Nûrlu Medîne’de görünüşte Müslüman, hakîkatte münâfık olan Yahudiler bulunuyordu. Bunların içlerinde sihir yapmakla meşhûr, münâfık Lebîd bin A’sam isminde biri vardı. Yahudiler ona altın vererek; “Muhammed’in, kavmimizi Medîne’den sürüp çıkardığını ve erkeklerimizi nasıl öldürdüğü- nü bilirsin. O’na sihir yapıp cezâlandırmanı istiyoruz!” dediler. O da bunu kabûl edip, sevgili Peygamberimizin mübârek saçlarından ve tarağının dişlerinden elde etmeye çalıştı. Bu arzusunu, Resûlullah efendimizin hizmetinde çalışan bir Yahudi çocuğu ile gerçekleştirdi.

Lebîd, Peygamber efendimizin mübârek saçlarına ve tarak dişlerine bir ip ile on bir düğüm bağlayıp üfledi. Kuyuda bir taşın altına bastırıp bıraktı. Bundan sonra, Peygamber efendimizin sıhhati bozuldu. Hastalanıp yatağa düştüler ve günlerce kalkamadılar. Eshâb-ı kirâm, sık sık ziyârete gelip, her geçen gün rahatsızlığın şiddetlendiğini gördükçe; ciğerleri dağlanır, gözlerinden yaş yerine kan dökerlerdi. Münâfıklar ise sevinçlerinden bayram yaparlardı.

Nihâyet bir gün Peygamber efendimiz, Hazreti Âişe vâlidemize buyurdu ki: “Ey Âişe! Bilir misin? Allahü teâlâ, bana kendisinde şifâm olan şeyi bildirdi ki bana iki kişi (Cebrâil ve Mikâil) gelip biri baş ucumda öbürü de ayak ucumda oturdu. Ve biri öbürüne; “Bu zâtın hastalığı nedir?” diye sordu. O da; “Sihir yapılmıştır” diye cevap verdi. “Kim sihir yapmıştır?” diye sorduğunda da öbür melek; “Lebîd bin A’sam” diye cevap verdi. Sonra; “Bu sihir ne ile yapılmıştır?” diye sordu. O da; “Bir tarakla saç döküntüsüne ve bir de erkek hurma tomurcuğunun içine” diye cevap verdi. “O nerededir” suâline de, “Zervân kuyusunda” diye cevap verdi.”

Zervân, Medîne’de Benî Züreyk kabîlesinin bahçesinde bulunan bir kuyu idi. Resûl-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz, o kuyuya Hazreti Ali, Zübeyr, Talhâ ve Ammâr’ı gönderdi. Kuyunun suyunu çekip dibindeki taşı kaldırdılar. Altından onbir düğüm ile düğümlenmiş bir iplik bul- dular. Alıp, sevgili Peygamberimize getirdiler. Bir hayli uğraşmalarına rağmen düğümleri çözemediler. Cebrâil aleyhisselâm Felâk ve Nâs sûrelerini getirdi. Resûlullah efendimiz bu sûreleri yâni toplam onbir âyet-i kerîmeden her birini okudukça, düğümün biri çözüldü. Düğümler bitince, Kâinatın efendisi râhata ve sıhhate kavuştular.

Lebîd Yahudisi yakalanıp, Resûlullah efendimizin huzûruna getirildi. Peygamber efendimiz, ona; “Allahü teâlâ, bana, yaptığın sihri haber vererek yerini gösterdi. Sen, bunu niçin yaptın?” buyurduklarında, “Altına olan muhabbetim!…” diye cevap verdi. Eshâb-ı kirâmdan bâzıları; “Yâ Resûlallah! izin verirsen, şu Yahudinin boynunu vuralım!” dediklerinde, şahsı için hiç kimseye cezâ vermeyen, sevgili Peygamberimiz “Onun, sonunda göreceği ilâhî azab daha şiddetlidir” buyurarak öldürülmesine izin vermediler.

Yahudiler, Medîne’den sürülünce Arabistan’ın kuzey taraflarına gitmişlerdi. Bunlardan bir kısmı, Hayber’de kalıp yerleştiler. Bir kısmı ise kuzeyde bulunan Şam’a gittiler. Resûlullah efendimize suikast tertip etmeleri sebebiyle yurtlarından çıkarılmışlardı. Fakat müslümanlara karşı içlerindeki kin, hırs ve intikâm duyguları hiç bir zaman sönmedi. Hattâ günden güne şiddetlendi; Bir an önce kâinâtın sultânı olan Allahü teâlânın Habîbinin hayâtına son vermek, dîn-i İslâm’ı ortadan kaldırmak istiyorlardı. İleri gelenlerinden bâzıları, “Gatafanlılara gidip yardım isteyelim, müslümanlara karşı onlarla birlikte çarpışalım!” dediler. Bâzıları da; “Fedek, Teymâ ve Vâd-il-Kurâ Yahudilerini de yardıma çağırıp, müslümanlar bizim üzerimize saldırmadan, biz onların şehrine hücum edelim, olmuş olacak bütün intikâmımızı alalım!…” dediler.

Hayber Yahudileri bu sözü kabûl edip, çevredeki Yahudi kabîlelerini ve Gatafanlıları yardıma çağırdılar. Sâdece Gatafanlılardan çok sayıda seçme savaşçı gelip, Hayber’de hazırlıklara başladı.

Onlar bu hazırlıkları yaparken, Âlemlerin efendisi sallallahü aleyhi ve sellem, Yahudilerin durumlarından haberdar oldu. Abdullah bin Revâha hazretlerinin yanına üç sahâbî verip, derhal Hayber’de olup bitenleri öğrenmek üzere gönderdi. Abdullah bin Revâha ve üç arkadaşı sür’atle Hayber’e geldiler. Burası, sekiz muhkem kalesi, verimli arâzileri, bol mikdarda bağ ve bahçeleri bulunan zengin bir şehirdi. Hazreti Abdullah, arkadaşlarından birini Şıkk, birini Ketîbe, diğerini Natât kalesine gönderdi. Kendisi de başka bir kaleye girip, üç gün Yahudilerin durumlarını, harbe ha- zırlıklarını yakından incelediler. Üç günden sonra buluşma yerinde birleşip, sür’atle Medîne’ye varıp, yaptıkları hazırlıkları Peygamber efendimize tek tek anlattılar.

Sevgili Peygamberimiz, Eshâbının acele hazırlanmasını emretti. Yahudilerin, Medîne-i münevvereye saldırmalarını önlemek için, Hayber üzerine gitmeye karar verdiler. Bu kararı duyan Medîne’de bulunan Yahudiler telâşa düştüler. Müslümanların mâneviyâtlarını bozmak için; “Yemîn ederiz ki, eğer siz, Hayber’deki kaleleri, oraya birikmiş yiğit savaşçıları görmüş olsaydınız, hiç bir zamân oraya adım atmazdınız!… Dağların tepesindeki yüksek burçlu kaleleri, zırhlı yiğitler korumaktadır. Çevreden binlerce asker onlara yardıma gelmişlerdir!… Sizin, Hayber’i fethetmeniz mümkün müdür?!…” diyorlardı. Bunlara karşı kahraman sahâbîler; “Allahü teâlâ, Habîbine, Hayber’i fethedeceğini vaad buyurmuştur” diyerek, Yahudilerden hiç bir zamân korkmayacaklarını belirtiyorlardı. Eshâbın bu kararlı hâli, Yahudileri daha çok üzüyor, endişeye düşürüyordu.

Münâfıkların başı Abdullah bin Übeyy; “Muhammed, az bir kuvvetle üzerinize geliyor. Korkacak bir durum yok, fakat tedbirli olup, mallarınızı kalelerinize doldurun. Onları, kaleden çıkarak karşılayın!” diyerek, Hayber’e acele haber gönderdi.

Eshâb-ı kirâm hazırlıklarını tamamladı, evdekilerle helâllaşıp, Peygamber efendimizin etrâfında toplandı. İki yüz süvâri ve bin dört yüz piyâde olmuşlardı. Allahü teâlânın dînini yaymak, cihâd etmek ve şehîdlik mertebesine kavuşmak için sevgili Peygamberlerinin emrine hâzır oldular. Bu sırada bâzı kadınların, harpte, Eshâb-ı kirâmın yiyeceklerini hazırlamak, yaralıları sarmak ve daha başka yapabilecekleri işleri yapmak üzere, Peygamber efendimizden vazife istedikleri görüldü. Resûlullah efendimiz merhamet buyurup, onları bu sevâbtan mahrum etmediler. Böylece mücâhidlere, başta sevgili Peygamberimizin mübârek hanımı Ümmü Seleme hazretleri olmak üzere, yirmi hanım mücâhide de katılmış oldu.

Resûl-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem, Medîne’de yerine vekil olarak, Gıfâr kabîlesinden Sibâ’ hazretlerini bıraktılar ve Hayber’e hareket emrini verdiler. (Nümeyle bin Abdullah’ın bırakıldığı da bildirilmiştir.) Yolculuk tekbirlerle başladı. Mâzeretleri sebebiyle savaşa katılamayan, yaşları küçük olduğu için izin verilmeyen sahâbîler, Peygamber efendimize ve kahraman babalarına, dedelerine, amcalarına, dayılarına ve ağabeylerine gıptâ ile bakıyorlar, onları tekbir ve duâlar ile uğurluyorlardı.

Takvim, hicretin yedinci yılını gösteriyordu. Peygamber efendimizin mukaddes sancağını Hazreti Ali taşıyor; sağ kol kumandanlığını da Hazreti Ömer yapıyordu.  Yolculuk neş’eli bir şekilde geçiyordu. Şâirler, şiirleriyle, Allahü teâlâya, verdiği nîmetlerinden dolayı hamdediyorlar, sevgili Peygamberimize salevât söylüyor ve şanlı Eshâbı medhediyorlardı. Sahâbîler de, bayrama gider gibi hep birlikte; “Allâhü ekber! Allahü ekber! Lâ ilâhe illallahü vallahü ekber!” diyerek her tarafı inletiyorlardı. Her konak yerinde Kâinâtın sultânı; “Allah’ım! İstikbâle endişelenmekten, geçmişe tasa etmekten, güçsüzlük ve gevşeklikten, cimrilik, korkaklık ve bel büken borçtan, zâlim ve haksız kimselerin tasallutundan sana sığınırım!” diyerek duâ buyuruyordu. Hayber’e yaklaşıldığı zamân, sevgili Peygamberimizin, Eshâbını durdurduğu görüldü. El açarak; “Ey göklerin ve gölgelediklerinin Rabbi olan Allah’ım! Ey yerlerin ve üzerindekilerin Rabbi olan Allah’ım! Ey şeytanların ve saptırdıklarının Rabbi olan Allah’ım! Ey rüzgârların ve savurduklarının Rabbi olan Allah’ım! Biz senden, bu beldenin hayrını ve iyiliğini, bu beldede yaşayan insanların hayrını ve iyiliğini, yine bu beldede bulunan herşeyin hayrını ve iyiliğini dileriz. Bu beldenin şerrinden, insanların şerrinden ve içindeki her şeyin şerrinden de sana sığınırız!” diye münâ-câta başladılar. Sahâbelerin dudaklarından; “Âmîn, âmîn” sesleri dökülüyordu. Bundan sonra Eshâbına; “Bismillâhirrahmânirrahîm diyerek ilerleyiniz” buyurdular.

Eshâb-ı kirâm, Resûl-i ekrem efendimizin etrafında tekrar yürüyüşe geçtiler. Hayber’in en güçlü kalelerinden Natât kalesi yakınına gelip, karargâhlarını kurdular. Vakit akşamdı. Resûlullah efendimiz, âdet-i şerîfesi, sabah olmadıkça baskın yapmaz ve önce İslâm’a dâvet ederdi. Tekliflerini kabûl etmedikleri takdirde harbe başlarlardı. Bu sebeple Eshâb-ı kirâm sabahı beklediler. Yahudilerin hiç biri, İslâm ordusunun geldiğini anlamamıştı.

Kâinâtın efendisi, sabah namazını kıldırdıktan sonra hazırlıklarını bitirdi ve mücâhidleri harekete geçirdi. İki yüz süvâri ve bin dört yüz piyâde, düzenli hareketlerle Natât kalesi önlerine yaklaştılar. Bu sırada, bağ, bahçe, tarla işleriyle uğraşmak üzere kaleden çıkan Yahudiler, bir anda İslâm askerleriyle karşılaşınca şaşkına döndüler ve; “Yemîn ederiz ki, bunlar Muhammed ve düzenli ordusudur!…” diyerek, gerisin geri kaçmaya başladılar. Onların bu hâlini gören sevgili Peygamberimiz; “Allahü ekber! Allahü ekber! Hayber, harâb olup gitti” buyurdular ve bu mübârek sözünü üç defâ tekrar ettiler. Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem, Yahudilere; ya müslüman olmalarını, ya teslîm olup haraç ve cizye vermelerini, yoksa harb edilip kan döküleceğini bildirdiler. Yahudiler, ileri gelenlerinden Sellâm bin Mişken’e gidip, durumu bildirdiler. Sellâm; “Daha önce, Muhammed’in üzerine yürüyünüz demiştim, kabûl etmemiştiniz. Hiç olmazsa şimdi, onunla çarpışmakta gevşek davranmayınız. Müslümanlarla çarpışa çarpışa ölmeniz, hayatta kimsesiz kalmanızdan daha hayırlıdır!…” diyerek onları harbe teşvik etti. Yahudiler, sür’atle çocuk ve kadınlarını Ketîbe kalesine, erzaklarını Nâim’e, askerlerini de Natât kalesine yığdılar.

İslâm ordusunun Müslüman olma teklifine, Yahudiler ok atmakla karşılık verdiler. Mücâhidler, okları kalkanlarıyla karşıladılar. Sevgili Peygamberimizin emri ile yaylar gerildi, hep birden kale burçlarında bulunan Yahudilerin üzerine; “Allahü ekber!…” sadâları arasında oklar fırlatıldı. Artık harb başlamıştı. Bir tarafta Kâinâtın sultânı ve kahraman Eshâbı, İslâmiyet’i yaymak, onların müslüman olup Cehennem’den kurtulmalarına sebeb olmak için çarpışıyorlardı. Diğer yanda ise, nasîhatten anlamayan, her fırsatta müslümanları arkadan vurmak isteyen hakîkati görmemekte direten Yahudiler vardı. Hâtemül enbiyânın (son Peygamberin), kendi kavimlerinden gelmediğini görünce, kıskançlıklarından, O’nu kabûl etmemişler, Peygamber efendimizi, çocukluğundan beri ortadan kaldırmak için, akıllarına gelen her kurnazlığa başvurmuşlar, fakat Allahü teâlânın koruması ile hiç bir şey yapamamışlardı. Bin altı yüz şanlı mücâhidin üzerine, on binden ziyâde Yahudi askeri ok atıyordu. Eshâb-ı kirâm, peşpeşe gelen bu oklara karşı kalkanlarıyla korunuyorlar, fırsat buldukça da, yere düşen okları Yahudilerin üzerine fırlatıyorlardı. Fakat bâzı sahâbîler yaralanmışlardı.

Bir ara Habîbullah efendimizin huzuruna, Habbâb bin Münzir hazretlerinin büyük bir edeb ile yanaştığı görüldü ve; “Canım sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Karargâhımızı, başka bir yere kursak olmaz mı?” diye suâl edince, Peygamber efendimiz; “İnşâallahü teâlâ akşam olunca değiştiririz!” buyurdular. Mücâhidler, ok menzili içine girmişlerdi. Yahudilerin kaleden attığı oklar, İslâm karargâhının arkalarına kadar ulaşabiliyordu.

O gün akşama kadar, çarpışma ok ile devâm etti. Elli kadar sahâbî, atılan oklarla yaralanmışlardı. Akşam olunca, yeni bir karargâh keşfi için Muhammed bin Mesleme hazretlerine vazife verildi. O da, Recî’ denilen mevkîin müsâid olduğunu belirtince, İslâm karargâhı, buraya nakledildi. Yaralılar da tedavi görmeye başladı.

Ertesi gün Natât önlerine gelen kahraman Eshâb, akşama kadar çarpıştı. Üçüncü, dördüncü ve beşinci günlerde de kuşatma devâm etti. Yahudiler hep müdâfaada kaldılar. O günlerde sevgili Peygamberimiz, şiddetli bir baş ağrısına tutulduklarından, iki gün mücâhidlerin arasında bulunamadılar. İlk gün sancağı Hazreti Ebû Bekr’e, ikinci gün Hazreti Ömer’e verdiler. Her ikisi de, Eshâb-ı kirâmın başında, Yahudilere karşı pek şiddetli çarpıştılar, fakat kaleyi fethetmek mümkün olmadı.

Bu arada cesâretleri artan Yahudilerin, kale kapılarını açıp hücûma geçtikleri görüldü. Artık göğüs göğüse çarpışmaya başlamışlardı. Savaş pek ziyâde kızışmıştı. Peygamber efendimiz, Eshâbına; “Allahü ekber! Allahü ekber!… diyerek tekbir getiriniz” buyurdukça, tekbir sadâları arasında aşk ve şevk ile düşmana kılıç çalıyorlardı. Bir ara Muhammed bin Mesleme’nin kardeşi Mahmûd şehîd edildi. Çarpışmalar da, şiddetli bir şekilde, akşama kadar devâm etti.

Ertesi gün Hayber’in en ünlü kumandanlarından Merhab, zırhlara bürünmüş olduğu hâlde kaleden dışarı çıktı. Güçlü kuvvetli dev gibi bir adamdı. Şimdiye kadar, karşısına, bir pehlivan çıkmamıştı. Mücâhidlere dönüp; “Ben, cesâreti, kahramanlığı ile tanınmış Merhab’ım!” diyerek övünmeye başladı. Böyle övünürken, sahâbîlerin arasında bir mücâhidin ileri atıldığı görüldü. Merhab’a karşı; “Ben de, dehşetli ve şiddetli savaşların ortasına atılmaktan korkmayan Âmir’im.” diye nâra attı ve derhal karşısına dikildi. Dev Merhab, üzerinde; “Kime değerse helâk eder!…” yazılı kılıcını, Hazreti Âmir’e olanca gücü ile vurdu. Kahraman Âmir ânında kalkanını kaldırdı. Enli kılıç, kalkana çarptığında şiddetli bir ses ortalığı çınlattı ve kalkana saplandı.

Hazreti Âmir, Yaradana sığınıp; “Yâ Allah!” diyerek kılıcını Merhab’ın zırhlı bacaklarına çaldı. Kılıç, çelik zırha değer değmez, geri tepti ve birden sahâbînin bacağına değiverdi. Kılıcın, şiddetli bir şekilde geri tepişi Hazreti Âmir’in bacağındaki atar damarının kesilmesine sebeb oldu. Eshâb-ı kirâm, koşarak Âmir’i kucakladılar ve tedâvi için karargâha götürdüler. Fakat Âmir orada şehâdete kavuştu.

Çarpışmalar bütün şiddeti ile devâm ediyordu. Akşama doğru sevgili Peygamberimiz, Yahudilere dört bin askerle yardıma gelen ve harbe katılan müşrik Gatafanlılara, ayrılıp memleketlerine dönmelerini teklif etti. Bunu yaptıkları takdirde, Hayber’in bir senelik hurma mahsûlünü kendilerine vereceğini de vâdetti. Fakat Gatafanlılar, bu teklifi reddettiler. Bunun üzerine Âlemlerin efendisi sallallahü aleyhi ve sellem, Eshâbına, Gatafanlıların bulunduğu kalenin etrâfında sabahlamalarını emretti. Gatafanlılar, gece mücâhidlerin saldırmasından çok korktular, bir türlü uyuyamadılar. O gece, nereden geldiği belli olmayan bir ses; “Gatafan ülkesine baskın yapıldığını, çoluk-çocuklarının ve mallarının teslîm alındığını” bildiriyordu. Bu ses, üç defâ tekrar edilmiş ve bunu bütün Gatafanlılar, büyük bir korku içinde dinlemişlerdi. Kumandanları Uyeyne de aynı sesi üç defâ duymuş, şafak sökmek üzereyken askerini alarak Hayber’den acele uzaklaşıp memleketlerinin yolunu tutmuştu. Sabahleyin Yahudiler, Gatafanlıların sebepsiz yere Hayber’i terketmelerine şaşırdılar ve ümidsizliğe düştüler. Onları yardıma çağırdıklarına da çok pişmân oldular.

O gün de Hayber önlerinde şiddetli çarpışmalar oldu. Fakat kale fethedilemedi. Akşam, Kâinatın sultânı; “Yarın sancağı öyle bir yiğide vereceğim ki, o, Allahü teâlâyı ve Resûlünü sever. Allahü teâlâ ve Resûlü de onu severler. Allahü teâlâ, onun eli ile fethi gerçekleştirecektir!” buyurarak müjde verdi. O gece Eshâb-ı kirâm, heyecanla sabahı bekledi. Her biri sancağın kendisine verilmesini umuyor, bu yolda, Allahü teâlâya duâlar ediyordu. Bilâl-i Habeşî hazretleri, sabah ezânını yanık ve güzel sesi ile okudu. Ezân okunurken herkeste ayrı bir heyecan, ayrı bir zevk hâsıl olur, o ilâhî zevkin tadına doyulmazdı. Sevgili Peygamberimiz, Eshâbına sabah namazını kıldırdıktan sonra ayağa kalktılar. Mübârek İslâm sancağının getirilmesini emrettiler. Mukaddes sancak getirilirken, Eshâb-ı kirâm ayakta bekliyor, merakla, Resûl-i ekrem efendimizin mübârek dudaklarından çıkacak sözleri dinlemek için, dikkat kesiliyorlardı. Nihâyet Âlemlerin efendisi; “Muhammed’in zâtını peygamberlikle şereflendiren Allahü teâlâya and olsun ki, ben, bu sancağı kaçmak nedir bilmeyen bir yiğide vereceğim” buyurduktan sonra, mübârek gözlerini Eshâbı arasında gezdirip; “Ali nerededir?” buyurdu. Sahâbîler; “Yâ Resûlallah! Onun gözleri ağrıyor” deyince, Efendimiz; “Onu bana çağırınız” buyurdu. O günlerde Hazreti Ali göz ağrısına tutulmuş ve gözlerini açamaz olmuştu. Yanına giderek, durumu bildirdiler ve mübârek koluna girip, Resûlullah efendimizin huzûruna getirdiler. Kâinatın sultânı, Hazreti Ali’nin şifâ bulması için, Allahü teâlâya duâ etti ve mübârek parmaklarını ağzında ıslatıp gözlerine sürdüler. O anda, Hazreti Ali’nin gözlerinde hiç bir ağrı kalmadı. Ayrıca; “Yâ Rabbî! Sıcağın ve soğuğun sıkıntısını bundan gider” diyerek, onun için duâ buyurdular. Sonra Hazreti Ali’nin üzerine, mübârek elleriyle bir zırh giydirip beline kendi kılıcını kuşatarak, eline beyaz İslâm sancağını verdiler ve; “Allahü teâlâ, sana zafer nasîb edinceye kadar çarpış. Sakın arkana dönme!” buyurdular.

Hazreti Ali de; “Canım sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Onlarla, dîn-i İslâm’a girdikleri zamâna kadar çarpışacağım” dedi. Sevgili Peygamberimiz de; “Vallahi, senin sebebinle Allahü teâlânın, onlardan tek bir kişiyi hidâyete kavuşturması, senin için, bir çok kızıl develere sâhib olup, onları Allahü teâlânın yolunda sadaka vermenden daha hayırlıdır” buyurdu.

Hazreti Ali, elinde sancak ile Yahudi kalesine ilerlerken, şanlı sahâbîler de peşinden yürüdüler. Kaleye iyice yaklaşıp, sancağın bir taşın dibine dikildiği sırada, Natât kalesinin kapısının açıldığı görüldü. Yahudilerin hücum birlikleri dışarı çıktılar. Bunlar, Hayber’in en seçme kahramanları idi. Her biri, çift zırhlarla kaplı, demir muhafazalara bürünmüşlerdi. İçlerinden birinin, Hazreti Ali’ye doğru yürüyüp, çarpışmak için karşısına geçtiği görüldü. Bu, Merhab’ın cesarette bir benzeri olmayan kardeşi Hâris idi. Sür’atle saldırdı… İki çeliğin çıkardığı ses meydanı doldururken, Zülfkâr’ın şimşek gibi indiği ve Hâris’in başını gövdesinden ayırdığı görüldü. Bu anda, “Allahü ekber! Allahü ekber!” sesleri göklere yükseliyordu.

Kardeşinin öldürüldüğünü işiten Merhab, emrindeki askerlerle dolu dizgin meydana yürüdü. Hazreti Ali’nin karşısına dikildi. Onun da üzerinde çift zırh vardı. Çift kılıç kuşanmış olduğu hâlde, iri cüssesi ile sanki bir devi andırıyordu. Bütün hiddeti ile; “Ben ki, harplerin en şiddetli olduğu zamânlarda ortaya atılıp, kahramanca çarpışan Merhab’ım! Ben, kükreyen aslânları bile mızrak veya kılıcımla delik deşik ederim!…” diyerek, kendini övmeye başladı.

Hazreti Ali de; “Ben ki, anam bana Haydar (Aslan) ismi vermiştir. Ben, heybetli bir aslan gibiyimdir! Seni bir hamlede yere serecek bir yiğit kişiyimdir!” diyerek, karşılık verdi. Merhab, Hazreti Ali’den, Haydar kelimesini işitince, kalbine bir korku düştü. Çünkü gece rüyasında bir aslan kendisini parçalamıştı. Rüyada gördüğü aslan bu mu idi? Derken dev Merhab’ın hamle ettiği ve Hazreti Ali’nin onu kalkanıyla karşıladığı görüldü. Sonra Allahü teâlâya sığınıp Zülfikâr’ı, kâfirin başına öyle bir indirdi ki; koca Merhab’ın, Zülfikâr’a karşı tuttuğu kalın çelik kalkanını ve çelikten yapılmış miğferini ikiye biçip, kafasını tepesinden ensesine kadar bölüp ayırdığı görüldü. Zülfkâr’ın çıkardığı korkunç ses, Hayber’in her tarafında işitilmişti.

Peygamber efendimiz; “Sevininiz! Hayber’in fethi artık rahatlaştı, kolaylaştı” buyurdular. Eshâb-ı kirâm, Hazreti Ali’nin bu bahadırlığına hayran kalmışlar; “Allahü ekber!” nidalarıyla semâyı çınlatmışlardı. Çarpışma bütün şiddeti ile devâm ediyordu. Eshâb-ı kirâm, çarpışa çarpışa kale kapısının yanına geldikleri bir sırada, bir Yahudi, kılıcıyla Hazreti Ali’nin kalkanına vurdu. Kalkan yere düştü. Fakat eğilip alacak zamân yoktu. Fırsatı kaçırmak istemeyen Yahudi, kalkanı kaptığı gibi geriye kaçtı. Buna çok üzülen Allahü teâlânın aslânı, Zülfikar ile etrafındaki düşmanları dağıttıktan sonra, kalenin kapısını kalkan yapmaya niyetlendi. “Bismillâhirrahmânirrahîm” diyerek, kocaman demir kapının halkalarına asıldı. Kancalarını duvarından sarstı çıkardı… Hazreti Ali kapıyı sökerken, kale yerinden sarsıldı. Sekiz on pehlivanın yerinden kıpırdatamayacağı bu kapıyı, tek eliyle kalkan yapıp, çarpışmağa başladı.

Karşısına peşpeşe, Yahudilerin en yiğit altı pehlivanı daha çıktı. Onları da Allahü teâlânın izni ile alt eden Hazreti Ali, kahraman arkadaşları ile kaleye girdiler. Artık kalenin içinde çarpışılıyordu. Kısa zamânda, karşılarına çıkacak kimse kalmadı. İslâm sancağını kaleye diktiler. Böylece en muhkem kaleleri olan Natât, fethedildi.

Sevgili Peygamberimiz, Hazreti Ali’nin gözlerinden öptükten sonra; “Gösterdiğin kahramanlıktan dolayı, Allahü teâlâ ve Resûlü senden râzı oldu” buyurdular. Bu mübârek kelâmı işiten Ali, sevincinden ağladı. Peygamber efendimiz; “Niçin ağlıyorsun?” buyurduğunda; “Canım sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Sevincimden ağlıyorum. Zîrâ Allahü teâlâ ve Resûlü benden râzı oldu” dedi. Bunun üzerine sevgili Peygamberimiz; “Yalnız ben değil, Cebrâil, Mikâil ve cümle melekler senden razı oldular” buyurdu.

Bu sırada Devs kabîlesinden dört yüz müslüman, Peygamber efendimize yardıma  geldi. Bundan sonra, diğer kaleleri fethetmek için çarpışmalara şiddetli bir şekilde devâm edildi. Hayber’in geri kalan yedi kalesi teker teker düşürülünce, çaresiz kalan Yahudiler, hey’et göndererek sulh isteğinde bulundular. Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem, bu teklifi kabûl ederek şu maddeler üzerinde anlaştılar:

  • Bu gazâda müslümanlarla çarpışan Yahudilerin kanları dökülmeyecek.
  • Hayber’i terkeden Yahudiler, yanlarında sâdece çocuklarını ve bir deve yükü lüzumlu ev eşyâsını götürebilecekler.
  • Geri kalan taşınan ve taşınmayan malların hepsi; zırh, kılıç, kalkan, yay, ok gibi bütün silâhlar, üzerlerindeki elbiseden başka giyeceklerin tamâmı; kumaşlar, altınlar ve ayrıca hazîneler, at, deve, koyun gibi bütün hayvanlar… ne varsa hepsi müslümanlara kalacak,
  • Müslümanlara bırakılması gereken herhangi bir şey, hiç bir sûretle gizlenmeyecek. Gizleyenler, Allahü teâlâ ve Resûlünün emânından ve himâyesinden dışarda bırakılacak…

Bu şartlara uymayan, hazînelerini tulumlarla toprağa gömen Kinâne bin Rebî cezâlandırıldı. Ele geçen ganîmetin, haddi hesabı yoktu. Hayber’in o verimli arazileri, hurmalıkları tamamen İslâm ordusuna bırakılmıştı.

Bu sırada, memleketlerine dönen Gatafanlılar, Yahudilere yardım için geri Hayber’e dönmüşlerdi. Peygamber efendimizin Hayber’i fethedip Yahudileri teslîm aldığını gördükleri zamân; “Ey Muhammed! Sen, Hayber’i terkettiğimiz takdirde, bize Hayber’in bir senelik hurmasını vermeyi vaad etmiştin. Sözümüzde durduk. Haydi bize onları ver!” dediler. Efendimiz onlara; “Filanca dağ sizin olsun” buyurdular. Gatafanlılar da; “öyle ise biz, sizinle çarpışırız” diyerek tehdide yeltendiler. Resûl-i ekrem efendimiz de; “Çarpışma yerimiz Cenefa olsun” buyurdu. Cenefa, Gatafanlıların bir bölgesinin ismi idi. Gatafanlılar bunu duyunca korkularından çekilip gittiler.

Sevgili Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem ve kahraman Eshâbı, Hayber’in fethi esnasında çok yorulmuşlardı. Bir taraftan yaralılar tedâvi ediliyor, diğer yandan dinleniyorlardı. Yahudilerin ileri gelenlerinden Sellâm bin Mişken’in karısı Zeynep, Peygamber efendimizi zehirleyerek öldürmek istedi. Bunun için, bir keçi kesip pişirdi ve ete bol mikdarda zehir kattı. Sonra, Resûlullah efendimizin huzûruna çıkarak, hediye getirdiğini söyledi. Resûl-i ekrem efendimiz kabûl edip, Eshâbını çağırdılar. Hep birlikte yemek için oturdular.

Âlemlerin efendisi, keçinin kol kısmından bir parça koparıp; “Bismillâhirrahmânirrahîm” diyerek mübârek ağızlarına aldılar. Bir kaç defâ çiğnedikten sonra hemen mübârek ağızlarından çıkarıp; “Ey Eshâbım! Bu yemekten elinizi çekinizl Zîrâ şu kürek eti, zehirlenmiş olduğunu bana haber verdi” buyurdular. Sahâbîler derhal ellerini yemekten çektiler. Fakat etten bir lokma yiyen Bişr bin Berâ hazretlerinin, hemen vücûdu morardı ve şehîd oldu. Sevgili Peygamberimize Cebrâil aleyhisselâm gelip, mübârek tükürüklerine karışan zehirin te’sirinden kurtulmak için, mübârek omuzları arasından hacamat yaptırarak kan aldırmasını söyledi. Öyle yapıldı. Sonra, zehirli kebab toprağa gömüldü. Bu işi yapan Zeynep, yakalanarak huzûra getirildi. Efendimiz ona; “Bu davar kebabını sen mi zehirledin?” buyurdular. O da, yaptığını îtirâf ederek; “Evet! Ben zehirledim!” dedi. Peygamber efendimiz; “Bunu niçin yapmak istedin!” diye sorduklarında; “Sen, benim kocamı, babamı, amcamı öldürdün. Kendi kendime; “Eğer O, hakîkaten peygamber ise, Allah O’na bildirir. Değilse, bu zehir O’na te’sir eder ve ölür. Böylece kendisinden kurtulmuş oluruz” dedim. Eshâb-ı kirâm, bu hâdiseye çok üzülmüştü. “Canımız sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Bunu öldürelim mi?” diye sorduklarında, kendi şahsına yapılan her hakâreti affeden Âlemlerin efendisi, bunu da affetti. Bu büyük merhameti gören Zeynep, Kelime-i şehâdet getirerek müslüman oldu.”

Hayber’de ele geçen ganîmetler ve esirler arasında, Huyey bin Ahtab’ın kızı Safiyye de vardı. Başkumandanlık hakkı olarak, Peygamber efendimizin hissesine düşmüştü. Âlemlerin efendisi, esirini âzâd etti. O da bu hâle çok duygulanıp, cân-u gönülden, Kelime-i şehâdet getirerek müslüman oldu. Bu duruma çok sevinen sevgili Peygamberimiz, Hazreti Safiyye vâlidemizi nikahıyla şereflendirip sevindirdiler. Böylece Hazreti Safiyye, mü’minlerin annesi oldu. Sehbâ mevkiinde düğünü yapılıp, kavun ve hurmadan velîme yâni düğün yemeği verildi.

Safiyye vâlidemizin, mübârek gözlerinde bir morluk görülüyordu. Sevgili Peygamberimiz; “Nedir bu iz?” buyurduklarında, o; “Bir gece rüyamda ayın gökten inip koynuma girdiğini görmüştüm. Kocam Kenâne’ye anlatınca; “Sen şu üzerimize gelen Arab Meliki’nin hanımı olmaya göz dikmişsin!” diyerek, gözüme bir tokat vurdu ve gördüğünüz gibi morardı” dedi.

Hayber fethedildikten sonra, Yahudiler, Peygamber efendimize; “Yâ Muhammed! Biz Hayber’den çekip gideceğiz. Fakat, biz zirâattan, tarla, bağ, bahçe bakımından iyi anlarız. İstersen, bu verimli arazileri bize kiraya ver. Bu mülkleri işleyelim ve çıkan mahsûlün yarısını sana verelim!” diye teklifte bulundular. Sevgili Peygamberimizin ve sahâbîlerin, tarla işleri ile uğraşacak zamânları yoktu. Onlar dîn-i İslâm’ı yaymak için uğraşıyor, cihâd-ı fi sebîlillah için gecelerini gündüzlerine katarak durmadan çalışıyorlardı. Bu teklife Peygamber efendimiz memnun oldular ve; “Sizi istediğimiz zamân çıkarmak şartı ile!” buyurdular. Yahudiler bunu kabûl ettiler ve Hayber arâzilerini işletmeye başladılar.

Peygamber efendimiz, Eshâbı ile, muzaffer olarak Medîne’ye döndüler. Bu arada daha önce Habeşistan’a hicret eden Eshâbının, Ca’fer bin Ebî Tâlib başkanlığında geldiklerini görünce, çok sevindiler. Hazreti Ca’fer’in alnından öpüp, bağrına bastı ve; “Ben Hayber’in fethine mi, yoksa Ca’fer’in gelişine mi sevineyim bilemiyorum. Sizin hicretiniz iki defâdır. Siz, hem Habeş ülkesine, hem de yurduma hicret ettiniz” buyurdular.

Hayber’de elde edilen ganîmetler; Hudeybiye andlaşmasına katılan bütün Eshâb-ı kirâma, Hayber’e katılanlara, Habeşistan’dan hicret eden Eshâ-ba ve fethe iştirak eden Devs kabîlesine paylaştırıldı.

Hayber’in fethedilmesi ile, Arabistan’daki bütün Yahudiler, Peygamber efendimizin emri altına girmiş oluyorlardı. Artık müşriklere yardım etme imkânları kalmamıştı. Çevrede bulunan kabîleler ve devletler de, silâh ve asker bakımından fethedilmesi imkânsız gibi görünen Hayber kalesini zapteden müslümanların, büyük bir güce sâhib olduğunu anladılar ve bu İslâm Devleti’nden çekinmeye başladılar. Mekkeli müşrikler, Hayber’in fethi ile büyük bir üzüntüye ve ye’se kapıldılar. Bu fetihden sonra, küçüklü büyüklü pek çok kabîleler, müslüman olmak için Medîne-i münevvereye geldiler ve Eshâb-ı kirâmdan olmakla şereflendiler, hattâ Gatafanlılar bile… Yola gelmeyen bâzı kabîleler ise kuvvet gönderilerek itaat altına alındılar.

 

 

Buhârî, “Salât”, 12; “Cihâd”, 74; Ebu Dâvûd, “Harâç”, 21; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, III, 101; İbn Hişâm, es-Sîre, II, 330; Vâkıdî, el-Megazî, II, 669; İbn Sa’d, et-Tabakât, VIII, 121

 

 

 

YA RESÛLALLAH!

 

Yâ Resûlallah! Senin kapındaki kölenin,

Ayaklarına değen toprağı öpmeyenin,

Ve bu seâdet için can fedâ etmeyenin,

Sana sevgisi yoktur; inanmam, sözü yalan.

 

Bastığın toprakları başıma tâc eylesem;

Öpsem, sürsem gözüme, kalbe ilâç eylesem;

Sırât-ı müstakîmi bulan sirâc eylesem;

Ve düşsem yollarına, sana âşık ve hayran.

 

Senin yönünden gelen her rüzgârı koklarım,

Güzel kokundan eser var mı, diye yoklarım;

Fedâ olsun uğruna ehlim ve çocuklarım;

Anam, babam, akrabâm ve daha binlerce can.

 

Diyor Mevlânâ Hâlid senin candan âşıkın,

Ey âlemin sultânı, ey cânânı cihânın!

Bir canım var sendendir, senin bana ihsânın,

Diyemem fedâ için sana getirdim bir cân.

 

Senin kölen mührünü vurmayanlar alnına,

Sevgi gerdanlığını takmayanlar boynuna;

Hedef olmayan eşsiz nazarının okuna,

Seviyorum demesin; eğer severse insan.

 

Binüçyüz bu kadar yıl, seni medhedenlerin,

Kalbi yanan, dilleri hep seni övenlerin,

Şefâat dileyerek kapına gelenlerin,

En kötüsü bu kulun, en âcizi bu kurbân.

 

Der ki, Hakkın mahbûbu sana doğru geleyim,

Unutayım her şeyi, yalnız seni bileyim.

Düşeyim sahrâlara, yanayım, eriyeyim;

Her an, hep sana doğru, sana âşık ve hayran.

 

Muhabbet ateşinle yanan dudaklarımı,

Kandırmak için öpsem, Ravda’nın tozlarını,

Öpsem, yüzüme sürsem temiz topraklarını,

Rûhuma şifâ etsem, hasta bedene dermân.

 

Huzûrunda ellerim açıp Hakka yalvarsam,

Saatlerce, günlerce, aylarca öyle kalsam,

Hep istiğfâr eylesem ve hep salât okusam,

İkrâr ediyorum ki, âcizim şükrânından.

 

İnleyerek ağlasam, gönlümü sana versem,

Ve yakıcı, muhabbet gözyaşlarımı döksem,

Yaşım bitse, kan gelse ve mum gibi erisem.

Arş’dan, yüksek Ravda’nın karşısında versem cân.

 

En güzel vâsıta sen, en doğru rehber sensin;

Ebedî saâdeti yalnız sen gösterirsin;,

Ve sana uyanlara ne müjdeler verirsin;

Ne îzâh eder kalem, ne ikrâr eder lisân.

 

Ne olursun bir kere, fakîre sultân gibi,

Ağlamakdan kör olan Ya’kûb’a Ken’ân gibi,

Bir karanlık gecede, bir mâh-ı tâbân gibi,

Görün; vîrâne gönlüm bir anda olsun ümrân.

 

 

 

SANA GELDİM!

 

Ey günahlılar sığınağı, sana sığınmağa geldim!

Çok kabâhatler işledim, sana yalvarmağa geldim!

Karanlık yerlere sapdım, bataklıklara saplandım

Doğru yolu aydınlatan, ışık kaynağına geldim.

 

Çıkacak bir canım kaldı, ey bütün canların cânı!

Uygun olur mu söylemek, cânımı fedâya geldim.

Derdlilere tabîbsin, ben ise gönül hastası.

Kalb yarama devâ için, kapını çalmağa geldim.

 

Cömerdlerin kapısına, birşey götürmek hatâdır,

Basmakla şeref verdiğin, toprağı öpmeğe geldim.

Günahlarım çok, dağ gibi, yüzüm kara, katran gibi

Bu yükden ve siyâhlıkdan temâm kurtulmağa geldim.

 

Temizler elbet hepsini, ihsân deryândan bir damla

Gerçi yüzüm gibi kara, amel defterimle geldim.

Kapına yüz sürebilsem, ey canımdan aziz canan

Su ile olmayan işler, hâsıl olur o toprakdan!

Benzer Yazıları Okumak İçin Tıklayınız

 

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler