ÖNSÖZ
Allahü teâlâ, dünyada bütün insanlara acıyor. Faydalı şeyleri herkese gönderiyor. Ahirette, Cehenneme gitmesi gereken müminlerden dilediğine ihsan ederek affedecek, Cennete kavuşturacaktır. Her canlayı yaratan, her varı, her ân varlıkta durduran, hepsini korku ve dehşetten koruyan yalnız Odur. Böyle bir Allah’ın şerefli ismine sığınarak, bu kitabı yazmaya başlıyoruz.

Allahü teâlâya hamd olsun! Onun çok sevdiği Peygamberi Muhammed aleyhisselâma salât ve selâm olsun! O yüce Peygamberin “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” temiz Ehl-i beytine ve âdil, sâdık Ashâbının her birine “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” hayırlı duâlar olsun!

Tezkire-i Kurtubi muhtasarında yazılı hadis-i şerifte, “Ashâbım arasında fitne çıkacaktır. Bu fitneye karışanları, benimle sohbetlerinin hatırı için, Allahü teâlâ affedecektir. Sonra gelenler, bu fitneyi dillerine dolayarak, körükliyecekler, bu yüzden Cehenneme gideceklerdir” buyuruldu. Hindistan’da, [m. 1624] yılında vefât eden, büyük İslam alimi İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârukî Serhendî “rahmetullâhi aleyh”, Ehl-i sünnet îtikadını ve müslümanlığın doğru yolunu ve tasavvufun İslam dininden ayrı bir şey olmadığını bildirmek için, her memlekete mektuplar yollamıştır. 500’den fazla olan bu mektupları, üç cilt olarak toplanmış ve basılmıştır. 2. cildin 36. mektubunda, Ashâb-ı kirâm arasındaki fitneyi uzun yazmaktadır.

III. halife hazret-i Osman “radıyallâhu anh” zamanında, Abdullah bin Sebe adındaki Yemenli bir yahudi, İslamda ilk olarak bölücülük fitnesini çıkardı. Buna aldananlar, Ashâb-ı kirâm arasına karıştılar. Tarih boyunca, masonlar ve yahudiler tarafından desteklendiler. Zaman zaman azarak, İslamiyeti içerden yıkmaya çalışmışlar ve çok müslüman kanı dökülmesine sebep olmuşlardır. Halbuki İslamiyet, birleşmeyi, kardeş gibi sevişmeyi emretmektedir.

Ashâb-ı kirâma “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” düşman olanlar, zamanla on iki fırkaya ayrıldı. Hepsi de, müslümanları aldatmak, parçalamak için, planlı olarak çalışıyorlar. Ashâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” birbirlerine düşman olduklarını söylüyor, o din büyüklerine, Hazret-i Ali’ye “radıyallahü teâlâ anh” uymadılar diyerek, çok kötü iftirâlar atıyorlar. Aydın din adamı, ilerici yazar gibi isimlere bürünen bu fitne ve fesadcılar, yalanlarını meydana çıkararak ve çirkin iftirâlarını çürüterek, müslümanları uyandırmaya çalışmakta olan Ehl-i sünnetin temiz hocalarına gerici, câhil diyorlar. Bu mübarek hocaları lekelemeye, gözden düşürmeye yelteniyorlar. Ashâb-ı kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”, bunların söğmeleri ile kıymetten düşmedikleri gibi, bu hocaların kıymetleri de, bunların saldırmaları ile artmakta, şanları, şerefleri yükselmektedir.

Din kardeşlerimizin, kardeşi kardeşten ayırmaya çalışan bu yıkıcıların yaldızlı iftirâlarına aldanmamaları için, 36. mektubu fârisîden türkçeye tercüme ederek (İslamda İlk Fitne) adını verdik. İnsaf ile okuyan kıymetli gençlerin saf ruhlarının ve temiz vicdanlarının, Ehl-i sünnetin haklı olduğunu göreceklerinden emin bulunuyoruz.
Allahü teâlâ, müslümanları parçalanmaktan korusun! Hepimizi, râzı olduğu, beğendiği, Ehl-i sünnetin doğru yolunda birleştirsin! İslam düşmanlarının yalanlarına aldanarak, tuzaklarına düşmekten korusun! Âmin.

Evliyânın efdali, Sıddîk-ı ekber, badehu Fâruk,
ve Zinnureynden sonra, Alidir ol Veliyullah.
Kalan Ashâbı hem ki cümlesinin zikri hayrolsun,
cemii Al-ü Ashâb-ı kirâmı severim fillâh.
Aşere-i mübeşşere ve Fâtıma, Hasan ve Hüseyin,
bu ümmetten bunlara Cennet ile neşhedü billah.
Ve gayri kimseye aynile Cennetlik denilmez ki
o gaybe hüküm olur, gaybi ne bilsin kimse gayrillah.
Ve Ashâb-ı kirâmın cümlesinden sonra ümmetten,
cemii Tabiîn olmuştur, efdalü Evliyâillah.

İSLAMDA İLK FİTNE

İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i elf-i sani şeyh Ahmed-i Fârukî Serhendînin “rahime-hullahü teâlâ” Mektûbâtından, ikinci cildin 36. mektubu, Ashâb-ı kirâmın büyüklüğünü ve Ehl-i sünnet mezhebi ile diğer bozuk mezheplerin Ashâb-ı kirâm hakkındaki sözlerini bildirmektedir. İslamiyette ilk kopan fitnenin şiilik olduğunu ve Ehl-i sünnet mezhebinin şiîler gibi taşkınlık yapmadığını, Hariciler gibi de, cahillik ve kısa görüşlülük yolunu tutmadığını göstermektedir ve Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimizin Ehl-i beytini meth eylemektedir.
Bu mektubumu yazmaya Besmele okuyarak başlıyorum. Allahü teâlâya hamd olsun! Onun sevgili Peygamberine salât ve selâm olsun! O yüce Peygamberin Ehl-i beytine ve Ashâbının hepsine ve bütün müminlere bizden iyi duâlar olsun!

Doğru yolda gidenleri sevmek, onlarla tanışmak ve görüşmek ve onlar gibi olmaya özenmek ve o büyüklerin sözlerini işitmek ve kitaplarını okumak, Allahü teâlânın nimetlerinin en büyüklerindendir ve Onun ihsanlarının en kıymetlilerindendir. Muhbir-i sâdık, yani hep doğru söyleyici olan Muhammed aleyhisselâm, (Elmer’ü mea men ehabbe) buyurdu. Yani, kişi, dünyada ve ahirette sevdiği ile beraber olur. Bunun için din büyüklerini seven kimse, onlar ile beraber olur. Onların Allahü teâlâya mânevî olan yakınlığında, onlar gibi olur. Hareketleri, sözleri iyi olan, yükselmeye elverişli olduğu anlaşılan kıymetli oğlum Hâce Şerefeddin Hüseyinin bildirdiğine göre, o büyük nimet, o çok güzel ahlak, sizde mevcuttur. Çeşitli işleriniz ve dağınık düşünceleriniz olduğu hâlde, o büyükleri unutmuyorsunuz. Dünya işleri etrafınızı sarmış iken, bu çok kıymetli nimeti elden kaçırmıyorsunuz. Bunun için, Allahü teâlâya çok hamd ve şükürler olsun! Çünkü, sizin saadetiniz, sizin nimetlere kavuşmanız, birçok kimsenin saadete kavuşmasına yol açar. Onların kurtulmasına, huzura kavuşmasına sebep olur. Yine o bildirdi ki bu fakirin yazılarını okuyormuşsunuz. Sözlerime kıymet veriyormuşsunuz. Kendilerine birkaç kelime yazarsanız çok faydalı olur dedi. Onun bu arzusunu yerine getirmek için, size birkaç kelime yazmaya kalktım.

Hindistan’da, bu günlerde herkesin ağzında (halifelik) kimin hakkı idi? Ashâb-ı kirâm şöyle idi, böyle idi, gibi sözler dolaşıyor. İslam bilgilerinin ince bir kolu olan bu konuda çok kimseler, kendi kısa akılları, bozuk görüşleri ile ulu orta konuşuyor ve yazıyorlar. Kendilerini haklı göstermek için, âyet-i kerimelere ve hadis-i şeriflere yanlış mânâlar vermekten çekinmiyorlar. İslam âlimlerinin, doğru ve haklı olan sözlerini örtbas etmeye çalışıyorlar. Bunun için, bu konuda birkaç satır yazmayı ve Ehl-i sünnet âlimlerinin doğru ve haklı sözlerini müslümanlara duyurmayı ve bozuk (bidat) fırkalarının yanlış yazılarını vesikalarla çürütmeyi, böylece, hakikati ortaya koymayı uygun gördüm.

Ey temiz ruhlu ve yüksek yaratılışlı kardeşim! Ehl-i sünnet mezhebinin âlimleri “rahime-hümullahü teâlâ”, söz birliği ile (Şeyhaynı üstün tutmak ve iki damadı sevmek lâzımdır) demektedir. Yani, hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömer, Ashâb-ı kirâmın hepsinden daha yüksektirler ve hazret-i Osman ile hazret-i Aliyi sevmek lâzımdır, dediler. Ehl-i sünnet ve cemaat denilen doğru yoldaki her müslümanın, bu ikisini üstün tutması ve o ikisini sevmesi lâzımdır.

Hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömerin üstün olduğunu Ashâb-ı kirâmın hepsi söz birliği ile bildirmiştir. Bu söz birliğini de, Tabiîn-i izâmin hepsi bize söz birliği ile haber vermiştir. Böyle söz birliği olduğunu, bize din imamlarımızın büyükleri, mesela İmâm-ı Şâfiî bildirmektedir. İtikatta mezhebimizin iki imâmindan biri olan Ebül Hasan-ı Eş’arî hazretleri buyuruyor ki: (Ebû Bekr ile Ömerin, bütün ümmetin en yükseği oldukları katidir). Hazret-i Alinin “radıyallâhu anh”, halife iken ve memleketin idaresi ve kuvveti elinde iken, Ashâbından büyük bir cemaate karşı (Ebû Bekr ile Ömer, bu ümmetin en üstünüdürler) buyurduğunu, İmâm-ı Zehebi yazmaktadır ve bu üstünlüğün tevatür yolu ile bizlere geldiğini bildirmektedir. Hazret-i Ali “radıyallâhu anh” buyurdu ki: (Peygamberimizden “sallallâhü aleyhi ve sellem” sonra, insanların en üstünü Ebû Bekrdir. Ondan sonra Ömerdir. Ondan sonra da, bir başkasıdır.) Dinliyenler arasında bulunan oğlu Muhammed bin Hanefiye (Ömerden sonra üstün olan sensin!) deyince, hazret-i İmâmin (Ben ancak müslümanlardan birisiyim) dediğini, İmâm-ı Buhârî haber vermektedir. Ebû Bekr ile Ömerin en üstün olduklarını haber veren güvenilir, sağlam kimseler o kadar çoktur ki tevatür hâlini almış, inanmak zaruri olmuştur. Buna inanmayan, ya cahildir veya koyu müteassıb ve inatcıdır. Şiî âlimlerinin büyüklerinden olan Abdürrezzak bin Ali Lahici ([m. 1642] de öldü), bu hakikatin pek açık olduğunu görerek, inkâr edememiş, bu iki imâmin en üstün olduklarını bildirmiş ve (İmâm-ı Ali, Ebû Bekrle Ömerin, kendisinden daha yüksek olduğunu söylediği için, ben de onun gibi söylerim. İkisinin de daha yüksek olduklarına inanırım. Eğer hazret-i Ali, onların daha yüksek olduğunu söylemeseydi, ben de söylemezdim. Hazret-i Aliyi sevdiğim için, onun gibi söylerim. Onu çok sevdiğim hâlde, onun gibi söylemez isem, günah işlemiş olurum) demiştir.

Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” iki damadının, yani hazret-i Osman ile hazret-i Alinin halife oldukları zamanda fitneler çıktığı için ve müslümanların işlerinde karışıklık çoğaldığı için, insanların kalbinde kırıklık, soğukluk hâsıl olmuştu. Aralarına düşmanlık ve geçimsizlik girmişti. Bunun için, Ehl-i sünnet ve cemaat âlimleri, Hateneyni yani iki damadı sevmek lazım geldiğini bildirmişlerdir. Böylece, bir câhilin çıkıp da, Resûlullahın Ashâb-ı kirâmına dil uzatmasını önlemişlerdir. Resûlullahın halifelerinden, vekillerinden birine düşmanlık edilmesine fırsat bırakmamışlardır.

Görülüyor ki hazret-i Aliyi “radıyallâhu anh” sevmek, Ehl-i sünnet olmak için şarttır. Hazret-i Aliyi sevmeyen, Ehl-i sünnet değildir. Buna Hârici denir. Hazret-i Aliyi sevmekte taşkınlık eden, sevmekte aşırı yol tutan, onu sevmek için, Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” Ashâbına sövmek lâzımdır diyen, bunun için Ashâb-ı kirâma “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” dil uzatarak, Ashâb-ı kirâmın ve Tabiîn-i izâmin ve Selef-i sâlihinin yollarından sapan kimseye sapık denir. Görülüyor ki hazret-i Aliyi sevmekte, bunlar aşırı gitmekte, taşkınlık yapmaktadır. Hariciler ise, Hazret-i Ali’ye düşman olmakta, o, Allah’ın arslanının kıymetini anlamamaktadır. (Ehl-i sünnet) ise, her iki tarafa sapmamış, orta yoldan gitmiştir. Hak da, aşırı sağa ve sola sapanda değil, elbette doğru yolda gidendedir. Sağa, sola taşmak, elbette çirkin ve tehlikelidir. Ahmed ibni Hanbel “rahime-hullahü teâlâ” haber veriyor ki hazret-i Ali buyurdu ki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimiz bana dedi ki: (Ya Ali! Sen Îsâ aleyhisselâma benzeyeceksin. Yahudiler ona düşman oldular. Annesi hazret-i Meryem’e iftirâ ettiler. Hıristiyanlar ise, onu aşırı severek, olmayacak dereceye yükselttiler. Yani, Allah’ın oğlu dediler). Hazret-i Ali, bundan sonra buyurdu ki: Benim yüzümden iki çeşit kimseler helak olacaklardır. Birisi, beni sevmekte taşkınlık yapanlar ve bende olmayan şeyleri bana söyleyerek, aşırı övenlerdir. İkincisi, bana düşman olanlar ve düşmanlık ederek iftirâ yapanlardır. Görülüyorki Hariciler, yahudilere benzetilmektedir. Sevmekte taşkınlık yapanlar da, hıristiyanlar gibi olmaktadır. Bunların ikisi de, doğru yoldan ayrılmıştır. Ehl-i sünnet için, hazret-i Aliyi sevmezler demek, onu şiîler sever sanmak büyük, çok çirkin bir cahilliktir. Şunu iyi anlamalıdır ki sapık demek, hazret-i Aliyi sevmek demek değildir. Resûlullahın üç halifesine düşman olmak demektir. Ashâb-ı kirâmı kötülemek, onlara dil uzatmak kötüdür. İmâm-ı Şâfiî “rahmetullâhi aleyh” buyuruyor ki: Nazım:

Muhammed aleyhisselâmın Âlini sevmek şiilik ise,
Ey ins ve cin biliniz ki ben şiiyim.

Yani şiîler, şiiliğin, Muhammed aleyhisselâmın Alini, yani Ehl-i beytini sevmek olduğunu söylüyorlar. Eğer şiilik, onları sevmek ise, şiîler başımızın tacı olur. Fakat, Ehl-i beytten başkasına düşmanlık etmek doğru değildir.
(Hazret-i Ali ile Fâtımaya ve çocuklarına “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” (Âl-i Resûl) veya (Ehl-i Beyt) denir).
Resûlullahın Ehl-i beytini doğru ve uygun olarak sevenler, elbette Ehl-i sünnettir. Ehl-i beytin yolunda olan, elbette bunlardır. Ehl-i beyti seviyoruz ve onların yolunda gidiyoruz diyen, eğer diğer Ashâba düşmanlık etmese ve Ashâb-ı kirâmın hepsine saygı ve sevgi gösterse ve Ashâb-ı kirâm arasındaki muharebelerin iyi sebeplerden meydana geldiğine inansa (Ehl-i sünnet) olur. Sapık yolda olmaktan kurtulur. Çünkü, Ehl-i beyti sevmemek, (Hârici) olmaktır. Hem Ehl-i beyti sevmek, hem de Ashâb-ı kirâma saygı göstermek, hepsini sevmek, Ehl-i sünnet olmaktır. Görülüyor ki mezhepsizlik, Resûlullahın Ashâb-ı kirâmına düşmanlık etmekten doğmaktadır. Çünkü, Ehl-i beyt de, Ashâb-ı kirâmdandır. Sünnilik ise, Ashâb-ı kirâmın hepsini sevmektir. Aklı olan, insaflı olan bir kimse, Ashâb-ı kirâma düşmanlık etmeyi, onları sevmekten daha üstün tutmaz. Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” sevdiği için, Onun Ashâbının hepsini sever.

Bâzıları, Ehl-i sünnetin Ehl-i beyte düşman olduklarını söylüyor. Bu çok yanlış ve pek çirkin sözlerine ne kadar şaşılsa yeridir. Çünkü, Ehl-i beyti sevmek, Ehl-i sünnetin imanla gitmesine alâmettir. Ehl-i sünnet âlimleri, son nefeste imanla gitmek için, Ehl-i beyti çok sevmek lâzımdır demişlerdir. Bu fakirin (yani İmâm-ı Rabbânî’nin) babası çok âlim idi. Zâhir ve bâtın ilimlerinde pek derin idi. Herkese, durmadan, Ehl-i beytin sevgisini aşılardı. Onları sevmek, son nefeste imanla gitmeye yardım eder, buyururdu. Babâmin ölüm hastalığında yanında idim. Son dakikaları gelmişti. Dünya ile ilişiği az kalmıştı. Ehl-i beyti çok seviniz dediği zamanları hatırlattım. Şimdi, bu sevginiz ne kadardır diye sordum. Kendinden geçmek üzere iken (Ehl-i beytin sevgisi deryasına dalmış bulunuyorum) buyurdu. Böyle cevap verdiği için, Allahü teâlâya hamd-ü sena etmiştim. Ehl-i beyti sevmek, Ehl-i sünnetin sermayesidir. Bunu anlayamıyorlar. Ehl-i sünnetin doğru ve yerinde olan sevgisini bırakarak, taşkın, aşırı bir yola sapıyorlar. Aşırı ve taşkın olmayan sevginin kıymeti olmaz sanarak, Ehl-i sünnete hârici damgasını vuruyorlar. Aşırı gitmek ile aşağı kalmak arasında doğru ve uygun bir yol bulunduğunu, hak ve doğru yolun, böyle olduğunu anlayamıyorlar. Aşırı yüksek ile pek alçak iki bozuk yol arasındaki hak ve doğru olan orta yolu bulmak şerefi, Ehl-i sünnet âlimlerine nasip olmuştur. Ehl-i sünnet âlimlerinin bu doğru yolu bulmak için, durmadan, usanmadan yaptıkları çalışmalara, Allahü teâlâ bol bol mükafat versin. Şiîler de biliyor ki haricilerle, yani hazret-i Alinin ve evlatlarının düşmanları ile Ehl-i sünnet dövüştü. Ehl-i beytin düşmanlarının cezalarını verenler, Ehl-i sünnet idi. O vakit şiîler yok idi. Olsa da, yok denecek kadar az idi. Yoksa bunlar, Ehl-i sünnete, Ehl-i beyti sevdikleri için şiî mi diyorlar? Bunun için, haricileri dağıtanları, kaçıranları şiî mi sanıyorlar? Çok şaşılır ki; Ehl-i sünnete bâzen hârici diyorlar. Muhabbetlerinin aşırı, taşkın olmadığını görünce hârici sanıyorlar. Ehl-i beyte olan, o büyüklere uygun, yakışan sevgiyi gördükleri zaman da, Ehl-i sünneti şiî sanıyorlar. Bunun içindir ki çok câhil olduklarından, Ehl-i sünnet âlimlerinden Ehl-i beytin muhabbetini işitince, bunları kendilerinden sanıyorlar. Muhabbette taşkınlık yapılmamasını söyleyen ve üç halifeyi de sevdirmeye çalışan Ehl-i sünnet âlimlerine de, hârici diyorlar. Bunların, Ehl-i sünnet âlimlerine olan haksız ve yersiz sözlerine yazıklar olsun. Hazret-i Ali’ye “radıyallâhu anh” olan muhabbetin aşırı ve taşkın olmasından dolayı, hazret-i Aliyi sevmek için, üç halifeye ve Ashâb-ı kirâmdan çoğuna düşman olmak lâzımdır, diyorlar. İnsaf etsinler, böyle muhabbet olur mu?
Resûlullahın halifelerine düşman olmak ve Onun Ashâb-ı kirâmını sövmek ve kötülemek şart tutulan bir çılgınlığa, muhabbet ismi verilebilir mi? Ehl-i sünneti beğenmemelerinin, çok çirkin sözlerle kötülemelerinin biricik sebebi, Ehl-i sünnetin, Ehl-i beyt sevgisine Ashâb-ı kirâmın hepsinin sevgisini de katmasıdır. Ashâb-ı kirâm arasındaki ayrılıkları, muharebeleri bildiği hâlde, onların hiç birini kötülememesidir. Ehl-i sünnet, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” sohbetinin kıymetini ve şerefini anlayarak, Ashâb-ı kirâmın kötü düşünüşten, inattan, birbirini çekememekten kurtulduklarını, tertemiz olduklarını bildirmekte, her birinin üstün, kıymetli olduğunu söylemektedir. Bununla beraber, bu muharebelerde, haklı olana haklı, yanlış olana hatalı demiştir. Fakat, bu hataların, nefsin isteklerinden, kötü arzularından hâsıl olmadığını, rey ve ictihad ayrılığı olduğunu beyan eylemişlerdir. Ehl-i sünnet de, Ashâb-ı kirâmın çoğuna düşmanlık etse idi ve bu din büyüklerini kötüleseydi, hoşlarına giderdi. O zaman, Ehl-i sünnete dil uzatmazlardı. Bunun gibi haricilerin de, Ehl-i sünneti sevmeleri için, Ehl-i sünnetin de, Ehl-i beyte düşman olması lâzımdır. Ya Rabbi! Sen bize doğru yolu gösterdikten sonra, kalplerimizi kaydırma! Sonsuz rahmet hazinelerinden bizlere de ihsan et! İyilikleri veren ancak sensin.

Ehl-i sünnet âlimlerinin büyükleri buyuruyor ki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimizin Ashâb-ı kirâmı, birbirleri ile muharebe ederken üç fırkaya ayrılmışlardı:

1 — Birinci fırkada bulunan Ashâb-ı kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”, olayları inceliyerek, hazret-i Ali yanında bulunanların haklı olduğunu ictihad ettiler.

2 — İkinci fırkadakiler, karşı taraftakilerin haklı olduğunu, ictihad ile anladılar.

3 — Üçüncü fırkada olanlar, durakladılar. Bir tarafın haklı olduğunu gösteren ictihada varamadılar.

Birinci fırkada olan Ashâb-ı kirâmın, kendi ictihadlarına uyarak, Hazret-i Ali’ye yardım etmeleri vâcib oldu. İkinci fırkada bulunan Ashâb-ı kirâmın da, kendi ictihadlarına uyarak, karşı tarafa yardım etmeleri lazım oldu. Üçüncü fırkada olanların, bu işe karışmaması lazım oldu. Bir tarafa yardım etmeleri hata olurdu. Her üç fırkada bulunanlar da, kendi ictihadlarına göre hareket ettiler. Her biri, kendilerine lazım ve vâcib olanı yaptılar. O hâlde, böyle yaptıkları için ne diyebiliriz? Hangisine dil uzatabiliriz? İmâm-ı Şâfiî “rahmetullâhi aleyh” buyuruyor ki (Allahü teâlâ, bu kanlara ellerimizi bulaştırmaktan bizleri korudu. Biz de dillerimizi karıştırmaktan korumalıyız). Ömer bin Abdülazizin de böyle söylediği haber verilmiştir. Bu sözden anlaşılıyor ki bu üç fırkada bulunan Ashâb-ı kirâmın hiçbirine haklı idi, yanıldı gibi söylememiz doğru değildir. Hepsi için de, yalnız iyi olduklarını söylememiz lâzımdır. Hadis-i şerifte de böyle buyuruldu. (Ashâbım anıldığı zaman, dilinizi koruyunuz) hadis-i şerifi gösteriyor ki Ashâbım anıldığı zaman, birbirleri ile olan muharebeleri söylenildiği zaman kendinizi koruyunuz. Bir kısmını beğenip, ötekilerini kötülemekten sakınınız! Bu emre uymak lâzımdır. Bununla beraber, Ehl-i sünnet âlimlerinin çoğunun anladığına göre, hazret-i Ali ile birlikte olanlar, haklı idi. Karşı tarafta bulunanlar hataya düşmüştü. Fakat bu hataları, ictihad hatası olduğu için bir şey denemez. O büyüklere dil uzatmamıza sebep olamaz. Hata edenler de, haklı olanlar gibi, kötülenemez ve aşağılanamaz. O muharebeler yapılırken, hazret-i Alinin “radıyallâhu anh” (Kardeşlerimiz bize uymadı. Onlar kâfir değildirler. Fasık da olmadılar. Çünkü, anladıklarına göre ictihad ettiler. Kâfir ve fasık olmazlar) buyurduğu haber verilmektedir. Görülüyor ki Ehl-i sünnet de ve şiîler de, hazret-i Ali ile harp edenlerin hata ettiklerini, hazret-i Alinin haklı olduğunu söylemektedir. Lakin, Ehl-i sünnet âlimleri, bu hatanın, görüş, anlayış hatası olduğunu, bundan başka bir şey söylenemeyeceğini bildiriyor. O büyüklere dil uzatmaktan, onları kötülemekten kaçınmak lâzımdır diyorlar ve insanların en hayırlısının sohbetinin şerefini, hakkını gözetmeliyiz buyuruyorlar. Çünkü Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyuruyor ki: (Ashâbımın hakkını gözetmekte, Allahü teâlâdan korkunuz! Benden sonra, onlara dil uzatmayınız!). Bu emrin ehemmiyetini göstermek için iki kere tekrar buyuruyor. Bir hadis-i şerifte de, (Ashâbımın hepsi gökteki yıldızlar gibidir. Hangi birisine uyarsanız, hidayete, saadete kavuşursunuz!) buyuruldu. Ashâb-ı kirâmın her birini büyük bilmek, hepsine saygı göstermek lazım geldiğini gösteren, başka çok hadis-i şerifler de vardır. Bunun için, hepsini kıymetli, üstün tutmamız lâzımdır. Onların ufak tefek hatalarının da, iyi niyetlerle yapıldığını düşünmeliyiz. Ehl-i sünnet mezhebi böyledir.

Bâzıları, burada taşkınlık gösteriyor. Hazret-i Ali ile harp edenlere kâfir diyorlar ve söylenemeyecek çirkin kelimeleri ve iğrenç, bayağı sözleri ağızlarına alıyorlar. Dillerini kirletiyorlar. Böyle davranışları ile eğer hazret-i Alinin haklı olduğunu ve onunla harp edenlerin yanıldıklarını anlatmak istiyorlarsa, bunu bildirmek için, Ehl-i sünnet gibi söylemeleri yetişir. Adalete, insafa yakışan yol da öylece anlatmaktır. Bu din büyüklerini kötülemek ve onlara sövmek, din ve mezhep olmaz. Bunlar, bu kötü yolu kendilerine din ve mezhep ediniyor. Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ashâbına düşmanlık etmeyi, sövmeyi, din ve îman sanıyorlar. Bu nasıl dindir ve nasıl mezheptir ki imanlarının temeli, Resûlullahın Ashâbına “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” sövmek olmaktadır.
Bir hadis-i şerifte, (Müslümanlar 73 fırkaya ayrılacaklardır. Bunlardan 72’si, bozuk inanışlarından dolayı, Cehenneme gidecektir. Yalnız birisi kurtulacaktır) buyuruldu. Bu 72 bidat fırkasından her biri, çeşitli bidatler meydana çıkararak, Ehl-i sünnetten ayrıldılar. Bu 72 fırkanın en aşağısı, en bozuğu, Ashâb-ı kirâma düşmanlık yapanlar oldu. 73. kurtuluş fırkası olan Ehl-i sünnetten en çok uzaklaşan, en fazla sapıtan, bunlar oldu. Din büyüklerine sövmeyi, bunlara lanet etmeyi, imanlarının, mezheplerinin temeli sanan kimselerin haklı olmakla, doğrulukla ne bağlılığı olabilir. Bunlar, zamanla on iki fırkaya ayrıldı. Hepsi birbirini beğenmiyor ise de, hepsi de Ashâb-ı kirâma kâfir demekten çekinmemektedir. Hulefâ-i râşidîne sövmek ibâdet olur, diyorlar. Bununla beraber, kendilerine rafızi dedirtmekten kaçınıyorlar. Rafıziler bizden başkalarıdır, diyorlar. Çünkü rafızilerin kıyamette azap göreceklerini bildiren hadis-i şerifler olduğunu kendileri de bilmektedir. Rafızi isminden kaçındıkları gibi, keşke bu kelimenin mânâsından da sakınsalardı ve Resûlullahın Ashâb-ı kirâmına düşmanlık etmeselerdi çok iyi olurdu. Hindistan’daki hindular da kendilerine hindu diyor. Kâfir demiyorlar. Kendilerini kâfir bilmiyorlar. Darülharbde bulunanların kâfir olduğunu söylüyorlar. Çok yanılıyorlar. Her iki memlekette bulunanları da kâfirdir. Gittikleri yol küfür yoludur.

Bunlar, acaba Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ehl-i beytini de kendileri gibi mi sanıyorlar? Onları da, Ebû Bekr ile Ömere “radıyallâhu anhüma” düşman mı biliyorlar? Böyle sanmaları, Ehl-i beytin büyüklerini münâfık, ikiyüzlü bilmek olur. Hazret-i Alinin “radıyallâhu anh” diğer üç halife ile tam otuz sene idare yollu görüştüğünü, onlara olan düşmanlığını sakladığını ve hakları olmadığı hâlde, onları üstün tuttuğunu, onlara saygı gösterdiğini söylüyorlar. Bu sözlerine ne kadar şaşılsa yeridir. Bunlar, Ehl-i beyti, Resûlullahı sevdikleri için seviyor iseler, Resûlullahın düşmanlarını da düşman bilmeleri lazım gelirdi ve Resûlullahın düşmanlarına, Ehl-i beytin düşmanlarından daha çok söğmeleri ve lanet etmeleri icap ederdi. Halbuki bunların, Resûlullahın en büyük düşmanı olan ve Onu çok inciten ve sayısız sıkıntılar yapan Ebû Cehle sövdükleri ve lanet ettikleri, onun kötülüğünü anlattıkları, hiç görülmemiş ve işitilmemiştir. Resûlullahın en çok sevdiği hazret-i Ebû Bekri, kendi bozuk görüşleri ile Ehl-i beytin düşmanı sanıyorlar. Bu yüzden ona söğüyor ve kötülemek için ağızlarına geleni söylüyorlar. Şanına yakışmayacak şeyleri iftirâ ediyorlar. Bu nasıl dindir ve mezheptir? Allah göstermesin! Hazret-i Ebû Bekrin ve hazret-i Ömerin ve bütün Ashâb-ı kirâmın “Rıdvânullahi aleyhim ecma’în”, Resûlullahın Ehl-i beytine “radıyallâhu anhüm” düşman olacakları, hiç düşünülebilirmi? Bu insafsızlar, saygısızlar, keşke Ehl-i beytin düşmanlarına söğselerdi. Sahabe-i kirâmın büyüklerinin isimlerini söylemeselerdi, din büyüklerini kötü sandıracak hâle düşmeselerdi, çok iyi olurdu. Böyle yapsalardı, Ehl-i sünnet ile aralarında ayrılık kalmazdı. Çünkü, Ehl-i sünnet de, Ehl-i beytin düşmanlarını düşman bilmekte ve onları kötülemekte ve sövmektedir. Ehl-i sünnetin çok ince, çok güzel bir sözü de şudur ki çeşit çeşit küfürlere dalmış olan belli bir kimsenin bile Cehenneme gideceğini söylememelidir. Tövbe edebilir, tekrar müslüman olabilir derler. Böyle kimselere de, ismini söyleyerek lanet etmeye izin vermezler. Adını söyleyerek, belli bir kâfire lanet etmemelidir. Kâfirlere lanet olsun demelidir, derler. Ölürken imansız gittiği kesin olarak bilinen kimselere lanet olunabilir derler. Bunlardan bâzıları, sıkılmadan, çekinmeden hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömere lanet ediyorlar ve Sahabe-i kirâmın büyüklerine dil uzatıyor, onlara söğüyorlar. Allahü teâlâ, bu zevallıların doğru yola gelmelerini, bu yanlış, bozuk yoldan kurtulmalarını nasip eylesin! Âmin.

Bu konuda, Ehl-i sünnet ile bunlar arasında iki büyük ayrılık vardır:

1 — Ehl-i sünnet âlimlerine göre, dört halifenin de hilafetleri haktır, doğrudur. Çünkü, gaybdan haber veren hadis-i şeriflerden birisinde, (Benden sonra hilafet otuz senedir) buyuruldu. Yani tam, kâmil hilafet otuz senedir. Bu otuz sene hazret-i Alinin hilafeti ile tamam oldu. Bu hadis-i şerif, dört halifenin de haklı olarak halife olduklarını göstermektedir ve halifelik sıraları da haklıdır. Ehl-i sünnet olmayanlardan bir kısmı, üç halifenin haksız olarak halife olduklarını söylüyorlar. Hilafeti, güç kullanarak, zorla aldıklarını zannediyorlar. Yalnız, hazret-i Ali haklı olarak halife olmuştu, diyorlar. Hazret-i Alinin diğer üç halife zamanında ses çıkarmaması, onlara itaat etmesi, ortalığı idare etmek, fitne çıkarmamak içindi diyorlar. Peygamber efendimizin Ashâb-ı kirâmının, birbirleriyle yalandan ahbablık ettiklerini, ikiyüzlü olduklarını sanıyorlar. Geçinmek için birbirlerine dost göründüklerine inanıyorlar. Çünkü, bunların söylediğine göre, hazret-i Alinin halife olmasını isteyenler, üç halifenin adamları ile istemeyerek arkadaşlık etmiş ve olduğu gibi görünmemişlerdir. Onlar da, hazret-i Aliyi sevmedikleri hâlde, güleryüz göstermişler, düşmanlıklarını gizlemiş, dost olarak görünmüşlerdir. Bunların söylediğine göre, Ashâb-ı kirâmın hepsi ikiyüzlü ve yalancı olmaktadır. İçlerinde olanın aksini göstermişlerdir. Bunlara göre, Muhammed aleyhisselâmın Ümmetinin en kötüleri, Ashâb-ı kirâm olmaktadır. Sohbetlerin, toplantıların en kötüsü de, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” sohbeti olmaktadır. Çünkü, bu kötü huylar, onlara, Onun sohbetinden, Onun nasihatlarından gelmiş oluyor. Dünyanın en kötü zamanı Ashâb-ı kirâmın zamanı olmaktadır. Çünkü: ikiyüzlülük, düşmanlık, birbirini çekememek, kin tutmak ile yaşamış oluyorlar. Halbuki Kurân-ı Kerîmde, Feth sûresinin son âyetinde meâlen, (Onlar birbirlerine karşı çok merhametlidirler) buyuruldu. Böyle kötü inanışlardan Allahü teâlâya sığınırız. Bu ümmetin önde gelenleri, en üstünleri böyle kötü huylu olurlarsa, sonra gelenlerde hiç iyilik bulunabilir mi? Acaba, Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” sohbetinin üstünlüğünü ve ümmetin iyiliğini bildiren âyet-i kerimeleri ve hadis-i şerifleri işitmemişler mi? Yoksa bunlara inanmıyorlar mı? Kurân-ı Kerîmi ve hadis-i şerifleri bizlere Ashâb-ı kirâm ulaştırdı. Ashâb-ı kirâm kötülenirse, onların bizlere bildirdiği din de kötülenmiş olur. Allahü teâlâ, böyle bozuk sözlerden, çirkin inanışlardan bizleri korusun! Böyle sözlerle, İslamiyeti yıkmaya uğraştıkları anlaşılıyor. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ehl-i beytini sevmek maskesi altında, İslamiyeti bozmaya çalışıyorlar. Resûlullahın İslamiyetini yok etmek gayesinde oldukları anlaşılmaktadır. Allahü teâlâ, yurdumuzdaki müslümanları aldanmaktan korusun! Keşke hazret-i Aliyi “radıyallâhu anh” sevenlere saygı gösterselerdi. Onları münâfık, ikiyüzlü bilmeselerdi. Hazret-i Aliyi sevenler ile ona karşı olanların birbirleriyle yalandan arkadaşlık ettikleri, 30 sene birbirlerini aldattıkları söylenirse, bunların hangisinde iyilik kalır? Bunların hangisinin sözüne güvenilebilir? Hazret-i Ebû Hüreyreye “radıyallâhu anh” sövüyorlar, onu kötülüyorlar. Onu kötülemekle, İslamiyetin emirlerinin, yasaklarının yarısını kötülemiş, çürütmüş olduklarını anlayamıyorlar. Çünkü, müctehid olan derin âlimler buyuruyorlar ki İslamiyetin emirleri ve yasakları 3.000 hadis-i şeriften çıkarılmıştır. Yani ahkâm-ı İslamiyeden 3000’i, hadis-i şeriflerden anlaşılmıştır. Bu hadis-i şeriflerden 1500 tanesini hazret-i Ebû Hüreyre haber vermiştir. Bunun için, onu kötülemek, ahkâm-ı İslameyenin yarısını çürütmek, kıymetten düşürmek olur. İmâm-ı Buhârî buyuruyor ki İslam âlimlerinden 800’den fazla kimse, hazret-i Ebû Hüreyreden hadis-i şerif alıp bildirmiştir. Bunlardan çoğu Ashâb-ı kirâmdan ve Tabiîn-i izamdan idi. Mesela Abdullah ibni Abbas ve Abdullah ibni Ömer ve Cabir bin Abdullah ve Enes bin Mâlik hazretleri, hazret-i Ebû Hüreyreden hadis-i şerif nakletmişlerdir “radıyallâhu anhüm”. Hazret-i Ebû Hüreyre’yi kötüliyen bir hadis-i şerif söylüyorlar ve bunu hazret-i Ali haber verdi diyorlar. Bu sözleri uydurmadır. Bu sözün iftirâ olduğunu derin âlimler meydana çıkarmıştır. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimizin Ebû Hüreyrenin ilminin, zekasının artması için duâ buyurduğunu bildiren hadis-i şerif âlimler arasında meşhurdur ve Buhârî-i şerifte (kitabül ilim) kısmında yazılıdır. Şöyle ki: Ebû Hüreyre “radıyallâhu anh” buyuruyor ki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimizin yanında oturuyorduk. Buyurdu ki (İçinizden hanginiz elbisesini çıkarıp yere yayar? Bazı şeyler söyleyeceğim. Sonra elbisesini toplayıp, katlasın, sözlerimi hiç unutmaz). Paltomu çıkarıp yaydım. Resûlullah efendimiz dilediğini söyledi. Paltomu giydim. Göğsümü kapadım. Bundan sonra, işittiğim hiç bir şeyi unutmadım. Hazret-i Ebû Hüreyre gibi bir din büyüğünü, Hazret-i Ali’ye düşman sanarak o mübarek Zâtı söğüp kötülemek ne kadar insafsızlıktır. Bu taşkınlıklar, hep aşırı sevmekten ileri gelmektedir. Nerede ise imanları gidecek. Eğer onların zannettiği gibi hazret-i Alinin üç halifeye istemeyerek itaat ettiğini, iki yüzlü olarak geçindiğini düşünsek bile onun iki halifeyi öven sözleri her tarafa yayılmış bulunmaktadır. Bu sözlerine ne diyecekler? Mesela, hazret-i Alinin “radıyallâhu anh” halife iken ve memleket idaresi elinde iken, üç halifenin haklı ve doğru olarak halife olduklarını bildirdiğini bütün kitaplar yazmaktadır. Buna ne cevap verecekler? Çünkü ikiyüzlülük, nihâyet kendi hakkı bildiği hilafeti istememek ve üç halifenin haksız olarak halife olduklarını söylememektir. Üç halifenin hilafetlerinin doğru olduğunu söylemek ve hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömerin müslümanların en üstünü olduklarını bildirmek, hiç de ikiyüzlülük olmayıp, bir hakikati ortaya koymaktır. Bundan başka, üç halifenin ve daha birçok Sahabinin üstünlüklerini bildiren ve dünyanın her tarafına yayılmış olan sahih ve sağlam hadis-i şerifler vardır. Ashâb-ı kirâmdan birçoğunun Cennete gideceği, hadis-i şeriflerde isimleri ile müjdelenmiştir. Bu hadis-i şeriflere ne diyecekler? Çünkü, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” ikiyüzlülük yapacağını söylemek hiç câiz değildir. Her Peygamberin, her hakikati olduğu gibi bildirmesi lâzımdır. Ashâb-ı kirâmı öven âyet-i kerimelere acaba ne diyecekler? Âyet-i kerimelerde ikiyüzlülük hiç düşünülemez. Allahü teâlâ, insaf versin! Aklı olan herkes bilir ki ikiyüzlülük çok kötü bir huydur. Hainliktir. Allah’ın arslanı olan hazret-i Alide bu kötülüğün bulunacağını söylemek, çok yersizdir. İnsanlık icâbı bir iki saat veya bir iki gün böyle olacağı düşünülse bile Allah’ın arslanının tam otuz sene, hep bu kötü huyla yaşadığını söylemek, çok çirkin bir iftirâdır. Küçük günaha devam etmenin büyük günah olduğu bildirilmiştir. Hainlerin, münâfıkların alâmeti olan bu kötü sıfata senelerce devam edenin hâli acaba neye varır. Bu sözlerinin kötülüğünü keşke anlasalardı da, hazret-i Aliyi kötü duruma düşürmemek için, iki halifenin üstünlüğünü inkardan vazgeçseler idi, ne iyi olurdu. Münâfıkların alâmeti olan ikiyüzlülüğün kötülüğünü anlasalardı, hazret-i Aliyi böylece lekelemek belasından kurtulurlardı. İki beladan hafifini kabul ederek, ikincisinden kurtulmuş olurlardı. Şunu da söyleyelim ki iki halifenin daha üstün olduğuna inanmaları, hiç de bela değildir. Yani hazret-i Aliyi küçültmez. Hazret-i Alinin halifeliğe hakkı olduğunu ortadan kaldırmaz. Onun, halifeliğe hakkı ve velâyet derecesinin yüksekliği ve hidayat, irşad mertebesinin kuvveti, yine olduğu gibi kalır. Halbuki birinci olarak halife olmak hakkı idi, bu hakkını elinden alanlara istemeyerek dost göründü demek, o büyük imamı küçültmek, kötülemek olur. Çünkü, ikiyüzlülük, münâfıkların alâmetidir ve yalancıların, aldatıcıların huyudur.

2 — Ehl-i sünnet âlimleri “rahime-hümullahü teâlâ” buyuruyor ki Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ashâb-ı kirâmı arasındaki dövüşmeler, çekişmeler, iyi düşüncelerle, faydalı sebeplerle meydana gelmiştir. Onların hiçbiri nefslerine uymamış, inat ile bir şey yapmamışlardır. Çünkü, Ashâb-ı kirâmın nefsleri, Resûlullahın sohbetinde tertemiz olmuştu. Kalplerinde birbirleri için düşmanlık ve kin ve inat kalmamıştı. Her biri İslam âlimlerinin hepsinden daha yüksek birer müctehid olmuştu. Her müctehidin kendi ictihadına göre iş yapması vâcibdir. Bazı işlerde müctehidlerin ictihadları, yani hak olarak, doğru olarak gördükleri, birbirlerine elbette uymaz. İctihadları uymayınca, işleri de elbette birbirine uymaz, çatışır. Çünkü, her birinin kendi ictihadına göre hareket etmesi doğru olur. İşte bundan dolayı, Ashâb-ı kirâmın işlerinin birbiriyle çatışması, hak için, doğruyu meydana çıkarmak için çalışmalarından hâsıl olmuştur. Bu çalışmaları, birbirlerine uymaları demektir. Ayrılıkları, çatışmaları, nefs-i emmarenin arzularını yerine getirmek için değildir. Bazı kimseler, hazret-i Ali ile harp edenlere kâfir diyor. Onlara çirkin şeyler söylüyor, kötülüyorlar. Halbuki Ashâb-ı kirâm, ictihad edilmesi lazım olan işlerin birkaçında Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimizden de ayrıldılar ve Resûlullahın bulduğuna, bildirdiğine uygun söylemediler. Bunların hakkı, doğruyu, Resûlullahın bildirdiğinden başka bulmalarını ne Allahü teâlâ ve ne de Onun Resûlü kötülemedi. Kendilerine acı bir şey bile söylenmedi. Vahiy inmekte iken, hiçbiri bu yüzden suçlu görülmedi. Böyle olunca, hazret-i Alinin ictihadına uymayan ictihad sahiplerine, nasıl olur da kâfir denilebilir? İctihadları hazret-i Alinin ictihadına uymayanlar, niçin kötülenebilir? Hazret-i Ali ile harp edenler, onların dillerine doladıkları birkaç kişi değildi. İslam büyüklerinden binlerle kimse idi.

[Kısas-ı Enbiyada, hazret-i Ali “radıyallahü teâlâ anh” ile harp edenlerin sayısının, Cemel, yani deve vak’asında 30.000 olduğu yazılıdır. Sıffin vak’asında, hazret-i Ali ile harp edenlerin 120.000 kişi olduğu bildirildi. Her ikisinde ölenlerin toplamı 45.000 idi. Yukarıda bildirdiğimiz gibi, Abdullah bin Sebe ismindeki yahudi ve arkadaşları, müslüman görünerek, Ashâb-ı kirâm arasına fitne soktular ve binlerce müslümanın şehit olmasına sebep oldular. Yahudilerin birçok Peygamberi dahi şehit ettikleri Kurân-ı Kerîmde bildirilmektedir.]

Ashâb-ı kirâmın büyüklerine, hatta Cennet ile müjdelenmiş olanlarına, kâfir demek ve onlara çirkin şeyler söylemek kolay bir iş değildir. Ağızlarından çıkanın kötülüğünü keşke anlasalardı. İslam dininin yarısına yakîn bilgilerini bunlar bildirmiştir. Bunlar kötülenirse, dinin yarısına güven kalmaz. Bunlar nasıl kötü olabilir ki İslam âlimlerinden hiçbiri bunlardan birinin bildirdiği haberi reddetmemiştir. Hazret-i Ali de, bunlardan işittiğini haber vermektedir. Kurân-ı Kerîmden sonra yeryüzündeki en doğru kitabın (Sahih-i Buhârî) kitâbi olduğunu şiîler de biliyor ve söylüyor. Bu fakir [yani İmâm-ı Rabbânî], şiî âlimlerinin büyüklerinden olan Ahmed Tebtiden işittim ki (Kurân-ı Kerîmden sonra yeryüzündeki kitapların en doğrusu, Buhârî kitabıdır) diyordu. Bu kitapta, hazret-i Ali ile birlikte olanların bildirdiği haberler bulunduğu gibi, karşı taraftakilerin bildirdiği haberler de vardır. Haber verenin, iki taraftan birinde bulunması, haberin kıymetini azaltmamış ve arttırmamıştır. Hazret-i Alinin bildirdiği haberi yazdığı gibi, hazret-i Muaviyenin bildirdiği haberi de kitabına yazmıştır. Eğer hazret-i Muaviyede ve onun bildirdiği hadis-i şerifte bir şüphesi olsa idi, onun bildirdiği haberi kitabına elbette sokmazdı. Bunun gibi, bütün hadis âlimleri de, iki taraftan gelen hadisler arasında hiç fark görmemiş, hazret-i Ali ile harp etmeyi kusur ve leke saymamıştır.

İctihadlar birbirine uymadığı zaman, hep hazret-i Alinin ictihadının doğru olması, ona uymayanların yanlış olması lazım gelmez. Evet bu muharebelerde hazret-i Alinin ictihadı doğru idi. Tabiînin âlimlerinin ve mezhep imamlarımızın, birbirine uymayan ictihadlar arasında hazret-i Alinin ictihadına uymayan ictihadları seçtikleri ve hazret-i Alinin ictihadını kabul etmedikleri çok olmuştur. Eğer hazret-i Alinin ictihadının her zaman doğru olması lazım gelseydi, ona uymayan ictihad kabul edilmezdi. Kadı Şüreyh, Tabiînin büyüklerinden idi ve müctehid idi. Hazret-i Alinin ictihadı ile hüküm etmedi ve oğlu İmâm-ı Hasanın şahitliğini kabul etmedi. Oğlun babaya şahit olmasını kabul etmem dedi. Bütün müctehidler de, kadı Şüreyhin sözüne uymakta ve oğlun babaya şahit olmasını kabul etmemektedir. Daha nice yerlerde, hazret-i Alinin ictihadına uymayan ictihadlara göre hareket edilmektedir. Din kitaplarını okuyan insaflı kimseler, sözümüzün haklı olduğunu anlarlar. Bunun için, misal vermekle sözü uzatmıyalım. Görülüyor ki hazret-i Alinin ictihadına uymayan ictihatta bulunmak ve onun ictihadına uymamak suç değildir. Ona uymayanların kötü olması, kötülenmesi lazım gelmez.

Hazret-i Âişe “radıyallâhu anha”, Resûlullahın sevgilisi idi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” vefât edinceye kadar Onu çok sever ve üstün tutardı. Resûlullah, ölünceye kadar, onun odasında yaşadı ve onun kucağında can verdi ve onun güzel kokulu odasında defnedildi. Böyle şerefli olmaktan başka, çok âlim ve müctehid idi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, dinin yarısının bildirilmesini ona bırakmışlardı. Ashâb-ı kirâm, yapacakları bir şeyde şaşırdıkları, sıkıştıkları zaman, ona koşarlar, istediklerini öğrenirler, müşkillerini çözerlerdi. Hazret-i Emire uymadı diye, böyle şerefli Sıddîkaya, böyle müctehideye dil uzatmak, çok çirkin iftirâlarda bulunmak, bir müslümanın yapacağı şey değildir. Resûlullaha îman eden kimseden çok uzaktır. Hazret-i Ali Resûlullahın damadı ise, hazret-i Âişe de, zevce-i mütahherasıdır ve sevgilisidir ve kıymetli hayat arkadaşıdır. Bundan birkaç sene evvel bu fakir [yani İmâm-ı Rabbânî], her hafta fakirlere yemek verince, sevâbını, (Ehl-i aba) nın ruhlarına niyet ederdim. Yani Resûlullah efendimiz ile birlikte, hazret-i Ali, hazret-i Fâtıma, hazret-i Hasan ve hazret-i Hüseyinin ruhlarına da gönderirdim. Bir gece rüyada, Resûlullah efendimize selam verdim. Bana iltifat buyurmadı. Başka tarafa baktı ve (Ben yemeği Aişenin evinde yirdim. Bana yiyecek gönderenler, onun evine gönderirlerdi) buyurdu. Uyandım. Bana iltifat buyurmamalarına sebep, yemek sevâbını, hazret-i Aişeye de göndermediğim için olduğunu anladım. Ondan sonraki yemeklerin sevâbını, hazret-i Aişeye de, hatta ezvac-ı mütahheratın hepsine “radıyallahü teâlâ anhünne” de gönderdim. Çünkü, bunların hepsi de, Ehl-i beyttir. Böylece, Ehl-i beytin hepsinden yardım ve şefaat beklemekle şereflendim.

Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” Âişe “radıyallahü teâlâ anha” yolu ile incitilmesi, Ali “radıyallahü teâlâ anh” yolu ile incitilmesinden daha ziyâdedir. Aklı ve insafı olanlar, böyle olduğunu kolayca anlar.
Yukarıdan beri söylediklerimiz, hazret-i Aliyi sevmek ve ona kıymet vermek, Resûlullahın sevgisinden ve kıymetinden olduğuna göredir. Resûlullaha yakın olduğu ve sevgilisi olduğu için sevildiğine göredir. Eğer bir kimse, hazret-i Aliyi doğrudan doğruya sever ve Resûlullahın sevgisini araya katmadan yalnız onu kıymetlendirirse, buna bir diyeceğimiz yoktur. Ona bir şey denemez. Çünkü o dini yıkmak için uğraşmaktadır ve  İslamiyeti yok etmek için çalışmaktadır. Resûlullahı bırakarak, başka bir yol tutmuştur. Muhammed aleyhisselâm yerine, Hazret-i Ali’ye yüz çevirmiştir. Bu ise, küfürdür, zındıklıktır. Hazret-i Ali böyle kimseleri sevmez. Bunların sözlerinden yazılarından incinir. Ashâb-ı kirâmı sevmek ve ezvac-ı tahiratı ve damadlarını sevmek, hep Resûlullahı sevmekten hâsıl olmaktadır “aleyhi ve alâ Âlihi ve Ashâbihissalavât”. Onları büyük bilmek ve saygı göstermek, hep Resûlullah içindir “aleyhissalatü vesselâm”. (Onları seven, beni sevdiği için sever) hadis-i şerifi, böyle olduğunu göstermektedir. Bunun gibi, onlardan birine düşmanlık etmek, Resûlullaha düşman olmak demektir. (Onlara düşmanlık eden, bana düşman olduğu için eder) hadis-i şerifi de, bunu göstermektedir. Demek ki (Ashâbımı sevmek, beni sevmek demektir. Onlara düşmanlık etmek, bana düşmanlık etmek olur) buyurmaktadır.

Hazret-i Talha ve hazret-i Zübeyr “radıyallahü teâlâ anhüma”, Ashâb-ı kirâmın büyüklerindendir. İkisi de, Cennet ile müjdelenmiş olan on kişidendir. Bunlara dil uzatmak, kötülemek çok yersizdir. Onlara yapılan lanet ve kötülük, söyleyene döner. Hazret-i Ömer “radıyallâhu anh” vefât edeceği zaman, kendisinden sonra, içlerinden birinin halife seçilmesini bildirdiği altı kimseden biri Talha, biri de Zübeyrdir. Halife Ömer “radıyallâhu anh”, bu altısından hangisinin daha üstün olduğunu anlayamadı. Bu ikisi, hilafeti istemediklerini bildirdiler. Bu Talha, öyle bir Talhadır ki Resûlullaha “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” karşı edebi gözetmediği için, babasını öldürmüştür. Allahü teâlâ, Kurân-ı Kerîmde, onun, Resûlullaha olan bu saygısını sena buyurmuştur. Zübeyre gelince, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, onu öldürenin Cehenneme gideceğini haber vermiştir. Ona lanet eden, onu kötüliyen kimsenin alçaklığı, onu öldürenden az değildir.

Din büyüklerine dil uzatmaktan, İslâmin büyüklerini kötülemekten sakınınız! Aman sakınınız! Çok sakınınız! Onlar bütün ömrlerini, İslamiyeti yaymakta ve yaratılmışların en üstünü olan Muhammed aleyhisselâma yardım etmekte tükettiler ve bütün mallarını, dini kuvvetlendirmek için gece gündüz, açıkça ve gizlice fedâ ettiler. Resûlullahın sevgisi için, akrabalarını, ahbablarını, çocuklarını, zevcelerini, memleketlerini, evlerini, akarsularını, tarlalarını, ağaçlarını terkettiler. Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem”, bunların hepsine ve kendi canlarına tercih ettiler. Bunların sevgisini ve canlarının sevgisini bırakıp, Resûlullahın sevgisini seçtiler. Resûlullahla konuşmak, Onunla beraber bulunmak şerefine kavuştular. Onun sohbeti bereketi ile Peygamberlik üstünlüklerine eriştiler. Allahü teâlânın gönderdiği vahyi gördüler ve melekle beraber bulunmakla şereflendiler. Fizik ve kimyâ kanunlarının üstünde olan harikalara ve mucizelere şahit oldular. Başkalarının işittiği şeyler, onlara açıkça gösterildi. Sonra gelenlerden hiçbirine nasip olmayan yakınlıklar, üstünlükler onlara ihsan edildi. Öyle yükseldiler, öyle sevildiler ki başkalarının dağ kadar altın dağıtmakla kazandıkları derecelerin, bunların bir avuç arpa vermekle kavuştukları derecelerin yarısı kadar olmadığı bildirildi. Allahü teâlâ, onları, Kurân-ı Kerîmde meth ve sena etti. Onlardan râzı olduğunu ve onların da, Allahtan râzı olduklarını bildirdi. Feth sûresinin son âyetinde, şerefleri yükseltildi. Bu âyet-i kerimede, Allahü teâlâ bunlara gayz, kin bağlayanların kâfir olduklarını beyan buyurdu. Onlara gayz, kin bağlamaktan, küfürden kaçar gibi kaçmalıdır.

Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” bu kadar kuvvetli bağlanmış olan ve Onun sevgisini ve teveccühünü kazanmakla şereflenmiş bulunan mübarek kimseleri, ictihad yeri olan birkaç işte birbirlerine uymadıklarını ve birbirleriyle çatıştıklarını ve kendi ictihadlarına göre iş tuttuklarını öne sürerek, bunlara dil uzatmak, beğenmemek, hiç doğru değildir. Böyle işlerde birlik olmak değil, ayrılmak belki daha doğrudur ve başkasının görüşüne uymamak lazım gelmektedir. İmâm-ı Ebû Yusufun “rahime-hullahü teâlâ”, ictihad derecesine yükseldikten sonra İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfeye “rahmetullahi teâlâ aleyh” uyması hata olur. Kendi ictihadına uyması doğru olur. İmâm-ı Şâfiî “rahmetullâhi aleyh”, Ashâb-ı kirâmdan hiç birinin “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” görüşünü, buluşunu, kendi görüşünden üstün tutmadı. İster Ebû Bekr-i Sıddîk olsun, ister hazret-i Ali olsun, kendine uymayan ictihadları almadı. Kendi ictihadı onlara uymasa bile kendi görüşü ile hareket etmeyi doğru bildi. Ümmetten herhangi bir müctehidin, Ashâb-ı kirâmın ictihadından ayrılması câiz oluyor ve hak olarak görülüyor da, Ashâb-ı kirâmın birbirinin ictihadlarına uymamaları niçin suç sayılıyor ve bu yüzden o büyüklere dil uzatılıyor?
Ashâb-ı kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” ictihadına uymayan ictihadlar da yaparlardı. Resûlullahın ictihadına uymayan hareketlerde bulunurlardı. Vahiy gelmekte iken, onların bu ayrılıklarına bir şey denilmedi. Hiçbiri bu yüzden kötülenmedi. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” ictihadına uymayan ictihatta bulunmaları yasak edilmedi. Allahü teâlâ, Ashâb-ı kirâmın ictihadlarında ayrılık olmasını istemeseydi, ayrılmalarını beğenmeseydi, ayrılmalarını elbette yasak ederdi. Ayrılanların azap göreceği bildirilirdi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ile konuşurken, yüksek sesle konuşmanın yasak edildiğini ve yüksek sesle konuşanlara azap yapılacağının bildirildiğini hepimiz biliyoruz. Hücurat sûresinin ikinci âyetinde meâlen, (Ey müminler! Seslerinizi, Resûlullahın sesinden daha yükseltmeyiniz. Onunla konuşurken, birbirinizle konuşur gibi bağrışmayınız!) buyuruldu. Beğenmediği bir hareketi, hemen yasak eylemiştir. Bedr gazasında esirlerin ne yapılacağını konuşurken, Ashâb-ı kirâmın ictihadları arasında ayrılık oldu. Hazret-i Ömer ile hazret-i Sad bin Muaz, esirleri öldürelim dediler. Başkaları, para karşılığı koyuverilmesini istediler. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” de, böyle ictihad buyurmuştu. Bu ictihada uyarak, esirleri koyuvermeye başladılar ise de, sonra âyet-i kerime gelerek, hazret-i Ömerin ictihadının doğru olduğu bildirildi. İctihadların birbirine uymadığı, böyle daha nice işler olmuştur.

[Bunlardan birini, Ahmed Cevdet Paşa “rahime-hullahü teâlâ”, Kısas-ı Enbiyâ kitabında şöyle anlatıyor: Hicretin 6. senesinde, 1400 kişi ile Kâbe-i muazzamayı ziyaret için Medine’den Mekke’ye gidilirken, kâfirler müslümanları Mekkeye sokmak istemediler. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” (Hudeybiye) denilen yerde durdu. (Ya Ömer! Mekkeye git! Harp için gelmediğimizi, Kâbeyi ziyaret edip, geri döneceğimizi onlara söyle!) buyurdu. Hazret-i Ömer, bu emrin ictihad yolu ile verildiğini anlayıp kendi ictihadını bildirdi ve (Ya Resûlallah! Kureyş kâfirleri, benim kendilerine çok düşman olduğumu bilirler. Aralarına girersem beni parçalarlar. Bu iş için Osmanın gitmesi uygundur. Osmanın orada akrabası çoktur. Onu korurlar) dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Ömerin bu cevabına incinmek şöyle dursun, kabul buyurdu. Mekke’ye hazret-i Osmanı gönderdi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, bunun gibi Ashâbının nice ictihadlarını kabul buyurmuş ve (Allahü teâlâ, doğru sözü, Ömerin diline yerleştirmiştir) demiştir”].

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, son hastalığında, onlar için bir şeyler yazmak diledi ve kağıt istedi. Ashâb-ı kirâm “aleyhimürRıdvân”, kağıt getirmekte birbirine uymadılar. Kağıt getirelim diyenler olduğu gibi getirmiyelim diyenler de oldu. Hazret-i Ömer-ül-Fâruk “radıyallâhu anh”, getirmiyelim diyenlerden idi. (Bize Allah’ın kitabı Kurân-ı Kerîm yetişir) demişti. Bu yüzden de hazret-i Ömere saldırıyorlar. Ağızlarına geleni söylemekten çekinmiyorlar. Doğrusu bir şey söylemeye hakları yoktur. Çünkü, hazret-i Ömer, o ânda Vahyin kesilmiş olduğunu ve Allahü teâlânın emirlerinin tamamlandığını, İslamiyete kaynak olarak, yalnız ictihad yolunun açık kaldığını anlamıştı. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” efendimiz, o vakit ictihad ile anladıklarını yazacaktı. Haşr sûresinin ikinci âyetinde meâlen (Ey akıl sahipleri! Bildirilenlerden ibret alınız!) buyuruldu. Burada, ictihad derecesindeki âlimlere, ictihad etmeleri emrediliyor. Ashâb-ı kirâmın hepsi müctehid idi. Orada yazılacak ictihad bilgileri için, onlar da ictihad ederdi. Hazret-i Ömer “radıyallâhu anh”, Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” hastalığın ağrıları arttığı bir zamanda, bu iş için de sıkılmasını uygun bulmadı. Resûlullahı çok sevdiği için, Ashâbın ictihadı ile işlerin çözülmesi yetişir. Resûlullahı yormıyalım düşüncesiyle, (Allah’ın kitabı bize yetişir) dedi. Müctehidler, aranılan bilgileri, Kurân-ı Kerîmden ictihad yolu ile çıkardıklarından, o yazılacakları, ictihadla çıkarmamız için, bize Kurân-ı Kerîm yetişir buyurdu. Yalnız (Allah’ın kitabı yetişir) demesinden anlaşılıyor ki o ânda yazılacak şeylerin, Kurân-ı Kerîmde bildirilenlerden çıkarilacağını, hadis-i şeriflerden çıkarılacak şeyler olmadığını sezmişti. Görülüyor ki hazret-i Ömer “radıyallâhu anh”, Resûlullahı “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” çok sevdiği ve çok acıdığı için, hastalığın en sıkıntılı, acılı zamanında, yazı ile yorulmasını, üzülmesini uygun görmeyerek, kağıt getirilmesini istemedi. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” o ânda yazmak istemesi de, Ashâbına bir ihsanda, bir yardımda bulunmak içindi. Bildirilmesi elbette lazım olan şeylerden değildi. Ashâbını ictihad etmek sıkıntısından kurtarmak istemişti. (Kağıt getiriniz) emri, bir ihsan olmayıp da, elbette lüzumlu olsaydı, tekrar isterdi. Dilediklerini elbette yazdırırdı. Ashâbının sözlerindeki ayrılığı görmekle, bu emrinden vazgeçmezdi.

Sual: Hazret-i Ömer, orada (Acaba sayıklıyor mu? Araştırınız) demişti. Bu ne demektir?

Cevap: Hazret-i Ömer “radıyallâhu anh”, o zaman, Resûlullahın, hastalık acıları arasında, bu sözü istemeyerek söylediğini anlamış olabilir. Nitekim (Yazacağım) buyurması, böyle olduğunu göstermektedir. Çünkü, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, ümmi idi. Hiçbir şey yazdığı görülmemişti. (Benden sonra yoldan çıkmıyasınız) buyurması da, hazret-i Ömeri öyle düşündürmüş olabilir. Çünkü, Allahü teâlâ, din bilgilerinin artık kemâle geldiğini ve nimetinin tamam olduğunu ve Allahü teâlânın bu hâli beğendiğini bildirmişti. Bu hâlde, yoldan çıkmak nasıl olur ve kısa bir zamanda yazılacak bir şeyle, bu nasıl önlenebilir? 23 senede yazılmış olanlar yetişmiyor ve yoldan çıkmayı önleyemiyor da, kısa bir zamanda ve hastalığın acılarının çoğaldığı bir ânda yazılacak bir şey bunu nasıl önleyebilirdi? Hazret-i Ömer “radıyallâhu anh” bunları bir ânda kavrıyarak, gözönünde tutarak (Kağıt getiriniz!) emrinin insanlık sebebi ile istemeden mübarek ağzından çıktığını bildi. Bunların iyice anlaşılmasını, tekrar sorulmasını istedi. Bu konuşmalarda sesler çoğalınca, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” (Kalkınız. Gürültü etmeyiniz! Peygamberin yanında gürültü etmek iyi değildir) buyurdu. Başka bir şey söylemedi. Kağıt ve kalem ismini anmadı.

Ashâb-ı kirâmın, ictihad olunacak işlerde, Resûlullahtan “sallallâhü aleyhi ve sellem” ayrılmaları, Allah korusun, nefslerine uymakla, ehemmiyet vermemekle olsaydı, mürted olurlardı. Müslümanlıktan çıkarlardı. Çünkü, Resûlullaha “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” karşı saygısızlık ve geçimsizlikte bulunmak küfürdür. Bu ayrılıkları, Haşr sûresinin ikinci ayetindeki emre uymaktan doğuyordu. Çünkü, ilmde ictihad derecesine yükselen yüksek bir âlimin ictihad olunması lazım gelen işlerde, kendi ictihadını bırakıp başkasının ictihadına uyması doğru değildir. Böyle yapmasını İslamiyet yasak etmiştir. Evet, Kurân-ı Kerîmde ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilen işlerde ictihad olunmaz. Herkesin bu açık emirlere uyması lâzımdır. Bunlara inanması ve ayrılmaması vâcibdir.
Ashâb-ı kirâmın hiçbiri gösterişi sevmez, görünüşe bakmazdı. Hepsinin düşüncesi, kalplerini temizlemek idi. Hakikate ve manaya bakarak edebi gözetirlerdi. Gösterişe ve söze bağlanmazlardı. Onların birinci düşünceleri ve arzuları Resûlullahın emirlerini yapmak, Onu incitecek en ufak şeyden sakınmak idi. Analarını, babalarını, çocuklarını, ailelerini Resûlullaha fedâ etmişlerdi. Ona karşı olan inançları ve ihlasları, sevgileri, saygıları o kadar çoktu ki mübarek tükrüğünün, mübarek tırnaklarının ve tıraş olunca mübarek saçlarının yere düştüğü görülmemiştir. Bunları kapışırlar, en kıymetli kazanç olarak saklarlar ve bereketlenirlerdi. Yalancılık, birbirini aldatmak gibi kötülüklerin çok olduğu bu zamanda ortaya çıkarılan, o temiz insanların bir sözünde, Resûlullaha karşı saygısızlık anlaşılacak olursa, bu söze başka mânâ vermek, sözlerinin bütününden anlaşılan iyi manayı düşünmek lâzımdır. Kelimelerinin her mânâsını düşünmemelidir.

Sual: İctihad ile elde edilen din bilgilerinde yanılmak olabilir deyince, Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” bildirdiği şeylerin hepsinin doğru olacağı söylenebilir mi?

Cevap: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” zamanında ictihad ile meydana çıkan bilgiler, birbirine uymadığı zaman, hangisinin doğru olduğu, Allahü teâlâ tarafından bildirilirdi. Çünkü, Peygamberlerin yanlış bir iş yapması câiz değildir. Bir iş için, birbirine uymayan ictihadlar meydana çıktığı zaman, bunlardan hangisinin doğru olduğu, Allahü teâlâ tarafından bildirilirdi. Doğrusu yanlışlarından ayrılırdı. Bunun içindir ki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” zamanında, bir iş için çeşitli ictihadlar yapıldığında, melekle vahiy gelir, hangisinin doğru olduğu bildirilirdi. Bu doğru olanlara göre hareket edilirdi. Bu işleri de, hak ve doğru olurdu. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” bildirdiği, yaptığı şeylerin hepsi, elbette doğru olurdu. Yanlışlık ihtimali yoktur. Çünkü, ictihadla meydana çıkan bilgilerin de açıkça bildirilenler gibi, doğru oldukları, melekle haber verilmiştir. Bazı işlerin açık bildirilmeyip âlimlerin ictihadına bırakılması, âlimleri ikram için idi ve ictihad sevâbına kavuşmaları için idi. İctihad ile meydana çıkan din bilgileri, müctehidlerin derecesini yükseltmiştir. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” vefâtından sonra yapılan ictihadlar, yani, ictihadla anlaşılan bilgiler kesin değildir. Bu bilgilere, elbette doğrudur denilemez. Onun için, bu bilgilere göre iş yapılır ise de, doğru olduklarına inanmak lazım değildir. İnanmayanlar kâfir olmaz. Fakat bir iş için, bütün müctehidlerin ictihadı birbirine benzerse, yani, icmâ, söz birliği olursa, böyle olan ictihadla meydana çıkan bilgiye inanmak da lazım olur.

Mektubumuzun sonunu güzel bir ekle bağlayalım. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ehl-i beytinin “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” üstünlüklerini bildirelim:

Yusuf bin Abdülberrin bildirdiği hadis-i şerifte, (Aliyi seven, beni sevmiş olur. Aliyye düşmanlık eden, bana düşmanlık etmiş olur. Aliyi inciten, beni incitmiş olur. Beni inciten, Allahü teâlâyı incitmiş olur) buyuruldu.
[Bâzıları, bu hadis-i şerife dayanarak, hazret-i Ali ile harp edenlere kâfir diyorlar. Halbuki harp edenler birbirine düşman değil idi. Bedenleri inciniyor ise de, kalpleri birbirine kızgın değil idi. Muharebe yapılırken, hazret-i Ali “radıyallâhu anh”, karşıdakilere (Kardeşlerimiz) buyurmuştu. Hazret-i Muaviye de “radıyallâhu anh” hazret-i Ali için (Benim efendim) diye yazmıştı. Kısas-ı enbiyâ kitabının İstanbul’da 1331 baskısı yedinci cüz, 149. cu sayfasında diyor ki: Hazret-i Hasanın hilafeti teslim etmesi ve Sad bin Ebû Vakkas gibi Ashâbın büyüklerinin kabul etmesi ile hazret-i Muaviyenin hükümeti meşru olmuştur. Hazret-i Muaviye, Ashâb-ı kirâmdan olduğu hâlde, hükümeti zor kullanarak ele geçirmişti. Lakin, zaman bunu icap ediyordu. İnsanlar halifenin emrine uymuyorlardı. Güç, kuvvet de lazım geliyordu. Bunun için saltanat devri geldi. Bu işe, Muaviye “radıyallâhu anh” haklı ve lâyık idi. Görülüyor ki bunların dayandığı Kısas-ı Enbiyâ kitabı da hazret-i Muaviyenin Ashâb-ı kirâmdan olduğunu yazmakta ve kendisine “radıyallâhu anh” demektedir. 151. sayfasında diyor ki: Ümmetin işlerini yürütmek için artık, kuvvet, zor kullanmak lazım geliyordu. Bunu yapmak için de, hazret-i Muaviye uygun görülmüş idi. İslamiyet önceleri halifenin emri ile yürütülürken, sonra saltanat kuvveti lazım oldu. Maksat ise, İslamiyetin icrası olduğundan, o zaman mevcûd olan Ashâb-ı kirâmın hepsi, Muaviyeye biat etti “Rıdvânullahi aleyhim ecma’în”. 157. sayfasında diyor ki: Hazret-i Muaviye, Ashâb-ı kirâmdan idi ve Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” iltifatına nail olmuştu. Kureyşin büyüklerinden idi. İslamiyeti kuvvet zoru ile yürüddüğünden, kendisine (Halife-i Resûlullah) denildi].

Tirmüzi ve Hakimin “rahime-hümullahü teâlâ” bildirdiği hadis-i şerifte, (Allahü teâlâ, dört kişiyi sevdiğini bana bildirdi. Bu dördünü sevmeyi bana emretti. Bunlar, Ali, Ebû Zer, Miktad ve Selmandır) buyuruldu.

Taberani ve Hakimin ve Abdullah ibni Mesudün bildirdiği hadis-i şerifte, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Aliyye bakmak ibâdettir) buyurdu. Buhârî ve Müslimdeki Bera hazretlerinin bildirdiği hadis-i şerifte, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, hazret-i Hasanı omuzuna alarak buyurdu ki: (Ya Rabbi! Ben bunu seviyorum. Sen de sev!)

Buhârînin bildirdiği ve hazret-i Ebû Bekrin haber verdiği hadis-i şerifte, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” minbere çıkmış idi. Hazret-i Hasan “radıyallahü teâlâ anh” kucağında idi. Bir bize bakıyor idi, bir de Hasana bakıyordu. (Bu benim oğlum Seyittir. Allahü teâlâ, belki bununla iki müslüman askerinin arasını barıştırır) buyurdu.

Tirmüzinin bildirdiği hadis-i şerifte, Üsame bin Zeyd diyor ki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” Hasan ile Hüseyini dizlerine oturtmuştu ve (Bu ikisi benim oğullarımdır ve kızımın oğullarıdır. Ya Rabbi! Ben bu ikisini seviyorum. Sen de sev. Bunları sevenleri de sev!) buyurdu.

Tirmüzinin bildirdiği hadis-i şerifte, Enes bin Mâlik diyor ki Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ehl-i beytten “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” hangisini daha çok seviyorsun denildikte (Hasanı ve Hüseyini) buyurdu.
Müsevvir bin Muharremin haber verdiği hadis-i şerifte, (Fâtıma “radıyallahü teâlâ anha” benden bir parçadır. Onu inciten beni incitmiş olur) buyuruldu.

Hakimin bildirdiği ve Ebû Hüreyrenin haber verdiği hadis-i şerifte, (Fâtımayı Aliden daha çok seviyorum ve Ali, bana, Fâtımadan daha çok kıymetlidir) buyuruldu.

Âişe “radıyallâhu anha” buyuruyor ki Ashâb-ı kirâm hediyelerini benim evimde iken getirirlerdi. Böylece Resûlullahın sevgisini kazanmaya çalışırlardı. Yine buyuruyor ki Resûlullahın mübarek zevceleri iki kısma ayrılmıştı. Birinci kısımda, ben ve Hafsa ve Safiye ve Sevde vardı. İkinci kısımda, Ümm-i Seleme ile öteki zevceler vardı. İkinci kısımdakiler, Ümm-i Selemeyi Resûlullaha gönderdiler ve Ashâbına (Bana hediye vermek isteyen, hangi evimde isem, oraya getirsin) buyurmasını söyle dediler. Ümm-i Seleme böyle söyleyince, (Beni incitmeyiniz! Bana melek vahyi yalnız Aişenin evinde iken getirmektedir) buyurdu. Ümm-i Seleme de: Ya Resûlallah! Seni incitmekten Allaha sığınırım. Tövbeler olsun, dedi. O zevceler, ayrıca, hazret-i Fâtımayı da gönderip, böyle söylediğinde, (Ey kızcağızım, benim sevdiğimi sen sevmez misin?) buyurdu. Fâtıma “radıyallahü teâlâ anha”, evet dedi. (Öyle ise onu sev!) buyurdu.

Âişe “radıyallâhu anha” buyuruyor ki Hadiceye “radıyallahü teâlâ anha” imrendiğim gibi, Resûlullahın hiçbir zevcesine gayret getirmiş değilim. Halbuki onu görmemiştim. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” onun ismini çok söylüyordu. Çok defa koyun kestiği zaman etinden, Hadicenin yakınlarına hediye gönderirdi. Hadicenin ismini söylediği zaman, (Dünyada sanki Hadiceden başka kadın yok mu?) derdim. (O şöyle idi, böyle idi. Benim ondan çocuklarım oldu) buyururdu.

Abdullah ibni Abbasın bildirdiği hadis-i şerifte, (Abbas bendendir. Ben de Abbastanım) buyuruldu.

Deyleminin bildirdiği ve Ebû Saidin haber verdiği hadis-i şerifte, (Benim evladıma, soyuma dil uzatarak, beni incitenlere, Allahü teâlâ çok azap yapacaktır) buyuruldu.

Hakimin bildirdiği ve Ebû Hüreyrenin “radıyallahü teâlâ anh” haber verdiği hadis-i şerifte, (Sizin en iyiniz, benden sonra ehlime, yani Ehl-i beytime iyilik edeninizdir) buyuruldu.

İbni Asakirin bildirdiği ve hazret-i Alinin haber verdiği hadis-i şerifte, (Ehl-i beytime dokunan kimseye, kıyamet günü bunun azâbı yetişir) buyuruldu.

İbni Âdi ve Deyleminin bildirdikleri ve hazret-i Alinin “radıyallahü teâlâ anh” haber verdiği hadis-i şerifte, (Sırat köprüsünden en kolay geçecek olanınız, Ehl-i beytimi ve Ashâbımı çok seveninizdir) buyuruldu.
[İmâm-ı Rabbânî’nin “rahmetullahi teâlâ aleyh” mektubunun tercümesi burada tamam oldu.]

Büyük âlim Seyyid Abdülhakîm Arvâsî “rahmetullâhi aleyh”, Ashâb-ı kirâm risalesinde diyor ki (Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” Ehl-i beyti üç kısımdır: Neseb, soy ile akraba olanlardır. Halaları böyledir. İkincisi temiz zevceleridir. Üçüncüsü, zevcelerinin başlarını taramak, yemeklerini pişirmek, odaları süpürmek, çamaşır yıkamak ve ev işlerini yapmak için dâima evlerinde bulunan hizmetçi kadınlardır. Haricdeki işleri yapan, mescitte ezan okuyan Bilal, Selman, Suheyb de, hane-i saadetten yer ve içerlerdi. Hazret-i Fâtıma ile kıyamete kadar, çocukları, Ehl-i beyttirler. Bunları, âsî olsalar da, sevmek lâzımdır. Bunları sevmek, kalp ile beden ile ve mal ile yardım, hürmet ve riâyet etmek îman ile ölmeye sebep olur. Süriyenin Hama şehrinde, Seyyidler için mahkeme vardı. Mısırdaki Abbasi halifeleri zamanında, hazret-i Hasanın “radıyallahü teâlâ anh” evlatlarına (Şerif) ismi verilerek beyaz sarık sarmaları, hazret-i Hüseyinin “radıyallahü teâlâ anh” evladına (Seyyid) ismi verilerek, yeşil sarık sarmaları tensib edildi. Bu mübarek sülaleden doğan mübarek çocuklar, iki şahiti ile hakim huzurunda tescil edilirdi. Sultan Abdülmecid Han “rahmetullahi teâlâ aleyh” zamanında, mason Reşid paşa bu mahkemeleri kaldırdı. Soysuz ve mezhepsiz olanlara da Seyyid denildi. Uydurma acem Seyyidleri her tarafa yayıldı. (Fetavel-hadisiye) de diyor ki (Sadr-ı evvelde, Ehl-i beytten olanların hepsine şerif denilirdi. Mesela, şerif-i Abbasi, şerif-i Zeyneli denirdi. Fatımi sultanları, şiî idi. Yalnız Hasan ve Hüseyin evladına şerif dediler. Mısırdaki Türkmen sultanlarından Eşref Şaban bin Hüseyin 773 [m. 1371] senesinde, Seyyidlerin şeriflerden ayrılmaları için, yeşil sarık sarmalarını emretti. Bu adetler her yere yayıldı ise de, şeri bir değeri yoktur). (Mîr’at-i kainat) da ve (Mevahib-i ledünniye) nin türkçe tercümesinde ve Zerkani şerhinde, yedinci maksadın üçüncü faslında, bu hususta tafsilat vardır.

EK: Ehl-i sünnet olmayanlar, bugün yurdumuzdaki müslümanları aldatmaya çalışıyorlar. Hazret-i Ali ile harp edenleri ve bilhassa hazret-i Muaviyeyi kötülemek için, İslam âlimlerinin kitaplarından vesika, delil bulamıyorlar. Abbasi tarihçilerinin, göze girmek, mal ve mevkia kavuşmak için uydurdukları acıklı hikayelere kendileri de katarak, müslüman yavrularını aldatmaya kalkışıyorlar. Türkçe (Kısas-ı Enbiyâ) kitabındaki yazıları da değiştirerek, kendilerine yalancı şahit yapıyorlar. Memleketimizdeki müslümanları ayırmak ve kardeşi kardeşe düşman etmek isteyen hainlerin nasıl iftirâ ettiklerini, yalan söylediklerini anlatmak için, Kısas-ı Enbiyadan birkaç satırı kıymetli okuyucularımıza bildirmeyi uygun görüyoruz:

Kısas-ı Enbiyâ, 7. cüz, 107. sayfada diyor ki (Hazret-i Hasan “radıyallâhu anh” çok evlenir ve çok boşar idi. Aldığı kızlar, ona âşık olurdu. Zevcesi Cade, kendisini boşıyacağından üzülerek hazret-i Hasan’ı zehirledi). Görülüyor ki hazret-i Hasan’ı, zevcesi Cade kıskançlık yüzünden zehirlemiştir. Mezhepsizlerin dediği gibi, Muaviye’nin “radıyallahü teâlâ anh” bu işte hiçbir suçu ve bilgisi yoktur.

193. sayfada diyor ki: (Hicretin 60. senesinde, hazret-i Muaviye hastalandı. Oğlu Yezidi çağırdı. Ona uzun nasihat etti. Bu arada, Kufe halki hazret-i Hüseyini senin üzerine yürütebilirler. Ona gâlip olursan, onu affet! İhsan eyle! O bize çok yakındır. Üzerimizde büyük hakkı vardır ve Resûlullahın torunudur dedi). Muaviyenin “radıyallahü teâlâ anh” Ehl-i beyte olan sevgisi ve saygısı bu sözlerinden, pek iyi anlaşılmaktadır.

Hazret-i Muaviye’nin hastalığı ağırlaşınca (Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bana bir gömlek giydirmişti. Bereketlenmek için, onu bugüne kadar sakladım. Bir gün kestiği tırnakları ve mübarek saçının kıllarını bir şişe içine koyup saklamıştım. Ölünce, o gömleği bana giydiriniz! O tırnakları ve mübarek saçının kıllarını gözlerime ve ağzıma koyunuz. Belki onların hürmetine Cenâb-ı Hak, beni affeder) dedi.

194. sayfasında diyor ki hazret-i Muaviye, uzun boylu, beyaz, heybetli, çok sabırlı ve çok yumuşak huylu idi. Yumuşaklığı atalar sözü olmuştur. Bir gün huzuruna bir adam geldi ve ağır ve kaba hareket etti. Hazret-i Muaviye bir şey söylemedi. Buna da mı sabredeceksin denildikte, (Saltanatımıza saldırmayanların sözüne ilişmeyiz) dedi.
Yüzdoksanbeşinci sayfasında diyor ki: Hazret-i Ali “radıyallâhu anh” buyurdu ki (Muaviyenin idaresini kötülemeyiniz! Zira Onu gayb ederseniz başların koptuğunu ve düştüğünü görürsünüz).

Mîr’at-i Kainat kitabında diyor ki: (Muaviye “radıyallâhu anh”, Mekke’nin feth edildiği gün babası Ebû Süfyan ile birlikte Resûlullahın önünde imana geldi. İmanları kuvvetli idi. Resûlullahın katiblerinden idi. Resûlullah birkaç kere, bunun için, (Ya Rabbi! Bunu doğru yolda bulundur ve başkalarının da, doğru yola gelmelerine bunu sebep kıl!) buyurdu. Bir kere de, (Ya Rabbi! Muaviye’ye ilim ve hesap öğret! Onu azaptan koru! Ya Rabbi! Onu memleketlere hakim kıl!) diye duâ buyurdu. Bir kere de, (Ey Muaviye, memleketlere hâkim olduğun zaman, iyilik et!) buyurdu. Bu duâyı işittiğim zamandan beri halife olacağım günü bekleyordum demiştir. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, bir gün bir hayvana binip, arkasına hazret-i Muaviye’yi almıştı. Giderken (Ya Muaviye! Bana hangi uzvun daha yakın?) buyurdu. Karnım dedikte, (Ya Rabbi! Sen bunu ilmle ve yumuşak huyla doldur!) buyurdu. Hazret-i Muaviye’nin affı ve yumuşaklığı o kadar çok idi ki iki büyük ciltlik kitap halinde yazılmıştır. Arabistanda dört dahi yetişmiştir. Birincisi Muaviyidir. Hazret-i Ömer, Muaviyeye baktıkça, (Arap hakimlerinden, Acem padişahları gibi şanlı ve kuvvetli olan budur) buyururdu. O kadar çok ihsan sâhibi idi ki hazret-i Hasan, çok borçluyum dedikte, 80.000 altın vermiştir. [Hazret-i Muaviyenin Ehl-i beyte olan sevgisi ve yardımı, buradan anlaşılmaktadır.]

Kudüs şehrinin birinci fatihi hazret-i Ömer, ikinci fatihi hazret-i Muaviye idi. Hazret-i Muaviye İslam memleketlerini, Afrikada, Tunusa, Asyada Buharaya ve Yemenden İstanbul’a kadar genişletip, bu geniş memleketlere hâkim oldu. Heybetli, nurlu, yakışıklı, güzel huylu, sevimli, işlerinde isabetli, şanlı, şerefli bir devlet başkanı idi. Temiz ve yeni, şık giyenir, seçme atlara biner, saltanat sürerdi. Fakat Ashâb-ı kirâmdan olduğu için, Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” sohbeti bereketi ile İslamiyetten ayrılmaktan muhafaza olunmuş idi.

Abdülhak-ı Dehlevî hazretlerinin fârisî (Medâric-ün nübüvve) kitabında 417. sayfada ve (Mevahib-i ledünniye) tercümesi birinci cilt 181. sayfada diyor ki: Ebû Süfyan bin Harp Taif gazasında çok kahramanlık etti. Bir gözü kör oldu. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Ya Eba Süfyan! Hangisini istersin? Eğer dilersen, duâ edeyim, gözün yerine gelsin. Eğer dilersen Allahü teâlâ, Cennette sana bir göz versin) buyurdu. Ebû Süfyan: Ya Resûlallah! Cennette göz verilmesini isterim dedi ve avucunda duran gözünü yere attı. Ebû Süfyan hazretleri Yermük gazasında da, çok kahramanlık etti. İkinci gözü de çıktı. Orada şehit oldu.

Kısas-ı Enbiyâ 314. sayfasında diyor ki Mekkenin fethinden sonra, Ebû Süfyan ile oğlu Muaviye, Resûlullah ile birlikte Medineye hicret ettiler. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Ebû Süfyanı Necran velâyetine Vâli tayin buyurdu. Hazret-i Muaviyeyi de vahiy katibi yaptı.

Kısas-ı Enbiya’da 476. sayfasında diyor ki Yermük gazasında müslümanlardan 3.000 kişi şehit oldu. İçlerinde Ashâb-ı kirâmdan çok zevat var idi. Ebû Süfyanın dahi bir gözüne ok gelerek kör oldu “radıyallâhu anhüm ecma’în”.

Abdülhak-ı Dehlevî hazretlerinin (Medâric-ün-nübüvve) kitabı, 2. cilt, 684. sayfasında diyor ki: Şam valisi Yezid bin Ebû Süfyan vefât edeceği zaman, yerine kardeşi Muaviyeyi Vâli yaptı. Halife hazret-i Ömer, hazret-i Muaviyenin valiliğini tasdik etti. Hazret-i Ömer vefât edinciye kadar dört sene ve hazret-i Osman, hazret-i Ali ve hazret-i Hasan zamanlarında 16 sene Şam’da Vâli olarak kaldı. Hicretin 41. senesinde, hazret-i Hasanın halifeliği bırakması üzerine, meşru halife oldu. Şam’da 20 sene de halifelik yapıp, 78 yaşında iken (lakve) denilen hastalığa yakalanarak vefât etti. Hazret-i Osman’ı şehit eden katillerin yakalanarak cezalarının hemen verilmesini isteyenlerden idi. Hazret-i Ali ise, hilafet işlerinin karışmaması için, bu cezanın geciktirilmesini istedi. Bunun üzerine hazret-i Muaviye’yi valilikten azl etti. İmâm-ı Süyuti’nin, İmâm-ı Ahmed’in Müsned kitabından alarak bildirdiği hadis-i şerifte, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem, (Ya Rabbi! Muaviyeye yazı yazmayı ve hesap öğret ve onu azaptan koru!) buyurdu.

Kısas-ı Enbiya’nın ve kıymetli din kitaplarının (radıyallâhu anh) diyerek hayır duâ ettikleri ve medh-ü sena ettikleri ve son nefeslerine kadar İslamiyete hizmet için çalıştıklarını bildirdikleri, Ebû Süfyan’a ve oğlu Muaviye’ye “radıyallahü teâlâ anhüma” dil uzatanların ve Resûlullahın bu iki sahabisini kötüliyenlerin ne kadar yanlış yolda oldukları yukarıdaki yazılardan anlaşılmaktadır.

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler