Sual: Kur’an-ı kerimin son surelerini okurken arada Allahü ekber demenin dinde yeri var mıdır?

Cevap: Bir ara vahiy kesilmişti. Hazreti Peygamber çok üzüldü. Sonra Duhâ sûresi nâzil oldu. Hazreti Peygamber sevincinden Allahü ekber dedi. Bu ve bundan sonraki sûreleri okurken arada tekbir getirmek sünnet oldu. (Şir’atü’l-İslâm.)

 

Sual: Mâide Suresi’nde abdesti anlatırken ayaklara mesh edin diye mi yazıyor? Bu âyet-i kerime muhkem mi, yoksa müteşâbih midir?

Cevap: Meselenin, bu âyetin muhkem veya müteşâbih olmasıyla alâkası yoktur. Âyet-i kerimede ayaklara meshedin demiyor; ayakları yıkayın diyor. Şiîler bu âyet-i kerimedeki ercüleküm kelimesini ercüliküm diye okuyarak başa meshedildiği gibi, ayakların da meshedileceğini söylüyor. Halbuki eshab-ı kiram, Hazret-i Peygamber’in ayaklarını yıkadığını, ancak mest giydiği zaman meshettiğini ittifakla rivayet ediyor. Kıraat imamları da bu âyet-i kerimenin ercüleküm diye okunacağını, dolayısıyla ayakların yıkanacağını söylüyor. Sonra gelen bütün âlimler de böyle bildiriyor. Bir tek Şia, sahabilerin müslümanlığına inanmadıkları için bu icmayı kabul etmiyor.

 

Sual: Kur’an-ı kerimde “zina etmeyin” denmeyip “zinaya yaklaşmayın” denmesinin hikmeti nedir?

Cevap: İslâm hukukunda sedd-i zerâyi’ prensibi vardır. Kötülüğe götüren yolların, vesilelerin kapatılması demektir. “Yabancı kadınlarla baş başa kalmayınız (halvet), tokalaşmayınız (musafaha), cilveli konuşmayınız, açık saçıkken bakmayınız, çünkü bunların hepsi asıl günah olan zinaya yaklaştırır” demektir.

 

Sual: Allahü teâlâ ruhu kendi suretinde yarattı buyuruluyor. Buradaki mânâ ve hikmet nedir?

Cevap: Nasıl kendisi hiç bir varlığa benzemez ise, ruh da yaratılmış hiç bir şeye benzemez demektir. Benzerlik, benzemezlik bakımındandır.

 

Sual: Dinde zorlama yoktur meselesi gayrımüslimler için ve İslâm ülkesi sayılmayan ülkeler için değil midir?

Cevap: Dinde zorlama yoktur demek, gayrımüslimler müslüman olmaya zorlanamaz demektir. Müslümanın, dinin emirlerine uyması mecburidir. İslâm devleti umumi hayatta bunu takib eder.

 

Sual: Birçok âyet-i kerimede semâvât kelimesi çoğul olarak geçiyor. Erd kelimesi ise tekil olarak geçiyor. Bunun bir hikmeti var mı?

Cevap: Arz bir, semâ (gök) yedi tanedir.

 

Sual: Kadının şâhidliği mevzuunda Kur’an-ı kerimde ticarî meselelerde bir erkek ile iki kadın şahid şartı vardır. Diğer geçtiği yerlerde (bildiğim kadarıyla) sadece şâhid ifadesi kullanılıyor. Fakat kitaplarda diğer muameleler için de bir erkek ile iki kadının şâhidliğinin gerektiği hususu yazıyor. Bunun dayanağı nedir ve neden Kur’an-ı kerimde sadece bu hususta söylenmiş de, diğer yerlerde söylenmemiştir?

Cevap: Burada zikr-i cüz, kasd-ı küll vardır. Buradaki hüküm diğerlerine kıyas edilmiştir. Hadlerde kadının şâhidliği hiç muteber değildir. Buna mukabil ebelikle alâkalı hallerde ve ibadetlerde tek kadının beyanı muteberdir.

 

Sual: Şeriatın doğru tatbik edildiği bir İslâm ülkesinde hanımların başlarını örtmesi mecburi midir? Eğer mecburi ise uymak istemeyenler insan haklarına aykırı diyebilirler veya dinde zorlama yoktur deyip karşı çıkabilirler.

Cevap: Şeriatın tatbik edilmediği bir yerde bazı muafiyetler vardır. Mesela had cezaları infaz edilmez. Ama ibadetler, namaz, oruç, zekât, hac, tesettür, içki ve domuz eti yasağı gibi şahsî mükellefiyetler devam eder. Nitekim Mekke önceleri şeriatın tatbik edilmediği bir yer olduğu halde, bu gibi hususlar orada tatbik olunmuştur. Dinin insan hakları anlayışı farklıdır. Önce Allah hakları gelir. Allah’ın emirleri için hiç bir müslüman insan haklarına aykırı diyemez. Gayrımüslimler için zaten böyle bir mükellefiyet yoktur.

 

Sual: Hazret-i Peygamber, Selimeoğullarının mescidinde Mescid-i Aksâ’ya doğru namaz kılarken Bakara suresinin 144. âyet-i kerimesi geliyor ve Peygamber Efendimiz yönünü Kâbe’ye dönüyor. Bu yaklaşık 180 derecelik bir harekettir. Tabî olarak cemaat Peygamber Efendimizin önünde kalıyorlar. Bu halde nasıl hareket ediyorlar?

Cevap: Hazret-i Peygamber, bu emir gelince namazda geriye dönüp yürüyerek en son safın önüne geldi. Cemaat de böyle geriye dönüp namazı tamamladılar.

 

Sual: Mukaddes kitapların, suhufların hepsi Arap dilinde miydi? Arap dilinde ise, niye Arap dilinde nâzil oldu?

Cevap: Her peygamberin kavminin dilinde indirilmiştir. Tevrat İbranice, İncil Aramice (Süryanice) idi.

 

Sual: Rabbimiz 18 bin âlemin yaratıcısı deniliyor. 18 bin âlem ne demektir? Buna bir delil var mıdır?

Cevap: Mahlûklar âlemidir. Âlem, her bir mahlûkun ismidir. Kur’an-ı kerimde geçen âlemler lafzının tefsiridir. Vehb bin Münebbih der ki: Allah azze ve celle’nin 18 bin tane âlemi vardır ve dünya da bu âlemlerden bir tanesidir. (Kurtubî)

 

Sual: Âhirette herkes kendi cemaatiyle, kendi hocasının arkasında mı bulunacak?

Cevap: Kıyamette herkesin dinde tâbi olduğu zâtların arkasında haşredileceği meâlinde bir âyet-i kerime vardır. Tefsirler, bundan mezhep imamlarının kasdedildiğini söylemektedir.

 

Sual: Hadis-i şeriflerde ve bazı metafizik hususlarda, Semûm diye bir varlıktan söz ediliyor. Bu mevzuda malumat verir misiniz?

Cevap: Semûm, ateşin isimlerindendir. Cehennemin de bir tabakasıdır. Kavurucu rüzgâra, yakıcı soğuğa da denir. Kur’an-ı kerimde geçer. (Kurtubi)

 

Sual: Bir insanın yaptığı hatadan, günahtan, kul hakkından veya aldığı bedduadan dolayı çocuğu veya torunu çeker deniyor. Bu doğru mudur? Eğer doğru ise Fâtır suresinin “Kimse kimsenin cezasını çekmez” meâlindeki 18. âyeti ile tezat arzetmez mi?

Cevap: Bu söz ile kasdedilen, bu suçun, kabahatin cezası değildir. Bundan doğan uğursuzluk, o kimsenin çoluk çocuğuna feyz-i ilahînin, inayet-i rabbanînin, lutf-ı sübhaninin gelmesine mani olur demektir. Veya bu hatadan doğan menfi netice, o adama ceza olarak çoluk çocuğunda ortaya çıkar. Veya çoluk çocuğu bundan dolayı sıkıntı çeker ve bu işin kötü olduğu, gelecek nesillere bile zarar verdiği anlaşılır. Böylece bir daha kimsenin yapmaması umulur. Ve böylece çoluk çocuğuna gelen sıkıntı, o suçu işleyen adam bakımından bir ceza, çoluk çocuk bakımından rahmet olabilir. Allah’ın işine akıl ermez. Kaldı ki bu söz mutlak değildir.

 

Sual: Kur’an-ı Kerim’de Hazret-i Peygamber’e atfen söylenen “Allah seni affetsin” sözünü nasıl anlamalıyız?

Cevap: Afallahü anke sözü, Allah bu yaptığından dolayı seni mesul tutmadı demektir. Nitekim Kur’an-ı kerimde afallahü amma selef, önceki yaptıklarınızdan Allah sizi mesul tutmadı sözü de bu mânâya gelir. Yoksa peygamberler masumdur; günah işlemekten korunmuştur. Ancak iki doğru ile karşılaştıklarında insan olmak hasebiyle en doğruyu seçme hususunda yanılabilirler. Bu ise hata veya kabahat değil, zelle (sürçme) olarak isimlendirilmiştir.

 

Sual: Bazı ayet-i kerimeler sadece muayyen bir zamana mı hitap ediyor? Kur’an-ı Kerim’in tamamı kıyamete kadar geçerli midir?

Cevap: Nesholunmuş âyet-i kerimeler muvakkat hükümler ihtiva eder. Sayısı fazla değildir. Bunun dışındakiler cihanşümuldür ve kıyamete kadar câridir.

 

Sual: Âyet-i kerimeler, değerlendirilirken sadece sebeb-i nüzûl ve siyâk-sibâk gözönünde bulundurularak mı değerlendirilir? Bir âyet-i kerime, sebeb-i nüzûl veya siyâk-sibâk dikkate alınmadan delil olabilir mi? Bu açıdan, Hazret-i Peygamber veya Eshab-ı Kiramın âyet-i kerimeleri tefsirinde izledikleri metod nasıldır?

Cevap: İctihadın şartları sayılırken, esbab-ı nüzul ve esbab-ı vürudu (yani âyet-i kerimelerin geliş ve hadis-i şeriflerin söyleniş sebeplerini) bilmenin şart olduğu bildiriliyor. Esbâb-ı nüzul ve vürudü bilmeyen, nassı doğru ve etraflı bir şekilde anlayamaz. Nitekim Hazret-i Peygamber, “Ümmetimden en korktuğum şey, müşrikler hakkında gelmiş âyet-i kerimeleri, müslümanlara mal etmeleridir” buyurmuştur. Yine “Kur’an-ı kerimi kendi reyiyle tefsir eden -doğru olsa bile-hata etmiştir” hadis-i şerifi esbab-ı vürudu bilmenin ehemmiyetini göstermektedir. Sahabiler arasında, birbirlerinin ictihadlarını analiz ederkenn, esbab-ı nüzule mutabık olup olmamasını da dile getirdiği bilinmektedir.

Şu halde nassın tercüme manasını anlamak için esbab-ı nüzul ve vürudu bilmek şart değildir. Ama tefsir ve hüküm çıkartmak için faydalıdır. Yine de vâcibdir denemez. Her âyet-i kerimenin veya hadis-i şerifin iniş veya söyleniş sebebini herkesin bilmesi beklenemez. Ancak siyak ve sibak, âyet-i kerimenin doğru anlaşılmasında esbab-ı nüzulden bile daha mühimdir. Öte yandan bir sebebin hususîliği, hükmün umumîliğine tesir etmez. Evlenmek istediği kadının arkasından Medine’ye hicret eden kişi hakkında söylenen “Ameller niyetlere göredir” hadis-i şerifi, sadece bu meseleye münhasır görülemez.

 

Sual: Kur’an-ı kerimde “Nereye dönerseniz, Allah’ın yüzü oradadır” meâlindeki âyet-i kerimenin iniş sebebi nedir?

Cevap: Abdullah bin Âmir bin Rebia der ki: Bu emir, karanlık bir gecede kıbleden başka bir tarafa namaz kılan kimseler hakkında inmiştir. Biz, karanlık bir gecede yolculukta Peygamber aleyhisselâm ile bulunuyorduk. Kıblenin nerede olduğunu bilemedik. Bizden her bir kişi kendi kanaatine göre bir tarafa dönüp namaz kıldı. Sabahı edince bunu Peygamber aleyhisselâma anlattık. Bunun üzerine: “Bundan dolayı nereye dönerseniz Allah’ın vechi (yüzü) oradadır” meâlindeki Bakara suresinin 115. âyet-i kerimesi nâzil oldu. (Tefsir-i Kurtubî) Ni’met-i İslâm’da der ki: “Sahabe hazeratı, bir karanlık gece, seferde teheccüd namazını her biri bittaharri bir tarafa yönelerek kıldıkları sabah olunca tebeyyün ederek Zât-ı Hazret-i Risâlete arz olundukta “fe-eynemâ tuvellû fe-semme vechullah” kavl-i kerîmi nâzil olmuştur. Binaenaleyh bir kimse kıbleyi taharri edip (araştırıp) namaz kıldıktan sonra, kıbleye yanlış durduğu anlaşılırsa, namazını kaza etmez. Buradaki “yüz” kelimesi müteşabihtir. Ulemâ bundan maksad, Allahü teâlânın rızasıdır, çünki yüz razı olduğu yöne döner, buyurmaktadır. (İmam Şa’rânî-Uhûdü’l-Kübrâ)

 

Sual: Neciyyullah ve Safiyyullah ne demektir?

Cevap: “Allah’ın kurtardığı” ve “Allah’ın tasfiye ettiği, saflaştırdığı” mânâsına Nuh ve Adem aleyhimesselâm için kullanılan Kur’anî tabirlerdir.

 

Sual: Sadece Muhammed aleyhisselâm mı hem insanlara hem cinlere peygamberdir?

Cevap: Cin suresinde bahsedilen cinlerin Musa aleyhisselâma tâbi olduğu anlaşılmaktadır.

 

Sual: İslam ve iman aynı şeyler midir?

Cevap: Aynıdır. Fakat bazen iman, İslâm dinine inanmak, İslâm ise müslümanların hâkimiyetini kabul etmek mânâsına kullanılır. Nitekim bedevî Arablara hitaben “İman ettik demeyin, İslâm olduk deyin!” mealindeki âyet-i kerimede böyledir.

 

Sual: “Allah size güçlük yüklememiştir” âyet-i kerimesine göre, kolaylık olacağı için, kadınların erkek elbisesi giymesinin câiz olacağı anlaşılmıyor mu?

Cevap: Bu âyet-i kerime dinin bildirdiği kolaylıklar içindir. Mest, namazı kısaltmak, hasta için oturarak kılmak, ölümle tehdit edildiği zaman söylediği küfr lafzından mesul olmamak, seferde oruç tutmamak ve namazı kısaltmak gibi kolaylıklar kasdedilmektedir.

 

Sual: Kur’an-ı kerimde “Zinâ etmeyin” denmeyip de, niye “Zinâya yaklaşmayın” deniyor?

Cevap: Zinâya sebep olan işlerden de uzak durulması istenmektedir. Yabancı kadınların çıplak tenine dokunmak, öpüşmek, sarmaşmak, baş başa yalnız kalmak, cilveleşmek zinâ mukaddimeleridir.

 

Sual: İnsan sûresinin 21. âyetinde, “Cennette temiz şarap içilir” yazıyor. Şarabın haram olması ile temiz olması ve Cennette bulunması tezat değil midir?

Cevap: Mezkûr âyet-i kerime şarabın Cennette içileceğini bildirmektedir. Bu “şaraben tahûra” ifadesine temiz içecekler mânâsı da verilmiştir. Dünyada haram olan şeylerin cennette helâl olması abes değildir. Erkeklerin ipekli giyinmesi ve altın takması dünyada helâl değil iken, cennette helâldir.

 

Sual: İbrahim suresinin 4. ayetinde “Allah, dilediğini saptırır; dilediğini de doğru yola iletir” buyuruluyor. Kitaplarda ise; “Allah kimseyi zorla kâfir veya mü’min yapmaz. Lâyık olmadığı halde bir kimseye iman verebilir. Zâlim, hâin olanları adâletinin gereği olarak dalâlete düşürebilir” yazıyor. Burada benim anlamadığım şudur: 1-Allâhu teâlâ kimseyi zorlamıyorsa, bir kimse lâyık olmadığı halde, iman etmek istemediği halde nasıl hidâyet veriyor? 2-Zâlim, hâin kimse, müslüman olup iman üzere olduğu halde, Allâhü teâlânin adâleti gereği nasıl dalâlete gidiyor?

Cevap: Cenab-ı Hak irade etmedikçe, insan hidayete eremez veya dalalete düşemez. Yani sebepler, iradeye tesir etmez. Yoksa Allah kimseyi hidâyet veya dalâlete zorlamaz. Ama bazılarını dalalete düşerken çıkarıp hidayete erdirebilir. Bu ihsandır. Âdet-i ilahiye böyle değildir. Herkes kendi fiillerinden mesuldür. Hür iradesiyle tercihini yapar; Cenab-ı Hak da dilerse o istikamette yürür. Kimse kimseyi zorla hidayet veya dalalete erdiremez. Bu, bir nevi, peygambere hitaptır. Allah’ın işlerinden hesap sorulamaz.

 

Sual: Kur’an-ı kerimde, Yahudilerin Üzeyr’in Allah’ın oğlu olduğuna inandıkları geçiyor. Halbuki bugün Yahudiler bu iddiayı reddederek, “Biz Hristiyanlar gibi hiçbir kula Allah oğlu demeyiz” diyorlar. Acaba bu âyet-i kerimede kasdedilen nedir?

Cevap: Bâbillilerin Kudüs’ü işgali ve Yahudilerin Bâbil’e sürülmesinden (ME. 587) sonra çıkan karışıklıklarda Tevrat nüshalarının kaybolduğu tahmin edilmektedir. İslâm kaynakları bu muazzam kitabın o tarihte Uzeyr Peygamber’den başka kimsenin ezberinde kalmadığını; hatta bu sebeple bazı Yahudiler tarafından Allah’ın oğlu diye vasıflandırıldığını söyler. Sonradan Yahudi din adamları hatırlarında kalan âyetlerini yazarak, Tevrat isminde çeşitli risâleler meydana geldi. Mîlâddan takriben dörtyüz yıl önce yaşamış olan Ezra ismindeki bir sofer (yazıcı haham) bunları toplayarak, şimdi eldeki Ahd-i Atîk denilen Tevrat’ı yazmıştır. Ahid’de kitabı bulunan Ezra’nın peygamber olarak kabul edildiği anlaşılmaktadır. ME. 458’de bir kısım Yahudileri Bâbil esaretinden kurtararak Filistin’e getirmiştir. İslâmî kaynaklar ikisini aynı kişi olarak görme temâyülünde değildir. Nitekim son zamanlarda İslâm dünyası dışındaki bazı akademik çevrelerde de ikisinin aynı şahsiyet olmadığı veya Ezra’nın elli sene sonra yaşadığı ortaya atılmıştır. Uzeyr’i Allah’ın oğlu olarak gören Yahudiler, o zamanlar Arabistan yakınlarında yaşayan çok küçük bir gruptur. Bugün de mevcut değildir.

 

Sual: Müstekimzade’nin İkdam matbaasında 1314’de basılan Fıkh-i Ekber tercemesinin 44. sahifesinin hâtime faslında; (İbni Abbâs hazretleri bir âyet-i kerimenin tefsirinde, eğer bu âyetin tefsirini söylesem, beni zecr ve tekfîr ederdiniz) buyurduğu nakl ediliyor. Âyet-i kerimelerin bâtınî manası olmadığına göre İbni Abbâs hazretlerinin buyurduğunu nasıl anlamak lâzımdır?

Cevap: Hadis-i şerifte “Kur’ân-ı kerimin her bir âyetinin bir zâhiri bir de bâtını vardır” buyurulmaktadır. İbni Abbâs’dan yapılan rivayete benzer bir rivayette, Ebû Hüreyre, “Resûlullah’dan iki kap dolusu ilim aldım. Birisini sizlere bildirdim. Diğerine gelince onu meydana çıkaracak olsam şu boğazım kesilir” dedi. Bu hadisi şerh edenlerin bir kısmına göre, birincisi , ilm-i zâhir; ikincisi ilm-i bâtındır. İbn Abbas ve Ebu Hureyre’nin ifadeleri “İnsanlara akılları nisbetinde konuşun” hadis-i şerifine de muvafıktır. Ancak Kur’ân-ı kerimin, Bâtınîlerin verdiği gibi zâhiri manaları iptal eden bâtınî manaları yoktur. Bâtınîler, zâhirî manâyı neredeyse iptâl edecek derecede tevîller yaptıklarından, haramları mubah mesabesine indirmişlerdir. Ehl-i sünnet âlimlerine göre zâhir ile bâtın birbirinden ayrılmaz. Kur’ân-ı kerimin bâtınî tefsirine işarî tefsir denir. Tasavvufî tefsirler, ezcümle Ruhu’l-beyan böyledir.

 

Sual: Bakara suresinde 56. âyet-i kerimesinde “Sonra sizi belki şükredersiniz diye öldürüp, ardından tekrar dirilttik” buyuruluyor. Bu âyet-i kerimede geçen ölüp dirilmeyi nasıl anlamak gerekir?

Cevap: Allahü teâlâ, Musa aleyhisselâm Tur dağında iken altından buzağı yapıp tapınanlara semâdan bir ateş gönderdi ve bu ateşle onları yaktı. Daha sonra Mûsâ aleyhisselâm Rabbine dua etti ve Allah o kişileri diriltti. (Kurtubî)

 

Sual: Kur’an-ı kerimde geçen Cumartesi yasağı nedir?

Cevap: Yahudilikte, Allahü teâlânın kâinatı altı günde yarattıktan sonra arşa istivâ ettiği Cumartesi (Sebt) günü hiç bir iş yapılmaz. Bu dindeki büyük günahlardandır. Kur’an-ı kerimde anlatıldığına göre, bir takım Yahudiler bu yasağa karşı geldiği için maymun ve hınzır suretine çevrilmiştir.

 

Sual: “Allah yolunda öldürülenlere ölü demeyin” meâlindeki âyet-i kerimeyi nasıl anlamak lâzımdır?

Cevap: Onlara ölüler demeyiniz. Çünki onlar ebedî bir hayatla rızıklandırılırlar. Fakat siz bunu bilemezsiniz (Kurtubî).

 

Sual: Kur’an-ı kerim âyetlerinin geliş sebeplerini anlatan bir eser tavsiye eder misiniz? Cevap:

Tefsir kitaplarında esbab-ı nüzul, yani iniş sebepleri bildirilir. Bu bakımdan meâl okumak yerine, ehli olan kimselerin tefsire müracaat etmesi tavsiye olunmuştur. Ayrıca İmam Suyuti’nin Lübâbu’n-Nukûl fî Esbâbi’n-Nuzûl adlı kitabı gibi esbab-ı nüzula dair müstakil kitaplar da mevcuttur.

 

Sual: Nuh Tufanı lokal bir hâdise midir, yoksa sular bütün dünyayı mı tutmuştur?

Cevap: Bütün dünyayı suların kapladığı âyet-i kerimelerden ve tarih kitaplarındaki ifadelerden anlaşılmaktadır.

 

Sual: Hazret-i Peygamber’den evvel kimseye ölümsüzlük verilmediğine dair âyet-i kerimeden, İsa aleyhisselâmın da vefat etmiş olduğu neticesi çıkarılamaz mı?

Cevap: İsa aleyhisselâm, dünya âleminde değildir. Bu sebeple âyet-i kerimenin şümulüne girmez. (Kurtubî)

 

Sual: Âmentü Şerhi’nde Allahü teâlânın her işi güzeldir buyuruluyor. Çirkinleri de Allahü teâlâ yarattığına göre, burayı nasıl anlamalıdır?

Cevap: Çirkinlikleri de güzel yaratıyor demektir. İbn Abbas, Peygamber aleyhisselâmın, “Allahü teâlâ yarattığı her şeyi güzel yaptı” meâlindeki âyet-i kerime (Secde, 7) hakkında şöyle buyurduğunu rivayet eder: “Ama meselâ maymunun kıçı güzel değildir; fakat onun yaradılışı­nı muhkem kılmıştır.” Böylece âyet-i kerimede vârid olan ibarenin geniş mânasının kastedildiğini beyan etmiştir. Nitekim “Bu, her şey’i muhkem, sapa­sağlam yapan Allah’ın san’atıdır.” (Neml, 88) buyurulmaktadır.

 

Sual: Bakara sûresinde, Âdem aleyhisselâm yaratılmadan evvel, Allahü teâlânın “Yeryüzünde bir halife yaratacağım” buyurması üzerine, meleklerin “Yeryüzünde bozgunculuk yapacak bir mahlûk mu yaratacaksın?” demesinin sebebi nedir?

Cevap: Melekler, “Halife yaratacağım” sözünden böyle olduğunu anladılar. Zira yeryüzü yaratıldığı zaman burada cinler yaşıyordu. Bunların bozgunculuğuna melekler şâhid olmuştu. Allah, iyileri mükâfatlandırır, kötüleri cezalandırır. Yeryüzünde halîfe yaratacağım buyurması, yeryüzünde iyilerin ve kötülerin olacağını, halîfenin, zâlimin elinden mazlumun hakkını alacağını ifade eder. Zira bu, halifenin vazifesidir.

 

Sual: Nûr suresinin “Ay hâlinden kesilmiş ve evlenme için ümidi kalmamış olan yaşlı kadınlar ziynet yerlerini erkeklere göstermemek şartıyla dış elbiselerini bırakmalarında bir günah yoktur. Bununla birlikte yine de sakınmaları kendileri için daha hayırlıdır.” meâlindeki 60 âyet-i kerimesi çerçevesinde, yaşlı bir kadın yabancı erkeklerin yanında başı veya kolları açık oturabilir mi?

Cevap: Cilbab, kadınların dışarıya çıkarken üzerilerine aldığı, çarşaf, manto, mahrama gibi dış elbisesidir. Böylece iç elbisedeki süsler, darlık, incelik ve dekolte örtülmüş olur. İhtiyar kadın için bu kadarcık bir müsaade vardır. Zira âyet-i kerimedeki “ziynetlerini göstermemek şartıyla” ifadesi, örtülmesi gereken yerlerin açılamayacağına delâlet eder. Böyle kadınların saçının ve kolunun gözükmesinde beis yoktur diyenler varsa da, sahih olan kavil bu değildir. (Kurtubî)

 

Sual: Tevbe suresinin “Müşrikleri gördüğünüz yerde öldürün.” meâlindeki 5. âyet-i kerimesinde geçen müşrikler, bu âyet-i kerime indiğinde Müslümanlarla savaş hâlinde bulunan muayyen bir grup mudur?

Cevap: Meşru cihad ne zaman vâki olursa, bu âyet-i kerime düşmanı öldürmeye izin vermektedir. Âyet-i kerimenin hükmü umumîdir; muayyen bir zamana mahsus değildir. Ama meşru savaşa münhasırdır. Muharib olmayanlar, yani çocuklar, kadınlar, ihtiyar ve sakatlar ile ruhban, bu hükümden muaftır. Ancak düşmanın öldürülmesi, alternatifli bir hükümdür. Hükümdara, Müslüman olmayı veya cizye vererek vatandaş statüsüne girmeyi kabul etmeyen düşmanı köle yapmak veya fidye karşılığı serbest bırakmak imkânı da tanınmıştır.

 

Sual: Haç, zünnar, papaz külahı gibi başka semavi dinlere ait sembollere sövmek küfrü gerektirir mi?

Cevap: “Putlara sövmeyin, kâfirler de sizin rabbinize söver” mealinde âyet-i kerime vardır.

 

Sual: Tefsir abdestsiz okunur mu?

Cevap: Evet, ama tefsiri abdestsiz tutmak mekruhtur. Zira içinde Arabî harflerle âyet-i kerimeler ekseriyettedir. Latin harfleri ile yazılmış ve içinde Arabî harflerle âyet-i kerimeler bulunmayan meal ve tefsirler, abdestsiz okunabilir ise de, abdestli olmak efdaldir.

 

Sual: Kur’an’da “Allah birçok kimseyi saptırır, birçoklarını da hidayete yöneltir”, “O dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir.” buyrulmaktadır. Madem saptıran ve hidayete erdiren Allah’tır; neden sapıtanlara ceza takdir etmektedir? Ya da neden bütün insanları hidayete erdirmemektedir?

Cevap: Âyet-i kerimelerin manası, Allah, hidayet isteyenleri hidayet eder; sapıtmak isteyenleri saptırır. Bazen de hidayet istemese de hidayet eder. Allah dilemedikçe bir kimse hidayete veya dalalete gidemez. Zira insan hür iradesiyle ister; sonra Allah da bunu irade ederse, insanın bu istediğini yaratır. Dolayısıyla kişi yaptıklarından mes’uldür. Allah, herkesi hidayete erdirse, yaradılışın sırrı bozulur. Burası imtihan dünyasıdır. Kaldı ki Allah için niye suali muhaldir. O, lâ yüselü amma yef’aldir. Kalbi mühürlenenler; hâlisâne dua ederse, hidâyeti bulur. Nitekim âyet-i kerimelerde “Beni isteyeni, doğru yola iletirim” diyor.

 

Sual: Kur’an-ı kerimde isimleri geçen insanlara sihir yapmayı öğreten Hârut ve Mârut kimdir?

Cevap: Ekseriyetin görüşüne göre, Hârut ve Mârut, büyücülüğün ve astrolojinin çok yaygın olduğu Bâbil zamanında insanlara, peygamberlerle sihirbazları ayırabilmeleri için sihir ilmini nazarî olarak öğreten iki melek idi.

 

Sual: Kur’an-ı kerimde isimleri geçen insanlara sihir yapmayı öğreten Hârut ve Mârut kimdir?

Cevap: Ekseriyetin görüşüne göre, Hârut ve Mârut, büyücülüğün ve astrolojinin çok yaygın olduğu Bâbil zamanında insanlara, peygamberlerle sihirbazları ayırabilmeleri için sihir ilmini nazarî olarak öğreten iki melek idi.

 

Sual: Kur’an-ı kerimde Rum suresinin meâli “Kaynaşmanız için size kendinizden eşler yaratıp, aranızda sevgi ve merhamet peydâ etmesi de O’nun (varlığının) delillerindendir” olan 21.âyetinde geçen eş kelimesinin manası nedir?

Cevap: Tefsirler, buna eş değil, zevce ma’nâsı vermiştir. Nitekim Kurtubî, ezvac (eşler) kelimesini, zevceler olarak tefsir buyurmuş. Burada kadınların, erkeğin nutfesinden yaratılmasına veya Havva’nın Adem aleyhisselâmdan yaratılmasına işaret vardır. Size kendi cinsinizden, yani insan olarak eşler yaratmak ma’nâsı da muhtemeldir. (Mefatihü’l-Gayb)

 

Sual: Mâide Suresi’nde, Tevrat ve İncil ehline de, kitaplarında Allah’ın indirdiği ahkâmı tatbik etmeleri emrediliyor. Bu kitaplar değiştirilmiş ve bozulmuş muharref kitaplar olduğuna göre, bunlarla hükmetmek nasıl olur?

Cevap: Bu kitapların tamamının tahrif edildiği söylenemez. Nerelerin tahrif edildiği de belli değildir. Bugün elde buluna Tevrat, Zebur ve İncil, öncekiler kaybolduğu için, sonradan insanlar tarafından kaleme alınmış, önceki bilgileri de ihtiva eden kitaplardır. İslâmiyet gelmeden evvel, bu kitaplarla amel etmeleri mecburîdir. Sonra, müslüman olmaları lâzımdır. Müslüman olmaz da, zimmî olarak İslâm memleketinde yaşarlarsa, kendi kitaplarının hükmünü tatbik etmelerine izin verilir.

 

Sual: İstiva ve benzeri müteşabih âyetlerde selef âlimlerinin “biz inanırız, keyfiyetini Allah’a havale ederiz” dediklerini biliyoruz. Fakat daha sonra gelen âlimler bunları şekilde tevil etmişler. Esasen bu tavrın da yanlış olduğunu söylemek gerekmez mi?

Cevap: İnsanların bu müteşâbih âyetelri yanlış tevil ederek bid’at ve hatta küfre düştüklerini görünce te’vile ihtiyaç doğdu. İmam Gazalî’nin İlcâmü’l-Avam kitabı bunu anlatır. Müteşâbih âyetlerin manasını râsih âlimler de anlar ve bilir.

 

Sual: Molla Câminin Mevlânâ Celâleddin’in Mesnevî’sini meth için yazdığı “Mesnevi-yi Mevlevi-yi Manevi/Est kuran der zuban-ı Pehlevi” (Mânâ âleminin efendisinin Mesnevisi Farsça olarak yazılmış Kur’andır) meâlindeki beyti nasıl anlamalıdır?

Cevap: Kur’an-ı kerimin en iyi tefsiri mânâsına mecaz bir sözdür.

 

Sual: Bazı dini cemaat liderlerinin “Siz Kur’anı anlayamazsınız, aklınız ermez, sizin neyinize anlamaya çalışmak, küfre sürüklenirsiniz, hocanız ne derse kabul et otur!” gibisinden sözleriyle medyada karşılaştım. Fakat Allah Bakara suresi 118. âyet-i kerimesinde “Elbet biz gönülden inanacak herkes için Âyetlerimizi açık ve anlaşılır kılmışızdır” buyuruyor. Bu hususta bu şahısları mı, yoksa Kuran-ı kerimi mi esas almak gerekir?

Cevap: İlim sahibi olanla olmayan elbette aynı değildir. Kur’an-ı kerim böyle buyuruyor. Kur’an-ı kerimin muhatabı Hazret-i Peygamberdir. O, kitabı beyan eder, yani sünneti ile açıklar. Bu da bir âyet-i kerime ile sâbittir. Âlimler, O’nun bildirdiklerine; avam da âlimlerin bildirdiklerine uyar. Piyasadaki cemaatlerin ve medyadakilerin çoğunun böyle olduğu şüphelidir. Bahsettiğiniz âyet-i kerimenin meâli “İnanmak isteyeni, bu kitab iknâ eder” demektir. Yoksa Kur’an-ı kerimi herkes anlayabilir demek, dine müdâhene olur.

 

Sual: Nur Suresinin 2. âyeti ile recm mefhumu arasında var olduğunu söylediğiniz irtibatı izah eder misiniz? Nur: 2’nin neshi mi mevzubahistir?

Cevap: Bazı müellifler, “Mümin cariyeler evlendikten sonra zina ederlerse, onlara, hür kadınlara verilen cezanın yarısı verilir… Allah size bilmediklerinizi açıklamak ve sizden öncekilerin yolunu göstermek istiyor” meâlindeki âyet-i kerimelerden (Nisâ: 25-26) recm cezasına şer’î mesned bulmaktadır. Burada öncekilerin yolundan maksat Tevrat’tır. Köleye hüre verilen cezanın yarısı tatbik olunacağından, recm de bölünemeyeceğinden önce evli kölenin zinasındaki cezayı; sonra da evli hürlerin zinasının cezasının bildirildiğini söyler. Kur’an-ı kerimin alâkalı hükümleri Tevrat’takilere benzediği halde; bekârın zinâsındaki 100 değnek cezası Tevrat’ta olmadığı için âyet-i kerimede açıkça zikredildiği; recm hususunda ise Tevrat’a dolaylı yoldan atıf yapıldığı; sünnetin de bu atfı beyan ettiği anlaşılmaktadır.

 

Sual: “Sizin eceliniz geldiğinde ne bir saat ileri gider ne de bir saat geri kalır.”  ( Sebe: 30 )  meâlindeki âyet-i kerime gereği kan naklinin caiz olmaması gerekmez mi?

Cevap: Kan nakli caizdir. O âyet-i kerime buna delil olamaz. Bu mantığa göre, ilaç da kullanmak, hatta yemek de yemek caiz olmamalıdır.

 

Sual: “Zeytine and olsun” başlıklı yazınızda zeytine atıf yaptığını söyleyerek Tin suresinden bahsediyorsunuz. Bu surede kastedilen, meyve olan zeytin değil, Hazret-i İsa’ya vahyin geldiği Zeytindağı’dır. İncirden bahsederken Buda’ya, Sina Dağı’ndan bahsederken Musa’ya ve emin beldeden maksatla da Hazret-i Muhammed’e atıf yapılmaktadır.

Cevap: Zeytun, zeytindir. Âyetin tefsiri budur. Bunda şüphe yoktur. Sizin söylediğiniz ise bir te’vildir. Olabilir. Doğrusunu Allah bilir.

 

Sual: Kuran-ı Kerim’de dünyanın döndüğüne mi dönmediğine mi daha güçlü işaret var?

Cevap: Tabii döndüğüne dair işaret vardır. Vehhabilerin iddiasına göre dünya hareketsiz, güneş ve ay hareketlidir. Ancak Kur’an-ı kerim bir fen kitabı değildir.

 

Sual: Ruhullah ne demektir?

Cevap: “Allah’ın ruhu” manasına, İsa aleyhisselâm için kullanılan bir tabirdir ve babası bir şekilde, taraf-ı ilahîden ruh üflenerek dünyaya geldiğini ifade ediyor.

 

Sual: Kur’an-ı Kerimdeki bazı âyetler bazı âyetlerden üstündür denebilir mi?

Cevap: Âyet olmak itibariyle hayır. Ama hususi cihetlerden olabilir. Her âyetin diğerinde olmayan hususiyetleri bulunabilir. Fatiha, İhlas, Yasin, Mülk, Nebe, Tekasür gibi sureler hakkında başka başka faziletler bildirilmiştir.

 

Sual: Hristiyanlar, Hazret-i Meryem’i tanrı olarak görmemelerine rağmen, Mâide sûresinde Hristiyanların iki ilah edindikleri anlatılıyor. Burada Hazret-i Meryem kast edilse, onu tanrı kabul etmiyorlar. Değilse, üç ilahı esas alan teslise aykırıdır. Bunu nasıl anlamalıdır?

Cevap: Mâide suresinin “Ey Meryem oğlu İsa! İnsanlara, ‘Beni ve anamı, ilaheyn (iki tanrı) edinin’ Allah’tan başka iki tanrı bilin” diye sen mi dedin?” meâlindeki 116. âyet-i kerimesinde, ‘iki ilah’dan ne kastedildiği açıktır. İlk Hristiyanlar arasında Hazret-i İsa’nın yanında, Meryem’de de ulûhiyet vasıflarının bulunduğuna dair münakaşalar olmuştur. 431 tarihli Efes Konsili’nde Meryem de günahsızlığı ve theotokos (ilah babanın anası) olarak kabul gördü. Meryem’e dua etme âdeti yayıldı. Bugünki Hristiyanlar theotokos diye andıkları Meryem’i mukaddes bilir; ama ulûhiyyet atfetmezler.

 

Sual: “Allah rızıkda kiminizi diğerlerine üstün tutmuştur. Üstün kılınanlar, emirleri altında bulunanların rızıklarını vermezler. Oysa rızıkta hepsi eşittir. Allah’ın nimetini bile bile inkar mı ediyorlar?” meâlindeki (Nahl, 71) âyet-i kerimenin tefsiri nasıldır?

Cevap: Allahü teala kullarının bazılarını üstün kılmış, yani onları zengin edip nimet vermiştir. Onlar da emri altındakilere, yani kölelerine ve hatta aile fertlerine nafaka vermek mecburiyetindedirler. Vermezlerse Allahü tealanın nimetini inkar etmiş olurlar. Bir kavle göre burada Necran Hristiyanları’na hitap vardır. Onlar Hazret-i İsa’nın Allah tealanın oğlu olduğunu iddia ediyorlardı. Şu halde, âyet-i kerimenin manası, ‘siz kölelerinizi kendi mallarınıza ortak yapmıyorsunuz, nasıl olur da Allahü tealanın uluhiyetine Hazret-i İsa’yı ortak yapabilirsiniz’ demek olur. (Kurtubî)

 

Sual: Nuh aleyhisselâmın gemisinin buharlı olduğu Kur’an-ı kerimde nerede geçmektedir?

Cevap: Hud suresinin 40.âyet-i kerimesi.

 

Sual: Sadıklarla beraber olunuz sözünün manası nedir? Bir insana, karşısındakinin enerjisinin tesirli olması mümkün müdür?

Cevap: Doğrularla beraber olun, münafıklara itibar etmeyin demektir. Evet. Kötü insanın zulmeti, insana tesir eder. Depresyon da böyle sâridir, bulaşıcıdır.

 

Sual: Peygamberler masum, günahsız olduğuna göre, Hazret-i Yunus’un emir gelmeden kavmini terketmesi, Hazret-i Yusuf’un hapishanede iken kuldan medet umması peygamberler için caiz midir?

Cevap: Peygamberler masumdur. Günah işlemezler. Ancak iki iyiden daha iyiyi seçmede yanılabilirler. Buna zelle denir. Verilen misaller günah olan şeyler değildir.

 

Sual: Ahzab suresinin “Ey Peygamber! Mehirlerini verdiğin hanımlarını, Allah”ın sana ganimet olarak verdiği ve elinin altında bulunan cariyeleri, amcanın, halanın, dayının ve teyzenin seninle beraber göç eden kızlarını sana helâl kıldık. Bir de Peygamber kendisiyle evlenmek istediği takdirde, kendisini peygambere hibe eden mümin kadını, diğer müminlere değil, sırf sana mahsus olmak üzere ( helâl kıldık ) . Kuşkusuz biz, hanımları ve ellerinin altında bulunan cariyeleri hakkında müminlere neyi farz kıldığımızı biliriz. ( Bu hususta ne yapmaları lâzım geldiğini onlara açıkladık ) ki, sana bir zorluk olmasın. Allah bağışlayandır, merhamet edendir” mealindeki 50.ayet-i kerimesini nasıl almak gerekir?

Cevap: Ayet açıktır. Rivayete göre, Hazret-i Peygamber, amcazadesi Ümmü Hâni ile evlenmek istemiş; o da hicret edenlerden olmadığı için özür beyan etmişti. Bu arada bir hanım (Meymune veya Zeyneb) mehir istemeksizin Hazret-i Peygamber ile evlenmek istemiş; âyet bunun üzerine nâzil olmuştur. Bu gibi bir evlilik ise peygambere hastır, müminlere değil.

 

Sual: Tefsirler dâhil, İslam tarihleri İsrailiyattan alıp tarihi gerçeklerle uyuşmayan şeyler anlatmaktadır. Bunlara nasıl bakmalıdır?

Cevap: İslâmiyet insanlara fen ve tarihi öğretmek için gönderilmedi. Müslüman, Kur’an-ı Kerim’de geçen tarihî kıssalara inanır. Bunların tarihî verilere ve bilgilere uygun düşüp düşmediği çok da mühim değildir. Anlatılan hâdiseler ve peygamberler tarihi çok eski zamanlara istinad etmektedir. Bunlarla alakalı veriler ve deliller oldukça azdır. Bu sebeple kati bir şey söylemek kolay değildir. Dünyanın ömrü milyarlarca senedir. İnsanlığın ömür ise İslâm kaynaklarına göre 315 bin senedir. Tarihî bilgiler ise 6-7 bin yıldan öteye gidememektedir.

 

Sual: Hazret-i Hadice, Hazret-i Peygamber’e Câhiliye devrinde ölenlerin çocuklarının hâlini sorduğu zaman “Onlar ateşdedir” cevabını almıştı. Bu çocuklar bâliğ olmamış ise, bunu nasıl anlamamız gerekir?

Cevap: Cehennemde olmadıklarına dair vahy gelmeden evvel ictihad ile söylenmiş bir söz idi.

 

Sual: Kur’an-ı kerimde geçen tıpla alakalı âyetleri bir doktorun tefsir etmesi daha uygun değil midir?

Cevap: Kur’an-ı kerim din kitabıdır; fen ve tıp kitabı değildir. Tefsiri, ancak bu ilimde mütehassıs olan derin âlimler yapabilir.

 

Sual: Tapınılan putların cehenneme gitmesi ne manaya gelmektedir?

Cevap: Mecazdır. Faydaları yoktur demektir.

 

Sual: Hayatta karşımıza çıkan güçlüklerle alâkalı, “Allah insana taşıyamayacağı yük yüklemez” demek uygun olur mu?

Cevap: Olur. Âyet-i kerimenin manası böyledir.

 

Sual: İsrailiyyat nedir? Muteber midir?

Cevap: İsrailogullarindan gelen bilgi ve hikayelere denir. Kur’an-ı kerim ve hadis-i şeriflerde geçenler muteberdir. Değilse, İslamiyete aykırı olmayanlar kabul edilir.

 

Sual: Ma’nen ve lafzen mütevatir ne demektir?

Cevap: Hadis-i şerifin lafzının böyle olduğu tevâtüren nakledilmiş ise lafzen mütevâtir; lafzı muhtelif olsa da, manası ve delâletinin aynı olduğunda tevâtür varsa ma’nen mütevâtirdir. Lafzen mütevâtir hadisi inkâr küfrdür. Ma’nen mütevâtirde ihtilaf var ise de bid’at ehli olacağı sahihtir.

 

Sual: İçkiye dair âyetlerinin iniş sırası nasıl olmuştur?

Cevap: Evvela “Hurma ve üzümden ne güzel içkiler yaparsınız” mealindeki âyet-i kerime. Sonra “İçkinin faydası da var zararı da. Zararı daha çoktur” mealindeki âyet-i kerime. Sonra “Sarhoş iken namaza yaklaşmayın” meâlindeki âyet-i kerime. Sonra “Şarap pistir. Uzak durun” meâlindeki âyet-i kerime. Sonar sünnet-i nebevî ile şarap içene ceza.

 

Sual: Peygamberimizin maneviyatını incitmemek için âriflerin Tebbet suresini okumayı men ettiği doğru mudur?

Cevap: Bu sure, Hazret-i Peygamber’in imana gelmeyen amcası Ebu Leheb için nâzil olmuştur. Ebu Leheb’in kızı Dürre Müslüman olmuştu. Bazıları kendisinin yüzüne karşı alay veya incitmek niyetiyle bu sureyi okuyunca, üzülmüş; amcazadesi olan Resulullah’a şikâyette bulunmuştu. Resulullah da “Dürre bendendir; ben ondanım. Beni seven onu sever; onu üzen, beni üzer” buyurdu. Bunun üzerine sahabe-i kiram, peygamberimizi üzmemek endişesiyle bir müddet Tebbet suresini hiç okumadılar. Ehli beytten bir zâtın bulunduğu bir cemaatte, imam olun kimsenin, sırf bu zâtın üzülmemesi için Tebbet suresini okumaması belki bir incelik olarak görülebilir. Ama bunu âdet edinmek mahzurludur. Bugün bunun okunmaması gerektiği sözünün, Şiîler tarafından yayılması muhtemeldir.

 

Sual: Bazıları birbirine karışmayan deniz resmini göndererek, altına Rahman suresinin bu mealdeki ayet-i kerimesini yazıyor. Kur’an-ı Kerim âyetlerine kafadan mana vermek caiz olmadığına göre, böyle yapmak münasip düşer mi?

Cevap: Caizdir. Bu, Kur’an-ı kerime kafadan mânâ vermek demek değildir. İlimsiz tefsir yapmak câiz değildir. Ancak Arapça bilen biri, Kur’an-ı kerimin pek çok âyetini anlar. Kur’an-ı kerimin en makbul kıraati, anlayarak okumaktır. Mana vermek, hele hüküm çıkarmak ayrıdır.

 

Sual: Nisa Suresi 23. âyette evlenilmesi haram olan kadınlar beyan edilirken, bir sonraki âyette de bunlar dışındakilerin helal olduğu söyleniyor. Torunla evlilikten bahsedilmiyor. Neden âyette mesela torundan bahsedilmiyor?

Cevap: Torunla evlenmenin yasak oluşu, sünnetle sabittir. Şeriatın tek kaynağı Kur’an-ı Kerim değildir. Hadis-i şeriflerle emredilen ve yasak edilenler, Kur’an-ı Kerim’dekilerden fazladır. Hikmetini bilemeyiz.

 

Sual: Kur’an-ı Kerim’de dünyanın küre şeklinde olup döndüğüne işaret eden âyetler var mıdır?

Cevap: Kur’an-ı Kerim bir fen ve tarih kitabı değildir. Binaenaleyh tabiat hâdiselerini, buluşları, nevzuhur hâdiseleri Kur’an-ı kerimde aramak abestir. Mamafih İslâm âlimleri dünyanın yuvarlak olduğunu, döndüğünü birçok kitaplarında, mesela Ebu Bekr Râzî Kürriyyetü’l-Arz kitabında ve Şerhu Mevâkıf’ta ispat etmişlerdir. Fıkıh alimleri bunun üzerine meseleler kurmuşlardır. Bakara suresinin 22. âyetinde mealen ‘Rabbiniz arzı sizin için yatak gibi döşedi” buyuruldu. Tefsir-i Azizî’de bunu ‘Üzerinde oturmanız, uyuyabilmeniz için yeryüzünü sâkin, hareketsiz yaptı’ diyor. Nahl Suresi’nin 15. âyetinde mealen ‘Arzın sizin sıkmaması için üzerinde dağlar döşedim’ buyuruldu. Mümin suresinin 64. âyetinde mealen ‘Allah yeryüzünü size karar yaptı’ buyuruldu. Bunların hepsi dünyanın döndüğünü göstermektedir.

 

Sual: Kur’an-ı Kerim ve hadislerde geçen kavim kelimesi neyi ifade eder?

Cevap: Arapça’da kavim, aynı ırka mensup insanları ifade eder. Kur’an-ı Kerim’de geçtiği yere göre hem millet, hem ırk, hem topluluk gibi farklı manalar taşımaktadır.

 

Sual: Kur’an-ı kerimde “Biz her millete bir peygamber gönderdik” (Nahl: 36)  ve “Eğer isteseydik her şehre bir uyarıcı peygamber gönderirdik” (Furkan, 51)  meâlindeki birbirine muarız gibi gözüken iki âyet-i kerimeyi nasıl anlamak münâsibdir?

Cevap: Biri mâzideki, diğeri şimdiki hâli ifade eder. Yani Muhammed aleyhisselâmdan evvel her şehre bir peygamber gönderilmiştir. Şimdi ise bütün insanların Muhammed aleyhisselâma tâbi olmaları icab eder.

 

Sual: Zamanın ilmine göre tefsir gerekir mi? Mesela 200 sene sonra yeni keşfedilen bir hâdise ile âyet-i kerime daha da aydınlatılamaz mı?

Cevap: Tefsir, din içindir. İnanç ve amel esaslarını bildirir. Keşifler ise dinden değildir.

 

Sual: Her müslüman, mümin ve her mümin, Müslüman mıdır?

Cevap: Evet. Bazen Müslüman, İslâm hükümetine tâbi olanlar; mümin ise iman edenler için kullanılır. Hucurat suresi 14.âyet-i kerimesinde olduğu gibi.

 

Sual: Hazret-i Musa ile bilge kulun yolculuğunu anlatan kıssadaki bilge kulun insan değil, melek olduğunu söyleyenler var mıdır?

Cevap: Kehf suresinde anlatılan bu kıssadaki zatın Hızır aleyhisselâm olduğu anlaşılmaktadır. Melek olduğuna dair zayıf bir kavl Kurtubî’de geçer.

 

Sual: Kur’an-ı kerimde geçen orta namaz, hangi namazdır?

Cevap: İhtilaflı olmakla beraber, ekseri ulema ikindi namazı olduğunu söyler. Günün en hummalı faaliyet zamanı olduğu için, bu namazın edasına dikkat edilmesi ayrıca ihtar edilmiştir.

 

Sual: Her kavme peygamber gönderilmiş midir? Nahl suresinin 36.âyet-i kerimesinde geçen “her ümmete peygamber gönderdik” ibaresindeki ümmet kelimesinden kasıt nedir?

Cevap: Her ümmete, yani muayyen insan topluluğuna peygamber gönderilmiştir. Bunların çoğunun isimleri malum değildir. Ekserisine bir kişi bile inanmamıştır.

 

Sual: Selman-ı Fârisî’nin Fâtiha suresinin tefsirini yazdığını okudum. Bu tefsir günümüze intikal etmiş midir?

Cevap: Hayır.

 

Sual: Duhan suresi 3. âyetinde İnna enzelnahu fi leyletin mübareketin, derken Berat gecesi mi, Kadir gecesi mi kastediliyor?

Cevap: Berat olduğu meşhurdur. Berat gecesi levh-i mahfuza; Kadir gecesi yeryüzüne nâzil olmuştur.

 

Sual: Tevbe sûresinin 101. âyetinde mealen “Medinedeki münafıkları bilemezsin, ancak biz biliriz” buyuruluyor. Kütüb-i sittedeki bir çok hadîste, siyer kitablarında, Hazreti Peygamber’in münâfıkları bildiğini, muayyen sahâbîlere haber verdiğini yazıyor. Hazret-i Peygamber münafıkların hepsini biliyor muydu?

Cevap: Gaybı bildirildiği kadar bilirdi. Âyet-i kerimeye, “Sen onların işlerinin âkıbetini bilemezsin. Yani başlarına gelecek şeyleri” bilemezsin mânâsı da verilmiştir (Kurtubî).

 

Sual: Bakara Suresi 219’da içki ve kumarın faydası ve zararı olduğundan; zararının faydasından çok olduğundan bahsediliyor. Burada faydadan kasıt nedir?

Cevap: İçki satılır; para kazanılır. Bedene de bazı faydaları vardır, mesela damarları açar, antiseptiktir. Ama bu işi gören başka mübah şeyler de vardır. Ama bir şeyin mübah olması için illa faydası olması lazım gelmez. Şeriat yasak etmişse, zararlı demektir. Herşeyde faydalı ve zararlı taraflar vardır. Her insan da böyledir. Şirketler de kâr zarar hesabını böyle yapar. Ekseriyete bakılır. Bir şeyin zararı daha çok ise, zararlıdır.

 

Sual: Rûhü’l-Beyan’da Kürtler hakkında güvenilmez oldukları gibi ağır ithamlar var. Bunları nasıl anlamak icab eder?

Cevap: O asırda Kürtlerin hepsi Müslüman değildi; çoğu Yezidî idi. Büyük bir kısmı dağlarda vahşi bir şekilde yaşıyorlardı. Huşunet erbabı idiler. Bu sözler doğru ise, o zamanki bazı Kürtler için söylenmiş olabilir. Yoksa bir topluluk, bir halk, hele bir millet için böyle tamim yapmak, umumileştirmek doğru değil. Bursevî gibi bir zattan hiç beklenmez

 

Sual: İbn-i Hacer Mekkî hazretlerinin, Kur’an-ı kerîmin hakkıyla Arapça’ya dahi tercüme olunamayacağı ifadesi nasıl anlaşılmalıdır? Kur’an-ı kerim zaten Arapça değil midir?

Cevap: Arapça bir ibare, yine Arapça’da farklı bir şekilde ifade edilebilir. Kast edilen, budur. Aynı manada farklı Arapça kelimelerle ifade edilse bile, bu muteber ve makbul olmaz.

 

Sual: “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.” Mealindeki Mâide suresinin 44. âyet-i kerimesinden dolayı demokratik sistemde rey kullanmak caiz midir? Rey vermekle onlara destek olup günaha girmiş olmaz mı?

Cevap: Evet, caizdir. Bu, sistemi dinen kabul etmek demek değildir. İdareciler arasından insanlık ve Müslümanlık için hayırlı olacak ehven idareciler ihtiyar etmek demektir. Bu âyet-i kerimeyi öyle tefsir etmek doğru değildir. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyen, Allah’ın indirdiğini kabul etmemek, onu beğenmemek, ondan dolayı hükmetmek diye tefsir edilmiştir. Âyeti kerimelere kafamıza göre mânâ veremeyiz.

 

Sual: Evlerinizde oturun ayet-i kerimesini nasıl anlamak lazımdır?

Cevap: Müfessirler “Zaruret ve ihtiyaç olmadan evinizden dışarı çıkmayın. Çıkarsanız da cahiliye devrindeki gibi dikkat çekecek şekilde süslü püslü çıkmayın” manası vermiştir.

 

Sual: Bir şiirde “Can kulağıma  ( Ene eşeddü şevkan )  geleli, maddenin dışındaki âlemde seyrân isterim” beyiti geçiyor. Buradaki ene eşeddü şevkan ne manaya geliyor?

Cevap: Bir ara vahiy kesildi. Müşrikler “Rabbi Muhammed’i terk etti” dediler. Bir müddet sonra Cebrail Aleyhisselam geldi. Peygamber Efendimiz ona “Seni çok özledim” dedi. O da “Ben seni daha çok özledim, ama emir kuluyum” dedi ve Meryem suresinin 64. âyetini getirdi. Ene (İnnî) eşeddü şevkan ileyhim, ben daha çok seni özledim demektir. Muhyiddin Arabi hazretleri Füsus’da bunu uzun izah ediyor ve tasavvufî manalar yüklüyor.

 

Sual: İslâmiyette uğursuzluk olmadığına göre, “Biz onların üstüne, uğursuzluğu devamlı bir günde dondurucu bir rüzgâr gönderdik” mealindeki Kamer suresinin 19. âyet-i kerimesini nasıl anlamalıyız?

Cevap: Bu âyet-i kerimede geçen nuhuset; bela, felaket, bereketsizlik demektir. Uğursuzluk kelimesi, bu manada da kullanılır.

 

Sual: Kur’an’da “dilediğimize hidayet verir, dilediğimize vermeyiz” gibi manaya gelen bir çok âyet bulunmaktadır. Bu âyetler, insan iradesi ve yaratıcının adaleti çerçevesinde nasıl izah edilir?

Cevap: Allah hidayeti, doğru yolu, isteyene gösterir. İstemeyenlerden de dilediğine gösterir. Bunlar, âyet-i kerimedir. İhsan ile adaleti karıştırmamalıdır.

 

Sual: Kur’an-ı kerimde evlenilebilecek kadınların sayısı için delil verilen, “ikişer, üçer, dörder” (mesna, sülase ve rubaa) tabiri tahdid (dörde kadar) manasına gelmez; bilakis teşvik ifade eder. Arapçada “dörde kadar” demenin daha sarih yolları vardır. Sarahat icab eden hukuk sahasında böylesine kapalı bir ifadenin kullanmanın makul bir gerekçesi gösterilemez. Nitekim Fâtır suresinin 1. âyetinde de buna misal vardır. Peygamberin bir arada en az dokuz zevcesi vardı. Kendisi, hiçbir surette Kur’an hükümleri karşısında istisna teşkil etmez. Gece namazı gibi akla gelebilecek istisnalar, nimet değil, külfet sadedindedir diyen birine cevap olarak ne söylenebilir?

Cevap: Kur’an-ı kerim, bir erkeğin evlenebileceği kadınların sayısını 4 ile tahdid eder ve bunu da adalet şartına bağlar. Bu âyet-i kerimenin bu manaya geldiği icma’ ile sabittir. İcma’ya aykırı iddiada bulunan Şiîlerdir. Resulullah’ın evlendiği kadınları boşaması, maslahata muvafık değildi. Zira çoğu himaye maksadıyla tezevvüç edilmiş olan bu kadınlar, boşanırsa başkasıyla evlenemeyecekti.

 

Sual: “Allah sizin imanlarınızı zayi etmez” âyetini nasıl anlamalıdır? Zira iman amelden cüz değildir.

Cevap: Kudüs’e doğru  kıldıkları namazlar boşa gitmez, demektir.

 

Sual: Peygamber Efendimiz Kur’an-ı kerimin her âyetini tefsir etmiş midir? Öyleyse huruf-ı mukatta gibi (elif-lam-mim gibi) müteşabih âyetlerin tefsirini niçin bilmiyoruz?

Cevap: Etmiştir; ancak bu tefsirlerin tamamı bize intikal etmemiştir.

 

Sual: Bazen bazı âyet-i kerimeler üzerinde tefekkür ederken kendimce bazı manalar anlıyorum. Bu yaptığım şey, “Kur’ân-ı kerîme kendi aklı ile ma’nâ veren kâfir olur” hadis-i şerifinin şümûlüne girer mi?

Cevap: Burada tefsirden, hüküm çıkarmaktan bahsediliyor. Manasını düşünmek böyle değildir, makbuldür.

 

Sual: Hazret-i Cibril’in Peygamber efendimizden bazı âyetlerin tefsirini sorduğu hangi kitapta geçiyor?

Cevap: Süyûtî el-İtkân’da diyor ki: Cüveynî şöyle der: Nâzil olan Allah kelamı iki kısımdır. Birincisi: Allah Cebrâil’i Resûlü’ne göndererek; Allah şöyle şöyle yapmanı emrediyor, der. Cebrâil de Allah’ın dediğini kavrar. Bunun üzerine Peygambere gelir, Rabbinin söylediklerini ona iletir. Süyûtî diyor ki: Bezzâr’ın Hazret-i Âişe’den yaptığı rivayete göre Hazret-i Âişe şöyle demiştir: Resûlullah, Cebrâil’in kendisine öğrettiği âyetlerin tefsirini yapardı. Bu hadîs, İbnu Kesir’in ifadesine göre münker hadistir. İbnu Cerir ve diğer ulemâ, bu hadîsi şöyle tevil etmişlerdir: Resûlullah’ın tefsir ettiği âyetler, anlamakta güçlük çektiği müşkil âyetlerdir. Bu yüzden mânâlarını Allah’tan öğrenmek istemiş, Allah da ona, Cebrâil’in lisaniyle bu mânâları öğretmiştir. Cebrâil Aleyhisselâmın sormasından ziyade Peygamberimizin ona sorması gibi anlaşılıyor. Şu halde o da bilmeyip öğreniyor. Dolayısıyla öğretmiş oluyor.

 

Sual: İnnallahe ve melaiketehu yusallîne… diye başlayan âyet-i kerimeden, Allah’ın da salavat okuduğu manası çıkıyor. Bunu nasıl anlamalıdır?

Cevap: Salat, dua demek, övmek demektir. Allah, Peygamberi övüyor. Melekler de övüyor. Müminlerin de övmesi emrediliyor.

 

Sual: Nahl suresi 90.ayet-i kerimesinde yakınlara vermeyi emrettiği halde, kardeşimin bana yardım etmemesi, bu ayete muhalefet olur mu?

Cevap: Ayet-i kerimenin tefsiri mühimdir. Orada kast edilen fakir ve çalışamayacak vaziyetteki yakın akrabaya nafaka vermektir.

 

Sual: Melekler nurdan, şeytan ise ateşten yaratıldığına göre, niçin bazıları şeytanın cin değil de melek olduğunu iddia ediyor?

Cevap: Kur’an-ı kerimde haber verildiğine göre, Âdem aleyhisselâm yaratıldığında, kendisine secde emri verildi. “Bütün melekler secde etti, şeytan hariç” âyet-i kerimesini yanlış tefsir ederek bu neticeyi çıkarıyorlar. Başka bir âyet-i kerimede şeytanın cin taifesinden olduğu açıkça beyan buyuruluyor. Kur’an-ı kerim tercümesi ve meali okumak avama zararlıdır. Kur’an-ı kerimi bir bütün olarak; ayrıca Hazret-i Peygamber’in ve sahabilerin tefsirleri ışığında okumak ve anlamak lazımdır.

 

Sual: Peygamber efendimiz Kur’an-ı kerimin ne kadarını tefsir etmiştir?

Cevap: Resulullah, Kur’an-ı kerimin tamamını eshabına tefsir ve beyan ettiği Hadika gibi fıkıh kitaplarında yazılıdır. Ancak bu tefsirlerin hepsi günümüze kadar intikal etmemiştir. Bu sebeple müfessirler, buna uygun teviller yapmıştır.

 

Sual: İbni Mesud’un mushafına Felak ve Nas surelerini almadığı doğru mudur?

Cevap: Bu zayıf bir rivayettir. Almadıysa da bunları Kur’an-ı Kerim’den saymadığı manasına gelmez. Bu, sonradan yakıştırılmıştır. Herkes ezbere bildiği için almamış olabilir. Bizzat işitmediği için almamış olabilir. Hadis-i şerife göre, İbni Mes’ud, Kur’an-ı kerimi en iyi bilen 4 kişiden biridir.

 

Sual: Nur suresi 31. âyette kadının örtünmekten muaf olduğu mahrem erkek akrabalar sayılırken niçin amca ve dayıdan bahsedilmiyor?

Cevap: Her şeyin Kur’an-ı Kerim’de bildirilmesi lazım değildir. Bunlar sünnetle sabittir. Kardeş ve kardeş oğlu deyince, amca ve dayının da mahrem olduğu delalet yolu ile anlaşılır. Âyet-i kerimede amca dayılardan bahsedilmemesi, kardeş ve kardeş oğlundan bahsedip de amca ve dayı oğlundan bahsedilirse, aynı kategoriye girip yanlış anlaşılmaya sebebiyet vereceğinden dolayıdır. (Razi)

 

Sual: Duhan suresinin “Biz gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları oyun olsun diye yaratmadık” mealindeki 38. âyeti ile En’am suresinin “Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir” mealindeki 32. âyetini nasil idrak etmeliyiz?

Cevap: Her ikisinde de dünya hayatını oyun ve eğlence ile geçirmemek lazım geldiği; âhiret için çalışmak lazım geldiği beyan buyuruluyor. İki âyet de delâlet cihetiyle birbirinin aynısıdır. Mesela Kurtubî’de anlatıldığı üzere, birincide açık ikaz vardır. İkincide, ehl-i dünyanın, dünya hayatını ancak böyle gördüğünü, halbuki öyle olmadığını delalet yoluyla beyan buyuruyor. Meal okumanın mahzurunu buradan da anlamalıdır.

 

Sual: Nebe suresinin 33. âyet-i kerimesi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Cevap: Klasik bazı tefsirlerde göğüsleri tomurcuklanmış kızlar, yani huriler olarak tefsir edilir. Bazı tefsirlerde ise taze meyve olarak tefsir edilir. Nasıl tefsir edilirse edilsin, Rabbin inananlara ahirette vereceği mükâfatı anlatıyor.

 

Sual: “Kur’an’ı Arapça indirdik” mealindeki âyet-i kerime ile, Kur’an-ı kerimde Arapça olmayan kelimelerin bulunduğu iddiası nasıl telif edilir?
Cevap: Bu kelimelerin menşei Arapça değildir, ama Arapçalaşmıştır. Bazı âlimler Kur’an-ı kerimde hiç Arapça olmayan kelime bulunmadığını söylerse de, bu iki sözün arası böyle bulunur. Mesela muhtar kelimesi Arapçadır; ama Türkçeleşmiştir. Bir başka tefsire göre, Kur’an-ı kerim lisan kaideleri olarak Arapça’dır. Bu, başka lisanlardan kelimenin kullanılmış olmasına halel vermez. Nitekim çok Arapça kelimeyi, Kureyşli sahabeden anlamayanlar vardı. Bunu sorarak veya bedevilerden tesadüfen duyarak öğrendiler. Mesela fatır kelimesi Arapça olduğu halde, müfessirlerin tacı İbni Abbas, bunun manasını kuyudan su çeken iki bedeviden işiterek anladığını söyler.

 

Sual: Uzun zamandır işsiz olan birisi, gece mesaili bir iş bulsa, fakat âyet-i kerimede gece dinlenme zamanı olarak vasıflandırıldığı için, bu işe girmesi caiz olur mu?
Cevap: İnsan, âyet-i kerimeye kendi kafasına göre mana veremez. Tefsir âlimleri, bunu Allah’ın nimetleri ve ilahi nizamın tezahürü olarak tefsir eder. Nitekim “Geceyi ve gündüzü sizin için (birinde) dinlenip, (diğerinde) lütfundan (rızkınızı) arayasınız diye yaratmış olması O’nun rahmetindendir” mealindeki ayet-i kerimede (Kasas, 73) böyledir. Nitekim Nebe suresinde de (9): “Uykunuzu da bir dinlenme yaptık” buyuruluyor. Fıkıh kitaplarında gece çalışmak men edilmiş değildir. Şu halde gece çalışan, gündüz dinlenir. Bu zamanda en iyisi gece herkes uykudayken çalışmaktır. Böylece günahtan uzak durmak kolaylaşır.

 

Sual: Kur’an-ı kerim cihanşümul (üniversel) bir kitap olduğu halde neden “Siz anlayasınız diye Arapça gönderdik” diyor ve neden Arap Yarımadasında bulunmayan kanguru, kutup ayısı gibi hayvan ve nebatat isimlerine yer verilmemiştir?
Cevap: Kur’an-ı kerim evvelemirde ana dili Arapça olan bir peygambere ve onun kavmine indirilmiştir. Dinin teşekkül devrinde başka bir lisanda indirilmesinin abes olduğu ortadadır. Anlayasınız tabiri Arapça anlamaya en müsait dildir. Yani bu dilden başka dillere tercüme yapıldığı zaman daha güzel anlaşılır, demektir. Ekmel dinin tesisi için lazım gelen hükümlerin konulması, ekmel bir lisanla olur, bu da Anrapça’dır, demektir. Burada vurgu “anlaşılır”a değil, “Arapça”yadır. Yani Kur’an-ı kerimi ve dinin esaslarını anlamak için, Arapça bilmek şarttır. Ama kâfi değildir. Arap dünyasında, Arapçayı edebiyatı ile beraber bilen çok insan vardır. Hatta Müncid isimli Arapça lügati neşreden Beyrutlu papazların da ana lisanları Arapçadır. Kur’an-ı kerim bir zooloji ve botanik kitabı değildir ki, kutup ayısı, penguen ve kangurudan bahsetsin. Arabistan’da olan meyvelerin ve hayvanların da çoğundan bahsedilmiyor. Mesela elma ve kedi hiç geçmez.

 

Sual: Kur’an-ı kerimde şahsi ve hususi hadiselere neden yer verilmiştir? Peygamber hanımlarına veya belli şahıslara hitaplar gibi. Bunlardan diğer insanlara ne?
Cevap: Şahsi ve hususi hadiseler misal olarak veriliyor. Buradan umuma nasihatlar çıkarılıyor. Buna zikr-i cüz kasd-ı kül derler.

 

Sual: Kur’an-ı kerimde Müminler kardeştir” buyuruluyor. Ama hadis ve fıkıh kitaplarının buğz-ı fillah bahsinde bid’at ehlini sevmemek lazım geldiği bildiriliyor. Bunu nasıl anlamamız gerekiyor?
Cevap: Kardeş olmak, fâsık ve bid’at ehlinin yanlışlarını sevmeyi gerektirmez. Kardeştir sözü, onlara nasihat eder; aralarını ıslah eder; dinlemezse buğz eder demektir. Nitekim o âyet-i kerimede mealen böyle geçiyor: “Müminler kardeştir; öyleyse aralarını bulun.” İki taraftan biri isyancıdır. İsyan ise haramdır.

 

Tavsiye Yazı –> Hadis İlmine Dair Sualler

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler