Sual: Kur’an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde Allahü teala için geçen el, yüz, istiva gibi kelimeleri nasıl anlamalıdır?

Cevap: Kur’an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde Allahü teala için geçen bazı ibarelere müteşâbihât (manası şüpheli anlaşılabilen âyetler) denir. Ehl-i sünnet mezhebinde yazılmış güzel bir akâid kitabı olan Türpüştî Risâlesi’nde diyor ki: Bunlara zâhirî mana verilip verilemeyeceği hususuna kafası karışıp yanlış yollara kayanlar olmuştur. Bunlardan biri âyet ve hadîslerde sıfat olarak bildirilen isimler olup, bunlara zâhirî [görünüş] mana vermekte o kadar ısrar ve taşkınlık ettiler ki, iş benzetmeye ve şekille bildirmeye kadar vardı. Öbür fırka ise, bu isim ve sıfatları zâhirden o kadar uzaklaştırdılar ve yok ettiler, hakikatten mecaza taşımakta o kadar gayret ve çaba gösterdiler ki, nerede ise kullanılmaları lüzumsuz oldu ve bu sıfatların isimlerini inkâr ettiler. Bu iki fırka da, dalâlettedir, doğru yoldan ayrılmıştır. Hak ve doğru mezheb burada, iki taraftan birinde bulunmayandır. Sevâd-ı azam denen Ehl-i sünnet ve cemaatin, Kur’an-ı kerimde ve sahih hadîslerde, Allahü teâlânın sıfatları ve sıfat manası taşıyan ifadeler hakkındaki sözleri üç kısımdır:

1-Biri, açık olanlar. Allahü teâlânın ilmi ve kudreti gibi. Burada en doğru söz, böyle sıfatlarda, te’vil (göründüğü manasından başka mana vermek) câiz değildir. Onun esas manası, kelimenin zâhirinden anlaşılandır.

2-Diğeri, zâhir manayı vermeli ve hangi lafız üzere geldiyse onu sürmeli ve mecaz manasına götürmemelidir. Bir şeyin hakikatinden, şüphesiz bilgi ve tam yakîn edinilmiyor ve bir şeyler örtülü kalıyorsa, rey ve kıyas ile hakikatini açmamalı, onu zâhir manasıyla kabul etmeli, keyfiyet ve kemmiyeti ona yaklaştırmamalıdır. Yed (el), vech (yüz), sem’ (kulak), basar (göz) bu kısma girer. Bunlar hakkındaki itikad şöyle olmalıdır ki, bunlar ve buna benzer olanlar, âzâ (uzuv) değil, yani vücudun bir kısmı değildir. Bunlar Allahü teâlânın sıfatlarıdır. Bunların keyfiyeti, nasıllığı yoktur, olması da câiz değildir. Ehl-i hak bu ikinci kısmı tedkik edip, o isimlerin hakikatleriyle alâkalı olarak, “Bu sıfatlar da tefsir edilmez; zira teşbîh ve temsîle, yani benzetmeye ve şekillendirmeye yol açar. Mecaza da haml edilmez. Çünki Kitab ve Sünnet, bunun aksine hükmediyor” dediler ve hakkın, bu iki yolun ötesinde, yani teşbîh ve tecsîmin ötesinde bir başka yolu, izahı vardır, buyurmuşlar ve onlar bu yolu seçmiş ve beğenmişlerdir.

Bu sıfatlar te’vil edilirse, birkaç şekilde manalandırılabilir. Bunlardan biri doğru, diğeri yanlış olur. Allahü teâlânın sıfatlarına yanlış manalar veren ise, mazur olmaz, bilakis dinini tehlikeye sokmuş olur.

Bunun için, yed, vech, istiva gibi Kur’ân-ı kerîmde bildirilen ve tercüme edildiğinde insanı hatırlatan, el, yüz, oturma manalarını düşündüren kelimeleri ve benzerlerini Farsça’ya ve diğer lisanlara çevirmeği câiz görmemişlerdir. Eğer bunları söylemek icab ederse, âyet ve hadîste geçtiği gibi söylemelidir. Bir kimse, “Halaktü biyedeyye” (Ey iblis, iki elimle yaratdığıma secde etmekden seni men’ eden nedir?) âyetini okurken, elini hareket ettirse veya “Müminin kalbi Rahmanın parmaklarından iki parmağı arasındadır” hadîs-i şerifini söylerken, parmağına işaret etse, çok mahzurludur. Çünki bu hareket teşbîh ve tecsîm manası taşır. Yani Allahü teâlâ insan gibidir, insan gibi parmakları vardır ve maddedir, fikrini gösterir. Halbuki Allahü teâlâ bu gibi şeylerden münezzehtir. Buradan bir daha anlaşılmış oldu ki, isim ve fâide benzerliği dışında, Allahü teâlânın sıfatları ile halkın sıfatları arasında bir ortak taraf ve benzerlik yoktur.

Bazıları, müteşâbih âyet ve hadîslerle işaret olunan sıfatları te’vil etmek doğrudur diyenler, yed (el) sıfatını, kuvvet ve kudret ve nimet; vech (yüz) sıfatını zât ve rızâ, istivâ (yayılma) sıfatını istilâ ile te’vil etmişlerdir. Sonraki âlimlerden bazısının da Müslümanların itikadlarını korumak için bu manaları verdiği olmuştur. İmam Gazâlî hazretlerinin İlcâmü’l-Avâm kitabı bunu anlatır. Bu ibarelere zahirî mana vermemek selef-i sâlihîn mezhebidir. Buna şimdi selefiyye deniyorsa da, doğru değildir. Selefiyye, Vehhâbîlik olup, tecsîm ve teşbihe inananlar veya kayanlardır. Nasıl sem’, basar gibi sıfat-ı ilahiyye, O’nun zatına layık ve münasip sıfatlar olduğu gibi, müteşâbih âyet ve hadîslerde bildirilmiş olan, yed (el), vech (yüz), ayn (göz), cenb (yan), kadem (ayak), yemîn (sağ), ısba’ (parmak), arşa istivâ (Arşın üzerinde karar kılmak), meci’ (gelme), nüzûl (inme) gibi sözler ve kelimeler hakkında Selef-i Sâlihînin mezhebi, yani usul ve yolu odur ki, bunları kudret, nimet, zât, istilâ vs ile te’vil etmemelidir. Âl-i İmrân sûresinin 7. âyetinde meâlen bildirildiği gibi, “Allahü teâlânın bu sıfatlarının zât-i pâkine lâyık ve münasip olduklarına iman ettim” demelidir.

Allahü teâlâ hakkında, nasıldır, ne gibidir sualleriyle ve cevapları ile uğraşmayı Âl-i İmrân sûresi 7. Âyet-i kerimesi men etmektedir. Nitekim burada meâlen, “Kalblerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onu te’vil etmek için ondaki müteşâbih âyetlerin peşine düşerler. Halbuki onun te’vilini ancak Allah bilir. İlimde râsih olanlar, yüksek pâyeye erişenler ise, ona inandık, hepsi Rabbimiz tarafındandır, derler. Bu inceliği ancak akl-ı selim sahibleri düşünüp anlar” buyuruldu. Bazıları “ve’r-râsihûne” kelimesinin başındaki vav harfini edat kabul etmişlerdir ki, bu takdirde mana şöyle olur: “Halbuki onun te’vilini ancak Allah ve ilimde râsih olanlar, yüksek payeye erişenler bilir.”

3-Bir diğer kısım daha vardır ki, onlar gerçekte sıfat kısmından değillerdir. Lâkin sıfat yapısına benzeyen bir takım lafızlarla sıfat manasına gelir ve Arab dilinde onun manası açık olur. Bu kısım te’vil olunabilir. Eğer buna zâhirî (görünüş) manası verilirse, fesada ve yoldan çıkmaya sebep olur. Meâl-i şerîfi “Allaha karşı aşırı gitmemden dolayı bana yazıklar olsun” olan Zümer sûresi 56. âyet-i kerîmesini böyle manalandırmakta hiçbir âlim duraklamaz. Hadîs-i şerîfte, “Hacerülesved yeryüzünde Allahın sağ elidir (eliyledir)” buyuruldu. Buna zâhirî manası vermek ilhâd (dinden çıkmak) olur. “Yemen tarafından Rahmanın nefesini buluyorum” hadîs-i şerîfine de zâhirî manâsı verilirse, çok bozuk bir şey ortaya çıkar. “Bana yürüyerek gelene, ben seyirterek giderim” hadîs-i kudsîsine zâhirî mana vermek, teşbîh (mahlûklara benzetme) olur. Ama bunun manası açıktır. Allahü teâlâ kullarına ihsan ve kerem sıfatları ile tecelli etmek istedi de, onların anlayabileceği bir tarzda, Peygamberin dili ile onlara haber verdi ki: “Kim bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak giderim.” Buradan maksadın, sen hangi amelle bana yaklaşırsan, ben sana o yaptığının kat kat sevabını veririm, olduğu anlaşılmış oldu. Bu hususta çok müşkil ve te’vili çok zor hadîsler vardır. Te’villeri zarurî olmakla beraber, o te’vil için münasip söz bulmak, o manayı ifade edecek kelime bulmak imkânsız olduğundan, isteyerek onun te’viline girmek haramdır. Meâl-i şerîfi, “Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme” olan İsrâ sûresi 36. âyeti buna bir misaldir.

 

Sual: Kur’an-ı kerimde ve hadîs-i şeriflerde Allahü teâlânın eli, yüzü, parmağı olduğuna dair ifadeler vardır. Halbuki Allahü teâlâ mahlûkatın bütün sıfatlarından münezzehtir diye biliyoruz. Bunları nasıl anlamalıdır?

Cevap: Âl-i İmrân sûresinin 7. âyet-i kerimesinde bildirildiği üzere, Kur’ân-ı kerîmin âyetleri iki türlüdür: Biri, muhkemât olup, mânâsı açık, meydanda olan âyetlerdir. İkincisi müteşâbihât olup, mânâsı kapalı olan âyetlerdir. Âyet-i kerimede meâlen, “Bu âyet-i kerîmelerin bildirdiklerini yalnız Allahü teâlâ bilir” buyuruldu. Demek ki, müteşâbih olan âyet-i kerîmelerin ne demek olduğunu, ancak Allahü teâlâ bilir. Bu âyet-i kerîme gösteriyor ki, müteşâbih olan âyet-i kerîmeler, gösterdiklerinden başka şeyleri bildirmektedir. Allahü teâlâ da, bu başka şeyleri bilmektedir. Ulemâ-i Râsihîn denilen derin âlimlere de, bu başka bilgiler ihsan olunmuştur. Bunun gibi, gayb olanları yalnız Allahü teâlâ bilir. Peygamberlerin yükseklerine bu bilgisinden ihsân etmekdedir.

 

Ehl-i sünnet itikadına göre Kıyamette müminler Allahü teâlâyı göreceklerdir. Onun görüleceğine inanmalı, nasıl görüleceği düşünülmemelidir. Çünki Allahü teâlânın işleri akıl ile anlaşılmaz. Dünya işlerine benzemez. (Fizik ve kimya bilgileri ile ölçülemez.) Allahü teâlânın ciheti, karşıda bulunması yoktur. Allahü teâlâ madde ve cisim değildir. (Element; karışım, bileşik değildir.) Sayılı değildir. Ölçülmez. Hesab edilmez. Onda değişiklik olmaz. Mekânlı değildir. Bir yerde değildir. Zamanlı değildir. Öncesi, sonrası, önü arkası, altı üstü, sağı solu yoktur. Bunun için, insan düşüncesi, insan bilgisi, insan aklı, Onun hiçbir şeyini anlayamaz. Onun nasıl görüleceğini de kavrayamaz. El, ayak, cihet, yer ve bunlar gibi Allahü teâlâ için câiz olmayan kelimelerin, âyet-i kerîmelerde ve hadîs-i şerîflerde bulunması, insanların anladığı ve bildiği, bugün kullanılan mânâlarda değildir. Böyle âyet-i kerîmelere ve hadîs-i şerîflere müteşâbihât denir. Bunlara inanmalı, ne ve nasıl olduklarını anlamağa kalkışmamalıdır. Bunlara görülen, anlaşılan, meşhur olan mânâ değil, meşhur olmayan mânâ verilir. Bunların açık ve meşhur mânâlarını vermek akla ve şeriate uygun olmazsa, meşhur olmayan mânâ vermek, yani kısaca veya uzun te’vîl etmek îcâb eder. Yani Allahü teâlâya yakışacak başka mânâ verilir. Açık mânâlarını vermek câiz olmaz. Meselâ, tefsîr âlimleri yed (el) kelimesine kudret, gücü yetmek mânâsını vermişlerdir.

 

Bir mâni, sıkıntı olmadıkça, âyet-i kerîmelere ve hadîs-i şerîflere, açıkça anlaşılan mânâları vermek lâzımdır. Bunlara benzeyen başka mânâ vermek câiz değildir. (Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîfler, Kureyş lügatı ve lehçesi iledir. Kelimelere, 1400 sene önce, Hicaz’da kullanılan mânâları vermek lâzımdır. Zamanla değişip, bugün kullanılan mânâları vererek tercüme yapmak doğru değildir.) Müteşâbihât denilen âyet-i kerîmelerde, anlaşılamayan gizli mânâlar vardır. Bunların mânâsını, ancak Allahü teâlâ bilir ve kendilerine ilm-i ledünnî verilen pek az seçilmiş büyükler, kendilerine bildirildiği kadar, anlayabilirler. Onun için, müteşâbih âyetlerin, Allah kelâmı olduğuna iman etmeli, mânâlarını araştırmamalıdır. Eş’arî mezhebindeki âlimler, böyle âyetleri kısaca veya geniş olarak te’vîl etmek câiz olur dedi. Te’vîl demek, kelimenin çeşitli mânâları arasından meşhur olmayanı seçmek demektir. Meselâ İsrâ sûresinde, “Allahın eli, onların ellerinin üstündedir” meâlindeki âyet-i kerîme, Allahü teâlânın kelâmıdır. Allahü teâlâ, bununla neyi murad ediyor ise, öylece inandım demelidir. Bunun mânâsını ben anlayamam, ancak Allahü teâlâ bilir demek, en iyi yoldur. Yahud Allahü teâlânın ilmi, bizim ilmimiz gibi değildir. İradesi bizim irademize benzemez. Allahü teâlânın eli de, kulların elleri gibi değildir. Ehl-i Sünnete göre, Allah’ın eli vardır, yüzü vardır, nüzul eder, istivâ eder. Ama nasıl olduğu, keyfiyeti bilinmez. Böyle söyleyip geçmeli, fazla kafa yormamalıdır. Allah’ın eli, yüzü, parmağı, nüzul ve istivâsı, insanlarınki gibi değildir. Zira âyet-i kerimede meâlen “Allahü teâlânın aslâ bir misli, benzeri yoktur” buyuruluyor. İmam Gazâlî hazretleri bu mevzuda İlcâmü’l-A’vâm eserini yazmış; Türkçe’ye tercüme olunmuştur.

Benzer Suallerin Cevapları İçin Tıklayınız

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler

1 Yorum

Comments are closed.