BİRİNCİ BÖLÜM

Muhammed aleyhisselâm doğmadan önce meydana gelen ve peygamberliğine müjde olan alâmetler:

 ¥ Irbaz bin Sariye “radıyallahü teâlâ anh” şöyle rivayet etmiştir: Hazret-i Resûl-i ekrem “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: Âdem aleyhisselâmın cesedi toprak halinde ve henüz ruh verilmemiş hâlde iken, Allahü teâlâ katında benim adım “Hatemünnebiyin”  diye yazılmıştı. Size halimin başlangıcından bahsedeyim diyerek buyurdular ki: Hazret-i İbrahim aleyhisselâm şöyle duâ  etmiştir, [Bakara sûresi 129. âyetinde meâlen] (Ya Rabbi! Onlara senin ayetlerini okuyacak bir resûl gönder.) . İsa aleyhisselâm da şöyle müjde vermiştir: [Saf sûresi 6. âyetinde meâlen] (Ey İsrail oğulları! Ben size Allahın peygamberiyim. Tevratın tasdikçisi ve benden sonra gelecek bir peygamberin müjdecisi olarak geldim ki o peygamberin ismi “Ahmed”dir…) .

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” yine şöyle buyurdu: Annem Âmine kendisinden bir nurun doğuya ve batıya yayıldığını görmüştür. O nurun aydınlığında Şamın köşkleri ve sarayları görünmüştür.

¥ Tevratın ilk ayeti: “Allahü teâlâ önce muazzam bir nesneyi yarattı. Sonra gökleri, sonra da yeri yarattı.” Bu ayette geçen “Vehim” kelimesi büyük şan sahibi mânâsında olup Muhammed aleyhisselâmın ruhu demektir. Nitekim hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: (Allahü teâlânın ilk yarattığı şey benim ruhum veya nurumdur).  Eğer yahudiler derlerse ki bundan murad neden Muhammedin “aleyhisselâm” ruhu olsun? Cevap olarak deriz ki size göre harflerle hesap muteberdir. Nitekim Tevratta bir ayette geçen “Bezat” kelimesinin dörtyüz on demek olduğunu söylersiniz. Bununla Süleyman aleyhisselâmın Beyt-i mukaddesi bina etmesinden dörtyüz on sene sonra harab olur diye söylemeniz gerçekleşti. Bunun birçok başka misalleri de vardır. Rivayet olunur ki Muhammed aleyhisselâma yahudi âlimlerinden bir gurup geldiler ve ya Muhammed! İşittik ki sana “Elif lam mim” ayeti gelmiş. Bu senin ümmetinin 71 sene hüküm süreceğine işarettir dediler. Bunun üzerine Muhammed aleyhisselâm buyurdu ki: Bana sadece “Elif lam mim” gelmedi. “Ha mim ayn sin kaf” ve “Kaf ha ya ayn sad” ve “Elif lam ra” ve “Elif lam mim sad” âyet-i kerimeleri de geldi. Yahudi âlimleri bunları işitince işimiz çok zorlaştı ya Muhammed “aleyhisselâm”, diyerek ayrılıp gittiler.

Tevratın ilk âyetinde geçen “El vehim” kelimesini harf hesabıyla hesap ederek 92 çıktığını gördük. Bu rakam “Muhammed” ismine uygundur.

Yine itiraz ederek (El vehim) kelimesi Tevratın ilk âyetinde geçen muazzam bir nesne kelimesinin mef’ulü değil failidir. Yani muazzam nesne yaratandır, yaratılan değildir derlerse iki türlü cevap veririz. Birincisi, cümlede geçen “gökleri yarattı” ifadesinin muazzam nesneye atf edilmesi yanlış olur. İkincisi, yaratma filinin faili içinde gizlidir. Yani yaratan Allahü teâlâdır. Nitekim, Tevratta bu ifadenin birkaç satır altında açıkça “Allahü teâlâ bir muazzam nesneyi gökleri ve yerleri yarattı. Allah en iyi bilen ve en iyi hüküm sahibidir” yazılıdır.

¥ Muhammed aleyhisselâmın peygamberliğine önceden müjde olan haberlerden biri de şöyledir: Tevratın beşinci sifrinin ikinci cüzünde, yahudi âlimlerinden 70 kişinin doğruluğunda ittifak ettikleri bir ayette, iki yönden Muhammed aleyhisselâmın peygamberliğine delil vardır. Bu ayetin mânâsı şudur: “Ya Musa! Muhakkak ki Beni İsrailin kardeşlerinin oğullarından senin gibi bir peygamber göndereceğim. Kelamımı onun diliyle bildiririm. O Peygamber emirlerimi kavmine bildirir. Kabul etmeyenlerden elbette intikam alırım.” Bundaki delillerden biri şöyledir: İsrail Yakup aleyhisselâmın ismidir. Beni İsrail de onun kavminin ismidir. Yakup aleyhisselâmın babası İshak “aleyhisselâm”dır. İshak “aleyhisselâm”ın kardeşi ise İsmail aleyhisselâmdır. Beni İsrailin kardeşlerinin oğulları, amcalarının oğulları demektir. Musa “aleyhisselâm”dan sonra İsmail aleyhisselâmın soyundan sadece Muhammed aleyhisselâm peygamber olarak gelmiştir. İkinci yönden ise âyet-i kerimede geçen “Senin gibi” ifadesinden maksat, peygamberlik bakımındandır. Bütün vasıflarda değildir. Nitekim Tevratta bu ayetten önce ve sonraki âyetleri bu manayı kuvvetlendirerek, Beni İsrailin kardeşlerinin oğullarından yani İsmail aleyhisselâm neslinden gelen peygamberin ülül’azm, din ve kitap sahibi olduğu bildirilmektedir. Musa aleyhisselâmdan sonra, bu vasfta sadece Muhammed aleyhisselâm gelmiştir. Bu peygamber yahudi âlimlerinin zannettiği gibi, Yuşa bin Nun olamaz. Çünkü o, Beni İsraildendir ve din sahibi değildir. Yine Nasrani patriklerinin zannettikleri gibi Musa aleyhisselâmdan sonra gelen din sahibi peygamber İsa aleyhisselâm da değildir. O da İsrail oğullarındandır ve din sahibi değildir. Nitekim İncilde İsa aleyhisselâmın şöyle dediği yazılıdır. “Ben Musanın “aleyhisselâm” dinini değiştirmek için gelmedim, tamamlamak için geldim.”

¥ Tevratta şöyle bildirilmiştir: Yakup aleyhisselâm kavminin toplanmasını emretti ve onlara ahir zamanda gelecek bir Peygamberden şöyle haber verdi. “Hakimin hükmü ve rasimin resmi ancak bütün kabilelerin ve cemaatlerin etrafında toplanacağı kimsenin gelmesiyle yürürlükten kalkar.” Yakup aleyhisselâm kavmine söylediği hakim sözüyle, din ve hüküm sahibi Musa aleyhisselâmı, Rasim sözüyle de Onun dinini tamamlayan İsa aleyhisselâmı kastetmiştir. Hazret-i Musa ve hazret-i İsa’dan “aleyhimesselam” sonra etrafında bütün insanların toplandığı din sahibi peygamber şeksiz şüphesiz bizim peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmdır. O sadece bir kavme değil, bütün insanlara gönderildi. Ondan başka bütün insanlara gönderilen bir Peygamber yoktur.

¥ Tevratta hazret-i İbrahime “aleyhisselâm” şöyle hitab olunmaktadır: “Ben senin duanı İsmail aleyhisselâm için kabul ettim. İsmaili “aleyhisselâm” de Bemadmad ile bereketlendirdim.” Bemadmad kelimesindeki harfler hesap edilince Muhammed kelimesindeki harfler gibi 92 çıkıyor. O hâlde Tevrattaki bu ayette “İsmaili “aleyhisselâm” Muhammed ile “aleyhisselâm” bereketlendirdim” demektir. Allahü teâlâ Tevratta İsmail aleyhisselâmın bereketinden bahsettiği her ayette hep Bemadmad kelimesine uygun getirmiştir. Eğer itiraz ederek, Bemadmad kelimesindeki (ba) harfi sıla içindir, ile mânâsınadır. Ba harfi kelimenin kendi harfi değildir. Madmad ile İsmaili bereketlendirdim demektir. Madmad kelimesinin harf sayısı Muhammed kelimesine denk değildir derlerse bunun cevabı şöyledir: İbrani dili kaidelerine göre aynı iki harf bir kelimede gelirse ve biri zaid biri de kelimenin aslından olursa telaffuz zor olacağından zaid olan harf kaldırılır. Nitekim yahudi âlimleri Tevratın tefsirlerinde bunu beyan etmişlerdir. İşte bemadmad kelimesinde de ile mânâsına gelen (be) harfi kaldırılmış, kelimenin aslından olan (be) harfi kalmıştır.

¥ Tevratın son âyetinde: “Allahü teâlâ Sinadan geldi. Sairi şereflendirdi, Faran dağından göründü.” buyrulmaktadır. Burada gelmek, şereflendirmek ve görünmek, Allahü teâlânın Zâtının değil, isim-i camiinin zuhurundan bir zuhurdur. Sina kelimesi ile Musa aleyhisselâmın makamı olan Tur dağı kastedilmiştir. Sair Şam dağlarında bir yerin adıdır. O makamda Yakup nebinin “aleyhisselâm” kardeşi Veis padişahlık yapmıştı. Nasara onun neslindendir. Farandan murad Mekkede bir dağdır ki Muhammed aleyhisselâmın makamıdır. Orası İsmail aleyhisselâmın da makamı idi. Peygamber efendimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, hazret-i İsmailin “aleyhisselâm” neslindendir.

¥ Haykuk nebî “aleyhisselâm” şöyle buyurmuştur: Tevratta şöyle yazılıdır: “Allahü teâlâ Faran dağından bir peygamber getirir. Gökler Ahmed tesbihi ile dolar. Onun ümmeti karada olduğu gibi, denizde de ata biner. O yeni bir kitap ile gelir. Beyt-i mukaddesin yıkılmasından sonra tanınır.”

¥ Şuya nebî “aleyhisselâm” şöyle buyurmuştur: “Biri merkeb üzerinde, biri de deve üzerinde iki kimse gördüm ki yeryüzünü aydınlatıyorlardı.” Merkeb üzerindeki İsa aleyhisselâmdır. Deve üzerindeki Peygamber Efendimizdir “sallallâhü aleyhi ve sellem”. Yine o şöyle buyurmuştur: “Ben deve üzerine binen bir Zât gördüm. Onun yüzü ay gibidir.” Hazret-i Musa Beni İsraile vasiyetinde “Size, kardeşleriniz oğullarından bir peygamber gelecektir. Onu tasdik ediniz ve sözlerini dinleyiniz” buyurdu.

İbni Abbastan “radıyallâhu anhüma” şöyle rivayet edilmiştir: “Peygamber efendimizin “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” Tevratta, Ahmed, Dahuk, Kattal, deveye binici ve yün hırka giyen, kırıntılarla iktifa eden, kılıcı yanında gibi isim ve sıfatlar ile geçtiği haber verlimiştir. Dahuk kelimesinin mânâsı; güler yüzlü, her şeye üzülmeyen demektir. Bazen mübarek azı dişleri görününceye kadar gülerdi. (Ben latife ederim, ama, doğrudan gayri söylemem!)  buyurmuştur. Yalan söylemeden şaka yapardı. Bir gün bir ihtiyar kadına, ihtiyar kadınlar Cennete giremez, buyurdu. O ihtiyar kadın ağladı. Bunun üzerine ihtiyar kadınlar gençleşirler, sonra Cennete girerler buyurdu. Bu manaya işarettir ki Allahü teâlâ [Âli-i İmrân sûresi 159. âyetinde meâlen] (Sen Allahtan gelen bir merhamet sayesindedir ki onlara  (Ashâbına) yumuşak davrandın. Eğer sert, katı yürekli olsaydın, muhakkak onlar etrafından dağılıp gitmişlerdi…)  buyurdu. Kattal kelimesinin mânâsı, Allahü teâlânın düşmanlarıyla harp etmeye son derece haris demektir. Kılıcı yanında demek, kılıcını kullanmakta behadır ve şecaat sahibidir ve tek başına gaza eyler demektir. Emir-ül müminin Ali “radıyallâhu anh ve keremallahü vecheh” şöyle buyurmuştur: “Biz savaşın en şiddetli anlarında Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” sığınırdık. Hepimizden önce düşmana O yaklaşırdı.”

¥ Zeburda, Davud aleyhisselâmın şöyle duâ  ettiği bildirilmiştir: “Ya Rabbi! Fetret, cahiliyet devrinden sonra sünneti ikame edecek din sahibi bir Peygamber gönder.” Davud aleyhisselâmdan ve Tevratta bildirilen dinin yok olmasından sonra, bizim peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmdan başka peygamber gelmemiştir. İsa aleyhisselâm, Tevratın hükmüne muvafık ve Musa aleyhisselâmın dinini tekmil için gönderilmiştir.

¥ İmam-ı Abdurrahmân Cevzi “rahmetullâhi aleyh” “Kitab-ül-vefa fi-fadailil-Mustafa”  kitabında şöyle yazmıştır. Ebû Nuaym “rahmetullâhi aleyh” Sad bin Abdurrahmân Mugafirinin şöyle rivayet ettiğini naklen bildirmiştir: Bir gün Kabül-Ahbar “radıyallâhu anh” bir yahudi aliminin ağladığını gördü. Niçin ağlıyorsun diye sordu. Bazı şeyleri hatırladım, o sebeple ağlıyorum, dedi. Bunun üzerine Kab “radıyallâhu anh” istersen seni ağlatan şeyleri sana söyleyeyim, beni tasdik edeceksin, dedi. Yahudi alimi söyle deyince, şöyle dedi: Musa “aleyhisselâm” Tevrattan okuyarak: Ya Rabbi! Ben bir ümmet gördüm ki onlar ümmetlerin hayırlısıdır. İman etmeleri için insanlara emr-i maruf ve nehy-i münker yaparlar. İlk ve son kitaba inanırlar. Dalalet ehline karşı cihat ederler. Bir gözü kör olan Deccal ile savaşırlar. Bunları bana ümmet eyle dedi. Allahü teâlâ; ya Musa! Onlar Ahmedin “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” ümmetidir, buyurdu. Bunları dinleyen yahudi alimi doğru söyledin ya Kab diyerek, onu tasdik etti. Kab “radıyallâhu anh” sözlerine devam ederek şöyle dedi: Musa aleyhisselâm Tevrattan okuyarak: Ya Rabbi! Bir ümmet buldum ki onlar çok hamd ederler ve hüküm edicidirler. Bir iş yapmak isteyince inşaallah derler. Onları bana ümmet eyle, dedi. Allahü teâlâ, ya Musa! Onlar Ahmedin “aleyhisselâm” ümmetidir, buyurdu. Yahudi alimi, doğru söyledin ya Kab, dedi. Yine Kab “radıyallâhu anh” şöyle devam etti: Musa aleyhisselâm Tevrata bakıp, ya Rabbi, ben bir ümmet görüyorum ki onlar yükseğe çıksa tekbir getirirler, alçak yere inseler hamd ederler. Onlar için yeryüzünün toprağı temiz kılındı. O toprakla necasetten ve hadesten, cünüplükten, su ile temizlendikleri gibi temizlenirler. Yeryüzü onların mescidleridir. Yani nerede dilerlerse orada ibadet ederler. Onları bana ümmet eyle, dedi. Allahü teâlâ, ya Musa! Onlar Ahmedin “aleyhisselâm” ümmetidir, buyurdu. Yahudi alimi, doğru söylüyorsun ey Kab, dedi. Yine şöyle anlattı: Musa “aleyhisselâm” Tevratta okuyup, ya Rabbi, bir ümmet gördüm ki onlar merhamet edilmiş ve zayıf kimselerdir. Kitapullaha varistirler ve seçılmıştırler. Allahü teâlâ [Fatır sûresi 32. âyetinde meâlen] (… Onlardan da kimi nefslerine zulüm edicidir, kimi kötülük ve iyiliğe müsavi gidendir, kimi de Allahın iziniyle hayrlarda ileri geçendir. İşte bu  (Kurana varis olmak), büyük ihsandır)  buyurdu. Onlardan merhamet edilmemiş kimse görmedim. Onları bana ümmet eyle, dedi. Allahü teâlâ, Onlar Ahmedin “aleyhisselâm” ümmetidir, buyurdu. Yahudi, Kaba “radıyallâhu anh” doğru söyledin, dedi. Yine şöyle anlattı: Musa aleyhisselâm, Tevratta görerek, ya Rabbi, ben bir ümmet buldum ki onların mushafları kalplerindedir. Namaz kılarken melekler gibi saf tutarlar. Mescidlerinde bal arısı gibi sesleri işitilir. Onlardan pek azı Cehenneme gider. Onları bana ümmet eyle deyince, Allahü teâlâ, ya Musa “aleyhisselâm”, onlar Ahmedin “aleyhisselâm” ümmetidir, buyurdu. Yahudi alimi, doğru söyledin ya Kab dedi. Musa aleyhisselâm, Muhammed aleyhisselâmın ümmetine verilen hayrları ve üstünlükleri görünce, Onun ümmetinden olmak istedi. Allahü teâlâ Musa aleyhisselâma şu üç ayeti bildirerek onu teselli etti: Birincisi [Araf sûresi 144. âyetinde meâlen] (Ya Musa, ben  (seni) peygamber göndermekle ve  (seninle vasıtasız) kelam etmekle, seni asrının insanları üzerine seçtim. Şimdi şu sana verdiğim emir ve yasakları al da şükür edenlerden ol.) , ikincisi [Araf sûresi 145. âyetinde meâlen] (Biz Musa için Tevratın levhalarında her şeyden yazdık: Nasihatlara ve din hükümlerinin açıklanmasına ait her şeyi…) , üçüncüsü [Araf sûresi 159. âyetinde meâlen] (Musanın kavminden insanları doğru yola götürür ve hak ile adalet yapar bir topluluk vardı.)  buyuruldu.

Bu anlatılan şeyler, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” tarafından da bildirildiği, hadis-i şerif kitaplarında vardır. Tafsilatı o kitaplardadır.

¥ Yine Abdurrahmân Cevzi “rahmetullâhi aleyh” İbni Ömerin “radıyallâhu anhüma” şöyle rivayet ettiğini bildirmiştir. Kab “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Bir kimse bana rüyasında insanların mahşer günü hesap için toplandığını gördüm dedi ve şöyle anlattı: Peygamberler “aleyhimüsselâm” davet edildi. Her biri ümmetiyle geldi. Her birinin iki nuru vardı. Kendilerine tabi olanların ise birer nuru vardı ve o nur ile yürüyorlardı. Sonra Muhammed “sallallâhü aleyhi ve sellem” davet olundu. Onun başında ve sakalında olan kıllar sayısınca nurları vardı. Ona tabi olanların ise ikişer nuru vardı. O iki nurla koşuyorlardı. Kab “radıyallâhu anh” dedi ki: Ben o kişinin anlattıklarının rüya olmadığını zannettim ve bunları sana kim anlattı dedim. Bunları rüyamda gördüm deyince, rüyanda mı gördün dedim, evet, dedi. Bunun üzerine Kab “radıyallâhu anh”, dedi ki: Nefsim kudretinde olan Allah hakkı için bunlar doğrudur. Bu Muhammed aleyhisselâmın ümmetinin ve enbiyanın ümmetinin sıfatlarıdır. Ben bunları Tevrattan devamlı okuyup dururum.

¥ Yine Abdurrahmân Cevzi nakletmiştir: Nemle “radıyallâhu anh” babası Ebû Nemleden şöyle rivayet etmiştir: Beni Kurayza yahudileri Muhammed aleyhisselâm gelmeden önce, Onun vasflarını kitaplarından ders olarak okuturlardı. Çocuklarına Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” sıfatlarını, isimlerini ve Medineye hicret edeceğini devamlı anlatarak öğretirlerdi. Muhammed aleyhisselâma peygamberliği bildirilince ve Medineye hicret edince hasedlerinden inkar ettiler.

¥ Abdurrahmân Cevzi şöyle yazmıştır: Ebû Said-i Hudri “radıyallâhu anh” babasının, Ebû Mâlik bin Sinanın şöyle dediğini rivayet etmiştir. Bir gün aramızdaki harbden dolayı, sulh için, Beni Abdüleşhel kabilesine gittim. Yahudi Yuşa şöyle diyordu: Ahmed ismindeki Peygamberin Haremden (Mekkeden) zuhur etme zamanı yaklaştı. Halife bin Salebe el-Eşheli onunla alay ederek, o Peygamberin sıfatı nedir diye sordu. O da şöyle dedi: Ne kısa, ne de uzun boyludur. İki gözünde kırmızılık vardır. Yün hırka giyer, merkebe biner. Bu belde (Medine şehri) hicret yeri olacaktır.

Ebû Mâlik bu sözlere hayret edip, bunları kavminden Ebû Hudriye anlattı. Kendilerinden bir kimse bu sözleri işitince, bunları sadece yahudi Yuşa söylemiyor ki Medinenin bütün yahudileri aynı şeyleri söylüyorlar, dedi. Ebû Mâlik sözlerine devamla şöyle anlatmiştir: Beni Kurayza kabilesine mensub yahudilerin yanına gittim. Onlar da Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” zuhur edeceği hususunu aralarında konuşuyorlar idi. Zübeyr bin Bata şöyle diyordu: Yine kızıl bir yıldız doğdu. Bu ancak bir peygamberin geleceğine işaret olarak doğar. Peygamberlerden Ahmed adındaki peygamberden başka gelmeyen kalmamıştır. Bu belde (Medine) Onun hicret edeceği yerdir. Ebû Said şöyle demiştir: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Medineye hicret edince, babam bu haberleri Resûlullaha “aleyhisselâm” anlattı. Bunları dinleyince, buyurdu ki: “Eğer Zübeyr, iki arkadaşı ve reisleri müslüman olsalardı, bütün yahudiler müslüman olurlardı.”

¥ Abdurrahmân Cevzi şöyle yazmıştır: İbni Abbas “radıyallâhu anhüma” şöyle anlatmiştir: Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” gönderilmesinden önce yahudiler, Evs ve Hazrec kabilelerine karşı yardım beklerlerdi. O peygamberin gelme zamanı çok yakındır. Bizim intikamımızı sizden alacaktır, derlerdi. Allahü teâlâ Muhammed aleyhisselâma peygamberliğini bildirince, yahudiler kabul etmediler ve sözlerini inkar ettiler. Bunun üzerine Muaz bin Cebel ve Beşir bin Berar “radıyallâhu anhüma”, onlara; ey yahudiler! Allahtan korkun, müslüman olun. Siz, bize Hazret-i Muhammedin “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” gelmesiyle yardıma kavuşacağınızı söylerdiniz. O zaman biz müşrik idik. O Peygamber yakında gelecek diyerek vasflarını sayıyordunuz dediler. Yahudilerden Selam bin Meşkek şöyle cevap verdi: Bizim size vasf ettiğimiz Peygamber o değildir. Bildiğimiz alâmetler onda yoktur. Bütün bildikleri alâmetleri gördükleri hâlde inkar ettiler. Bunun üzerine Allahü teâlâ onlar hakkında [Bakara sûresi 89. cu âyetinde meâlen] (Vakita ki onlara Allahü teâlâ tarafından Tevratlarını, tevhid, nübüvvet ve haşrde tasdik edici Kur’ân-ı Kerîm geldi, kabul etmediler ve inanmadılar. Bununla beraber daha önce, Arap müşriklerine karşı yahudiler müşkil durumda kaldıkları zaman: Tevratta açıklanan ahir zaman peygamberi gelib bu müşrikler üzerine bize yardım edeydi, diye duâ  ederlerdi. İşte o Tevratta vasfını işittikleri Peygamber gelince; bu İsrail oğullarından değil, İsmail evladındandır, diye inkar ettiler. Artık Allahın laneti o kâfirler üzerinedir)  buyurmuştur.

¥ Abdurrahmân Cevzi yine şöyle yazmıştır: Katade “radıyallâhu anh” şöyle demiştir: Yahudiler, Hazret-i Muhammed “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” ile müşrik Araplara karşı yardım beklerlerdi ve şöyle duâ  ederlerdi: Ya Rabbi! Tevratta geleceğini ve vasflarını okuduğumuz ümmi peygamberi gönder. Arap müşriklerini cezalandırsın ve öldürsün. Muhammed aleyhisselâm zuhur edince, Onun yahudilerden olmadığını görerek hased ettiler ve kabul etmeyip, kâfir oldular.

¥ İncilde İsa aleyhisselâmın şöyle buyurduğu yazılıdır: Ben, benim ve sizin Rabbiniz tarafına gidiciyim. Gar Klita adında bir Peygamber gelecek ve size her şeyi bildirecektir. Ben onun hak Peygamber olduğunu tasdik ettiğim gibi, o da benim hak Peygamber olduğumu tasdik edecektir. Gar Klita [Paraklit] ismiyle, Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmı kasıt etmiştir. Bu isim Ahmed isminin mânâsına yakın bir ismdir. Hazret-i İsanın havarilerinden Yuhanna, şöyle demiştir: İsa “aleyhisselâm” bana kendinden sonra gelecek peygamber Muhammed-ül Arabiyi müjdeledi. Ben de bu müjdeyi havarilere ilettim, hepsi iman ettiler.

¥ Abdullah bin Amr ibni As “radıyallâhu anhüma” buyurdu ki: Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” geçmiş kitaplarda vasfı şöyle yazılmıştır: Tevekkül sahibi, çirkinlik ve kabalıktan uzak, sokaklarda bağırıp çağırmayan, kötülüğe kötülükle karşılık vermeyen, affeden, bozuk adetleri düzelten, Allahü teâlâdan başka ilah olmadığını tasdik edendir.

¥ Ata bin Yesar, Abdullah bin Amr ibni Astan, Peygamber Efendimizin “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” Tevratta nasıl vasf edildiğini sorunca, Kur’ân-ı Kerîmde bildirildiği gibi vasf edilmiştir, buyurdu. Allahü teâlâ [Ahzab sûresi 45. âyetinde meâlen] (… Seni şahit, müjdeleyici ve uyarıcı gönderdik.)  buyurdu.

¥ Cübeyr bin Mutsim “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir. Peygamber Efendimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” Peygamberliğini insanlara bildirince, Kureyş kabilesi Ona çok eziyet etmeye başladı. Resûlullahı “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” kısa zamanda öldüreceklerini zannettim. Hemen Mekkeden ayrılıp, Şam tarafına gittim. Bir kiliseye vardım. Oranın rahibi etrafındaki adamlarına beni misafir etmelerini söyledi. Üç gün sonra büyüklerine benim gitmediğimi haber verdiler. Bunun üzerine rahib beni yanına çağırdı ve sen harem ehlindenmisin, yani Mekkelimisin diye sordu. Evet oralıyım dedim. Sen orada Peygamberliğini bildiren Zâtı tanıyormusun, dedi. Evet diye cevap verince, elimden tutup, beni bir odaya götürdü. O kilisenin duvarlarında pekçok insan resmi vardı. Bunların içinde o peygamberin resmi var mı diye sordu. Baktım ve yok dedim. Beni daha büyük bir odaya götürdü. Orada daha çok resm vardı. Bana bu resmlere bak, Onun resmini bu resmler arasında görürsün dedi. Baktım, Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” resmi ve yanında da Hazret-i Ebû Bekrin resmi vardı. Fakat içimden hangisi olduğunu göstermeyeyim, bakalım rahib ne diyecek diye düşünerek, elimle göstermedim. Bunun üzerine rahib kendisi eliyle işaret ederek, bu resm midir dedi. Ben de evet, Allah hakkı için şahadet ederim ki Odur dedim. Rahib ben de şahadet ederim ki bu sizin Peygamberinizdir, dedi. Sonra yanındaki hazret-i Ebû Bekrin resmini de göstererek, bu da Onun halifesi olacaktır, dedi. Ben dünyada aslına bu kadar benzeyen resm görmemiştim. Rahib bana, sen Onu öldüreceklerinden korkuyorsun, dedi. Ben zannediyorum ki Onu şimdiye kadar öldürmüşlerdir, dedim. Rahib dedi ki: Vallahi Onu kimse öldüremez. Fakat O kendisini öldürmek isteyenleri öldürür. Allahü teâlâ Onu düşmanları üzerine muhakkak galip getirecektir.

¥ Hişam bin As “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Emir-ül müminin Ebû Bekr “radıyallâhu anh” halifeliği sırasında beni bir arkadaş ile rum imperatörü Herakle gönderdi ve onu İslama davet etmemizi söyledi. Heraklin valilerinden Cebeli Gassaninin bulunduğu Gavtaya vardık. Vâli ile görüşmek istedik. Bir kimse göndererek bu isteğimizi bildirdik. Vâli de bize bir kimse göndererek söyleyeceklerini sana söylesinler demiş. Biz söyleyeceklerimizi valinin kendisine söyleyeceğiz dedik. Bunun üzerine bizi valinin yanına götürdüler. Vâli niçin geldiniz, söyleyecekleriniz nedir, diye sordu. Hişam bin As “radıyallâhu anh” aralarında geçen konuşmayı şöyle nakletmiştir: Sizi İslamiyete davet etmek için geldik, dedim. Vâli siyah elbiseler giymişti. Niçin siyah elbiseler giydin diye sordum. Müslümanları Şamdan çıkarıncaya kadar siyah elbiseler giyeceğim, dedi. Bize Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” haber verdi ki sizin şu anda oturduğunuz topraklarınızı da biz alacağız dedim. Vâli; Siz gündüz oruç tutup, gece yemek yiyen kavm değilsiniz ki buraları alabilesiniz, dedi ve bize oruçtan sordu. Biz de gündüz oruç tutup gece yemek yediğimizi söyleyerek, nasıl oruç tuttuğumuzu anlattık. Bunları dinleyince valinin yüzü simsiyah oldu. Sonra bizim yanımıza bir kimse katarak Herakle gönderdi. Heraklin bulunduğu şehre yaklaşınca, yanımızdaki adam, siz bindiğiniz bu develerle şehre giremezsiniz. Sizi başka bineklere bindirelim, dedi. Biz kendi develerimizden başka bineğe binmeyiz, dedik. Durumu Herakle bildirdikten sonra, biz develerimizin üzerinde ve kılıçlarımızı kuşanmış olarak şehre girdik. Heraklın sarayının önüne vardık. Herakl, sarayının penceresinden bize bakıyordu. Yüklerimizi indirdik. “Lâ ilâhe illallahü vallahü ekber”  dedik. Heraklın bakmakta olduğu pencerede oturduğu yer hurma dalı gibi sallandı. Bize bir adamı ile sakın dinlerini bize hemen açıklamasınlar diye haber gönderdi. Sonra bizi saraya aldı. İçeri girince Herakl tahtına oturdu. Kırmızı elbiseler giymişti. Bütün eşyaları da kırmızı idi. Rum patrikleri de orada toplanmıştı. Melikin yanına yaklaştık. Bize, birbirinize verdiğiniz gibi, bize neden selam vermediniz, dedi. Biz de, birbirimize verdiğimiz selamı size vermeyiz ve sizin birbirinize verdiğiniz selamı da biz söylemeyiz, dedik. Sizin birbirinize verdiğiniz selam nedir? diye sorunca, “Esselamü aleyküm”dür dedik. Büyüklerinize nasıl selam verirsiniz, dedi. Yine aynı sözle dedik. Sonra sizin aranızda en büyük sözünüz nedir, dedi. “Lâ ilâhe illallah vallahü ekber” dir, dedik. Bu sırada içinde bulunduğumuz oda yine sallandı. Melik başını kaldırıp tavana baktığında başı da sallanıyordu. Sonra bize dönüp, siz bu sözü büyüklerinizin yanında söyleyince bulunduğunuz yerde böyle sallanma olur mu? dedi. Hayır sallanmaz. Biz böyle sallanmayı sadece burada gördük diye cevap verdik. Melik, isterdim ki bu sözü söylediğiniz her yerde böyle sallanma olsaydı, dedi. Niçin dedik. Çünkü, o zaman bu sallanma peygamberlik alâmetlerinden olmazdı. Bir göz boyamacılık ve sihir olurdu, dedi.

Sonra bize arzu ettiği birçok sorular sordu, cevabını verdik. Abdestimizden, namazımızdan sordu, biz de cevap verdik. Sonra bize iyi bir yer hazırlattı. Orada üç gün misafir kaldık. Bir akşam bizi yanına çağırdı. Önceki sorduğu soruları tekrar sordu. Biz de cevaplarını verdik. Sonra işaret etti, bir sandık getirdiler. Sandığın dört köşesi altınla süslenmiş ve eskimiş birçok bölümleri vardı. Her bölümün kapağı ve üzerinde kilidi vardı. Bir bölümü açıp içinden siyah renkli bir ipek parçası çıkardı. Bu ipeğin üzerinde bir insan resmi yapılmıştı. Kırmızı benizli, büyük gözlü, güler yüzlü, uzun boylu ve siyah elbiseli idi. Fakat sakalı yoktu. Böyle bir kimseyi hiç görmemıştık. Bunu tanır mısınız, kimdir, dedi. Biz hayır bilmiyoruz dedik. Melik, bu Ademin “aleyhisselâm” resmidir, dedi. Sonra sandıktan başka bir bölmeyi açtı. Bir parça siyah ipek daha çıkardı. Üzerinde bir insan resmi vardı. Beyaz benizli, kıvırcık saçlı, kırmızı gözlü, başı büyük ve sakalı güzel idi. Bunu tanır mısınız, dedi. Tanımayız dedik. Bu Nuh aleyhisselâmdır, dedi. Sonra sandıktan bir bölme daha açıp bir parça siyah ipek çıkardı. Onun üzerinde de bir insan resmi vardı. Çok beyaz, açık alınlı, güzel gözlü, beyaz yüzlü, ak sakallı ve sanki canlı gibi tebessüm eder bir haldeydi. Bunu tanıdınız mı, dedi. Hayır dedik. Bu İbrahim aleyhisselâmdır, dedi. Sonra bir resm daha çıkardı. Ak benizli idi. Herakl bize bunu tanıdınız mı, dedi. O Peygamber Efendimiz idi “sallallâhü aleyhi ve sellem”. Hemen tanıdık ve evet vallahi bu bizim Peygamberimizdir, dedik ve ister istemez ağlaştık. Melik ayağa kalktı ve sonra oturdu ve Allah hakkı için bu sizin Peygamberinizdir, dedi. Biz de evet bu bizim Peygamberimizin suretidir, sanki onu canlı gibi görüyoruz, dedik. Sonra Melik bize dikkatlice baktı ve bu resm bu sandığın son bölümündedir. Fakat ne yapacağınızı görmek için bunu size acele ederek önce gösterdim, dedi. Sonra sandığın diğer bölmelerini birer birer açtı. Her birinde bir Peygamber sureti vardı. Son olarak bir yiğit resmi çıkardı. Siyah sakallı, nur yüzlü, güzel gözlüydü. Bunu tanıdınız mı, dedi. Hayır bilmiyoruz, dedik. Bu İsa bin Meryemdir “aleyhisselâm”, dedi.

Herakle, bunları nereden buldunuz. Bunlar peygamberlerin hilyelerine uygundur. Zira Peygamber Efendimizin sureti hilye-i saadetine uygundur, dedik. Dedi ki Âdem aleyhisselâm, neslinden ne kadar peygamber gelecekse suretlerini görmeyi Allahü teâlâdan diledi. Allahü teâlâ onların suretlerini gönderdi. Âdem aleyhisselâmın hazinesinde idi. Zülkarneyn o resmleri garb tarafında bir yerde buldu ve Danyal aleyhisselâma verdi. Danyal aleyhisselâm o resmleri ipek parçaları üzerine geçirdi. Bunlar aynen Danyal nebinin tasvir ettiği resmlerdir. Herakl bunları anlattıktan sonra; Mülkümü terkedip sizin yanınızda ölünceye kadar hizmetçilerinizden olmayı çok isterdim, dedi. Sonra bize güzel hediyeler vererek gönderdi. Emir-ül müminin Ebû Bekrin “radıyallâhu anh” huzuruna varınca olanları aynen anlattık. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallâhu anh” ağladı ve eğer Allahü teâlâ ona iyilik ve hayır verse idi, dediğini elbette yapardı, dedi. Sonra buyurdu ki: Nasaranın ve yahudilerin Tevrat ve İncilde, Resûlullahın sıfatlarını okuduklarını Resûlullah “aleyhisselâm” bildirdi. Bu hususta Allahü teâlâ [Araf sûresi 157. âyetinde meâlen] (Yanlarındaki Tevrat ve İncilde yazılı buldukları o ümmi peygambere uyanlara o peygamber iyiliği emreder, onları kötülükten sakındırır…)  buyurdu.

¥ İskenderiye’de bir taş bulundu. Üzerinde şöyle yazıyordu: Ben Şettad bin Adım. Denize bir hazine bıraktım. Bunu ancak ümmet-i Muhammed “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” çıkarır.

¥ Şeyh Muhyiddin-i Arabî “kuddise sirruh” (Fütuhat-ı Mekkiye)  adlı kitabının sonunda şöyle nakletmiştir: Ebul Abbas Cafer bin Muhammed Huldi şöyle anlatmiştir. Hazret-i Cüneyd “kuddise sirruh” ile Hicaza gidiyorduk. Tur-i Sina dağına varınca, hazret-i Cüneyd dağa çıktı. Biz de onunla birlikte çıktık. Musa aleyhisselâmın durduğu makamda durdu. Üzerimizi o makamın heybeti kapladı. Yanımızda bir kimse daha vardı. Hazret-i Cüneyd ona bir şiir oku dedi, o da şu şire başladı:

Aşk kemale erdikten sonra,
Gözleri kamaştıran bir şimşek çaktı.

Şiri sonuna kadar okuyup bitirdi. Bunun üzerine hazret-i Cüneyd tevacüde (Simaya) başladı. Biz de başladık. Yerdemiyiz, gökte miyiz, kendimizden geçtik. Bulunduğumuz yerin yakınında bir kilise vardı. Kilisedeki rahib bize; Ey ümmet-i Muhammed “sallallâhü aleyhi ve sellem”! Bana cevap veriniz, diye bağırdı. Biz öyle bir tatlı hâlde idik ki hiç birimiz ona iltifat etmedik. Rahib tekrar seslenip temiz dininiz için cevap veriniz, dedi. Yine hiç cevap veren olmadı. Üçüncü defa seslenip, Mabudunuz hakkı için cevap veriniz, dedi. Sima halinde olduğumuz için kimse cevap vermedi. Simaı bitirince, Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri Tur dağından aşağı inmek istedi. Kilisedeki rahibin bana cevap veriniz diye yemin verdiğini söyledik. Öyleyse onunla konuşalım. Belki Allahü teâlâ hidayet verir de müslüman olur, dedi. Rahibi çağırdık. Yanımıza gelip, selam verdi. Sonra bize içinizden hanginiz üstattır, dedi. Hazret-i Cüneyd bunların hepsi üstattır, dedi. Rahib, muhakkak ki içinizden biriniz en büyüğünüzdür, dedi. Biz Cüneyd hazretlerini göstererek, büyüğümüz bu zâttır, dedik. Rahib, Cüneyd hazretlerine, bu yaptığınız iş (sima) dininizde umumi midir, hususi midir, dedi. Hazret-i Cüneyd hususidir cevabını verdi. Ne niyetle sima yaparsınız? diye sorunca da, ümit ve ferahlık için yaparız, dedi. Rahib, ne niyetle sayha (coşup, bağırma) yaparsınız, dedi. Cüneyd hazretleri, Rabbimize kulluğumuzun kabulü için, dedi. Sonra da, nitekim Allahü teâlâ ruhlara “Ben sizin Rabbiniz değilmiyim”  buyurduğunda ruhlar, “Evet Rabbimizsin”  demişlerdi, dedi. Rahib o ses nedir deyince, ebedî nidadır dedi. Rahib ne niyetle oturursunuz diye sorunca, Allahü teâlâdan havf (korkmak) niyetiyle otururuz, dedi. Rahib doğru söylüyorsun deyip, kelime-i şehâdeti söyledi ve müslüman oldu. Cüneyd hazretleri rahibe, bizim doğru söylediğimizi nereden bildin, dedi. Rahib dedi ki: Ben Mesih bin Meryeme inen İncilde şöyle okudum: Muhammedin “aleyhisselâm” ümmetinin havassının [seçilmişlerinin] elbiseleri hırka, yemekleri ekmek parçaları ve meskenleri bir odadır. Onlar Allahü teâlâya aşıktırlar ve ancak Onunla ferahlık ve rahatlık bulurlar. Devamlı Onu isterler. O rahib müslüman olduktan üç gün sonra vefat etti “rahmetullâhi aleyh”.

¥ Âmir oğullarından Evs bin Harise ölmek üzere idi. Akrabaları yanında toplandılar. Gençliğinde evlenmedin. Malikten başka oğlun yoktur. Halbuki kardeşinin beş oğlu vardır, dediler. Evs şöyle dedi. Allahü teâlâ ateşi taştan çıkarmaya kadırdir. Benim neslimi de Malikten çoğaltır. Sonra yüzünü oğlu Malike döndü. Vasiyetini yaptı ve sonunda bir kaç beyt okudu. Son iki beyti şöyledir:

Al-i galip neslinden bir Peygamber çıkacak,
Zemzem ile Hacerin arasında duracak.
Bütün şehir halkıyla Ona yardım ediniz,
Ey Amiroğlulları, saadet Ona yardımda olacak.

¥ Kab-ül Ahbar “radıyallâhu anh” şöyle anlatmiştir: Babam bana Tevratın bir sifri (cüzü) hariç her tarafını okutmuştu. Okutmadığı sifri sandığa koyup kilitlemişti. Babam vefat edince sandığı açıp, o sifri sandıktan çıkardım. Onda şöyle yazılı idi. Ahir zamanda bir Peygamber gelecektir. Saçlarını bırakır, elini ayağını yıkar. Beline izar bağlar. Doğacağı yer Mekkedir. Hicret edeceği yer Medine-i Tayyipedir. Ümmeti daima Allahü teâlâya hamd edicidir. Yüksek yerlerde tekbir getirirler. Abdest almaları sebebiyle kıyamet gününde elleri, ayakları ve alınları parlak ve nurlu olacak.

¥ Vehb bin Münebbih şöyle nakletmiştir. Allahü teâlâ, Beni İsrail nebîlerinden Şuya aleyhisselâma şöyle vahyetti. “Kavmin için hoş hatib ol ki senin dilinle vahyimi bildireyim”. Şuya aleyhisselâm Allahü teâlâya hamd etti. Tesbih ve takdis ve tehlil söyleyip “Ey gökler sakin olun! Ey yer sessiz ol! Ey dağlar benimle birlikte söyleyin ki Allahü teâlâ Beni İsraili cihanda en üstün kavm yapmak ister. Onlara hususi kerametler (ikramlar) vermiştir” dedi. Bunun üzerine Allahü teâlâ, Şuya aleyhisselâmın lisanı ile sitemli hitablarda bulundu. O bu azarlayıcı hitabın sonunda şöyle buyurdu: (Gökleri ve yeri yarattığım zaman, Peygamberliği, mülkü ve padişahlığı Beni İsrailden başkasına takdir ettim. Mülkü koyun güden bir taifeye verdim. İzzeti, mutevazi bir kavme verdim. Kuvveti zayıf bir cemaate ihsan ettim. Hürmete lâyık olmayı, efendiliği fakir bir kavme verdim. Bunların arasından öyle birini Peygamber seçtim ki sağırları işitir hâle getirir. Amaların gözlerini açar, kararmış gönülleri aydınlatır. Onun doğacağı yer Mekke, hicret edeceği yer Medine, mülkü Şam ve daveti umumidir. Tevekkül sahibidir. Kötülük yapanları affeder. Yükü ağır olan hayvanlara, yetimleri olan dul kadınlara acır. Yanan bir mumun yanından geçse eteğinin rüzgarı mumu söndürmez. Kuru kamışlar üzerinde yürüse ayağının sesi duyulmaz. Kendisinden sonra ümmeti emr-i maruf ve nehy-i münker yaparak doğru yolu gösterirler. Ümmeti namaz kılar, zekat verir, sözlerinde dururlar. Bu benim ihsanımdır, dilediğime veririm. Ben çok büyük ihsan sahibiyim) buyurdu.

¥ Muaviye “radıyallâhu anh” Abdullah ibni Abbastan “radıyallâhu anhüma” Kureyş isminin nereden geldiğini sordu. Şöyle cevap verdi: Kureyş; denizlerde yaşayan büyük bir canavardır. Her nereye uğrasa zayıf ve semiz hayvanları yer. Kendisi yenmez. Bütün hayvanlara galiptir. Muaviye “radıyallâhu anh”, Arap şairlerinden bundan bahs eden biri var mı diye sordu. Abdullah ibni Abbas “radıyallâhu anh” evet var dedi ve Cemhinin bir şirini okudu. Şiir Resûlullahtan “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” bahs ederek bitiyordu. Şiir şöyledir:

Kureyş, denizlerde yaşayan çok büyük bir hayvandır,
Bunun için Kureyş kabilesine Kureyş adı verilir.

Saldırır her balığa zayıf semiz demez yer,
Kureyş, bu balık gibi hatta daha güçlüdür.

Süratle saldırınca yener her kabileyi,
Onlardan bir Nebî, ahir zamanda öldürür çok düşmanı.

¥ Mutraf bin Mâlik şöyle anlatmiştir: Emir-ül müminin Ömerin “radıyallâhu anh” halifeliği sırasında Tüster feth edildi. Alınan ganimet malları arasında bir sandık bulduk. İçinden bir kitap çıktı. Bizimle birlikte bulunan Naim adında bir nasrani bu kitabı bana satın dedi. Bu kitabın ilâhî kitaplardan olabileceğini düşünerek sandığı satıp, kitabı hediye ettik. Muaviye “radıyallâhu anh” zamanında Beyt-i Mukaddeste idim. Bir atlı gördüm ve Naime benzettim. Sen Naim misin? diye sordum. Evet dedi. Hala hıristiyanmısın dedim. Hayır müslüman oldum, dedi. Beraber Şama gittik. Orada Kabül Ahbarla karşılaştık. Sonra onu da alarak yine Beyt-i Mukaddese geldik. Yahudi âlimleri Kab ve Naimin haberini alıp yanımıza geldiler. Kab “radıyallâhu anh” o kitabı onlardan birine verip, oku dedi. Yahudi okudu. Kitabın sonuna doğru gelince kızıp kitabı yere attı. Naim kızarak kitabı yerden aldı. Bu kitap çok eskidir. Sonuna kadar okumazsanız sizi bırakmam, dedi. Birisine okuttu. Kitabın sonunda, “Bir kimse İslam dininden başka bir din seçerse kabul edilmez ve ahirette hüsrana düşenlerden olur.” cümlesi yazılı idi. O gün yahudi âlimlerinden kırkiki kişi müslüman oldu. Muaviye “radıyallâhu anh” onlara hediyeler verdi.

¥ Abdullah bin Ömer “radıyallâhu anhüma” şöyle rivayet etmiştir: Emir-ül müminin Ömer “radıyallâhu anh” Kadsiyede bulunan Sad bin Ebû Vakkasa “radıyallâhu anh” bir mektup yazarak, Muaviye-i Ensarinin oğlu Nadlayı “radıyallâhu anhüm” Irakta Halvana göndermesini istedi. Bunun üzerine Sad bin Ebû Vakkas, Nadlayı Irakta Halvana gönderdi. Nadla Halvanı alıp, çok esir ve ganimet elde etti. İkindi vakti bir dağın eteğine indi. Ezan okumaya başladı. “Allahü Ekber” deyince dağdan “Tekbirin büyük olsun ya Nadla!” diye bir ses geldi. “Eşhedü en lâ ilâhe illallah” deyince “İhlası söyledin ya Nadla!” diye bir ses geldi. “Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah” deyince; “O dini ve O peygamberi bana İsa aleyhisselâm müjdeledi. O din, O peygamberin ümmetinde kıyamete kadar Bâkî kalır.” diyen bir ses işitti. “Haye ales salah” deyince: “Devamlı namaza giden ve devamlı namaz kılan kimselere müjdeler olsun” diye bir ses geldi. “Haye alel felah” deyince: “Bu davete icabet eden felah bulur” diye bir ses geldi. “Allahü ekber” deyince, “İhlasın hepsini tamamladın ya Nadla!” diye bir ses geldi. Ezan bitince; Allah sana rahmet etsin! Sesini duyuyoruz, kendini de göster. Zira biz Allahü teâlânın kulları ve Resûlünün ümmetiyiz ve Ömer bin Hattabın cemaatiyiz, dedik. Bunun üzerine aniden dağ yarıldı ve içinden büyük bir insan başı göründü. Saçlı, ak sakallı, yünden iki eski hırka giymiş birisiydi. Esselamü aleyküm ve rahmetullahi ve berekatühu, dedi. Biz de ve aleykesselam ve berekatühu diye cevap verip, sen kimsin dedik. Ben Zerib bin Yuşeliyim. İsa bin Meryemin vasisiyim ve Allahü teâlânın salih bir kuluyum. İsa bin Meryem “salavatullahi ve selamühü aleyh” beni bu dağda gizledi. İsa aleyhisselâm gökten inip domuzları öldürünceye ve haçları kırıncaya kadar ve Nasaranın iftirasından kurtulmasına kadar benim uzun ömrlü olmam için duâ  etti, dedi. Sonra sözlerine şöyle devam etti: Ben Muhammed aleyhisselâm ile görüşemedim. Hazret-i Ömere selamımı iletiniz ve Ona “Ya Ömer! Doğruluktan ayrılma ve güler yüzlü ol. Kıyamet yaklaşmaktadır.” dediğimi söyleyiniz, dedi. Sonra gözden kayboldu. Nadla bu hadiseyi yazıp, Sad bin Ebû Vakkasa “radıyallâhu anh” gönderdi. O da Emir-ül müminin Ömere “radıyallâhu anh” gönderdi. Hazret-i Ömer, Sad bin Ebû Vakkasa şöyle yazdı: “Yanında bulunan ensar ve muhacirin ile o dağa git. Benden o kimseye selam söyle! Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bana İsa aleyhisselâmın vasilerinden bazılarının o dağda yaşadığını söylemişti. Sad bin Ebû Vakkas, ensar ve muhacirinden dört bin kişilik bir cemaatle o dağa gitti. Kırk gün orada kalıp, ezan okudular. Dağdan hiçbir ses işitilmedi.

¥ Kabul Ahbar ”radıyallâhu anh” şöyle rivayet etmiştir: Buhtunnasar Beni İsraili katl ve esir ettikten sonra korkulu bir rüya gördü ve gördüğü rüyayı unuttu. Kahinlerini ve sihrbazlarını toplayıp, rüyasının tabirini sordu. Onlar da rüyanı söyle ki tabirini yapalım, dediler. Buhtunnasar onlara kızıp, ben sizi böyle günler için tutarım. Size üç gün müddet veriyorum. Eğer rüyamı bilip tabir edemezseniz, hepinizi öldürürüm, dedi. Bu haber halk arasında yayıldı. O sırada Peygamberlerden Danyal aleyhisselâm Buhtunnasarın hapsinde idi. Zindancıya dedi ki: “Buhtunnasara söyle, ben hem rüyasını hem de tabirini biliyorum.” Zindancı haber verdi. Bunun üzerine zindandan çıkarılıp, Buhtunnasarın yanına götürüldü. İçeri girince secde yapmadı, Buhtunnasarın huzuruna girince, secde yapmak o kavmin adetlerinden idi. Buhtunnasar, içerde bulunanlar dışarı çıksın, dedi. Sonra Danyal aleyhisselâma, niçin secde etmedin diye sordu. O da şöyle cevap verdi: Rabbim bana, başkasına secde etmemem şartıyla rüya tabiri ilmini öğretti. Eğer sana secde edersem o ilmi benden alır. Senin rüyanı tabir edemem ve beni öldürürsün. Sana secde etmemekten dolayı gelecek sıkıntı, secde etmekten dolayı gelecek sıkıntıdan daha kolaydır, hafiftir. Sana secde etmemem hem benim için, hem de senin için iyi olacağı için secde etmedim, dedi. Bunun üzerine Buhtunnasar, Sen Rabbinin ahtine vefa ettiğin için sana itimat edilir. Rabbinin ahtine vefa eden kimse iyi kimsedir. Benim rüyamın tabirini biliyormusun dedi. Bunun üzerine Danyal aleyhisselâm ona şöyle dedi: Sen rüyanda bir put gördün. Üst tarafı altından, ortası gümüşten, uçları bakırdan, topukları demirden, ayakları saksıdan idi. Sen bu puta hayretle bakıp, seyrederken, aniden gökten bir taş düştü. O putun başına isabet edip, onu toz haline getirdi. O altın, gümüş ve saksı birbirine öyle karıştı ki insanlar ve cinler bir araya gelseler, onları birbirinden ayıramazlardı. Bir rüzgar esse darmadağın olacak haldeydi. Sonra gördün ki o taş büyüdü, büyüdü ve bütün yer ve gökyüzünü kapladı. O taştan başka bir şey görmedin. Buhtunnasar bunları dinleyince doğru söyledin. Gördüğüm rüya budur. Şimdi bu rüyayı tabir eyle dedi. O da şöyle tabir etti: O gördüğün put çeşitli ümmetlerdir. Altın kısmı senin içinde bulunduğun ümmet, gümüş kısmı senden sonra oğlunun hakim olacağı ümmettir. Bakır rumlar ve demir Faris ehlidir. Saksı kısmı ise, rumlara ve acemlere padişah olacak iki kadındır. Gökten inen ve o putu toz haline getiren taş ise ahir zamanda gelecek olan bir dindir. Allahü teâlâ Araplar arasından bir Peygamber gönderecektir. Onun dini bütün dinleri yürürlükten kaldıracak ve bütün yeryüzüne yayılacaktır.

¥ Ebû Hüreyre “radıyallâhu anh” şöyle rivayet etmiştir: İsrail oğulları, memleketleri Buhtunnasar tarafından istila edilip ve zulme uğradıkları için, memleketlerini terkettiler. Bunlar arasında Hazret-i Harunun “aleyhisselâm” evlatlarından bir gurub, Tevratta Muhammed aleyhisselâmın methedildiğini ve Onun Arabistanda hurma ağaçlarının çok olduğu bir yerde bulunacağını okudular. Bu sebeple Şamdan çıkıp, Yemene kadar bütün beldeleri dolaştılar. Tevratta okuduklarına uygun yer olarak Medineyi buldular ve orada yerleştiler. Muhammed aleyhisselâmın zuhur etmesini ve Onu görmekle şereflenmeyi ümitle beklediler. Fakat ömrleri yetmedi. Evlatlarına Ona “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” kavuşur ve görürseniz iman ediniz diye vasiyet ettiler.

¥ Kab bin Lüey bin Galip, Resûlullahtan “sallallâhü aleyhi ve sellem” 560 sene önce yaşamiştir. Tevrat ve İncil ehlinden Peygamber efendimizin methini ve vasflarını işitmişti. Hutbelerinde daima işittiği bu vasfları ve methleri söylerdi. Şu beyt onun şirlerindendir:

Arabî beyt tercümesi:

İnsanlar gaflette iken gelir yüce Peygamber,
Muhammeddir, doğrudur, ondadır doğru haber “aleyhisselâm”!

¥ İbni Adi bin Rebianın adı Muhammed idi. Baban, cahiliye devrinde senin adını neden Muhammed koymuş diye sordular. Dedi ki: Ben de aynı şekilde babama sordum. Şöyle cevap verdi: Bir gün dört arkadaş Şama giderken bir kilisenin yanında konakladık. Aramızda konuşuyorduk. Kilisenin rahibi başını dışarı uzatıp, sizin diliniz bu şehir halkının diline benzemiyor, dedi. Biz de evet, biz Arap diyarındanız, dedik. Bunun üzerine dedi ki: Size müjdeler olsun. Hak Sübhanehü ve teâlâ sizin aranızdan bir Peygamber gönderecektir. Ona iman etmekle ve hizmetle şereflenesiniz. O Hatemünnebiyindir. Biz Onun ismi nedir, dedik. Onun ismi Muhammeddir, dedi. Şamdan dönünce Allahü teâlâ dördümüze de birer erkek evlat verdi. İsmlerini Muhammed koyduk.

¥ Abdullah ibni Abbas “radıyallâhu anhüma” şöyle nakletmiştir: Satih Gassani adında bir kahin vardı. İnsanlardan onun gibisi görülmemişti. Şöyle ki bedeninde kemik ve sinir yoktu. Sadece başında ve elinin içinde kemik vardı. Dilinden başka hiçbir yeri hareket etmezdi. Hurma ağacından ve yaprağından ona bir taht yapmışlardı. Vücudunu ayaklarından boğazına kadar sarmışlardı. Kaftan sarar gibi sarıp, yaptıkları tahtın üzerine koymuşlardı. Bir yere götürmek istedikleri zaman o tahtla taşırlardı. Onu bir gün Mekkeye götürdüler. Kureyş kabilesinin ileri gelenlerinden dört kişi onu görmek için yanına geldiler. Yanlarına hediye aldılar ve hediyelerini ve neseblerini gizlediler. Kendilerini başka bir kabileden tanıttılar. Kahin onlara dedi ki: Siz bahs ettiğiniz kabileden değil, Kureyş kabilesindensiniz. Bunun üzerine gizledikleri hediyeleri de çıkarıp, kahinin önüne koydular. Sonra kahine gelecek hallerden sordular. Kahin Satih pekçok şeyler anlattı. Sonunda (Mekkede Abd-i Menaf oğullarından bir yiğit gelecek. İnsanları doğru yola davet edecek, putları kıracak. Allahü teâlânın bir olduğunu ve yalnız Ona tapilacağını bildirecek. O Peygamberin halifeleri olacak) dedi ve her birinin vasflarını da ayrı ayrı söyledi. Daha sonra gelecek olan meliklerden haber verdi. Bunların tafsilatı, kitaplarda yazılmıştır.

¥ Yemen meliklerinden biri korkulu bir rüya görmüştü. Kahinleri ve müneccimleri toplayıp rüyasını tabir etmelerini istedi. Onlar da rüyanı anlat tabir edelim dediler. Melik rüyamı da siz söyleyin ve tabir edin ki o zaman tabirinize tam inanırım, dedi. Biz bunu yapamayız. Bunu ancak kahin Satih ve kahin Şık yapabilir, diyerek o zamanda kahinler arasında meşhur olan bu iki kahinin yapabileceklerini söylediler. Melik o kahinlere adam gönderip çağırttı. Önce kahin Satih geldi. Melike sen rüyanda kül veya kömür gördün ve insanlar ondan yiyordu, diyerek rüyasını söyledi. Sonra tabiri şöyledir diyerek şunları anlattı: Habeşliler sana galip gelecekler. Melik; bu ne zaman olur deyince, 60 veya 70 sene sonra olur, dedi. Melik; bu memleket, Habeşlilerin elinde devamlı kalır mı deyince, hayır, Zil’yezin kılıçları onları oradan sürer diye cevap verdi. Melik bu mülk Zıll’yezin oğullarına kalır mı diye sorunca da, hayır bir Peygamber gönderilecek, o mülkü alacaktır, dedi. O peygamber hangi kavmdendir, dedi. Galip bin Lüvey oğullarındandır. Din, o peygamberle son bulur. Mülk Onun kavmine kalır, dedi. Melik, dünyanın sonu gelir mi diye sorunca, evet bir gün insanlar bir yerde, yani mahşerde toplanır ve işlerine göre karşılık verilir, dedi. Kahin Satih sözlerini bitirdikten sonra kahin Şık geldi. O da kahin Satihin söylediklerini aynen söyledi. Bunun üzerine Melik ailesini ve yakınlarını Iraka gönderdi. Acem meliklerine bir mektup yazarak onlara sahip çıkmalarını istedi. Acem melikleri onları Hire denilen yere yerleştirdiler. Numan bin Münzir o Melikin evladındandır.

¥ Abdülmuttalib şöyle anlatmıştır: Evimde uyurken, bir rüya gördüm ve çok korktum. Tabiri için Kureyşin kahinine gittim. Bana bakıp; efendimize acaba ne oldu da yüzünün rengi değişti, başına bir iş mi geldi, dedi. Rüyamda şöyle gördüm diyerek rüyamı anlatmaya başladım: Yerden göklere yükselen bir ağaç gördüm. Dalları doğu ve batıya ulaşıyordu. O ağaçtan daha parlak bir nur görmedim. Güneşten 70 defa parlak idi. Araplar ve acemler ona doğru secde ediyordu. Ağacın büyüklüğü, nuru ve yüksekliği gittikçe artıyordu. Bazen gözden kayboluyor, bazen açığa çıkıyordu. Kureyş kabilesinden bir kısmı bu ağacın dallarına sarılıyordu. Bir kısmı ise o ağacı kesmeye çalışıyordu. Onun gibisini hiç görmediğim güzel yüzlü bir genç, gelip ağacı kesmek isteyenlere engel oluyordu. Bir kısmının arkasından tutup çekiyor, bir kısmının da gözüne ışık salıyordu. Ben o ağacdan nasibimi almak için elimi uzattım ve oradaki gence, bu nur kimlere nasip olur, dedim. Senden önce bu ağacın dallarına yapışanlar nasiblenirler, dedi. Sonra korku ile uyandım. Ben bunları kahine anlatınca, kahinin rengi değişti ve eğer sen bu rüyayı gerçekten görmüşsen, senin neslinden bir oğul gelecek, doğudan batıya kadar her yere hakim olacak, bütün insanlar ona itaat edecektir, dedi. Sonra Abdülmuttalibin yanında bulunan oğlu Ebû Talibe bakıp o sen olmayasın, dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” zuhur edince, Ebû Talib bu hadiseyi devamlı anlatırdı ve o ağaç Ebul Kasım Muhammed-ül-Emindir, derdi. Ebû Talibe, öyleyse neden iman etmiyorsun, dediklerinde, ayblanmaktan korkuyorum diye cevap verirdi.

¥ Abdülmuttalib Yemene gitmişti. Yahudi âlimlerinden biri onu görüp, hangi kabiledensin diye sordu. Kureyş kabilesindenim deyince, hangi kolundansın, dedi. Haşimoğulları kolundanım, dedi. Bunun üzerine iki azana bakmama müsaade edermisin dedi. Abdülmuttalib edep yerleri hariç müsaade etti. Yahudi alimi, burnuna ve ellerine bakayım, dedi. Baktı ve senin bir elinde padişahlık ve meliklik alâmeti ve burnunda da peygamberlik alâmeti görünüyor, dedi. Sonra evlimisin diye sordu. Hayır, dedi. Öyleyse Beni Zühre kabilesinden bir kızla evlen, dedi. Abdülmuttalib, Yemenden dönünce Beni Zühre kabilesinden Vehebin kızı Hâle ile evlendi.

¥ Haricetebni Abdullah bin Kab bin Mâlik babasının şöyle anlattığını nakletmiştir: Kavmimizin yaşlılarından bir gurubla umre yapmak için Mekkeye gidiyorduk. Yolda bir yahudi tüccarı da bize katıldı. Mekkeye vardık. Abdülmuttalibi gören yahudi dedi ki: Biz değişikliğe uğramamış kitaplarımızda okuduk. Bu kişinin neslinden bir peygamber gelecektir. O ve Onun kavmi bizi, Ad kavmini öldürdükleri gibi öldüreceklerdir.

¥ Âdem aleyhisselâm insanların ilkidir. Diğer insanlar onun evladıdırlar. Onun sulbünde zerreler olarak toplu hâlde bulunuyorlardı. Muhammed aleyhisselâmın cisimani bedeninin maddesi olan zerre de onun sulbünde idi. Bu sebeple Âdem aleyhisselâmın mübarek yüzünde devamlı bir nur parlardı. Bu nur hazret-i Havvaya, Ondan da hazret-i Şit [Şis] aleyhisselâma geçti. Böylece temiz babalardan temiz analara geçerek, Abdullah bin Abdülmuttalib bin Haşime kadar ulaştı. Bu zerre ona ulaşınca da alnında bir nur parladı. Onda öyle bir güzellik hâsıl oldu ki bütün Kureyş kızları onunla evlenmek istedi. Fakat o devlet ve saadet Vehebin kızı hazret-i Âmineye nasip oldu. İnşaallah bu husus anlatılacaktır.

¥ Şamda yahudi âlimlerinden birinin yanında beyaz yünden bir cübbe vardı. Bu cübbeye Yahya bin Zekeriya aleyhimesselamın kanı bulaşmıştı. Önceki mukaddes kitaplarda, bu hırkadaki kuruyan kanın damla halinde akıp, cübbe bembeyaz olunca, Muhammed aleyhisselâmın babası Abdullah dünyaya gelecektir diye okumuşlardı. Bir gün hırkadaki kan lekelerinin damla halinde aktığını ve cübbenin bembeyaz hâle geldiğini gördüler. Anladılar ki hazret-i Abdullah dünyaya geldi. Aradan epeyce zaman geçtikten sonra, Kureyş kabilesinden bir gurub kimse ticaret için Şama gittiler. Yahudi âlimleri bunlardan Abdullah bin Abdülmuttalibin hâlini sordu. Onlar da Onun güzelliğinden, üstün ahlakından ve alnında parlıyan nurdan bahsettiler. Yahudi âlimleri: O nur Abdullahın nuru değil, bilakis Muhammedin nurudur. Onun sebebiyle Abdullahın alnında parlıyor. Muhammed “aleyhisselâm” bütün putları kıracaktır, dediler. Kureyşliler bu sözleri işitince ve önceden bu alâmetleri gördükleri için, Kabenin Rabbi hakkı için yahudi âlimleri doğru söylüyor diyerek, onların anlattıklarını tasdik ettiler.

¥ Yahudiler, hazret-i Abdullahın doğduğunu kesin öğrendiler. Sonra sihirbazlarından ve ileri gelenlerinden 70 kişilik bir kafile ile Mekkeye gidip, hazret-i Abdullahı öldürmek için karar verdiler. Gece yürüyüp, gündüz saklanarak Mekke civarına ulaştılar. Gizlenip fırsat beklediler. Hazret-i Abdullah Mekke dışına avlanmaya çıkınca onu öldüreceklerdi. Bir gün hazret-i Abdullahı Mekke vadilerinden birinde gördüler. Öldürmek için harekete geçtiler. Mekke halkından Veheb bin Abdi Menaf bu durumdan haberdar oldu ve gayretine dokundu. Kureyşin eşrafından birini yahudi taifesinin öldürmesi revamıdır diyerek, adamlarını toplayıp, Abdullahı kurtarmaya gitti. Oraya varınca gökten insanlara benzemeyen bir taife indiğini ve yahudileri darmadağın ettiklerini ve bu hususta çok gayret gösterdiklerini gördüler. Veheb bin Abdi Menaf bunları görünce hemen evine döndü. Hanımı Berreyi Abdülmuttalibin evine gönderip, kızı Âmineyi Abdullaha vermek istediğini bildirdi. Abdülmuttalib şöyle dedi: Öyle bir kızı teklif eddiniz ki ondan başkası Abdullaha münasib ve lâyık değildir. Memnuniyetle kabul etti. Zira hazret-i Âmine Kureyşin en güzel ve en namuslu kızı idi. Ona Kureyşin Seyyidesi derlerdi. Böylece Abdullah ile Âminenin nikahları yapılıp evlendiler.

¥ Hazret-i Abdullah, hazret-i Âmine ile evlendikten sonra, bir müddet daha alnındaki nur parladı. Alnındaki nurdan dolayı Abdullahın güzelliği her tarafta duyulmuştu. Şam padişahının Fâtıma adında çok güzel ve meşhur bir kızı vardı. Abdullahın nuruna sahip olmak için hizmetçileri ile birlikte Mekkeye gitti. Kabenin çevresinde birkaç gün bekledikten sonra hazret-i Abdullahı gördü. Alnındaki nur parlıyordu. Dayanamayıp evlenmeyi teklif etti. Abdullah, babam Abdülmuttalibe sorayım, izin verirse evleniriz, dedi. O gece Abdullahın alnındaki nur hazret-i Âmineye geçti. Sabahleyin babası Abdülmuttalibe Şam padişahının kızı Fâtımanın kendisiyle evlenmek istediğini söyledi. Babası da izin verdi. Hazret-i Abdullah o kızın yanına gidip, babasının nikahlanmalarına izin verdiğini söyledi. Fâtıma Abdullahın alnındaki nuru göremeyince, bir ah çekti ve alnındaki nuru başkaları almış. Artık aramızda bir evlenme arzusu kalmadı dedi ve çok üzüntülü bir hâlde Şama döndü.

¥ Abdullah ibni Abbas “radıyallâhu anhüma” şöyle rivayet etmiştir: Abdülmuttalib, oğlu Abdullahı evlendirmek istediği sıralarda, Fâtıma Hasamiye adında kahine bir kadına rastladılar. Kadın Abdullahın alnındaki nuru görünce, benimle hemen evlenirsen sana yüz deve veririm, dedi. Abdullah nikahsız istiyorsan olmaz. Nikahlı istiyorsan bekle düşüneyim, sonra gelirim dedi. Oradan ayrıldılar. Hazret-i Abdullah, hazret-i Âmine ile evlendikten bir müddet sonra, o kahine kadınla karşılaştı. Alnındaki nurun kaybolduğunu gördü ve hazret-i Âmine ile evlendiğini öğrendi. Bunun üzerine şöyle dedi: Ben fahişe bir kadın değilim. Alnındaki nurun bana geçmesini istemiştim. Fakat Allahü teâlâ başkasına nasip etmiş, dedi.

¥ Muhammed aleyhisselâmın nuru, Âmine validemize intikal ettiği anda, bütün putlar yüzüstü devrildi. Bütün şeytanlar âciz kalıp, işlerini yapamaz oldular. Melekler İblisin tahtını parçalayıp, denize attılar ve İblise kırkgün ceza verip, eziyet ettiler. Sonra kaçıp, Ebû Kubeys dağının üzerine çıktı ve şiddetli bir feryat etti. İblisin bu feryatını duyan bütün orduları etrafında toplandı. Onlara; Vay sizin halinize. Muhammedin “aleyhisselâm” doğması yaklaştı. Bundan sonra Lat ve Uzzaya tapılmaz. Tevhid nuru bütün âleme yayılır, dedi. Muhammed aleyhisselâmın nurunun, Âmine validemize intikal ettiği gece bütün sihrbazlar ve kahinler işlerinde âciz kaldılar. Kehanet sona erdi. Sihrler tesirsiz kaldı. O gece yeryüzündekiler, gökten “Ahir zaman peygamberinin binlerce iyilik ve ihsanlarla gelme zamanı yaklaştı” diye bir ses işittiler. Hazret-i Âmine Ona hamile olduğu dokuz ay müddetle hiçbir elem ve sıkıntı çekmedi. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” dünyaya gelişi, Rebiül-evvel ayının on ikisinde pazartesi gecesi idi. Ebrehenin Kâbeyi yıkmak için geldiği ve Fiil vak’ası denilen günden ellibeş gün sonra idi. Nuşirvan-ı adilin zamanı idi. Nuşirvan Onun doğumundan sonra yirmi iki sene daha yaşadı.

¥ Muhammed aleyhisselâm doğmadan önce meydana gelen ve Onun Peygamberliğine müjde ve alâmet olan hadiselerden biri de Fiil Vak’asıdır. Bu hadise şöyle vuku bulmuştur. Habeşiştan kralı Necaşinin Yemende Ebrehe adında bir valisi vardı. [Habeş padişahlarının hepsine (Necaşi) denir.] Sanada Kuleys adını verdiği bir kilise yaptırdı. Sonra Necaşiye bir mektup yazıp şöyle dedi: Senin için bir kilise yaptırdım ki benzeri görülmemiştir ve senden önceki krallara böylesi nasip olmamıştır. Burayı Araplar için hac yeri yapacağım ve artık Kâbeye kimseyi göndermeyeceğim. Ebrehenin bu sözü Araplar arasında duyulup yayıldı. Buna kızan Araplardan biri, kilisenin içine girip def-i hacetini yaparak kirletti. Başka bir rivayete göre ise Araplardan bir cemaat kilisenin yakınında ateş yakmışlardı. Rüzgarla ateş kıvılcımı sıçrayıp ağaçtan yapılmış ve altın yaldızla süslenen kilise, tamamen yandı. Yemen valisi Ebrehe bundan dolayı çok kızıp, Kâbeyi yıkacağım diye yemin etti. Habeş askerlerini toplayıp, gidip Kâbeyi yıkmak için yola çıktı. Ebrehenin bir fili vardı. On veya bin fili olduğuna dair rivayetler de vardır. Mekkeye yaklaştıkları sırada, Abdülmuttalib, Mekke mallarının üçte birini vereyim, geri dönün dedi. Kabul etmediler. Fili önlerine alıp Mekkeye doğru yürüdüler. Fili Kâbeye doğru sürdüler. Fiil asla o tarafa yürümedi. Yönünü başka tarafa çevirdiklerinde, o tarafa koşarak gidiyordu. Sonunda bir yerde durmak mecburiyetinde kaldılar. Mekke çevresine adamlar gönderdiler. Bunlar Abdülmuttalibin ikiyüz devesini yakalayıp getirdiler. Abdülmuttalib develerini istemek için Ebrehenin yanına geldi. Ebrehe onu uzaktan görünce heybetinden ürperdi. Bu gelen kimdir diye sordu. O Mekkenin büyüğü, reisidir, dediler. Ebrehe onu karşılayıp, kendi minderi üzerine oturttu ve ne istiyorsun, dedi. Abdülmuttalib senin süvarilerin benim develerimi tutup getirmişler. Onlara söyle de develerimi geri versinler, dedi. Ebrehe ona, ey Kureyşin efendisi! Ben size izzet ve şeref kazandıran şu Kâbeyi yıkmak için geldim. Sen ise ondan bahsetmiyorsun da, develerini istiyorsun, dedi. Abdülmuttalib şöyle cevap verdi: Ben develerin sahibiyim, kendi malımı istiyorum. Kabenin sahibi vardır. O herkese karşı galip gelir ve Kâbeyi korur. Sonra Abdülmuttalibe develerini verdiler, geri döndü. Kâbeye gidip kapısının halkasına yapışarak, Allahü teâlâya münâcata, duaya başladı. O sırada gökyüzünde ansızın sürü halinde kuşlar gördü. O zamana kadar öyle kuşlar hiç görmemişti. Kuşlardan her birinin gagasında ve iki ayağında mercimekten büyük, nohuttan küçük taşlar vardı. Her taşın üzerinde bir kâfirin ismi yazılı idi. Kuşların bıraktığı taş, başına isabet eden askerin altından çıkıyor ve o asker hemen ölüyordu. Atlı ise, atı da ölüyordu. Ebrehenin ordusu kaçmaya başladı. Kuşlar takip edip, taş bırakarak hepsini öldürdüler. Ebrehe de çok perişan bir hâlde öldü. Ebrehenin veziri kaçıp kral Necaşinin yanına gitti. Hadiseyi anlattı. Necaşi bunlar nasıl kuşlarmış ki bunca seçme ve savaşçı askeri öldürdüler dedi. Bu sırada vezir yukarı bakıp, o kuşlardan birinin başının üzerinde dönüp durduğunu gördü. Vezir Necaşiye o kuşu göstererek, işte o kuşlardan biri dedi. O sırada kuş vezirin başına bir taş bıraktı. Vezir Necaşinin gözü önünde öldü.

Bu hadise Muhammed aleyhisselâmın doğmasının yaklaştığına ve Onun peygamberliğine bir işaret idi. İbni Abbas; Ümmi Haninin evinde fiil vak’asında kuşların attığı taşlardan çok vardı. Çocukluğumuzda o taşlarla oynardık diye anlatmıştır.

Fiil vak’asından 55 gün sonra, Muhammed aleyhisselâm doğdu. Onun doğduğu zamandan İsa aleyhisselâm zamanı arası 620 senedir. [İbni Asakirin, Şabiden “rahmetullahi teâlâ aleyhima” haber verdiğine göre, İsa aleyhisselâm ile Muhammed aleyhisselâm arasında 963 sene fark vardır. Veladet-i nebeviyenin, miladın 571. senesinde olduğu bildirilmiştir. Sağlam rivayet de budur.] Hazret-i İsa ile hazret-i Davud aleyhimesselam arası bin 200 senedir. Hazret-i Davud ile hazret-i Musa aleyhimesselam arasındaki zaman 500 senedir. Hazret-i Musadan hazret-i İbrahim Halil aleyhimesselam zamanına kadar 770 sene geçmiştir. Hazret-i İbrahimden hazret-i Nuh aleyhimesselam zamanına kadar 1.420 sene idi. Tufandan Âdem aleyhisselâma kadar 2.240 sene idi. Bunların toplamı 6.750 olur.

[Dünyanın ömrü ve insanoğlunun dünya üzerine gelişi kesin olarak bilinememektedir. Dünyanın ömrünü, yani yaratıldığı günden kıyamete kadar olan zamanı, eski müneccimler, yani astronomlar, seyare yıldızların adedince, 1.000 sene, yani 7.000 sene demişlerdir. İdris aleyhisselâm buyurmuş ki (Bizler, Peygamber olduğumuz hâlde, dünyanın ömrünü bilemedik).]

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel KitaplarMeâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir?Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir DuâSeyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler