Sual: Peygamber efendimiz Arap mıdır? Günümüzde Arap kelimesi söylenince esmer veya siyahi anlaşılıyor, Araplar böyle midir?

Cevap: O “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Arap idi. Arap, lügatta, güzel demektir. Mesela, lisan-ı Arap, güzel dil demektir. Istılah mânâsı ise, yani coğrafyada Arap demek, Arabistan ismindeki yarımadada doğup büyüyen, oranın iklimi, havası, suyu ve gıdası ile yetişen ve onların kanından olan kimse demektir. Anadolu’daki kandan gelenlere Türk, Bulgaristan’da doğup büyüyenlere Bulgar, Almanya’dakilere Alman dedikleri gibi, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” de Arabistan yarımadasında doğduğu için Arabdır. Araplar beyaz, buğday benizli olur. Bilhassa Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” sülalesi beyaz ve çok güzel idi. Zaten dedeleri İbrahim “aleyhisselâm”, beyaz olup Basra şehri ahalisinden, Taruh isminde beyaz bir müslümanın oğlu idi. Kâfir olan Azer, hazret-i İbrahim’in “aleyhisselâm” babası değildi. Amcası ve üvey babası idi.

Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” babası Abdullah’ın güzelliği, Mısır’a kadar şöhret bulmuştu ve alnındaki nurdan dolayı, 200’e yakın kız, evlenmek için Mekke’ye gelmişti. Fakat, Muhammed aleyhisselâmın nuru, Âmine’ye nasip oldu.

Türkiye’de ve birçok İslam memleketlerinde, 1 asırdan beri, Abdullah’ın evlendiği geceye, Regâib kandili ismini veriyorlar. Regâib gecesine böyle mânâ vermek doğru değildir. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” 9 aydan önce dünyayı teşrif etmiş olduğunu bildirmek olur ki bu da, noksanlık ve kusurdur. Her bakımdan, her insanın üstünde ve her bakımdan kusursuz olduğu gibi, Âmine validemizi “rahmetullahi teâlâ aleyhâ” nurlandırdığı zaman da, noksan ve kusurlu değildi. Bu zamanın noksan olması, tıb ilminde ayıp ve kusur sayılmaktadır.

Recep-i şerifin ilk Cuma gecesine Regâib gecesi denir. Çünkü, Allahü teâlâ, bu gecede, mümin kullarına, ragıybetler, yani ihsanlar, ikramlar yapar. O gece yapılan duâ red olmaz ve namaz, oruç, sadaka gibi ibâdetlere, katkat sevap verilir. O geceye hürmet edenleri affeyler.

İslamiyetin ilk zamanlarında ve İslamiyetten evvel, Recep, Zıll-kade, Zilhicce ve Muharrem aylarında harp etmek haram idi. Rıyadu’n-nasıhin kitabı, 2. babı, 8. faslında buyuruyor ki (Zahidi ve Ali Cürcani tefsirlerinde ve birçok tefsirde yazıyor ki İslamiyetten evvel, Araplar, Recep veya Muharrem aylarında harp edebilmek için, ayların yerini değiştirir, ileri veya geri alırlardı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, hicretin 10. senesinde, 90.000 müslüman ile vedâ haccı yaptığı zaman: “Ey Ashâbım! Haccı tam zamanında yapıyoruz. Ayların sırası, Allahü teâlânın yarattığı zamandaki gibidir!” buyurdu). Abdullah’ın evlendiği sene, ayların yeri değişik idi. Recep ayı, Cemazil-ahir yerinde idi. Yani 1 ay ileride idi. O hâlde, nur-i Nübüvvetin, Âmine “rahmetullahi teâlâ aleyhâ” validemize intikali, şimdiki Cemazil-ahir ayındadır. Regâib gecesinde değildir.

Amcası Abbas ile Abbas’ın oğlu Abdullah “radıyallâhu anhüma” da beyaz idi. Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” kıyamete kadar evladı da güzel ve beyazdır. Mesela, Ürdün emri merhum Abdullah, İstanbul’a gelmişti. Beyaz idi. Kadıköy müftüsü iken vefât eden, Seyyid Abdülhakim Efendi’nin mahdumu, faziletli Ahmed Mekki Efendi “rahmetullâhi aleyh” Seyyid idi. Ecdadı gibi, beyaz, kara kaşlı, iri siyah gözlü ve çok sempatik, güzel yüzlü idi. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ashâbı da, beyaz ve güzel idi. Osman “radıyallâhu anh” beyaz, sarışın idi. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem, rum imperatörü Herakliüs hükümetine gönderdiği sefiri Dıhye-i kelbi çok güzel olup İstanbul sokaklarında gezerken, yüzünü görmek için, rum kızları sokaklara çıkardı. Cebrâil “aleyhisselâm” çok defa Dıhye “radıyallâhu anh” şeklinde gelirdi.

Mısır, Şam, Afrika, Sicilya ve İspanya yerlileri Arap değildir. Araplar, İslamiyeti dünyaya yaymak için, Arabistan yarımadasından çıkarak buralara geldiklerinden, bugün buralarda da mevcuttur. Nitekim Anadolu’da, Hindistan’da ve başka memleketlerde de mevcuttur. Fakat, bugün bu memleketlerin hiçbirinin ahalisini Arap diye isimlendirmek doğru olmaz.

Ortaçağ, yani kurun-ı vusta zamanının biricik mârifet ve medeniyet lisanı olan ve zaten gramer ve fesâhat ve edebiyat bakımından, bugün yeryüzünde mevcûd 770 çeşit dilin en mükemmeli olan Arabî lisanı, İslam medeniyeti ile birlikte bütün bu memleketlere girmiş ve yerleşmişti. O zamanlar, İspanyadaki İslam üniversitelerine ve müslüman mekteplerine, ihtisâs kazanmaya giden Fransız ve diğer Avrupalılar, Arabî birçok kelimeleri, bilhassa ilimde ve fende kullanılan kelimeleri, kendi memleketlerine götürmüşler, kendi dillerine karıştırmışlardır. Bugün garb dillerinde birçok Arabî kelimeler hala kullanılmaktadır.

[1947] senesinde Londra’da basılmış, The British and Foreign Bible Society (İngilizlerin ve yabancıların İncil cemiyeti)nin, The Gospel in Many Tongues (Birçok dillerde bir âyet) ismindeki kitabında, 770 türlü dilin her biri ile yazılmış birkaç satırlık örnekler vardır.

Mısır ahalisi esmerdir. Habeşistan ahalisi siyahtır. Bunlara habeş denir. Zengibar ahalisine Zenci denir. Bunlar da siyahtır. Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” akrabasını, Arapları sevmek ve saymak ibâdettir. Onları her müslüman sever. Anadolu’ya misafir gelen siyah fellahlar, habeşler, zenciler, hürmet ve ikram olunmak için, kendilerini, Arap diye tanıttırmış, Anadolu’nun saf müslümanları, sözlerine inanıp bunları sevmişlerdir. Çünkü, bu sevgide siyah, beyaz ayırımı yoktur. Siyah bir müslüman beyaz bir kâfirden katkat daha üstün, daha kıymetli ve sevimlidir. İnsanın siyah olması imanın şerefini azaltmaz. Bilâl-i Habeşi hazretleri ve Resûlullahın çok sevdiği Üsame siyah idiler. Ebû Leheb ve Ebû Cehil kâfirleri beyaz idiler. Bu ikisinin kötülükleri ve aşağılıkları herkesce bilinmektedir. Allahü teâlâ insanın rengine değil, imanının kuvvetine ve takvâsına kıymet vermektedir. Fakat, siyahların kendilerini Arap olarak tanıtmaları, İslam düşmanlarının, yahudilerin işlerine yaradı. Bir yandan, siyah insanları, aşağı ve iğrenç olarak tanıttılar. Bunları köle olarak kullandılar. Bir yandan da kara kedileri, köpekleri, Arap Arap diye çağırarak, gazete ve mecmualara yaptıkları siyah resim ve karikatürlere Arap diyerek, gençliğe, arabı siyah olarak tanıtmaya, böylece, müslüman yavrularını Peygamberimizden “sallallâhü aleyhi ve sellem” soğutmaya uğraştılar. Bugün, Arabistan’da, Mekke-i mükerreme ve Medine-i münevverede bulunanlar, asırlar boyunca, Afrika’dan, Asya’dan ve diğer yerlerden gelip yerleşen yabancıların soyundandır. Bu yabancılar siyah olup Allah’ın ve Resûlullahın âşıkları idiler. Sultan II. Abdülhamid hanın “rahmetullâhi aleyh” amirallerinden Eyüb Sabri paşa “rahmetullahi teâlâ aleyh”, 5 ciltlik türkçe Mîr’atü’l-haremeyn kitabında, koca Mekke şehrinde, 2 Arap evinin kalmış olduğunu yazmaktadır. Bugün ise hiç yoktur. Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” vefâtında, Ashâb-ı kirâmın hepsi, sonra da evlatları, cihat için, din-i İslamı dünyaya yaymak için, Arabistan’dan çıktı. İslam ordusu, Asya’nın ötelerine, Afrika’ya, Kıbrıs’a, İstanbul’a, hasılı her yere dağıldı. Allah’ın dinini, Onun kullarına tanıtmak için savaştılar ve canlarını fedâ ettiler. Bu geniş topraklar, o mübarek şehitlerle doludur. Evlatlarını, yavrularını da, ilim öğrenmek için, o zamanlar dünyanın en üstün üniversitesi olup fizik, kimyâ, astronomi, coğrafya ve hendesedeki tecrübeleri ve ileri buluşları, bugün mevcûd eserlerinden anlaşılan, Bağdat darül-fünun ve fakültelerine gönderdiler. Meşhur zalim ve kâfir Cengiz [asıl adı Timoçindir] hanın torunu Hülagü, 656 [m. 1258] senesinde, Bağdat ahalisini, kadın, çocuk demeyip, 800.000’den ziyâde müslümanı işkence ile öldürdüğü ve Bağdat’ı yakıp yıktığı zaman, yalnız kuyulara saklananlar ve bilhassa Anadolu’ya kaçıp kurtulanlar sağ kalabilmişti. İşte, Peygamber “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimizin ve Ashâb-ı kirâmın “aleyhimürrıdvân” evlatları, o zaman Anadolu’nun her tarafına, hele şark taraflarına yerleşmişti. Bugün, şark bölgelerindeki zeki sabırlı, çalışkan kimselerin bâzıları, hep o mübarek insanların soyundandır. Bu bölgelerdeki insanların bir kısmı, Nuh aleyhisselâmın oğlu Yafes evladından olup çok eskiden orta Asya’dan Anadolu’ya gelmiş, dağlarda göçebe halinde yaşayan, kaba, câhil insanlardır. Sokrat’ın talebesinden tarihçi Xenophon, Anadolu’nun şarkında, bunlardan bazılarını gördüğünü yazmaktadır. Bu insanların 2. kısmı ise, şehirlerde oturan medeni, nazik insanlardır. Bunların hemen hepsi, Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” ve Ashâb-ı kirâmın “aleyhimürrıdvân” evlatlarıdır. İmâm-ı Hasan evladına (Şerif), İmâm-ı Hüseyin evlatlarına (Seyyid) denir. Seyyidler, şeriflerden daha üstündür. Osmanlılar zamanında, Haleb’de Seyyidlere ve şeriflere mahsus bir mahkeme vardı. Bütün evlatları orada kayıtlı olup yalancılar Seyyidlik iddia edemezdi. [Mason Mustafa Reşid paşa Tanzimat ile bu mahkemeyi kaldırdı.] Van ile Hakkari arasındaki meşhur İrisan beğleri, Abbasi halifeleri evladından olup Hülagü katliamından kurtulan bir yavrudan çoğalmışlardır. Bugün memleketimizin her tarafında, Ashâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” evladı ve Seyyidler vardır. Bunların kıymetini bilmeli, hürmette ve hizmette kusur etmemeliyiz

Tavsiye Yazı –> Peygamberler Niçin Gönderilmişlerdir?

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler