Sual: Alemi yaratan kadîmdir, bâkîdir ve eşi, ortağı yoktur, sözünün izahı nedir? Allhu tealanın sıfatlarını inkar edenler kimlerdir?

Cevap:Türpüşti Risalesi’nde diyor ki:

Âlemin mahlûk olduğu ve onu halk eden bir yaratıcı olduğu anlaşılınca, buradan âlemin yaratıcısının, kayıtsız şartsız kadîm [ezelî] olduğu da anlaşılmış oldu. Bu sözümüzü biraz açalım: Birisi, Kâ’benin binâsı kadîmdir [ya’nî Kâ’be çok eskiden yapılmıştır] dese, bu demektir ki, onun yapılması diğer mescidlere göre dahâ eski ve öncedir. Yoksa dünyâ yaratılmadan öncedir demek değildir. Bu ifâdeye mukayyed kadîm denir. Mutlak kadîm ise, varlığının başlangıcı olmayan ve kadîm olan vücûdu ile bütün mevcûdâttan evvel var olan demektir. Çünki âlemi yaratanın başlangıcı olması mümkün değildir. Ve yine başlangıcı olan, evvelâ yok idi. Sonra oldu demektir. Buna hâdis [sonradan olma] derler. Hâdis için bir sebep lâzımdır. O sebep için de aynı illet [=neden] söylenebilir. Bu ise imkânsızdır.

Bir misâl dahâ verelim: Âlemin mahlûk olduğu ve yaratılmış olduğuna dâir nice eserleri taşıdığı anlaşılınca, buradan âlemi yaratanın kadîm olduğu ortaya çıkmaktadır. Çünki kadîm olmayan noksandır. Noksanlık bulunan bir zât için ise, kâmil kudret sâhibi denmez. Zîrâ, eğer kâmil kudret sâhibi olsaydı, zâtında nâkıs olmazdı.[1]

Âlemin mahlûk olduğunda, onu yaratanın tam kudret sâhibi olduğunu gösteren açık ve seçik delîller vardır. Tam kudret sâhibi, zâtı noksandan münezzeh olandır. Kadîm olmayanın zâtı ise, noksandan münezzeh değildir. O hâlde âlemi yaratan kadîmdir ve kadîm olan fânî olmaz, hep bâkî olur. Zîrâ fânî olan kişi, bir sebeble var olandır ve o sebep kalkınca, fânî olmaktadır. Kadîm olan varlığın sebebi olmadığı açıkça bilinince, anlaşılır ki, o fânî olmaz ve yok olmaz.

Yaratıcı, yanî Allahü teâlâ birdir. Çünki iki kadîmin bulunması mümkün değildir. Zîrâ ikisinden biri diğerinden önce olursa, sonra olan kadîm olmaz. Her ikisi de kadîm olmak câiz değildir. Zîrâ hiçbirisi, mutlak kadîm olmamış olur ve yine bundan, her ikisinin de tam kudret sâhibi olmaması lâzım gelir ki, bundan, mâlik olmada noksan olduğu, tasarrufunun tam bulunmadığı manâsı çıkar. Za’îflik ve âcizlik ise, hâlıkın değil, mahlûkun sıfatlarıdır.

Âlemi yaratan birdir. Şerîki, ortağı yoktur. Bunun delîllerinden biri, yaratılmış olanların herbiri hep aynı cins ve şekil üzere olup, değişiklikten korunmuştur. Yaratıldığından beri hep o heyet üzere bulunmuştur. Tertîb ve sırada da bir değişiklik olmamıştır. Muhtelîf tedbîrlere marûz kalmamıştır. Eğer bir parçasında bir başkasının kudret ve tasarrufu olsaydı, eşyâ, her şey, gökler, dünyâ alt üst olur, karmakarışık ve düzensiz bir hâl alırdı. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde Enbiyâ sûresi, 22. âyetinde buna işâretle meâlen şöyle buyurur: “Eğer yerde ve gökte, Allahtan başka ilâhlar bulunsaydı, yer ve gök [bunların nizâmı] kesinlikle bozulup gitmişti. Demek ki, Arşın rabbi olan Allah, onların yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir.”

[Bu âyet-i kerîme, Allahü teâlânın birliğini gösteren en güçlü delîllerden birini ortaya koymaktadır. Bu delîl, âlemin nizâmıdır. Gerçekten, eğer birden fazla ilâh olsaydı, bunlar yâ birbiri ile anlaşır veyâ anlaşamazlardı. Birbiri ile anlaştıkları, berâberce aynı şeyi yaptıkları, yarattıkları, âleme birlikde nizâm verdikleri takdîrde, yâ biri diğerine muhtâc olurdu ki, muhtâc olan ilâh olamaz; veyâ yardıma muhtâc olmazdı; bu durumda da diğerlerinin varlığı gereksiz olurdu. Şu hâlde, Allah birdir. Öte yandan, eğer bu ilâhlar birbiri ile anlaşamazlar, birinin yaptığına, yarattığına, diğeri karşı çıkarsa, o zamân da âlemde nizâmdan eser kalmaz; âyette de meâlen buyurulduğu gibi, “Yer ve gök bozulup giderdi.” Hâlbuki âlemde eşsiz bir nizâm mevcûddur. Şu hâlde Allahü teâlâ vardır ve birdir.] (Hüseynî).

 

Âlemin sonradan olduğu ve onu yaratan bir yaratıcının bulunduğu iyice anlaşılınca, buradan yaratıcının hay [diri], alîm [herşeyi bilen], kâdir [herşeye gücü yeten] ve hakîm [her işinde hikmet sâhibi] olduğu da bilinmiş oldu. Çünki böyle sağlam, hikmetlerle dolu, güzel, muntazam bir sanatın sâhibi muhakkak diridir, büyük ilim sâhibidir, dilediğini yapmağa, yaratmağa kâdirdir. Âlemdeki bu metânet ve güzellik, sâhibinin hakîm olduğunu gösteriyor. Ve yine gösteriyor ki, O her yaptığını kendi irâde ve ihtiyârı ile yapmaktadır.

Âlemi yoktan var edenin kadîm olduğu anlaşılınca, Onun sıfatlarının bulunduğu da anlaşılmış oldu. Zâtının sıfatları olduklarından hiçbirisi sonradan olma değildir. Hepsi kadîmdir. Hiçbir şekilde mahlûk sıfatları gibi değildirler. Zîrâ mahlûk sıfatlarına benzerler denirse, kadîm olan sıfatlara mahlûk [sonradan olma] denmiş olur ki, Allahü teâlâ, mahlûk ve sonradan olmuş herşeyden münezzehtir. O hâlde buradan bilinmiş oldu ki, Allahü teâlâ, mutlak hayât ile haydır. Onun hayâtı, mahlûkâtın hayâtı gibi değildir. Mahlûkât bir sebeb, bir mudâhale ile dünyâya gelmiş olup, başlangıcı ve sonu vardır. Allahü teâlâ ise, başlangıcı olmayan Evveldir. Sonu olmayan Âhirdir. Mutlak kâdirdir. Ona hiçbir şey zor olmaz. Kudreti tamdır. Bütün sıfatları da böyledir. Sıfatların isbâtı [varlığı] hakkında söylediklerimiz, sıfatları inkâr edenlere huccetdir, delîldir.

Sıfatları kabûl etmeyenler iki fırkadır: Biri felsefeciler, diğeri mu’tezîle[2].

Felsefeciler, Allah cezâlarını versin, “Allahü teâlânın sıfatları” yoktur. Hak teâlâ birdir, sıfatları var dersek, birden çok olmuş olur, diyorlar. Hâlbuki, açıkça bilinmekte ve anlaşılmaktadır ki, hayâtsız, ilimsiz, kudretsiz, irâdesiz, ihtiyârsız yaratıcı olamaz. Nitekim yukarıda işâret olundu. Onların bu iddiâlarından aleyhlerine bir huccet ve delîl ortaya çıkıyor. Şöyle ki, kendilerine deriz ki, siz diyorsunuz ki, Allahü teâlâ sâni’dir [yapıcıdır, yaratıcıdır], yine diyorsunuz ki, hakîmdir, yine diyorsunuz ki, Ona hiçbir şey gizli değildir, yine diyorsunuz ki, her şeye kâdirdir. İşte bunların herbirinden anlaşılan manâ, diğerlerinden anlaşılmaz. Sizin içinde bulunduğunuz bu bâtıl şüphelerde, sizin itirâf ettiğiniz sıfatlarla bizim söylediğimiz diğer sıfatlar arasında bir fark yoktur. İşitici, görücü ve söyleyici gibi. Bunların gerektirdikleri, sizin itirâf ettiklerinizin de gerektirdikleridir.

Mu’tezîliler ise, Allahü teâlâ hay’dır diyorlar, ammâ hayât sıfatı yoktur diyorlar. Âlim diyorlar, ammâ ilim sıfatı yoktur diyorlar. Ehl-i sünnet ve cemâ’at mezhebi şöyledir ki, âlemi yaratan, hayât sıfatı ile hay, ilim sıfatı ile âlim, kudret sıfatı ile kâdir, sem’ sıfatı ile semî’, basar sıfatı ile basîr, kelâm sıfatı ile mütekellimdir. Diğer sıfatları da böyledir. Felsefecilerin hucceti, aynı zamânda, mu’tezîlenin huccetidir. Zîrâ onlar da felsefecilerin şüphelerine gömülmüş ve batmışlardır. Bu şüphelerden ancak, kabûl ettikleri Kur’ân-ı kerîmin huccet ve delâleti ile kurtulabilirler. Nitekim, Allahü teâlâ kendi sıfatları hakkında meâlen buyurur: “Onun bildirdiklerinin dışında insanlar Onun ilminden hiçbir şeyi tam olarak bilemezler…” [Bakara: 255], “Onu kendi ilmi ile indirdi” [Nisa: 166], “Eğer onlar size cevâb veremiyorlarsa, bilin ki, o, ancak Allahın ilmiyle indirilmişdir” [Hûd: 14], “Şüphesiz rızık veren, güç ve kuvvet sâhibi olan ancak Allahdır” [Zârîyât: 58], “Onlar kendilerini yaratan Allahın, onlardan dahâ kuvvetli olduğunu görmediler mi?” [Fussilet: 15], “Kim izzet ve şeref istiyor idiyse, bilsin ki, izzet ve şerefin hepsi Allahındır” [Fâtır: 10], “Allah büyük lutf sâhibidir” [Cum’a: 4], “Büyüklük ve ikrâm sâhibi Rabbinin adı yücelerden yücedir” [Rahmân: 78]. Bunlar ve bunlara benzer dahâ nice âyet-i kerîmelerde Allahü teâlânın sıfatlarından bahs edilmekdedir.[3] Müslümân olan ve Kur’ân-ı kerîme inanan için, Allahü teâlânın sıfatlarının mevcûdiyyeti hakkında bunlar yeterlidir. Dalâlette olanları Allahü teâlâ kurtarsın!

 

[1] İmâm Mûsâ Rızâ’dan “rıdayallahü anh”, Hakkın kadîm, halkın hâdis olduğuna delîliniz nedir diye sorulduğunda şöyle buyurdu: Sen önce yok idin. Sonra dünyâya geldin. Kendini kendin yaratamıyacağını bilirsin ve yine bilirsin ki, senin gibi, hiç kimse de kendi kendini yaratamaz. O hâlde bilmiş oldun ki, sen hâdis, yanî sonradan olmasın ve seni yaratan kadîmdir. Hadîs-i şerîfte, “Kendini bilen, Rabbini bilir” buyuruldu.

Bunun gibi, Ca’fer-i Sâdık hazretlerinden “radıyallahü anh” var edenin, yaratanın varlığına delîl nedir? diye sorulduğunda: “Yaratanın varlığının büyük delîli benim varlığımdır. Zîrâ benim varlığım, yâ bendendir, yâ başkasındandır. Eğer benden ise, şu ikisinden biri var demektir: Yâ kendimi var ettiğim zamân ben var idim, ki bu imkânsızdır. Mantıksızdır. Yâhud da, kendimi var ettiğim zamân, ben yok idim. Bu da muhâldir. Yoksa yok olanın var etme kudreti manâsını taşır [ki, dahâ mantıksızdır]. O hâlde anlaşıldı ki, benim varlığım, benden değil, başkasındandır ve beni var edenin varlığı öyledir ki, yokluk Onun varlığına hiçbir zamân yaklaşamaz.” (Nûrü’l-ebsâr)

[2] Felsefeciler ve Mu’tezîle fırkası, Allahü teâlânın sıfatlarını inkâr ediyor ve sıfatlarının zâtının aynı olduğunu iddi’â ediyorlar. Şöyle ki, Zât-i teâlâ, ilimle alâkalı şeylere bağlanırsa, âlim derler, kudretle alâkalı şeylere bağlanırsa, kâdir derler. Diğer sıfatları da bunlara benzetebilirsiniz. Böylece zât da kesret [çokluk], kadîm ve vâcib olanda birden fazla olmaklık lâzım gelmez derler. Ehl-i sünnet ve cemâ’atin bunlara cevâbı şöyledir: Muhâl [imkânsız] olan, kadîm olan zâtın birden çok olmasıdır. Bu bizim için gereksizdir. Size göre ise, ilmin, kudret ve hayâtın, bilenin, diri olanın ve gücü yetenin, âlemi yaratanın ve insanların ibâdet ettiklerinin hep bir olması îcâb eder. Ayrıca vâcib, kendi zâtı ile kâim olmamış olur ve benzeri muhaller ortaya çıkar. Kitâplarda bunlar uzun yazılıdır (Şerh-i akâid-i Nesefî).

[3] Allahü teâlânın bu, Zül-Celâl-i vel-ikrâm ism-i şerîfindeki mubârek Celâl isminin ma’nâsı, Zât-ı ilâhînin her bakımdan kemâlini, izzet, kibriyâ ve azamete yakışmayan her eksik ve noksan sıfatlardan münezzeh olduğunu göstermektedir. Hakîkate ermiş büyük âlimlerden çoğu diyorlar ki, Celâl, kahr sıfatlarına, ikrâm da lutf ve rahmet sıfatlarına işâret olmakla, Zül-Celâl-i vel- ikrâm, Allahü teâlânın bütün sıfatlarını birlikte bulundurmuş olur. Bunun için bu şerefli isme, İsm-i a’zam demişlerdir. (Tefsîr-i Hüseynî).

 

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler