Sual: İmam-ı Rabbânî hazretlerinin Mektubat kitabını baştan sona okudum, ama pek bir şey anlamadım. Bu kitabı daha iyi anlayabilmek için tavsiye edeceğiniz başka kitaplar var mı?

Cevap: Anladığınız kadar okursunuz. İlmihalini iyi bilmek ve İmam Rabbânî hazretlerinin hayatını okumak faydalı olabilir.

 

Sual: Mektubat-ı Rabbânî’de 1. cild 16. mektupta İmam-ı Rabbânî hazretlerinin kaleme aldığı ve âlem-i menamda Peygamberimiz efendimiz tarafından medh edildiğini yazdığı kitap hakkında malumat verir misiniz?

Cevap: Bunu bilen ve bahseden biri olduğunu zannetmiyorum. Ne Nur Ahmed’in ta’lîkâtında, ne de Hutekî şerhinde bu eser hakkında bir kayıt yoktur. İmam-ı Rabbânî’nin bazı notları, küçük risâleleri Mebde ve Meâd, Maârif-i Ledünniyye gibi adlarla talebeleri tarafından derlenmiştir. Bu mevzubahis risale de o eserlere dahil edilmiş olabilir. Ama bu sadece tahmindir.

 

Sual: Mektubat’ta “Sizin bu nimete kavuşmanız, İslamiyet bilgilerini öğretmekle ve fıkıh hükümlerini yaymakla olmuştur” cümlesinde fıkıhtan kasıt nedir?

Cevap: Hem itikat ve hem de ibadet ve ahlâk bilgileridir. Birincisine fıkh-ı ekber denir.

 

Sual: Mektubat-ı Rabbani’de “İzn ile yapılan ibâdetler makbûldür” ifadesi geçiyor. Bu tam olarak ne demektir?

Cevap: Nafile ibadetler ve zikir, mürşidin izniyle yapılırsa daha sevap olur. Bir muteber din kitabında yazılı olması, dua ve zikr için izin sayılır.

 

Sual: İmam-ı Rabbânî hazretlerinin bazı mektublarında birbiriyle zıt ifadeler var. Bunun sebebi ne olabilir?

Cevap: Farklı zamanlarda yazılmıştır. Seyrü sülûk esnasında bazı fikirleri değişmiştir. İlimle meşgul olanlar, ilimleri arttıkça, önceki fikir ve görüşlerini de değiştirirler. Bundan tabii bir şey olamaz.

 

Sual: Mektubat’ta zavallı mahlûkların hiçbiri Allahü tealayı, sıfatlarını ve fiillerini anlayamaz, bilemez, yazıyor. Buna peygamberlerde dâhil midir?

Cevap: Herkes, Allahü tealanın bildirdiği kadar bilir. Peygamberler bu hususta herkesten ileridedir.

 

Sual: Mektûbât-ı Rabbânî’nin 256.mektubunda Muhyiddin Arabî’nin “Her şehirde, Müslümanların olsun, kâfirlerin olsun, bir kutb bulunur” sözü naklediliyor. Kâfir şehrinde nasıl kutb olur?

Cevap: Kutb bir beldeye maddî ve manevî rızkların gelişine vasıta olan evliya demektir. Bu kutb, oranın kâfir halkından değildir. Kâfir şehirlerinde ekalliyette yaşayan Müslümanlar arasında kutb olabileceği gibi, başka yerde yaşayan bir kutb da, bu şehrin kutbu olarak vazifelendirilmiş olabilir. Nefahatü’l-Üns mukaddimesinde uzun anlatılıyor.

 

Sual: Mektubat-ı Rabbânînin sonunda İmam-ı Rabbânî’nin büyük oğulları Muhammed Sâdık’ın 3 mektubu var. Bu mektubların başında Birinci Arîza, İkinci Arîza ve Üçüncü Arîza yazıyor. Burada niçin arîza kelimesi kullanılmış?

Cevap: Küçükten büyüğe yazılan yazıya arîza denir. Arzedilen demektir. Hürmeten ve edeben böyle yazılmış.

 

Sual: İmam Rabbanî hazretleri bir mektubunda cüllab içince halsiz düştüğünü söylüyor. Bunun sebebi nedir?

Cevap: İmam Rabbânî hazretleri inkıbaz rahatsızlığı için ilaç olarak cüllâb (gülsuyu) içiyor. Bu da ishal yapıyor. Bundan dolayı halsiz düşüyordu.

 

Sual: Mektubat-ı Masumiye’de, “Geçim sıkıntısı olanın, bir işte çalışması câizdir. Kazanırsa, iyi olur. Kazanamazsa, bu işin üzerine düşmemelidir. Uğraşmasının sonu gelmez. Zararı artar.” diyor. “Zararı artar” sözünden ne kasd edilmiş olabilir?

Cevap: İnsan meşru sebeplere yapıştıktan sonra, istediği iş tahakkuk etmezse, artık üzerine fazla düşmemeli, niye oldu, niye olmadı, kim engelliyor dememelidir. Bu işten vazgeçmeli, kadere rıza göstermelidir. Aksi takdirde sebeplere çok tesir yüklemiş olur ki, tevekkülü bozar ve imana zarar verebilir.

 

Sual: İmam Rabbani Hazretleri’nin Mektubatı’nda geçen ‘Rabıta yapmak (yani şeyhin şeklini zihninde canlandırmak) Allahü teâlâyı anmaktan daha üstündür’ ve ‘Pirin gölgesinin bile Allahü teâlâyı zikretmekten daha üstün olduğu’ ifadelerini izah eder misiniz? Şeyhin gölgesi, nasıl Allah’ı zikretmekten daha üstün olabilir?

Cevap: Râbıta, zaten zikr demektir. Hadis-i şerifte, ‘Allah adamları görülünce, Allah hatırlanır’ buyuruldu. İmam Rabbânî, bunu bilmeyecek biri midir? Tasavvufta, râbıta, sohbetten; sohbet de zikrden üstündür, yani faidelidir. Bunu mürşid-i kâmiller tayin eder. Mürşidin, müridine verdiği ders ve vazife, doktorun hastasına ilaç ve tedavi takdir edişi gibidir. Tasavvuf ıstılahlarına vâkıf olmayanın tasavvuf kitabı okuması caiz değildir.

 

Sual: İmam Rabbanî Hazretleri’nin Mektubat’ında: ”Allahü teâlânın ism-i zâhirleri o kadar çok tecelli etti ki, her şeyde ayrı ayrı göründü. Hatta nisa şeklinde, onların uzuvları halinde ayrı ayrı zahir oldu” diyor. Bu ne demektir?

Cevap: Tecellî-yi sûrîde Hak Teâlâ sâlikin gözüne âlemdeki maddî şeyler gibi görünür, eşyâda tecellî eder. Bu tecellînin mekânı insan, hayvan, mâden v.s olabilir. Allahü Teâlâ’nın bir ateşe veya ağaca tecellî edip oradan Hazret-i Mûsâ’ya hitap etmesi gibi (bk. Tâhâ, 20/9-14.). Bunlar hocasına yazdığı ve seyrü sülûk esnasındaki hallerini anlattığı tasavvufi derinliği olan hususlardır. Göründüğü gibi mana verilemez. İmam Rabbanî Hazretleri bu ümmetin en hayırlılarındandır. Elbette göründüğü gibi mana vermek yanlış olur.

 

Sual: Mektubat’ta geçen “şuunat” ve “itibarat” kelimelerini nasıl anlamamız lazımdır?

Cevap: Seyrü sülük yaparken, Velâyet-i Kübrâ mertebesinde isim ve sıfatların tecellîsinin zuhura gelmesidir.

 

Sual: Mektubat’ta “Hub olmasaydı, îcâd küşâyiş bulmaz ve âlem ademde gizli kalırdı. Hubb-i evvel, manissa-i zuhûra gelmiş olup, sebebi halk-ı halâyık olmuşdur”. Yani ezelî sevgi, mahlûkatın yaratılmasına sebeb olmuşdur. Sevgi olmasaydı, âlem yaratılmazdı, diyor. Biliyoruz ki Allahü teâlânın zâtından, sıfatlarından, isimlerinden ve fiillerinden başka herşey mahlûktur. Halbuki burada mahlûklar yokken sevgi vardı, mânâsı çıkıyor. Bunu nasıl anlamak lâzımdır?

Cevap: Allahü tealanın muhabbet sıfatı tecelli etmiş; kâinat sonra yaratılmıştır. Bu sıfat, Muhammed aleyhisselâmın aslına olan muhabbettir. Lev lâke lev lâke lemâ halaktü’l-eflâk (Sen olmasaydın, sen olmasaydın, gökleri yaratmazdım) hadis-i kudsîsi bunu bildirmektedir.

 

Sual: Mektubat’ta “Fâsıka hürmet haramdır” sözünden ne anlamalıdır?

Cevap: Fıskı sebebiyle hürmet etmek veya fıskına aldırmadan hürmet etmek haramdır. Fıskını beğenmek ise küfrdür.

 

Sual: Mektubat’ta geçen mebde-i taayyün ilâhî kemâllerin, yüksekliklerin ilm-i ilâhîdeki başlangıcı ve ilk kaynağı ise, Allahu teâlânın ilminin başlangıcı olmadığı halde nasıl “ilm-i ilâhîdeki başlangıcı” denebilir?

Cevap: Sâlik, mânevî yolculukta önce letâifinden (latifelerinden) birini ya da hepsini fenâya ulaştırır. Fenâya ulaşan letâif, Arş’ın üzerindeki asıllarına yükselir. Sonra sâlik, ilâhî isimler ve sıfatlar âlemindeki hakîkatına kadar urûc eder (yükselir). Bu hakîkat, letâifin asıllarının da asılları olup, “ayn-ı sâbite”, “taayyün-i vücûbî” veya “mebde-i taayyün” diye adlandırılır. Umumiyetle insanların mebde-i taayyünü, ilâhî bir ismin gölgesidir. Peygamberler ve meleklerin mebde-i taayyünü (hakîkati, zuhûrunun başlangıç yeri) ise ilâhî isimlerin asıllarıdır. Mebde-i taayyün, kişinin terbiyecisi (rabbi) ve feyz vâsıtası olan ilâhî isimdir.

 

Sual: Mektubat-ı Rabbânî’de diyor ki: “Efdal olmak, bu fakire göre fazîleti, meziyeti, iyi sıfatları çok olmak değildir. Önce imana gelmek, din için herkesten çok mal vermek ve canını tehlikelere atmaktır. Yani dinde sonra gelenlere üstad olmaktır. Sonra gelenler, herşeyi öncekilerden öğrenir. Bu üç şartın hepsi Sıddîk hazretlerinde toplanmıştır.” Birçok kimse din için çok mal vermiş, canını tehlikelere atmıştır. Önce imana gelme ölçüsüne göre ise mesela Hazret-i Ömer 40. Müslüman olmasına rağmen üstünlükte ikinci sıradadır. O halde üstünlük nasıl bu üç şarta göre oluyor?

Cevap: Hazret-i Sıddık’ın üstünlüğü için bildirilmiştir. Mutlak şartlar değildir. Hazret-i Ömer de önce imana gelmiş sayılır. İlk Müslümanlar bir grup sayılır.

 

Sual: İmam Rabbanî hazretlerinin Mektubat kitabında “Diğer yolların en sonunda verilenler, bu yolda olanlara en başta verilir” sözü çok sık tekrar ediliyor. Burada kasdedilen nedir?

Cevap: Bu yoldan kasıt, Nakşibendî tarikatidir. Bir takim haller ve zevkler, tatlı rüyalar başlangıçta verilerek sâlikin (tasavvuf yolcusunun) gönlü celbedilir. Yolun sonuna, yani fenâya kavuştuktan (Allah’ın sevgisini kazandıktan) sonra bunların maksat olmadığını anlar

 

Sual: Mektubat-ı İmam-ı Rabbânî’de geçen “Şeyh” tabirinin daha çok vahdet-i vücuta inananlar için kullanıldığını söylemek mümkün müdür?

Cevap: Hace Ahrâr’ın “Şeyhlik yapsaydım, hiçbir şey kendisine mürid bulamazdı” sözünü böyle anlamak gerekmez. Şeyh umumi bir tabirdir. Burada hal sahibi tasavvuf ehli kasdediliyor. Hal ve keramet sahibi olmak, şeyhliğin icabı olduğundan, yani ben de haller gösterseydim, herkesten ileri giderdim demek istiyor.

 

Sual: Mektubat-ı İmam-ı Rabbânî’de deniyor ki: “Allahü teâlâya kavuşturan yollar mahlûkların nefesleri kadardır. Her hayali, aslına kavuşturan bir yol vardır ve her mahlukun ayn-ı sâbitesi, yani mebde-i taayyunu, yani yaratılmasına ve vücutta kalmasına vâsıta olan ism-i ilahi başkadır” ne demek?

Cevap: Her nefes, Allahü teâlâya ve Resulüne tâbi olmak veya olmamak bakımından ayrılır. Tâbi olmakta, kavuşmaya vâsıta olan bir eser vardır. Böylece tâbi olunan her nefes, rızaya kavuşmak için de bir fırsat teşkil eder. Benzetmek gibi olmasın, daha çok alışveriş yaparsanız, çekilişe daha fazla katılabilirsiniz.

 

Sual: Mektubat-ı İmam-ı Rabbânî’de geçen, “Sıfatlar ezelîdir, bunların eşyaya teallukları bağlantıları hâdistir” sözü ne demektir? Bağlantı ne demektir?

Cevap: Yaratma sıfatı ezelîdir. Bir şey yarattığı zaman, o eşyaya taalluk etmiş oluyor. O eşya ezelde yok idi.

 

Sual: Mektubat-ı İmam-ı Rabbânî’de “Yalnız arşta ayna kabiliyeti vardır” deniyor, başka nesnelerde yok mudur? Arş bildiğimiz gökyüzü müdür?

Cevap: Arş, (bize göre) varlık ve yokluk âlemlerinin arasında Allahü tealanın sıfatlarının tecelli ettiği mukaddes bir yerdir.

 

Sual: Mektubat-ı İmam-ı Rabbânî’de geçen “Vahdet-i vücud tanıyan evliyâ, mevcudatı mertebelere ayırıyor” ne demektir?

Cevap: Dünyadaki her şey Allahü teâlâyı gösteren bir ayna ise, her birinin mertebeleri, değişik hal ve hükümleri vardır demek oluyor.

 

Sual: Mektûbat-i İmam-ı Rabbanî’de 260. mektubda “Allahü teâlânın fiilleri ve sıfatları zâtından ayrı değildirler. Ayrılıkları varsa zıllerdedir.”buyuruluyor. Başka bir ilmihal kitabında sıfat-ı sübûtiyye bildirilirken “Kendinden ayrı olarak, ayrıca vardır.” yazıyor. Bir diğerinde “Allahü teâlânın sıfat-ı sübûtiyyesi de, sıfât-ı zatiyyesi gibi kâdimdirler. Bu sıfatları da, zâtından ayrılmazlar. Yani sıfatları zâtının, kendinin aynı da değildirler, gayrı da değildirler.”diyor. Bir başkasında ise Ehl-i Sünnet itikadında olmak için lâzım gelen hususlar bildirilirken “Allahü teâlânın sıfatları vardır. Ve zâtından ayrıdır”diye bildiriliyor. Bu ifadelerin ayrı ayrı olması nedendir? Allahü teâlânın sıfatlarının zâtından ayrı olması veya olmaması ne demektir? Bu sıfatların mahluklara münasebeti olduğunu söylemek doğru mudur? Bu ifadeler hep aynı şeyi mi anlatmaktadır? Nasıl olduğuna iman etmek gerekir?

Cevap: İfadeler arasında tezat yok. Allahü teâlânın sıfatı, zâtından ayrı değildir. Bu sıfatların görünüşleri, varlıklarda tecelli eder. Bu elbette Allahü teâlânın zâtından ayrıdır. Ancak bu ayrılık zıllerdedir (gölgelerdedir). Böyle olunca aynı da değildir, gayrı da değildir. Yani bu sıfatlar Allahü teâlâdan ayrı olarak da tecelli edebilir.

 

Sual: Bir gün Mektubat-ı İmam-ı Rabbanî’de Abdullah Ensarî Hazretlerinin “Ya Rabbi hangi kulunu cehenneme atmayı murad edersen bizim üzerimize saldırtırsın” diye yazdığını okudum. Bu cümleyi okuyunca güldüm. Daha sonra şöyle bir beyt geldi: “Korkarım ki her kim bu fakirlere gülerse, tard olunur, imansız gider” şeklindedir. Bu benim imansız öleceğime bir işaret midir, çok üzülüyorum.

Cevap: Beytin manası, evliyaya düşman olup zarar vermek isteyenler, Allahü tealanın şer murad ettikleridir, demektir. Kimsenin imanla ölüp ölmeyeceği bilinmez. İmansız gitmekten korkmak, imanla gitmenin alâmetidir. Bu gibi hareketlerle imansız gidilmez. Vesvesedir.

 

Sual: Mektubat-ı İmam-ı Rabbânî’de diyor ki: “Tasavvuf yolunda ilerleyenlerin çoğu “rahmetullahi teala aleyhim ecmain” Tevhid-i Fiili ile karşılaşmaktadır. Her şeyi yapan Allahü tealadır derler. bu büyükler bu işleri yaratanın bir olduğunu bilir. Bu işleri yapan birdir demek istemezler. Böyle söylemek zındıklık olur.” diyor. Bunun alt paragrafında da İşleri yapan bir yapıcıdır demek sekr halinde söylenen sözlerdendir. Sözün doğrusu şöyledir ki: işleri yapan çoktur, işleri yaratan birdir. Tevhid-i vücud bilgileri de böyledir.” Bu satırlarda işleri yapan çok, ama yaratan birdir diyor. Bunu izah eder misiniz?

Cevap: Dünyadaki bütün işleri farklı güçler yapıyor. Bulut, yağmur yağdırıyor. Çiftçi, tarla ekiyor. Hepsini yaratan birdir, Allah’dır.

 

Sual: İmam Rabbânî hazretleri Mektubat’ta “sohbetin edeplerini titizlikle gözetiniz ki, faidelenebilesiniz” diyor. Sohbetin edepleri nelerdir? Meselâ hiç sual sormamak bir edep midir?

Cevap: Burada kasdedilen mürşid-i kâmillerin sohbetindeki edebdir. Şimdi böyle bir sohbet bulmak neredeyse imkânsızdır. Ama Allah rızâsı için bir araya gelip, dinden imandan bahsetmek, vaktiyle yaşamış mürşid-i kâmilleri anmak, onların sözlerini söylemek, hayatlarından ve menkıbelerinden bahsetmek de mecazen sohbet sayılır. Herkese göre edebin şekli farklıdır. Sohbet tasavvufi bir sohbet ise, konuşmamak, sual sormamak gerekir. Uyku bastırmak da edebe zarar vermez. Fıkıh meclisinde sual sorulur; uyku uyunmaz. İlim sahipleriyle sohbetin edebi bundan daha aşağıdır. Arkadaşlarla sohbetin edebi daha aşağıdır. Edeb, insanın haddini bilmesidir. Ben bu sohbetten maddî (ilmî) ve manevî olarak istifade edeyim. Ben bu sohbetin feyzine muhtacım diye düşünmek, edebi gözetmek olur. Kendisini üstün görmemek, karşısındakinden aşağı görmek, kimseyi incitmemeye çalışmak edebdir. Böyle davranan kimse, hep istifade eder.

 

Sual: İmam Rabbânî hazretleri 136. mektupta geçen “Çok ilerisini düşünmek, bu yolda küfr sayılır” cümlesinde kasdedilen nedir açıklar mısınız?

Cevap: Küfr gibidir. Yani küfran-ı nimet sayılır. Yani nimetin kıymetini bilmemek demektir. Tasavvuf ehlinin imanı kâmil olur. Rabbinden razı olur. Gelecek endişesi taşıyorsa, imanın kâmil olmadığı anlaşılır.

 

Sual: İmam Rabbânî hazretlerinin Mektubat’ında İbrahim aleyhisselâmın dininin ve milletinin bütün diğer dinlerden ve milletlerden üstün olduğu, bunun için bizim peygamberimiz aleyhisselâm onun milletine uymak emir olunmuştur yazıyor. En üstün din İslâmiyyet değil midir? Bunun izahı nasıl olur?

Cevap: Burada kasdedilen tevhid inancıdır. İbrahim aleyhisselam zamanında tevhid inancına sahip ondan başka kimse kalmadığı için, sonra gelen bütün muvahhidler onun milletinde (yolunda) sayılır. Kur’an-ı kerim böyle diyor. Bunun etraflı cevabı, Prof. Dr Ekrem Buğra Ekinci’nin “İslam Hukuku ve Önceki Şeriatler” kitabında vardır.

 

Sual: Mektubat-ı İmam-ı Rabbânî’de II. Cilt 19. Mektupta “sünnet” kelimesi tek başına kullanıldığı için şeriat mânâsında mıdır? Öyle olunca burada kullanılan bid’at da itikaddaki bid’at midir?

Cevap: Bid’at her zaman sünnettin zıddı değildir. Bid’at hem itikadda, hem amelde, hem âdette olabilir. Birincisi küfr veya haram, ikincisi tahrimen mekruh, üçüncüsü mübah veya lâzımdır. Bid’at bir bütündür. Amelde bid’at de itikad ile irtibatlıdır.  Çünki sünnette yeri omayan bir şeyin dinden olduğuna itikad etmektedir.

 

Sual: Elimdeki Mektubat-i Rabbânî tercümesinin 47. mektubunda Ekber Şah devri için “Milleti hep bunların kitapları, gazeteleri kışkırtmıştı” yazıyor. O zaman gazete var mıydı?
Cevap: Bu manevi, yani manaya göre bir tercümedir. İnsanların mesajı anlaması için böyle kullanılmıştır Yani bugünkü bazı gazetelerin yaptığı gibi demek istiyor.

 

Sual: Mektubat-ı Rabbânî’nin 80.mektubunda: “Kur’an-ı kerimi Ebû Bekr-i Sıddîk topladı. Emîr’in topladığı Kur’ân-ı kerîm bundan başkadır” diyor. Bunun izahı nedir?
Cevap: Kur’an-ı kerim Mushaf hâline getirilmeden evvel sahabenin elinde muhtelif sırayla tertiplenmiş mushaflar vardı. Emîr’in, yani Hazret-i Ali’nin mushafı, âyetlerin iniş sırasına göre idi. İbni Mes’ud’unki surelerin uzunluğuna, Ubeyy’inki âyetlerin Mekkî ve Medeni olmasına göre idi. Bunların okunması Resulullah’ın son tatbikatına uymadığı için icma ile men edildi.

 

Sual: İmam-ı Rabbani hazretleri Mektûbât kitabının 1. cildinin 266.  Mektubunda, “Kâfirlere mahsûs olan âdetlere ve bayramlara katılır, kâfirlerin mukaddes bildikleri günlerinde ve gecelerinde, onların yapdıklarını yaparsa Cehenneme girer. Amma, kalbinde zerre kadar îmânı olduğu için, Cehennemde sonsuz kalmaz. Demek ki, kalbinde îmân varken, kâfirlerle düşüp kalkan, onların bayramlarına, paskalyalarına uyanların cenâze nemâzlarını kılmalıdır. Bunları kâfir bilmemelidir. Nitekim bu gibilere, bugün böyle yapılmakdadır. Bunların, îmânları sâyesinde Cehennemden çıkacaklarına inanmalıdır” şeklinde bildirirken; 3. Cilt 41. mektubunda ise “Kâfirlerin bayramlarında, onların yapdıklarını yapmak, hep şirkdir.  Hindûların bayram günlerine hurmet etmek ve o zemânlarda, onların âdetlerini, onlar gibi yapmak, şirk olur. Küfre sebeb olur. Kâfirlerin bayramlarında, müslimânların câhilleri kâfirler gibi, birbirlerine hediyye gönderiyorlar. Eşyâlarını, sofralarını kâfirlerin yapdığı gibi, süsliyorlar. O geceleri, başka gecelerden ayırd ediyorlar. Bunlar hep şirkdir, kâfirlikdir” demektedir. İmam-ı Rabbânî hazretlerinin aynı meseleyle alakalı iki farklı içtihadı olduğu anlaşılıyor. Şu halde 1. Cild 266.  Mektubundaki içtihadından rücu mu etmiştir?

Cevap: Bunun ictihadla alakası yoktur. Aynı meselenin iki cihetini beyan ediyor. Birincide böyle olanları kâfir bilmemelidir; ikincisinde bu işlerin kâfirlik olduğunu söylüyor. Biri müşahhas hâdise; ikincisi mücerred hükümdür. Böyle yapanlar kâfir olur demiyor. Niyeti eğer öyle ise, kâfir olmak ise, kâfirdir; değilse küfür bulaşığı olan günahtır. Biz bilemeyiz; namazını kılarız, demektir.

 

Sual: Bir kitap hazırlıyorum. İmam-ı Rabbani hazretlerinin mektuplarında ismi geçen Seyyid Mirekşah hakkında malumata ihtiyacım vardır.

Cevap: Mirekşah hakkında İmam Rabbânî hazretlerini öven muasırı âlimlerden biri olduğundan fazla bir şey bilmiyoruz. Mektubat’ın 3. cildi 99. mektubunun sonunda “Seyyid Mîrek Şah”ın ismi geçiyor. Bu mektup Mir Mü’min Belhi’ye gönderilmiş olup Mîrek Şah’a da dua edilmektedir. Buradan yola çıkarak bu mektubun muhatabı Belhî gibi Mîrek Şah’ın da Belh’te yaşadığı tahmin edilebilir. İmam-ı Rabbani’nin halifeleri arasında Mîrek Şah’ın ismi geçmez. Muhammed İhsan Müceddidî’nin Ravzatü’l-Kayyumiyye isimli eserinde: “İmam-ı Rabbbani asrındaki ulema ve meşayıh” başlığı altında “Seyyid Mîrek Şah Belhi” bir cümle ile anılmıştır. Şöyle diyor: “Seyyid Mirek Şah, Belh’in büyük şeyhlerinden idi. İmam-ı Rabbani’nin irşadını duyunca gayr-i ihtiyari gıyaben ondan teveccüh ve istimdad eyledi”. [Cild: 1, vr. 172.] Umdetü’l-Makamat’ta Seyyid Ali Kavvam’ın halifelerinden Seyyid Mîrek geçiyor. Ali Kavvam, Bahaeddin Cünpurî’nin halifesidir ve 950/1543’de vefat etti. Umde’de diyor ki: “Lâhora taşınan kudvet-ül meşâyih Şeyh Mirek onun talebesinden ve icâzetlilerindendir. Tevhîd-i vücûdî sâhiblerinin bütün sırlarına vâkıf olup, bu mevzu’da yüksek mertebeleri vardı. İlm ve hâllerinin çokluğu sebebiyle Şeyh-i Ekber Muhyiddin-i Arabinin “kuddise sirruh” bildirdiği ince ma’nâlarda eşsiz idi ve onun meşrebinde idi. Bu ilmler, hâller, sekrler ve sofîlere mahsûs sözler, onu istilâ etmesine rağmen, yaratılışının yüksekliğinden ve çok yüksek maksadlı olmasından, belki de Allahü teâlânın hıfzı ihsânıyla, Şeyh-i Rabbânî Ebu Suleyman Daraninin,“Çok def’a, günlerce kalbime bu kavmin [evliyânın] nüktelerinden bir nükte vâkı’ olur; iki âdil şâhid olan Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîflere uygun olmadıkca, onları kabûl etmiyorum” sözü gereğince, Kitâb ve sünnete aykırı bir hâli, ister kendinde görsün, ister başkasından işitsin, i’tibâr etmez, inanmazdı. Hâllerin ve sözlerin doğruluğuna ve amellerin hâlis olduğuna hakîkî nişân budur. Allahü teâlâ onlara nihâyetsiz rahmetinden bol bol rahmet versin ve bu düâya âmîn diyenlere de merhamet etsin. Âmîn!”

 

Sual: Mektubat-ı Rabbânî tercümesinde İmam Gazali’nin meşhur kitabı için el-Münkizü anid-Dalâl geçiyor. Halbuki kitabın orjinal isminde an yerine min harf-i cerri kullanılmış. Bunun hikmeti nedir?
Cevap: Mektubat mütercimi zat-ı fazıl merhum, kitaplardan tercüme ve tasnif yaparken, dini ve esaslı bir mesele olmadıkça pek metne müdahale etmezlerdi. İmam-ı Rabbani hazretlerinden dini bir hata zaten beklenmez. Tercüme ederken ani’d-dalal ise, değiştirmemişlerdir. An ile min harf-i cerri arasında mana itibariyle esaslı bir fark yoktur. İmam-ı Rabbani hazretleri belki an ile yazılmış başka bir nüshayı görmüşlerdir. Eski kitaplarda bu gibi farklılıklara çok rastlanır. Sizin sualinizin uzun halinde ifade ettiğiniz gibi mütercim merhum için, “Biz İmam-ı Rabbani hazretlerine tâbiyiz; o aniddalal şeklinde yazmış; biz de o şekilde yazdık, İmam hazretleri hata ile an harfi cerrini kullanmıştır; onlar da hata yapabilir, biz düzeltelim dememişlerdir”, denemez. Nitekim mütercim merhum, bu kitabın Arabi aslını neşrederken meşhur ismine de müdahale etmemiş; min harfi cerri ile bastırmışlardır. Yine Mektubat’ın başka bir yerinde Şah-ı Nakşibend hazretlerine atfedilen Emir Timur’un ölümüne dair “Timur mürd iman bürd” sözünü, Şah-ı Nakşibend hazretlerinin Emir Timur’dan önce ölmüş olması keyfiyetine binaen değiştirdiler. İmam-ı Rabbani hazretleri öyle diyorsa öyledir demediler. İlmin haysiyeti ve dinin şerefi bunu icap ettirir. İmam-ı Rabbani hazretleri sağ olsaydı böyle isterdi. Mesela teşehhüdde işaret parmağının kaldırılması meselesinde, İmam Rabbani hazretleri kaldırılmamasının daha iyi olduğunu söylerken; mahdumu ve halifesi Said-i Faruki ve silsileyi Aliyye büyüklerinden Mazhar-ı Can-ı Canan hazretlerini Makamat-ı Mazheriyye’deki 15. mektubunda kaldırılmasının iyi olduğuna dair rey beyan etmişlerdir Mektubat mütercimi merhum bu husus kendilerine arz edildiğinde, “İmam-ı Rabbani hazretleri bundan razıdır. Âlimlerin ihtilafı rahmettir. Bir talebenin her ilmî meselede hocası ile aynı görüşte olması beklenmez. Nitekim İmam Ebu Yusuf hazretlerinin içtihatlarında hocasına mutabakatı muhalefetinden fazla değildir” buyurdular.
Sual: İmam-ı Rabbani hazretleri, “Ruh mekânsızdır. Ne insanın içindedir, ne dışında” buyuruyor. Mekânsızlık sadece Allah’a mahsus değil midir?
Cevap: İmam-ı Rabbani hazretleri gibi bir ruh mütehassısının sözüne hemen hatalı hükmü vermek büyük bir cüretkârlıktır. Ruh mekânsızdır demek, bir mekâna bağlı değildir; yani bedenden ayrı da yaşar ve latiftir, demektir. Nitekim uykuda ruh beden ayrılır, âlem-i misali gezer. Ölünce de ruh bedenden ayrılır ve berzahta yaşar. “Allah, Âdemi kendi suretinden yarattı” mealindeki hadis-i şerif de bu şekilde tefsir edilmiştir. Yani nasıl Allah, yarattığı hiçbir şeye benzemezse, ruh sebebiyle insan da başka mahlûklara benzemez. Cenab-ı Hak ile insan arasında böyle bir müşterek nokta vardır.

 

Tavsiye Yazı –> Tasavvufa Dair Sualler

 

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler