Seyyid Davud bin Süleyman’ın “rahime-hullahü teâlâ” Minhatü’l-vehbiye fi Redd-il-vehhâbîye kitabı, ofset yolu ile [m. 1969] da İstanbul’da bastırılmıştır. 1973 de ikinci, 1990 da üçüncü baskısı yapılmıştır. Arabî olan bu kitap, ilk olarak 1305 hicri yılında, Bombay’da basılmıştı. Seyyid Davud, derin âlim, büyük Velî, kerâmetler sâhibi olan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin “rahime-hullahü teâlâ” talebesi olup hicri 1222 de Bağdatta tevellüd ve 1299 [m. 1881] da orada vefât etti. Hâl tercümesi (Müncid) lügat kitabında (Hâlidi) isminde yazılıdır. İbrahim Nehai İmâm-ı Âzâm’in hocasının hocasıdır. 96 da Kufe’de vefât etti. (Minhat-ül-vehbiye) kitabında diyor ki:

Ehl-i sünnet îtikadından ve mezheplerden ayrılanlar, bugünlerde çoğalmaktadır. Bu sapıklar, Muhammed aleyhisselâmın ümmetine müşrik diyorlar. Bu mübarek ümmeti öldürmeli, mallarını almalı diyorlar. Bunlar, böylece, felakete sürükleniyorlar. Allahü teâlânın yardımı ile vehhâbî denilen bu sapıkları, şu küçük kitabımla reddetmeye, yazılarının bozukluğunu ispat etmeye kalkıştım. Bunu okuyarak, belki yanıldıklarını anlar, hidayete kavuşurlar. Böylece, büyük bir hizmet etmiş olurum.

Vehhâbîler, Peygamberleri “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” ve sâlih kullardan Evliyâyı “rahime-hümullahü teâlâ” vasıta yaparak, onları şefaatcı kılarak, Allahü teâlâdan dilekte bulunmaya ve Allahü teâlânın kerâmet olarak onlara verdiği kuvvet ile sıkıntıdan kurtarmalarını istemeye ve Allahü teâlânın bir dileğe kavuşturması veya bu sıkıntıdan kurtarması için, kabirlerine gidip, onlardan şefaat istemeye inanmıyorlar. İnsan ölüp, toprak olunca, işitmez, görmez, kabir hayatı diye bir şey yoktur diyorlar. Dünyada bir şeye kavuşmak için, diriler sebep yapıldığı hâlde, ölülerin de, bir şeye kavuşmak için sebep yapılmasına bir türlü inanmıyorlar. Eğer, ölülerin kabir hayatı denilen bir hayat ile diri olduklarına ve bu hayatlarından dolayı, bildiklerine, işittiklerine, gördüklerine ve kendilerini ziyaret edenleri tanıdıklarına, selam verenlere karşılık selam verdiklerine ve birbirlerini ziyaret ettiklerine, kabirde nimet veya azap içinde olduklarına ve nimetin ve azâbın, ruh ile bedene birlikte olduğuna ve tanıdıkları dirilerin yaptıkları işlerin kendilerine bildirildiğine ve iyi işleri öğrenince, Allahü teâlâya hamd edip birbirlerine müjde verdiklerine ve işi yapana duâ ettiklerine, kötü işleri öğrenince, bunları yapanlara duâ ederek ya Rabbi! Bunlara iyi işler yapmak nasip et! Bize yaptığın gibi, onlara da hidayet nasip eyle dediklerine inansalardı, böyle inkâr etmezlerdi. Çünkü ölmek, bir evden, başka bir eve göç etmektir. Bu bildirdiklerimizin hepsinin doğru olduklarını, Kurân-ı Kerîm ve hadis-i şerifler ve icmaı ümmet bildirmektedir. Bunlara inanmayan, îman edilmesi vâcib olan bir şeye inanmamış olup bidat fırkalarından olur. Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” sünnetinden ayrılmış olur. Çünkü, Mahşer yerinde toplanmak için dirilip, mezardan çıkmaya inanmak, imanın altı şartından biridir. Buna inanmayan kâfir olur. Ölüler için kabir hayatı olup nimeti ve azâbı duyduklarına inanmamak, küçük kıyamete inanmamaktır. Küçük kıyamet, büyük kıyametin örneğidir.
[Kabir azâbına inanmayan câhiller, (Mezarda bedenler çürümüştür. Organlar kalmamıştır. Duymazlar, görmezler. Bedene azap ve nimet olmaz) diyorlar. Buna deriz ki ruhun ölmediğine siz de inanıyorsunuz. Bunun için, onun duyduğuna, işittiğine, gördüğüne de inanmalısınız. Böyle olunca, ruhtan şefaat dilemek, ondan yardım istemek gibi, Allahü teâlânın yaratmasına vasıta olmasını beklemeye, karşı olmamanız icap eder. Çünkü, bütün dinler, insan ölünce, ruhun diri kaldığını bildirmektedir. Diri insanlar, Allahü teâlânın yaratmasına vasıta, sebep oldukları gibi, diri ruhların da, Allahü teâlânın yaratmasına sebep olacağı reddedilmez. Bunu, iyi düşünemediği için, ölüden bir yardım beklenemez. Allahü teâlânın bir şeyi yaratması için, Allahü teâlânın sevdiği kullarının ruhlarından yardım bekleyen, onlardan şefaat isteyen kâfir olur, müşrik olur diyorlar.

 

Şimdi, Suudi Arabistan hükümetinin dünyaya vehhâbîliği yaymak için propaganda genel müdürlüğü kurduğunu, bunun için, her sene milyonlarca altın lira dağıttığını haber alıyoruz. Her memlekette bulunan, dinini, vicdanını satabilecek birkaç soysuz, beyinsiz kimse, paraya kavuşmak için, birçoğu da İslamiyeti bilmediğinden, yalanlara aldanarak, dinde reform akıntısına kapıldığı için, mezhepsizlik dellallığı yapmakta, gençleri zehirlemekte, felakete sürüklemektedir. Kendilerini din adamı tanıtan bu câhiller, âyet-i kerimeleri ve hadis-i şerifleri tanımıyorlar. Ashâb-ı kirâmın ve Tabiîn-i ızâmin sözlerini bilmiyorlar. Koyu cahildirler. Biraz Arapça öğrenince, kendini âlim zannetmek, katmerli câhil olmak alâmetidir. Böyle kimse, okuyup öğrenmeye, adam olmaya özenmez. Aldıkları altınlarla, zevk ve safaya dalar. Dinden de, dünya bilgilerinden de habersiz kalır. Zavallı gençler, böyle kimseyi din adamı, hem de âlim sanır. İslamiyeti yıkan, kemren, bunlardır. Din adamı ismi altında, müslümanların başına geçmeleri ise, büyük felaket olur. Böyle câhil kalanlar, din bilgisi diyerek, kısa akllarına, boş kafalarına gelen hayalleri yazarlar. Sapıktır ve başkalarını da saptırmaktadırlar. Buhârîdeki hadis-i şerif, bunların türeyeceklerini haber vermektedir.]

Kabirde, hem ruha, hem de bedene nimet ve azap vardır. Buna, böylece inanmak lâzımdır. İmâm-ı Muhammed bin Hasan Şeybani “rahime-hullahü teâlâ” 135-189 [m. 805], (Akâid-i Şeybaniye) manzumesinde, (Kabir azâbı vardır. Kabir azâbı, hem ruha, hem de bedene olacaktır) buyurdu. Yani, kabirde nimetler ve azaplar, ruha ve cesede birlikte olacaktır. Diriler bunu görmezse de, inanmak lâzımdır. Gaybe îman etmek lâzımdır. Buna inanmamak, kıyamet günü olan (bas) yani, mezardan kalkmaya inanmamaya yol açar. Çünkü, ikisi de, Allahü teâlânın kudreti ile olmaktadır. Birine inananın, ötekine de inanması akla uygundur. İnsan kabir azabını, diri iken anlayamıyor ise de, âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler ve bu ümmetin önce gelenleri, kabir azâbı olacağını haber vermişlerdir. Bu haberleri aşağıda ayrı ayrı bildireceğiz. Sonra, Allahü teâlânın sevdiği kullarının mezarlarından şefaat ve Allahü teâlânın yaratması için vasıta, vesile olmalarını istemek câiz olduğunu gösteren hadis-i şerifleri bildireceğiz. Bunları okuyup anlayanlar, ölülerin kendilerinin bir şey yapmadıklarını, mezhepsizlerin iftirâ ettikleri gibi, onlardan bir şey yapmalarının istenilmediğini göreceklerdir. Bunlar, dirilerin hareket ettiklerini, iş yaptıklarını görerek, bunlardan yardım, şefaat isteyenlerin bunların kendilerinden istediklerini sanıyorlar. Halbuki dirilerden istemek de, bunların, Allahü teâlânın yaratmasına sebep olmalarını istemektir. Her şeyi yaratan, yapan, yalnız Allahü teâlâdır. Diri de, ölü de, canlı da, cansız da, Onun yaratmasına sebep olmaktadır. Onun yaratmasına, mahlukların sebep olmalarını, yine O dilemiştir. Âlemin nizamlı, düzenli olması için, birçok şeyi, sebep ile yaratmak istemiştir. Dilediği birçok şeyi de, sebepsiz yaratmaktadır.

Peygamberler “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” ve Evliyâ “rahime-hümullahü teâlâ” mezarlarında, kabir hayatı denilen, bilmediğimiz bir hayat ile diridirler. Kendiliklerinden bir şey yapamazlar. Allahü teâlâ, onlara sebep olacak kadar kuvvet ve kıymet vermiştir. Onları sevdiği için, onlara, adeti dışında olarak ikram, ihsan yapmaktadır. Onların hürmeti için, istenileni yaratır. İstenilenin yaratılmasına sebep olmaları onlardan istenir. Mezhepsizlerin, Ehl-i sünnet, mezarlara tapınıyorlar, müşrik oluyorlar demeleri yalandır. Müslümanlara iftirâdır. Birkaç câhil veya dinsiz, saf köylüleri soymak, dünya menfeati sağlamak için, İslamiyete uymayan, kötü iş yapabilir. İslam bilgileri, İslam ahlakı, bir memlekette azalırsa, böyle zındıkların, sapıkların türeyecekleri belli bir şeydir. Bunları bahane ederek, mezhepsizliği savunmak yerine, bu bozuk işleri düzeltmek, yıkıcı değil, yapıcı olmak icap eder. Müslümanlar arasında, kabir hayatına ve kabirde nimet ve azaplar olduğuna inanıp da, Peygamberlerin ve Evliyânın öldükten sonra, Allahü teâlânın yaratmasına sebep olacaklarına inanmayanlar var. Yahut, Allahü teâlânın yaratmasını düşünmeden yalnız onlardan isteniliyor, onlardan şefaat istenmesi, dileklerin onlar vasıtası ile elde edilmesi, İslamiyette bildirilmemiştir diyenler de vardır. Böyle söyleyenler, kabir hayatına inanmayanlar kadar zararlı değildir. Bunlar, Kurân-ı Kerîmi ve hadis-i şerifleri bilmedikleri için yahut inat ederek böyle söylüyorlar. Müslümanların inatcı olmaması, doğru sözü kabul etmesi lâzımdır. Cevaplarımızı 8 kısım halinde bildireceğiz.

1. kısım: Peygamberler “aleyhimüssalâtü vesselâm” kabirlerinde diridirler. Diri olmaları, sözde değildir. Tam diridirler. Âli-i İmrân sûresi 169. âyetinde meâlen, (Allah yolunda öldürülenleri ölü sanmayınız! Onlar, Rablerinin yanında diridirler. Rızıklandırılmaktadırlar) buyuruldu. Bu âyet-i kerime, şehitlerin diri olduklarını bildiriyor. Şehitler, başka müslümanlar gibidirler. Onlardan bir üstünlükleri yoktur. Peygamberler, şehitlerden elbet daha ileride ve daha üstündür. İslam âlimlerine göre, her Peygamber, şehit olarak ölmüştür. Bunu bilmeyen yoktur. Burhaneddin Ali Halebi, İnsanü’l-uyun ismindeki siyer kitabında, derecesi aşağı olanda, derecesi yukarı olanda bulunmayan bir üstünlük bulunabilir diyor ise de, bu sözün burada yeri yoktur. Çünkü bu söz, âyet-i kerimede veya hadis-i şerifte açıkça bildirilmemiş olan üstünlük içindir. Peygamberlerin şehit oldukları, hadis-i şerifler ile bildirilmiş olduğu için, Halebinin sözü, burada düşünülemez. Buhârî’de ve Müslim’de bildirilen hadis-i şerifte, (Miraç gecesinde, Mûsâ aleyhisselâmın kabri yanından geçirildim. Mezarında, ayakta namaz kılıyordu) buyuruldu. Beyhekinin ve başkalarının bildirdikleri bir hadis-i şerifte, (Peygamberler, mezarlarında diridirler. Namaz kılarlar) buyuruldu. Başka bir hadis-i şerifte, (Allahü teâlâ toprağın Peygamberleri çürütmesini haram etmiştir) buyuruldu. Bunun doğru olduğunu, âlimler söz birliği ile bildirmektedir. Buhârîde ve Müslimde, (Allahü teâlâ, Miraç gecesinde, bütün Peygamberleri, Peygamberimize gönderdi. Onlara imâm olup iki rekat namaz kıldılar) yazılıdır. Namaz kılmak, rükû ve secde yapmakla olur. Bu haber, diri olarak, ceset ile beden ile kıldıklarını gösteriyor. Mûsâ aleyhisselâmın, kabrinde namaz kılması da, bunu göstermektedir.

Mişka) kitabının son cildinde, (Miraç) babının 1. faslı sonunda, Müslim’den alarak Ebû Hüreyre’nin bildirdiği hadis-i şerifte, (Kabenin yanında, Kureyş kâfirleri, bana Beyt-ül-mukaddesin nasıl olduğunu sordular. Oralara dikkat etmemiştim. Çok sıkıldım. Allahü teâlâ bana gösterdi. Kendimi Peygamberler arasında gördüm. Mûsâ aleyhisselâm, ayakta namaz kılıyordu, zayıf idi. Saçları dağınık ve sarkık değildi. Şen’e kabilesinden bir yiğit gibi idi. Îsâ aleyhisselâm, Urve bin Mesûd Sekafiye benziyordu) buyuruldu. Şen’e, Yemende bulunan bir kabilenin ismidir. Bu hadis-i şerifler, Peygamberlerin, Rableri yanında diri olduklarını gösteriyor. Onların cesetleri [bedenleri], ruhları gibi latif olmuştur. Kesif, katı değildir. Madde ve ruh aleminde görünebilirler. Bunun için Peygamberler, ruhları ve bedenleri ile görünebilirler. Hadis-i şerifte, Mûsâ ve Îsâ aleyhimesselâmin, namaz kıldıkları bildiriliyor. Namaz kılmak, çeşitli hareketler yapmaktır. Bu hareketler, beden ile olur. Ruh ile olmaz. Mûsâ aleyhisselâmı, orta boylu, eti az, zayıf, saçları toplu gördüm buyurması, ruhunu değil, bedenini gördüğünü gösteriyor. Peygamberler, başka insanlar gibi ölmez. Geçici olan dünyadan, sonsuz kalıcı olan ahirete göç ederler. İmâm-ı Beyheki (Îtikad) kitabında buyuruyor ki Peygamberler, mezara konduktan sonra ruhları bedenlerine geri verilir. Biz onları göremeyiz. Melekler gibi, görünmez olurlar. Yalnız, Allahü teâlânın kerâmet olarak ihsan ettiği seçilmiş kimseler görebilir. İmâm-ı Süyuti de böyle bildirmiştir. İmâm-ı Nevevî ve Sübki ve İmâm-ı Kurtubi üstadından böyle haber vermişlerdir. [İmâm-ı Beyheki 458 [m. 1066] de Nişapurda, İmâm-ı Ebül-Hasan Ali Sübki 756 [m. 1355[ da Mısırda, Muhammed Kurtubi 671 [m. 1272] de vefât etmişlerdir.] Hanbeli âlimlerinden ibni Kayyım-ı Cevziyye (Kitab-ür-Ruh) da, onun bu haberini yazmaktadır. Şâfiî âlimlerinden ibni Hacer-i Hiytemi ve Şemsüddin-i Remli ve kadı Zekeriya ve hanefi âlimlerinden Ekmelüddin ve Şernblali ve maliki âlimlerinden ibni Ebû Cemre ve talebesi İbnülhac (Methal) kitabında ve İbrahim Lakani (Cevheret-üt-tevhid) kitabında ve daha birçok âlimler, böyle olduğunu bildirmişlerdir. [İbni Kayyım-ı Cevziyye [m. 1350] de, İbni Teymiyye [m. 1328] de, Şemsüddin Muhammed Remli [m. 1596] de, Kadı Muhammed Zekeriya [m. 1520] da Mısır’da vefât etmişlerdir.] Hicretin 61. senesinde (Harre) olayında Yezidin adamları Medine-i münevverede işkence yaptıkları gün, Saîd bin Müseyib diyor ki Mescid-i nebide ezan okunamaz, namaz kılınamaz olunca, (Hucre-i nebeviye) den ezan ve ikâmet sesi işitildi. Bunu, ibni Teymiye de, (İktiza-üs-Sırat-il-müstakim) kitabında yazmaktadır. Çok kimse, selamlara, Kabir-i saadetten cevap verildiğini, çok zaman işitmişlerdir. Başka kabirlerden de, selamlara cevap verildiği, çok işitilmiştir. Bunu ileride, bildireceğiz. Peygamberlerin mezarlarında diri oldukları söz birliği ile bildirilmiş olduğu anlaşıldı. Sahih hadiste, (Bana selam verilince, Allahü teâlâ, ruhumu geri gönderip, ona cevap veririm) buyuruldu. Bu hadis-i şerif, yukarıda bildirilenlere uygun olmuyor denilemez. Yani, mübarek ruhunun ceset-i şerifinden ayrıldığını, selam verilince geri verildiğini gösteriyor denilemez. Böyle söyleyenlere karşı, âlimler çeşitli cevaplar vermiştir. İmâm-ı Süyuti “rahmetullahi teâlâ aleyh”, bu cevaplardan on yedisini bildiriyor. Bu cevapların en güzeli, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Cemâl-i ilâhîyi görmeye dalmıştır. Bedendeki duyguları unutmuştur. Bir müslüman selam verince, mübarek ruhu, bu dalgınlıktan ayrılıp, beden duygularını alır. Dünyada, böyle olanlar da az değildir. Bir dünya işi veya ahiret işi, aşırı düşünülürken, insan yanında konuşulanı duymaz. Cemâl-i ilâhiyye dalan kimse, bir sesi işitebilir mi?

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” uykuda ve uyanık iken görülebilir mi? Görülebilirse, görünen, kendisi midir, benzeri midir? Âlimlerimiz, buna çeşitli cevap verdiler. Kabirde diri olduğunu, söz birliği ile bildirdikten sonra, kendisinin görüldüğünü çoğunlukla beyan buyurmuşlardır. Böyle olduğu, hadis-i şeriflerden de anlaşılmaktadır. Bir hadis-i şerifte, (Beni rüyada gören uyanık iken görmüş gibidir) buyuruldu. Bunun için, İmâm-ı Nevevî hazretleri, Onu rüyada görmek, tam kendisini görmektir dedi. Nitekim, Abdürraüf Münavinin, (Künuz-üd-dekaık) kitabında yazdığı ve Buhârîde ve Müslimde bulunduğunu bildirdiği hadis-i şerifte, (Beni rüyada gören doğru görmüştür. Çünkü şeytan, benim şeklime giremez) buyuruldu. Rüyada benzeri görülmüş olsaydı, doğru olarak görülmüş olmazdı. İbrahim Lakani, (Cevheret-üt-tevhid) kitabında diyor ki hadis âlimleri, Resûlullahın uyanık iken de, rüyada da görülebileceğini, söz birliği ile bildirmişlerdir. Görülen, kendisi midir, benzeri midir, bunda ayrılmışlardır. Çokları, kendisidir dedi. İmâm-ı Gazâlî ve Ahmed Karafi ve birkaç âlim ise, benzeridir dedi. Kendisi görülür diyenler çoğunluktadır. İçlerinde 30’dan çok hadis imamı, büyük âlimler vardır. Her birinin senetlerini, vesikalarını, ayrı bir kitapta bildirdim. [Ekmelüddin Muhammed Baberti 1384’de, Şernblali Hasan 1658’de Mısır’da, Abdullah ibni Ebû Cemre 1276’da ve Muhammed ibnülhac Fasi 1337’de ve İbrahim Lakani 1632’de ve Ahmed Şihâbüddîn Karafi [m. 1285] de vefât etmişlerdir “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”.]

2. kısım: Ölülerin işitmelerine ve görmelerine gelince, şehitlerin, kabirlerinde diri oldukları, Kurân-ı Kerîmde açıkça bildirilmiştir. Veliler, Allahü teâlânın, kerâmet olarak ihsan etmesi ile işitir ve görürler. Allahü teâlâ, sevdiği kulları için, adetinin, kanunlarının dışında şeyler yaratır. Önce Peygamberlerin ve hele bunların en yükseği olan Muhammed aleyhisselâmın ve şehitlerin ve Velilerin, mezarlarında işittiklerine ve görmelerine inanmayan cahilleri susturmak için, kâfirlerin bile mezarda duyduklarını ve işittiklerini bildireceğiz. Buhârînin bildirdiği hadis-i şerifte, (Meyyit mezara konup, mezar başındakiler dağılırken, onların ayak seslerini işitir) buyuruldu. Buhârîde ve Müslimde yazılı olan hadis-i şerifte, Bedrde öldürülen kâfirlerin, birkaç gün sonra, bir çukura konulması emrolundu. Bundan da birkaç gün sonra, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” çukurun başına gelip durdu. Çukurdakilere, isimlerini ve babalarının isimlerini birer birer söyleyerek, (Rabbinizin, size söz verdiğine kavuştunuz mu? Ben, Rabbimin söz verdiği zafere kavuştum) buyurdu. Hazret-i Ömer “radıyallâhu anh” bunu işitince, (Ya Resûlallah! Leş olmuş kimselere mi söylüyorsun?) deyince, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Beni doğru Peygamber olarak gönderen Rabbimin hakkı için söylüyorum ki siz beni onlardan daha çok işitmiyorsunuz. Fakat cevap veremezler) buyurdu. Buhârînin ve Müslimin bildirdikleri hadis-i şerifte, (Meyyit, yakınlarının kendisine bağırarak ağlamasından azap duyar) buyuruldu. İmâm-ı Nevevî, Müslim kitabını açıklarken, bu hadis-i şerif için, (Meyyit, yakınlarının bağırarak ağlamasından azap duyar ve onlara gücenir) dedi. Muhammed bin Cerir Taberi de böyle söyledi. Kadı Iyad da, en iyi söz budur diyerek, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem”, oğlu için yüksek sesle ağlayan bir kadını susturduğunu bildirdi. (Ey müslümanlar! Mezardaki kardeşlerinize yüksek sesle ağlayarak, onları incitmeyiniz!) buyurdu. Bu hadis-i şerif gösteriyor ki meyyit, yakınlarının ağlamalarını işitmektedir. Bununla incinmekte ve azap duymaktadır. [Muhammed bin Cerir [m. 923] da Bağdatta, Kadı Iyad Maliki [m. 1150] de Merraküşte vefât etti “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”.]

Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Mezarda olanlara selam vereceğiniz zaman, esselamü aleyküm deyiniz!) Bunun için, (Esselamü aleyküm! Ya ehle daril-kavmil müminin) denir. Böyle selâmın da, işiten ve anlayan kimseye söyleneceği belli bir şeydir. İşitmeselerdi, yokluğa ve taşa selam vermek olurdu. Selef, yani, İslâmin büyük âlimleri, böyle selam verileceğini, söz birliği ile bildirdiler.

Üçüncü kısım: Meyyit, kendini ziyarete gelenleri tanır. Ebû Bekr Abdullah bin Ebiddünya, (Kitab-ül-kubur) da diyor ki hazret-i Aişenin “radıyallâhu anha” haber verdiği hadis-i şerifte, (Bir kimse, din kardeşinin kabrini ziyarete gider ve mezarı başında oturursa onu tanır ve selâmina cevap verir) buyuruldu. Ebû Hüreyre’nin “radıyallâhu anh” bildirdiği hadis-i şerifte, (Bir kimse, tanıdığının mezarı başına gidip selam verince, meyyit onu tanır ve selâmina cevap verir. Tanımadığı kimsenin kabrine gidip selam verince, meyyit selâmina cevap verir) buyuruldu. Yusuf ibni Abdülberr ve (Ahkâm) kitabının sâhibi olan Abdülhak, bu hadis-i şerif için sahihtir dediler. İbni Kayyım-ı Cevziyye, bu hadis-i şerifi (Kitab-ür-Ruh) da bildiriyor. Sonra çeşitli haberleri de yazıp, burada yazacak daha birçok haberler vardır diyor. Hadis-i şeriflerde, ziyaret kelimesi kullanılmaktadır. Meyyit, kabre geleni tanımasaydı, ziyaret kelimesi kullanılmazdı. Her dilde ve her lügatta, ziyaret kelimesi, tanıyan ve anlayan kimselerin buluşmasında kullanılır. (Selamün aleyküm) de anlayan kimseye söylenir. Bir kimse, kabre yakın bir yerde namaz kılarsa, meyyitler bunu görür. Namaz kıldığını anlar ve imrenirler. Yezid bin Harun Sülemi diyor ki: İbni Saseb, bir cenazede bulundu. Bir mezar yanında iki rekat namaz kıldı. Sonra kabre dayandı. Diyor ki vallahi uyanıktım. Kabirden bir ses işittim. (Beni incitme! Siz ibâdet yaparsınız, fakat işitmezsiniz, bilmezsiniz. Biz ise biliriz. Fakat hareket edemeyiz. Bana göre, şu kıldığın iki rekatten daha kıymetli bir şey yoktur) dedi. Meyyit, İbni Saseb’in kabre dayandığını ve namaz kıldığını anlamıştı. İbni Kayyım, bunu bildirdikten sonra, meyyitin işittiğini gösteren, Ashâb-ı kirâmdan gelen çeşitli haberleri yazmıştır. Mezhepsizler, İbni Kayyım için müctehid diyorlar. Onu aşırı övüyorlar. Fakat, İbni Kayyım’ın bu yazılarına inanmıyorlar. İnananlara da müşrik diyorlar. Bu halleri, İslam âlimlerine kıymet verdiklerini değil, işlerine geldiği zaman övdüklerini, hiçbir alimi beğenmediklerini göstermektedir. [İbni Ebiddünya [m. 894] de Bağdat’ta, İbni Abdülberr [m. 1071] de Şatibe’de, Yezid bin Harun Sülemi [m. 821] da vefât etti.]

Hazret-i Âişe “radıyallâhu anha”, Bedr gazasında çukura konulan kâfirlerin işitmediğini söyledi. Bunun için, bazı kimseler, hiçbir mevta, hatta müminler bile mezarda işitmez sandı. Bazı câhiller, şehitlerin, hatta Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” bile işitmiyeceklerini söylediler. Meyyitin işitmesine inanmayanlar aldandılar. Çünkü Âişe “radıyallâhu anha”, yalnız o çukurdaki kâfirlerin işitmediğini söyledi. Mezardaki kâfirlerin işitmelerini, Fatır sûresi 22. âyetinin, (Sen ölüye duyuramazsın. Sen mezarlarda olanlara işittiremezsin!) meâl-i şerifindeki işitmek gibi olduğunu sandılar. Halbuki böyle değildir. Büyük âlimler bildiriyor ki âyet-i kerimedeki işittirememek, işitip kabul etmek ve îman etmek demektir. Allahü teâlâ, bunun gibi âyet-i kerimelerde, diri olan ve kulakları, gözleri ve beyinleri olan kâfirleri mezardaki ölülere benzetmektedir. Bu benzetiş, duymak ve anlamak bakımından değil, duygusuzluk ve anlayışsızlık, yani kabul etmemek ve inanmamak bakımındandır. Hastanın ruhu gargaraya gelince, yani ahiretteki yerini görmeye başlayınca, imana gelmesi fayda vermez. Allahü teâlâ meâlen buyuruyor ki (Ezelde şaki olarak yazılmış olanları imana çağırman, onlara fayda vermez). Bunların imana çağrılması, mezardakilerin îman etmeleri gibi, kendilerine fayda vermez. Çünkü kabirdekiler, görmeden inanmaları lazım gelen şeyleri gördükten sonra îman etmişlerdir. Böyle imanları kabul olmaz. Buradaki işitmek, kabul etmek demektir. Filan kadın şöyledir, hiç söz duymaz denir. Böyle söylemek, işittiği hâlde kabul etmez demektir. Kâfirler için gelmiş olan iki âyet de böyledir. Onlar diridirler, gözleri ve kulakları vardır. Fakat Allahü teâlâ, onları şaki yaptığı için, kalplerini mühürlediği için, Peygamberine diyor ki: (Sen onlara duyuramazsın). Yani, senin sözünle imanı kabul etmezler. Mezarda olanların imanları kabul olmadığı gibi, onlar da imanı kabul etmezler demektir. Hadis-i şeriflerde, ölülerin işittikleri bildiriliyor. Bu işitmek kulakla olan işitmektir. İki âyet-i kerimede bildirilen işittirememek ise, kabul ettirememek demektir. Aklı olan, iyi düşünebilen bir kimse, bu iki işitmeyi birbirinden kolay ayırabilir. Allahü teâlâ, Neml sûresi 80. âyetinde meâlen, (Sen ölüye işittiremezsin) buyurduktan sonra, (Sen ancak îman edenlere işittirebilirsin) buyurdu. Müminlerin işittiğini bildirdi. İşitmek, kabul etmek demek olduğu buradan da anlaşılmaktadır. Âyet-i kerimede işittiremezsin buyurulması, kulaklariyle duymazlar demektir denirse, Allahü teâlâ, kabirdeki müminlerin işittiklerini bildirmiş olur ki bizim anlatmak istediğimiz de budur. Kabirdeki müminlerin işittikleri, Kurân-ı Kerîm ile açıkça bildirilince, buna kimse inanmamazlık yapamaz. Kurân-ı Kerîmden sonra müslümanların en sağlam kaynağı olan hadis-i şerife inanmayanın da, buna inanması icap eder.

Hazret-i Âişe “radıyallâhu anha”, kabirdeki yalnız kâfirlerin işitmiyeceklerini söylemiştir. Çünkü, yukarıda yazdığımız, Onun bildirmiş olduğu hadis-i şerifte, (Bir kimse mümin kardeşinin kabrini ziyaret eder ve kabir yanında oturursa ve selam verirse, meyyit onu tanır ve selâmina cevap verir) buyuruldu. Onu tanıması ve selam vermesi, meyyitin onu gördüğünü ve selâmını duyduğunu göstermektedir. Âişe “radıyallâhu anha” kâfirlerin işitmediğini haber verdi ise de, onların bildiklerini de haber vermektedir. Kendisinin bildirdiği bir hadis-i şerifte, (Benim doğru söylemiş olduğumu, onlar şimdi bilirler) buyurulmaktadır. Âlimler buyuruyor ki bilmek, işitmekle olur. Bunun için, ikisi arasında bir uygunsuzluk yoktur. İbni Teymiye ve ibni Kayyım-ı Cevziyye ve ibni Receb ve Süyuti ve daha birçok âlimler, böyle olduğunu bildirmişlerdir. Çünkü ölmek, bazı câhillerin dedikleri gibi, yok olmak olsa idi, onun bütün duygularının yok olması lazım gelirdi. Hazret-i Aişe’nin bildirdiği, Buhârîde yazılı olan hadis-i şerifte, meyyitin bildiği haber verildiği için, duygularının gitmediği anlaşılmaktadır. Diğer Sahabilerin haber verdikleri hadis-i şeriflerde ölülerin işittikleri bildirilmiştir. Hazret-i Aişenin, bu (işitmek) kelimesinin, kabul etmek, îman etmek demek olduğunu zannetmesi, âlimlerin söz birliğine uymamaktadır. Ashâb-ı kirâmın sözleri ile Onun sözünü ve Onun haberindeki sözlerini birleştiren en doğru söz yine Onun haber verdiği ziyaret hadis-i şerifidir. [Abdurrahmân ibni Receb hanbeli [m. 1393] de Şamda vefât etti “rahmetullâhi aleyh”.]

İbni Hümam, (Hidaye şerhi) olan (Feth-ul-kadir) kitabında diyor ki Hanefi mezhebinin âlimleri yemin bilgilerini anlatırken diyorlar ki (Meyyit işitmez. Bir kimse ile konuşmamak için yemin eden bir kişi, onun ölüsü ile konuşsa, yemini bozulmaz). (Hanefi âlimlerinin yemin için olan sözleri örf ve adete dayanmaktadır. Bu sözler, ölünün işitmediğini göstermez. Hanefi âlimleri, yemin üzerinde bilgi verirken; bir kimse et yememek için yemin etse, sonra balık yese, yemini bozulmaz. Halbuki Allahü teâlâ balığa güzel et demiştir. Fakat adette balık eti, başkadır. Bunun gibi bir kimse, birisi ile konuşmamaya yemin etse, öldükten sonra ona söylese, yemini bozulmaz. Çünkü, adette konuşmak demek, karşılıklı konuşmak demektir. Meyyit işitir, fakat işitecek gibi konuşmadığı için adete göre konuşulmuş olmaz. Bunun için, o kimsenin yemini bozulmaz) denilmiştir. Meyyit işitmediği için, yemini bozulmaz demek değildir. İbni Hümam, hazret-i Aişe’nin (Bedr çukurundaki kâfirlere söylemesi ve diriler, onlardan daha çok işitici değildirler diye yemin etmesi) hadis-i şerifine sahih değildir dediğini bildiriyor. Âişe “radıyallâhu anha”, Allahü teâlâ, (Sen kabirde olanlara işittirici değilsin. Sen ölüye duyuramazsın) buyurduktan sonra, Resûlullahın öyle söylediği doğru olmaz demiştir diyor. Fakat bu hadis-i şerif söz birliği ile bildirilmiştir. Hazret-i Aişe’nin buna inanmaması düşünülemez. Bu hadis-i şerif ile âyet-i kerime arasında uygunsuzluk da yoktur. Âyet-i kerimedeki ölü, kâfirleri bildirmektedir. İşittiremezsin demek de, faydalı olmaz demektir. İşitmezler demek değildir. Bakara sûresi, (Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, anlamazlar) mealindeki 171. âyet-i kerimesi de böyledir. Yani kulakları vardır. Gözleri vardır. Fakat imana ve doğru yola çağırmanı işitmedikleri ve görmedikleri için, Allahü teâlâ, onlara sağır gibi ve kör gibi buyurmuştur. (Sen ölüye işittiremezsin) âyet-i kerimesi için, İmâm-ı Beydavi hazretleri, onlar doğru söze karşı kulaklarını tıkayanlar gibidir. Allahü teâlâ dilediğine işittirerek hidayete kavuşturur diyor. Küfürde inat edenleri Allahü teâlâ, ölülere benzetiyor. Bu âyet-i kerime, Kasas sûresinin, (Sen sevdiğini imana getiremezsin. Fakat Allahü teâlâ, dilediğini imana kavuşturur) mealindeki 56. âyet-i kerimesine benzemektedir. İbni Hümam, sözüne devam ederek, ölülere duyurmak yalnız Resûlullah içindir demektedir. Buna karşılık, bir şeyin Resûlullaha mahsus olduğunu söyleyebilmek için delil, senet lâzımdır deriz. Burada böyle bir senet yoktur. Hazret-i Ömerin suali ve verilen cevap da, hususi olmadığını göstermektedir. İbni Hümam, Bedr çukurundaki kâfirlere söylemek, bir atasözünü tekrarlamak gibi olur diyor ise de, hazret-i Ömere verilen cevap, böyle olmadığını göstermektedir. İbn-ül-Hümama göre, Müslim kitabındaki meyyitlerin cenazede bulunanların dönüşlerindeki ayaklarının seslerini işiteceklerini bildiren hadis-i şerif, meyyitin kabre konulduğu zaman, sual ve cevap için işitmesini göstermektedir. Ondan sonra, artık hiç işitmiyeceğini bildirmektedir. Çünkü, âyet-i kerimeden, meyyitin işitmediği anlaşılmaktadır. Allahü teâlâ, kâfirlerin işitmediğini bildirmek için, onları ölüye benzetmiştir diyor. Buna cevap verilir ki bu söz, kendi kendini çürütmektedir. Çünkü, meyyitin kabre konduğu zaman, işiteceğini söyleyenin, her zaman işiteceğine de inanması lâzımdır. Başka zamanlarda işitmez denilmemiştir. Kabre konulduğu zaman işiteceğini söylemenin de, âyet-i kerimeye uygun olmaması lazım gelir.

Kabirde bulunan meyyitlere selam vermenin sünnet olduğunu, Ehl-i sünnet âlimleri söz birliği ile bildirmiştir. Büyük âlim İbni Melek (Mesabih) kitabını şerh ederken (Kabirde bulunanlara selam vermek) hadisini açıkladıktan sonra, (Bu hadis-i şerif, meyyitin işitmiyeceğini söyleyenlerin yanıldıklarını gösterdiği gibi, İmâm-ı Ahmed’in ve Ebû Davudün (Sünen) kitaplarında ve Hakimin (Müstedrek) kitabında ve İbni Ebû Şeybenin (El-musannef) kitabında ve Beyhekinin (Azap-ül-kabir) kitabında ve Tayalisi ile Abdü ibni Hamidin (Müsned) kitaplarında ve Hamad ibni Sırrinin (Ez-züht) kitabında ve ibni Cerir ve ibni Ebû Hatemin ve başka âlimlerin sahih yollarla bildirdikleri Bera bin Azibin “radıyallâhu anh” bildirdiği, (Kabirdeki fitne ve sual) hadisinin sonunda, (Mümin olan meyyit için, kulum doğru söyledi sesi işitilir. Kabre Cennetten yaygı serilir. Cennet elbiseleri giydirilir. Meyyit için Cennetten bir kapı açılır. Kabre Cennet kokuları yayılır. Görebildiği yerlere kadar yayılır. Güzel yüzlü, güzel elbiseli, güzel kokular saçan birisi gelir. Buna, sen kimsin? Senin o hayırlı yüzün nedir der. Ben, senin sâlih amelinim der. Bunu işitince, Ya Rabbi! Kıyamet çabuk kopsa! Ya Rabbi, kıyamet çabuk kopsa da, çoluk çocuğuma ve mallarıma kavuşsam der) buyurulmuştur. Kâfir olan meyyit için, bunların tersi, sıkıntılar olur. Bu hadis-i şerif, meyyitin işittiğini ve gördüğünü ve konuştuğunu ve koku aldığını ve anlayışı olduğunu ve düşündüğünü ve cevap verdiğini göstermektedir. Bu işlerin hepsi, kabir sualinden sonra olmaktadır. Böyle olduğunu, âlimler söz birliği ile söylemişlerdir. İmâm-ı Süyuti gibi hadis imamları, bu hadisin (Mütevatir), yani en doğru hadislerden olduğunu bildirmişlerdir. Bu hadis-i şerif, ölülere selam vermenin, dirilere selam vermek gibi olduğunu ve onların da işittiklerini göstermektedir) demektedir.

[İmâm-ı Ahmed [m. 855] de Bağdat’ta, Ebû Davud Süleyman Sicistani hanbeli [m. 888] de Basra’da, Hakim Muhammed Nişapuri [m. 1014] de Nişapur’da, Abdullah ibni Ebû Şeybe [m. 850] de, Ebû Bekr Ahmed Beyheki [m. 1066] de Nişapur’da, Ebû Davud Süleyman Tayalisi Basrî [m. 818[ de, Ebû Muhammed Abdü ibni Hamid Keşi [m. 863] da, Hamad ibni Sırrı Darimi [m. 857] de Kufe’de, Muhammed bin Cerir Taberi [m. 923] da Bağdat’ta, Ebû Bekr Muhammed ibni Ebû Hatem Nişapuri [m. 932] de, Abdüllatif ibni Melek [m. 1399] de İzmir’de Tire’de vefât etmişlerdir “rahmetullâhi aleyhim ecma’în”].

(Fetava-yı Hindiye) kitabında, (Kabir ziyaretinin yasak olmadığını İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe bildirmiştir. [Vehhâbî kitabı da, kabir ziyaretinin câiz olduğunu yazmaktadır.] İmâm-ı Muhammedin sözünden, kabir ziyaretinin, kadınlar için de câiz olduğu anlaşılmaktadır) diyor. (Tehzib) kitabında, (Kabir ziyareti müstehaptır. Meyyiti ziyaret etmek, yakîn ve uzaklığına göre onu diri iken ziyaret etmek gibidir) diyor. Hüseyin Sem’aninin (Hazanetül-müftün) kitabında da böyle yazılıdır. Kabirleri ziyaret ederken, ayakkabılar çıkarılır. Meyyitin yüzüne karşı, kıbleye arka vererek durulur. (Esselamü aleyküm ya ehlel-kubur!Allahü teâlâ sizi ve bizi mağfiret eylesin! Siz bizim öncülerimizsiniz. Biz de sizin eserleriniziz!) denir. (Garaib) kitabında da böyle yazılıdır. Kabristanda, yüksek sesle veya yavaşça, (Sûre-i mülk) okunabilir. Diğer surelerin de okunacağı, (Zâhire) kitabında, (kabirlerin yanında Kurân-ı Kerîm okumanın fazileti) anlatılırken bildirilmektedir. Kadıhan Hasanın (Haniye) fetvalarında yazılı olduğu gibi, meyyitin Kurân-ı Kerîm sesini duyarak rahatlamasını niyet eden kimse, yüksek sesle okur. Böyle niyet etmeyen kimse, yavaş okur. Çünkü, Allahü teâlâ, Kurân-ı Kerîmi nasıl okunursa okunsun işitir. (Bezzaziye) de diyor ki kabristandaki yeşil otları koparmak mekruhtur. Çünkü, bu otlar, tesbîh eder. Bu tesbîhler, meyyitin azaptan kurtulmasına yarar. Meyyit bu tesbîhlerle rahat eder. Şernblali’nin (İmdad-ül-fitah) kitabında ve Hanefi âlimlerinden başkalarının kitaplarında da böyle olduğu yazılıdır. Fetva vermek derecesine yükselmiş olan böyle büyük âlimlerin bildirdiklerine göre, meyyit dirilerin işitemediği, yeşil otların tesbîhi gibi sesleri işitince, kendisine seslenen insanın sesini işitmez olur mu? İşitmez diyenler, belki dünyada kulakla işitildiği gibi işitmezler demek istemişlerdir. Böyle olunca, fıkıh kitaplarında yemin bahsinde yemini anlatırken söylediklerinin araları bulunmuş olur. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” hadis-i şerifine de inanılmış olur. Âlimler arasında söz birliği hâsıl olur. Mezhebin reisi olan İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe “rahmetullâhi aleyh” buna inanmadığını bildirdi denilirse, bu yüce imâm da, öteki mezhep imamları gibi, (Sahih hadisler benim mezhebimdir) buyurmuştur. Hatta, Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” pek fazla uyduğu için, (Mürsel), hatta (Zayıf) olan hadis-i şerifleri bile mezhebine senet olarak almıştır. Böyle bir imâmin, sahih hadislere uymıyacağı düşünülebilir mi? Buradan da anlaşılıyor ki meyyitin işitmiyeceğini söyleyen birkaç âlim, dünyada işitildiği gibi işitmez demek istemişlerdir. Çünkü, sahih hadisi bırakıp da, başkasının sözüne uymak hiç bir âlim için câiz olmaz.

Resûlullah efendimizin ve iki kabir arkadaşı olan Ebû Bekr ve Ömer “radıyallahü teâlâ anhüma”nın mübarek mezarlarını ziyaret etmenin ve onlara selam vermenin ve kendilerinden şefaat istemenin sünnet olduğunu, hanefi mezhebinin âlimleri söz birliği ile bildirmişlerdir. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” ve iki arkadaşının işittiklerine inanmamış olsalardı, bu sözleri birbirini tutmazdı. Hatta, (Her kabri ziyaret etmek sünnettir) sözlerine uymazdı. Bunların yemin üzerindeki sözlerinin, dünyada dirilerin işitmesi için olduğu söylenince, sözlerinin arasında uygunsuzluk hiç kalmamaktadır.

FAİDE: Ahmed ibni Teymiyye, (Kitab-ül-intisar-fiil-İmâm-ı Ahmed) kitabında diyor ki (Bedr) de çukura doldurulan kâfirlerin işitmelerine, hazret-i Aişenin inanmaması, onun için suç olmaz. Çünkü O, hadis-i şerifi işitmemiştir. Fakat başkalarının inanmaması suç olur. Çünkü, bu hadis-i şerif her tarafa yayıldı. Zaruri inanılması lazım gelen bilgilerden oldu. İbni Teymiyye’nin bu sözü, Bedr çukurundaki kâfirlerin işittiklerine inanmayanların kâfir olacağını göstermektedir. Çünkü, dinde inanılması zaruri olan bir şeye inanmayanın kâfir olacağı mezhep kitaplarının hepsinde yazılıdır. Meyyitin işitmiyeceğini söyleyen birkaç âlim ve mesela Âişe “radıyallâhu anha”, kabirdeki kâfirlerin işitmiyeceklerini söylemişlerdir. Fakat, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” ve ümmeti içinde şehit olanların, Velî olanların, kabirlerinde işiteceklerine inanmayan hiçbir âlim yoktur. Hazret-i Âişe de, başkaları da, buna inanmışlardır. Zamanımızda türemekte olan mezhepsizlerin ve bunlara aldanan bazı câhillerin, meyyit işitmez demelerinin, hatta Resûlullahı da buna katmalarının kötülüğü, çirkinliği, buradan anlaşılmaktadır. Bu câhillerin, bu sapıkların cezalarını, kahhar olan Allahü teâlâ elbette verecektir. İbni Teymiyye, ölülerin diriltilmesi üzerindeki fetvalarında diyor ki ölüler, kendilerini ziyaret edenleri bilirler mi? Tanıdıklarından veya tanımadıklarından biri kabre geldiği zaman, bunun geldiğini anlarlar mı? Cevabında, (Evet bilirler ve anlarlar) diyor. Ölülerin buluştuklarını ve soruştuklarını ve dirilerin yaptığı işlerin onlara gösterildiğini bildiren haberleri yazıyor. Hazret-i Hâlid ibni Zeyd Ebû Eyüp-i Ensârî hazretlerinin haber verdiği hadis-i şerifi Abdullah ibni Mübarek nakletmektedir. Bu hadis-i şerifte, (Bir mümin vefât ederken, bir rahmet meleği, bunun ruhunu alır. Meyyitler, dünyada müjde isteyenlerin toplandığı gibi, bunun etrafına toplanırlar. Ona sormaya başlarlar. İçlerinden birkaçı da, kardeşinizi bırakınız dinlensin! Çok sıkıntılı yerden geliyor derler. Etrafına üşüşürler. Dünyadaki tanıdıklarını sorarlar. Filan adam ne yapıyor? Filanca kadın evlendi mi? derler) buyurulduğunu bildiriyor. [Hâlid bin Zeyd “radıyallâhu anh” [m. 670] senesinde, Süfyan bin Avf emrindeki asker ile İstanbul’u muhasara ederken dizanteri hastalığından vefât etti. İstanbul’da (Eyüp) denilen yerdeki türbesi çok muhteşem olup ziyaretciler, mübarek ruhu ile tevessül etmektedirler.]

Allahü teâlâ, şehitlerin diri olduğunu ve rızıklandırıldıklarını bildirdi. Bir hadis-i şerifte, şehit ruhlarının Cennete girdikleri haber veriliyor. Âlimlerden birkaçı, bu nimetlerin, yalnız şehitler için olduğunu, Sıddîkların böyle olmadıklarını söylüyorlar ise de, imamlarımızın ve Ehl-i sünnet âlimlerinin çoğunun söylediği doğrudur. Bunlar, diri olmak ve rızklandırılmak ve ruhların Cennete girmesi, yalnız şehitler için değildir dediler. Âyet-i kerimelerden ve hadis-i şeriflerden böyle anlaşılmaktadır buyurdular. Bunların yalnız şehitler için bildirilmesi, şehitlerin ölüp yok oldukları sanılarak, cihatdan korkulmasını önlemek içindir. Cihâtâ gitmeye ve şehit olmaya mâni olan şüpheyi gidermek içindir. İsra sûresinin (Fakirlik korkusu ile evlatlarınızı öldürmeyiniz!) mealindeki 31. ayeti de, bunun gibidir. Fakirlik korkusu olmadan da öldürmek câiz olmadığı hâlde, fakirlik korkusu ile öldürenler çok olduğu için, âyet-i kerime, vak’alara göre gönderilmiştir. Abdülvehhab oğlu Muhammed bu âyet-i kerimeyi ileri sürerek, kabir ziyaretini yasaklamaktadır.

Buraya kadar, Ahmed ibni Teymiyye-i Harrani’nin kitabındaki vesikaları bildirdik. Vehhâbîler, ibni Teymiyye’nin yolunda olduklarını söylüyorlar. Onun büyük âlim olduğunu bildiriyorlar. Kendisine Şeyh-ul-İslam diyorlar. Halbuki onun kitaplarını ve fikirlerini kabul etmiyorlar. O, bütün meyyitlerin, şehitler gibi diri olduklarını ve şehitler gibi rızklandırıldıklarını bildiriyor. Onun sözüne uymayan ve onun sözüne uyanlara kâfir ve müşrik damgası basanların, onun yolunda olduklarına hiç inanılır mı? Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, işitmez ve ziyarete gelenleri, kendisine yalvaranları görmez, bilmez ve tanımaz diyen ahmaklar, ibni Teymiyyenin ve hiçbir kimsenin yolunda değildirler. Kendi nefsleri, keyifleri arkasındadırlar. Allahü teâlâ, bunlara akıl versin ve doğru yolu göstersin. Âmin!
Meyyitlerin, dirileri gördüklerini bildiren vesikalardan biri, Buhârî’deki (Her meyyite, her sabah ve her akşam ahiretteki yeri gösterilir. Cennetlik olana, Cennetteki yeri, Cehennemlik olana, Cehennemdeki yeri gösterilir) hadis-i şerifidir. Gösterilir sözü, gördüklerini bildirmektedir. Allahü teâlâ, (Firavun) ın adamları için, (Onlara sabah akşam ateş gösterilir) buyurdu. Meyyit görmeseydi, gösterilir demek faydasız olurdu. Ebû Nuaym, Amr bin Dinardan alarak bildiriyor ki (Bir kimse ölünce, ruhunu bir melek tutar. Ruh, bedenin yıkanmasına, kefenlenmesine bakar. Kendisine, insanlar, seni nasıl övüyorlar işit, denir). Abdullah ibni Ebiddünyanın Amr bin Dinardan alarak bildirdiği hadis-i şerifte, (Bir kimse, öldükten sonra çoluk çocuğunun başına gelenleri bilir. Kendisini yıkayanlara ve kefenliyenlere bakar) buyuruldu. (Buhârî) deki sahih hadiste, (Münker ve Nekir melekleri, sual ve cevaptan sonra meyyite, Cehennemdeki yerine bak! Allahü teâlâ, değiştirerek, sana Cennetteki yeri ihsan etti derler. Bakar. İkisini birlikte görür) buyuruldu.

İbni Ebiddünya ve Beyheki (Şuab-ül-îman) kitabında, Ebû Hüreyreden “radıyallahü teâlâ anhüm” bildirdikleri hadis-i şerifte, (Bir kimse tanıdığı kabir yanına gelip selam verirse, meyyit de onu tanır ve selam verir. Tanımadığı kabrin başına gelip selam verirse, selâmına cevap verir) buyuruldu. Bu hadis-i şeriften anlaşılıyor ki meyyit kendini ziyaret edeni, kabri başına geleni görmektedir. Görmeseydi, dünyada tanımamış olduğunu tanımaması bildirilmezdi. Birincisini tanıyarak cevabı veriyor. İkincisinin selâmina, tanımayarak cevap veriyor.

İmâm-ı Ahmed ve Hakim, hazret-i Aişe’den “radıyallahü teâlâ anha” haber veriyorlar ki (Odama girer, elbisemi çıkarırdım. Çünkü, kabirlerde babam ve zevcim vardı. Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” de defnedildikten sonra, odama girince, elbiselerimi çıkarmaz oldum. Çünkü, o yabancı idi. Ondan haya ederdim). (Erbein-üt-taiye) kitabında bildirilen hadis-i şerifte, (Bir meyyit, dünyada sevdiği kimse, kendisini ziyarete geldiği zaman sevinir) buyuruldu. Bu hadis-i şerif, meyyitin, ziyarete geleni gördüğünü bildiriyor. Görmeseydi, tanımaz ve sevinmezdi. (Sahih-i Müslim) de, Amr ibni As’tan “radıyallâhu anh” haber veriliyor: Öleceği zaman buyurdu ki (Beni defnedince, üzerime toprak atınız! Sonra bir hayvan kesilerek etleri parçalanacak zaman kadar, kabrimin başında bekleyiniz. Sizinle kabrime alışayım ve sizi göreyim. Böylece Rabbimin gönderdiği sual meleklerine rahat cevap vereyim). Kabirdeki meyyitlerin duyduklarını ve gördüklerini bildiren böyle sağlam haberler çoktur. Lüzumu kadar bildirdik. Uzatmaya hâcet olmasa gerektir. Dirilerin yaptığı işlerin ölülere gösterildiğini yukarıda bildirmiştik. Onlarda görmek olmasaydı, işlerin onlara gösterilmesi doğru olmazdı. Çünkü, işlerin gösterilmesi demek, iki omuzda bulunan (Kirâmen katibin) meleklerinin yazdığı şeylerin gösterilmesi olduğu anlaşılmaktadır. Bu da mevtaların gördüğünü bildirmektedir. Bunun için, biz de, ölülerin görmesini anlattıktan sonra, dirilerin işlerinin onlara gösterilmesini bildiren hadis-i şerifleri yazmayı uygun bulduk.

Bu bilgileri, câhiller anlamıyor. Çünkü, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” sünnet-i seniyesini ve bu konudaki hadis-i şerifleri işitmemişlerdir. Kendilerini âlim sanan bu adamlar, o kadar câhil ve o kadar ahmaktırlar ki kabirde olan Peygamberler “salevâtullahi teâlâ aleyhim ecma’în” ve Veliler “rahime-hümullahü teâlâ” kabir başına gelip, kendilerinden şefaat isteyenleri ve yalvaranları nasıl bilirler diyorlar? Bunlara deriz ki o büyüklere dünyada iken birçok şeyler bildiriliyor. Öldükten sonra da, niçin bildirilmesin? Yahut deriz ki Allahü teâlâ, âdet-i ilâhiyyesinin dışında olarak, bunlara ikram ve ihsan ederek, işitiyorlar ve biliyorlar. Dirilerin işlerinin ölülere gösterildiği, hadis-i şeriflerde bildirilmiştir. Buna inanmayanlara karşı, vesika olan hadis-i şerifleri yukarıda bildirdik. Bu hadis-i şerifleri okuyup anlamayan biri, ölü yalnız dünyada iken tanımış olduğu kimseleri görüp işitir derse, ona deriz ki hadis-i şerifler, tanıdık ve tanımadık diye ayırmıyor. Fakat bunlar, inat ediyorlar. Ölüp de, başlarına gelinceye kadar inanmazlar.

Ümmetin amellerinin Resûlullaha gösterildiğini bildiren pekçok hadis-i şerif vardır: Bezzazın sahih kimselerden alarak, Abdullah ibni Mesut hazretlerinden haber verdiği hadis-i şerifte, (Hayatım, sizin için hayırlıdır. Bana anlatırsınız. Ben de size anlatırım. Öldükten sonra, vefâtım da, sizin için hayırlı olur. Amelleriniz bana gösterilir. İyi işlerinizi gördüğüm zaman, Allahü teâlâya hamd ederim. Kötü işlerinizi gördüğüm zaman, sizin için afv ve mağfiret dilerim) buyuruldu. Bu hadis-i şerif, Resûlullahtan işittim denilerek bildirildi. Başka sağlam kimseler, bunu (Mürsel) olarak da bildirmişlerdir. Amellerin, işlerin, tanıdıklara gösterildiğini bildiren hadis-i şerife gelince, İmâm-ı Ahmed ve Hakim-i Tirmüzi (Nevadır-ül-usul) kitabında ve Muhammed bin İshak ibni Mende adındaki meşhur hadis âlimlerinin bildirdikleri hadis-i şerifte, (Yaptığınız işler, kabirde olan yakınlarınıza ve tanıdıklarınıza bildirilir. İyi işlerinizi görünce sevinirler. Böyle olmayan işleriniz için, ya Rabbi! Bizi doğru yola kavuşturduğun gibi, bu kardeşimizi de kavuştur. Ondan sonra ruhunu al! derler) buyuruldu. Büyük hadis alimi Süleyman Ebû Davud Tayalisi (Müsned) kitabında, Cabir bin Abdullahtan gelen hadis-i şerifi şöyle bildiriyor: (Yaptığınız işler, mezardaki yakınlarınıza ve tanıdıklarınıza gösterilir. İşleriniz iyi ise, sevinirler. İyi değil ise, ya Rabbi! Bunlara iyi işler yapmaları için kalplerine ilhâm eyle derler). İbni ebû Şeybe (Musannef) kitabında ve Hakim-i Tirmüzi ve ibni Ebiddünya, İbrahim bin Meysereden haber veriyorlar ki Ebû Eyüp-el-Ensârî, İstanbul’a gaza etmeye gitti. Birinin yanından geçerken, (Bir kimsenin öğle vakti yaptığı işler, akşam olunca mezardakilere gösterilir. Akşam yaptığı işleri, sabah olunca, mezardakilere gösterilir) dediğini işitti. Ebû Eyüp hazretleri, böyle ne söylüyorsun dedikte, vallahi bunu sizin için söylüyorum, dedi. Ebû Eyüp, ya Rabbi, sana sığınırım. (Ubadet-ebn-i Samitin ve Sad bin Ubadenin yanında, onlar öldükten sonra, yaptıklarımdan dolayı, yüzümü kara etme) dedi. O kimse cevabında, Allahü teâlâ kullarının kusurlarını örter, amellerinin iyisini gösterir buyurdu. Hakim-i Tirmüzinin (Nevadır) kitabında bildirdiği hadis-i şerifte, (İnsanların yaptıkları işler, Pazartesi ve Perşembe günleri, Allahü teâlâya arz olunur. Peygamberlere, Evliyâya ve ana-babaya Cuma günleri gösterilir. İyi işleri görünce sevinirler. Yüzlerinin parlaklığı artar. Allahtan korkunuz! Ölülerinizi incitmeyiniz!) buyuruldu. İnsanların yaptığı işler, mezardaki tanımadıkları ölülere de bildirilir. Abdullah ibni Mübarek ve ibni Ebiddünyanın, Ebû Eyüp-el-Ensariden “radıyallahü teâlâ anh” bildirdikleri hadis-i şerifte, (Yaptığınız işler, ölülere bildirilir. İyi işlerinizi görünce sevinirler. Kötü işlerinizi görünce üzülürler) buyuruldu. Hakim-i Tirmüzi’nin ve İbni Ebiddünya’nın ve Beyhekinin (Şuab-ül-îman) kitabında Numan bin Beşirden bildirdikleri hadis-i şerifte, (Mezardaki kardeşleriniz için Allahü teâlâdan korkunuz! Yaptığınız işler, onlara gösterilir) buyuruldu. Bu iki hadis-i şerif, bütün ölüler içindir. Ebüd-derda “radıyallahü teâlâ anh” buyuruyor ki yaptığınız işler, ölülerinize gösterilir. Bununla sevinirler veya üzülürler. İbn-ül-Kayyım-i Cevziyye (Kitabür-ruh) kitabında, İbni Ebiddünyadan, o da Sadaka bin Süleyman Caferiden bildiriyor ki bir kötü huyum vardı. Babâmin ölümünden sonra, pişman oldum. Bu taşkınlıklarımdan vazgeçtim. Bir aralık bir kabahat yaptım. Babamı rüyada gördüm. Ey oğlum! Senin güzel işlerinle kabrimde rahat ediyordum. Yaptığın işler bize gösteriliyor. İşlerin sâlihlerin amellerine benziyor. Fakat, son yaptığından dolayı çok üzüldüm, utandım. Yanımdaki mevtalar arasında beni utandırma, dedi. Bu haber, yabancı mevtaların da, dünyadaki işleri anladıklarını gösteriyor. Çünkü, çocuğun işleri babasına gösterildiği zaman, babası oğluna, beni yanımdaki ölülere utandırma demektedir. Yabancı ölüler, çocuğun işlerinin babasına gösterildiğini anlamasalardı, babası rüyada böyle söylemezdi. Hazret-i Hâlid bin Zeyd Ebû Eyüp-el-Ensarinin “radıyallahü teâlâ anh” bildirdiği hadis-i şerifte de, tanıdığı bütün ölülere dünyadaki işlerin gösterildiğini, yukarıda bildirmiştik.

Dördüncü kısım: Meyyitlerin birbirini ziyaret etmeleri ve buluşmaları da, sahih haberlerle bildirilmiştir. Haris bin Ebû Üsame ve Ubeydullah bin Saîd Vayili (İbane) kitabında ve Ukayli, Cabir bin Abdullahtan haber verdikleri hadis-i şerifte, (Ölülerinizin kefenini güzel yapınız! Onlar, kabirlerinde birbirlerini ziyaret ederler ve övünürler) buyuruldu. (Müslim) sahihindeki hadis-i şerifte, (Kardeşinin cenaze işini görenleriniz, kefenini güzel yapsın!) buyuruldu. Çünkü, meyyitler birbirini ziyaret ederler ve övünürler. Ebû Hüreyrenin bildirdiği hadis-i şerifte, (Ölülerinizin kefenlerini güzel yapınız! Çünkü, birbirlerini kefenleri içinde olarak ziyaret ederler) buyuruldu. Tirmüzi ve İbni Mace ve Muhammed bin Yahya Hemedâni (Sahih) kitabında ve İbni Ebiddünya ve Beyheki (Şuab-ül-îman) kitabında, Ebû Katadeden bildirdikleri hadis-i şerifte, (Biriniz din kardeşinin cenaze işlerini görürse, kefenini güzel yapsın! Çünkü onlar, kabirleri içinde birbirlerini ziyaret ederler) buyuruldu.

[Haris bin Ebû Üsame Bağdâdî [m. 895] de, Ubeydullah Vayili [m. 1048] de, Muhammed bin Ömer Hicazi Ukayli [m. 934] de, Muhammed Tirmizi [m. 932] de Bag şehrinde, Muhammed ibni Mace [m. 886] de Kazvinde, Muhammed Hemedâni Mısrî Şâfiî [m. 959] de, Abdullah ibni Ebiddünya [m. 894] de Bağdatta, Ahmed Ebû Bekr Beyheki [m. 1066] de Nişapurun Beyhek köyünde vefât etmiştir “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”].

İbni Teymiyye fetvalarının çeşitli yerlerinde diyor ki (kabirlerin bulunduğu şehirler, dünyada birbirlerine yakın olsa da, uzak olsa da, mevtalar birbirlerini ziyaret ederler. Uzak şehirlerde bulunan mevtaların ruhları, birbirleri ile buluşurlar.) Hanefi mezhebinin âlimleri, fıkıh kitaplarında kefenin güzel olması sünnettir. Çünkü, mevtalar, birbirlerine övünürler ve birbirlerini ziyaret ederler, yazılıdır. Hatta, bütün mezheplerin âlimleri, fıkıh kitaplarında, bunun böyle olduğunu bildirmektedirler. Böyle olduğunu bildiren haberler ve insanı hayrete düşüren vak’alar çok bildirilmiştir. Okumak arzu edenler, hadis alimi İmâm-ı Süyuti hazretlerinin (Şerh-us-sudur) kitabına müraceat buyursun. [Mezhepsizler, hadis âlimlerine güvendiklerini söylüyorlar. Hadis kitaplarından, senet, vesika olarak çok hadisler yazıyorlar. En büyük İslam alimi İbni Teymiyye’dir diyorlar. Bu hadis kitaplarında, ölülerin, bizim bilmediğimiz ve anlamadığımız bir görmekle ve işitmekle duyduklarını okuyorlar da, bunlara inanmıyorlar. Resûlullah efendimizin ve Evliyânın işittiklerine inananlara kâfir diyorlar. Müşrik diyorlar. Peygamberimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek türbesi önünde, (Şefaat ya Resûlallah) diyen hacıları müşrik biliyorlar. Bundan dolayı yüzbinlerce hacının (Mina) da kestikleri yüzbinlerce kurbana necistir, leştir diyerek, bu kurban etlerini yimiyorlar. Toprakla örtüp üzerlerinden buldozer geçiriyorlar. Müşriklerin kestikleri yenmez ve satılmaz diyorlar.]

5. kısım: Ölüler, dünyada diri olanların yaptıkları işleri, kendilerine gösterilmeksizin de bilmektedirler. Mezhepsizlerin, allame dedikleri, çok büyük bildikleri İbn-ül-Kayyım-ı Cevziyye (Kitab-ür-ruh) kitabında, şöyle yazmaktadır:

FASL: Hafız, yani hadis alimi, Ebû Muhammed Abdullah Eşbili “rahime-hullahü teâlâ” burada uzun şeyler bildirmektedir. Ölüler dirilerin işlerinden haber sorarlar. Dirilerin sözlerini ve işlerini anlarlar. Kitabında, bir sayfa sonra, Amr bin Dinar diyor ki (İnsan ölünce, geride bıraktıklarındaki olan bitenleri bilir. Kendisini yıkadıklarını ve kefenlediklerini görür. Onlara bakar). İbni Kayyım-ı Cevziyye, kitabında, bir sayfa daha sonra, diyor ki Sab bin Cüsame ile Avf bin Mâlik, birbiri ile ahiret kardeşi oldular. Hangimiz önce ölürsek, rüyada görünelim dediler. Sab önce öldü. Avfa rüyasında göründü. Avf sordu: Allahü teâlâ sana ne yaptı? Affetti dedi. Konuşmalarının sonunda, kardeşim: Ben öldükten sonra, bana yakın olanların yaptığı her şey bana bildiriliyor. Hatta kedimizin, şu kadar gün önce öldüğünü haber aldım. Kızım, altı güne kadar ölecektir. Ona vasi ol, dedi. Rüyada söylediği gibi oldu. Kitabında bundan sonra, Sâbit bin Kaysın, Hâlid bin Velidin “radıyallahü teâlâ anh” askeri arasında bulunan birisine rüyasında göründüğünü bildiriyor. Hâlid bin Velide git, ona söyle ki şehit olduğum zaman, İslam askerinden birisi yanıma geldi. Sırtımdan çelik gömleğimi çıkarıp çadırına götürdü. Çadırı, en sondadır. Çadırı yanında uzun yuları olan bir at otlamaktadır. Gömleğimi ondan alsın, dedi. Bu kimse, Hâlide bunları bildirdi. Gittiler. Gömleği çadırda buldular.

Altıncı kısım: Dirilerin yaptıkları işleri haber alınca, ölülerin incindikleri, İmâm-ı Süyutinin (Şerh-us-sudur) kitabında, Deyleminin Âişe validemizden “radıyallâhu anha” bildirdiği hadis-i şerifi yazıyor. Burada, (İnsan, evinde iken nelerden incinirse, kabrinde de onlardan incinir) buyuruldu. İmâm-ı Kurtubi (Tezkire) kitabında diyor ki dünyada olanların yaptıkları şeyleri Allahü teâlâ bir melek ile yahut alâmet ile işaretle veya başka bir yoldan, ölülere bildirir. İbnül-Kayyım-ı Cevziye (Kitab-ür-ruh) kitabında diyor ki (Dirilerin ruhları ile ölülerin ruhlarının buluştuklarını bildirenlerden biri de şudur: Diri, ölüyü, rüyada görerek, ondan bir şeyler soruyor. Meyyit dirinin bilmediklerini ona haber veriyor. Verdiği, olmuş veya olacak haberler doğru çıkıyor. Çok defa, diri iken gömmüş olduğu ve kimseye bildirmediği malın yerini haber veriyor. Alacağı olduğunu ve şahitlerini bildirmesi de çok görülmüştür. Kimsenin bilmediği, kendinin gizli yaptığı bir işi haber vermesi ve bildirdiği gibi çıkması çok görülmüştür. Çok şaşılacak bir şey de, şu zamanda öleceksin dediği kimsenin, o zamanda öldüğü görülmüştür. Bir dirinin gizlice yaptığı bir işin, bir ölü tarafından başka bir diriye bildirilmesi de çok görülmüştür. Sab ve Sâbit öldükten sonra rüyada dirilerle konuşmuşlardır. Bunları yukarıda bildirmiştik). İmâm-ı Süyuti, (Şerh-us-sudur) kitabında, Muhammed bin Sirinden “radıyallâhu anh” bildiriyor ki meyyitin bildirdiği şeyler, hep doğrudur. Çünkü meyyit, hiç yalan ve yanlışlık olmayan bir âlemdedir. O âlemde olanlar, hep doğru söyler. Gördüklerimiz ve anladıklarımız, bu sözümüzü kuvvetlendirmektedir. İbnül-Kayyım’a böyle söylediler. Ruh, latif olduğu için, duygu organları ile anlaşılmayan şeyleri anlamaktadır. Hakim ve Beyheki (Delail) kitabında, Süleymandan haber veriyorlar ki Ümm-i Seleme hazretlerinin yanına girdim. Ağlıyordu. Niçin ağladığını sordum. Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” rüyada gördüm. Ağlıyordu. Mübarek başında ve mübarek sakallarında toprak vardı. Mübarek yüzünüz niye böyle diye sordum. Oğlum Hüseyinin şehit edildiğini gördüm buyurdu. Bunu, Hatib-i Tebrizi (Mişkat-ül-mesabih) kitabında da yazmaktadır. İbni Ebiddünya “rahmetullâhi aleyh”, Beni Esed kabilesinden bir mezarcıdan bildiriyor. Mezarcı diyor ki bir gece kabristanda idim. Bir kabirden şöyle ses geldi: Ey Abdullah dedi. Ne istiyorsun ya Cabir, cevabı verildi. Yarın bizim yanımıza annemiz gelecek dedi. Onun bize faydası olmaz. Bize duâ olunmaz. Babam ona kızmıştı. Duâ etmemek için yemin etmişti, cevabı verildi. Sabah olunca, bir kimse geldi. Bu iki kabir arasına bir mezar kazmamı söyledi. Gece ses işitmiş olduğum iki kabri gösterdi. Bu kabirdekilerin ismi nedir dedim. Bunun ismi Cabirdir. Şunun ismi Abdullahtır diyerek gösterdi. Gece işittiklerimi, ona söyledim. Evet, onun için duâ etmemeye yemin etmiştim. Şimdi yeminimi bozup duâ edeceğim ve kefaret vereceğim, dedi.

[Abdullah Eşbili maliki 497 [m. 1104] de, Sab bin Cüsame, Ebû Süfyanın hemşiresi Zeyneb binti Harbin oğlu olup hazret-i Ebû Bekrin hilafeti zamanında vefât etti. Ebû Şüca Şehrdar Deylemi 558 [m. 1164] de, Hakim Muhammed Nişapuri 405 [m. 1014] de, Süleyman bin Yesar, Meymune “radıyallâhu anha”nın azadlısı idi. 107 [m. 726] de, Veliyüddin Muhammed Hatib-i Tebrizi Şâfiî 749 [m. 1347] da, Ahmed ibni Hacer-i Askalani 852 [m. 1448] de Mısırda, Hafız Yusuf ibnü Abdilberr maliki 463 [m. 1071] de Endülüste, Şatibede vefât etti “rahmetullâhi aleyhim ecma’în”].

Yedinci kısım: Ölülerin iş yaptıkları, Allahü teâlânın izini ile onlarda birçok şeyler görüldüğü sahih kitaplarda bildirilmektedir. Hadis alimi, İmâm-ı Süyuti (El-mütekattim) kitabında ve hafız ibn-i Hacer, fetvalarında buyuruyorlar ki müminlerin ruhları (İlliyin) denilen makâmda, kâfirlerin ruhları (Siccin) denilen yerdedir. Her ruh, cesedine, bilinmeyen bir hâlde bağlıdır. Bu bağlılıkları, dünyadaki bağlılıklar gibi değildir. Rüya gören kimsenin gördüğü şeylere olan bağlılığı gibidir. Fakat, ölülerin cesetlerine ve başka şeylere bağlılıkları, rüya görenin bağlılığından pekçok kuvvetlidir. Bunun içindir ki ibnü Abdilberrin, ruhlar kabirlerinin yanındadır sözü ile yukarıdaki sözün arasını bulmak güç olmaz. Ruhların kendi cesetlerine tesir ve tasarruf etmelerine ve kabirde bulunmalarına izin verilmiştir. Meyyit kabirden çıkarılıp başka kabre konursa, ruhun bedenle olan bağlılığı bozulmaz. Beden çürüyüp, toprak maddeleri, sıvıları ve hâsıl olan gazları dağılınca, bu bağlılık yine bozulmaz. İmâm-ı Süyuti buyuruyor ki ruhun İlliyinde olduğu hâlde, bedene bağlanmasına ve tasarruf yapmasına izin verildiğini İbni Asakirin, Abdullah ibni Abbastan haber verdiği şu hadis-i şerif göstermektedir: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Cafer Tayar hazretleri şehit olduktan sonra buyurdu ki (Bir gece Cafer Tayar yanıma geldi. Yanında melek vardı. İki kanadlı idi. Kanadlarının uçları kana boyanmış idi. Yemendeki Bişe denilen vadiye gidiyorlardı.) İbni Adinin hazret-i Ali ibni Ebû Talibden haber verdiği hadis-i şerifte, (Cafer bin Ebû Talibi meleklerin arasında gördüm. Bişe ahalisine yağmur geleceğini müjdeliyorlardı) buyuruldu. Hadis âlimlerinden Hakimin Abdullah ibni Abbastan verdiği haberde, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” yanında oturuyordum. Esma bint-i Umeys yanımızda idi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, aleyküm selam dedikten sonra, (Ya Esma! Şimdi, zevcin Cafer, Cebrâil ve Mikâil ile birlikte yanıma geldiler. Bana selam verdiler. Selamlarına cevap verdim. Bana dedi ki (Mute) gazasında kâfirler ile birkaç gün savaştım. Vücudumün her tarafında 73 yerimden yaralandım. Bayrağı, sağ elime aldım. Sağ kolum kesildi. Sol elime aldım, sol kolum kesildi. Allahü teâlâ, iki kolum yerine bana iki kanad verdi, Cebrâil ve Mikâil ile birlikte uçuyorum. İstediğim zaman Cennetten çıkıyorum. İstediğim zaman girip meyvelerini yiyorum) buyurdu. Esma, bunları işitince, Allahü teâlânın nimetleri Cafere âfiyet olsun. Fakat, herkes bunu benden işitince inanmazlar diye korkuyorum. Ya Resûlallah, minbere çık sen söyle! Sana inanırlar dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” mescide teşrif edip, minbere çıktı. Allahü teâlâya hamd ve sena ettikten sonra, (Cafer ibni Ebû Talib, Cebrâil ve Mikâil ile birlikte yanıma geldiler. Allahü teâlâ, ona iki kanad vermiş. Bana selam verdi) buyurdu. Sonra, Esmaya haber verdiklerini bir bir söyledi. Bu hadis-i şerifler gösteriyor ki Allahü teâlâ, şehit olan ve sâlih olan kullarına, insanlara faydalı olan işleri yapmak için izin vermektedir. Bunu bildiren, daha nice haberleri hadis âlimleri yazmışlardır. Bunlardan birini, İmâm-ı Celâleddîn Süyuti şöyle bildiriyor: İbni Ebiddünya diyor ki Ebû Abdullah Şami, rumlarla gazaya gitmişti. Düşmanı kovalıyorlardı. İki kişi askerden uzaklaştılar. Birisi şöyle anlatıyor: Düşman kumandanına rastladık. Üzerine hücum ettik. Çok savaştık. Arkadaşım şehit oldu. Geri döndüm. Askerlerimizi aradım. Sonra kendi kendime dedim ki sana yazıklar olsun! Ne için kaçıyorsun. Geri döndüm. Düşman kumandanına saldırdım. Kılıçım boşa gitti. O, bana saldırdı. Beni devirdi. Göğsümün üstüne oturdu. Beni öldürmek için eline bir şey aldı. Tam o sırada, şehit olmuş olan arkadaşım yerinden fırladı. Ensesinden saçlarını yakaladı. Üstümden çekti. Birlikte kâfiri öldürdük. Uzaktaki bir ağaca kadar birlikte konuşarak yürüdük. Orada ölü olarak yattı. Arkadaşlarıma gelip, olanları haber verdim. Hanefi mezhebi âlimlerinden (Ravdat-ül-Ulema) kitabının sâhibi Hüseyin Buhârî Zendüvisti ve (Zübdet-ül-Fükaha) kitabının sâhibi de, bu vak’ayı bildirmişlerdir. Hadis âlimlerinden Mehamili (Emaliyül-İsfehaniye) kitabında bildiriyor ki Abdülaziz bin Abdullah dedi ki bir arkadaşla Şamda idik. Yanında zevcesi de vardı. Bunların oğlunun şehit olduğunu daha önceden biliyordum. Yanımıza bir süvari geldi. Arkadaşım, bunu karşıladı. Zevcesine dönerek, bu bizim oğlumuz dedi. Zevcesi, şeytan senden uzak olsun. Sen aldanıyorsun. Oğlunun çoktan şehit olduğunu unuttun mu dedi. Adam, söylediğine pişman oldu. Fakat, süvariye yaklaştı. Dikkat ile bakarak, vallahi bu bizim oğlumuz dedi. Kadın da, bakmak zorunda kaldı. Vallahi o diye bağırmaya başladı. Babası, oğlum sen şehit olmuştun değil mi? dedi. Evet babacığım. Fakat, Ömer bin Abdülaziz şimdi vefât etti. Şehitler, onu ziyaret etmek için Rabbimizden izin istedik. Ben ayrıca size selam vermek için de izin istedim, dedi. Vedâ edip yanlarından ayrıldı. Az zaman sonra, Ömer bin Abdülazizin vefât ettiği işitildi. İmâm-ı Süyuti buyuruyor ki bu haberler, sağlamdır, doğrudur. Hadis âlimleri, vesikaları ile birlikte bunları yazmışlardır. Bunu, İmâm-ı Yafii “rahmetullâhi aleyh” yazmıştır. Onun yazısını kuvvetlendirmek için, ben de bildirdim. Böyle vak’alar, İmâm-ı Süyuti’nin kitabında çok yazılıdır. Anlamak isteyenler oradan okuyabilirler.

İmâm-ı Yafii buyuruyor ki mevtaları iyi veya kötü hâlde görmek, Cenâb-ı Hakk’ın bazı kullarına ihsan ettiği bir keşftir, kerâmettir. Dirilere müjde vermek, vaaz olmak, yahut ölüler için hayırlı bir iş yapılmasına, borçlarının ödenmesine yaraması içindir. Ölüleri görmek daha çok rüyada olmaktadır. Uyanık iken görenler de vardır. Evliyâ için, hâl sahipleri için kerâmettir. Kitabının başka bir yerinde diyor ki Ehl-i sünnet mezhebinin âlimleri buyuruyor ki ölülerin İlliyindeki veya Siccindeki ruhları, arasıra yani Allahü teâlâ dileyince, mezarlarındaki cesetlerine red olunurlar. En çok Cuma geceleri, böyle olur. Birbirleri ile buluşurlar, konuşurlar. Cennetlik olanlar, nimetlere kavuşur. Azap görecekler, azap olunurlar. Ruhlar, İlliyinde veya Siccinde iken, ceset olmaksızın da, nimetlenir ve azap çekerler. Kabirde ise, ruh ve ceset birlikte nimetlenir. Yahut azaplanır. İbn-ül-Kayyım-ı Cevziyye (Kitab-ür-ruh) da diyorki bu yazılardan anlaşılıyor ki ruhun hâli, kuvvetli ve zayıf ve büyük ve küçük olduğuna göre değişmektedir. Büyük ruhlar için olanlar, başka ruhlar için olmaz. Dünyada da ruhların, kuvvetli, zayıf, süratli olduklarına göre başka başka halleri olduğu bilinmektedir. Bedenin esaretinden ve bağlılığından ve tasarrufundan kurtulan ruhların kuvvetleri, nüfuzları, himmetleri, süratleri ve Allahü teâlâya ve madde alemine teallukları, bedene bağlı olan ruhlar gibi elbet değildir. Ruhun kendisi yüksektir, temizdir, büyüktür, yüksek himmet sâhibidir. Bedenden ayrıldıktan sonra, daha başka olur. Başka şeyler yapabilir. İnsanların öldükten sonra ruhları, rüyada görülüp öyle şeyler yapmışlardır ki diri iken, bedene bağlı oldukları zaman bunları yaptıkları görülmemiştir. Bir kişi veya iki kişi veya birkaç kişinin, büyük bir orduyu mağlub etmesi çok görülmüştür. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ve Ebû Bekr ve Ömer “radıyallâhu anhüma”, çok defa rüyada görülmüş ve ruhları, kâfir ve zalim askerlerini dağıtmış, kaçırmıştır. Bu yazdıklarımız, (Naziat) sûresinin 5. âyetinin tefsirinde, bazı müfessirlerin mesela Beydavinin (Evliyânın ruhu bedenden ayrılınca, melekler alemine gider. Oradan Cennet bahçelerinde dolaşır. Bedenine de bağlılığı kalıp, tesir eder) demelerine uygun olmaktadır.

[Hüseyin bin Yahya Zendüvisti Buhârî 1010’da vefât etti. (Ravdat-ül-ulema) kitabı meşhurdur. Ahmed Mehamili Şâfiî 1024’de Bağdat’ta, Ömer bin Abdülaziz 720’de, Afifüddin Abdullah Yafii Şâfiî 1367’de Mekke’de, Kadı Abdullah Beydavi Şirazi 1281’de Tebriz’de vefât etti.]

8. kısım: Dirilerin, mezardaki nimetleri ve azapları anlaması ve baş gözü ile görmesi câiz olduğu, Allahü teâlâ ve Resûlü tarafından haber verilmiştir. Ehl-i sünnet ve cemaat âlimleri, kabirde nimet ve azap olduğunu, bunun hem ruha, hem de bedene birlikte olduğuna inanmak lazım geldiğini söz birliği ile bildirmişlerdir. (Akâid) kitapları, bunları uzun uzun bildirmektedir. Kabir azâbına yalnız (Mutezile) ve (Hariciler) inanmıyorlar. Kabir azabının doğru olduğu, hadis-i şeriflerle ve Ashâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ aleyhim ecma’în” eserleri ile Selef-i sâlihinin yazıları ile bildirilmektedir. Bazı câhillerin kabir azâbına inanmamaları, bu vesikalardan haberleri olmadığı içindir. Onların imanını kuvvetlendirmek için, vesikalardan bir kaçını bildirmek uygun görüldü.

Peygamberlerin kabirde bilmediğimiz bir hayat ile diri olduklarını, namaz kıldıklarını yukarıda bildirmiştik. Peygamberlerin, vefâtlarından sonra, hac ettikleri, Buhârîde ve Müslimde bildirilmektedir. Peygamber olmayanlara gelince, Ebû Nuaym bildiriyor ki Sâbit-ül-Benani diyor ki Hamid-i Tavile sordum: Mezarda yalnız Peygamberler mi namaz kılar? Hayır başkaları da kılabilir dedi. Sâbit, ya Rabbi! Bir kimsenin mezarda namaz kılmasına izin veriyor isen, Sabitin de kabirde namaz kılmasını nasip eyle dedi. Ebû Nuaym, yine bildiriyor ki Şeyban bin Cisr dedi ki kendinden başka ilah bulunmayan Allahü teâlâya yemin ederim ki Sâbit-i Benaniyi mezara koydum. Hamid-i Tavil de yanımda idi. Üzerine toprak örddük. Toprak bir yerinden çöktü. Kabre baktım, namaz kıldığını gördüm. İbni Cerir (Tehzib-ül-Asar) kitabında ve Ebû Nuaym, İbrahim bin Samitten haber veriyorlar ki seher vakitlerinde kabristandan geçenler, Sâbit-i Benaninin kabrinden Kurân-ı Kerîm sesi duyduklarını söylerlerdi. İbnül Cevzi (Safvet-üs-Safve) kitabında da bunu bildirmektedir. Tirmüzi ve Hakim ve Beyheki Abdullah ibni Abbastan haber verdiler ki Ashâb-ı kirâmdan birkaçı, bir yere çadır kurmuşlardı. Burada bir kabir bulunduğunu bilmiyorlardı. Çadırda, (Mülk) sûresinin okunduğu işitildi. Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” bunu haber verdiklerinde, (Bu sûre-i şerife insanı kabir azabından korur) buyurdu. İbnül-Kayyım-ı Cevziye’nin (Kitab-ür-ruh) kitabında diyor ki meyyitin kabirde okuduğunu bu hadis-i şerif ispat etmektedir. Çünkü, Abdullah ibni Ömer de bir yere çadır kurmuştu. Çadırda Kurân-ı Kerîm sesi işitti. Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” haber verdi. Bu sözü tasdik buyurdu. Hadis âlimlerinden Abdurrahmân ibni Receb (Ehval-ül-Kubur) kitabında diyor ki Allahü teâlâ dilediği kuluna kabirde sâlih işler yapmayı ihsan eder. İnsan ölünce amel, ibâdet yapmak vazifesi biter. Kabirdeki ibâdete sevap verilmez. Fakat, Allahü teâlânın ismini söylemekle ve ibâdet etmekle zevklenir. Melekler ve Cennette olanlar da böyledirler. İbadet yapmaktan lezzet duyarlar. Çünkü zikir ve ibâdet ruhu temiz olanlar için, en tatlı şeydir. Ruhu hasta olanlar, bunun tadını duyamaz. İbnül Kayyım-ı Cevziyye (Kitab-ür-ruh) da ve ibni Teymiyye ve daha birçok âlimler ve İmâm-ı Süyuti (Şerh-us-Sudur) kitabında bunu bildirmektedirler. Ebül-Hasan bin Bera (Ravda) kitabında bildiriyor ki mezarcı İbrahim, (Bir mezar kazmıştım. Mezardan ve kerpiç parçalarından misk kokusu duydum. Kabre baktım. Bir ihtiyar oturmuş Kurân-ı Kerîm okuyordu) dedi. Muhammed bin İshak ibni Mende, Asım-ı Sekatiden haber veriyor ki Belh şehrinde bir kabir kazdık. Yanındaki kabrin içi göründü. İçeride yeşil kefenli bir ihtiyar, elinde Kurân-ı Kerîm okuyordu. Bu kitapta, bunun gibi çok şeyler yazılıdır. Hadis âlimlerinden Ebû Muhammed Helal (Keramat-ül-Evliyâ) kitabında, Ebû Yusuf Gasuliden haber veriyor: Şamda İbrahim bin Ethem hazretlerinin yanına gittim. Bugün, şaşılacak bir şey gördüm dedi. O nedir dedim. Karşıdaki kabristanda bir kabir yanında idim. Kabir yarıldı. Yeşil kefenli bir ihtiyar göründü. Ya İbrahim! Allahü teâlâ beni, senin için diriltti. Dilediğini benden sor dedi. Allahü teâlâ seni nasıl karşıladı dedim. Etrafımı kötü amellerim sarmıştı. Seni üç şey için affettim buyurdu: Benim sevdiklerimi severdin, dünyada hiç içki içmezdin, aksakalınla huzuruma geldin. Böyle huzuruma gelen müminlere azap yapmaktan utanırım buyurdu. İhtiyar, bundan sonra kabirde kayboldu. İbnül Cevzi (Safvet-üs-Safve) kitabında Muazeyi anlatırken bildiriyor: Ümmül Esved dedi ki Muaze benim süt anam idi. Bir gün dedi ki Ebüs-sahba ve oğlum şehit olunca, dünya gözüme zindan oldu. Hiçbir şeyden tad alamaz oldum. Yalnız şunun için yaşamak istiyorum ki Cenâb-ı Hakk’ın rızasına kavuşturacak bir şey yapabilsem de, Ebüs-sahba ile ve oğlum ile Cennette buluşabileyim. Muhammed bin Hüseyin bildiriyor: Muaze vefât ederken ağladı. Sonra güldü. Sebebini sorduk. Namazdan, oruçtan ve Kurân-ı Kerîm okumaktan ve Allahü teâlâyı zikretmekten ayrılıyorum diye üzülmüştüm. Sonra Ebüs-sahbayı gördüm. İki parça yeşil elbise giymiş. Dünyada böyle görmemiştim. Bunun için de güldüm dedi. Muaze, hazret-i Aişe’yi “radıyallâhu anha” görmüştü. Ondan hadis-i şerif haber vermişti. Hasan-ı Basrî ve Ebû Kılabe ve Yezid Rekaşi gibi büyük âlimler, Muazeden hadis rivayet etmişlerdir.

[Zübde müellifi İbrahim Mısrî 957 de, Muhammed ibni Cerir Taberi 310 [m. 923] da, Ebülferec Abdurrahmân ibnül-Cevzi hanbeli 597 [m. 1200] de, İbni İshak Muhammed 151 [m. 768] de Bağdat’ta, İbni Mende Muhammed 395 [m. 1005] de, Ebû Muhammed Abdullah Helal maliki 616 [m. 1219] da Mısırda, İbni Receb hanbeli 795 de vefât etmiştir “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”].

Kabir azabını görenler de vardır. Mümin sûresinin 46. âyet-i kerimesinde meâlen, (Firavuna ve adamlarına her sabah ve akşam gidecekleri Cehennem ateşi gösterilir) buyuruldu. (Buhârî) ve (Müslim) deki hadis-i şerifte, (Eğer, gizli tutabilseydiniz, kabir azabını, benim işittiğim gibi, size de işittirmesi için, duâ ederdim) buyuruldu. Kabir azâbı ruha ve cesede birlikte olmaktadır. Çünkü, küfrü ve günahları ikisi birlikte yapmaktadır. Yalnız, ruha azap yapılması, hikmete ve ilâhî adalete uygun değildir. Âlimler buyuruyor ki beden kabirde çürüyüp yok olmakta görülüyor ise de, Allahü teâlânın ilminde vardır. Ashâb-ı kirâmdan birçoğu, ölülerin ruhlarına bedenleri ile birlikte azap yapıldığını görmüş ve haber vermişlerdir. İbn-i Kayyım-ı Cevziyye (Kitab-ür-ruh) da ve İmâm-ı Süyuti (Şerh-us-Sudur) da ve Abdurrahmân ibni Receb hanbeli (Ehval-ül-kubur) da bildiriyorlar ki bir kimse, Resûlullahın yanında (Topraktan birinin çıktığını gördüm. Bir adam buna sopa ile vurarak yerde gaib olduğunu, böylece toprağa girip çıktığını gördüm) dedi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” bunu işitince, (O gördüğün Ebû Cehldir. Kıyamete kadar böyle azap çeker) buyurdu. Bu ve bunun gibi haberler, Peygamberler ve Evliyâ gibi, herkesin de kabirdekileri görebileceğini bildirmektedirler. Evliyânın görmesi, hiç inkâr edilemez. Allahü teâlânın kudreti ile görmektedirler.

Buraya kadar yazdıklarımız, mevtaların mezarda, kabir hayatı denilen bilmediğimiz bir hayat ile diri olduklarını göstermektedir. İslam âlimlerinin hepsi diyor ki ölmek, yok olmak değildir. Bir evden bir eve göç etmek demektir. Peygamberler “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” ve Veliler “rahime-hümullahü teâlâ” de, İslamiyeti yaymak için çalışmışlardır. Hepsi şehitlik derecesine kavuşmuşlardır. Şehitlerin diri oldukları, Kurân-ı Kerîmde açıkça bildirilmektedir. Böyle olunca, onlardan tesebbüb ve teşeffu ve tevessül etmek şaşılacak bir şey midir? (Tesebbüb) demek, onları sebep yapmak, yani Allahü teâlâ katında yardım etmelerini dilemektir. (Tevessül) demek, bizim için duâ etmelerini dilemektir. Çünkü onlar, Allahü teâlânın dünyada da, ahirette de sevgili kullarıdır. Onların istediklerine kavuşacaklarını, her dilediklerinin verileceğini, Kurân-ı Kerîm bildirmektedir. Böyle olan meyyitlerden, dirilerden beklenen şeyleri bekleyen bir kimse kötülenebilir mi? Bunlardan beklenen şeyleri, Allahü teâlânın yaratacağına, Allahtan başka yaratıcı bulunmadığına inanan bir kimsenin, mezardaki Peygamberleri, Velileri sebep kılması, vesile yapması, hiç inkâr olunabilir mi? Bunları, onlar çürüdü, toprak oldu, yok oldu zannedenler inkâr eder. İslamiyeti bilmeyenler ve onların büyüklüğünü, yüksekliğini anlayamayanlar inanmaz. Peygamberlerin ve Evliyânın yüksekliklerini ve üstünlüklerini anlamayan kimseler, din cahilleridir. İslamiyeti anlamamışlardır. Onların câhil dedikleri müslümanlar, kendilerinden daha bilgili ve daha anlayışlıdırlar. Evliyânın ve Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” mezarlarına gidip, onların vasıtası ile onları sebep kılarak, Allahü teâlâdan bir şey istemenin ve kıyamet günü bize şefaat etmeleri için, kendilerine yalvarmanın câiz olduğu, hadis-i şeriflerde bildirilmiştir ve İslam âlimleri söz birliği ile haber vermişlerdir. İnsanların en üstünü olan Muhammed aleyhisselâmın hadis-i şeriflerine ve Onun yolunda giden seçilmişlerin, sevilmişlerin kitaplarına inanmak nimetini bize ihsan eden Allahü teâlâya hamd ve şükürler olsun! Bu büyük nimeti Rabbimiz bize ihsan etmeseydi, kendimiz anlayamaz, bulamaz, helak olurduk.

Peygamberlerin ve Evliyânın vasıtası ile yani onları sebep yaparak, vesile ederek, Allahü teâlânın yaratmasını istemek câiz olduğunu gösteren âyet-i kerimeleri bildirelim: Mâide sûresi 35. âyetinde meâlen, (Ey îman edenler! Allahü teâlâdan korkunuz! Ona yaklaşmak için vesile arayınız) ve İsra sûresi 57. âyetinde meâlen, (Ol kimseler ki duâ ve ibâdet ederler, Rablerine yaklaşmak için, vesile ve sebep ararlar. Sebeplerin Allahü teâlâya en çok yaklaştıranını isterler) buyuruldu. Bu âyet-i kerimelerde Allahü teâlâ, sebebe, vesileye yapışmayı emretmektedir. Vesilenin kendisine en çok yaklaştırıcı bir şey olduğunu bildirmektedir. Vesilenin belli bir şey olduğu bildirilmedi. Bunun için, Allahü teâlânın rızasına kavuşturan her şey, yani Haricilerin dedikleri gibi yalnız duâları değil, şefaatleri ve Allahü teâlâ indinde mertebeleri ve kıymetleri ve kendileri hep vesiledirler. [(Vehhâbî) kitabının 97. sayfasında de bu âyet-i kerimelerden ikincisi yazılı olup Katadenin (Allahü teâlâya, râzı olduğu ibâdetleri yaparak yaklaşınız) dediğini bildiriyor. Vesile Peygamberlerin ve onların yolunda olanların gittikleri yoldur. Onların yolu vesiledir, kendileri vesile değildir diyor.] Ehl-i sünnet âlimleri ise, Peygamberlerin ve onlara tâbi olanların gittikleri yol, yani îman ve ibâdet ve ihlas, vesile olduğu gibi, o büyüklerin şefaatleri, makâmları, kerâmetleri, duâları ve kendileri de vesiledir dedi. Kendileri vesile olamaz diyenler, Kurân-ı Kerîme ve hadis-i şeriflere ve Peygamberlere ve Evliyâya iftirâ ediyorlar. Peygamberlerin ve Evliyânın kendilerinin vesile edilmesi, Kurân-ı Kerîmde ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmektedir.

Enfal sûresi 33. âyetinde meâlen, (Sen aralarında bulundukça, o kâfirlere azap etmem) buyuruldu. Tefsir kitaplarında ve Buhârîde bildirildiği gibi, kâfirler Peygamberimiz ile alay ediyorlardı. Rabbine söyle de, bize çabuk azap göndersin diyorlardı. Bu sözleri üzerine, yukarıdaki âyet-i kerime nazil oldu. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek ceset-i şerifinin kâfirler arasında bulunması, onlara azap gelmesini önlemektedir buyuruldu. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Peygamberlik makâmı ile yahut duâ ederek, yahut şefaat ederek, azap gelmesini önlüyordu denilemez. Çünkü, kâfirlere duâ ve şefaat edilmediği gibi, inanmadıkları Peygamberliğin onlara faydası olamaz.

Enfal sûresinin 33. âyetinin devâmında meâlen, (Onlar istiğfar ettikleri için Allahü teâlâ onlara azap yapmaz) buyuruldu. Selef-i sâlihinden birçoğu bu âyet-i kerime için, onlardan, istiğfar edecek olan çocuklar dünyaya geleceği için, onlara azap etmem demektir dedi. Allahü teâlâ, kâfirlerden müminler dünyaya getirmeyi ezelde takdir buyurduğu için, o kâfirlere azap etmem buyurdu. Böyle söyleyen âlimlere göre, kâfirlerin kanında bulunan, müminlerin zerreleri, azâbı önlemeye sebep olmaktadır.

Bakara sûresi 251. âyetinde ve Hac sûresi 40. âyetinde meâlen, (Allahü teâlâ insanları birbirine karşı serbest bıraksaydı, yeryüzü altüst olurdu) buyuruldu. Tefsir âlimlerinden birkaçı, bu âyet-i kerimeye, Allahü teâlâ, müminleri yaratmayıp yalnız kâfirleri yaratsaydı, yeryüzü karmakarışık olurdu. Müminlerin vücutları, yeryüzünün karışmasını önlemektedir dedi. Saadet, insanın kendisindedir. İşleri ile hâsıl olmaz. Bunun için hadis-i şerifte, (İnsan, dünyaya gelmeden önce Saittir, iyidir. Yahut şakidir, kötüdür) buyuruldu. İnsana Saîd olmasında, iyi işlerinin tesiri bulunması, görünüştedir. Hakikatte böyle değildir. Bunun içindir ki hadis-i şerifte, (Bir kimse, Cehenneme götürücü kötü işleri yapar. Cehenneme yaklaşır. Ümm-ül kitapta, yani İlm-i ilâhîde Saîd ise, son günlerinde Cennete götürücü bir iş yaparak Cennete gider) buyuruldu. Amel, insanı Cennete götürmez. Cennete gitmeye sebep olur. Bunun içindir ki hadis-i şerifte, (Hiç kimse iyilikleri ile ibâdetleri ile Cennete girmez) buyuruldu. Senin için de böyle midir? Ya Resûlallah! dediklerinde, (Benim için de böyledir. Ancak Allahü teâlânın merhameti ile ihsanı ile kurtulurum) buyurdu. İyi işler, ibâdetler yapan, elbet Cennete gider denilemez. Ezelde Saîd yazılmış olan elbet Cennete gider denilir. Saadet ve şekavet, insanların işlerine değil, kendisine göredir. Allahü teâlânın, Muhammed aleyhisselâmı, insanlar arasından seçmesi ve Onu bütün Peygamberlerinden üstün yapması, mübarek Zâtı içindir, kendisi içindir. Bunu her mümin bilmektedir. Resûllerin, Nebîlerin, Velilerin üstünlükleri de, hep böyledir. Mevki mertebe ve her yükseklik zata tâbidir. Zât, mevkie tabi değildir. [Mesela, insan paşa olduğu için kıymetlidir, denilmez. Kıymetli olduğu için, paşa olmuştur denir.] Vehhâbîlerin, madde, cisim ve Zât, sebep olamaz sözlerinin yanlış olduğu anlaşıldı. Âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler ve Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” sünnet-i seniyesi, onların yanlış ve bozuk yolda olduğunu göstermektedir.

Hadis-i şerifte, (Toprağımızın ve birimizin tükrüğünün bereketi ile ve Rabbimizin izini ile hastamız şifa bulur) buyuruldu. Bir kimse temiz toprağı, temiz tükrüğü ile karıştırıp, hastaya ilaç yaparsa, Allahü teâlâ şifa ihsan eder. Toprak ve tükürük ve eczacının tesiri belli olan ilaçları, hep maddedir, cisimdir, yani zattırlar. Bunların mevkii, rütbesi ve şefaati düşünülemez. İmâm-ı Müslim Şâfiînin “rahmetullâhi aleyh” (Sahih-i Müslim) kitabındaki hadis-i sahihte buyuruldu ki (Zemzem suyu, içenin niyetine göre fayda verir). Zemzem suyu, dünya ve ahiretin herhangi bir faydası için niyet ederek içilirse, istenilen fayda hâsıl olur. Böyle olduğu çok görülmüştür. Zemzem suyu, zâttır, maddedir. Şifa, fayda vermek için, rütbesi ile tesir etmesi, yahut duâ ve şefaat etmesi düşünülemez.

Sahih olan hadis-i şerifte ve bütün fıkıh âlimlerinin söz birliği ile bildirdikleri gibi, Kâbe kapısı ile (Hacer-ül-esved) taşının arasındaki tavaf yerine (Mültezem) denir. Bir kimse, burada karnını Kâbe duvarına değdirip, (Mültezem) i vesile ederek, Allahü teâlâya yalvarırsa, Allahü teâlâ onu zarardan, kusurdan korur. Böyle olduğu çok tecrübe edilmiştir. Herkesin bildiği gibi, Mültezem, Kâbe duvarında birkaç taştır. Bu taşlar zâttır. Yani maddedir. Allahü teâlâ, her maddeye belli hassalar, özellikler verdiği gibi, bu taşlara da, hayra, faydaya vesile olmak hassasını vermiştir. [Aspirine ağrı kesmek, kinine sıtma plasmodyumlarını öldürmek, ispirtolu suya aklı gidermek hassalarını verdiği gibi, bu taşlara, başka taşlardan fazla olarak, duaların kabul olmasına sebep olmak hassasını vermiştir.]

Kabenin kuzey tarafında bulunan su oluğunun altındaki tavaf yerine ve Mescid-i Haram içindeki Kâbe kapısı karşısında bulunan (Makâm-ı İbrahim) denilen yere ve (Hacer-ül esved) denilen Kâbe köşesindeki taşı öpmeye ve elini yüzünü sürmeye de, böyle faydalı hassalar verilmiştir. Bunlara tevessül edenlerin, yani bunları vasıta kılarak duâ edenlerin, duâları kabul olmak hassasını, kıymetini, Allahü teâlâ bu maddelere vermiştir. Bu maddelerin, duaların kabul olmasına vesile oldukları biliniyor ve görülüyor ve inanılıyor da, Resûlullahı ve Onun yolunda olan, Allahü teâlânın sevgili kullarını vesile ederek yapılan duâlar hiç kabul olmaz mı? Eğer bir kimse, yerdeki toprağın ve bazı kimselerin tükrüğünün ve Zemzem suyunun ve Mültezemdeki taşların ve İbrahim aleyhisselâmın mübarek ayaklarının izi bulunan Makâm-ı İbrahimin ve Hacer-ül-esved taşının, yani bu maddelerin hepsinin faydalı şeyler için vesile sebep olmaları, Peygamberlerin ve Evliyânın mezarlarının da, vesile olacağını göstermez derse, bu kimsenin din cahili olduğunu, Allahtan ve Resûlullahtan ve müslümanlardan utanmadığını gösterir. Çünkü, Ashâb-ı kirâm “aleyhimürRıdvân”, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” Zât-ı şerifini çok yüksek bilirler, pek saygı gösterirlerdi.

Urve-tebni Mesut-issekafinin (Buhârî) de ve başka kitaplarda bildirilen sözleri meşhurdur. Urve diyor ki (Hudeybiye) sulhu için, müşriklerin elçisi olarak, Resûlullahın yanına gelmiştim. İşim bittikten sonra Mekkeye, Kureyş büyüklerinin yanına döndüm. Onlara dedim ki biliyorsunuz. Acem şahı olan Kisralara ve Bizans kıralı olan Kayserlere ve Habeş padişahı olan Necaşilere çok gittim, geldim. Bunlara yapılan hürmetin, Muhammed aleyhisselâmın Ashâbının, Muhammed aleyhisselâma yaptıkları hürmet kadar çok olduğunu görmedim. Muhammed aleyhisselâmın tükrüğünün yere düştüğünü görmedim. Ashâbı avuçları ile kapışıp yüzlerine, gözlerine sürüyorlardı. Abdest almış olduğu suyu da kapışıp, bereket için saklıyorlardı. Traş olunca, bir kılı yere düşmeden önce Ashâbı kapışıyorlardı. En kıymetli cevher gibi saklıyorlardı. Saygılarından, edeblerinden, yüzüne bakamıyorlardı dedi. Ashâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” zatından ayrılan en ufak zerrelere, hatta başkaları için pis, çirkin sayılan şeylerine bile nasıl kıymet verdikleri bu haberden anlaşılmaktadır. Bu saygı ve edepler mübarek tükrüğünün ve mübarek uzuvlarına değmiş olan abdest sularının, onlara duâ etmeleri veya şefaat etmeleri, yahut rütbe ve kıymetleri olduğu içindir denilebilir mi? Bunlar, maddedir. Fakat, en şerefli bir zattan, maddeden ayrıldıkları için, kıymetli olmuşlardır. Vehhâbîler ve onların yolunda olanlar, hakiki din adamıyız, tevhid ehliyiz diyerek övündükleri hâlde, Resûlullahı “sallallâhü aleyhi ve sellem” Lat putu ile bir tutuyorlar. Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” ve Onun Ashâbının “radıyallâhu anhüm ecma’în” yaptıklarını ve emrettiklerini puta tapmaya benzetiyorlar. Onlar gibi söylemekten, onlar gibi düşünmekten ve onlar gibi inanmaktan Allahü teâlâya sığınırız.

Peygamberleri “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” ve Onların yolunda olan seçilmiş, sevilmiş Velileri vasıta kılarak Allahü teâlâdan dilekte bulunmanın câiz olduğunu gösteren hadis-i şerifler o kadar çoktur ki bunlara kötü düşmanlarımız hiç cevap veremiyor. Şaşırıp kalıyorlar: Buhârî ve Müslim kitaplarında yazılı olduğu üzere, Esma bint-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anha ve Ebiha” yanındakilere Peygamberimizin yeşil bir cübbesini gösterdi. Yakası ipekten idi. (Bu palto, hazret-i Aişenin yanında idi. O vefât edince, ben aldım. Bu cübbeyi hastalarımıza giydirerek, tedâvi etmekteyiz. Hastalarımız bununla iyi oluyorlar) dedi. Görülüyor ki Allahü teâlânın sevgili Peygamberi “sallallâhü teâlâ aleyhi ve Alihi ve sellem” ve bütün üstünlüklerin sâhibi giymiş olduğu için, Ashâb-ı kirâm “aleyhimürRıdvân” bu cübbeyi şifa bulmak için vesile etmektedirler.

Muhammed Humeydi Ezdi maliki Endülüsinin iki sahih kitaptan toplıyarak hazırladığı kitabında, Abdullah bin Mevhib diyor ki zevcem beni, Ümm-i Seleme validemize gönderdi. Elime içinde su bulunan bir kadeh verdi. Ümm-i Seleme hazretleri, gümüşten bir kutu getirdi. İçinde Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” sakal-ı şerifi vardı. Sakal-ı şerifi, elimdeki suya sokup kaşık gibi çalkaladı ve çıkardı. Nazar değmiş olanlar ve başka derdi olanlar, su getirip, hep böyle yaparlar, bu suyu içerek şifa bulurlardı. Gümüş kutuya baktım, birkaç tane kırmızı kıl gördüm dedi.

Humeydinin, Buhârîden ve Müslimin sahihinden topladığı kitabında, Sehl bin Sad diyor ki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek gömleğini bana hediye etmiş idi. Annem, benden almak istedi. Bunu kefen yapmak için, saklıyacağım dedim. Resûlullah efendimizin mübarek gömleği ile bereketlenmek istedim, dedi. Görülüyor ki Ashâb-ı kirâm, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek gömleğini, azaptan kurtulmak için vesile ve sebep yapıyorlardı.

Buhârî ve Müslimde Ümm-i Selimden haber veriliyor: Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” yanımda uyuyordu. Mübarek yüzü inci gibi terlemişti. Terlerini alıp bir yere koyarken uyandı. (Ya Ümm-i Selim! Ne yapıyorsun?) buyurdu. Ya Resûlallah! Mübarek terin ile çocuklarımızın bereketlenmesini istiyorum dedim. (İyi yapıyorsun) buyurdu. İbni Melek (Mesabih) kitabının şerhinde diyor ki bu hadis-i şerif gösteriyor ki tasavvuf büyüklerinin ve âlimlerin ve sâlihlerin kullandıkları şeylerle de, Allahü teâlânın rızasını kazanmak câizdir.

İmâm-ı Müslim “rahime-hullahü teâlâ” Sahihinde diyor ki Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” sabah namazını kılıca, Medine halki içinde su bulunan kablarla huzuruna gelirlerdi. Her kaba mübarek ellerini sokardı. İbn-ül Cevzi (Beyan-ül müşkil-il Hadis) kitabında diyor ki Medine ahalisi böylece, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” ile bereketlenirler idi. Bir âlime gelip de böyle bereketlenmek isteyenleri, âlimin boş çevirmemesi iyi olur. İbni Cevzinin bu sözü ve İmâm-ı Nevevinin (Sahih-i Müslim) şerhindeki yazıları ve Kadı İyadın (Müslim şerhi) ve Hanefi âlimlerinden Abdüllatif ibni Melekin “rahmetullâhi aleyhim ecma’în yazılarından anlaşılıyor ki böyle bereketlenmek, faydalanmak, Haricilerin zannettikleri gibi, yalnız Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” mahsus değildir. [Haricilerin bu âlimlerin kitaplarından haberleri olmadığı yahut bile bile inat ettikleri anlaşılmaktadır. Bu ise, kötü niyetli, ard düşünceli olmak demektir.]

Buhârî kitabında, İbni Sirinden haber veriyor: İbni Sirin diyor ki Resûlullah efendimizin sakal-ı şerifinden bir parça elime geçti. Bunu Ubeydeye söyledim. Bende bir sakal-ı şerif bulunmasını, dünyada olan her şeyden daha çok severim dedi.

Buhârî-i şerifte diyor ki Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” çok zaman hizmetinde bulunmakla şereflenmiş olan Enes bin Mâlik, kendisi ile beraber bir sakal-ı şerifin defn olunmasını vasiyet etti. Kabirde, Allahü teâlânın huzuruna sakal-ı şerif ile birlikte çıkmak istedi. Kadı İyad (Şifa) kitabında diyor ki Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” faziletlerinden ve kerâmetlerinden ve bereketlerinden birisi de şudur ki Hâlid bin Velid “radıyallâhu anh”, başında sarığı arasında bir sakal-ı şerif taşırdı. Bunu taşıdığı her muharebede zafer kazanırdı. Hâlid, mübarek bir kılı sebebi ile muradına kavuşuyor da, Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek Zât-ı şerifini vesile ederek Allahü teâlâdan dilekte bulunanlar kavuşmaz olur mu? Büyük İslam alimi, Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” âşıkı olan İmâm-ı Muhammed Busayri şazili “rahmetullâhi aleyh” (Kaside-i bürde) de bu inceliği çok güzel anlatmaktadır.

Buhârî ve Müslim sahihlerinde diyor ki Abdullah ibni Abbasın haber verdiği hadis-i şerifte, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” iki kabrin yanına geldi. İkisinin de azapta olduğunu anladı. Bir hurma dalı istedi. İkiye ayırıp, kabirler üzerine dikti. (Bunlar yeşil kaldıkça, azapları hafifler) buyurdu. Bir kabirde azâbın hafiflemesi için, üzerine yeşil hurma dalı konulması, hadis-i şerifte bildirilmiştir. Allahü teâlâ, yeşil otların bereketi ile kabirdeki azâbı hafifletmektedir. Yeşil ot, bir zâttır, bir maddedir. Bunu dikmekle azâbın azalması, Resûlullaha mahsus değildir. Yeşil hurma dalının her zaman kabir üzerine dikilmesini, İslam âlimleri, söz birliği ile bildirmektedir. İslam mezarlıklarına servi ağaçları dikilmesi bundan ileri gelmektedir. Hurma dalı gibi bir madde, azâbın azalmasına sebep oluyor da, varlıkların, maddelerin en kıymetlisi olanı sebep ve vesile etmek câiz olmaz mı? Aklı olan, doğru düşünebilen kimse, buna olmaz diyebilir mi?

Maddeyi, Zâtı, Allahü teâlânın rızasını kazanmaya vesile etmek câizdir. Ebû Süfyanın zevcesi olan Hind, (Uhud) gazvesinde hazret-i Hamzanın “radıyallâhu anhüma” karaciğerinden bir parçasını, ağzına alarak, çiğnemişti. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Hamza, ind-i ilâhîde çok kıymetlidir. Onun bedeninden hiçbir parçasını Cehennemde yakmaz) buyurdu. [Hindin imana geldiği, Cehenneme gitmiyeceği buradan da anlaşılıyor.] Mâlik bin Sinan “radıyallâhu anh”, Resûlullahın mübarek kanını içtiği zaman, (Cehennem ateşi seni yakmaz!) buyuruldu. Bunun gibi, Abdullah bin Zübeyr “radıyallâhu anh”, mübarek hacamat kanından içince, (İnsanlardan sana çok şeyler olur. Senden de insanlara çok şeyler olur) buyurdu. İçtiği için darılmadı. Mübarek artığını içen kadına da, (Karın ağrısı hiç çekmezsin) buyurdu. Bu hadis-i şerif sahihtir. Kadının ismi (Bereke) dir. Bunu birçok âlimler, mesela Kadı İyad, (Şifa) kitabında ve Kastalani (Mevahib-ül-ledünniye) kitabında yazmışlardır. Ey müslümanlar! Resûlullahın “sallallâhü aleyhi ve sellem” mübarek bedeninden ayrılan kan ve benzeri şeyler, bunları içenlerin Cehennem ateşinden kurtulmasına sebep ve vesile oluyor ve ağrıları önlüyor da, mübarek vücutlarının, Zâtının, bu iyiliklere vesile ve sebep olmasına niçin inanılmasın? Mübarek Zâtı, Allahü teâlânın nurundan idi. Gölgesi yere düşmezdi. Böyle olduğunu, Cabir ve başkaları “radıyallahü teâlâ anhüm” bildirdiler. Allahü teâlânın sevgilisi ve Peygamberlerin en üstünü için, vesile edilmez, Allahü teâlânın yaratmasına sebep olmaz diyen bir kimse, o yüce Peygamberin ümmetinden midir, yoksa düşmanlarından mıdır? Kâfirlere bile rahmet olduğu, âyet-i kerimelerde bildirilmiştir. Müslümanlar için ve Ona âşık olan (Ehl-i sünnet vel-cemaat) için, rahmete, vesile ve sebep olmaz mı?

(Vesile arayınız!) âyet-i kerimesinin emrettiği vesile hem ibâdetlerdir, hem dualardır, hem de mübarek kıymetli zatların kendileridir. Yukarıda bildirdiğimiz hadis-i şerifler ve olaylar bunu açıkça göstermektedir.

Mahluklardan her şeyi, hatta insanın yapamayacağı, fakat kerâmet olarak Allahü teâlânın Evliyâsına ihsan ettiği şeyleri istemek câiz olduğunu gösteren çeşitli âyet-i kerimeler vardır. Bunlardan biri (Neml) sûresindeki âyet-i kerimedir. Bu âyet-i kerime, Süleyman aleyhisselâmın meâlen, (Ey cemaatim! Onu kürsüsü ile hanginiz getirirsiniz?) dediğini bildirmektedir. Cemaatin içinde, cin ve insanlar ve şeytanlar da vardı. Cinnin kötü kısımlarından, İfrit, sen yerinden kalkmadan onu getiririm, dedi. Süleyman aleyhisselâm bundan daha çabuk gelmesini istiyorum dedi. Süleyman aleyhisselâmın katibi olan Asaf bin Berhıya, ben daha çabuk getiririm, dedi. Belkısın kürsüsü Yemende idi. Süleyman aleyhisselâm, Şam’da idi. Arada, [insan yürüyüşü ile], üç aylık yol vardı. Oradan Şama yer altından hemen getirdi. Bu kürsü, altın ve kıymetli taşlarla süslü bir kanepe idi. Bu bir kerâmet idi. Allahü teâlâ, Velileri için, sevdiği iyi kulları için, adetinin, kanunlarının dışında olarak kerâmet vermektedir. Allahü teâlâ, sâlih kulu olan bir Velisine verdiği kerâmeti, Kurân-ı Kerîmde, överek bildiriyor. Bu kerâmeti istediği için, Süleyman aleyhisselâma darılmıyor. Ben sana Şâh damarından daha yakın iken, niçin başkasından istedin? İnsanların yapamayacağı bir şeyi, benden başkasının gücü yetmiyeceği bir şeyi, niçin benden istemedin demedi. Çünkü, Süleyman aleyhisselâm, Allahü teâlânın Peygamberi idi. Bu sözün, bu dileğin, sebeplere yapışmak olduğunu ve sebeplere yapışmanın Onun dinine uygun olduğunu biliyordu. Allahü teâlâ, sebeplere yapışmayı emretmektedir. Resûlullahtan ve şehitlerden ve sâlih kullardan bir şey istemek de, bunun gibidir. Allahü teâlânın onlara ihsan etmiş olduğu kerâmetlerden faydalanmaktadır. Onlar sebeptir, vasıtadır, vesiledir. Yaratan ve yapan yalnız Allahü teâlâdır. Velilerin kerâmeti, Peygamberlerin “salevâtullahi aleyhim ecma’în” üstünlüklerinden, mucizelerindendir. Veliler, Peygamberlere uydukları için, onların vasıtaları ile kerâmetlere kavuşmaktadırlar.

Allahü teâlânın sevdiği kullarına ve her şeyden önce Peygamberlerin efendisi olan Muhammed aleyhisselâma tevessül etmenin, onlardan şefaat istemenin câiz olduğunu gösteren âyet-i kerimelerden birisi de, Bakara sûresinin 89. âyet-i kerimesidir. Hadis âlimleri, söz birliği ile bildiriyorlar ki bu âyet-i kerime, Hayber yahudileri için gelmiştir. Cahiliye zamanında, yani Resûlullahtan önce, bu yahudiler, (Esed) ve (Gatfan) kabileleri ile harp ediyorlardı. Harp ederken, (Ya Rabbi! Ahir zamanda göndereceğin Peygamber hakkı için, bize yardım et!) diyerek yalvarıyorlardı. Ahir zaman Peygamberini vesile ederek, zafer kazanıyorlardı. Fakat, Resûlullah gelip, İslamiyeti bildirince, kıskandılar, inat ettiler, inanmadılar. İbn-ül-Kayyım-ı Cevziyye (Bedâyi-ul-Feraid) kitabında diyor ki yahudiler, cahiliye zamanında komşuları olan Araplarla harp ederlerdi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” dünyaya gelmeden önce, onun mübarek vücudu ile Allahü teâlâdan yardım isterlerdi. Allahü teâlâ, onlara yardım eder, gâlip gelirlerdi. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, dünyaya gelip, İslamiyeti yaymaya başlayınca, inanmadılar, kâfir oldular. Dünyaya gelmeden önce inanmamış olsalardı, onun sebebi ile yardım istemezlerdi. (Beydavi) tefsirinin bazı açıklamalarında, Sadeddin-i Teftazaniden şöyle nakil olunuyor ki Resûlullahın mübarek ismini söyleyerek yardım istiyorlardı. Mübarek ismini, şefaatcı ediniyorlardı. Sâlih ve zâhid âlimlerden Takıyuddin Husni, (Mevlid-ün-nebî) kitabında diyor ki bir müslüman, Resûlullahın iyi huylarını, yumuşaklığını, afvını ve sabrını öğrenince, Onun Allahü teâlâ yanındaki kıymetini, üstünlüğünü anlayıp, her işinde Onu vesile eder. Çünkü O, şefaatcıdır. Allahü teâlâ, Onun şefaatini reddetmez. Allahü teâlânın sevgilisidir. Onu vesile kılarak, Onu şefaatcı ederek istenilenleri, Allahü teâlâ verir. Allahü teâlâ, bunu Kurân-ı Kerîmde bildiriyor ve Evliyâsına ilhâm ediyor. Onun ve bütün müslümanların düşmanı olan bile Onu vesile kılarak, istediklerine kavuştuklarını, Kurân-ı Kerîm haber veriyor. Onu çok sevdiği, çok üstün yaptığı için, onların dileklerini verdim buyuruyor. Abdullah ibni Abbas buyuruyor ki cahiliye zamanında, Hayber yahudileri, Gatfan denilen Arap kâfirleri ile dövüşürlerdi. Yahudiler, mağlub olurdu. Allahü teâlâya duâ ederek, ya Rabbi! Ahir zamanda bize göndereceğini söz verdiğin sevgili Peygamberinin hakkı için, hürmeti için, bize yardım et diyerek yalvarırlardı. Her zaman böyle duâ ederek, Gatfan kâfirlerine gâlip gelirlerdi. Allahü teâlâ, Muhammed aleyhisselâmı, Peygamber olarak gönderince inanmadılar. Kâfir oldular. Allahü teâlâ, bunu, yukarıdaki âyet-i kerimede bildirmektedir. Muhammed aleyhisselâmın Allahü teâlâ yanındaki kıymetine, şerefine ve üstünlüğüne bakınız ki Onu vesile eden kâfirlerin bile duâsını kabul buyurmaktadır. Yahudilerin, O sevgili Peygambere en büyük düşman olacaklarını ve O yüce Peygamberi çok inciteceklerini bildiği hâlde, Onu vesile ederek yaptıkları duâları kabul buyururdu. Dünyaya teşrif etmeden önce, şerefi, şefaati böyle olunca, alemlere rahmet olarak gönderildikten sonra, Onu vesile ve şefaatcı etmenin suç olacağını, hangi akıllı, insaflı kimse iddia edebilir? Buna inanmayanların, yahudilerden daha kötü oldukları anlaşılmaktadır. Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” birincisi olan Âdem aleyhisselâm da, Onu vesile yaparak duâ edince, duâsı kabul olmuş idi. Tefsirler ve hadis kitapları, bunu uzun bildirmektedir. Bunları anlayanlar, Onu vesile etmeye inanmayanların nasıl kimseler olduklarını iyi anlarlar.

FASL: Peygamberleri “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” ve Evliyâyı “rahime-hümullahü teâlâ” vesile ve şefaatcı yaparak, Allahü teâlâdan istenilen şeylerin hâsıl olması, onların kerâmetinden ve üstünlüklerindendir. Öldükten sonra da kabirlerinde kerâmet sâhibidirler. Ehl-i sünnet vel-cemaat âlimleri, kerâmetin var olduğunu ve kerâmete inanmak vâcib olduğunu söz birliği ile bildirmişlerdir. Evliyânın kerâmeti olduğunu, Allahü teâlânın kitabı haber vermektedir. Âyet-i kerime, Süleyman aleyhisselâmın, Belkısın kürsüsünin bir ânda, Yemendeki Sebe şehrinden Şama getirilmesini istediğini haber veriyor. Bu kürsü, altın ve kıymetli taşlar ile süslenmişti. Bunu, Asaf bin Berhıya, bir ânda getirdi. Tahtın hiçbir yeri bozulmadan geldi. Asaf, Velî idi. Tahtı bir ânda getirmesi, kerâmet oldu. Hazret-i Meryemin kerâmeti de Kurân-ı Kerîmde, Âli-i İmrân sûresinin 37. âyetinde bildirilmektedir. Hazret-i Meryem’in yanına Zekeriya aleyhisselâmdan başka kimse girmezdi. Zekeriya “aleyhisselâm”, her girişinde hazret-i Meryemin yanında taze meyve görürdü. Bunların Allahü teâlâdan geldiğini söylerdi. Ehl-i sünnet âlimleri söz birliği ile bildiriyor ki Peygamberlerin mucizeleri olduğu gibi, Evliyânın da kerâmetleri vardır. Çünkü, Peygamberlere tâbi olanları, Onlara uyanları, Allahü teâlâ çok sever. Onlara diri iken de, öldükten sonra da, kerâmetler ihsan eder. Peygamberlerin ve Evliyânın öldükten sonra da, mucize ve kerâmet göstermeleri, onların doğru söylediklerini daha iyi bildirmektedir. Çünkü, diri iken olan mucizeleri ve kerâmetleri gören düşmanlar, kâfirler, bunları başkasından öğrenerek yapıyorlar sanırlar. Fakat, öldükten sonra hâsıl olan mucize ve kerâmetler için, öyle sanmak ve söylemek olmaz. Mucizeleri ve kerâmetleri, Allahü teâlâ yaratmaktadır. Yalnız Onun kudreti ile olmaktadır. Peygamberlerine ve Velilerine ihsan ederek, ikram ederek, onların sebebi ile onların şefaatleri ile yaratmaktadır. (Mucize) Peygamberlerden, (Kerâmet) ise, Peygamberin yolunda olduğu bilinen sâlih müminden hâsıl olmaktadır. Peygamberler masumdur. Hiç günah işlemezler. Şeytan, Peygamberin şekline giremez. Evliyâ da, Peygamberlerin varisleridir. Şeytan, onlara da yaklaşamaz. Ömer “radıyallâhu anh” ve Abdullah ibni Mesut “radıyallâhu anh” ve daha birçok Sahabeden “radıyallâhu anhüm” şeytanın kaçtığı kitaplarda yazılıdır. Ali Uşi Ferganevi “rahmetullâhi aleyh” (Bed’ül-emali) kasidesinde:

Velînin kerâmetleri dünyada,
Vardır, onlar ihsan sahipleridir.

buyuruyor. Anlayışlı, akıllı kimseler için bu beytte takılacak bir şey yoktur. Çünkü, Velilerin kerâmetleri dünyada hâsıl olur demektedir. Çünkü, Ehl-i sünnet ile mutezile arasında dünyadaki kerâmet için ayrılık olmuştur. Onlar dünyada kerâmet olmaz dedi. Kerâmet olursa, mucize ile karışır. Peygamber ile Velî ayrılamaz sandılar. Ehl-i sünnete göre, mucize sâhibinin, Peygamber olduğunu bildirmesi lâzımdır. Kerâmet sâhibinin, Velî olduğunu söylemesi yasaktır. Söylerse, Velî olmadığı anlaşılır. Mezhepsizler, bunu anlasalardı, zındıkların, yalancıların çirkin sözlerini ileri sürerek, Evliyâya dil uzatamazlardı. Yukarıdaki beyt, Velînin kerâmetleri, dünyada da vardır. Kendilerinden istenilen şeyleri ve şefaat etmelerini, Allahü teâlâ dilek sahiplerine ihsan eder demektir. Anlayışı az olanlar, yukarıdaki beyti, Velînin yalnız dünyada iken kerâmeti olur sanıyor. Velî ölünce, kerâmeti olmaz diyorlar. Böyle anlamak yanlıştır. Çünkü, derin âlimler, mesela Şerefüddin Halîl Neccari Yemeni hanefi (Nefis-ür-riyad) ismindeki Emali kasidesi şerhinde ve Eşbah muhşisi şeyh Ahmed [ve Kamus mütercimi Ahmed Asım Efendi “rahmetullâhi aleyh” Emali kasidesini şerh ederken] bu beyti bizim bildirdiğimiz gibi açıklamışlardır. Hatta insanlar, kıyamet kopuncaya kadar, yani ahiret hayatı başlayıncaya kadar, dünyadadırlar denir. Muhammed bin Süleyman Halebi Reyhavi “rahmetullâhi aleyh”, Emali kasidesinin şerhi olan (Nuhbet-ül-leali) kitabında da, bunu uzun açıklamaktadır.

Velilerin, öldükten sonra, sayılamayacak kadar çok kerâmetleri görülmüştür. Âlimler bunları, söz birliği ile bildirmişlerdir. Burada yalnız birkaç tanesini bildireceğiz: (Buhârî) kitabında diyor ki Ashâb-ı kirâmdan Asım “radıyallâhu anh”, hiçbir müşrike dokunmamak için ve hiçbir müşrikin de kendisine dokunmaması için, Allahü teâlâya söz vermiş idi. Kâfirler kendisini şehit edince, yanına yaklaşmak istediler. Cenâb-ı Hak, arılar göndererek Asımı korudu. Arılar, o kadar çoktu ki müşrikler yanına yaklaşamadılar. Bu, Asıma ölümünden sonra ihsan edilen kerâmet idi. Ashâb-ı kirâmdan Hubeybi kâfirler yakaladı. Muhammed yalancıdır dersen seni bırakırız. Böyle söylemezsen öldürürüz dediler. Muhammed aleyhisselâmın mübarek ayağına bir diken batmaması için, canımı fedâ ederim buyurdu. Şehit ettiler. Birkaç Sahabi gece gelip, şehitin ipini kestiler. [Alıp kaçırırlarken] Yere düştü. Yerde göremediler. Nereye gittiğini anlayamadılar. Hanzala ismindeki Sahabi, Resûlullah ile gazaya gitmek için acele etti. Gusül abdesti almaya vakit bulamadı. Şehit oldu. Kendisini melekler yıkadı. Bunun için, (Gasil-ül-Melâike) adı ile meşhur oldu. Bunların hepsi, (Buhârî) kitabında yazılıdır. Muhammed bin Abdullah Tebrizi Şâfiî (Mişkat) kitabında diyor ki Âişe “radıyallâhu anha” buyurdu ki Habeş padişahı (Necaşi) imana geldi. Kabri üzerinde her zaman nur parladığını çok kimseden işittim. Hazret-i Alinin kardeşi olan Cafer, şehit olduktan sonra, Yemendeki (Bişe) şehrine meleklerle giderek yağmur yağacağını müjdelediğini Resûlullah haber verdi. Bunu yukarıda bildirmiştik. Hazret-i Hüseyinin “radıyallâhu anh” mübarek başı yanında kari, yani hafız, (Kehf) sûresini okuyordu. (Ashâb-ı Kehf, bizim ayetlerimizden şaşırıp kaldı) mealindeki âyet-i kerimeyi okuyunca, mübarek baştan, (Beni öldürmek ve sürüklemek, Ashâb-ı Kehften daha çok şaşılacak bir şeydir) sesi işitildi. Nasır-ül-Hazai Memun halife tarafından asılmıştı. Elinde mızrak olan biri, yanına bırakılıp, Nasrın yüzünü kıbleden çevirmesi emrolunmuştu. Gece karanlık basınca, mübarek yüzü kıbleye döndü. O sırada (Ankebût) sûresinin (İman ettik diyenlerin kendi haline bırakıldıkları mı sanıldı) meâl-i şerifindeki ikinci âyet-i kerimesini okuduğu işitildi. Bir kabirde (Mülk) sûresinin sonuna kadar okunduğu işitildi. Bunu yukarıda yazmıştık. Bu haberlerin hepsi doğrudur. Hadis âlimleri bildirmiştir.

İbni Asakir Ali bildiriyor ki Umeyr bin Habbab Selemi dedi ki 8 arkadaşımla birlikte, Emeviler zamanında rumlara esir olduk. Bizi, Rum kayserine götürdüler. Bunların boynunu vurunuz emrini verdi. Önce öldürülmek için arkadaşlarımın önüne geçtim. Papazlar bana acıdı. Benim bu hâlime şaşırdılar. Beni affetmesi için Kayserin elini ayağını öptüler. Papazın biri, beni evine götürdü. Güzel bir kızı yanıma getirdi. Bu benim kızımdır. Sana nikah ediyorum dedi ve bizim dinimize gir dedi. Zevce için ve mal için dinimi bırakmam dedim. Birkaç gün geçti. Bir gece, papazın kızı beni bahçeye çağırdı. Babâmin dediğini niçin yapmıyorsun dedi. Ben, kadın için, mal için dinimden dönmem dedim. Burada kalmak mı, yoksa memleketine gitmek mi istersin dedi. Memleketime gitmek isterim, dedim. Gökte bir yıldız gösterdi. Geceleri bu yıldıza doğru git, gündüzleri gizlen! Böylece vatanına kavuşursun dedi ve yanımdan ayrıldı: Üç gece yürüdüm. Dördüncü günü saklanmıştım. Sesler işittim. Umeyr, Umeyr diyerek beni çağırıyorlardı. Baktım. Şehit olan arkadaşlarımı gördüm. Siz şehit olmadınız mı? Evet olduk. Fakat, Allahü teâlâ şimdi şehitlere emretti. Ömer bin Abdülazizin “rahmetullâhi aleyh” cenazesinde bulununuz dedi. At üzerinde idiler. İçlerinden biri, ya Umeyr! Elini uzat dedi. Elimi uzattım. Beni arkasına oturttu. Sürat ile gittik. Kendimi, Elcezirede evimin yanında buldum dedi.

Abdurrahmân ibnül Cevzi diyor ki Ebû Ali Berberi, Şamdan Tarsusa ilk olarak gidip yerleşen üç kişiden biridir. Rumlarla gaza ediyordu. Arkadaşları ile birlikte esir oldu. Umeyrin başına gelenler, bunlara da oldu. İki arkadaşını şehit ettiler. Papazlardan biri, bunu kurtarıp evine götürdü. Bunu aldatmak için, kızını araya koydu. Fakat Allahü teâlâ, kıza hidayet ihsan etti. İkisi yola çıktılar, gündüz saklandılar. Ayak sesi duydular. Şehit olan iki arkadaşını gördü. Yanlarında melekler vardı. İki arkadaşına selam verdi. Hallerini sordu. Allahü teâlâ, bizi sana gönderdi. Bu kız ile nikahında sana şahit olacağız dediler. Nikahtan sonra gittiler. Bunlar Şama geldi. Beraber çok yaşadılar. Bu hâl, Şam’da yayıldı. [Muhammed Mâ’sûm-ı Fârukî Serhendî, [m. 1658] senesi ibtidasında, Hindistan’dan ayrılarak, deniz yolu ile önce Medine-i münevvereye, sonra Receb başında Mekke-i mükerremeye geldi. Mübarek oğulları ile hac yaparak, 1069 başında Hindistan’a avdet etti. Bu bir sene içinde, Cennetül muallada ve Cennetül Bakide ziyaret ettiği zevat-ı kirâm ve Hucre-i saadeti ziyaretinde Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, mübarek bedenleri ile görünerek, verdikleri müjdeleri her gün oğullarına haber vermiştir. Bunlardan Muhammed Ubeydullah, bu haberleri Arabî olarak toplamış, hâsıl olan risaleye (Yevakit-ül-haremeyn) ismini vermiştir. Üç sene sonra fârisîye tercüme edilmiştir.] İbni Ebiddünya’nın kitabında böyle vak’alar ve ölülerin kabir hayatı yazılıdır. Ebû Nuaym’ın (Hilye) kitabında ve İbn-ül-Cevzinin (Safvet-üs-Safve) ve (Uyun-ül-Hikayat) kitaplarında ve daha birçok kitaplarda yazılıdır. İbni Teymiyye ve İbn-ül-Kayyım-i Cevziyye de, Evliyânın kerâmetlerini güzel yazmışlardır.

[Şâfiî âlimlerinin büyüklerinden İsmail Musuli “rahmetullâhi aleyh”, (Müzil-ül-şübühat fi-ispat-il-Keramat) kitabında, Evliyânın kerâmet sâhibi olduklarını vesikalarla ispat etmektedir. Kendisi, [m. 1255] de vefât etmiştir.]

Hanefi mezhebindeki birkaç din adâminın ve vehhâbîlerin, Evliyânın az zamanda uzak yerlere gitmelerine inanmamaları şaşılacak şeydir. Bu da, çeşitli kerâmetlerden biridir. Hanefi âlimleri, fıkıh ve akâid kitaplarında bunlara güzel cevap vermişlerdir. Mesela, garbda bulunan bir kimse, şarkta bulunan bir kadınla evlense, zevcesinden uzun zaman uzak kalsa, birkaç sene sonra, zevcesi hamile kalsa, doğacak çocuk, bu adâmın olur dediler. Çünkü, (tayy-i mekân) ile zevcesinin yanına gelmesi, mümkündür. Böyle kerâmet sâhibi olması câizdir dediler. Fıkıh âlimleri, bunu söz birliği ile bildirmektedir. Akâid kitaplarında da yazılıdır. (Vehbaniye) kitabında, tay-ı mesafe, yani bir ânda uzak yere gitmek, Evliyâya ihsan olunan kerâmetlerdendir. Buna inanmak vâcibdir demektedir. (Nesefi) de, (Fıkıh-ı ekber) de ve (Sivad-ı Âzam) ve (Vasiyet-i Ebû Yusuf) de ve bunların şerhlerinde ve (Mevakıf) ve (Mekasıd) kitaplarında ve bunların şerhlerinde [ve (İbni Âbidin de] de yazılıdır. Buna nasıl inanılmaz ki âyet-i kerimede açıkça bildirilmiştir. Ehl-i sünnet âlimleri, âyet-i kerimeden alarak yazmışlardır. Kerâmete inanmak, vâcibdir demişlerdir. Âyet-i kerimede bildirilen (Belkıs) ın arşının bir ânda Şama getirilmesi, tay-ı mesafenin kerâmet olduğunu göstermektedir.

Hakim-i Semerkandi İshak bin Muhammedin “rahimehullahü teâlâ (Es-Sivad-ül-Âzam) kitabının 32. maddesinde, Evliyânın kerâmeti çok güzel anlatılmaktadır. Burada bildirmeyi uygun gördük:

Evliyânın kerâmetine inanmak lâzımdır. Evliyânın kerâmetine inanmayan, bidat sâhibi, sapık olur. Evliyânın kerâmetine inanmamak iki türlü olur: Kerâmetleri bildiren âyet-i kerimelere inanmıyorsa, kâfir olur. Bu âyet-i kerimelere inanır, fakat onlar Peygamber idi derse, yine kâfir olur. Âyet-i kerimelere inanır ve onlar Peygamber idi demezse ve âyet-i kerimeler, Evliyânın kerâmetlerini bildiriyor demesi câiz olur. Çünkü, Allahü teâlâ, yukarıda bildirdiğimiz âyet-i kerimede, Belkısın arşını bir ânda getirenin ilim sâhibi olduğunu bildiriyor. Bu da, Asaf bin Berhıya idi. Velî idi. Peygamber değildi. Süleyman aleyhisselâmın ümmetinden idi. Süleyman aleyhisselâmın ümmetinden birinin kerâmeti, Kurân-ı Kerîmde bildiriliyor da, Muhammed aleyhisselâmın ümmetinin kerâmetlerine niçin inanılmasın? Muhammed aleyhisselâm, Süleyman aleyhisselâmdan elbet daha üstündür. Muhammed aleyhisselâmın ümmeti de, Süleyman aleyhisselâmın ümmetinden elbet daha üstündür. Mezhepsizler, bu sözümüze karşılık, bu kerâmet Süleyman aleyhisselâmın idi derse, ona deriz ki bu ümmetin Evliyâsının kerâmeti de, Muhammed aleyhisselâmdandır. Meryem sûresi 24. âyetinde meâlen, (Hurma kütüğünü kendine doğru çek! Sana ondan taze hurma düşer) buyuruldu. Allahü teâlâ, hurma kütüğünden, hazret-i Meryem için meyve çıkardığını bildiriyor. Hazret-i Meryem, Peygamber değildi. Zekeriya aleyhisselâmın, hazret-i Meryemin yanında gördüğü meyveler ve Ashâb-ı Kehf vak’ası hep kerâmet idi. Bu kerâmetlerin sahipleri Peygamber değildiler. Önce gelen Peygamberlerin ümmetlerinde, kerâmet sâhibi Veliler bulunuyor da, Muhammed aleyhisselâmın ümmetinde kerâmet sâhibi Evliyâ niçin bulunmasın? Âli-i İmrân sûresi 110. âyetinde meâlen, (Siz, ümmetlerin en iyisi oldunuz) buyuruldu. Kerâmete inanmayanlar bu sözümüze karşılık, bir kimsenin bir gecede Kâbeye gidip gelmesi olamaz derse, Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem”, bir ânda yedi kat göklere ve Allahü teâlânın dilediği yerlere götürülüp getirildi. Bundan büyük kerâmet olur mu? Yine deriz ki mümin mi kıymetlidir, kâfir mi? Kâfirlerden birinin bir ânda şarktan garba gidip geldiğini işitiyoruz ve inanıyoruz. Bu kâfir bildiğimiz iblistir. Bu kâfire verilen şey, Allahü teâlânın sevgili kullarına niçin verilmez olsun? Bunu iyi düşünmek ve insaflı konuşmak lâzımdır. (Sivad-ül Âzam) kitabının şerhinden tercüme burada tamam oldu. İbni Teymiyye ve başkaları bildiriyor ki Evliyânın kerâmetlerine inanmayanlar, hariciler ve mutezili ve bazı şiîlerdir. Çünkü, bu sapıkların kerâmetleri yoktur. Kerâmet sahipleri de yoktur. Bunun için, görmüyorlar, işitmiyorlar ve inanmıyorlar.

(Feth-ul-mecid) ismindeki vehhâbî kitabına cevap olarak, Davud bin Süleyman’ın (Minhat-ül-Vehbiye fi Redd-il-Vehhâbîye) kitabından yaptığımız tercüme burada tamam oldu. Bu hayırlı sebep ile kitabın tamamı tercüme edilmiş oldu.

[Hasan-ı Basrî [m. 727] de Basra’da, Ebû Kılabe Abdülmelik [m. 889] da Bağdat’ta, Sadüddin-i Teftazani Mesut Şâfiî [m. 1389] de Semerkant’ta, Ali Uşi [m. 1180] de, Şerefüddin Halîl Neccari Yemeni [m. 1235] de, Seyyid Ahmed Asım efendi Ayntabi [m. 1820] de İstanbul’da, Muhammed bin Süleyman Halebi Reyhavi [m. 1813] de, halife Memun bin Harun [m. 833] de ve Davud bin Süleyman Bağdâdî [m. 1881] de vefât etmiştir “rahmetullâhi aleyhim ecma’în”].

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler