Nişancızade denmekle anılan Muhammed bin Ahmed efendinin “rahime-hullahü teâlâ” birçok kitaplardan toplayarak hazırladığı (Mîr’at-ı kainat) adındaki türkçe tarih kitabı, Ashâb-ı kirâmın büyüklüğünü, kıymetlerini kısa ve açık anlatmaktadır. Biz de, bu kitaptan, olduğu gibi aşağıya alıyoruz. Nişancızade, hicretin 962 yılında tevellüd, 1031 [m. 1622] yılında vefât etmiştir. Kitabını 14. Osmanlı padişahı olan I. sultan Ahmed Han zamanında tamamlamıştır.

Sahabi kime denir: Âlimlerin çoğuna göre, kadın veya erkek, çocuk veya büyük bir müslüman, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimizi çok az da olsa, bir kere görürse, kör olan, bir kere konuşursa ve îman ile vefât ederse, buna sahabi denir. Kâfir iken görüp de, Resûlullahın vefâtından sonra imana gelen veya müslüman iken görüp, sonra mürted olan, sahabi değildir. Sahabi olduktan sonra mürted olup Resûlullahın vefâtından sonra, tekrar imana gelen, sahabi olur. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Cin sınıfına da Peygamber olduğu için, Cin de, sahabi olur. Birkaç sahabiye ashâb-ı kirâm veya (sahabe) denir.

Ashâb-ı kirâmın üstünlüğü: (Mevahib-i ledünniye) kitabında deniliyor ki Peygamberlerden ve meleklerin üstünlerinden sonra, bütün yaratılmışların en üstünü, Ashâb-ı kirâmdır “aleyhimürRıdvân”. Ashâb-ı kirâmın her biri, bu ümmetin hepsinden daha üstündürler. Muhammed aleyhisselâmın Peygamber olduğuna inanan herkese, yani her müslümana, hangi ırktan, hangi memleketten olursa olsun, Muhammed aleyhisselâmın ümmeti denir. Biz müslümanlar, Muhammed aleyhisselâmın ümmetiyiz. Her ne kadar, bir hadis-i şerifte, (Ümmetim yağmur gibi hayırlıdır. Önce gelenler mi, sonra gelenler mi daha hayırlıdır bilinemez) buyuruldu ise de, sevâbın çok olması, daha üstün olmayı göstermez. Çünkü, Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” görmek gibi üstünlük olamaz. Ashâb-ı kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”, Şam’ı fethettikleri zaman, hıristiyanlar bunları görünce, güzel hallerine şaştılar ve bunlar Îsâ aleyhisselâmın Ashâbı olan Havarilerden daha üstündürler dediler ve bunu söylerken yemin ettiler. Düşmanın da şahit olduğu bir üstünlüğe kim ne diyebilir?

Âli-i İmrân sûresi 110. âyet-i kerimesinde meâlen, (Siz ümmetlerin hayırlısısınız) ve Tevbe sûresinin 100. âyet-i kerimesinde meâlen (Önce müslüman olanlardan, Muhacirlerin ve Ensarın önce gelenlerinden ve bunların yolunda gidenlerden Allahü teâlâ razıdır ve bunlar da, Allahü teâlâdan razıdırlar. Allahü teâlâ bunlar için, Cennetler hazırladı. Bu Cennetlerin altından nehirler akmaktadır. Bunlar Cennetlerde sonsuz olarak kalacaklardır) buyuruldu. Bir hadis-i şerifte, (Ashâbımı söğmeyiniz! Ashâbımdan sonra gelenlerden bir kimse, dağ kadar altın sadaka verse, Ashâbımdan birinin bir avuç arpa vererek kazandığı sevaba veya yarısına kavuşamaz) buyuruldu. Münavi’nin ve Beyheki’nin bildirdikleri hadis-i şerifte, (Ashâbım gökteki yıldızlar gibidir. Herhangi birisine uyarsanız, hidayete kavuşursunuz!) buyuruldu. Bir hadis-i şerifte, (Ashâbıma düşmanlık etmekten sakınınız! Allahtan korkunuz. Onları seven, beni sevdiği için sever. Onlara düşmanlık eden, bana düşmanlık etmiş olur. Onları inciten, beni incitmiş olur. Beni inciten de, elbette Allahü teâlâyı incitir) buyuruldu. Bir hadis-i şerifte, (İnsanların en iyisi, benim zamanımda bulunan müslümanlardır. Onlardan sonra en iyisi, onları görenlerdir. Onlardan sonra da en iyisi, onları görenleri görenlerdir. Onlardan sonra gelenlerde iyi olmayanlar da vardır) buyuruldu. Başka bir hadis-i şerifte, (Ümmetimin en iyisi, benim bulunduğum zamanda olanlardır. Onlardan sonra en iyisi, onlardan sonra gelenlerdir. Onlardan sonra da en iyisi, daha sonra gelenlerdir) buyuruldu. Münavi’nin ve Tirmizi’nin bildirdikleri hadis-i şerifte, (Beni gören ve beni görenleri gören bir müslümanı Cehennem ateşi yakmaz) buyuruldu. Bu âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler, Ashâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” üstünlüğünü açıkça göstermektedirler.

Ashâb-ı kirâmın hepsini “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” üstün bilmemiz, sevmemiz lâzımdır. Akâid kitaplarında, söz birliği ile deniliyor ki: (Ashâb-ı kirâmın her birini büyük ve üstün bilmek, hepsine iyi gözle bakmak, her birinin âdil ve sâlih olduğuna inanmak lâzımdır. Hiçbirine dil uzatmamak, lanet etmemek, düşmanlık etmemek ve bir kısmını sevmek için başka Sahabilere düşman olmaktan sakınmak lâzımdır. Bir kısmına düşmanlık ederek, söğerek, kötüleyerek, başka kısmın sevilmiş olacağını sanmaktan kaçınmalıdır. Böyle olduğu kesin vesikalarla, kuvvetli senetlerle ispat edilmiştir).

Sahabeden birini, ondan daha yüksek bir sahâbiden, dünyadaki işlerinden dolayı daha çok sevmek, fakat ötekinin daha üstün olduğuna inanmak günah değildir. Mesela bir kimse, hazret-i Alinin “radıyallahü teâlâ anh” evladından olsa, yani Seyyid olsa, bunun için hazret-i Aliyi hazret-i Ebû Bekrden daha çok sevse, fakat ahiret için, hazret-i Ebû Bekri hazret-i Aliden üstün tutsa, günah olmaz. Çünkü, dünya muhabbeti, insanın elinde değildir.

Ehl-i sünnetin temel kitaplarından biri olan (Şerh-i Akâid) kitabında, Sadeddin-i Teftazani buyuruyor ki (Ashâb-ı kirâm arasındaki ayrılıkların, muharebelerin iyi sebeplerle, güzel niyetlerle yapıldığına inanmamız lâzımdır. Ashâb-ı kirâmdan birini sövmek, kötülemek câiz değildir. Hazret-i Âişe gibi nass ile üstünlüğü bilinen bir sahabiyi kötülemek küfürdür. Nass ile bildirilmemiş bir sahabiyi kötülemek ise, bidattır ve büyük günahtır). (Mevahib-i ledünniye) kitabında yazılı bir hadis-i şerifte, (Ashâbım anıldığı zaman, dilinizi tutunuz! Onların şanlarına lâyık olmayan bir şey söylemeyiniz!) buyuruldu. Bir hadis-i şerifte, (Ashâbımdan birini söveni dövünüz) ve Taberani ile Münavi’nin bildirdikleri hadis-i şerifte, (Peygamberleri söven öldürülür ve Ashâbımı söven dövülür) buyuruldu. Celâleddîn-i Süyuti hazretlerinin (Camiussagir) kitabındaki hadis-i şerifte, (Ashâbımın kusurları, yanlış hareketleri olacaktır. Allahü teâlâ, onları bana bağışlıyacak, kusurlarını affedecektir) buyuruldu. (Hülâsa-tül-fetava) kitabında diyor ki (Hazret-i Ebû Bekri ve hazret-i Ömer’i sövmek küfürdür. Fakat hazret-i Aliyi onlardan üstün sanmak, küfür değildir. Bidattir ve dalâlettir). İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe hazretlerine, (Ehl-i sünnet ve cemaat) mezhebi nedir diye soruldukta, (Hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömerin en üstün olduklarına inanmak ve Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” iki damadını sevmek ve abdest alırken ayaklardaki iki mest üzerine meshetmek ve iyi, kötü her müslümanın arkasında namaz kılmaktır) cevabını verdi. (Adab-ül-menazil) kitabında, bir sahabiyi bir kere sövmek küfür değildir, dalâlettir. 1 veya 2 veya 3 kere söven, döverek tazir olunur. Üçten fazla söven, katlolunur denilmektedir.

Tavsiye Yazı: Ashab-ı Kiramın Üstünlük Sırası Nasıldır?

 

Resûlullahın valileri: (Diyar-ı Bekr)li kadı Hüseyin’in 940 senesinde yazdığı (Hamis) kitabında diyor ki (Bâzen), Acem şahı Husrev tarafından Yemen valisi yapılmıştı. İmana geldi. Resûl aleyhisselâm onu Vâli olarak yerinde bıraktı. İlk İslam valisi Bazan’dır. Resûl aleyhisselâm, Hâlid bin Saidi, Sana şehrine, Ziyad bin Esedi Hadremut şehrine, Ebû Musel Eş’arî’yi Aden şehrine, Ebû Süfyan bin Harbi Necran velâyetine, Muaviye’nin büyük kardeşi Yezidi Teyma şehrine, Attab bin Esyed’i Mekke şehrine, Amr bin As’ı Amman şehrine Vâli yapmıştır. Kadı Hüseyin bin Muhammed, hicretin 960 yılında Mekke’de vefât etmiştir.

Resûlullahın katibleri: Hazret-i Ebû Bekr, Ömer, Osman, Ali, Talha, Zübeyr, Sad bin Ebû Vakkas, Muhammed bin Seleme, Erkam bin Ebû Erkam, Abdullah bin Erkam, Mugire bin Şube, Ebiy bin Kab, Zeyd bin Sâbit, Ebû Süfyan bin Harp ve oğlu Muaviye ve büyük kardeşi Yezid bin Ebissüfyan, Hâlid bin Velid, Amr ibni As, Huzeyfe bin Yemandır. Bunlardan başka da katibleri vardı. Hepsi kırküç kişidir. İçlerinden en çok katiblik yapan, Zeyd bin Ebissabit ile Muaviye bin Ebissüfyan idi “radıyallahü teâlâ anhüma”.

Yabancı memleketlere gönderdiği elçileri 14 kişidir. Bunlardan biri Amr bin As hazretleridir. Bunu Amman’a elçi olarak göndermiştir. Sonra Amman’a Vâli yapmıştır.

(İstiab) adındaki kitapta, 2770 erkek ve 381 aded kadın Sahabinin hâl tercümesi yazılıdır. (İstiab fi mârifetil Ashâb) kitabını yazan hafız Yusuf bin Abdullah Kurtubi 463 [m. 1071] de vefât etmiştir. (Mevahib-i ledünniye) kitabında diyor ki Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” vefâtına kadar imana gelenler sayısız ve hesapsızdır. Mekke fethinde 10.000, Tebük gazasında 70.000, vedâ haccında 90.000 ve Resûlullah vefât ettiği zaman yeryüzünde 124.000’den ziyâde Sahabi mevcûd idi.

Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” akrabasından birkaç kişiden başka, Ashâb-ı kirâmın hepsi “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” yaşça, Resûlullahtan küçük idiler.

(Fevayıh-ı Miskiye) kitabında, İmâm-ı Vakıdiden alarak diyor ki Sahabe-i kirâmdan en son vefât edenler şunlardır:

Abdullah bin Ebû Evfa “radıyallahü teâlâ anh” hicretin 86’sında Kufe şehrinde vefât etti.

Abdullah bin Yesr, 88 yılında Şamda vefât etti.

Sehl bin Sad “radıyallahü teâlâ anh” hicretin 91’inde 100 yaşında Medine’de vefât etti.

Enes bin Mâlik, 93 yılında Basra’da vefât etti.

Ebuttufeyl Âmir bin Vasile hicretin 100. senesinde Mekke’de vefât etti. Sahabe-i kirâmın en son vefât edeni budur.

Resûl aleyhisselâm, vefâtından sonra kimin halife olacağını hiçbir zaman, hiçbir kimseye açıkça bildirmedi. Vefâtından 8 gün önce, hazret-i Ebû Bekri kendi yerine imâm tayin buyurarak, halife olacağına işaret etti. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” hasta olmadan çok evvel bir kere mescide çıkmayıp, namazı kılsınlar diye emir buyurdu. Hazret-i Ebû Bekr bulunmadığı için, hazret-i Ömer imâm oldu. Resûl aleyhisselâm, hazret-i Ömer’in sesini işitince, (Hayır, hayır, Allahü teâlâ ve müslümanlar Ebû Bekir’den razıdırlar, Ebû Bekr namazı kıldırsın!) buyurdu. Bir kere de, Hazret-i Ali’ye karşı buyurdu ki: (Ashâbım arasında senin en üstün olmanı Allahü teâlâdan üç kere istedim. Allahü teâlâ, Ebû Bekrin en üstün olmasından râzı oldu). Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, kendisinden sonra hazret-i Ebû Bekr’in halife olacağını, birçok zaman işaret buyurmuştu. Mesela, Medineye hicret buyurup, Mescid-i şerif yapılırken, mübarek eliyle temele bir taş koyup, hazret-i Ebû Bekr’e; taşını benim taşımın yanına koy, buyurdu. Sonra hazret-i Ömer’e; taşını Ebû Bekr’in taşının yanına koy buyurdu. Sonra hazret-i Osman’a; taşını Ömer’in taşının yanına koy buyurdu. Hazret-i Osman taşını Ömer’in taşının yanına koyunca, (Benden sonra, bunlar halifelerimdir) buyurdu. İmâm-ı Ahmed’in Müsned’inde ve Münavi’nin (Künuzü’d-dekaık) kitabında bildirilen hadis-i şerifte, (Benden sonra, şu ikisine tâbi olunuz: Ebû Bekr ve Ömer’e) buyuruldu. Bir kere bir kadın gelip bir şey istedi. Sonra gel buyurdu. Gelip sizi bulamazsam ne yapayım, deyince, (Beni bulamazsan Ebû Bekre git! Benden sonra halifem odur) buyurdu. Vefât edeceklerine yakın, (Bana kağıt kalem getiriniz! Ebû Bekr’e bir şeyler yazacağım) buyurdu ve sonra, (Allahü teâlâ ve müslümanlar Ebû Bekir’den razıdırlar) dedi. Allame İbnül Hemmam (Müsayere) adındaki kitabında diyor ki: Allahü teâlâ, hazret-i Ebû Bekr’in halife olacağını Resûlüne “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” bildirmişti. Fakat, ümmetine söylemesini emretmemişti.

Hazret-i Ebû Bekr, Resûlullahtan 2 sene ve birkaç ay sonra dünyaya geldi. Babası, Ebû Kuhafe Osman’dır. 7. babası olan Mürre, Resûlullahın da 7. babasıdır. İsmi önceden Abdülkabe idi. Resûl aleyhisselâm Abdullah olarak değiştirdi. Ebû Bekr, Bekrin babası demektir. Bekr isminde oğlu yoktur. Fakat, Arabistandaki adete göre, oğlu olmak için, bir erkek babası diye soyadı konulurdu. Bunun için, kendisine Ebû Bekr demiş idi. Cehennemden azad olduğu, çeşitli hadis-i şeriflerde bildirildiği için, (Atik) , yani (azad olmuş adam) da denir. Resûlullahın miracını işitir işitmez, inanarak kâfirleri şaşkına çevirdiği için, Allahü teâlâ (Sıddîk) ismini vererek şereflendirdi. Beyaz yüzlü, zayıf, nurlu bir Zât idi. İmana gelmeden evvel Kureyş kâfirlerinin ileri gelenlerinden, büyüklerinden, sayılı olanlarından ve sözü tutulanlarından idi. İmana gelmeden önce de, çok afif, ağırbaşlı, doğrulukla meşhur idi. Hiç şarap içmemiş, şiir söylememişti. Mekke’nin sayılı tüccarlarından olup pek zengin idi. Çok hayır yapar, iyiliği severdi. İmana gelmeden evvel, Resûlullah ile gençlik arkadaşı idi. Çok sevişirlerdi. Ticaret için gittiği yerlerde, ahir zaman Peygamberinin geleceğini, kendisinin ona sahabi olacağını, kahinlerinden ve din âlimlerinden çok işitmişti. Resûlullah çağırınca, seve seve hemen imana geldi. Annesi Ümmülhayr da, ilk imana gelenlerdendir. Fakat babası Osman, ancak Mekke’nin fethinde, çok yaşlı iken imana geldi. Ashâb-ı kirâm arasında, babası, anası ve çocuklarının ve torunlarının hepsi imana gelen, Ebû Bekr’den başka kimse yoktu.

Mekkede iken ve hicret ederken ve Medinede her gazada ve harp olmayan zamanlarda Resûlullahın yanından ayrılmadı. Bir iki defa izin ile ayrılmıştır. Resûlullahın sâdık dostu ve sır arkadaşı ve her işinde müsteşarı idi. (Allahü teâlâ, beni 4 vezir ile kuvvetlendirdi. İkisi melektir. İsimleri Cebrâil ve Mikâil’dir. İkisi de insandır. İsmleri Ebû Bekr ve Ömer’dir) hadis-i şerifi, şerefinin yüksek olduğunu göstermektedir. Ashâb-ı kirâm, Resûlullahın yanında, halka olarak otururlardı. Resûl aleyhisselâm, sağ yanına Ebû Bekri, sol yanına Ömeri oturturdu. Ebû Bekrin üstüne ve yok iken onun yerine, kimseyi oturtmazdı. Yeri boş kalırdı. Güzel huyları, cesareti, cömertliği, ilmi, zekası ve hele takvâsı Sahabenin hepsinden fazla idi. Hazret-i Ali, (İçimizde en cesur Ebû Bekrdir) buyurdu. Resûlullah vefât edince, Arabistandaki köylülerin çoğu dinden çıktı, mürted oldular. Hazret-i Ebû Bekr, halife olunca, mürtedlerle harp etmeyi emir buyurdu. Ashâb-ı kirâm, bütün Arabistana karşı nasıl harp edebiliriz dediler. Kılıcını çekip ilerledi. Ashâb-ı kirâm arkasından yürüdüler. Velleyl sûresinin 17. âyet-i kerimesi ile sena buyuruldu. Resûl aleyhisselâmın (Ebû Bekrin malı gibi hiçbir kimsenin malı bana faydalı olmadı) buyurduğu, İmâm-ı Ahmed’in Müsnedinde ve Münavide yazılıdır. Ticaretten bütün kazancını Resûlullah için dağıttı.

Halife iken, ağır bir sual çıkınca, cevabını Kurân-ı Kerîmde, bundan sonra bildiği hadis-i şeriflerde arardı. Bulamayınca, Sahabeye sorardı. Hadis-i şerif ile çözemezler ise, birlikte araştırırlar, söz birliği olursa, öylece yapardı. Söz birliği olmazsa, kendi ictihad ederdi. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” halife iken, Kurân-ı Kerîmde ve hadis-i şeriflerde bulamadığını, Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” ictihadında bulursa, ona uyardı. Bulamazsa, kendi ictihad ederdi.

Zekası şaşılacak kadar çoktu. Bir gün Resûl aleyhisselâm, (Allahü teâlâ, bir kuluna, dünya ile ahiretten hangisini istersin dedi. O kul, Rabbimin yanında olan nimetleri isterim dedi) buyurunca, Resûlullahın vefât edeceğini hemen anlayıp çok ağladı. Ashâb-ı kirâm, hazret-i Ebû Bekr’in bu çabuk anlayışına şaşıp kaldılar. Resûl aleyhisselâm, (Kurân-ı Kerîmi en çok bilen, imâm olur) buyurmuştu. Vefât edeceği zaman, hazret-i Ebû Bekr’in imâm olmasını emredince, Ashâb-ı kirâm arasında, Kurân-ı Kerîmi en çok anlayanın kendisi olduğu haber verilmiş oldu. Hadis-i şerifleri ve Resûlullahın edeblerini en çok bilen o idi. Ashâb-ı kirâm, sıkıştıkları şeyleri ondan sorar, öğrenirlerdi. Kendisinden bizlere az sayıda hadis-i şerif ulaşmasının sebebi, Resûlullahtan sonra az yaşadığı ve bu kısa zamanı, mürtedlerle ve asilerle savaşta geçirdiği içindir. Rüya tabirinde, Ashâb-ı kirâmın en üstünü idi. Tabiînin büyüklerinden olan ve rüya tabiri ile meşhur olan İbni Sirin, (Resûlullahtan sonra, rüya tabirinde en üstün olan Ebû Bekr’dir) demiştir. Arap kabilelerinin ve hele Kureyş kabilesinde olanların soylarını saymakta en bilgili idi. İleriyi görüşü, buluşu, tedbir alışı da, herkesten üstün idi. Resûl aleyhisselâm dünya işlerinin hepsini ona danışırdı. Bir hadis-i şerifte, (Cebrâil bana dedi ki: Allahü teâlâ Ebû Bekr ile danışmayı sana emrediyor) buyuruldu. Âli-i İmrân sûresi 159. âyetinde, (İşlerinde onlara danış!) emri, hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Ömer ile müşavere etmek için geldi. Ashâb-ı kirâm arasında, Kurân-ı Kerîmin hepsini ezberliyen birkaç kişiden biri, hazret-i Ebû Bekr’dir.
Hazret-i Ebû Bekrin, Peygamberlerden sonra insanların en üstünü olduğunu gösteren âyet-i kerimeler ve pek çok hadis-i şerif vardır. Bunlardan birkaçını bildirelim:

Tevbe sûresinin 41. âyetinde meâlen, (Mağaradaki iki kişinin ikincisi) buyuruldu. Bu âyet-i kerime, hazret-i Ebû Bekri “radıyallahü teâlâ anh” methetmektedir. Velleyl sûresinin 5. ayeti, hazret-i Ebû Bekr’in şanını bildirmekte olduğu, söz birliği ile haber verilmiştir. Yine bu surenin 17. ayeti, hazret-i Ebû Bekr için nazil oldu. Bakara sûresinin 274. ayeti, Ebû Bekr hakkında nazil olduğu da bildirilmektedir. Çünkü, sadaka vermenin çeşitli sevaplarına kavuşmak için, geceleri 10.000 altunu gizli olarak, 10.000 altunu da, gözönünde olarak ve gündüzleri de böyle onarbin altunu sadaka vermiştir.

Deylemi’nin bildirdiği ve Münavi’de yazılı olan hadis-i şerifte, (Ebû Bekr-i Sıddîk, insanların en iyisi ve en üstünüdür. Yalnız Peygamber değildir) buyuruldu. Yine Deylemi’nin bildirdiği ve Münavi’de yazılı hadis-i şerifte, (Ebû Bekr’in ismi, gök ehli arasında atiktir. Yeryüzünde de atiktir) buyuruldu.

Ebû Nuaym’ın “rahime-hullahü teâlâ” bildirdiği ve Münavi’de yazılı hadis-i şerifte, (Ebû Bekr, Allahü teâlânın ateşten azad ettiği kimsedir) buyuruldu.

Bir hadis-i şerifte, (Peygamberlerden başka Ebû Bekrden daha üstün bir kimse üzerine güneş doğmadı) buyuruldu.

Bir hadis-i şerifte, (Hiçbir kimse, bana sohbeti ile ve malı ile Ebû Bekr kadar faydalı olmadı. Eğer Rabbimden başka dost edinseydim, Ebû Bekri dost edinirdim) buyuruldu.

Bir hadis-i şerifte, (Ümmetimden en önce Cennete girecek olan, Ebû Bekrdir) buyuruldu.

Deylemi’nin “rahime-hullahü teâlâ” bildirdiği ve Münavi’de yazılı bir hadis-i şerifte, (Ebû Bekri sevmek ve ona şükretmek, ümmetimin hepsi üzerine vâcibdir) buyuruldu.

Hatib-i Bağdâdî’nin “rahime-hullahü teâlâ” bildirdiği ve Münavi’de yazılı hadis-i şerifte, (Kıyamet günü, insanların hepsi hesap olunur. Yalnız Ebû Bekr olunmaz) buyuruldu.

Bir hadis-i şerifte, (İyi huylar 360 tanedir. Allahü teâlâ dilerse, bir kuluna bu huylardan birini verir. Bu huyundan dolayı, onu Cennete sokar) buyuruldukta, hazret-i Ebû Bekr, (Ya Resûlallah! O huylardan birisi bende var mıdır?) dedikte, (Evet, sende o huyların hepsi vardır) buyuruldu.

Bir gün, (Ey mutmainne olan nefs!..) âyet-i kerimesi sonuna kadar okundu. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh”, (Ya Resûlallah! Bu ne güzel şeydir) dedikte, (Sen ölürken, melek, sana böyle söyleyecektir) buyurdu.

Hazret-i Ebû Bekr, bir kere Sahabeden birine incindi. Resûl aleyhisselâm bunu işitince, Ashâb-ı kirâmı toplayıp, (Allahü teâlâ, beni size Peygamber gönderdi, inanmadınız. Yalnız Ebû Bekr inandı. Bana malı ile canı ile yardım etti. Benim hatırım için, bu arkadaşımı incitmeyiniz!) buyurdu. O günden sonra hiç kimse, hazret-i Ebû Bekri incitecek bir şey söylemedi ve yapmadı “radıyallahü teâlâ anh”.
Bir hadis-i şerifte, (Cebrâil aleyhisselâma, hazret-i Ömer’in üstünlüklerini sordum. Cebrâil bana, Ömer’in üstünlüklerini, Nuh aleyhisselâmın peygamberlik zamanı kadar, (yani 950 sene) anlatsam bitiremem. Bununla beraber, Ömer’in bütün iyilikleri Ebû Bekr’in iyiliklerinden birisi kadardır dedi) buyurdu.

En çok kimi seviyorsun, ya Resûlallah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” denildikte, (Aişe’yi) buyurdu. Erkeklerden kimi dediklerinde, (Aişenin babasını) buyurdu. Ondan sonra kimi denildikte, (Ömer bin Hattabı) buyurdu.

Bir gün, hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömeri “radıyallahü teâlâ anhüma” göstererek, (Bu ikisi Peygamberlerden başka, Cennetteki insanların en üstünüdür) buyurdu.

Bir gün, Resûlullahın sağ yanına Ebû Bekr, sol yanına Ömer “radıyallahü teâlâ anhüma” geldiler. Mübarek elleri ile her birinin elinden tutup, mescid-i şerife girdi ve (Kıyamet günü, üçümüz böyle geliriz) buyurdu.

Bir gün hazret-i Ebû Bekrle hazret-i Ömeri görünce, (Bu ikisi benim gözüm ve kulağım yerindedir) buyurdu.

Bir gün bu ikisine karşı, (Beni ikiniz ile kuvvetlendiren Allahü teâlâya hamd olsun!) buyurdu.

Bir hadis-i şerifte, ikisine karşı, (İkinizin uyuştuğunuz her şeyde, sizden ayrılmam) buyurdu.

Deyleminin “rahime-hullahü teâlâ” bildirdiği ve Münavide yazılı hadis-i şerifte, (Her Peygamberin halîli vardır. Benim halîlim Ebû Bekrdir) buyurdu.

Bir hadis-i şerifte, (Her Peygamberin ümmeti arasından çok sevdiği kimseler vardır. Benim seçtiğim, Ebû Bekr ve Ömerdir) buyuruldu “radıyallahü teâlâ anhüma”.

Bir hadis-i şerifte, (Ümmetimden, lâ ilâhe illallah kelimesini istediğim gibi, Ebû Bekr ile Ömeri sevmelerini de istiyorum) buyurdu “radıyallahü teâlâ anhüma”.

İbni Adinin “rahime-hullahü teâlâ” bildirdiği ve Münavide yazılı olan hadis-i şerifte, (Ebû Bekr ile Ömeri sevmek imandır. Bunlara düşmanlık küfürdür) buyurdu. Bu hadis-i şeriften dolayı, âlimlerin hepsi, hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömere sövmek ve düşmanlık etmek küfür olduğunda söz birliğine varmışlardır ve Allahü teâlâ, şiîlere lanet etsin demişlerdir.

Bir hadis-i şerifte, (Ebû Bekrin imanı, bütün insanların imanları toplamı ile tartılsa, Ebû Bekrin imanı daha ağır gelir) buyuruldu “radıyallahü teâlâ anh”.

Hazret-i Ali buyuruyor ki (Hangi iyilikte birinciliği kazanmak istedimse, Ebû Bekri hepsinde kendimden ilerde buldum). Yine buyuruyor ki (Resûlullahtan sonra insanların en hayırlısı Ebû Bekr ile Ömerdir. Bir müminin kalbinde, benim sevgim ile Ebû Bekre ve Ömere düşmanlık birarada bulunamaz). Hazret-i Ali her hutbesinde, (Ya Rabbi! Hulefâ-i râşidîni ıslah ettiğin gibi, bizi de ıslah eyle!) derdi. Hulefâ-i râşidîn kimlerdir denildikte, gözleri yaşla dolup (Onlar, benim çok sevdiğim, Ebû Bekr ile Ömerdir) buyurdu.

Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dâima (Ebû Bekr bizim seyyidimizdir) derdi. Yine o, (Keşke Ebû Bekrin göğsünde bir kılı olsaydım) buyurdu. Yine o, (Cennette, her ân Ebû Bekri görmek isterim) derdi. Yine hazret-i Ömer, (Hiçbir iyilikte, Ebû Bekre yetişemedim) buyurdu.

Hazret-i Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh”, refeti, merhameti pekçok olduğu için, ona (Evvah) derlerdi “radıyallahü teâlâ anh”.
Cebrâil aleyhisselâmın Resûlullah ile konuştuğunu, yalnız hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” işitirdi.

Büyük âlim Bedreddin Mahmud bin Ahmed Ayni “rahime-hullahü teâlâ” (Zeynül-mecalis) kitabında diyor ki hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallâhu anh”, (İnsana zarar dilinden gelir) ata sözüne göre, Allahü teâlânın râzı olmadığı bir şeyi söylememek için, on iki sene mübarek ağzına taş koyardı. İslamiyete veya edebe uygun bir şey söyleyeceği zaman, taşı çıkarırdı. Yaz günlerinde oruç tutar, kış günlerinde tutmazdı. Allahü teâlâdan o kadar çok korkardı ki bir kuş görüp, (Ey kuş ne mutlu sana ki meyveleri yersin. Yapraklar arasında gölgelenirsin. Kıyamette hesaba çekilmezsin. Keşke Ebû Bekr de senin gibi olsa idi) demişti. Bir kere de, (Keşke bir yeşil ot olaydım. Hayvanlar beni yiyeydi. Böylece, kıyamet günü yaratılıp hesaba çekilmeseydim) buyurdu.

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” vefât edince, Ensar biraraya toplanıp, bizden bir emir, Muhacirlerden de bir emir olsun dediler. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh”, bunu işitince, hazret-i Ömeri “radıyallahü teâlâ anh” yanına alıp, oraya geldi ve (Halifeler Kureyş kabilesindendir) hadis-i şerifini okudu. Hazret-i Ömer de (Ey Ensar! Resûlullahın hazret-i Ebû Bekri imâm yaptığını unuttunuz mu? Hanginiz Ebû Bekrden daha üstün olduğunu söyleyebilir?) dedi. Ensarın hepsi birden (Ebû Bekrden daha üstün olmayı söylemekten Allahü teâlâya sığınırız) dediler. Hepsi Ebû Bekri “radıyallahü teâlâ anh” halife seçtiler. Hazret-i Ali ile hazret-i Zübeyr “radıyallahü teâlâ anhüma” orada yoktu. Ertesi gün bunlar da mescide gelip, Ashâb-ı kirâmın hepsi “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” hazret-i Ebû Bekri “radıyallahü teâlâ anh” söz birliği ile halife yaptı. Tefsir kitaplarında diyor ki: Feth sûresinin, (Arabdan size uymayanlara söyle…) mealindeki emri, hazret-i Ebû Bekrin hilafetinin hak ve doğru olduğunu göstermektedir. Çünkü, bu âyet-i kerime geldikten sonra, müslümanları kâfirlere karşı gaza etmeye çağırmak, hazret-i Ebû Bekrin “radıyallahü teâlâ anh” mürtedler ile gazaya çağırmasından sonra olduğu muhakkaktır. Bu âyet-i kerimede meâlen (Ona itaat ederseniz, Allahü teâlâ size sevap verir) buyuruluyor. Hazret-i Ebû Bekrin hilafeti “radıyallahü teâlâ anh” haksız olsa idi, ona itaat edenlere sevap verilir denilmezdi.

Emir Cemaleddin Yusuf Zâhirinin (Mevridil-letafe) kitabında diyor ki Allahü teâlâ, bütün insanlar arasında üç kimseye halife demiştir: Âdem aleyhisselâma, Davud aleyhisselâma ve hazret-i Ebû Bekre “radıyallahü teâlâ anh”.

Hazret-i Ebû Bekr, hazret-i Ömeri “radıyallahü teâlâ anhüma” hakim yaptı, hazret-i Osmanı “radıyallahü teâlâ anh” katib yaptı. Ebû Ubeyde “radıyallahü teâlâ anh” de emniyet amiri idi. Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” gümüş yüzüğünü parmağına taktı. Halife olunca da, ticaretini bırakmadı. Ashâb-ı kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” ticaret yapmasını uygun görmeyip, kendisine Beyt-ül-maldan günde yarım koyun ve senede 2500 akçe gümüş ve yazlık ve kışlık birer kat elbise verildi. Mîr’at-i kainat kitabından alınan yazı burada tamam oldu.
________________
Allahümme inni euzü-bike min azapil-kabri ve min azapinnar
ve min fitnetil mahya velmemati ve min fitnetil Mesihitteccal.

HAZRET-İ MUAVİYE “radıyallâhu anh”

Hazret-i Muaviyenin büyüklüğünü, üstünlüğünü, İslam âlimlerinin çoğu kitaplarında bildirmiş ve bu yazılarını âyet-i kerimelerle ve hadis-i şeriflerle ispat etmişlerdir. Aşağıda birkaç satır daha yazmak uygun görüldü. Bu yazılar, büyük İslam alimi İbni Hacer-i Mekki hazretlerinin (Tathirülcenan vellisan) kitabından tercüme edilmiştir. Bu kitap, ikinci defa olarak 1385 (m. 1965) yılında Mısırda basılmıştır. Beşinci sayfada buyuruyor ki:

Hazret-i Muaviyede “radıyallahü teâlâ anh”, müslümanlık şerefi ve Ashâbdan olmak şerefi ve hadis-i şeriflerde övülmüş olan Kureyş kabilesinden olmak şerefi ve Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” nikah ile akraba olmak şerefi toplanmıştır. Bu akraba olmak şerefi, o kadar yüksek bir şereftir ki böyle akraba olanların Cennette Resûlullahın yanında bulunacakları bildirilmiştir. Saydığımız üstünlüklerden herhangi birisi, bir müslümanda bulunursa, onu sevmek lazım gelir. Bu şereflerin hepsinin toplanmış olduğu bir Zâtın ise ne kadar çok sevileceğini, aklı ve insafı olan herkes kolayca anlar.

Ashâb-ı kirâm arasındaki ayrılıklar, dövüşmeler, birbirlerini sevmedikleri için değildi. Mesela, Hâlid ibni Velid ile Sad bin Ebû Vakkas “radıyallahü teâlâ anhüma” bir şey üzerinde uyuşamamışlardı. Bir kimse, Sad ibni Ebû Vakkasın yanında, Hâlid bin Velidi kötülemeye başladı. Sad ibni Ebû Vakkas, bunu hemen susturup, (Sus, ona bir şey söyleme! Aramızdaki ayrılık, din kardeşliğimizi bozmaz) buyurdu. Bunun gibi, hazret-i Ali, sokakta Zübeyr bin Avvam ile karşılaştı. Hazret-i Osman için olan bir şeyden dolayı, birbirleriyle sertçe söyleştiler. Zübeyrin oğlu Abdullah, bundan dolayı, hazret-i Aliyi sövmeye başlarken, babası çok kızdı ve oğlunu döğdü.

Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki (Ümmetimin azâbı dünyada verilir.) Yani dünyada ümmetimin arasında olan fitneler, sıkıntılar, günahlarının dökülmesine sebep olur. Bunun gibi, daha nice hadis-i şerifler bildiriyor ki Ashâb-ı kirâm arasındaki muharebeler, yalnız dünyada olan ayrılıktır. Ahirette, hepsine sevap, yani Cennet vardır. Ashâb-ı kirâmın her biri “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” her işinde, Allahü teâlânın rızasını, sevgisini kazanmaya çalışır ve Onun emrine uymak zannettikleri işe sarılırlardı. Ehl-i sünnet âlimleri “rahime-hümullahü teâlâ” söz birliği ile bildiriyor ki bir müslüman, büyük günah işleyince kâfir olmaz. O hâlde, hazret-i Ali ile muharebe eden Ashâb-ı kirâma “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” kâfir demek, lanet etmek, onları sövmek, hiç câiz olmaz.
Müslümanların en kıymetli ve temel iki kitabından biri olan (Müslim) sahihinde ve başka kitaplarda diyor ki hazret-i Muaviye “radıyallahü teâlâ anh”, Resûlullahın katibi idi. Yanında yazardı. Zeyd bin Sâbit “radıyallahü teâlâ anh” vahiy yazardı. Muaviye, hem vahiy, hem de mektup yazardı.

Abdullah ibni Mübarek “rahime-hüllahü teâlâ” buyuruyor ki (Hazret-i Muaviye “radıyallahü teâlâ anh”, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” yanında giderken, atının burnuna giren toz, Ömer bin Abdülazizden bin kere daha kıymetlidir). Buradan, hazret-i Muaviyenin ne kadar yüksek olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Hazret-i Muaviyenin “radıyallâhu anh” üstünlüğünü anlatmaya şu hadis-i şerif yetişir: Tirmüzi “rahime-hüllahü teâlâ” bildiriyor ki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu: (Ya Rabbi! Onu hadi ve mühti eyle!) Yani, Onu doğru yola ulaştır ve doğru yola ulaştırıcı eyle!)

Mucizelerine Ahmed’in, yoktur adedle hesap,
ettiler ama sahabe, ondan üç bini tadad.
Mucize, herkim nebidir, sıdkına olur delil,
şöyle ki gün olduğunu haber verir afitab.
Mucize, bir de görülse, yetişir tasdik için,
göstermiştir, hod Muhammed, mucizat-ı bi hesap.
Sıdkına Kuran yeter ki Hak sözüdür şüphesiz,
zira üstündür belâgatte, cümleye ol kitap.
Şöyle ki cin ve beşer mislini yapamadılar,
ta ki bildiler, kelamullah imiş bi irtiyab.

İYİ İNSAN OLALIM, HEP İYİLİK YAPALIM!

Allahü teâlâ, iyi insanı sever, Allahü teâlânın sevgisini kazanmak için çalışana (Sâlih insan), (İyi insan) denir. Allahü teâlânın sevgisini kazanmış olana (Velî), (Evliyâ) denir. Başkalarının da iyi insan olması için çalışan Velîye (Mürşid) denir. İyi insan olmak için, Allahü teâlâya karşı iyi olmak ve Peygamber efendimize karşı iyi olmak ve bütün insanlara karşı iyi olmak lâzımdır. Bir kimsede bu üç iyilikten biri bulunmazsa, buna iyi insan denilemez. Allahü teâlâya karşı iyi olmak, Onun var olduğuna, bir olduğuna, her şeyi Onun yarattığına, yaptığına inanmak demektir. Her insanın, her canlının ve her cansız cisimlerin ve kuvvetlerin yaptıkları her şeyi, O irâde edip, dileyip halk etmekte, var etmektedir. Muhammed aleyhisselâma karşı iyi olmak, Onun Allahü teâlânın Peygamberi olduğuna, bütün Peygamberlerin ve bütün insanların en üstünü, en kıymetlisi olduğuna ve her sözünü Allahü teâlâ tarafından söylediğine (îman etmek), inanmak ve Ona tâbi olmak, uymaktır. Onun sözlerine (Hadis-i şerif) denir. Ona inanmak ve uyabilmek için, Onun sözlerini, hareketlerini ve işlerini, iyi ve fenâ dediklerini öğrenmek lâzımdır. Yani (İlm) lâzımdır.

Müslümanın öğrenmesi lazım olan bilgilere (İslam ilimleri) denir. İslam bilgileri ikiye ayrılır: (Din bilgileri) ve (Fen bilgileri). Din bilgileri de ikiye ayrılır: (Beden bilgileri) ve (Kalp ile îman bilgileri). Beden bilgileri, yapılması iyi ve lazım [Farz] olan ve yapılması fenâ ve yasak [Haram] olan şeyleri bildiren ilimlerdir. Din ilimlerini Muhammed aleyhisselâm bildirdi. Bunlara (İslamiyet) denir. Beden bilgilerine (Ahkâm-ı ilâhiyye) veya (Ahkâm-ı İslâmiyye bilgileri) denir. İslamiyeti doğru olarak öğrenip anlatan ve kitaplarına yazan âlimlere (Ehl-i sünnet âlimleri) denir. Ehl-i sünnet âlimleri, bu ilimleri, (Kurân-ı Kerîm) den ve (Hadis-i şerif) lerden anlamışlar, kendi düşüncelerini karıştırmamışlardır. Kendi düşüncelerini de karıştıran âlimlere (Bidat ehli) veya (Dinde reformcu), yani sapık denir. Ehl-i sünnet âlimleri, ilmde (İctihad) derecesine yükselmiş olan mürşidlerdir. Zamanlarında mevcûd olan fen bilgilerine de aşinatırlar.
Bir Mürşid-i kamilin sohbetinde, yani yanında bulunup, ahkâm-ı İslâmiyye bilgilerini işiten kimse, hem ahkâm-ı İslamiyeyi öğrenir. Hem de, Onun mübarek kalbinden yayılan nurlara kavuşur. Bu nurların yayılmasına (Feyiz) denir. Güneş, dâima, gördüğümüz ziyaları neşrettiği, yaydığı gibi, (ultra-viyole) ve (infera ruj) dediğimiz, görülemeyen şualar da neşretmektedir. Göremediğimiz (Laser), (Röntgen), (Katod) ve (Ölüm) şuaları da vardır. Her birini hâsıl eden kaynakları vardır. Resûlullahın mübarek kalbinden dâima hâsıl olan, devamlı fışkıran, görünmeyen şualar da vardır. Bu şualara [ışınlara] (Nur) denir. Bu şualar, Ashâb-ı kirâmın, yani yanında bulunan müslümanların kalplerine, istidadları, yani alabilecekleri kadar geldi. Herkesin istidadı, İslamiyete uyduğu kadardır. Ashâb-ı kirâmın her biri, Ehl-i sünnet alimi idi. Her biri, kendisine gelen nurlardan, feyizlerden, Resûlullaha olan imanının ve muhabbetinin kuvveti kadar alabildi. Ebû Bekr-i Sıddîkın imanı ve sevgisi, hepsinden çok olduğu için, hepsinden çok feyiz aldı. Birisini sevmek, onun sevdiklerini sevmek, onu üzenleri sevmemek, her işinde ona tâbi olmak, hizmet etmektir. İnsanın kalbi, fosforesans madde gibidir. Aldığı nurları saçar. Ashâb-ı kirâmın kalplerinin saçtığı nurlar, Tabiînden, muhabbet sahiplerinin kalplerine girdi. Böylece, her asırdaki muhabbet sahipleri kendi mürşidlerinden, hem İslamiyeti öğrendiler. Hem de feyiz aldılar.

Bir kimsenin kalbi, kendi mürşidinin kalbine, Resûlullahtan gelmiş olan feyizlere kavuşursa, bunun imanı kuvvetlenir. İslamiyete uyması, ibâdet yapması kolay ve tatlı olur. Nefsi, günah, kötü arzularından vazgeçer. Aklı, ticaret, zıraat ile helal kazanmakla, fen, sanat, hukuk, cihat ve astronomi gibi dünya işleri, hesapları ile meşgul olur, herkesin müşküllerini çözer ise de, kalbinde bunların hiçbiri bulunmaz. İbâdetlerini ve her işi ve her iyiliği, yalnız Allahü teâlâ emrettiği için yapar. Başka bir menfeat düşünmez. Kalbine, ruh aleminin bilgileri gelir. Seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî “rahmetullâhi aleyh” böyle idi. İman ve fıkıh bilgilerinden ve her meslekten, her fenden sorulanlara verdiği cevaplar, dinleyenleri hayrette bırakırdı. Çalışarak, akıl ile öğrenilen din ve fen bilgilerine (İlim) denir. Mürşidin kalbine gelen bilgilere (Şuhûd) ve (Ahval) denir. Allahü teâlânın ve sıfatlarının şühuduna (Mârifet) denir. Allahü teâlânın mârifeti, yalnız Onun var olduğunu, âlemin yani her mahlukun yok olduklarını, aynadaki hayal gibi, bir görünüş olduklarını anlamaktır. Sıfatlarının mârifeti, hiçbir şeye benzemediklerini anlamaktır. Bu iki mârifete, (Mârifetullah) ve (Fenâ-fillâh) denir. Buna kavuşana (Ârif) denir. Ârif olan, kimseye kötülük yapamaz. Herkese hep iyilik yapar. Allahü teâlânın sevgili kulu, bir mürşid olur. Hem İslamiyet ilimlerini, hem de feyiz yayar. Bunun yaydığı ilimlere mürşid denmez. İlmi yayan insana mürşid denir. Yani mürşid, insan-ı kâmil demektir. Herkese, vatana, millete hayırlı, faydalı, olgun bir müslüman demektir. Mürşitten feyiz gelmesi için, İslamiyeti bilmek ve tatbik etmek [uymak] şarttır. Mesela, bir kadın İslamiyete uymak isterse, başını, saçını, kollarını, bacaklarını, yabancı erkeklere göstermemesi, sokağa çıkarken, yüzünden ve avuçlarından başka yerlerini örtmesi lâzımdır. İslamiyete uymayana feyiz gelmez. Hem de tövbe etmezse, Cehennem ateşinde yanacağı bildirildi. Gelen feyizlerden, kalbin alabilmesi için de, mürşidin kemâlini anlamak ve inanmak ve kendisini bunun için sevmek lâzımdır. Böyle sevene, mürşidin kitaplarını okurken de feyiz gelir. Sohbette mürşidi dinlerken veya kitabını okurken, feyiz almaya kavuşan kimse, mürşide uzaktan (Râbıta) yapınca, yani sûretini, yüzünü hayaline getirince [hatırlayınca] da feyiz alır. Eski mürşidlerin kabirlerini ziyaret edince, onlardan da feyiz alır.
_______________
Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ Âlihi ve Sahbihi ve sellim.

Benzer Yazıları Okumak İçin Tıklayınız

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler