız! Medîne’den gitmenizi isterlerse bile kabul etmeyiniz! Eğer çarpışmaya devam edecek olursanız, biz size bütün gücümüzle yardım eder, hiç bir şeyimizi sizden esirgemeyiz. Şâyet sizi Medîne’den çıkarırlarsa, biz de sizinle beraber çıkıp gideriz!…” diyorlardı. Bu haber ile münâfıkların yardımını bekleyen Yahudiler, müdâfaaya yeni bir azim ve ümidle devam ettiler. Muhâsara uzadı, bir aya yaklaştığı hâlde münâfıklardan yardım gelmedi. Kalblerine korku düşüp, andlaşma istediklerini bildirdiler.

Andlaşmayı yapmak üzere, Nebbâş bin Kays ismindeki Yahudi, Resûlullah efendimizin huzûruna gelip; “Yâ Muhammed! Nâdiroğullarına gösterdiğiniz merhameti bize de gösteriniz. Malımız ve silâhlarımız senin olsun! Yeter ki kanımızı dökmeyiniz. Çocuklarımız ve kadınlarımızla beraber yurdumuzdan çıkmamıza müsaade ediniz. Silâh hâricinde her aile için bir deve yükü götürmemize de izin veriniz!…” dedi. Âlemlerin efendisi; “Hayır, Bu teklifi kabul edemem!” buyurdular. Bu defa da; “Malı götürmekten vaz geçtik. Kanımızı dökmeyin! Kadınları ve çocuklarımızı götürmeye izin verin!” dedi. Sevgili Peygamberimiz; “Hayır! Kayıtsız ve şartsız hükmüme boyun eğmekten, itâat edip teslîm olmaktan başka çâreniz yoktur!” buyurdu. Nebbâş Yahudisi, perişân bir hâlde kaleye dönüp konuşmaları nakletti. Kureyzâoğulları, bu defa büyük bir ye’s ve üzüntüye gark oldular.

Liderlerinden Ka’b bin Esed, insafa gelip kavmine şu itirafta ve teklifte bulundu: “Ey kavmim! Gördüğünüz gibi, başımıza büyük bir felâket gelip çatmış bulunuyor. Bu durumda size, üç nasihatim olacak. Bunlardan istediğinizi seçip, ona göre hareket edebilirsiniz! Birincisi; Şu Zât’a tâbi olup, peygamberliğini kabul edelim! Vallahi O’nun, Allah tarafından gönderilen ve kitaplarımızda vasıflarını gördüğümüz peygamber olduğunu hepimiz biliyoruz. Eğer O’na îmân edecek olursak, kanlarımız, çocuklarımız, kadınlarımız ve mallarımız kurtulmuş olur. Bizim O’na tâbi olmamamızın tek sebebi, Arablara karşı duyduğumuz kıskançlık ve O’nun İsrâiloğullarından olmayışıdır. Hâlbuki, bu Allah’ın bileceği bir iştir. Geliniz, O’na tâbi olalım!…” Yahudiler hep birden karşı çıktılar ve; “Hayır! Biz, bunu kabul etmeyiz ve bizden başkasına tâbi olmayız!” dediler.

Bu sefer Ka’b, ikinci teklifini yaptı: “Hepimiz çocuklarımızı ve hanımlarımızı öldürüp arkamızda düşüneceğimiz bir kimse kalmayınca, Müslümanların üzerine yürüyelim, ölünceye kadar çarpışalım!…” Yahudiler, bunu da reddettiler.

Ka’b, üçüncü teklifinde; “Bu gece, Cumartesi gecesidir. Müslümanlar, bizim bu gecede çarpışmayacağımızı bildikleri için, emîn ve gafil olabilirler. Kılıçlarımızı sıyırıp, kapıdan hep birlikte çıkalım. Böyle bir baskın ile belki galip gelebiliriz!…” dedi. Yahudiler; “Biz, Cumartesi günü, çalışma yasağını kaldıramayız!” diyerek, bu teklifi de reddettiler. Sâdece, içlerinden Esîd ve Sa’lebe kardeşler, bir de amcalarının oğlu Esed, ilk teklifi kabul edip, Müslüman olmakla şereflendiler. Kaleden çıkıp Eshâb-ı kirâmın arasına girdiler.

Yahudiler, kendi aralarında uzun süre münâkaşa ettiler. Neticede teslîm bayrağını çekerek, Peygamber efendimizden haklarında hüküm vermek üzere bir kimseyi hakem tâyin etmesini istediler. Resûlullah efendimiz de; “Eshâbımdan istediğiniz kimseyi hakem seçiniz” buyurdu. Onlar da; “Biz, Sa’d bin Mu’âz’ın vereceği hükme razı oluruz” dediler. Peygamber efendimiz, kabûl buyurup Sa’d bin Mu’âz hazretlerinin getirilmesini emrettiler.

Sa’d bin Mu’âz, Hendek gazâsında ağır yaralanmıştı. Resûlullah efendimiz, onu, Mescîd-i Nebîde bir çadır içinde tedavi ettiriyordu. Hakem seçilince, sedye ile Hazreti Sa’d’ı, Kureyzâ kalesine götürdüler. Yolda Hazreti Sa’d kendi kendine; “Vallahi, Allahü teâlânın yolunda hiç bir kınayıcının kı- namasına kulak asmayacağım!” diyordu. Resûlullah efendimizin huzûrunda sedyeden indirdiler. Peygamber efendimiz; “Ey Sa’d! Şunlar, senin hükmüne göre teslîm olmayı kabûl ettiler. Haydi, onlar hakkındaki hükmünü bana büdir” buyurdu. Sa’d bin Mu’âz ise; “Canım sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Muhakkak ki, hüküm vermeğe Allahü teâlâ ve Resûlü daha lâyıktır” dedi. Resûlullah efendimiz de; “Bunlar hakkında hüküm vermeyi Allahü teâlâ sana emretmiştir” buyurdu. Hazreti Sa’d, Yahudilerden, hükmüne razı olacaklarına dâir kesin söz aldı. Her iki taraf da verilecek hükmü merakla beklemeye başladılar. Bunun üzerine Hazreti Sa’d, üstünlüğünü gösteren, ilikleri donduran, sânına lâyık olan şu muazzam hükmü açıkladı:

“Benim hükmüm odur ki, âkil ve baliğ olan bütün erkeklerin boynu vurulsun! Kadınları, çocukları esir alınsın, malları da Müslümanlar arasında taksim edilsin!…”

Bu kesin hüküm karşısında, Yahudiler donup kaldılar. Çünkü, kendi kitaplarında, böyle azgınlık yapanlara verilecek ceza aynen böyle idi ki; “Şehrin birine harb etmek için vardığında onları sulha dâvet et. Bunu kabul edip, kapılarını açarlarsa, içindekilerin hepsi, sana haraç versinler ve hizmet etsinler. Şâyet, harb etmeğe karar verirlerse, onları muhasara et. Allahü teâlânın ihsanı ile, onlara gâlib geldiğin zaman, erkeklerinin hepsini kılıçtan geçir. Kadınlarını, çocuklarını ve mallarını ganîmet olarak al!…” diye yazıyordu.

Sa’d bin Mu’âz hazretlerinin verdiği hükmün ilâhî hükme uygun gelmesinden dolayı, âlemlerin efendisi, sevgili Peygamberimiz, onu tebrik edip; “Sen, onlar hakkında Allahü teâlânın, yedi kat gökler üstünde, Levh-i mahfuzdaki hükmüne uygun hüküm verdin!” buyurarak takdirlerini bildirdiler.

Yahudiler, kendi kitaplarında belirtilen bu hükme îtirâz edemediler. Akil-bâliğ olan bütün erkekleri toplanıp bağlandı ve hüküm yerine getirildi. Çocuklar, kadınlar ve mallar Eshâb-ı kirâm arasında pay edildi.

Böylece, Müslümanların en sıkışık zamanlarında arkadan vuran, yapılan bütün andlaşmaları bozan, Peygamber efendimizi, çocukluğundan bu yaşına kadar gördükçe mübârek vücûd-i şerîfini ortadan kaldırmaya uğraşan bu kavim, Medîne’den temizlenmiş oldu.

Eshâb-ı kirâm saâdetle, huzûr ve sevinç içinde nûrlu Medîne’nin yolunu tuttular…

Esirler arasında bir kadın, Müslüman olmak saâdetine kavuştu. Onun bu hareketine ziyâde sevinen sevgili Peygamberimiz, onun da sevinmesi, Cennet’te derecesinin çok yüksek olması için, merhamet buyurarak onu zevceliğe kabûl eyledi. Bu, Hazreti Reyhâne vâlidemizdi.

 

İbn Hişâm, es-Sîre, II, 245; Vâkıdî, el-Megazî, II, 519; İbn Sa’d, et-Tabakât, II, 75

Benzer Yazıları Okumak İçin Tıklayınız

 

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler