Sual: Din-i İslam nedir?

Cevap: Allah her şeyi var eden ve kendi varlığının başlangıcı ve sonu, sınırı bulunmayan ve nasıl olduğu akıl ile anlaşılamayan, yalnız uluhiyet ve halıkiyet için lüzumlu sıfatları bilinen bir varlıktır. Kendi kendine hep vardır ve bir tanedir. Ondan başka hiçbir şey kendi kendine hep mevcut olamaz. Her şeyi var eden ve varlıkta durduran yalnız Odur.

Kendi kendine vardır demek, kendi kendine var olmuştur demek değildir. Çünkü, böyle söylemekle, sonradan var olduğu anlaşılır. Halbuki Onun daima varlığı lazımdır. Hiçbir zaman yok değil idi. Kendi kendine var olmak demek, varlığı hiçbir şeye muhtaç olmamak demektir. Bütün varlıkların var olması için, Onun daima var olması lazımdır. Her şeyi var etmesi ve böyle düzgün hâlde durdurması için lazım olan kemal sıfatları vardır. Noksanlık, ayıp ve kusur Onda olamaz.

Bütün varlıkları var eden bir varlık bulunmasa, ya her şey kendi kendine var olur, yahut hiçbir şeyin var olmaması lazım gelir. Her şeyin kendi kendine var olması, akla uygun bir şey değildir. Çünkü, bir şeyin kendi kendine var olması, kendinden evvel kendisinin hep var olmasını icap eder. Kendinin hep var olması, yani vâcib-ül vücud olması icap eder. Böyle olsaydı, yok iken sonradan var, yahut var iken sonradan yok olmazdı. Halbuki her şey yok iken sonradan var oluyor ve tekrar yok oluyor. Bundan da, hiçbir mahlukun vâcib-ül vücut olmadığı anlaşılır. Zaten kendi kendine var olmak, aklın kolayca anlayabileceği bir şey değildir. Vâcib-ül vücut bir olmak lazımdır. Kendinden başka, bütün varlıkları yoktan var eden bir varlık lazımdır. Mahlukların var olması için bir vâcib-ül vücudun varlığı lazım olmasaydı, hiçbir şeyin varlığını kabul edemezdik.

Her varlığın kendi kendine var olması, fenne o kadar uzak bir şeydir ki tabiatcılar bile (tabiat şöyle yapmıştır, tabiat kuvvetleri yapmıştır) diyorlar. Böylece varlıkların kendiliklerinden olmayıp, bir yapıcısı bulunduğunu, farkında olmadan açıklamış oluyorlar. Fakat, o yapıcıya lâyık olan isimleri ve sıfatları vermekten çekiniyorlar. Bilgisiz ve irâdesiz bir tabiate bağlanıyorlar. Fizik, kimya olaylarından hiç birinin kendiliğinden olduğunu görmüyoruz. Harekete geçen veya hareketini değiştiren, yahut harekette iken duran bir cisme elbette bir kuvvet etki etmiştir diyoruz. Bütün bu varlıkların bu nizam, bu düzen ile kendiliğinden oluverdiğini sanmak, fizik ve kimya kanunlarını inkar etmek olur. Atomdan Arşa kadar bütün varlıkları yoktan var eden, ilim, irâde ve kuvvet sahibi bir yaratana inanmayıp da, bu varlıkları, fizik ve kimya kanunlarına uymayan bir tesadüf zannetmek kadar cahillik olamaz.

Bu varlıkları yoktan var eden bir yaratıcının bulunmadığını, her şeyin kendiliğinden meydana geldiğini söylemek, akla uygun değildir. Çünkü, yok iken var olmak bir iştir. Fizik ve kimya kanunlarına göre, her iş, bu işi yapan bir kuvveti haber vermektedir. Demek ki daha önce, bir kuvvet kaynağının bulunması, fen bilgilerine göre, elbette lazımdır. Her mevcudu var eden, önce başka bir varlık bulunmaz ise, birbirini yaratmak, ezelden ebede kadar sonsuz olarak zincirleme devam etmesi lazım gelir. Böyle olsaydı, hiçbir şey var olamazdı. Çünkü:

Bir başlangıcı olmayan ve hepsi birbirinden meydana gelen varlıklar, yokluk demektir. Bu, bir misal ile açıklanabilir: Benim elimde, sizden ödünç aldığım bir lira var. Siz de, onu bir arkadaşınızdan ödünç almışsınız. O da, bir başkasından almış. İşte bu ödünç verme sırası, dünyadaki bütün insanları dolaşsa bile bir başlangıcı olmazsa, yani ödünç olarak değil de, başka suretle mâlik olan bir kimseden başlamadıkça, elimde mevcut olduğunu söylediğim lira, yoktur. Yani bu para, kimsenin elinde değildir. Çünkü, birinin elinde olduğunu düşünürsek, bunun, bir başkasından alınması lazımdır. O başkasında da yoktur ki buna verebilsin. İlk önce veren biri yoktur ki elden ele dolaşabilsin. İlk önce, biri, başkasından almadan ödünç verseydi, bu lira şimdi, birinin elinde bulunurdu. Liranın var olması, sonsuzdan değil, ilk önce birinden verildiğini göstermektedir. İşte bunun gibi, her varlık, var olmak için başkasına muhtaç olarak, varlığı başkasına muhtaç olmayan bir varlığa ulaşmamak üzere, bu ihtiyaç zinciri, sonsuzdan başladığı düşünülürse, hiçbir şey var olamaz. Çünkü, herhangi bir varlığın var olması, başkasına, onun var olması da, daha başkasına, böylece sonsuz olarak hep başkasına muhtaç oldukça, hiçbir şey için varlık düşünülemez. Var olarak gördüğümüz her şey, yok olmak lazım gelir. Çünkü, kendinden evvel başka bir şeyin var olmasına muhtaçtır. Halbuki o şey de, var değildir. Çünkü o da, kendinden evvel daha başkasının var olmasına muhtaçtır. Üçüncü şey de böyle, dördüncü, beşinci… hep böyle. Bu bilgi, İhlas sûresindeki (Allah vardır ve birdir) ayetini ispat etmektedir.

Âdem aleyhisselâmın varlığı da, yukarıda bildirilen düşünce ile kolayca anlaşılır. Âdem aleyhisselâm olmayıp da, insanların babaları sonsuz olsaydı, yer yüzünde hiç insan bulunmazdı. Çünkü, baba sayısı sonsuz demek, ilk baba yok demektir. İlk baba olmayınca, bunun çocukları da, yani insanlar da, yok demektir. İnsanlar var olduğundan, ilk babanın da var olması lazım olur.

Ahirete inanmak, Allahü teâlâya inanmak gibi çok mühimdir. Ahiret olmazsa, dünyada mükafatlandırılmayan iyilikler ve cezası çekilmeyen fenalıklar, haksızlıklar, karşılıklarını göremeyecektir. Bu hal, en ince sanatları, en ince düzenleri bulunan, bu gördüğümüz âlem için çok büyük bir kusur olur. En küçük bir hükümetin, hatta herhangi bir topluluğun bir adalet mahkemesi bulunuyor da, kainat dediğimiz şu muazzam âlemin bir mahkeme-i adaleti bulunmaz mı? İnsanların hakkını vermek için ahirete ihtiyaç o kadar mühimdir ki Avrupanın fikir adamları fen yolu ile Allahü teâlânın varlığını anlayamadıkları hâlde, ahlak ve adalet üzerinde düşünerek, bu varlığı söz birliği ile kabul etmektedirler. Ahlak üzerinde düşünerek, Allahü teâlânın varlığını anlamak demek, daima aldanabilen ve manevi mesuliyetleri kontrol edemeyen ve herkesteki kuvveti başka başka olan Vicdanın, ahlakı korumaya kadir olamaması ve dünyada her şey çok düzgün, çok güzel yaratılmış iken, faziletlerin değerlendirilmemesi ve nice kötülüklerin yayılmış ve muhterem olması görüldüğünden, bu yolsuzlukların ahirette ödenmesine ihtiyaç bulunması demektir.

Avrupalıların fen yolu ile Allahın varlığını anlamamalarına çok şaşılır. Çünkü, atomdan Arşa kadar, canlı cansız her varlıktaki düzgünlüğü ve birbirine akılları şaşırtan kanunlarla bağlılıklarını meydana çıkaran fen bilgileri, Allahü teâlânın varlığını açıkça göstermektedir. Dünyadaki haksızlıkların ödenmesi için ahiret adında bir âlemin lazım olduğu anlaşılarak, buradan da, bunların bir yaratıcısı bulunacağı düşünüldüğü gibi, varlıkların düzgün, ince yapılarına ve birbirleri ile olan hesaplı bağlantılarına, olaylarına, kanunlarına bakarak, bunları yaratana inanmak daha kolay olur. Yani insanların ahlakında görülen noksanlık ve aşağılıklardan ahiretin ve dolayısıyla bir yaratanın varlığı anlaşılıp da, bunlardaki güzellikleri ve düzgünlükleri görerek, bunların bir yaratıcısı olacağını anlamamak, şaşılacak bir şeydir. Bu hal, insanların muhtaç oldukları zaman, Hakkı tanımaları, muhtaç olmadıkları zaman, Hakkı tanımamaları ve küfüran-ı nimete kalkışmaları gibi, kötü yaratılışlı olduklarını gösterir.

Bu varlıkları yoktan var edenin bir olması lazımdır. Birden ziyade olsa, herhangi bir işi yapıp, yapmamakta uyuşamayınca, ikisinin de istediği birlikte olamaz. İkisinin istediği de olmazsa, ikisinin de gücü yetmediğini gösterir. Birinin dediği olursa, ikincisinin gücü yetmediğini gösterir. Âciz, zavallı olan, yaratıcı olamaz. İkisinin istediği birbirine benzerse, yine âciz oldukları anlaşılır. Çünkü, birbiri ile uyuşmaya mecbur kalmış oluyorlar.

İslamiyetin meydana çıktığı Arabistan yarımadasında, putlara, heykellere tapılıyordu. Fikirler, çok tanrının varlığına saplanmış idi. Din-i İslam bunun için, şirkin kötülüğü üzerinde çok durmuştur ve bunun için, müslüman olmak, Kelime-i tevhid ile başlamıştır. İnsanlar yaratılışta din hissine mâliktir. Bunun için, Allah’a inanmayan kimse, ruh hastası, psikopat demektir. Böyle kusurlu insanlar, büyük manevi bir destekten mahrum olup pek acınacak bir haldedirler. Avrupa fikir adamlarından birinin (Dindarlık büyük bir saadettir. Fakat ben bu saadete kavuşamadım) dediği gibi, bizdeki dinde reformculardan Tevfik Fikret de, Tarih-i Kadim adını verdiği manzum bir eserinde, müslümanlık ile ve iman sahibi olmakla alay ettiği hâlde, şairlik ruhundan fışkıran ve önü alınamayan şu şirinde imanlı olmak ihtiyacını da bildirmiştir:

Bu yalnızlık, bu bir gurbet ki benzer gurbet-i kabre,
İnanmak! İşte ağuş-i ruhani, o gurbette.

Varlığı lazım olan var edicinin bir olduğu, şöyle de gösterilebilir. Birkaç tane olsa, bunların toplamı vâcib-ül vücut olamaz. Çünkü, bir toplum var olmak için, her parçasının var olmasına muhtaçtır. Varlığı lazım olan, hiçbir şeye muhtaç olmaz. O hâlde, hiçbir toplum vâcib-ül vücut olamaz. Varlığı lazım olan parçaların toplumu, vâcip olamadığı gibi, mümkün de olamaz. Çünkü, varlığı mümkün olan şey, kendi kendine mevcut olamaz. Bir var edici ister. Bu var ediciyi o topluluktan başka düşünmek, kendilerinin vâcip olmalarına uygun olmaz. Bu toplumun içinde aramak da, bir şeyin kendi kendisini var etmesi olur ki bu da olamaz. Mesela iki vacibin toplamı bir vâcip olsa, yani varlığı lazım olsa, bu vâcip, iki parçasına muhtaç olduğundan, mümkün olması icap eder. Halbuki bunu vâcip kabul etmıştık. İkisinin toplamı mümkün olsa, bu mümkünün bulunmaması lazım gelir. Burada mümkün demek, bir şey var olsa da olur, yok olsa da olur demektir.

Vâcib-ül vücudun, yani varlığı lazım olan şeyin, bir taneden fazla olamayacağını gösteren bu son düşünce, tabiiyecilerin sözünü kökünden yıkmaktadır. Tabiiyeciler her şeyin kendi kendine var olduğunu, yani hepsinin vâcib-ül vücut olduğunu söylüyorlar. Halbuki yukardaki açıklamaya göre, her şeyin kendi kendine mevcut, yani vâcib-ül vücut olması şöyle dursun, bir mahlukun bile vâcib-ül vücut olması mümkün değildir.

Şimdiye kadar, Avrupa’yı taklit eden ilericilerin yaptıkları dinsizlik propagandası, Allahü teâlâya inanmamak şeklinde idi. Mesela, (İş, Allah’ın varlığındadır. Allah varsa, bütün din bilgilerine hemen inanırım) diyenler çoktu. Fakat, son zamanlarda fende atılan yeni adımlar ve hele atom üzerindeki ve radyoaktivite ve madde ile enerji üzerindeki incelemeler karşısında, Allahü teâlânın varlığını inkar edemedikleri için, Peygamberlere dil uzatmaya başladılar. Herkes hürdür. İbadet serbesttir. Herkes Allahına dilediği gibi ibadet eder. Allah ile kul arasında akldan başka bir aracı olamaz dediler. Halbuki ahirete inanan bir kimsenin, Peygamberlere de inanması lazım gelir. Ahiretteki nimetlerin ve azapların bilgisini akla bırakmak, büyük bir adaletsizlik olur. Hele cahil halk, bunu hiç düşünemez. İslamiyet, Peygamberlerin hepsine inanılmasını emretmektedir. Yahudiler ve hıristiyanlar, bütün insanların Peygamberi olan Muhammed aleyhisselâma inanmıyorlar. O yüce Peygambere dil uzatıyorlar. Muhammed aleyhisselâmın bildirdiği İslamiyet ise, Musa aleyhisselâm ile İsa aleyhisselâma inanmayanları, bunları küçültecek bir şey söyleyenleri, müslümanlıktan tard etmektedir. Bir padişah, bir memlekete bir Vâli gönderip, o memleketi idare ettikten sonra, bu valiyi değiştirerek yeni bir Vâli gönderdiği zaman, bazı kimseler, biz eski valinin sözünden çıkmayız, yeni valinin getirdiği emirleri dinlemeyiz deseler nasıl olur? Birinci Vâli padişahın memuru da, sonra gelenler memuru değil mi? İşte bunun gibi, yahudilere sorarız:

Allahü teâlânın, Musa “aleyhisselâm” peygamberi olur da, İsa ve Muhammed “aleyhimesselam” peygamberleri olmaz mı? Yahudiler bu iki Peygambere inanmıyor. Hıristiyanlar, yahudilerin bu yanlış inanışlarını görüp, onlara kızarken, kendileri de, hazret-i Muhammed aleyhisselâma karşı bu yanlışlığı, bu iftirayı yapmak gafletine düşmüşlerdir. Bu yanlış inançlar, ilmi bir inceleme neticesi olmayıp, hep eskiye bağlanıp kalmak ve yeniyi, yeni geldiği için kabul etmemekten başka bir şey değildir. Yani gericiliktir. İsa aleyhisselâm babasız dünyaya geldi. Hazret-i Meryem, oğlunu Kudüsten Mısır’a götürdü. 12 sene Mısır’da kaldılar. Sonra, tekrar Kudüs’e gelip Nasıra denilen köyde yerleştiler. Otuz yaşında Peygamber oldu. 3 sene sonra, yahudiler bunu öldürmek istediler. Allahü teâlâ, onu diri olarak göğe kaldırdı. Ona benzeyen Yuda Şem’un adında bir münafık çarmıha gerildi. Babasız olduğu için, hıristiyanlar buna Allahın oğlu deyip tapınıyorlar. Babasız dünyaya gelmek, kişiyi insanlıktan çıkarıp, ilah yapsaydı, hem anasız, hem babasız yaratılan Âdem aleyhisselâma daha çok tapınmaları lazım gelirdi. Hıristiyanların, hak olan dinlerini bozarak, ne kadar mantıksız bir hâle sokmuş oldukları, buradan da anlaşılmaktadır. Yahudiler, İsa aleyhisselâma yalnız inanmamakla kalmıyorlar. Babasız yaratıldığı için, ona kötü çocuk diyorlar. Müslümanlar ise, adalet yolunu tutarak, her iki güruhun gösterdikleri taşkınlıktan kurtulmuşlar, ona Allahın kulu ve Peygamberi demişlerdir. Avrupalılar bugün ilimde, fende çok ilerde ise de, vaktiyle eski Peygambere bağlanıp kalarak, en büyük yenilikten, ilerlemekten, mahrum kalmışlardır. Şimdi de, bu gericilikten kurtulamamışlardır. Gericilik ile kalmayarak, yeni dini kabul etmedikten başka, eskisini de değiştirmişler, bozmuşlardır. Hazret-i İsa, göğe çıkarıldıktan kırk sene sonra, Romalılar Kudüs’ü alıp, yağma ve harab ettiler. Yahudileri öldürdüler. Bir kısmını esir aldılar. Kudüs’te yahudi kalmadı. İsa aleyhisselâmın 12 havarisi, başka yerlere dağıldı. Gökten inmiş olan İncil kayboldu. Sonradan, İncil diye bozuk kitaplar yazıldı. Bunlardan dördü her tarafa yayıldı. Barnabas İncilinin hemen hepsi doğru idi. Fakat bozuk İncillere aldanmış olanlar, Barnabas İncilini yok ettiler. Bu İncilden bir tane, sonradan bulunarak, yirminci asırda Londra’da ve Pakistan’da İngilizce olarak basılmıştır. İsevi dini, İsa aleyhissâlam görse tanımayacak bir hâle getirildi. Böylece hıristiyanlık meydana geldi. Bu gericilik, son asra kadar durmadı. Nihayet birçoğu dinsiz oldular.

Musa aleyhisselâmın ve İsa aleyhisselâmın Peygamberlikleri mucizelerle belli olduğu gibi, Muhammed aleyhisselâmın Peygamberliği de, öylece mucizelerle meydandadır. Musa aleyhisselâm zamanında sihir, İsa aleyhisselâm zamanında doktorluk, Muhammed aleyhisselâm zamanında şiir, fesâhat ve belâgat yani güzel ve tartılı konuşmak sanatları çok ilerlemişti. Allahü teâlâ da; bu Peygamberlerine ümmetlerinin kıymet verdiği şeylerde mucizeler ihsan etti. Muhammed aleyhisselâmın da, İsa aleyhisselâm gibi, ölüyü dirilttiği ve Firavun ile adamlarının Musa aleyhisselâma sihrbaz dedikleri gibi, Kureyş kâfirlerinin de Muhammed aleyhisselâma sihrbaz dedikleri kitaplarda açık ve uzun yazılıdır.

Muhammed aleyhisselâm ümmi idi. Yani, mektebe gitmedi. Okuyup yazmadı. Hiçbir insandan ders almadı. Ümmi olduğu hâlde, tarih, fen, ahlak, siyaset ve sosyal bilgilerle dolu bir kitap ortaya koydu. Yalnız o kitaba uyarak dünyaya adalet yaymış olan hükümdarların yetişmesine sebep oldu. Kur’ân-ı Kerîm, Muhammed aleyhisselâmın mucizelerinin en büyüğüdür. Hatta, bütün Peygamberlerin mucizelerinin en büyüğüdür. Bu en büyük mucize, yalnız Muhammed aleyhisselâma verilmiştir. Dinde reformcular, Muhammed aleyhisselâmın daha çocuk iken, Şam yolculuğunda bir papazla birkaç dakika konuştuğu zaman, bütün bu bilgileri, o papazdan öğrendiğini söylerken, utanmaları, sıkılmaları lazım gelir. Bu kadar çürük, bu kadar gülünç bir iftira olamaz. Kâbe duvarında yıllarca asılı duran ve sahiplerini birer dahi, birer kahraman derecesine yükselten ve binlerce şiir arasından seçilmiş bulunan fesâhat ve belâgat şaheseri yazıların birer paçavra gibi sökülüp indirilmesine ve yazarlarının başlarının eğilmesine sebep olan âyet-i kerimeler, o papazla birkaç dakikalık konuşmanın neticesi olamaz! Bugün Kur’ân-ı Kerîmin belâgatini yeniden anlamaya kalkışmaya, hiç lüzum yoktur. O ilâhî kitap, Arapçanın en yüksek zamanında, en salahiyetli mütehassıslara, üstünlüğünü imzalatmıştır. Arap edebiyatının mütehassısları olanlardan, Muhammed aleyhisselâmın zamanında yetişenler arasında, Kur’ân-ı Kerîmin belâgatindeki ilâhî üstünlüğü görüp de inanmayan yok gibidir.

Zamanında en kıymetli hüner sayılan bir sanatta, üstünlüğünü herkese kabul ettiren böyle bir şerefi ve kemali, kendine mal etmeyerek, kimsenin bilmediği bir Allahtan geldiğini söylemesi ve bu şeref ve üstünlükle, kendini değil de, o meçhul Zâtı tanıttırmaya çalışması, insanlık arzuları ile birleşemeyen ve şöhret, menfaat düşkünlerinin işine gelmeyen şaşılacak bir şeydir. Hükümet lezzetini, ilim ve marifet lezzetinden üstün tutanlar, ilmin ve marifetin kıymetini anlayamayanlardır. Bir şair, sanatının en yüksek derecesinde olduğunu gösteren bir tanecik şirini, devlet başkanlığı ile değişmez. Değişen olsa bile maddi menfaat için değışır. Muhammed aleyhisselâm, kendisinin devlet başkanı olmadığını söylemiş, devlet ve saltanat yerine herkes gibi orta halli yaşamıştır. Ölümünde ailesine bir şey bırakmayan ve göz bebeği gibi sevdiği kızı hazret-i Fâtıma, küçük bir şey istediğinde, (Biz Peygamberler, miras bırakmayız. Bizden kalanlar sadaka olur) buyuran bir zâtın, hükümet ve saltanat peşinde olacağını düşünmek için insanın beyni sulanmış, vicdanı kararmış olmalıdır. (Bu sözleri kendiliğimden söylemiyorum. Allahın emirlerini bildiriyorum. Ben de sizin gibi bir kulum) diyerek ortaya çıkan o yüce Peygamberin, haşa bir yalancı olması ihtimali o kadar uzak ve o kadar bozuktur ki bunu Avrupa ve Amerika fikir adamları söz birliği ile kabul etmek mecburiyetinde kalmıştır. Meydana koyduğu din ile kazandığı yüksek mevkii, keskin zekası ve kuvvetli görüşü ve yaman aklı ile başardığını söylemek zorunda kalmışlardır. Komünistler de, o yüce Peygambere bir çamur atamayacaklarını anlayarak, saraya benzer bir hastalığın tesiri ile kendisine melek geldiğini zannederek bu başarıları elde etmiştir diyorlar. O akıl, zeka ve siyaset ve başarıları anladıkları ve söyledikleri hâlde, hastalık icabı, zan ile konuştu demeleri ise, inkar hastalığının kendi akllarını örterek yaptıkları bir saçmalama olduğu meydandadır. Çünkü, bu sözlerinin bir kısmı, diğerinin yalan olduğunu göstermektedir. Yani komünistler, kendi sözleri ile kendilerini mağlub etmektedir.

Edebiyatcılar, bir şiiri hangi şairin yazmış olduğunu, imzasına bakmadan, onun düşünme ve yazma sanatından anlamaktadırlar. Edebiyat mütehassısları, Kur’ân-ı Kerîm ile Resûlullahın kendi sözü olan hadis-i şerifleri inceliyerek, ikisinin birbirine benzemediğini anlamışlardır. Birbirine hiç benzemeyen iki türlü üsluba ve yazı sanatına aynı adamın sahip olması edebiyat tarihinde görülmüş bir şey değildir. Çünkü, olacak bir şey değildir. Bir insanın, birbirine benzemeyen iki türlü yüzü olması gibidir.

Kur’ân-ı Kerîmin, hadis-i şeriflerden ve başka ilâhî kitaplardan bir ayrılığı ve üstünlüğü de şudur ki bu Kitab-ı mecid (Kur’ân-ı Kerîm) bugüne kadar semadan indiği gibi, değişmemiş olarak kalmıştır. Harfleri ve noktaları bile değişmemiştir demek yetişmiyor. Çünkü Kur’ân-ı Kerîmdeki kelimelerin çeşitli okunuşundan başka, bu kelimelerin uzun, kısa, açık, kapalı, kalın, ince gibi okunmaları da, Resûlullahın bildirdiği ve okuduğu gibi kalmıştır. İlm-i kıraat denilen ve pekçok kitabı olan büyük bir ilme ve İslam âlimlerinin bu yoldaki çalışmalarına ve hizmetlerine bakıp da şaşmamak elde değildir. Kurandan olup da çıkarılmış veyâhut Kurandan olmayıp da sonradan katılmış tek bir kelime yoktur. Çünkü, İslam âlimleri, Kur’ân-ı Kerîme dokunulmaması, ufak bir şüphenin bile ona yaklaşamaması için, çok sağlam bir esas koymuşlardır. Yani, Kur’ân-ı Kerîmin her asırda söz birliği ile gelmesi şarttır. Ashâb-ı kiramdan bugüne kadar, her asırda, yalan üzerinde söz birliği yapacakları düşünülemeyen yüz binlerce hafızlar vasıtası ile bizlere gelmiştir. Sanki bir an durmayan coşkun bir nehir gibi ebediyete doğru akıp gitmektedir. Bugün İslam düşmanlarının yeryüzünü kapladığı bir zamanda bile elhamdülillah, dünyanın her tarafında, Allah kitabının her kelimesi, her noktası birbirine benzemektedir. Bu Kitab-ı mübinin (Kur’ân-ı Kerîmin) ne kadar çok sağlam olduğu şundan da anlaşılır ki Ashâb-ı kiramın büyüklerinden bazıları bildirdiği hâlde, tevatür, yani söz birliği hâlini almayan okuma şekilleri, ne kadar kuvvetli olsa bile Kurandan olmak için kâfi görülmemiştir. Mesela, yemin kefaretini bildiren (3 gün oruç) âyet-i kerimesini, Abdullah ibni Mesud “radıyallahü teâlâ anh”, (üç gün arka arkaya oruç) olarak bildirmiş ve bunu fıkıh âlimleri vesika bilerek, kefaret orucunun üç gün mütetabiat olarak, yani ard arda tutulması lazım olmuştur. Fakat Abdullah ibni Mesut hazretleri, Ashâb-ı kiramın büyüklerinden, çok güvenilir ve çok sağlam bir zât olmakla beraber, sözünde yalnız kaldığı için Mütetabiat kelimesi Kur’ân-ı Kerîme girememiştir. İhtiyat olunarak bu kelimenin mânâsı alınmış ve yine ihtiyat olunarak Kur’ân-ı Kerîme sokulmamıştır. Bunlara Kıraat-i şazze denir.

Resûlullahın kendi sözlerine Hadis-i şerif denir. Hadis-i şerifleri de öğrenmek ve muhafaza etmek için, şaşılacak bir dikkatle çalışılmıştır. Fahr-i âlemin her sözü, huzurunda bulunan Ashâb tarafından ezberlenmiş ve işitmeyenlere ve sonra gelenlere söylenmiştir. Böylece, sonsuz bir denize benzeyen hadis ilmi meydana gelmiştir. Kur’ân-ı Kerîmin eşsiz bir mucize olduğu meydanda olmakla beraber, Musa’nın ve İsa’nın “aleyhimesselam” karışık ve karanlık tarihlere dayanarak Peygamber olduklarına inanıyorlar da, bütün hayatı ve sözleri inceden inceye meydanda olan ve her hâli Peygamberliğine şahit olan Muhammed “aleyhisselâm” niçin Peygamber olmasın? Yahudilerle hıristiyanların bu inkarlarına ve inatlarına hem şaşılır, hem de teessüf olunur.

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler

Comments are closed.