ALTINCI BÖLÜM

Ashâb-ı kiramdan ve eimme-i izamdan “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” bildirilen peygamberlik delilleri ve müjdeleri:

 ¥ Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ashâbının “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” ve Ehl-i beytinin “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, diğer ümmetlerden üstün ve faziletli olduklarına itikat etmek dini bir vecibe ve İslam akaidindendir. Selef-i salihinin onlar hakkında naklettikleri hadis-i şeriflere ve menkıbelerine itimat ederiz. Doğru olduğuna inanırız. Onların arasında vuku bulan ihtilaflar ve muharebeler hakkında susarız, konuşmayız. Ömer bin Abdülaziz “rahmetullâhi aleyh” şöyle buyurmuştur: “Allahü teâlâ bizim ellerimizi onların kanlarına bulaştırmadığı gibi, biz de dillerimizi bulaştırmayız. Onların işleri hakkında konuşmayız, Allahü teâlâya bırakırız.” Onlardan bazısı bazısından efdal de olsa, işlerinin derinliğine dalmayız. Bunları onların yüksek ilimlerine ve üstün akllarına havale ederiz. Zira onlar her ne iş yapmışlarsa ve onlardan her ne iş meydana gelmişse, o işin bir hikmeti vardır ve sünnet-i seniyeye uygundur. Onlar hidayet ehlidirler ve dalalet üzerinde birleşmezler. Her ne kadar bazı hususlarda ittifak etmeyip, ihtilafa düşmüş olsalar da, bunlar yüksek ictihadları, Hakka sarılmaları ve dine bağlılıkları sebebiyle vuku bulmuştur. Kıyamet günü bu işlerinden dolayı hesaba çekilmezler. Bilakis kendi ictihadlarına göre hareket ettikleri için sevaba kavuşacaklardır. Onlar Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” sohbetiyle ve dinin yayılmasında, Resûlullaha yardımcı olmakla şereflenmiş seçilmiş kimselerdir. Onların üstünlükleri Kur’ân-ı Kerîmde bildirilmiştir.

Allahü teâlâ [Fetih sûresi 18. âyetinde meâlen] (Ağaç altında sana söz veren müminlerden Allahü teâlâ elbette razıdır.) , [Fetih sûresi 29. âyetinde meâlen] (Muhammed  “aleyhisselâm” Allahın Resûlüdür. Onun yanında bulunanlar  (Âshâb-ı kirâm) kâfirlere karşı çok şiddetli, kendi aralarında gayet merhametlidirler. Onları rüku ve secde ederken  (namaz kılarken) görürsün. Allahtan lütf ve rıza isterler…) , [Tövbe sûresi 100. âyetinde meâlen] (İyilik yarışında önceliği kazanan muhacirler ve ensar ve onlara güzelce uyanlardan Allah razı olmuştur. Onlar da Allahtan razıdırlar…)  buyurmuştur.

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: “Yıldızlar gök ehli için sığınaktır. Ben Ashâbım için sığınağım. Ashâbım da ümmetim için sığınaktır. Hangisine uyarsanız, hidayete kavuşursunuz. Ashâbıma dil uzatmayınız! Ümmetimden herhangi biri, Uhud dağı kadar altın sadaka verse, Ashâbımın bir müd arpa sadakasına verilen sevaba kavuşamaz.”

 İmran bin Husaynın “radıyallâhu anh” rivayet ettiği bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: (Zamanlar, asırlar ahalisinin en hayırlısı, en iyisi benim asrımın ahalisidir.  [Yani Sahabe-i kiramın hepsidir.] Ondan sonra ikinci asrın, ondan sonra üçüncü asrın müminleridir.)  Bu hadis-i şerifi Buhari, Müslim ve Tirmizi “rahimehümullah” bildirmişlerdir. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bir hadis-i şerifte de: “Beni gören veya beni görenleri gören müslümanı Cehennem ateşi yakmaz”  buyurdu. Bu hadis-i şerifi Tirmizi “rahmetullâhi aleyh” bildirmiştir. Diğer bir hadis-i şerifte ise: “Beni görenlere ne mutlu ve Ashâbımı sevenlere ne mutlu, çünkü sizin en hayırlınızdır”  buyruldu. Ashâb-ı kiramın kalpleri Allahü teâlâya kavuşmuş ve Onda fani olmuşlardır. Konuştukları zaman hakkı söylerler. Hükmettikleri zaman adaletle hükmederler. Allahü teâlâ [Araf sûresi 181.ci âyetinde meâlen] (Yarattıklarımızdan bir ümmet vardır ki hakkı gösterirler ve onunla hükmederler)  buyurdu. Ashâb-ı kiramın fazileti hakkında Abdullah ibni Ömer “radıyallâhu anhüma” buyurmuştur ki: Resûlullahtan “sallallâhü aleyhi ve sellem” sonra bu ümmetin en üstünü hazret-i Ebû Bekrdir. Sonra hazret-i Ömer, sonra hazret-i Osman, sonra hazret-i Alidir. Sefinenin “radıyallâhu anh” rivayet ettiği hadis-i şerifte, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”: “Benden sonra halifelik otuz senedir. Ondan sonra melikler olur” buyurmuştur. Ebû Davud “rahmetullâhi aleyh” (Kitab-ı Sünen)  adlı risalesinde, İbni Ömerden rivayet ederek şöyle bildirmiştir: Ümmet-i Muhammedin, Peygamberlerden sonra en faziletlisi hazret-i Ebû Bekrdir. Ondan sonra hazret-i Ömerdir. Ondan sonra hazret-i Osmandır. Ondan sonra hazret-i Alidir “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”. Muhammed bin Hanefiye şöyle demiştir: Babam hazret-i Aliyye “radıyallâhu anh”, Resûlullahtan “sallallâhü aleyhi ve sellem” sonra bu ümmetin en hayırlısı kimdir, diye sordum. Hazret-i Ebû Bekrdir, dedi. Ondan sonra kimdir, dedim. Hazret-i Ömerdir, dedi. Hazret-i Osmandır diyeceğini düşünerek, ondan sonra kimdir diye sormadan, Ondan sonra sen misin, dedim. Ben müslümanlardan biriyim, dedi. Bunu Buhari ve Ebû Davud “rahimehümallah” nakletmişlerdir.

¥ Süveyde ibni Gafele “radıyallahü teâlâ anh” şöyle anlatmiştir: Hazret-i Aliyye “radıyallâhu anh” şöyle dedim: Şiadan bir cemaatin yanına uğramıştım. Hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Ömerden “radıyallâhu anhüma” bahsediyorlardı ve onların aleyhinde konuşuyorlardı. Şayet onlar, senin bu ikisi hakkında kalbinde gizlediğin şeyi bilmeselerdi, böyle konuşmazlardı. Benim bu sözlerim üzerine hazret-i Ali “radıyallâhu anh”: “Böyle bir şeyi kalbimde gizlemekten Allahü teâlâya sığınırım. Kalbimde onlara karşı iyi düşünceden başka bir şey yoktur. Çünkü onlar, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” çok yakın iki dostu ve iki veziridirler” buyurdu. Sonra ağlayarak, gözlerinden yaşlar akarak ve elimden tutup kalktı. Beyaz sakalını avucuna alıp, üzgün ve düşünceli bir hâlde minbere çıktı. İnsanlar toplanınca ayağa kalktı. Kısa, fakat çok belâgatlı bir hutbe okudu. Buyurdu ki: “Bir takım kimselere ne oluyor ki Kureyşin iki büyüğü ve müslümanların babaları gibi olan hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Ömer “radıyallâhu anhüma” hakkında, onların şanına yakışmayan şeyler konuşuyorlar ve bunları da bana isnad ediyorlar! Bu sözleri söyleyenler cezalandırılırlar. Allahü teâlâya yemin ederim ki o ikisini ancak mümin olanlar sever. Facir ve alçak olandan başkası da onlara buğz etmez. Sizin içinizde onlara denk kim olabilir. Onları seven beni sevmiş olur. Onlara buğz eden bana buğz etmiş olur. Ben onlara buğz edenlerden uzağım. Biliniz ki bu ümmette Resûlullahtan “sallallâhü aleyhi ve sellem” sonra, insanların en üstünü Ebû Bekr-i Sıddıktır “radıyallâhu anh”. İslamiyete ondan daha çok hizmet eden yoktur. Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” en sevgili olan odur. Resûlullahtan sonra bu ümmet içinde, Allahü teâlâ katında Ebû Bekrden daha kıymetli, daha hayırlı, dünyada ve ahirette ondan daha üstün kimse yoktur. Yine Resûlullahtan “sallallâhü aleyhi ve sellem” ve Ebû Bekr-i Sıddıktan “radıyallâhu anh” sonra bu ümmet içinde insanların en hayırlısı Ömer-ül-Fâruk, sonra Osman-ı Zinnureyndir “radıyallâhu anhüma”. Sonra benim. Onlar hakkında bana isnad ettiğiniz yalan sözleri reddediyorum. Sizin bu hususta Allahü teâlâya karşı hiçbir deliliniz yoktur. Kendim için, sizin için ve diğer bütün müslüman kardeşlerim için istiğfar ediyorum.”

Hulasa Ashâb-ı kirâm “radıyallâhu anhüm ecma’în” arasında bu dördü, fazilet, ihsan ve iyilik, herkesin hürmet ve saygısını kazanmak, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” halifeleri olmak bakımından, muhacirlerin büyükleri ve İslama yardımda en önde gelen seçilmiş zatlardır. Onların büyüklüklerini akıl ile anlamak mümkün değildir. Onları üstün ve yüksek bilmek, hürmet ve saygı göstermek icma ile sabittir. Selef-i salihinin yolu budur. Bunun dışındaki yollar nefse uymak, taassup, bidat ve sapıklıktır. Dalalete düşmekten daima Allahü teâlâya sığınırız.

Biliniz ki hazret-i Ali “radıyallâhu anh” halifelik hususunda ictihad etti ve ictihadında isabet etti. O sırada hilafete ondan daha lâyık kimse yoktu. Hazret-i Muaviye “radıyallâhu anh” ictihadında hata etti.

İbrahim Hanefi “rahimehullahü teâlâ” buyurdu ki Hasan bin Ali “radıyallâhu anhüma” halifeliği hazret-i Muaviyeye teslim edince, taraftarlarından biri ona (ey müminleri zelil eden) diye hitab etti. Hazret-i Hasan de “radıyallâhu anh”: Ben müminleri aziz edenim. Babam Aliden “radıyallâhu anh” duydum, buyurdu ki: “Muaviyenin “radıyallâhu anh” halifeliğine karşı gelmeyiniz. Çünkü benden sonra bu vazifeyi o üzerine alacaktır. Onu kaybettiğiniz zaman, başların koptuğunu ve yere düştüğünü görürsünüz.”

Hasan-ı Basri “rahmetullâhi aleyh” buyurdu ki: Hazret-i Ebû Bekrin “radıyallâhu anh” şöyle buyurduğunu nakleder. Bir gün Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” gördüm. Yanında hazret-i Hasan vardı. Bir kere o insanların üzerine doğru gidiyor, bir kere de insanlar ona doğru geliyorlardı. Bu sırada Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”: “Benim bu oğlum seyittir. Ümit edilir ki Allahü teâlâ bunun vasıtasıyla müslümanlardan iki büyük cemaatin arasını ıslah eder.” Bunu İmam-ı Buhari bildirmiştir.

Biliniz ki Ashâb-ı kiramın “Rıdvânullahi aleyhim ecma’în” çocukları, babalarının kendilerine güzel terbiye vermeleri sebebiyle faziletlidirler, üstündürler. Şüphesiz ki hazret-i Fâtımanın “radıyallâhu anha” evlatları, hazret-i Ebû Bekrin, hazret-i Ömerin, hazret-i Osmanın evlatlarından ve hazret-i Alinin hazret-i Fâtımadan “radıyallâhu anhüm ecma’în” olmayan evlatlarından üstündürler. Çünkü onlar, Allahü teâlânın kendilerinden ricsi giderdiği temiz bir nesil, sülale-i tahiredirler. Allahü teâlâ onları tertemiz kılmıştır. Onlar Ehl-i beyt-i Resûldürler. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: “Ehl-i beytim Nuh aleyhisselâmın gemisi gibidir. Ona binen kurtulur.”

Cabir bin Abdullah “radıyallâhu anh” şöyle bildirmiştir: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Kusva adlı devesi üzerinde hutbe irad ederken, şöyle buyurduğunu işittim: “Ey insanlar! Size iki şey bırakıyorum. Allahü teâlânın kitabını ve Ehl-i beytimi. Onlara yapışırsanız, dalalete düşmezsiniz.”  Yine Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: “Al-i Muhammedi sevmek sırattan geçmeye vesiledir.”  Çünkü Resûlullah sırat üzerinde bulunacaktır.

İbni Mâlik, İsmail bin Abdullah bin Cafer-i Tayardan, o da hazret-i Aliden “radıyallahü teâlâ anhüm” şöyle bildirmektedir: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” gökten inen rahmete (yağmura) bakarak, kim bana duâ  eder buyurdu ve iki kere tekrar etti. Hazret-i Zeyneb “radıyallâhu anha” ben duâ  ederim ya Resûlallah dedi. Bunun üzerine öyleyse Aliyye, Fâtımaya, Hasana ve Hüseyine duâ  et buyurdu. Sonra hazret-i Hasanı sağ tarafına, hazret-i Hüseyini sol tarafına, hazret-i Aliyi ve hazret-i Fâtımayı karşısına aldı. Onların üzerini bir aba ile örddü ve şöyle buyurdu: “Her peygamberin Ehl-i beyti vardır. Bunlar da benim Ehl-i beytimdir.”  Bir rivayette de “Bunlar benim Ehl-i beytimdir. Benim Ehl-i beytim en iyisidir”  buyurdu. Zeyneb “radıyallâhu anha”, ya Resûlallah, ben de sizin aranıza gireyim, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” “Sen yerinde dur. Sen inşaallah hayra kavuşacaksın”  buyurdu. (Ayn-ül meani)  kitabında bu hadis-i şerifle alakalı olarak şöyle yazılıdır: Resûlullah da “sallallâhü aleyhi ve sellem” o abanın altına girdi. Bu sırada Cebrâil aleyhisselâm gelip, onlarla teberrük için, o da abanın altına girdi. (Keşif-üs-Salebi)  kitabında ise şöyle denilmektedir: Allahü teâlâ [Ahzab sûresi 33.cü âyetinde meâlen] (… Ey Ehl-i Beyt! Şüphesiz Allah, sizin ricisten  (günahtan) uzak olmanızı istiyor)  buyurdu.

Allahım! Bizi bozuk itikattan, boş şeylerle uğraşmaktan kurtar. Bize eşyanın hakikatini olduğu gibi göster. Kalplerimizi Evlat-ı Resûlün ve Ashâb-ı kiramın muhabbeti üzerine Sâbit kıl. Bize Ehl-i sünnet vel-cemaat itikadı üzere ölmeyi nasip eyle. Kıyamet gününde bizi Sıddıklarla, şehitlerle haşr eyle. Şüphesiz ki Sen her şeye kadırsin.

İmam-ı Ahmed bin Hanbele “rahmetullâhi aleyh” şöyle sual edildi: Ey İmam, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ashâbından “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” çok keramet bildirilmemiştir. Halbuki evliyadan çok kerametler bildirilmiştir. Bunun sebebi nedir? Buyurdu ki: Onların imanları o kadar kuvvetli idi ki kerametlerle ve harikalar ile takviye edilmeye ihtiyaçları yoktu. Fakat diğerlerinin imanı onların imanları mertebesinde değildi. Bu sebeple kerametlerle imanları kuvvetlendirildi.

Evliyanın büyüklerinden Şihabüddin Sühreverdi “kuddise sirruh” buyurdu ki: Allahü teâlâ sevdiği kullarının yakinini kuvvetlendirmek için, onlara mükafat olarak kerametler ihsan eder. Onların da üstünde bazı kulları vardır ki onların kalplerinden perdeler kalkmış, batınları yakine ve marifete kavuşmuştur. Böyle kulların yakinlerinin ve marifetlerinin kuvvetlenmesi için harikalara, kerametlere ihtiyaçları yoktur. Bu sebeple Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ashâbından kerametler az bildirildi. Sonra gelen evliyadan ise çok kerametler görüldü. Çünkü Ashâb-ı kiramın “aleyhimürRıdvân” Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” sohbetinde bulunmaları bereketiyle, vahyin inişine, meleklerin gelip gitmesine şahit olmaları sebebiyle, batınları nurlandı. Ahireti görmüş gibi oldular. Dünyaya kıymet vermediler. Nefsleri tezkiye buldu, temizlendi. İslamiyete uygun olmayan adetleri terkettiler. Kalp aynaları parladı. Kendilerine ihsan edilen yüksek mertebeler sebebiyle, kendilerinden çok keramet görülmesine lüzum kalmadı. Çünkü, yakinleri çok kuvvetli olanlar, hikmetlerle dolu olan âlemin her zerresinde, Allahü teâlânın kudretinden, başkalarının göremediklerini görürler.

Evliyanın kerameti, onların irâde ve isteği dışında meydana gelir. Keramet hissi ve manevi olmak üzere iki kısımdır. İnsanların avamı, hissi kerametlerden başkasını bilmez. Mesela halk arasında keramet denince, hatırlardan geçenleri söylemek, geçmişe ve geleceğe ait şeyleri haber vermek, su üzerinde yürümek, havada uçmak ve bir anda bir yerden bir yere gitmek ve insanların gözünden kaybolmak, duâsı derhal kabul olmak gibi kerametler anlaşılır. Sadece kendilerinden böyle kerametler görülen kimselere evliya derler. Onların ibadetleri yapıp yapmadıklarına, İslam dininin ve tasavvufun adabına riâyet edip etmediklerine bakmazlar. Böyle itikattan Allahü teâlâya sığınırız.

Manevi kerametlere gelince, onları ancak Allahü teâlânın seçilmiş kulları bilir. İslamiyetin emirlerine tam uymak, marifet-i ilâhiyeye kavuşmak, hayırlı işlere koşmak, üzerine vazife olan şeyleri yerine getirmekte gayretli olmak, güzel ahlak sahibi olmak, kalpten kin, hased, kötü düşüncelerin ve diğer kötü huyların gitmesi, elinde olanı vermek, benliği terk, Allahü teâlâya karşı vazifeleri yerine getirmek, alıp verdiği nefeslerde gafletten uzak olmak gibi haller de manevi kerametlerdir. Bunlarda mekr ve istidrac bulunmaz. Bunların hepsi ahte vefayı ve maksadın doğruluğunu ve kazaya rızayı gösterir. Böyle olan kimselerle mukarreb melekler beraber olurlar.

Avamın bildiği ve keramet olarak gördüğü şeylerde gizli mekr bulunabilir. Şayet bunlar keramet ise, neticesinin istikâmet veya istikâmete sebep olması icap eder. Yoksa keramet değildir. Neticesi istikâmet olunca, amellerden tad almak, ibadetlerin mükafatına ve amellerin neticesine kavuşmak mümkündür. Eğer bir kimse, kendisinden keramet meydana gelmesini isterse, ahirette hesaba çekilebilir.

Hissi kerametlerden hiçbiri, keramet-i maneviyeye dâhil değildir. Bu sebeple Ashâb-ı kiramdan “radıyallâhu anhüm ecma’în” hissi kerametler çok bildirilmemiştir. Fakat, manevi kerametleri çok bildirilmiştir. Bu hususta Evliya-i kirâm onların derecesine ulaşamamıştır. Hatta onlar, Ashâb-ı kiramın velayet kandillerinden feyiz almışlardır.

Evliyanın kerameti haktır. Hak olduğu Kur’ân-ı Kerîmde bildirilmektedir. Allahü teâlâ [Âli-i İmrân sûresi 37.ci âyetinde meâlen] (… Zekeriya mabette onun yanına her girişinde, yanında bir yiyecek bulurdu. Ey Meryem! Bu sana nereden geldi, dedi. O da, bu Allah tarafındandır. Çünkü, Allah dilediğine sayısız rızk verir, dedi.)  buyurdu.

Tefsir âlimleri bu âyet-i kerimenin tefsirinde şöyle buyurmuşlardır. Hazret-i Zekeriya “salavatullahi ve selamühü alâ nebiyina ve aleyhi” hazret-i Meryemin yanına her girdiğinde, onun yanında yaz günlerinde kış meyveleri, kış günlerinde ise yaz meyveleri görürdü. Hazret-i Meryemin Peygamber olmadığı söz birliği ile bildirilmektedir. Bu âyet-i kerime, Evliyanın kerametini inkar edenlere karşı tam bir delildir. Hadis-i şeriflerden ve diğer haberlerden ise sayılamayacak kadar pek çok delil vardır.

HAZRET-İ EBÛ BEKR-İ SIDDİK “radıyallâhu anh”

 Emir-ül müminin Ebû Bekr-i Sıddıkın “radıyallâhu anh” bütün halleri ve işleri, Hatem-ül enbiya Resûlullaha tam uyması sebebiyle, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” ve diğer Peygamberlerin peygamberliğine apaçık bir delil ve en güzel şahittir. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Mekkeden Medineye hicret edeceği zaman, Cebrâil aleyhisselâmdan benimle kim hicret edecektir, diye sordu. Ebû Bekr-i Sıddık “radıyallâhu anh” diye cevap verdi. O günden sonra isim-i şerifi Sıddık-ı Ekber oldu. Ömer bin Hattab “radıyallâhu anh” “Nefsim kudretinde olan Allahü teâlâya yemin olsun ki o gece (hazret-i Ebû Bekrin hicrette Resûlullah ile birlikte olduğu gece) al-i Ömerden hayırlıdır” demiştir.

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hicrette mağaradan çıkarken “Ya Eba Bekr! Sana müjdeler olsun. Allahü teâlâ bütün insanlara umumi olarak tecelli eder. Sana ise hususi olarak tecelli eder” buyurdu. Yine Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”: “Ebû Bekrin size üstünlüğü, namaz ve oruçla değil, göğsünde (kalbinde) dolu olan şey iledir” buyurdu. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallâhu anh” hakkında varid olan hadis-i şerifler sayılamayacak kadar çoktur. Biz burada kısaca onun Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” nübüvvetine delil olan üstün ve harikul’ade hallerinden bir kısmını bildireceğiz.

İbni Mesut Ensârî “radıyallâhu anh” şöyle bildirmiştir: Hazret-i Ebû Bekrin “radıyallâhu anh” müslüman olması vahyin müjdesidir. O şöyle anlatmıştır: Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” peygamberliği bildirilmeden önce, bir gece rüyamda gökten büyük bir nurun indiğini ve Kabenin üzerine düştüğünü gördüm. O nur Mekkenin bütün evlerine dağıldı. Sonra önceki gibi tekrar toplanıp benim evime girdi. Evin kapısını kapattım. Sabahleyin bu rüyamı yahudi âlimlerinden birine anlatıp, tabirini sordum. Gördüğün rüya karışık rüyalardandır. Böyle rüyalara itibar olunmaz, dedi. Aradan bir müddet geçti. Ticaret için çıktığım bir seferte yolum rahib Bahiranın bulunduğu kiliseye düştü. O rüyamın tabirini rahib Bahiradan sordum. Sen kimsin, dedi. Kureyşten bir kimseyim, dedim. Allahü teâlâ sizin aranızdan bir Peygamber gönderecektir. Sen onun hayatında veziri, vefatından sonra da halifesi olacaksın, dedi. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” Peygamberliği bildirilip, insanları dine davet etmeye başlayınca, beni de İslama davet etti. Ben her Peygamberin bir delili vardı, senin delilin nedir, dedim. Delilim, gördüğün rüyadır. Yahudi alimi sana bu rüyaya itibar edilmez diye cevap verdi. Bahira ise o rüyanın tabirini şöyledir diyerek sana cevap verdi, buyurdu. Bunu sana kim haber verdi, dedim. Cebrâil aleyhisselâm bildirdi, buyurdu. Bunun üzerine ben artık bundan başka delil ve şahit istemem. Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlüh diyerek müslüman oldum. Bu hadise üzerine Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: “İslama davet ettiğim kimselerden sadece Ebû Bekr o anda beni tasdik edip, sen Allahın Resûlüsün, dedi. O Sıddık-ı Ekberdir.”

Emir-ül müminin Ebû Bekr-i Sıddık “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Cahiliye devrinde bir ağacın gölgesinde oturuyordum. Ağacın bir dalı bana doğru eğildi ve başıma ulaştı. Acaba bu ne haldir diye hayretle bakıyordum. Ağaçtan kulağıma şöyle bir ses geldi. Falan zamanda bir Peygamber gelecektir. Onun yanında insanların en saadetlisi sen olacaksın, dedi. Daha açık söyle, o Peygamber kimdir? İsmi nedir, dedim. O Muhammed bin Abdullah bin Abdülmuttalib Haşimdir, diye bir ses geldi. O benim arkadaşım ve kıymetli bir dostumdur. Ne zaman Peygamberliği bildirilirse bana müjde ver, dedim. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Peygamberliğinin bildirildiğini ilan edince, o ağaçtan ey Ebû Kuhafenin oğlu! Muhammede “aleyhisselâm” vahiy geldi. Musanın “aleyhisselâm” Rabbinin hakkı için, Ona herkesten önce sen iman edeceksin, dedi. Sabah olunca, Resûlullahın huzuruna gittim. Beni görünce ey Ebû Bekr, seni Allahü teâlâya ve Resûlüne iman etmeye davet ediyorum, buyurdu. Hemen Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Resûlullah diyerek iman ettim. Allahü teâlâ seni hak üzere ve aydınlatıcı bir nur olarak gönderdi, dedim.

Yine Emir-ül müminin Ebû Bekr-i Sıddık “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” Peygamberliği bildirilmeden önce ticaret için Yemene gitmiştim. Semavi kitapları okumuş dört yüz yaşında bir ihtiyara misafir oldum. Beni görünce zannediyorum ki sen Mekkedensin, dedi. Evet, dedim. Kureyşten misin, dedi. Evet, dedim. Beni Temim kabilesinden misin, dedi. Evet, dedim. Sonra bir alâmet kaldı, dedi. O nedir, dedim. Bana karnını aç, dedi. Ne olduğunu söylemeden açmam, dedim. Bunun üzerine şöyle dedi. İlâhî kitaplarda okudum. Haremden bir Peygamber çıkacaktır. Biri genç, biri ihtiyar iki yardımcısı olacaktır. Genci kuvvetli ve kahraman, ihtiyar yardımcısı ise zayıftır ve karnında bir ben vardır, dedi. Karnımı açtım. Göbeğimin üzerinde siyah bir ben gördü. Kabenin hakkı için o ihtiyar yardımcı sensin, dedi. Bana hidayete yapış ve O Peygamberin dinine sımsıkı sarıl. Allahın sana ihsan ettiği şeyleri gizle diye vasiyet etti. Yemende işlerimi bitirdikten sonra, o ihtiyarla vedalaşmak üzere yanına gittim. Bana birkaç beyt verdi ve bunu o Peygambere verirsin, dedi. Mekkeye döndüm. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” Peygamberliği bildirilmişti. Mekkenin ileri gelenleri beni görmeye geldiler. Aranızda hiç garib bir hadise oldu mu diye sordum. Bundan daha garib bir şey olmaz ki Ebû Talibin yetimi Peygamberlik iddia ediyor, seni bekleyorduk. Artık sen geldin, ona karşı durursun, dediler. Onları mümkün olan bir şekilde başımdan savdım. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” nerede olduğunu sordum. Hadice-tül kübranın “radıyallâhu anha” evinde olduğunu söylediler. Gidip kapıyı çaldım. Resûlullah dışarı çıktı. Ey Muhammed “aleyhisselâm”! Seni kendi hanenizde bulamadım. Atalarının dininden başka bir dine davet ettiğini söylüyorlar, dedim. “Ben Allahü teâlânın Resûlüyüm. Seni ve bütün insanları Allahü teâlâya iman etmeye çağırıyorum” buyurdu. Delilin nedir, diye sordum. Yemende gördüğün ihtiyardır, buyurdu. Bunu sana kim haber verdi, dedim. Benden evvelki Peygamberlere de gelen büyük bir melek haber verdi, buyurdu. Hemen mübarek elini tutup, Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Resûlüh diyerek, iman etmek şerefine kavuştum. Sonra dönüp gittim. Benden daha huzurlu kimse yoktu. Çünkü iman etmek nasip olmuştu.

Emir-ül müminin Ebû Bekr-i Sıddık “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Ölüm hastalığımda hilafeti kime bırakacağım hakkında tekrar istihâre yaptım. Allahü teâlâdan rızası nerede ise bana bildirmesini diledim. Bilirsiniz, yalan söylemek istemem. Hiçbir akıllı kimse de müslümanlara yalan söyleyerek aldatıp da, Allahü teâlânın huzuruna çıkmak istemez, dedi. Huzurunda bulunanlar: Ey Allahın Resûlünün halifesi! Senin doğruluğunda hiç kimsenin şüphesi yoktur. İstiharenizi söyleyin, dediler. Bunun üzerine şöyle anlattım: Gecenin sonunda idi. Uyku ağır basıp uyumuşum. Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” gördüm. İki beyaz kaftan giymişti. O kaftanların eteklerini ben topluyordum. O sırada o iki kaftan yeşil olmaya ve parlamaya başladı. Bakanların gözünü alırdı. Resûlullahın yanında iki kişi vardı. Yüzleri güzel, elbiseleri nurlu idi. Onları görmek sürur veriyordu. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bana selam verdi ve müsafeha etti. Mübarek elini göğsüme koydu. İçimdeki sıkıntı hemen gitti. Ey Ebû Bekr, sana kavuşmaya iştiyakımız çoktur. Bizim yanımıza gelme vaktindir, buyurdu. O kadar ağlamışım ki evdekiler uyanmışlar. Sonra bana söylediler. Ya Resûlallah sana kavuşacak mıyım, dedim. Şüphesiz kavuşmamıza çok az kaldı, buyurdu. Sonra Allahü teâlâ seni halife seçme hususunda muhayer kıldı, buyurdu. Ya Resûlallah siz seçiniz, dedim. Hilafete lâyık, İslamiyet ile hükmeden, doğru ve kuvvetli olan Ömer-ül Fâruktur. Yer ve gök ehli ondan razıdır. Zamanın en iyisidir. Siz ikiniz, dünyada vezirlerimsiniz, vefatımda yardımcılarımsınız ve Cennette komşularımsınız, buyurdu. Sonra Resûlullah bana selam verdi. Yanında bulunan iki kişi de selam verdiler. Sıkıntıdan kurtuldum. Gökte melekler arasında ve yeryüzünde insanlar arasında Sıddıksın dediler. Ya Resûlallah! Anam babam sana feda olsun. Bu iki kimse kimdir? Bunlara benzer kimse görmedim, dedim. Bunlar seçilmiş büyük iki melek olan Cebrâil ve Mikâildir, buyurdu. Sonra gittiler. Uyandığımda yüzüm gözyaşlarımla ıslanmıştı. Ehl-i beytim baş ucumda ağlaşıyorlardı.

¥ Hazret-i Aişe “radıyallâhu anha” şöyle anlatmiştir: Bazıları Ebû Bekri “radıyallâhu anh” şehitler arasına defnedelim dediler. Bazıları da Bâkî kabristanına defnedelim, dediler. Ben de benim odamda çok sevdiği Resûlullahın yanına defnedelim, dedim. Biz bu şekilde konuşurken, beni uyku bastırdı ve birazcık uyudum. Bir ses işittim, “dostu dosta kavuşturunuz” diyordu. Sonra uykudan uyandım. O sesi, mescitte olmalarına rağmen herkes işitmiş.

¥ Ebû Bekr-i Sıddık “radıyallâhu anh” şöyle vasiyet etmişti: Tabutumu Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ravdasının kapısına götürün. Esselamü aleyke ya Resûlallah, bu Ebû Bekrdir, senin kapının eşiğine gelmiştir, deyiniz. Eğer müsaade buyrulup, kapı açılırsa, beni içeri götürüp defnedin. İzin verilmezse Bâkî kabristanına defnediniz. Bu vasiyeti üzerine tabutu Resûlullahın Ravdasının kapısına götürdüler. Daha sözleri bitmeden perde açıldı ve kapı sesi işitildi ve kulağımıza Habîbi Habîbe kavuşturun,diye bir ses geldi.

¥ Bir gece Ebû Bekrin “radıyallâhu anh” evine misafirler gelmişti. Kendisi Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” yanında idi. Geç vakit eve geldi. Ehl-i beytine misafirler akşam yemeği yediler mi, diye sordu. Yemek verdik, sizinle beraber yemek için yemediler, dediler. Üzüldü ve o yemekten yememeye yemin etti. Sonra bu yemin şeytandandır, dedi. Misafirlerle birlikte yemeye başladı. Bu hadiseyi nakleden kimse şöyle anlatmiştir: Yemekten bir lokma alırdık, altında daha fazla yemek meydana gelirdi. Hepimiz doyduk. Tabakta öncekinin üç misli fazla yemek vardı. Sayılarını bilmiyorum, fakat o yemekten çok kimseler yedi.

¥ Ebû Bekr-i Sıddık “radıyallâhu anh” ölüm hastalığında iken, kızı hazret-i Aişeye “radıyallâhu anha”, iki oğlan ve iki kız evladını emanet ettiğini söyledi. Hazret-i Aişe, benim bir kız kardeşim vardır. Diğeri kimdir, diye sordu. Ebû Bekr “radıyallâhu anh”, hanımım hamiledir. Zannederim kız olacaktır, dedi. Hakikaten kız doğdu.

HAZRET-İ ÖMER-ÜL FÂRUK “radıyallâhu anh”

 Ebû Hüreyre “radıyallâhu anh” şöyle rivayet etmiştir: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: “Geçmiş ümmetlerde veliler vardı. Peygamber olmadıkları hâlde Allahü teâlâ onlara hitab buyururdu. Eğer bu ümmette onlar gibi birisi olursa, o Ömer bin Hattabdır. Abdullah ibni Ömerin “radıyallâhu anhüma” şu sözü bu manayı teyid etmektedir: Ashâb-ı kirâm herhangi bir hususta söz söyleseler, hüküm-i ilâhî hazret-i Ömerin “radıyallâhu anh” sözüne uygun nazil olurdu. Nitekim Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” şöyle buyurdu: “Allahü teâlâ Ömerin  “radıyallâhu anh” dili ile söyleyicidir” . Yine Ebû Hüreyre “radıyallâhu anh” nakletmiştir: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” şöyle buyurdu: Rüyada gördüm. Bir kova ile su çekiyordum. Allahü teâlânın dilediği kadar çektim. Sonra Ebû Bekr “radıyallâhu anh” kovayı alıp, bir iki kova su çekti. Onun çekmesinde zayıflik vardı. Allahü teâlâ ona rahmet eylesin. Daha sonra Ömer bin Hattab “radıyallâhu anh” kovayı aldı. Onun gibi kuvvetli su çeken görmedim. Bütün havuzları su ile doldurdu ve bütün insanları suya kandırdı. Hazret-i Ebû Bekr iki sene dört ay veya altı ay halifelik yaptı. Ölüm hastalığı sırasında Osman bin Affana “radıyallâhu anh” yaz buyurarak, şöyle yazdırdı:

(Bismillahirrahmanirrahim. Bu Ebû Bekrin dünyadan çıkacağı günlerin son ahti ve ahirete gireceği günlerin ilk ahtidir. Kâfirin ve facirin inanacağı ve yalancının tasdik edeceği bir gerçektir ki ben Ömer bin Hattabı “radıyallâhu anh” halife seçtim. Benim zannım şöyledir ki şüphesiz o adaletle hükmeder. Herkes yaptığından mesuldür. Ben hayrı murad ettim. Gaybı bilmem. Zulüm edenler yakında hangi dönüş yerine döneceklerini bileceklerdir.) Sonra bu yazı Ashâb-ı kiramın büyüklerine arz edildi. Yazılı olanları kabul edip biat ettiler. Rivayet edilir ki Ebû Bekrin “radıyallâhu anh” hastalığı ağırlaşınca, pencereden insanlara hitaben, ey insanlar, ben size bir aht ettim, halife seçtim, ona razı oluyor musunuz, dedi. Evet razı oluyoruz, cevabını verdiler. Hazret-i Ali “radıyallâhu anh”, Ömer bin Hattabın “radıyallâhu anh” halifeliğinden başkasına razı olmayız, dedi. Ebû Bekr “radıyallâhu anh” da hayırlı olsun, buyurdu.

¥ İbni Abbas “radıyallâhu anhüma” şöyle anlatmiştir: Allahü teâlâ Ashâb-ı kirama Medayinin fethini, Emir-ül müminin Ömerin “radıyallâhu anh” halifeliği zamanında nasip etti. Ganimet mallarını getirdiler, Resûlullahın mescidinde açtılar. Önce Hasan bin Ali “radıyallâhu anhüma” geldi. Ya Emir-el müminin! Allahü teâlâ müslümanlara fetih nasip etti. Ganimet malından hakkımı ver, dedi. Hazret-i Ömer “radıyallâhu anh” ona lütf ve ikramla hitab etti ve kendisine bin dirhem verilmesini emretti. Bin dirhem verdiler. Sonra hazret-i Hüseyin “radıyallâhu anh” geldi. Ona da lütf ve ikramla hitab edip, bin dirhem verilmesini emretti. Bin dirhem verdiler. Daha sonra kendi oğlu Abdullah bin Ömer “radıyallâhu anhüma” geldi. Ey müminlerin emri. Allahü teâlâ müslümanlara fetih nasip etti. Ganimetten benim hakkımı da ver, dedi. Hazret-i Ömer ona da lütf ve ikramla hitab etti ve beş yüz dirhem verilmesini emretti. Bunun üzerine Abdullah bin Ömer, ey müminlerin emri, ben harblerde bütün gücümle savaştım. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” önünde kılıç salladım. Hasan ve Hüseyin “radıyallâhu anhüma” Medine sokaklarında çocuklar ile oynarlardı. Onlara biner dirhem, bana ise beşyüz dirhem veriyorsun, dedi.

Hazret-i Ömer “radıyallâhu anh” oğluna şöyle cevap verdi. Evet öyledir. Haydi sen de onların babası gibi baba, annesi gibi anne, dedesi gibi dede, nineleri gibi nine, amcaları gibi amca, dayıları gibi dayı, halaları gibi hala, teyzeleri gibi teyze getir, sana da vereyim. Onların babası Aliyül Mürteza, annesi Fâtıma-tüz-Zehra, dedeleri Muhammed Mustafa “aleyhisselâm”, nineleri Hadice-tül Kübra, amcaları Cafer bin Ebû Talibdir. Halaları Ümmühani binti Ebû Talib, dayıları Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” oğlu hazret-i İbrahimdir. Teyzeleri Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” kızları Rukaye ve Ümmü Gülsümdür “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”, dedi. Hazret-i Ali, hazret-i Ömerin “radıyallâhu anhüma” bu sözlerini işitince şöyle dedi: Resûlullahtan “sallallâhü aleyhi ve sellem” işittim, şöyle buyurdu: “Ömer Cennetteki insanların ışığı ve İslamın nurudur.”  Bunu gelip hazret-i Ömere haber verdiler. Bunun üzerine hazret-i Ömer, Ashâb-ı kiramdan bir cemaati yanına alarak hazret-i Alinin evine gidip, kapıyı çaldı. Hazret-i Ali dışarı çıkınca, ey Ebel Hasan, sen Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek ağzından “Ömer Cennetteki insanların ışığı ve İslamın nurudur”  buyurduğunu işiddin mi, diye sordu. Evet işittim, dedi. Bunu bana yaz, dedi. Hazret-i Ali şöyle yazdı: Bismillahirrahmanirrahim. Bu Ali bin Ebû Talibin Ömer bin Hattaba vesikasıdır. Resûlullahtan “sallallâhü aleyhi ve sellem” işittim. O da Cebrâil aleyhisselâmdan, o da Allahü teâlâdan bildirdi. “Şüphesiz ki Ömer bin Hattab Cennetteki insanların ışığı ve İslamın nurudur”. Hazret-i Ömer “radıyallâhu anh” bu yazıyı alıp evlatlarından birine verdi ve şöyle vasiyet etti. Ben vefat edince bu yazıyı kefenimin içine koy ki bununla Allahü teâlâya kavuşayım. Şüphesiz ki Ashâb-ı kiramın faziletleri sayısızdır. Onların harikalarını anlatmaktan diller acizdir.

¥ Hazret-i Ömer “radıyallâhu anh” bir Cuma günü minberde hutbe okurken, hutbeyi bırakıp iki veya üç kere “Ya Sariye el-Cebel, el-Cebel” dedi. Sonra hutbeye devam edip tamamladı. Cemaat, Ömer “radıyallâhu anh” divane olmuş dediler. Namazdan sonra Abdurrahmân bin Avf “radıyallâhu anh” hazret-i Ömerin yanına yaklaşıp, ya Ömer “radıyallâhu anh”, sana ne oldu da hutbe arasında o sözü söyledin. Halk senin hakkında konuşmaya başladı, dedi. Hazret-i Ömer “radıyallâhu anh” dedi ki: “O sırada Sariye “radıyallâhu anh” ordusuyla bir dağın dibinde, kâfirlerle muharebe yapıyordu. Kâfirler önden ve arkadan durmadan saldırıyorlardı. O hâli gördüm ve dayanamayıp arkalarını dağa versinler ve kâfirlerin şerrinden kurtulsunlar diye o sözü söyledim.” Medine ile muharebenin yapıldığı yerin arası bir aylık yol idi. Aradan bir müddet geçtikten sonra, Sariye “radıyallâhu anh” Medineye döndü ve Ashâb-ı kirama şöyle anlattı: Bir Cuma günü kâfirler ile muharebe yapıyorduk. Sabahtan Cuma vaktine kadar harp ettik. Öğle vakti, ya Sariye el-Cebel diye bir ses işittik. Bunun üzerine arkamızı dağa verdik. O kadar savaştık ki kâfirlerin askerlerinin çoğunu öldürdük. Kalanları da kaçtılar. Hazret-i Ömere divane oldu diyenler, bunları dinleyince, bunlar hazret-i Ömeri doğru çıkarmak için anlatılıyor, dediler. Hazret-i Ömerin “radıyallâhu anh” Cuma günü hutbede söylediği o sözü hazret-i Aliyye söylemişlerdi. Hazret-i Ali o boş söz söylemez ve boş iş yapmaz. Söyledikleri ve yaptıkları âyet-i kerimelere muvafıktır, dedi. İmam-ı Fahreddin Razi “rahmetullâhi aleyh” (Tefsir-i kebir) inde şöyle yazmıştır: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddık ve hazret-i Ömer-ül Fâruk “radıyallâhu anhüma” için: “Siz ikiniz benim gözüm ve kulağım gibisiniz”  buyurmuştur. Nitekim hazret-i Ömer “radıyallâhu anh” Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” halifesi olunca, minber üzerinden o kadar uzak mesafedeki hâli gördü.

¥ Hazret-i Ömer “radıyallâhu anh” Irak memleketlerinden birine cihat için ordu göndermişti. Bir gün Medinede otururken, birdenbire; Efendim buradayım! buradayım! diye seslendi. Hiç kimse neden böyle seslendiğini anlayamadı. Nihayet ordu zaferler kazanarak döndü. Kumandan hazret-i Ömere kazandıkları zaferleri anlatmaya başladı. Hazret-i Ömer “radıyallâhu anh” bunları bırak, kendisine zorla suya gir dediğin kimsenin hâli ne oldu, diye sordu. Kumandan, ya Emir-el müminin! Bu işte benim kötü bir niyetim yoktu. Bir suya ulaştık. O sudan geçmek için derinliğini öğrenmek istedik. O kimseyi soyup, suya koyduk. Hava soğuk idi. Ya Ömer, ya Ömer “radıyallâhu anh” diye feryat etti. Sonra şiddetli soğuk sebebiyle vefat etti, dedi. Komutanın anlattıklarını dinleyenler, daha önce hazret-i Ömerin Lebbeyk, Lebbeyk diye söylemesinin, suya giren askerin ey Ömer “radıyallâhu anh”, nerdesin, diye seslenmesine cevap olduğunu anladılar. Hazret-i Ömer, o kumandana eğer bundan sonra usûl olarak kalmayacağını bilseydim, senin boynunu vururdum, dedi. Haydi şimdi git, o mazlumun diyetini ailesine ver. Bir daha böyle bir şey yapma, dedi. Sonra, bana göre bir müslümanı öldürmek, nice kimseleri öldürmekten daha büyük bir iştir, buyurdu.

¥ Hazret-i Ömerin “radıyallâhu anh” halifeliği sırasında Mısır fethedilmişti. Amr bin As “radıyallâhu anh” da Mısra Vâli olarak tayin edilmişti. Bir gün Mısır halkı Amr bin Asa gelerek, Nil nehrinin bir adeti vardır. Bu yapılmazsa suyu çekilir, dediler. O adet nedir diye sordu. Halk, içinde bulunduğumuz bu aydan on iki gün geçtikten sonra, bir kız buluruz. Annesini babasını mal ve para vererek razı ederiz. O kızı güzel elbiselerle ve altınlarla süsleyip, Nil nehrine atarız, dediler. Amr bin As “radıyallâhu anh” bunları işitince, İslamiyette böyle iş olmaz. İslamiyet bozuk adetleri kaldirmiştir, diyerek kabul etmedi. Üç ay sonra Nil nehrinin suyu kesildi. Mısır halkı vatanlarından göç etmeye başladı. Amr bin As “radıyallâhu anh” bu hâli görüp, bir mektup yazarak durumu hazret-i Ömere “radıyallâhu anh” bildirdi. Hazret-i Ömer mektubu okudu ve bir cevap yazarak onların adetlerini yapmamakla iyi etmişsin. Mektubumun içine bir parça kağıt koydum. O kağıtı Nil nehrine bırak, diye yazdı. Amr bin As “radıyallâhu anh” bu mektubu aldı. Mektubun içindeki kağıtta şöyle yazılı idi: Allahın kulu Ömer bin Hattabdan Mısırın Nil nehrine. Eğer bundan evvel kendin aktığını zannediyorsan akma! Eğer seni vahid ve kahhar olan Allahü teâlâ akıtıyor ise, vahid ve kahhar olan Allahü teâlâdan seni akıtması için duâ  ederim, akıtmasını dilerim. Amr bin As “radıyallâhu anh” o kağıtı Nil nehrine bıraktı. Ertesi gün sabahleyin, Nil nehrinin suyu onaltı arşın yükselerek akmaya başladı. Bir daha da önceki gibi suyu hiç kesilmedi. Mısır halkı sıkıntıdan kurtuldu.

İmam-ı Müstagfiri “rahmetullâhi aleyh” kendisine kadar uzanan rivayet zinciri ile naklederek şöyle buyurdu: Musa aleyhisselâm Firavna bettua etti ve Allahü teâlâ Nil nehrinin suyunu kuruttu. Halk vatanını terketmeye başladı. Sonra toplanıp Musa aleyhisselâma giderek, bizim için duâ  et. Nilin suyu aksın, diye yalvardılar. Musa aleyhisselâm imana gelirler diye, Nilin suyunun yeniden akması için Allahü teâlâya duâ  etti. Sabahleyin baktılar ki Nil nehrinin suyu on altı zra yükselmiş akıyordu. Allahü teâlâ Muhammed aleyhisselâmın ümmetinden hazret-i Ömere “radıyallâhu anh” bu kerameti verdi.

¥ Bir gün Medinede zelzele oldu. Hazret-i Ömer “radıyallâhu anh” elindeki kamçı ile yere vurarak, Allahü teâlânın iziniyle sakin ol, dedi. Zelzele durdu ve Medinede bir daha zelzele olmadı.

¥ Bir gün Medinede yangın çıktı. Hazret-i Ömer “radıyallâhu anh” bir saksı parçasına, ey ateş, Allahü teâlânın iziniyle sakin ol, diye yazıp ateşin içine koydu. Yangın hemen söndü.

¥ Rum meliki hazret-i Ömere “radıyallâhu anh” bir elçi göndermişti. Elçi halifenin evini sordu. Bir saray gösterileceğini zannediyordu. Sahrada kerpiç kesiyor, dediler. Elçi sahraya doğru gitti. Baktı ki hazret-i Ömer “radıyallâhu anh” başının altına bir kerpiç koymuş, toprak üzerinde uyuyordu. Elçi bu hâli görünce, doğuda ve batıda herkes bu kişiden çekiniyor. Bunun hâli ise böyledir diye çok hayret etti. Sonra burası tenha bir yer, bunu öldürürsem kimsenin bundan çekinmesi kalmaz, diye kalbinden geçti ve kılıcını çekti. O anda Allahü teâlâ yerden bir aslan çıkardı. Elçi şaşırıp korkusundan kılıcını yere bıraktı. O sırada hazret-i Ömer uyandı. Aslanı görmemişti. Elçiye ne olduğunu sordu. O da durumu anlattı ve müslüman oldu.

¥ Hazret-i Ömerin “radıyallâhu anh” şehit olduğu gün yeryüzünü öyle bir karanlık bastı ki çocuklar annelerine, kıyamet mi koptu diye sorarlardı. Anneleri, çocuklara hayır, Ömer bin Hattab “radıyallâhu anh” şehit oldu, dediler. Hazret-i Ömerin şehit olduğu gün şu manadaki beytler işitildi. Fakat söyleyen görünmedi:

Eğer İslam üzere ağlıyorsa, ağlayan ağlasın,
Neredeyse helak olmak üzere idiler, ey geçmiş zaman.

Geride kaldı dünya ve ondaki hayrlar,
Dünyadan yüz çevirdiler vaate inananlar.

Sana cinnin kadınları içten ağlıyorlar,
Dinarlar gibi yüzlerini tırmalıyorlar.
Hadiselerden sonra hep siyah giyiyorlar.

Şu manadaki beytleri de, şehit olmasından üç gün sonra yine cinler okudular:

Allah hayrlarla karşılaştırsın hatırına emrin,
Onun kudreti ne yücedir, her zerresinde yer yüzünün.

Kim binerse deve kuşunun kanatlarına,
O zaman ulaşabilir elden kaçan hayra.

¥ Şeyhaynın, yani hazret-i Ebû Bekrin ve hazret-i Ömerin “radıyallâhu anhüma” kerametlerinden biri de, kendilerine dil uzatan, edebsiz sözler söyleyen rafizilerin başlarına çeşitli belaların ve cezaların gelmesidir.

Hâce Muhammed Parisa “kuddise sirruh” (Fasl-ul-Hitab)  adlı kitabında şöyle yazmıştır: Hazret-i Ali “radıyallâhu anh” buyurdu ki: Bir gurub insanlar beni hazret-i Ebû Bekrden ve hazret-i Ömerden “radıyallâhu anhüma” üstün tutacaklardır. Onların kalplerinde nifak vardır. Müslümanların bölünmesini, ihtilafa düşmelerini isterler. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bana onlardan haber verdi ve katl edilmelerini emretti. Onlar zahiren müslüman görünürler. İçlerinden din düşmanıdırlar. Yalan söylemek onlara göre güzeldir. Kalpleri kötülüklerle doludur. Kur’ân-ı Kerîmi değiştirirler. Kendi sapık düşüncelerine göre yorumlarlar. Fitne üzerinde birbirleriyle anlaşma yaparlar. Ashâb-ı kirama “aleyhimürRıdvân” söğerler. Allahü teâlâ onları affetmez. Bu fitneleri küçükleri büyüklerinden öğrenirler. Böylece devam ederek, sünneti yok edip bidati yayarlar. O zaman sünnete uyanlar, şehitlerden, abidlerden ve gazilerden efdaldir. Saadet onlarındır. Yer yüzünde rafizilerden çok buğz edilecek kimse yoktur. Yer yüzü onlara buğz eder. Gök onlara tiksinerek gölge verir. Rafizilerin âlimleri gök kubbesi altında insanların en şerlisi ve en zararlısıdırlar. Fitne onlardan çıkar ve fitne üzerinde Sâbit olurlar. Rafizilerin âlimleri gökteki melekler arasında en pis ve en necis kimseler diye isimlendirilirler. Ashâb-ı kiramı “radıyallâhu anhüm ecma’în” kötüledikleri zaman, göğüslerinden hikmet çıkıp gider. Allahü teâlâ rafizilerin ve bidat sahiplerinin suretlerini değiştirir. Ashâb-ı kirâm, hazret-i Alinin bu sözlerini işitince: Ya Emrel müminin! Biz o zamana ulaşırsak ne yapalım, dediler. Hazret-i Ali “radıyallâhu anh” buyurdu ki: İsa aleyhisselâmın havarileri gibi olunuz. Allahü teâlâ size ne emrettiyse yapınız. Onun Peygamberine itaat, Ashâbına muhabbet, rafizilere buğz ve düşmanlık hususunda havarilerin yaptığı gibi yapıp, sabrediniz. Hak ve sünnet üzere olmak, günah ve bidat üzere olmaktan hayırlıdır.

Abdullah bin Sebe, hazret-i Aliyi, hazret-i Ebû Bekrden “radıyallâhu anhüm” üstün tuttuğunu söylemişti. Hazret-i Ali onun bu yalan ve fitne sözünü duyunca, yemin ederek onu öldürürüm, demiştir. Seni seveni niçin öldürüyorsun, diye sorduklarında, beni onlardan üstün tutanı elbette öldürürüm. Benim bulunduğum şehirde bulunmasın dedi ve onu bulunduğu şehrden sürdü.

¥ İmam-ı Müstagfiri “rahmetullâhi aleyh” (Delail-ün-nübüvve)  adlı kitabında, güvenilir kimseden naklederek şöyle yazmıştır: Biz üç kişi Yemene gidiyorduk. Yanımızdaki bir şahıs Kufeli idi. Bu kimse hazret-i Ebû Bekr-i Sıddık ve hazret-i Ömer-ül Fâruk “radıyallâhu anhüma” hakkında uygunsuz sözler söyler, onlara dil uzatırdı. Her ne kadar nasihat ettiysek de fikrinden vazgeçmedi. Yemene yakın bir yerde konakladık ve uyuduk. Sonra kalkıp abdest aldık. O şahsı da uyandırdık. Ne yazık ki ben burada sizden ayrılıyorum. Beni uyandırdığınız sırada, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” baş ucumda idi. Bana ey fasık kimse, Allahü teâlâ fasıkı hakir etti! Sen burada suret değiştireceksin buyurdu, dedi. Biz vah sana, kalk abdest al, dedik. Kalkıp oturdu, ayaklarını topladı. Bir de baktık ki ayak parmakları maymun parmağı şekline girdi. Sonra dizlerine kadar iki ayağı maymun ayağı gibi oldu. Böylece göğsü, vücudu, başı ve yüzü değişip tamamen maymun oldu. Onu tutup devenin palanı üzerine bağladık ve yola devam ettik. Güneş batmak üzere iken bir yere ulaştık. Orada bir kaç maymun toplanmıştı. Onları görünce çok ızdırab çekti. İpini koparıp o maymunların yanına gitti. O maymunlarla birlikte bize doğru döndü. Biz dedik ki bu insan iken bize eziyet ve sıkıntı verirdi, şimdi maymunlar ona dost oldu, dedik. Sonra bize yaklaştı ve kuyruğunun üzerine oturdu. Yüzümüze bakıyor ve göz yaşı döküyordu. Biraz sonra maymunlar gittiler. O da onların arkasından gitti!

¥ İmam-ı Müstagfiri “rahmetullâhi aleyh” Ali bin Zeydin “radıyallâhu anhüma” şöyle anlattığını nakletmiştir: Said bin Müseyib “radıyallâhu anh” bana bir kimse gönder de falan şahsı görsün, dedi. Hâlini sen söyler misin, dedim. Hayır söylemem, dedi. Bir kimse gönderdim. Said bin Müseyib “radıyallâhu anh” göstermek istediği şahıs hakkında şöyle anlattı. O şahıs Ashâb-ı kiramdan bazıları hakkında kötü söz söylerdi. Allahü teâlâ onun yüzünde öyle bir yara hâsıl etti ki bütün yüzünü kapladı ve yüzü simsiyah oldu.

¥ Yine İmam-ı Müstagfiri “rahmetullâhi aleyh” salih bir kimseden naklen şöyle anlatmıştır: Kufeli bir şahıs vardı. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddıka ve hazret-i Osman-ı zinnureyne “radıyallâhu anhüma” dil uzatır, uygunsuz sözler söylerdi. Her nasılsa bir defasında bir yolculuk sırasında o şahsla beraber olduk. Kendisine çok nasihat ettik, fakat dinlemedi. O hâlde bizden uzaklaş dedik. Uzaklaşıp gitti. Sonra o kimsenin oğlunu gördük. Babana söyle bizimle beraber gelsin, dedik. Oğlu babamın iki eli domuz ayağı gibi oldu, dedi. Adamın yanına gittik. Bizimle beraber gel dedik. Bana acayip bir şey oldu, dedi ve ellerini gösterdi. Elleri domuz ayağı gibi olmuştu. Sonra bizimle yola devam etti. Pek çok domuzun bulunduğu bir yere ulaştık. O kimse birden bire merkebinden yere atlayıp, domuzların arasına karıştı. Domuz şekline döndü. Onu diğer domuzlardan ayıramadık. Mallarını ve kölesini Kufeye getirdik!

¥ İmam-ı Müstagfirinin “rahmetullâhi aleyh” bir gaziden naklen anlattığı bir hadise de şöyledir: O gazi kimse şöyle demiştir: Bir cemaat ile gazaya gidiyorduk. Yanımızda Beni Temim kabilesinden Ebû Hayan adında biri vardı. Bu şahıs hazret-i Ebû Bekr-i Sıddık ve hazret-i Ömer-ül Fâruk “radıyallâhu anhüma” hakkında uygunsuz sözler söylerdi. Kendisine nasihatlarımız hiç fayda vermedi. Yolda hakimlerden birine uğradık. Ebû Hayanı kastederek, bunu benim yanımda bırakınız, dedi. Biz de onu bırakıp gittik. Bir müddet sonra baktık ki arkamızdan geliyordu. Yanında bıraktığımız hakim kendisine bir elbise ve bir de at vermiş. Bize, gördünüz mü, ey Allahın düşmanları diye bağırdı. Bizden uzak dur, dedik. Biz yolun bir tarafından gidiyorduk. O da öbür tarafından gidiyordu. Bir ara ihtiyacını gidermek için yoldan ayrılıp, bir kenara çekildi. Otururken üzerine arılar hücum etti. Bizden yardım istedi. Yardım etmek istedik. Fakat bu sefer arılar bize hücum etmeye başladı. Biz bırakıp geri döndük. Arılar tekrar onun üzerine hücum ettiler. Kemikleri parlayıncaya kadar derisini ve etlerini parçaladılar. Biz, Beni Temimden Ebû Hayanın mallarını kim alır diye bağırdık.

¥ İmam-ı Müstagfiri “rahmetullâhi aleyh” seleften büyük bir zattan şöyle nakletmiştir: Benim bir komşum vardı. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddık ve hazret-i Ömer-ül Fâruk “radıyallâhu anhüma” hakkında devamlı çirkin sözler söylerdi. Bir gece rüyamda Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” gördüm. Sağ tarafında hazret-i Ebû Bekr-i Sıddık ve sol tarafında da hazret-i Ömer-ül Fâruk vardı. Ya Resûlallah! Benim bir komşum var, bu iki Zât hakkında uygunsuz sözler söylüyor. Böylece bana sıkıntı veriyor, çok eziyet ediyor, dedim. Resûlullah bir kimseye: “Git bunun komşusunu öldür” buyurdu. Sabahleyin rüyamı o komşuma anlatayım diye evden çıktım. Bir de baktım ki o komşumun kapısı önünde bir kalabalık ve gürültü vardı. Ne oldu diye sordum. Gece biri gelip bunu öldürmüş, dediler.

¥ Yine İmam-ı Müstagfiri “rahmetullâhi aleyh” şöyle yazmıştır: Basra halkından birisi Ehvaz beldesinin ileri gelenlerinden birine mal satmıştı. Mal sattığın adam rafizidir. Hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Ömer hakkında uygunsuz sözler söylüyor, dediler. Mal satan kimse bundan sonrasını şöyle anlatmıştır: Gidip gelmek uzun sürecekti. Fakat mal sattığım adamın yanına gittim. Hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Ömer hakkında kötü sözler söylemeye başladı. Çok üzüldüm ve adamın yanından ayrıldım. O gece üzüntümden yemek yemedim. Rüyamda Resûlullahı gördüm. Ya Resûlallah! Falan kimseyi görüyor musun. Hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Ömer hakkında neler söylüyor, dedim. Söyledikleri seni üzdü mü, buyurdu. Evet, dedim. Onu buraya çağır, buyurdu, çağırdım. Yere yatırmamı emretti. Adamı yere yatırdım. Resûlullah elime bir bıçak verip, onu öldür, buyurdu. Üç kere öldüreyim mi, ya Resûlallah, diye sordum. Çünkü adam öldürmek benim için zor bir iş idi. Üçüncü soruşumda, vah sana öldür diyorum, buyurdu. Bunun üzerine onu öldürdüm. Sabahleyin bu rüyamı o habis kimseye anlatayım diye gittim. Mahallesine varınca evinden feryat seslerinin yükseldiğini işittim. Bu ne haldir diye sordum. Falan kimseyi dün gece yatağında öldürmüşler, dediler. Vallahi onu Resûlullahın emriyle ben öldürdüm, dedim. O kimsenin oğlu durumu öğrenince bana, sen hakkını al, ben onu toprağa gömeyim, dedi. Malimı alıp gittim.

¥ İmam-ı Müstagfiri “rahmetullâhi aleyh” şöyle anlatmıştır: Seleften bir Zât şöyle anlattı: Çocukluğum zamanında bir rafizi hocam vardı. Bana rafizilik telkin ederdi. Ben de hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Ömer hakkında uygunsuz sözler söylerdim. Bir gece rüyamda kıyamet kopmuştu. Bütün insanlar, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzurunda toplanmışlardı. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” yanında iki ihtiyar Zât oturuyordu. Herkes sıra ile gidip selam veriyordu. Ben de selam vermek için Resûlullahın huzuruna yaklaştım. Yanında bulunan iki zattan biri, ya Resûlallah, bu kimse bizden ne ister, diyerek beni gösterdi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” beni tutmak istedi, o sırada uykudan uyandım. O anda saç ve sakalım, kaşım ve kipriklerim döküldü. Dört ay öylece kaldım. Bütün tabiblere gittim, çare bulamadım. Bir gün dostlardan biri geldi, bu halin nedir. Tabibler sana çare bulmaktan âciz kalmışlar, dedi. Bu sorusundan anladım ki birine aşık mı oldun da, onun aşkından mı bu hâle geldin demek istiyordu. O dostuma halimi ve rüyamı anlattım. Sübhânallah, niçin tövbe edip, afv dilemedin. Demek ki sen bilmiyorsun. Halbuki Resûlullaha salât ve selam okununca ve diğer şeyler mübarek ruhu için okununca, bildirilir. Hemen tövbe et, dedi. Abdest aldım, iki rekat namaz kıldım. Sonra tövbe edip, Allahü teâlâya duâ  ettim. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddıkı ve hazret-i Ömer-ül Fâruku “radıyallâhu anhüma” çok sevip, üstünlüklerine inandım. Bir hafta geçmeden saçım, sakalım, kaşlarım ve kirpiklerim eskisi gibi yeniden çıktı.

¥ İmam-ı Müstagfiri “rahmetullâhi aleyh” Selef-i salihinden bir Zâtın şöyle anlattığını nakletmiştir: Bir defasında Şama giderken, bir mescitte sabah namazını kıldım. İmam namazdan sonra hazret-i Ebû Bekre ve hazret-i Ömere “radıyallâhu anhüma” bettua etti. Bir sene sonra yine bir Şam yolculuğu sırasında aynı mescitte, sabah namazını kıldım. Bu sefer imam, hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Ömere güzel duâ  etti. Cemaate, geçen sene onlara bettua ediyordunuz, şimdi hayrla duâ  ediyorsunuz, sebebi nedir diye sordum. Bana geçen seneki imamı görmek ister misin, dediler. Evet, isterim, dedim. Beni bir eve götürdüler. Orada gözlerinden yaş akan bir köpek vardı. Köpeğe sen geçen sene hazret-i Ebû Bekre ve hazret-i Ömere “radıyallâhu anhüma” bettua eden imam mısın, diye sordum. Başıyla, evet der gibi işaret etti.

¥ Yine İmam-ı Müstagfiri “rahmetullâhi aleyh” şöyle anlatmıştır: Medayinde bulunuyordum. Her nerede bir garibin vefat ettiğini duysam, ona kefenlik alırdım. Bir gün bir şahıs yanıma geldi. Burada Kufeli bir kimse vefat etti. Kefeni yok, dedi. Hizmetçimi kefen almaya gönderdim. Ben de ölen şahsın yanına gittim. Karnının üstüne bir kerpiç koymuşlardı. Birden bire kerpiç düştü ve ölü canlanıp, vah, bana yazıklar olsun, diye bağırmaya başladı. Ben Lâ ilâhe illallah de dedim. Artık faydası yok. Benim kavmim hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Ömer hakkında kötü sözler söylerlerdi! Ben de onlar hakkında kötü söz söyleyip söverdim! Şimdi helak oldum. Cehennemdeki yerimi gösterdiler. İnsanları korkutmam için bana tekrar can verdiler, dedi. Hemen dışarı çıkıp, bu hâli arkadaşlarıma anlattım.

¥ İmam-ı Kayrevani “rahmetullâhi aleyh” (Bostan)  kitabında şöyle yazmıştır: Seleften biri şöyle anlattı: Benim bir komşum vardı. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddık ve hazret-i Ömer-ül Fâruk “radıyallâhu anhüma” hakkında uygunsuz sözler söylerdi. Bir gece çok aşırı gitti. Dayanamayıp, onunla kavga ettim. Üzgün ve gamlı olarak eve geldim. Yatsı namazından sonra uyudum. Rüyamda Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” gördüm. Ya Resûlallah! Falan kimse senin Ashâbına kötü sözler söylüyor, dedim. Kime kötü sözler söylüyor diye sordu. Hazret-i Ebû Bekre ve hazret-i Ömere “radıyallâhu anhüma” dedim. Al şu bıçağı git onu öldür, buyurdu. Bıçağı aldım ve gidip o adamı boğazladım. Sanki elime kan bulaşmıştı. Elimi yere sürdüm. O sırada uyandım. O şahsın evinden feryat sesleri duydum. Ne olmuş diye sordum. Falan kimse bu gece aniden ölmüş, dediler. Sabahleyin evine gittim. O kimsenin boğazında bir bıçak izi vardı.

¥ Şeyh-i Ekber Muhyiddin Arabî “kuddise sirruh” (Fütuhat-ı Mekkiye)  kitabında şöyle yazmıştır: Allahü teâlânın sevgili kullarından bir gurub vardır ki onlara Recebi derler. Onlar kırk kişidir. Sayıları artmaz ve eksilmez. Recep ayında hiç hareket etmezler. Ayakta duramadıkları gibi, oturamazlar da. Ellerini, ayaklarını ve gözlerini dahi kıpırdatacak kuvveti kendilerinde bulamazlar. Recep ayının ilk günlerinde bu hal üzere olurlar. Günden güne bu halleri hafifler. Şaban ayı girince, bu halleri kalkar. Bazen onlardan bir kısmında bu keşif halleri kalıp, bir sene devam eder. Recebilerden birini gördüm. Onda rafizilerin durumunu keşfedip görme hâli Bâkî kalmıştı. Tanımadığı bir rafiziyi domuz şeklinde görür ve sen rafizisin, tövbe et, derdi. O rafizi tövbe ederse, onu insan suretinde görürdü ve sen gerçekten tövbe eddin, derdi. Eğer o kimseyi yine domuz suretinde görürse, yalan söylüyorsun, sen tövbe etmedin, derdi. Bir gün Şâfiî mezhebinde oldukları ve iyi kimseler olarak tanınan iki kişi huzuruna geldiler. Meyer o iki kişi dıştan iyi görünmelerine rağmen, rafizi imişler. Hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Osman hakkında yanlış ve kötü düşüncelere sahip imişler. O Zât huzuruna gelen bu iki kişiye dışarıya çıkmalarını söyledi. Sebebini sorduklarında, ben sizi domuz şeklinde görüyorum, dedi. O iki kimse o anda kalplerinden tövbe ettiler. Bunun üzerine o Zât, şimdi tövbe eddiniz. Çünkü şu anda sizi insan suretinde görüyorum, dedi. O kimseler buna çok şaştılar ve bozuk itikatlarından tamamen vazgeçtiler.

HAZRET-İ OSMAN-I ZİNNUREYN “radıyallâhu anh”

 Hazret-i Osmanın künyesi İbni Abdullah, lakabı Zinnureyndir. Bu lakab, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” iki kızıyla evlenmesi sebebiyle verildi. Resûlullah, kızlarından, önce hazret-i Rukayeyi ve onun vefatından sonra da hazret-i Ümmü Gülsümü hazret-i Osmana nikah etti. (Bir kızım daha olsa, onu da Osmana verirdim. İnsanlardan hiç kimseye bir Peygamberin iki kızıyla nikahlanmak nasip olmamıştır)  buyurdu. Yine Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, hazret-i Osman için, “O hesapsız Cennete girecektir” buyurdu. Hazret-i Osman Medineye yarım fersah uzaklıkta bulunan Rume kuyusunu Ebû Abdullah bin Mendereden otuz bin akçeye satın aldı. Tamir ettirip, müslümanların istifadesi için vakıf etti. Tebük gazasında hava çok sıcaktı. Yiyecek ve binek çok azdı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” “Bu orduyu kim techiz ederse, o Cennete gider” buyurdu. Hazret-i Osman bunu duyunca, onbin dinar getirdi. Bunun üzerine Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Ya Osman, Allahü teâlâ senin geçmişteki ve gelecekteki  bir rivayette, gizli ve aşikar günahlarını affetsin)  buyurdu. Bir hadis-i şerifte de hazret-i Osman için şöyle buyruldu: (Biliniz ki gökteki meleklerin haya ettiği kimseden ben de haya ediyorum.)

 Beyt:

Allaha ve Resûlüne düşman olan, düşmandır kendine,
Hayasızdır düşman olanlar, haya sahibi Zinnureyne.

Emir-ül müminin hazret-i Ömer “radıyallâhu anh” hicretin yirmi üçüncü senesinde, Zilhicce ayında, namazda iken, Mugire bin Şubenin “radıyallâhu anh” kölesi Ebû Lülü Firuz tarafından yaralandı. Şehit olacağını anladılar. Hazret-i Ömer “radıyallâhu anh” şehit olmadan önce yaralı hâlde iken şöyle buyurdu: “Halifeliğe en lâyık olan kimseler şunlardır. Resûlullah onlardan razı olarak vefat etmiştir. Bunlar; Osman, Ali, Zübeyr, Talha, Abdurrahmân bin Avf ve Sad bin Ebû Vakkastırlar “radıyallâhu anhüm ecma’în”. Bu altı kişi, hazret-i Ömerin defninden sonra halife seçmek üzere toplandılar. Hazret-i Zübeyr, ben Aliyye “radıyallâhu anh” biat ediyorum, dedi. Sad bin Ebû Vakkas ise, ben Abdurrahmân bin Avfa biat ediyorum, dedi “Rıdvânullahi aleyhim ecma’în”. Sonunda halife seçme işini Abdurrahmân bin Avfa bıraktılar. Abdurrahmân bin Avf, hazret-i Alinin elini tutup, Allahın kitabı, Resûlullahın sünneti ve Şeyhaynın (Hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Ömerin) siretiyle amel eder misin, dedi. Hazret-i Ali, takatım yettiği kadar amel ederim, dedi. Sonra hazret-i Osmanın elinden tutup aynı şeyi sordu. Hazret-i Osman, Abdurrahmân bin Avfın istediği gibi cevap verdi. Bu suali her ikisine de üçer kere sordu ve aynı cevapları aldı. Sonra hazret-i Osmana biat ederek onu halife seçti. Ashâb-ı kirâm da hazret-i Osmana biat ettiler “Rıdvânullahi aleyhim ecma’în”. Hilm ve haya sultanı hazret-i Osmanın “radıyallâhu anh” faziletlerinin ve kerametlerinin nihayeti yoktur.

¥ Bir gün Ashâb-ı kiramdan “aleyhimürRıdvân” biri, hazret-i Osmanın evine gidiyordu. Yolda yabancı bir kadına baktı. Osmanın “radıyallâhu anh” evine varınca, size ne oldu ki gözlerinizde zina eseri olduğu hâlde benim evime gelirsiniz, dedi. Bir rivayette ise, sizden birinize ne oldu ki yolda zina edip de buraya geldi, dedi. O sahabi bizden zina eden biri yoktur, dedi. Hazret-i Osman “radıyallâhu anh”, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” (Gözler de zina ederler)  buyurdu, dedi. Bunun üzerine o sahabi, ey müminlerin emri, Resûlullahtan sonra vahiy gelir mi, dedi. Hayır bu vahiy değildir, sâdık firasettir. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Müminin firasetinden sakınınız. Çünkü o, Allahın nuruyla bakar)  buyurdu, dedi.

¥ Emir-ül müminin hazret-i Osman “radıyallâhu anh” şehit edildiği günün gecesinde, rüyasında Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” gördü. “Ey Osman, yarın bizim yanımızda iftar edersin” buyurdu. Sabahleyin kölelerini isyancılara karşı durmaktan men’ etti. Çünkü, şehitlik saadetine kavuşmak istiyordu. Abdullah bin Riyah ve Ebû Katade “radıyallâhu anhüma” şöyle anlatmışlardır: Biz hazret-i Osmanın “radıyallâhu anh” evi kuşatıldığı sırada yanında idik. Kavga şiddetlenince, hazret-i Osmanın köleleri kılıçlarını ellerine aldılar. Hazret-i Osman onlara, kim kılıcını kınına sokarsa, o azad olsun, dedi. Biz dışarı çıktık. Giderken Hasan bin Ali “radıyallâhu anh” ile karşılaştık. Onunla birlikte hazret-i Osmanın yanına geri döndük. Hazret-i Hasan, ey müminlerin emri. Senin emrin olmadan ben müslümanlara kılıç çekmem. Sen hak üzere halifesin. Emret, bu belayı senin üzerinden def’ edeyim, dedi. Hazret-i Osman, hazret-i Hasana: Ey kardeşimin oğlu, evine git, otur. Allahü teâlânın emri ne ise o olacaktır. Ben kan dökmek istemiyorum. Bu gece rüyamda Resûlullahı gördüm. “Harp edersen nusret bulursun. Eğer harp etmezsen şehit olup yarın gece yanımda iftar edersin” buyurdu. Ben Resûlullah ile iftar etmek istiyorum, dedi.

(Fasl-ül-Hitab)  kitabının sahibi şöyle yazmıştır: Bu durum hullet makamında derdlere ve belalara teslim olmak alâmetidir. Nitekim, Halilullah İbrahim aleyhisselâmı mancınığa koyup, ateşe attıkları sırada, Cebrâil aleyhisselâm gelip, bir arzun var mıdır, diye sorduğunda, var ama, sana değil [(Hasbiyallah ve nimel vekil)  yani, bana Allahım yetişir. O iyi vekil, yardımcıdır], buyurmuştur.

¥ Hazret-i Osmanın “radıyallâhu anh” şehit edildiği gün, Cühcan bin Said Gıfârî, Resûlullahtan “sallallâhü aleyhi ve sellem” yadigar kalan bir asayı, hazret-i Osmanın elinden kapıp, dizine koyarak kırmak istedi. Görenler, yapma diye bağrıştılar. O kimsenin dizinde eklem kısmında bir hastalık meydana geldi. Bir sene geçmeden o hastalıktan öldü.

¥ Güvenilir kimselerden biri şöyle anlatmiştir: Bir gün Kâbeyi tavaf ediyordum. Kör bir kimse de tavaf yapıyordu ve ya Rabbi beni affet, ama affetmeyeceğinden şüphem yoktur, diyordu. Ben, Sübhânallah! Bu makamda böyle sözler söylüyorsun, dedim. Bunun üzerine o kör kimse şöyle anlattı: Hazret-i Osmanın evinin kuşatıldığı gün, bir arkadaşımla yemin ettik ki eğer hazret-i Osman şehit edilirse, yüzüne çıplak olarak bir tokat vuralım, dedik. Şehit edildi ve ben arkadaşımla hazret-i Osmanın evine girdik. Başı hanımının dizi üzerinde idi. Arkadaşım hanımına onun yüzünü aç, dedi. Hanımı maksadınız nedir, diye sordu. Yüzüne tokat vurmak için and içtim, dedi. Hazret-i Osmanın hanımı, Onun Resûlullah ile “sallallâhü aleyhi ve sellem” sohbet ettiğini ve iki kızını nikahladığını bilmiyormusun dedi ve daha birçok faziletlerini saydı. Arkadaşım utanıp geri çekildi. Ben o sözlere aldırış etmedim. Yaklaşıp yüzüne bir tokat vurdum. Hanımı bana Allahü teâlâ senin günahlarını affetmesin, ellerin kurusun ve gözlerin kör olsun, dedi. Henüz evin kapısından çıkmadan ellerim kurudu ve gözlerim kör oldu. Günahlarımın affedilmeyeceğinden de şüphem yoktur!

¥ Hazret-i Osman-ı zinnureyn “radıyallâhu anh” şehit edilince, cinler, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” mescidinin damında üç gün ağlaştılar. Onun için mersiyeler söylediler.

¥ Adi bin Hatem “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Hazret-i Osman bin Affanın “radıyallâhu anh” şehit edildiği gün, bir kimsenin şöyle dediğini işittim: İbni Affanı ferahlık, rahatlık, saadet ve Cennetteki sayısız nimetlerle ve Rabbinin rızasıyla müjdeleyiniz, diyordu. Etrafımıza baktık, kimseyi göremedik.

¥ Hazret-i Osman bin Affan “radıyallâhu anh” şehit edilince, muarızların kargaşasından, üç gün defnedilemedi. Gaibden şöyle bir ses işitildi: Onu defnediniz, namazını kılmayınız, mağfirete kavuştu ve namazı kılındı.

¥ Hazret-i Osmanı “radıyallâhu anh” defnetmek için üç gün sonra Bâkî kabristanına götürdüler. Arkalarında bir karartı gördüler ve korktular. Karartı yaklaşınca, cenazeyi bırakıp dağıldılar. O sırada karartıdan şöyle bir ses geldi. Korkmayınız, biz sizinle defnde bulunmak için geldik, dedi. Defnde bulunanlardan bazısı yemin ederek onların melekler olduğunu söylemişlerdir.

¥ Bir hac kafilesi, hac mevsiminde, hazret-i Osmanın “radıyallâhu anh” kabrini ziyarete gittiler. İçlerinden biri hakir görüp ziyaret etmedi. Kafile selametle gidip dönerken, bir yırtıcı hayvan, kafilenin içine girip, o kimseyi parçaladı ve etinden yemedi. Kafilede bulunanlar, o kimsenin hazret-i Osmana “radıyallâhu anh” hürmetsizlik ettiği için, bu hâle düştüğünü anladılar.

¥ Bir gün Ebû Zer Gıfârînin “radıyallâhu anh” yanında hazret-i Osmandan “radıyallâhu anh” bahs ediliyordu. Ben onun hakkında hayrdan başka bir şey söylemem dedi ve şöyle anlattı: Bir gün Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” evinden çıktı ve yürümeye başladı. Ben de Resûlullahın arkasından gittim. Bir yere varıp oturdu. Huzuruna yaklaşıp, selam verdim ve karşısına oturdum. Ey Eba Zer, niçin geldin, buyurdu. Allahü teâlâ ve Resûlu daha iyi bilir, dedim. O sırada hazret-i Ebû Bekr “radıyallâhu anh” geldi ve Resûlullahın sağ tarafına oturdu. Ona da niçin geldin, buyurdu. Allah ve Resûlü daha iyi bilir, dedi. Sonra hazret-i Ömer “radıyallâhu anh” geldi. Ebû Bekrin “radıyallâhu anh” sağ tarafına oturdu. Resûlullah ona da niçin geldin, diye sordu. O da, Allah ve Resûlü daha iyi bilir, dedi. Daha sonra hazret-i Osman “radıyallâhu anh” geldi. Hazret-i Ömerin sağ tarafına oturdu. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” yerden yedi veya dokuz tane çakıl taşı aldı. Mübarek avucunda tuttu. Taşlar mübarek avucunda tesbih etmeye başladı. Seslerini bal arısının avazı gibi işitiyordum. Taşları yere koydu, sesleri kesildi. Sonra hazret-i Ebû Bekrin eline verdi. Taşlar onun avucunda da tesbih ettiler. O da yere koydu. Taşların sesi kesildi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” taşları alıp, hazret-i Ömerin eline verdi. Taşlar onun elinde de tesbih ettiler. O da yere bıraktı ve taşların tesbih sesi kesildi. Sonra Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” taşları alıp, hazret-i Osmanın eline verdi. Taşlar onun elinde de tesbih ettiler. Yere koyunca tesbih sesleri kesildi.

¥ Ensardan “radıyallâhu anhüm” bir kişi Müseyleme-tül Kezzabın öldürüldüğü gün şehit olmuştu. Öldürülenler arasında onu arıyorlardı. Ölülerden birisinden şöyle bir ses geldi. Muhammed “aleyhisselâm” Allahın Resûlüdür. Ebû Bekr Sıddıktır, Ömer-ül Fâruk şehittir, Osman Zinnureyn yumuşak kalpli ve merhametlidir.

İMAM-I ALİ BİN EBİ TALİB “radıyallâhu anh”

 Emir-ül müminin Ali bin Ebû Talib “radıyallâhu anh ve keremallahü vecheh” (Tasavvufta, insanlara velayet yolunun feyizlerinin ulaşmasına vasıta olan) on iki imamın birincisidir. Künyesi Ebül Hasan ve Ebû Türabdır. En çok sevdiği ismi, Ebû Türab idi. Kendisini bu isimle çağırınca sevinirdi. Bir gün Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” kızı hazret-i Fâtımanın “radıyallâhu anha” evine gitti. Hazret-i Aliyi “radıyallâhu anh” göremeyince, amcamın oğlu nerede diye sordu. Hazret-i Fâtıma “radıyallâhu anha” aramızda bir şey vaki oldu. Üzülüp dışarı gitti. Benim yanımda kaylule yapmadı, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hazret-i Aliyi bulması için bir kimse gönderdi. O kimse araştırıp geldi ve hazret-i Alinin mescitte kaylule yaptığını söyledi. Kaylule öğleden önce biraz uyumaktır. Geceyi ihya edenlere sünnettir. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” mescide gitti. Hazret-i Aliyi “radıyallâhu anh” uyumuş ve ridası üzerinden düştüğü için arkasına toprak bulanmış olduğu hâlde buldu. Mübarek eliyle toprakları silip, “Kalk ya Eba Türab, kalk ya Eba Türab” buyurdu.

Hazret-i Ömer “radıyallâhu anh” şöyle rivayet etmiştir: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”: (Ben kimin mevlası isem, Ali de onun mevlasıdır. Beni seven Aliyi sever)  buyurdu. Bera bin Azib “radıyallâhu anh” şöyle rivayet etmiştir: Bir gün Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hazret-i Alinin “radıyallâhu anh” elinden tutup buyurdu ki: “Ben müminlere nefslerinden sevgili değilmiyim?” Orada bulunanlar, evet ya Resûlallah, seni nefslerimizden çok severiz, dediler. Sonra hazret-i Ali “radıyallâhu anh” için, (Ben kimin mevlası isem, Ali de onun mevlasıdır! Ya Rabbi, onu seveni sev! Onu sevmeyeni sevme!)  buyurdu.

¥ Hazret-i Alinin “radıyallâhu anh” faziletleri ve üstünlükleri söze ve yazıya sığmaz. İmam-ı Ahmed bin Hanbel “rahmetullâhi aleyh” şöyle demiştir: Ashâb-ı kiramın “aleyhimürRıdvân” hiç birinden Ali bin Ebû Talibin “keremallahü vecheh” faziletleri kadar işitilmemiştir. Seyyid-üt-taife Cüneyd-i Bağdâdî “kuddise sirruh” ise şöyle demiştir: Eğer hazret-i Ali “radıyallâhu anh” muharebelerden biraz fırsat bulabilseydi, bize tasavvufa ait çok şeyler gelirdi ki kalpler ona takat getiremezdi. (Şerh-i tearrüf)  kitabında şöyle yazılmıştır: Ali bin Ebû Talib “radıyallâhu anh” ariflerin başıdır. O kendisinden önce kimsenin söylemediği ve kendisinden sonra da benzerini dahi kimsenin söyleyemediği şeyleri söylemiştir. Mesela, bir gün minber üzerinde: Bana Arşın altındakilerden sorunuz. Benim kalbim ilmle doludur. Bu ilim, ağzımda bulunan Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek ağzının suyundandır. Mübarek ağzının suyunu ağzıma koymuştu. Nefsim kudretinde olan Allahü teâlâya yemin ederim ki eğer izin verilse, Tevratta ve İncilde olan şeyleri söylerdim ve benim sözlerimi tasdik ederlerdi, buyurmuştur. O mecliste Daleb Yemani adında bir kimse vardı. Hazret-i Alinin “radıyallâhu anh” bu sözlerini duyunca, bu kişi ne söylüyor, ona bir soru sorayım da rüsva edeyim, dedi. Kalkıp bir şey sormak istiyorum, dedi. Hazret-i Ali “radıyallâhu anh”, öğrenmek için ise sor, inat için ise sorma, buyurdu. Daleb Yemani, sen beni sual sormaya mecbur eddin, diyerek, ya Ali “radıyallâhu anh” Rabbini gördün mü, diye sordu. Hazret-i Ali, görmediğim Rabbime tapmıyorum, dedi. Daleb: Nasıl gördün diye sordu. Hazret-i Ali, baş gözü ile görülmez, ancak kalpler hakiki yakin ile görür. Rabbim birdir, ortağı ve benzeri yoktur. Mekanı yoktur. Üzerinden zaman geçmez, hislerle anlaşılmaz, mahluklara kıyaslanmaz, buyurdu. Daleb Yemani bu sözleri duyunca feryat edip düştü ve bayıldı. Bir müddet sonra kendine gelince, hiç kimseye inat ve imtihan niyetiyle soru sormayacağına dair Allahü teâlâya söz verdi. Hazret-i Ali ona dedi ki şunu bilmelisin ki İbni Abbas “radıyallâhu anhüma” şöyle buyurmuştur: Aliyye “radıyallâhu anh” ilmin onda dokuzu verilmiştir. Onda birine de ortakdır.

¥ İmam-ı Müstagfiri “rahmetullâhi aleyh” (Delail-ün-nübüvve)  adlı kitabında şöyle yazmıştır: Rum kayseri, Emir-ül müminin hazret-i Ömerin “radıyallâhu anh” halifeliği zamanında çok müşkil sualler yazıp, cevaplandırması için bir elçiyle gönderdi. Bu hadise kitaplarda uzun anlatılmıştır. Hazret-i Ömer “radıyallâhu anh” Kayserin mektubunu okudu ve hazret-i Aliyye gönderdi. Hazret-i Ali okuduktan sonra, kalem ve kağıt istedi. Soruların cevabını yazıp elçiye verdi. Elçi, hazret-i Ömere, bu cevapları yazan kimdir, diye sordu. Hazret-i Ömer “radıyallâhu anh” da, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” amcasının oğlu, damadı ve dostudur, dedi.

¥ Emir-ül müminin hazret-i Alinin “radıyallâhu anh” hazır ve latif cevaplarından biri şöyledir: Bir gün yahudilerden bir gurub gelip: Ey müslümanlar! Siz Peygamberinizin vefatından sonra ne yaptınız? Birbirinize kılıç çekip, harp bile yaptınız, dediler. Hazret-i Ali “radıyallâhu anh” onlara: Ey yahudiler, sizin ayaklarınız henüz denizden kurumamıştı ki hazret-i Musaya “aleyhisselâm” bize başkalarının mabudları gibi mabudlar bul dediniz, buyurdu.

¥ Emir-ül müminin hazret-i Aliyye “radıyallâhu anh” dediler ki hazret-i Ebû Bekrin ve hazret-i Ömerin “radıyallâhu anhüma” zamanlarında müslümanlar arasında fitne ve harbler olmadı. Hazret-i Osmanın ve Senin “radıyallâhu anhüma” zamanında ise ızdırab, üzüntü, karışıklıklar ve harbler oldu. Hazret-i Ali “radıyallâhu anh” bu söze şöyle cevap verdi: Hazret-i Ebû Bekrin ve hazret-i Ömerin “radıyallâhu anhüma” yardımcıları, hazret-i Osman ve ben “radıyallâhu anhüma” idik. Hazret-i Osmanın ve benim yardımcılarım ise sizler olduğunuzdan böyle oldu.

¥ Hazret-i Ali “radıyallâhu anh” Fiil vak’asından yedi sene sonra Mekkede doğdu. Bazıları o Kâbede doğdu demişlerdir. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” Peygamberliği bildirildiğinde, hazret-i Ali onbeş yaşında idi. Bazıları on üç, bazıları on yaşında idi demişlerdir. Dokuz yaşında idi diyenler de vardır. Birinci rivayet sahihtir. İbni Cevzi, (Safve-tüs safve)  kitabında hazret-i Alinin vefat ettiğinde yaşı hakkında dört rivayet vardır, bunlar 63, 65, 57 ve 58dir, diye yazmıştır.

¥ Emir-ül müminin hazret-i Osman “radıyallâhu anh”, şehit edildikten üç gün sonra defnedildi. Beş gün sonra ise halk hazret-i Alinin yanına gelip, halifeliği kabul etmesini istediler. Zira o sırada halifeliğe ondan daha lâyık kimse yoktu. Hazret-i Ali “radıyallâhu anh” kabul etmemek için çok uğraştı. Ancak sonunda kabul etti ve hazır bulunanlar ile biat yaptı. Biat edenler arasında Huzeyme bin Sâbit, Ebül Heysem bin Tihan, Muhammed bin Müslim, Amar bin Yaser, Ebû Musel Eş’arî, Abdullah bin Abbas “radıyallâhu anhüm ecma’în” gibi daha nice kimseler vardı. Hazret-i Talha ve hazret-i Zübeyr “radıyallâhu anhüma” da biat ettiler. Abdullah bin Ömer, Sad bin Ebû Vakkas da ehl-i kıble ile savaşmaya katılmamaları kaydıyla biat ettiler. Bu husustaki hadis-i şerifleri sebep olarak gösterdiler. Hasılı, hazret-i Alinin hilafeti biat ile gerçekleşti. Hal ve akt ehli, bu hususta ittifak ettiler. Hazret-i Alinin “radıyallâhu anh” velayetinin ve kerametinin nihayeti yoktur.

¥ Sahih rivayetlerle Sâbit olmuştur ki hazret-i Ali mübarek ayağını atının üzengisine koyarken Kur’ân-ı Kerîmi okumaya başlar, diğer ayağını koyarken veya bir rivayete göre de ata binip oturunca tamamını hatm ederdi.

¥ Esma binti Umeys hazret-i Fâtımanın “radıyallâhu anhüma” şöyle anlattığını rivayet etmiştir: Zifafa girdiğim gece, Aliden “radıyallâhu anh” korktum. Çünkü yer onunla konuşuyordu. Sabahleyin bu hâli Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” anlattım. Resûlullah secde yaptı. Bir müddet sonra mübarek başını kaldırdı ve bana şöyle buyurdu: “Sana müjdeler olsun ey Fâtıma! Senin neslin çok temiz olacak. Allahü teâlâ kocanı diğer insanlardan daha faziletli kıldı. Yeryüzüne, şarktan garba her ne oluyorsa, ona haber vermesini emretti, buyurdu.

¥ İmam-ı Fahreddin Razi “rahmetullâhi aleyh” (Tefsir-i kebir) inde şöyle yazmıştır: İmam-ı Alinin “radıyallâhu anh” sevdiklerinden Abdullah Esved adında bir kimse vardı. Bir gün hırsızlık yaptı. Hazret-i Alinin huzuruna getirdiler. Sen mi, yaptın diye sordu. Esved, evet dedi. Bunun üzerine elini kesti. Esved dışarı çıkıp giderken, yolda Selman-ı Farisiye ve İbni Kevaye “radıyallâhu anhüma” rastladı. İbni Keva, elini kim kesti diye sordu. Esved, elimi müminlerin emri, müslümanların reisi, Resûlullahın damadı ve Betülün zevcesi kesti, dedi. İbni Keva, sen elini keseni meth mi ediyorsun, dedi. Esved, nasıl methetmeyeyim ki benim elimi hak üzere kesti ve beni Cehennem ateşinden kurtardı, dedi. Selman-ı Fârisî “radıyallâhu anh” Esvedin bu sözlerini hazret-i Aliyye anlattı. Hazret-i Ali, Esvedi yanına çağırdı. Kesilen elini bileğinin üzerine koydu ve bir mendil ile örtüp duâ  etti. O sırada gökten bir ses işittiler. Hazret-i Ali “radıyallâhu anh” örddüğü mendilin kaldırılmasını emretti. Kaldırıp baktılar ki Esvedin eli Allahü teâlânın iziniyle iyileşmiş, eskisi gibi olmuştu.

¥ Emir-ül müminin hazret-i Ali “radıyallâhu anh” Kufeye gitmişti. Bir gün sabah namazını kıldıktan sonra, bir kimseye falan yere git, orada bir mescid vardır. Mescidin yanında bir ev vardır. O evde bir kadınla bir erkek münakaşa ediyorlar. Onları buraya getir, dedi. O şahıs gidip onları getirdi. Hazret-i Ali onlara, bu gece çok çekiştiniz, dedi. O genç, ey müminlerin emri, bu kadını nikahla aldım. Ancak ne zaman yanına yaklaşmak istesem bana ondan bir nefret hâsıl oldu. Gücüm yetse onu yanımdan tamamen uzaklaştıracaktım. Benimle çekişmeye başladı. Siz emir gönderip, bizi çağırıncaya kadar kavga ediyorduk, dedi. Hazret-i Ali, bazı sözler vardır ki herkesin işitmesi gerekmez, dedi. Orada bulunan diğer kimseler dağıldılar. Hazret-i Ali o kadına dönerek kocası olan genci gösterdi ve bunun kim olduğunu biliyor musun, dedi. Kadın hayır, dedi. Hazret-i Ali kadına, ben söyleyeyim. Yalnız sen de inkar etme, dedi. Sonra, sen falanın kızı falan değil misin, dedi. Kadın evet, dedi. Senin amcanın bir oğlu vardı. Birbirinizi severdiniz. Annen evlenmenize razı olmadı. Sen bir gece helaya gitmek için dışarı çıktın. Amcanın oğlu seni tuttu ve yaklaştı. Ondan hamile kaldın. Bu durumu annene söyledin. Babandan gizledin. Çocuğu doğuracağın zaman annen seni dışarı çıkardı. Bir oğlan doğurdun. Bir beze sarıp, insanların kaza-ı hacet yaptıkları bir duvarın dibine bıraktın. Bir köpek gelip çocuğu kokladı. Sen bir taş addin. Taş çocuğun başına değip yardı. Annen elbisesinden bir parça bez yırtıp, çocuğun başını sardı. Çocuğu orada bırakıp giddiniz. Bir daha da görmediniz. Kadın, evet ey müminlerin emri öyle oldu. Bunu benden ve annemden başka kimse bilmiyordu, dedi. Hazret-i Ali sözlerine devam ederek şöyle dedi: O gün sabahleyin çocuğu falan kafile oradan alıp götürdüler. Büyütüp terbiye ettiler. Sonra o genç kafile ile Kufeye gelip, seni nikah etti. Gence başını aç dedi. Genç başını açınca, başında taş yarasının izi görüldü. Kadına bu genç senin oğlundur. Allahü teâlâ sizi haram işlemekten korudu! Haydi oğlunu al git, buyurdu.

¥ Kufe halkı Emir-ül müminin hazret-i Aliyye, Fırat nehrinin suyu taştı, ekinlerimiz ziyan oldu. Allahü teâlâya duâ  ediniz de suyu biraz azalsın, dediler. Hazret-i Ali evine girdi. Halk kapısında bekleyordu. Biraz sonra dışarı çıktı. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” hırkasını giymiş, cübbesini omuzuna almış, sarığını başına koymuş, asasını da eline almıştı. Bir at istedi ve ata binip Fırat nehrinin kenarına gitti. Halk da yaya olarak arkasından gittiler. Nehrin kenarına varınca attan indi ve iki rekat namaz kıldı. Sonra asayı eline alıp, köprünün üzerine çıktı. Hazret-i Hasan ve hazret-i Hüseyin de “radıyallâhu anhüma” yanında idi. Asasıyla suya doğru işaret etti. Su biraz azaldı. Bu kadar yeter mi buyurdu. Halk biraz daha azalsın, dediler. Asasıyla ikinci defa işaret etti. Su biraz azaldı. Yine bu kadar yeter mi diye sordu. Biraz daha azalmasını istediler. Üçüncü defa işaret etti ve su biraz daha azaldı. Halk, ey müminlerin emri bu kadar yeter, dediler.

¥ Cündeb bin Abdullah el-Ezdi “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Cemel ve Sıffin harblerinde hazret-i Ali “radıyallâhu anh” ile beraberdim. Hazret-i Alinin haklı olduğundan hiç şüphem yoktu. Nehrevana varıp, orada konakladık. Bu sırada içime bir şüphe düştü. Karşımızdakilerin hepsi kurra ve seçilmiş kimselerdir. Onları katl etmek büyük bir iştir, diyordum. Sabahleyin askerlerin arasından çıktım. Bir matara suyum vardı. Bir yerde mızrağımı yere dikip, kalkanımı üzerine astım. Kalkanın gölgesinde oturdum. Bir de baktım ki Emir-ül müminin hazret-i Ali “radıyallâhu anh” çıka geldi. Yanında hiç su var mı, dedi. Mataramdaki suyu verdim. Alıp uzak bir yere gitti ve görünmez oldu. Sonra göründü. Abdest almıştı. Gelip kalkanın gölgesine oturdu. O sırada atlı birisi geldi ve hazret-i Aliyi “radıyallâhu anh” sordu. Ya Emir-el müminin! Bu atlı kimse sizi görmek istiyor, dedim. Çağır gelsin, dedi. Çağırdım. Huzuruna gelip ya Emir-el müminin, muhalifler Nehrevanı geçtiler ve suyu kestiler, dedi. Hazret-i Ali “radıyallâhu anh” imkansız geçmiş olamazlar, dedi. Biz böyle konuşurken bir kişi daha çıkageldi. Muhalifler suyu geçtiler, dedi. Hazret-i Ali geçmediler, dedi. O kimse vallahi ben, onların sancaklarını suyun öbür tarafında görmeden gelmedim, geçtiler, dedi. Emir-ül müminin hazret-i Ali ise vallahi geçmediler! Nasıl geçerler ki onların düşüp, kanlarının akacağı yer burasıdır, dedi. Sonra beklemeye başladı. Ben de bekleyordum. Kendi kendime, Elhamdülillah elime bir ölçü geçti. Hazret-i Alinin “radıyallâhu anh” hâlini bu ölçü ile anlarım. O ya yalancı bir bahadırdır veya onun Allahü teâlâdan veya Resûlünden bildiği bir delili vardır, dedim. Kendi kendime şöyle karar verdim. Muhalifler suyu geçmişlerse, hazret-i Aliyye karşı, geçmemişlerse muhaliflere karşı savaşayım, dedim. Askerlerin arasından geçtim ve baktım ki muhalifler suyu geçememişler. Bayrakları aynı yerde duruyordu. Bu sırada hazret-i Ali “radıyallâhu anh” sırtıma dokunup, haydi işinle meşgul ol, dedi. Savaşmaya başlayıp, muhaliflerden birini öldürdüm. Arkasından birini daha öldürdüm. Birinin üzerine de atımı sürüp hücum ettim. Onu yaraladım, o da beni yaraladı. İkimiz de yere düştük. Arkadaşlarım beni alıp götürmüşler. Kendime geldiğimde muharebe bitmişti.

¥ Hazret-i Ali “radıyallâhu anh” bir muharebeye başlayınca şöyle demişti: Karşı tarafın askerleri katl olunup, on kişiden az kalmadıkça buradan geçemezler! Benim askerlerimden ise on kişiden az şehit olacaktır. Savaştan sonra muhaliflerden dokuz kişi sağ kalmıştı. Hazret-i Alinin askerlerinden ise dokuz kişi şehit olmuştu.

¥ Emir-ül müminin hazret-i Ali bir kimseye; seni falan yerde falan hurma ağacının üzerine asacaklar, dedi. Aynen söylediği gibi oldu.

¥ Haccac bin Yusuf, Kumeyl bin Ziyadı “radıyallahü teâlâ anh” yanına çağırdı. Kumeyl bin Ziyad gitmeyip kaçtı. Haccac onun akrabalarını ve yakınlarını bulundukları vazifelerden uzaklaştırdı. Bunun üzerine Kumeyl bin Ziyad, ben zaten yaşlandım. Benim yüzümden yakınlarımı işlerinden mahrum etmesi doğru değildir diyerek, Haccacın yanına geldi. Haccac maksadım seni ele geçirmekti, dedi. Kumeyl bin Ziyad, Haccaca ben ihtiyarladım. Bana istediğini yap, gideceğimiz yer Allahü teâlânın huzurudur. Beni öldürürsen, senden hesap sorulacaktır. Bana Emir-ül müminin hazret-i Ali “radıyallâhu anh”, Senin katilin Haccac olacaktır diye söyledi, dedi. Haccac, Kumeyl bin Ziyadın “radıyallâhu anh” boynunu vurdurdu!

¥ Haccac bir gün, Ebû Türabın yani hazret-i Alinin “radıyallâhu anh” Ashâbından birini öldürerek Allahü teâlâya yaklaşmak istiyorum. Onunla en çok bulunup sohbet eden de kölesi Kanberdir, dedi. Kanberi “radıyallâhu anh” yanına çağırttı. Gelince, Kanber sen misin, diye sordu. Evet benim, dedi. Ali bin Ebû Talibin kulumusun [kölesi misin], dedi. Ben Allahü teâlânın kuluyum. Emir-ül müminin Ali “radıyallâhu anh” velinimetimdir, dedi. Haccac onun yolundan döner misin diye sordu. Kanber, onun yolundan, dininden efdal bir din göster, dedi. Haccac, seni öldürmek istiyorum, ne şekilde öldürülmek istiyorsun söyle, dedi. Kanber “radıyallâhu anh” nasıl istersen öyle öldür. Ben de kıyamet günü seni öldürürüm. Zaten hazret-i Ali “radıyallâhu anh” bana, ey Kanber! Seni zulmle öldüreceklerdir, buyurmuştu, dedi. Haccac emretti, Kanberi “radıyallâhu anh” öldürdüler.

¥ Emir-ül müminin hazret-i Ali “radıyallâhu anh” Bera bin Azibe “radıyallâhu anh”, oğlum Hüseyini “radıyallâhu anh” şehit edeceklerdir. O zaman sen hayatta olacaksın. Ona yardım etmeyeceksin, buyurdu. Hazret-i Hüseyin “radıyallâhu anh” şehit oldu. Bera bin Azib “radıyallâhu anh” Emir-ül müminin hazret-i Ali doğru söyledi. Hazret-i Hüseyin şehit edildi. Ben ona yardım etmedim, dedi. Pişmanlık duydu.

¥ Emir-ül müminin hazret-i Ali bir yolculuğunda Kerbelaya uğradı. Sağına soluna bakıp ağladı ve geçti. Burası onların develerinin çöktürüleceği yerdir ve katl olunacakları makamdır, dedi. Yanında bulunan Ashâbı, ey Emir-el müminin! Burası neresidir, diye sordular. Burası Kerbeladır. Burada bir kavm öldürülecektir. Onlar hesapsız Cennete gireceklerdir, buyurdu. O sırada bu sözün mânâsını anlayamadılar. Ancak Kerbela vak’ası olup hazret-i Hüseyin şehit edilince anlaşıldı.

¥ Hazret-i Ali “radıyallâhu anh” Kufeden asker istemişti. Epeyce itirazlardan sonra gönderdiler. Askerler gelmeden önce, hazret-i Ali “radıyallâhu anh” on iki bin kişi geliyor buyurdu. Ashâb-ı kiramdan biri demiştir ki askerlerin geçtikleri yere durdum. Teker teker saydım. Tam on ikibin kişi idiler.

¥ Sıffin harbine giderken, hazret-i Alinin “radıyallâhu anh” askerlerinin bir konak yerinde suya ihtiyacı oldu. Her ne kadar sağa sola koşuşturdular ise de, su bulamadılar. Hazret-i Ali, Ashâbını yoldan biraz saptırdı. Çölde bir kilise göründü. Kilisede bulunanlardan su sordular. Buradan iki fersah uzakta su var, dediler. Ashâbı, hazret-i Aliyye, izin verirsen gidelim, herhalde takatımız tükenmeden suya ulaşırız, dediler. Hazret-i Ali oraya gitmeye lüzum yoktur, dedi. Sonra katırını kıbleye doğru çevirdi. Bir yere işaret ederek, burayı kazın buyurdu. Biraz kazdılar, büyük bir taş çıktı. Taşı bir türlü sökemediler. Hazret-i Ali, su bu taşın altındadır. Gayret edin kaldırın, dedi. Çok uğraştılar. Fakat taşı kaldıramadılar. Hazret-i Ali bu hâli görünce katırından indi. Kollarını sığadı. Mübarek parmaklarını taşın altına soktu, zorlayıp taşı kaldırdı ve uzağa attı. Oradan gayet saf, tatlı ve soğuk bir su çıktı. O sudan içtiler. Yanlarına da aldılar. Hazret-i Ali o taşı tekrar yerine koydu ve üzerini toprakla örtün, buyurdu. Orada bulunan kilisenin rahibi bu hâli gördü. Hemen kiliseden çıkıp, hazret-i Alinin huzuruna geldi. Sen Peygamber misin, dedi. Hayır ben mürsel peygamber Muhammed Mustafanın “aleyhisselâm” halifesiyim, dedi. Rahib, hazret-i Aliyye, elini ver müslüman olayım, dedi. Rahib, Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Resûlühü ve enneke vasıyü Resûlühü, yani senin de Resûlün vasisi olduğuna şahadet ederim diyerek müslüman oldu. Hazret-i Ali “radıyallâhu anh” rahibe sen bu yaşa kadar kendi dininde yaşamışsın. Şimdi ne sebeple bizim dinimize girdin, diye sordu. Rahib: Ey müminlerin emri, bu kiliseyi, bu taşı kaldıracak kimse için yapmışlardır. Biz kitaplarımızda okuyorduk ve alimlerimizden duyuyorduk ki burada bir çeşme vardır. Üzerinde de bir taş vardır. O taşı ancak Peygamber veya Peygamberin vasisi kaldırabilir. Bu taşı senin kaldırdığını görünce, arzuma kavuştum ve senelerdir beklediğim şeyi buldum, dedi. Hazret-i Ali “radıyallâhu anh” bu sözleri işitince ağladı. Gözlerinin yaşından sakalı ıslandı. Sonra Allahü teâlâya hamd olsun ki beni unutulmuşlardan eylemedi. Kitabında zikir edilenlerden etti, buyurdu. O rahib, hazret-i Alinin ordusuna katılıp, Şam ehline karşı çok savaştı ve şahadet saadetine erişti. Hazret-i Ali namazını kıldırdı ve Allahü teâlâya onun afvı için duâ  etti. Ondan bahs edilince, o benim dostumdur, buyururdu.

¥ Habbe-i Urni “radıyallâhu anh” Emir-ül müminin hazret-i Alinin “radıyallâhu anh” Ashâbından idi. O şöyle anlatmiştir: Hazret-i Muaviye “radıyallâhu anh” ile yapılan harp günlerinde, Emir-ül müminin hazret-i Ali bir kilisenin yanında konakladı. Bir kişi gelip; esselamü aleyke ya Emir-el müminin, dedi. Hazret-i Ali, ve aleykesselam, dedi. O kimse ben Şem’un bin Yuhennayım. Bu kilisenin sahibiyim. Bizim yanımızda bir kitap vardır. İsa aleyhisselâmdan beri, miras olarak bize intikal etmiştir. İsterseniz okuyayım, dedi. Hazret-i Ali, oku, buyurdu. O kişi okumaya başladı. Kitapta Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” vasfı ve ümmetinin vasfları yazılıydı. Sonunda da bu kilisenin yanında Peygambere en yakın olan meşrık ahalisini dine, imana getiren ve garb ahalisiyle harp eden birisi konaklar. Ona göre dünya, şiddetli fırtınalı bir günde rüzgarın savurduğu kumdan daha hafiftir. Ona göre, Allah yolunda ve Onun muhabbetiyle ölmek, susamış kimsenin su içmesinden daha kolaydır. Ona yardım eden, Allahü teâlânın rızasına kavuşur ve onun yanında savaşırken ölen şehit olur, diye yazılı idi. Sonra o kimse dedi ki: O Peygamber gönderildi. Ben o Peygambere iman ettim. Sen gelip buraya konaklayınca huzuruna geldim ki artık diri veya ölü hep seninle beraber olacağım. Onun bu sözleri üzerine hazret-i Ali ve yanında bulunanlar ağlaştılar. Sonra hazret-i Ali: Allahü teâlâya hamd olsun ki beni unutulanlardan eylemedi. Kitabında zikir etti, dedi. Habbe-i Urni sözlerine devamla şöyle anlatmiştir: Hazret-i Ali bana, bu kimse seninle birlikte kalsın, dedi. Kuşluk ve akşam yemeklerinde onu yanına çağırırdı. Leyle-tül-Harirde, harbin şiddetli bir zamanında o kimse şehit oldu. Hazret-i Ali “radıyallâhu anh” namazını kıldırdı, kabre kendisi indirdi ve bu kimse Ehl-i Beyti seven bir kişidir, buyurdu.

¥ İbni Abbas “radıyallâhu anhüma” şöyle anlatmiştir: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Hudeybiye gününde, Mekkeye doğru yola çıktı. Müslümanlar susadılar. Hiçbir yerde su bulamadılar. Resûlullah Cahfede konakladı. “İçinizden kim, birkaç kişiyle falan kuyuya gidip, kablara su doldurup bize getirebilir. Allahın Resûlü onu Cennet ile müjdeliyor” buyurdu. Bir kişi kalkıp ben giderim, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” suculardan birkaç kişi ile onu gönderdi. Selemetübni Ekva “radıyallâhu anh” der ki ben de onlarla beraberdim. O kuyuya yakın bir yere vardık. Orada ağaçlar vardı. Ağaçların arasından çok sesler işittik ve hareketler gördük. Odunsuz ateş görünüyordu. Biz çok korktuk. Ağaçlardan öteye geçmeye cesaret edemedik. Geri dönüp Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna geldik. Onlar cinnilerden bir gurub idi, sizi korkuddular. Eğer gitseydiniz önceden söylediğim gibi size hiç zararları dokunmazdı, buyurdu. Bir kişi daha kalkıp, ben gideyim ya Resûlallah, dedi. O da sucular ile beraber gitti. Onlar da ağaçlık yere varınca korkup geri döndüler. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”: Eğer gitseydiniz evvelce söylediğim gibi size hiç bir zarar gelmezdi, buyurdu. O sırada gece oldu. Ashâb-ı kiramın susuzluğu iyice arttı.

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hazret-i Aliyi “radıyallâhu anh” huzuruna çağırdı. Sucularla beraber gidip o kuyudan su getiriniz, buyurdu. Selemetübni Ekva şöyle anlatır: Kablarımızı arkamıza astık. Kılıçlarımızı ellerimize aldık. Hazret-i Ali önden gidiyor ve şu manadaki şiri okuyordu: “Cinnilerin gürültülerinden ve korku salmak için gösterdikleri ateşten, korkarak geri dönmekten, Rahman olan Allahü teâlâya sığınırım.” Ağaçlık yere varınca biz de sesler duyduk ve hareketler gördük. Bizi korku kapladı. Kendi kendimize Ali “radıyallâhu anh” de o iki kimse gibi geri döner, diyorduk. Hazret-i Ali bize dönüp, benim arkamdan yürüyünüz. Gördüklerinizden korkmayınız. Size onlardan zarar gelmez, dedi. Ağaçların ortasında hiç odun yokken, büyük ateşler yanmaya başladı. Bir takım kesilmiş başlar göründü. Korkunç sesler çıkarıyorlardı. Çok korktuk. Hazret-i Ali “radıyallâhu anh” o kesik başların arasına girdi. Bize arkamdan geliniz, sağa sola bakmayınız ve hiç korkmayınız, dedi. Arkasından takip edip kuyuya vardık. Bir kovamız vardı. Bera bin Mâlik “radıyallâhu anh” bir iki kova su çekti. Sonra kovanın ipi kopup, kova kuyuya düştü. Kuyunun dibinden gülüşme ve kahkaha sesleri geldi. Hazret-i Ali “radıyallâhu anh”, kim gidip askerlerden bir kova daha getirir, dedi. Hiç birimiz o ağaçların arasından geçmeye cesaret edemeyiz, dediler. Bunun üzerine hazret-i Ali “radıyallâhu anh” beline bir ip bağlayıp, kuyuya indi. Kuyudan kahkaha sesleri geliyor ve gittikçe artıyordu. Hazret-i Ali kuyunun yarısına kadar inince, ayağı kayıp kuyuya düştü. Kuyudan velvele sesleri geliyordu ve bir insanı boğazlarken çıkan sesler gibi sesler işitiliyordu. O sırada hazret-i Alinin sesi işitildi. Allahü Ekber! Allahü Ekber! Ben Allahın kulu ve Resûlullahın kardeşiyim! Su kablarınızı aşağıya salın diyordu. Su kablarını kuyuya saldık. Hepsini su ile doldurdu. Ağızlarını bağladı ve birer birer yukarı çıkardı. Biz birer kab, hazret-i Ali iki kab su alıp, gittik. Ağaçların arasına gelince, önceki işittiğimiz sesleri ve hareketleri hiç işitip görmedik. Hiç biri yoktu. Ağaçların arasından çıkmamıza az kalmıştı ki heybetli bir ses işittik. Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” ve hazret-i Aliyi “radıyallâhu anh” metheden beytler okuyordu. Hazret-i Ali önümüzden gidiyordu ve şiir söylüyordu. Resûlullahın huzuruna varınca, hazret-i Ali olanları birbir anlattı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” dönerken duyduğunuz ses, Safa tepesinden putların şeytanı olan Müs’ıri öldüren Abdullah adlı cinnin sesi idi, buyurdular.

¥ Allahü teâlâ, hazret-i Ali “radıyallâhu anh” için güneşi iki kere battıktan sonra geri gönderdi. Birisi, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” zamanında, diğeri de vefatından sonra vuku buldu.

Ümmü Seleme, Esma binti Umeys, Cabir bin Abdullah ve Ebû Said-il-Hudri “radıyallâhu anhüm ecma’în” şöyle rivayet etmişlerdir: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bir gün evinde hazret-i Alinin “radıyallâhu anh” yanında oturuyordu. O sırada Cebrâil aleyhisselâm vahiy getirdi. Vahyin ağırlığından Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek başını hazret-i Alinin dizine koydu. Güneş batıncaya kadar o şekilde kaldı. Hazret-i Ali ikindi namazını kılmamıştı. İma ile oturduğu yerde kıldı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek başını kaldırdı. Ya Ali, ikindi namazını kıldın mı, buyurdu. Ya Resûlallah, oturduğum yerde ima ile kıldım, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” duâ  et, Allahü teâlâ güneşi geri çevirsin, namazını vaktinde ve ayakta kıl, buyurdu. Hazret-i Ali “radıyallâhu anh” duâ  etti. Güneş geri geldi ve ikindi namazını vaktinde kıldı. Esma binti Ümeys “radıyallâhu anha” şöyle demiştir: Gurub vaktinde güneşten bıçkı sesi gibi bir ses duyuldu. Bu hadise daha evvel geçmişti. Fakat iki rivayet farklı olduğundan burada tekrar zikir edildi.

¥ Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” vefatından sonra, Emir-ül müminin hazret-i Ali “radıyallâhu anh” Babile giderken, Fırat nehrini geçmek istedi. İkindi namazının vakti idi. Kendisi ve Ashâbından bir kısmı ikindi namazını kıldılar. Diğerleri hayvanlarını sudan geçirmekle meşgul oldular Bu sırada güneş battı. İkindi namazını kaçırdılar. Bu konuda çok sözler söylediler. Hazret-i Ali “radıyallâhu anh” bu sözleri duyunca, güneşi geri getirmesi için Allahü teâlâya duâ  etti. Allahü teâlâ duâsını kabul edip, güneşi geri gönderdi. İkindi namazını kılmamış olanlar namazlarını kıldılar ve güneş tekrar battı. O sırada güneşten korkunç bir ses geldi. Ashâb çok korktular. Tesbih, tehlil ve istiğfar etmeye başladılar.

¥ Hazret-i Ali “radıyallâhu anh” kendisinin haberlerini, hazret-i Muaviyeye “radıyallâhu anh” götüren bir şahsa, niçin götürdün, dedi. O şahıs inkar etti. Hazret-i Ali, yemin edermisin, dedi. O şahıs yemin etti. Hazret-i Ali eğer yalan yere yemin ettiysen, Allahü teâlâ senin gözünü kör etsin, dedi. Aradan bir hafta geçmeden o şahsın gözleri kör oldu. Bastonundan tutup çekerlerdi. Asla yolunu göremezdi.

¥ İmam-ı Müstagfiri “rahmetullâhi aleyh” (Delail-ün-nübüvve)  adlı eserinde de bu hadiseye benzer bir hadiseyi şöyle nakletmiştir: Hazret-i Ali “radıyallâhu anh” bir gün Rahbede bir şahsa bir şey sordu. O şahıs doğru söylemedi. Hazret-i Ali, yalan söylüyorsun, buyurdu. O şahıs hayır yalan söylemiyorum, dedi. Hazret-i Ali, eğer yalan söylüyorsan sana bettua edeyim, Allahü teâlâ seni kör eylesin mi, dedi. O da et, dedi. Bunun üzerine hazret-i Ali ona bettua etti. Daha Rahbeden çıkmadan gözleri kör oldu.

¥ Emir-ül müminin hazret-i Ali “radıyallâhu anh” bir gün mescitte bulunanlara yemin vererek: Kim Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” (Beni seven, Aliyi de sever)  buyurduğunu işittiyse şahitlik etsin, dedi. On iki kişi şahitlik etti. Bir kimse Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” bu hadis-i şerifi söylediği sohbette bulunduğu hâlde şahitlik etmedi. Hazret-i Ali “radıyallâhu anh” ona ey falan, sen bu hadis-i şerifi duyduğun hâlde niçin şahadet etmedin, diye sordu. O kimse ben ihtiyardım, unuttum, dedi. Hazret-i Ali, ya Rabbi eğer bu şahıs yalan söylüyorsa, derisinde bir beyazlık meydana getir ki sarığı o beyazlığı örtmesin, diye duâ  etti. Bu hadiseyi nakleden kimse, vallahi o şahsı gördüm, iki gözünün arasında bir beyazlık meydana gelmişti, demiştir. Zeyd bin Erkam “radıyallâhu anh” demiştir ki: O gün ben de o mecliste veya böyle bir mecliste idim. Ben de o hadis-i şerifi işitenlerden idim. Fakat onu gizledim, şahitlik etmedim. Allahü teâlâ benim gözlerimin nurunu giderdi. Demişlerdir ki Zeyd bin Erkam “radıyallâhu anh” şahitlik etmediğinden dolayı daima pişman olup Allahü teâlâdan mağfiret dilerdi.

¥ Emir-ül müminin hazret-i Ali “radıyallâhu anh” bir gün minbere çıktı ve şöyle buyurdu: Ben Allahın kuluyum. Resûlullahın kardeşi ve varisiyim. Cennetteki kadınların Seyyidesini nikah eden benim. Benden başka bu davada bulunana Allahü teâlâ bir musibet versin! O mecliste bulunan bir kimse, ben Allahın kuluyum ve Resûlullahın kardeşiyim diyen bir kimsenin sözü kimseye hoş gelmez. Buna kim inanır, dedi. Daha yerinden kalkmadan, aklını kaybedip, delirdi. Orada bulunanlar, daha önce buna böyle bir şey olmuş mu, idi diye sordular. Kavmi hayır olmadı, dediler. O kimsenin hazret-i Ali hakkında kötü düşünmesi sebebiyle böyle olduğunu herkes anladı.

¥ Sıffin harbinde bir gün Emir-ül müminin hazret-i Ali “radıyallâhu anh”, Ey Eba Müslim neredesin, diye nida etti. Hazret-i Alinin oğlu Muhammed bin Hanefiye “radıyallâhu anh”: Babacığım, Ebû Müslim arka saflardadır, dedi. Hazret-i Ali, Ey oğlum, Ebû Müslim Havlaniyi kastetmiyorum. Ben bu ordunun kumandanı olacak olan Ebû Müslimi kastediyorum. O meşrik tarafından siyah bayraklarla çıkar, çok harp eder. Allahü teâlâ onun vasıtasıyla dinini yayar. Dinin yayılmasında onunla birlikte olanlara ve zâlimlerin başlarının aşağıda olmasına gayret gösterenlere müjdeler olsun, buyurdu.

¥ Emir-ül müminin hazret-i Ali “radıyallahü teâlâ anh”, Kufe halkından Muhammed bin Ebû Bekre “radıyallâhu anh” yardım etmelerini istedi. Fakat kabul etmediler. Hazret-i Ali “radıyallâhu anh”, ya Rabbi! Bunlara öyle birini musallat et ki bunlara hiç acımasın, diye duâ  etti. Bir rivayette ise bunlara Sakiften birini musallat et, demiştir. O gece Haccac doğdu. Haccac Kufe halkına çok eziyet etmiştir.

¥ Hazret-i Muaviye “radıyallâhu anh” bir gün, ne olurdu ne zaman vefat edeceğimizi bilseydik, dedi. Yanında bulunanlar biz bunu bilemeyiz, dediler. Hazret-i Muaviye “radıyallâhu anh” ben bunu Aliden “radıyallâhu anh” öğrenirim. Çünkü, onun ağzından çıkan söz haktır, dedi. İtimad ettiği kimselerden üç kişi çağırdı. Onlara Kufeye gidiniz. Kufeye bir konak kalınca, birbirinizin arkasından aralıklı olarak Kufeye giriniz. Benim vefat ettiğimi söyleyiniz. Yalnız, hastalığım, vefat zamanım, kabrimin yeri ve namazımı kimin kıldırdığı hakkında hepiniz aynı şeyi söyleyiniz, dedi. O üç kişi yola çıktılar. Kufeye bir konak kalınca, önce birisi gitti. Nereden geliyorsun, dediler. Şamdan geliyorum, dedi. Şamda ne haberler vardır, diye sordular. Hazret-i Muaviye “radıyallâhu anh” vefat etti, dedi. Onu hazret-i Alinin “radıyallâhu anh” huzuruna götürdüler. Hazret-i Ali onun söylediklerine itibar etmedi. İkinci gün diğer kimse Kufeye girdi. Ona da önceki kişiye sordukları şeyleri sordular. O da birinci kimsenin söylediklerini söyledi. Bu haberi yine hazret-i Aliyye ilettiler. Fakat o iltifat etmedi. Üçüncü günde, üçüncü şahıs Kufeye girdi. O da öncekilerin söylediği şeylerin aynısını söyleyince, hazret-i Muaviyenin “radıyallâhu anh” vefat ettiğine kimsenin şüphesi kalmadı. Hazret-i Ali “radıyallâhu anh” ise, hayır o vefat etmedi, dedi. Mübarek başını göstererek, bunun kanıyla yüzüm kana bulanmadıkça Muaviye “radıyallâhu anh” vefat etmez, buyurdu. O üç kişi bu haberi hazret-i Muaviyeye ilettiler. Hazret-i Muaviye kendisinin hazret-i Aliden sonra vefat edeceğini anladı ve öyle oldu.

¥ Hazret-i Ali “radıyallâhu anh” bir hutbesinde Bağdat vak’asına işaret ederek; sanki ben, Beni Abbastan birisinin kurbanlık yerine getirilen develerin tepelendiği gibi, tepelendiğini görüyor gibiyim, dedi. Dinleyenler, buna mâni olmak mümkün değil mi, dediler. Yazık o kimseye ki bu gün Allahü teâlânın emrini bırakıp, dünyaya dalmış ve zarara uğramiştir, dedi. Sonra o hutbesinde: Eğer istesem o kimselerin isimlerini, künyelerini ve sıfatlarını, katl olunacakları yeri haber verebilirim, buyurdu.

¥ Hazret-i Ali “radıyallâhu anh” bir hutbesinde de, kendisinin katili olan Abdurrahmân bin Mülceme işaret ederek, kendisinin katili olacağını söylemiştir. Bir defasında Abdurrahmân bin Mülcemi Kufe mescidinde gördü ve şu manadaki beyti okudu:

Hazırlan ölüme, o gelmektedir sana,
Başlama feryata, ölüm gelince sana.

Sonra İbni Mülcemi yanına çağırdı ve ona senin cahiliyet zamanında veya çocukluğunda hiç lakabın varmı idi, diye sordu. Bilmiyorum, dedi. Sana ey şaki veya ey Salihin kısır devesi diyen, yahudi bir süt annen varmı idi, dedi. İbni Mülcem vardı, dedi. Hazret-i Ali başka bir şey söylemeyip, sustu.

¥ Hazret-i Ali “radıyallâhu anh” bir gün şöyle buyurdu: Dün gece Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” rüyada gördüm. Ya Resûlallah! Ümmetinden bana ulaşan bu mihnetler ve husumetler nedir, dedim. Onların üzerine duâ  et, buyurdu. Ya Rabbi! Bana onlardan iyi karşılık ver ve onların üzerine benden kötüsünü musallat eyle, diye duâ  ettim. O gün duâsı kabul olunup şehit edildi.

¥ Hazret-i Hüseyin “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Babam Emir-ül müminin hazret-i Ali “radıyallâhu anh” vefat edince, bir ses işittik. Bu Allahın kulunu bize bırakınız, siz dışarı çıkınız, diyordu. Biz dışarı çıktık. Evin içinden bir ses duyduk. Muhammed “sallallâhü aleyhi ve sellem” vefat etti. Onun vasisi de şehit oldu. Bundan sonra bu ümmeti kim koruyacaktır, diyordu. Birisi cevap verip: Kim onun yolundan gider ve onun ahlakı ile ahlaklanırsa, bu ümmetin koruyucusu o olur, diyordu. Sonra sesler kesildi. Eve girdik. Hazret-i Aliyi “radıyallâhu anh” yıkanmış ve kefenlenmiş bulduk. Namazını kılıp defnettik.

¥ Hazret-i Ali “radıyallâhu anh” oğulları hazret-i Hasana ve hazret-i Hüseyine “radıyallâhu anhüma” şöyle vasiyet etmişti. Vefat ettiğim zaman beni bir seririn üzerine koyup, Gazbin tarafına götürünüz. Orada beyaz bir taş bulacaksınız. O taştan nur yayıldığını görürsünüz. Orayı kazınız. Hazırlanmış bir mekan bulacaksınız. Beni oraya defnediniz. Söylediği şeyler aynen görüldü ve vasiyeti yerine getirildi.

¥ Hazret-i Alinin “radıyallâhu anh” kabrini yerle aynı seviyede örtmüşlerdi. Harun Reşid bir gün avlanırken, Gazbin tarafına gitmişti. Ceylanlar Gazbin tarafına kaçıp gizlendiler. Her ne kadar avcı doğan kuşlarını ve av köpeklerini oraya gönderdilerse de ceylanlara yaklaşamayıp, geri geldiler. Bunun sebebini Gazbindeki bazı ihtiyarlara sordular. İhtiyarlar, dedelerimizden hazret-i Alinin “radıyallâhu anh” kabrinin burada olduğunu duyduk, dediler. Harun Reşid bunu duyunca kabul etti. Hayatta olduğu müddetce her sene gelip ziyaret etti.

¥ Hazret-i Aliyye “radıyallâhu anh” muhalif olanların uğradıkları musibetlerden bir kısmını İmam-ı Müstagfiri “rahmetullâhi aleyh” (Delail-ün-nübüvve)  kitabında şöyle yazmıştır: Firas bin Amr, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” zamanında baş ağrısına tutuldu. Resûlullah onun iki gözü arasına dokundu. Mübarek parmaklarının dokunduğu yerden kirpi kılı gibi bir kıl çıktı. Baş ağrısı kesildi. Hariciler, hazret-i Aliyye “radıyallâhu anh” karşı harekete geçtiklerinde, Firas bin Amr hariciler tarafını tuttu. Başındaki o kıl düştü ve şiddetli baş ağrısı başladı. Bu işin başına gelmesi hazret-i Aliyye “radıyallâhu anh” karşı hücum ettiğindendir, dediler. Firas bin Amr “radıyallâhu anh” tövbe etti. Başında o kıl tekrar çıktı ve baş ağrısı kesildi.

¥ Salih bir kimse şöyle anlatmiştir: Bir gece rüyamda kıyamet kopmuş ve bütün insanları hesaba çekmek üzere topladıklarını gördüm. Sırat köprüsüne doğru gidip, sıratı geçtim. Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” Kevser havuzunun yanında gördüm. Hazret-i Hasan ve hazret-i Hüseyin “radıyallâhu anhüma” da insanlara su dağıtıyorlardı. Bana da su vermeleri için yanlarına gittim. Bana su vermediler. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” sana su vermek istemezler, buyurdu. Niçin ya Resûlallah dedim. Senin bir komşun var. Aliyye “radıyallâhu anh” lanet eder ve kötü sözler söyler ve sen ona mâni olmazsın, buyurdu. Ya Resûlallah! Bende ona mâni olacak kuvvet yoktur, beni öldürmesinden korkarım, dedim. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bana bir bıçak verdi ve git onu öldür, buyurdu. Rüyamda gidip o komşuyu öldürdüm. Geri dönüp, ya Resûlallah, emrinizi yerine getirdim, dedim. O zaman Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hazret-i Hasana dönerek: Ya Hasan, buna su ver, buyurdu. Hazret-i Hasan bana su verdi. Su kasesini elinden aldım. Fakat içip içmediğimi hatırlamıyorum. Sonra uykudan uyandım. Abdest alıp sabaha kadar namaz kıldım. Sabahleyin birkaç kişi aralarında falan kimseyi bu gece yatağında öldürmüşler diye konuşuyorlardı. Hakimin adamları gelip komşulardan birkaç suçsuz kimseyi yakalayıp götürdüler. Ben kendi kendime, Sübhânallah! Bu nasıl rüya idi ki hakikat oldu diyordum. Sonra hakime gidip, o adamı ben öldürdüm. Yakaladığınız kimseler suçsuzdur, dedim. Hakim, sen ne söylüyorsun, diye şaşırdı. Ben rüya gördüm. Allahü teâlâ o rüyayı hakikat yaptı. Benim günahım nedir diyerek, hakime rüyamı anlattım. Hakim bana Allahü teâlâ sana hayırlı mükafatlar versin. Sen de suçsuzsun, yakaladıklarımız da suçsuzdur, dedi.

¥ Ali bin Zeyd “radıyallâhu anhüma” şöyle anlatmiştir: Said bin Müseyib “radıyallâhu anh” bana bir şahsı gösterdi. Git o şahsı gör, dedi. Sen hâlini söyle, ben onu görürüm, dedim. O öyle bir şahstır ki Resûlullahın Ashâbından hazret-i Ali ve hazret-i Osman “radıyallâhu anhüma” hakkında uygun olmayan sözler söylüyor, dedi. Ben Allahü teâlâya münâcat edip, ya Rabbi, eğer hazret-i Osmanın ve hazret-i Alinin “radıyallâhu anhüma” senin yanında kıymetleri ve itibarları varsa, bana bir nişan göster, dedim. O şahsın yüzü siyah oldu.

¥ Medinede bir şahıs vardı. Hazret-i Ali “radıyallâhu anh” hakkında kötü sözler söylerdi. Sad bin Mâlik “radıyallâhu anh” ona bettua etti. O şahıs devesini mescidin dışına bağlayıp, mescide girerek, cemaatin arasına oturmuştu. Devesi yerinden sıçrayıp mescide girdi. O şahsı göğsünün altına alıp, o kadar ezdi ki adam öldü.

¥ Ebû Abdullah Muhammed bin Kayım Cevziye (Kitapür-ruh)  adlı eserinde, İbni Ebiddünyanın (Kitab-ül-menamat) , kitabından nakletmiştir. O da Kureyşli bir ihtiyardan rivayet etmiştir: O ihtiyar şöyle anlatmiştir: Şamda yüzünün bir tarafı siyah bir adam gördüm. O tarafını daima bir şeyle örterdi. Yüzünün neden böyle olduğunu sordum. Halimi her sorana anlatacağıma dair Allahü teâlâya söz verdim, dedi ve anlatmaya başladı. Ben hazret-i Ali “radıyallâhu anh” hakkında çok kötü sözler söylerdim. Bir gece rüyamda, bir kişi gelip sen benim hakkımda kötü sözler mi söylüyorsun diyerek, yüzümün bir tarafına bir şey vurdu. Sabahleyin yüzümün o tarafının siyah olduğunu gördüm.

¥ Hüseyin bin Ali “radıyallâhu anhüma” şöyle anlatmiştir: Medine valisi İbrahim bin Hişam el-Mahzumi, her Cuma bizi minber etrafında toplar ve hazret-i Ali “radıyallâhu anh” hakkında yakışmayan sözler söylerdi. Yine bir Cuma günü mescid dolu idi. Ben minberin yanında oturuyordum. Uyumuştum. Rüyamda Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” kabrinin açıldığını gördüm. Bana ey Eba Abdullah! Bu şahsın sözlerine üzülmüyormusun buyurdu. Evet üzülüyorum, dedim. Gözlerini aç bak, Allahü teâlâ ona ne yapacak buyurdu. Gözlerimi açtım, yine hazret-i Ali “radıyallâhu anh” hakkında uygunsuz sözler söylüyordu. Birdenbire minberden düşüp öldü.

 

Ashâb-ı kiramdan “aleyhimürRıdvân” bazılarının bahsi:

SAİD BİN ZEYD “radıyallâhu anh”

 Said bin Zeyd ibni Amr bin Fudayl, aşere-i mübeşşeredendir. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” Cennet ile müjdelediği on sahabiden biridir. [Hazret-i Ömerin “radıyallâhu anh” kızkardeşi Fâtımanın “radıyallâhu anha” zevci idi. 51. yılında vefat etti.] Nakledilir ki: Bir kadın Ashâb-ı kiramdan bazılarının bulunduğu bir yere gelip, Said bin Zeyd “radıyallâhu anh” benim arsamı alıp, oraya bina yaptı. Kendisine söyleyiniz yerimi versin. Yoksa Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” mescidine gidip, onu şikayet edeceğim, dedi. Ashâb-ı kirâm, kadının bu sözünü Said bin Zeyde “radıyallâhu anh” söylediler. Said buyurdu ki hazret-i Resûlullahtan “sallallâhü aleyhi ve sellem” işittim, buyurdu ki: (Bir kişi, hakkı olmadan bir karış yer alsa, Allahü teâlâ onu yedi kat yerden tard eder.)  Ama hakir bu hadis-i şerifi (Kitab-ı Meşarık)da Said bin Zeytten şöyle de rivayet edildiğini gördüm: (Bir kimse zulüm ile bir karış yer alsa, kıyamet gününde o kimse yedi kat yerin dibine batıncaya kadar o yer boynuna takılır.)

Said bin Zeyd “radıyallâhu anh” kadının söylediklerini kendisine ileten sahabiye, o kadına söyle, hakkım dediği yeri alsın, dedi. Sonra o kadına şöyle bettua etti: Allahım! Eğer o kadın yalan söylüyor, bana iftira ediyorsa, onun gözünü görmez et! Gözleri görmez hâlde ölsün! Bu sözleri o kadına ilettiler. Kadın, Said bin Zeydin evini yıkıp, kendisi için ev yapmaya başladı. Aradan çok geçmeden gözleri görmez oldu. Geceleri cariyesini uyandırır, onun elinden tutarak, istediği yere onunla giderdi. Bir gece hizmetçisini uyandıramadı. Yalnız başına dışarı çıktı. Bir kuyuya düştü. Sabahleyin onu kuyuda ölü buldular.

ABBAD BİN BEŞİR VE ÜSEYD BİN HUDAYR “radıyallâhu anhüma”

 Enes “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Abbad bin Beşir ensârî ve Üseyd bin Hudayr ensârî, çok karanlık bir gecede, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzurunda idiler. Dışarı çıktıklarında onlardan birinin elindeki bastonundan ışık yayıldı. Onun aydınlığında gittiler. Birbirlerinden ayrılınca, ikisinin de bastonundan ışık yayıldı. Her biri kendi bastonundan yayılan ışığın aydınlığında gitti.

AMAR BİN YASER “radıyallâhu anhüma”

 Emir-ül müminin hazret-i Ali “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Bir seferte idik. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Amarı “radıyallâhu anh” su getirmeye gönderdi. Şeytan siyah bir köle şekline girerek, onun su almasına mâni oldu. Amar “radıyallâhu anh” şeytanı tutup yere vurdu. Şeytan, beni bırak sana mâni olmayacağım, dedi. Bırakınca yine mâni oldu. Amar “radıyallâhu anh” onu tutup, tekrar yere vurdu. Beni bırak sana mâni olmayacağım, dedi. Bu sefer sözünde durdu. Amar “radıyallâhu anh” suyu aldı. Henüz Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna gelmeden, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”: “Şeytan siyah bir köle suretine girip, Amarın su almasına mâni oldu ise de, Allahü teâlâ Amara zafer verdi” buyurdu. Bunu Amara bildirdik. O siyah kölenin şeytan olduğunu bilseydim, onu öldürürdüm. Fakat burnunu ısırmak istemiştim. Fenâ bir koku hissettim ve onu bıraktım, dedi.

ALÂ BİN HADREMİ “radıyallahü teâlâ anh”

 Muhacirlerdendir. Bahreynde Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” valisi idi. Ebû Hüreyre “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Hiç kimsede görmediğim üç acayip hâli Alâ bin Hadremide “radıyallâhu anh” gördüm: Birincisi: Deniz sahiline gitmıştık. Bize Allahü teâlânın ismini söyleyerek denize girin, dedi. Biz de Allahü teâlânın ismini söyleyerek denize girdik. Develerimizin tabanları hariç hiç bir yerimiz ıslanmadı. İkincisi: Denizden geçip, sahraya ulaşınca çok susadık. Suyumuz da yoktu. Alâ bin Hadremiye “radıyallâhu anh” söyledik. İki rekat namaz kıldı ve duâ  etti. Hemen başımızın üzerinde kalkan büyüklüğünde bir bulut ortaya çıktı. O buluttan o kadar yağmur yağdı ki herkes suya kandı ve kablarını doldurdu. Üçüncüsü ise, Alâ bin Hadremi “radıyallâhu anh” vefat edince, namazını kılıp defnettik. Kabrinin üzerine kerpiçler koymuştuk. Sonra kefeninin bağlarını çözmeyi unuttuğumuz aklıma geldi. Çözmek için kerpiçleri kaldırıp kabrini açtık. Onu kabrin içinde bulamadık.

Nakledilir ki Basrada bir kimsenin kulağına ufak bir çakıltaşı girmişti. Gündüz rahatsız olur, gece de uyuyamazdı. Ashâb-ı kiramdan “aleyhimürRıdvân” birine bunun çaresini sordular. O da Alâ bin Hadreminin “radıyallâhu anh” duâsını okumalarını tavsiye etti. O bu duâyı deryada ve çöllerde okurdu, dedi. Soran kimse, Allahü teâlâ sana rahmet versin, o duâ  nedir, dedi. O duâ  şöyledir buyurdu: “Ya Ali, ya Azim, ya Halim, ya Âlim.” O kimse bu duâyı okuyunca kulağındaki taş parçası fırlayıp, ses çıkararak karşı duvara çarptı.

EBÛ EMÂME BAHİLİ “radıyallahü teâlâ anh”

 Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” Şamda vefat eden son Ashâbıdır. Kendisinden şöyle nakledilmiştir: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” beni, bir kavmi İslama davet etmek için gönderdi. O kavm davetimi kabul etmedi. Susamıştım. Onlardan su istedim. Vermediler ve susuzluktan ölünceye kadar sana su vermeyeceğiz, dediler. Bir abam vardı. Onu başıma çekip, güneşin sıcağında yatıp uyudum. Rüyamda bir kimse elinde sırça bir kadehle içecek getirdi. Kimse öyle güzel bir kadeh görmemiştir ve öyle güzel bir içecek içmemiştir. Onu bana verdi, alıp içtim. Bitince uyandım. Vallahi o şerbeti içtikten sonra, bir daha hiç acıkmadım ve susamadım.

Cariyesinden şöyle nakledilmiştir: Ebû Emâme “radıyallâhu anh” sadaka vermeyi çok severdi. Eline geçen altın, gümüş ve yiyecekleri sadaka vermek için toplar, bir fakir geldiğinde ona verirdi. Bir gün bir fakir geldi. Evde üç dinar vardı. Birini o fakire verdi. Bir fakir daha geldi, birini de ona verdi. Sonra bir fakir daha geldi. Kalan bir dinarı da ona verdi. Ben, evde bizim için hiç bir şey kalmadı, dedim. Sonra minder üzerine yatıp uyudu. Öğle vakti ezan okununca, onu uyandırdım. Mescide gitti. Oruç tuttuğu için, akşama ona yemek hazırlamak maksadı ile biraz borç buldum. Akşam yemeğini hazırladım, çırayı yaktım. Öğle vakti yattığı yerde dinarlar gördüm. Saydım, üç yüz dinar idi. Kendi kendime, her hâlde bu dinarlar vardır diye güvenerek sadaka vermiştir, dedim. Yatsı namazından sonra eve geldi. Hazırladığım yemeği görünce, Allahü teâlâya hamd etti ve bana bakarak tebessüm etti. Yemeği yedikten sonra dinarları getirdim. Bunları burada bırakmışsınız, dedim. Feryat ederek, yazıklar olsun bu nedir, dedi. Bilmiyorum, burada buldum, dedim. Feryatı daha da ziyade oldu.

HALİD BİN VELİD “radıyallahü teâlâ anh”

 Ebû Bekr “radıyallâhu anh” şöyle bildirmiştir: Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzurunda, Hâlid bin Velitten “radıyallâhu anh” bahs edildi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”: (O Allahü teâlânın kılıclarından bir kılıcdır. Kâfirlerin karşısına çıkarmıştır.)  buyurdu.

Ebû Bekr “radıyallâhu anh” halifeliği sırasında, Hâlid bin Velidi “radıyallâhu anh” Hire tarafına gönderdi. Hire halki Abdülmesih isminde bir kimseyi, ona elçi olarak gönderdi. Hediye olarak da tesirini bir saatte gösteren bir miktar zehr gönderdiler. Hâlid bin Velid “radıyallâhu anh” elçiye bu nedir diye sorunca, tesirini bir saat içinde gösteren bir zehrdir, dedi. Hâlid bin Velid “radıyallâhu anh” o zehri avcuna koydu ve “Bismillahi ve billahi Rabbissemai velardı. Bismillahillezi La yedurru maasmihi daün” duâsını okudu ve o zehri içti. Hiçbir zararı dokunmadı. Elçi Abdülmesih kavmine döndü ve onunla sulh yapınız. Çünkü tesirini bir saat içinde gösteren zehri içti, hiçbir zarar görmedi. Bu işi onlardan başkası yapamaz, dedi.

Nakil olunur ki Hâlid bin Velid “radıyallâhu anh” askerlerinin arasında dolaşırken, bir kişinin bir şarap tulumu götürdüğünü gördü. Bu nedir diye sordu. O kimse bu sirkedir, dedi. Hâlid bin Velid “radıyallâhu anh”, Ya Rabbi! Bunu sirke yap diye duâ  etti. O şahıs şarap tulumunu arkadaşlarının yanına götürdü. İçince sirke olduğunu anladılar. Yazıklar olsun sana, bu getirdiğin nedir, dediler. O şahıs dedi ki: Ben şarap getiriyordum. Yolda emrinizi gördüm. Bu nedir dedi, sirkedir, dedim. Üç defa Allahım, bunu sirke eyle diye duâ  etti. Allahü teâlâ onun duâsını kabul etti.

ABDULLAH BİN ÖMER BİN HATTAB “radıyallahü teâlâ anhüma”

 Emir-ül müminin hazret-i Ömerin “radıyallâhu anh” en büyük oğludur. Baliğ olmadan önce Mekkede iman edip, babası ile Medineye hicret etmiştir. Ashâb-ı kiramın âlim ve zahidlerinden idi. Bin köle azad etmiştir.

Mekkede hac sırasında, Cemre taşı atılırken halkın izdihamı sırasında ayağının iki parmağı arasına bir şey battı. Yara olup şişti ve bu sebeple Mekkede hicretin 73 veya 74. senesinde 84 yaşında vefat etti.

Şöyle nakledilmiştir: Bir seferte, halkın toplandığını görüp, sebebini sordu. Burada bir aslan vardır, halkın yoldan geçmesine mâni oluyor, dediler. Abdullah bin Ömer “radıyallâhu anh” bineğinden inip, aslana doğru yürüdü. Aslanı eliyle itti. Bir rivayete göre ise, aslana bir sille vurarak yoldan uzaklaştırdı. Sonra şöyle buyurdu: Resûlullahtan “sallallâhü aleyhi ve sellem” işittim: (Eğer insanlar, kendilerine musallat olan hiçbir şeyden korkmayıp da, yalnız Allahü teâlâdan korksaydı, kendilerine hiçbir şey musallat olmazdı)  buyurdu.

ABDULLAH İBNİ ABBAS “radıyallâhu anhüma”

 Ashâb-ı kiramın “aleyhimürrıdvân” imamlarından, büyük âlimlerindendir. Haşimoğullarının hicretten 3 sene önce muhasara altına alındıkları Şab vadisinde doğdu. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” vefat ettiğinde, Abdullah ibni Abbas “radıyallâhu anh” 13 yaşında idi. İki kere Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” iki kere de Cebrâil aleyhisselâmı gördüğünü ve Resûlullahın kendisine, Allahü teâlânın hikmet vermesi için duâ  buyurduğunu söylemiştir. Hicretin 68. senesinde 71 yaşında Taifte vefat etti.

Meymun Mihran şöyle anlatmıştır: Taifte, Abdullah bin Abbasın “radıyallâhu anhüma” cenazesinde bulundum. Cenaze namazının kılınması için onu musallaya koydular. Bir beyaz kuş gelip, kefeninin içine girdi ve kayboldu. O kuşu her ne kadar aradılarsa da bulamadılar. Defnedip, kabrini örddükten sonra bir ses işittim. Söyleyeni görmüyordum. Meal-i şerifi (Ey itaatkar nefs, sen Ondan, O da senden razı olarak haydi gir salih kullarım arasına, gir Cennetime)  olan [Fecir sûresinin 27-30] âyet-i kerimelerini okuyordu.

Naklederler ki Abdullah ibni Abbas “radıyallâhu anhüma” bir gün mescide giderken, yolda bir kadın gördü. Nefsinde o kadına bir meyl hissetti. Bunun üzerine, ya Rabbi, bana gözümü bir nimet olarak verdin. Fakat bunun bir bela olmasından korkuyorum. Gözlerimi görmez et diye duâ  etti. Mübarek gözleri kapandı, görmez oldu. Kardeşinin oğlu onu mescide götürür, bir direğin dibine kıbleye karşı oturturdu. Sonra o çocuk oynamaya giderdi. Bir ihtiyacı olunca çocuğa haber gönderip çağırırdı. Bir gün çocuk oyuna dalmıştı, gelmedi. Etrafını kirleteceğinden korkarak, ya Rabbi gözümü nimet olarak verdin. Bela olacağından korktuğum için kapatmanı istedim, kapaddin. Şimdi ise elbisemin ve mescidin kirlenmesinden korkuyorum, dedi. Gözleri açıldı ve görmeye başladı. Evine gitti. Bunları anlatan kimse, ben onu hem görür ve hem de görmez hâlde iken gördüm, demiştir.

İMRAN BİN HASİN “radıyallâhu anh”

 Hicretin elliüçüncü senesinde Basrada vefat etti. İbni Sirin “rahmetullâhi aleyh” Basrada Ashâb-ı kiramdan İmran bin Hasinden “radıyallâhu anh” daha yaşlı kimse yoktu demiştir. Otuz sene karn ağrısı çekti. Ateşle dağlayalım dediler, kabul etmedi. Vefatından iki sene önce kabul etti, dağladılar ve iyi oldu. Sonra buyurdu ki önce nur görüyordum. Sesler duyuyordum. Melekler bana selam verirlerdi. Dağlandıktan sonra bunlar olmadı. Çok tövbe istiğfar etti. Allahü teâlânın bunları tekrar ihsan ettiğini Mutrıf bin Abdullaha söylemiştir.

HAMZA BİN AMR ESLEMİ “radıyallâhu anh”

 Nakledilir ki Hamza bin Amr Eslemi “radıyallâhu anh” seferlerden birinde, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ile birlikte idi. Çok karanlık bir gecede develer ürküp, bütün eşyalar yere düştü. Hamza bin Amr Esleminin “radıyallâhu anh” parmakları lamba gibi ışık verdi. Düşen eşyaları bulup develere yüklediler.

SELMAN-I FARİSİ “radıyallâhu anh”

 İsfehanlıdır. Künyesi Ebû Abdullahtır. Emir-ül müminin Ömer “radıyallâhu anh” onu Medayna Vâli tayin etti. Emir-ül müminin Osmanın “radıyallâhu anh” halifeliği zamanında vefat etti. Siyer âlimleri Selman-ı Farisinin “radıyallâhu anh” uzun ömür sürdüğünü ve hazret-i İsanın “aleyhisselâm” vasisine ulaştığını, ikiyüzelli sene veya daha fazla yaşadığını söylemişlerdir. Enes “radıyallâhu anh” şöyle rivayet etmiştir: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bir hadis-i şerifte: “Sabıklar (öncekiler) dört kişidir. Arabın sabıkı, önderi Benim. Rumun sabıkı Suheybdir. Acemin sabıkı Selmandır. Habeşin sabıkı Bilaldir”  buyurdu. Diğer bir hadis-i şerifte: “Selman bizdendir, Ehl-i beyttendir” buyurdu.

Şöyle nakledilir: Selman-ı Farisinin “radıyallâhu anh” vefatı yaklaşınca hanımına, bir miktar misk verdi. Onu suya koy ve başımın etrafına saç, insan ve cin olmayan kimseler yanıma geleceklerdir, dedi. Hanımı dedi ki söylediği gibi yaptım, sonra dışarı çıktım. İçerden esselamü aleyküm ya Resûlullahın sahibi, arkadaşı, diye bir ses duydum. İçeri girdim vefat etmişti. Yatağında uyuyor gibiydi.

Said bin Müseyib “rahmetullahi teâlâ aleyh”, Abdullah bin Selmandan “radıyallâhu anh” naklen şöyle anlatmiştir: Selman-ı Fârisî “radıyallâhu anh” bana dedi ki ey kardeşim, hangimiz önce vefat ederse, önce vefat eden kendini hayatta olana göstersin, dedi. Ben bu mümkün olur mu, diye sordum. Evet mümkün olur. Çünkü, müminin ruhu bedenden ayrılınca, istediği yere gidebilir. Kâfirin ruhu siccinde hapsedilmiştir, dedi. Selman-ı Fârisî “radıyallâhu anh” vefat etti. Bir gün kaylule için uyurken rüyamda Selman-ı Farisinin “radıyallâhu anh” geldiğini gördüm. Selam verdi. Selamını aldım ve yerini nasıl buldun, dedim. İyedir, tevekkül et, tevekkül ne iyi şeydir, dedi ve bu sözü üç kere tekrarladı.

TUFEYL BİN AMR DUSİ “radıyallâhu anh”

 Kendisi şöyle anlatmiştir: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Peygamberliğini bildirdikten sonra, Mekkeye gittim. Kureyş müşriklerinden bazısı yanıma gelip, ey Tufeyl, bizim şehrimize geldin. Bizim aramızda Muhammed “aleyhisselâm” çıkıp, kavmimiz arasına ayrılık soktu. Sözlerinde sihir tesiri vardır. Kardeşi kardeşten, karıyı kocadan ayırıyor. Bu sözleri senin kavminin duymasından korkuyoruz. Onunla sakın konuşma, yanına gidip sözlerini dinleme, dediler. O kadar mübalağa ettiler ki onunla asla konuşmayayım, sözlerini dinlemeyeyim diye, azm ettim. Mescid-i harama girince, Onun sözlerini duymamak için kulaklarıma pamuk tıkardım. Bir sabah Mescid-i harama girdim. Baktım ki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Kâbeye yakın bir yerde namaz kılıyordu. Ona yakın bir yerde durdum. Allahü teâlâ irâde etmiş olacak ki Resûlullahın sözlerini duydum. Son derece güzel sözlerdi. Kendi kendime, ben şairim ve zeki bir kimseyim. Sözlerin iyisini kötüsünü iyi bilirim. Onun yanına varayım. Eğer iyi söylerse kabul edeyim, dedim. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” evine doğru dönüp, gitti. Ben de, arkasından gittim. Eve girince, ben de peşlerinden girdim. Ey Muhammed “aleyhisselâm”! Kavmin senin sözlerini işitmekten, beni o kadar korkuddular ki işitmemek için kulaklarıma pamuk tıkamıştım. Allahü teâlâ irâde buyurmuş ki senin güzel sözlerini işittim. Onları bana bildir, dedim. Bana İslamı arz etti ve Kur’ân-ı Kerîm okudu. Vallahi ondan daha güzel kelam işitmemiştim. Kelime-i şehâdet söyleyerek müslüman oldum. Sonra, ya Resûlallah “sallallâhü aleyhi ve sellem”! Kavmime benim sözüm geçer. İstiyorum ki gidip kavmimi İslama davet edeyim. Duâ  buyurunuz da Allahü teâlâ bana bir harika versin ki bu alâmet kavmimi İslama davette bana yardımcı olsun, dedim. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”: “Ya Rabbi, buna bir delil, harika ver” diye duâ  buyurdu. Sonra kavmimin yanına gitmek üzere yola çıktım. Onlara yaklaştığım zaman iki gözümün arasında kandil gibi bir nur parlamaya başladı. Etrafa ışık saçıyordu. Allahım, bu alâmeti yüzümden başka bir yerime nakleyle. Korkarım ki kavmim bu hâli görerek, bu değişiklik onun yüzünde, bizim dinimizden ayrıldığı için olmuştur derler, diye duâ  ettim. O nur kamçımın ucuna geçti. Asılmış bir kandil gibi ışık yayılıyordu. Kavmim arasında o kadar kalıp, onları İslama davet ettim ki iman etmedik az kimse kalmıştı. Sonra Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” yanına döndüm. Ya Resûlallah! Kavmime bettua ediniz. Çünkü çok zina yapıyorlar, dedim. “Allahım, Dus kavmine hidayet ver” diye duâ  buyurdu. Bana, yine kavminin arasına dön, onları İslama davet et, buyurdu. Gidip kavmimi İslama davete devam ettim.

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Medineye hicret edince, Bedr, Uhud ve Hendek gazaları yapıldı. Müslüman olanlardan bir cemaat ile birlikte, Hayber gazasında Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” yanına gittik. Mekke feth edilinceye kadar Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” yanında bulundum. Mekkenin fethinden sonra, beni Zilkefeyn adında bir putu yıkmak için gönderdi. Gidip o putu yıktım, geldim. Ondan sonra, vefatına kadar Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ile beraber oldum.

Şöyle nakledilmiştir: Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” vefatından sonra Araplardan dinden dönenler oldu. Tufeyl bin Âmir “radıyallâhu anh” bir gurub müslümanla Yemame tarafına cihata gitti. Yolda bir rüya gördü. Rüyasını arkadaşlarına şöyle anlattı. Başımı traş ettiler, ağzımdan bir kuş çıkıp uçtu. Bir kadın beni gördü, alıp karnının içine koydu. Oğlum beni çok aradı, bulamadı. Arkadaşları bu rüyasına hayrdır inşaallah dediler. Kendisi, ben bu rüyamı şöyle tabir ettim, dedi: Başımı traş etmeleri, bu gazada başımı vereceğimi, şehit olacağımı gösterir. Ağzımdan çıkan kuş ruhumdur. Beni karnına koyan kadın yeryüzüdür. Oğlumun beni çok arayıp bulamaması ise, onun bu gazada şehit olmayı çok isteyip, şehit olamamasını gösterir.

Tufeyl bin Âmir “radıyallâhu anh” Yemame gazasında şehit oldu. Oğlu Amr ise çok yara aldı. Fakat sonra sıhhate kavuştu. Hazret-i Ömerin “radıyallâhu anh” halifeliği zamanında Yermükte o da şehit oldu.

SEFİNE “radıyallahü teâlâ anh”

 Zevcat-ı mutahharadan Ümmü Selemenin “radıyallâhu anha” kölesi idi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hayatta olduğu müddetce, Resûlullaha hizmet etmek şartı ile onu azad etti. Sefine “radıyallâhu anh” Ümmü Selemeye “radıyallâhu anha” şöyle demiştir: Eğer sen bu şartı koymasaydın, hayatta olduğum müddetce, Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” yine hizmet ederdim. On sene hizmet ettiği söylenmiştir. İsmin nedir diye soranlara, adımı söylemem. Bana Resûlullah Sefine ismini koymuştur, derdi. Kendisine Sefine isminin hangi sebeple verildiği sorulduğunda, şöyle demiştir: Bir gün Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ve Ashâb-ı kirâm ile sefere çıkmıştık. Yanlarındaki eşya ağırlık vermiş olmalı ki bana kilimini yere ser, buyurdu. Bütün eşyaları o kilimin üzerine koydu. Sonra bana bunları götür, sen Sefinesin buyurdu. O gün benim üzerime bir deve yükü yüklediler. Yedi yük saymışlardı. Bana asla ağır gelmedi.

Kendisi şöyle anlatmıştır: Bir gün gemeye binmiştim. Denizin dalgasından gemi parçalanıp dağıldı. Bir tahta parçasına tutunabildim. Dalgalar beni bir ormana attı. Orada bir aslan vardı. Ey Ebel Haris (aslan)! Ben Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” kölesi Sefineyim dedim. Aslan başını yere eğdi ve gelip yanını bana sürdü. Sonra bana yolu gösterdi. Yola çıktığımızda yumuşak sesler çıkarıyordu. Anladım ki bana veda ediyordu.

HASSAN BİN SABİT “radıyallahü teâlâ anh”

 Nakledilir ki Al-i Cefneden olan Cebele-i Gassani dinden dönüp, Rum kayserinin yanına gitmişti. Hazret-i Ömerin “radıyallâhu anh” elçisi ile Hassan bin Sabite “radıyallâhu anh” hediyeler göndermişti. Hassan bin Sâbit, hazret-i Ömerin kapısına gelip, içeri girerek selam verdi. Ey müminlerin emri! Ben Al-i Cefnenin hediyelerinin kokusunu duyuyorum, dedi. Hazret-i Ömer “radıyallâhu anh”, evet Cebele-i Gassani sana hediye göndermiş, dedi. Bu hadiseyi nakleden kimse şöyle demiştir: Hassan bin Sabitin hadiseden hiç haberi olmadığı hâlde, yalnız kokusuyla Al-i Cefnenin hediyeleri olduğunu anlamasına hayret eder, hiç unutmam.

AMR BİN MÜRRETİL-CÜHENİ “radıyallahü teâlâ anh”

 Müslüman olduktan sonra, kavmine gidip, onları İslama davet etmek için, Resûlullahtan “sallallâhü aleyhi ve sellem” izin istedi. Kavmine gidip onları İslama davet etti. Kavminden bir kişi haric hepsi müslüman oldular. İman etmeyen o kimse: Ey Amr! Allah senin hayatını sana zehr etsin. Bizim putlarımızı terketmemizi ve atalarımızın dininden dönmemizi istiyorsun, dedi. Amr “radıyallâhu anh” ona, ikimizden hangimiz yalan söylüyorsa, Allah onun hayatını zehr etsin, dedi. O şahsın dudakları ve ağzı parçalanıp döküldü. Yediği yemeğin tadını alamazdı. Sonra gözleri kör oldu, dili tutuldu ve bu hal üzere öldü.

İHBAN “radıyallahü teâlâ anh”

 Vefat edeceği sırada, beni iki parça elbise ile kefenleyin diye vasiyet etti. Vefat edince iki elbise ve bir de gömlek ile kefenleyip defnettiler. Sabahleyin, o gömleği elbiselerin üzerine bırakıldığı bir ağaç üzerinde gördüler. Bu gömlek onun mu, yoksa başkasının mı diye tereddüt ettiler. O gömleği diken terziyi buldular ve sordular. Terzi yemin ederek, bu gömlek, İhban “radıyallâhu anh” defnedildiği zaman üzerinde olan gömlektir, dedi.

EBÛ KURSAFE “radıyallahü teâlâ anh”

 Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ebû Kursafeye “radıyallâhu anh” bir elbise giydirmişti. Halk ona duâ  için gelir, o da onlara duâ  edip, Allahü teâlâdan bereket dilerdi. Gelenler o duanın tesirini kendilerinde görürlerdi.

Ebû Kursafe “radıyallâhu anh” Askalanlıdır. Oğlu Kursafe rum diyarına gazaya gitmişti. Her sabah namazı vaktinde, Askalandan, ey Kursafe, namaz, namaz diye oğluna seslenirdi. Oğlu Kursafe de rum diyarından, buyur babacığım, diye cevap verirdi. Arkadaşları sen böyle kime cevap veriyorsun diye sorduklarında, babam beni namaza uyandırıyor, derdi.

Ebû Kursafe “radıyallâhu anh” şöyle rivayet etmiştir: Resûlullahtan “sallallâhü aleyhi ve sellem” işittim: Bir kimse yatmadan önce yatağına gelip, Tebareke sûresini okuyup, sonra dört defa Allahümme Rabbül Hılli vel-Haram ve Rabbül-Beledil-haram ve Rabbül-mEş’arîl haram bi külli ayetin enzeltena fi şehri ramazane bellig ruhi Muhammedin minni tahiyeten ve selama” diye duâ  ederse Allahü teâlâ iki melek gönderir, o selamı Resûlullaha ulaştırırlar. Resûlullah da “sallallâhü aleyhi ve sellem”, benden de, falan oğlu falana selam söyleyin, Allahın rahmeti ve bereketi üzerine olsun, buyurur.

ENES BİN MALİK ENSARİ “radıyallahü teâlâ anh”

 Künyesi Ebû Hamzadır. Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” on sene hizmet etti. Resûlullah Medineye hicret ettiğinde, Enes bin Mâlik on yaşında idi. Ashâb-ı kiramdan “aleyhimürRıdvân” Basrada vefat edenlerin sonuncusudur. Cenazesini Muhammed bin Sirin “rahimehullah” yıkadı.

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Enes bin Malikin malının ve evladının çok olması, ömrünün uzun olması ve mağfiret edilmesi için duâ  etti. Kendisi demiştir ki: Hurma ağaçlarım senede iki kere hurma verirdi. 98 veya 100 çocuğum oldu. [ Abdullah ibni Zübeyr “radıyallâhu anhüma” halife iken, taun hastalığı oldu. Enes bin Malikin “radıyallâhu anh” 83 çocuğu öldü.] O kadar uzun ömrlü oldum ki bana hayat lakabını verdiler. Duanın dördüncü kısmında buyrulan mağfirete de kavuşacağımdan ümitim çoktur. 99, 100 veya 103 veya 107 yaşlarında vefat ettiği rivayet edilmiştir.

Naklederler ki Enes bin Malikin “radıyallâhu anh” tarlalarını ekip biçen kimse, kendisine arazinin kurak kaldığını, suya ihtiyacı olduğunu söyledi. Abdest alıp iki rekat namaz kıldı ve duâ  etti. Bir parça bulut gelip, tarlalarının üzerini kapladı. Yaz günlerinde idi. Tarlalarının üzerine o kadar yağmur yağdı ki suya doyurdu. Sonra hizmetçisini gönderip, yağmur nerelere yağmış git bak bakalım, dedi. Hizmetçi gidip baktı ve yağmur sizin arazinizin dışına çıkmamış diye haber getirdi.

SABİT BİN KAYS “radıyallahü teâlâ anh”

 Sâbit bin Kays “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Bir seriyeye çıkmıştık. Düşmanın casuslarını gördük ve kaçmaya başladık. Arkadaşlarımızdan birisinin atı tökezledi. Atından uyluğunun üzerine düştü. Uyluğu kırılmıştı ve kemikleri sanki hurma çekirdekleri gibi parçalanmıştı. Onu bir ata bindirmek istedik, mümkün olmadı. Beni katl edin dedi. Çaresiz onu orada bırakıp gittik. Bir gün ve bir gece yol aldık. Bir de baktık, o arkadaşımız arkamızdan yetişti. Ayağı tamamen iyileşmişti. Sanki aradan bir sene geçmiş gibi iyileşmişti. O kimse bize şöyle anlattı: Beyaz ata binmiş bir kimse yanıma geldi. Elini uyluğuma sürdü ve bana, meal-i şerifi (Eğer yüz çevirirlerse, de ki Allah bana yeter, Ondan başka ilah yoktur, yalnız Ona güveniyorum, O arş-ı azimin Rabbidir)  olan, Tövbe sûresi 129. âyet-i kerimesini oku, dedi. Okudum, uyluğum iyileşti.

TEMİM-İ DARİ “radıyallahü teâlâ anh”

 Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Tebük gazasından dönünce, Temim-i Dari, Dariyinden bir cemaat ile birlikte gelip müslüman olmuştu.

Nakledilir ki hazret-i Ömerin “radıyallâhu anh” halifeliği sırasında Medinede Hurrede bir yangın çıktı. Hazret-i Ömer, Temim-i Darinin yanına gidip, haydi kalk, bu ateşin yanına gidelim, dedi. Ya Emir-el müminin! Ben kimim ki dediyse de, hazret-i Ömer “radıyallâhu anh” çok ısrar etti. Bunun üzerine kalkıp onunla birlikte yangının çıktığı yere gitti. Bu hadiseyi anlatan kimse şöyle demiştir: Ben de onların arkasından gittim. Baktım ki Temim-i Dari “radıyallâhu anh” eliyle ateşe işaret etti. Ateşi dar bir boğaza sokuncaya kadar sürüp takip etti. Hazret-i Ömer “radıyallâhu anh” şöyle diyordu: “Gören, görmeyen gibi değildir.”  [Bir rekat namazda Kur’ân-ı Kerîmi hatm eden dört kişiden biridir.]

ZEYD BİN HARİCE “radıyallahü teâlâ anh”

 Numan bin Beşir “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Zeyd bin Harice “radıyallâhu anh” Medinenin sıhhatli kimselerinden idi. Boğazında bir hastalık ortaya çıkıp, öğle ile ikindi vakti arasında vefat etti. Onu yatırıp üzerine bir örtü örddüm. Sonra mescide gidip, ikindi ve akşam namazlarını kıldım. Bir kimse gelip, bana haydi kalk, Zeyd bin Harice vefat ettikten sonra konuşuyor, dedi. Acele yanına gittim. Ensardan bir cemaat etrafında toplanmıştı. Ben de yanına oturdum. Konuşuyordu veya onun ağzından konuşuluyordu. Şunları söylediğini duydum. Ömer “radıyallâhu anh” kavmin celaletlisi idi. Allah yolunda çalışırken kendisine gelen elem ve sıkıntılardan korkmadı ve yılmadı. Kuvvetlilerin zayıflari ezmesine mâni oldu, dedi. Sonra hazret-i Osmandan “radıyallâhu anh” bahsedip, halifeliğinin son zamanlarında çıkacak fitne ve karışıklıklardan söz etti. Sonra Cennet ve Cehennemden ve içinde bulunanların hallerinden bazı şeyler söyledi ve sustu. Orada bulunanlara ben gelmeden önce neler söyledi diye sordum. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” ve hazret-i Ebû Bekrin “radıyallâhu anh” hallerinden haber verdi, dediler.

CARİYE ZAİDE “radıyallahü teâlâ anha”

 Hazret-i Ömerin “radıyallâhu anh” cariyesidir. Şöyle anlatılmıştır: Bir gün Zaide “radıyallâhu anha”, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” huzuruna geldi ve selam verdi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”: Ey Zaide, niçin yanıma seyrek geliyorsun. Senin halin iyidir, ben seni severim, buyurdu. Ya Resûlallah! Bu gün başıma acayip bir iş geldi. O sebepten huzurunuza geldim, dedi. O hadise nedir diye sorunca, şöyle anlattı: Sabahleyin odun toplamaya gitmiştim. Bir kucak odun toplayıp bağladım ve bir taşın üzerine koydum. O sırada yer ile gök arasında bir süvari gördüm. Bana selam verdi ve seyedine, peygamberine selam söyle ve de ki Cennetin bekçisi Rıdvân şöyle dedi: Müjdeler olsun ki ümmeti üç gurub halinde Cennete gireceklerdir. Bir gurub hesapsız girer. Bir gurubun hesabı kolay geçer. Bir gurubu da Onun şefaati ile girer. Bunları söyledikten sonra göğe yükseldi. Yer ile gök arasında bana iltifatlarda bulundu.

Topladığım odunları zor taşıdığımı görünce, ey Zaide, odunları taşın üzerine koy, taşa, o odunları Zaide ile birlikte Ömerin “radıyallâhu anh” evine götür, dedi. Taş hareket etti ve odunu hazret-i Ömerin “radıyallâhu anh” evinin kapısına kadar getirdi, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” kalkıp, Onun ile hazret-i Ömerin kapısına gitti. Taşın gelip-gittiği izleri gördü ve: “Allahü teâlâya hamd olsun ki ben dünyada iken Rıdvân, ümmetimin affedileceğini müjdeledi ve ümmetimden bir kadını Meryem “radıyallâhu anha” derecesine ulaştırdı” buyurdu.

ENSARDAN BİR KADIN SAHABİ “radıyallahü teâlâ anha”

 Enes bin Mâlik “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Ensardan bir genç hastalanmıştı. Ziyaretine gittik. Çok yaşlı ve gözleri görmeyen bir annesi vardı. Biz orada iken o genç vefat etti. Yüzünü örddük ve annesine Allahü teâlâ bu musibet sebebiyle sana ecîr ve sabır versin, dedik. Oğlum vefat etti mi, diye sordu. Evet vefat etti, dedik. Ya Rabbi! Senin ve Peygamberinin yolunda gittiğimi biliyorsun. Sıkıntılı zamanlarımda imdadıma sen yetişirsin. Bu günkü musibeti üzerimden kaldır diye duâ  etti. Biz henüz dışarı çıkmamıştık. Bir de baktık ki ölen genç dirilip, yüzüne örddüğümüz örtüyü kaldırdı ve ayağa kalktı. Beraber yemek yedik.

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler