Bu mektup, Muhammed Takı’ye cevap olarak yazılmış olup âlem-i misâl hakkında bilgi vermekte ve tenasüh olmadığını bildirmekte ve insan ruhlarının nakledilmediğini ve kümun ve büruz ne demek olduğunu bildirmektedir:

Bütün âlemlerin rabbi, sâhibi olan, Allahü teâlâya hamd olsun ve Peygamberlerinin en yükseği, Muhammed aleyhisselâma ve tertemiz akrabasının ve Ashâbının hepsine selamlar olsun! Güzel ahlakınızın ve ulvi fıtratınızın eseri olan kıymetli mektubunuzu okumakla şereflendik. Allahü teâlâ, sizi bütün ayıp ve kusurlardan muhafaza buyursun! Soruyorsunuz ki şeyh Muhyiddin-i Arabî “kuddise sirruh”, (Fütuhat-ı mekkiye) kitabında, bir hadis-i şerif bildiriyor. Bu hadis-i şerifte, Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem”, (Allahü teâlâ, yüzbin Adem yaratmiştir) buyurmaktadır. Muhyiddin-i Arabî “rahmetullâhi aleyh” sonra âlem-i misâlden gördüğü birkaç şeyi yazıyor ve diyor ki (Kâbe-i muazzamayı tavaf ederken, yanımda birkaç kişi vardı. Bunları hiç tanımıyordum. Tavaf yaparken, Arabî iki beyt okudular. Bir beytin mânâsı şöyle idi:

Yıllarca, biz de sizin gibi,
Hepimiz, tavaf ettik bu evi.

Bu beyti duyunca, bu kimselerin âlem-i misâlden olması hatırıma geldi. Böyle düşünürken, içlerinden biri, bana bakarak, ben, senin dedelerinden birisiyim, dedi. Sen öleli kaç sene oldu? dedim. Kırkbin seneden çok dedi. Bu sözüne şaştım ve tarihçiler, insanların ilk babası olan Ademden “aleyhisselâm”, bugüne kadar, yedipin sene geçmediğini söylüyor dedim. Sen, hangi Ademi diyorsun? Ben, yedipin seneden çok önceki zamanlarda yaşıyan Ademin evladındanım, dedi. Bunu işitince, yukarıdaki hadis-i şerifi hatırladım).
[Tenbih: Erd küresinin ömrünü, yani yaratıldığı günden kıyamete kadar olan zamanı, eski müneccimler, yani astronomlar, seyare yıldızların adedince bin sene, yani yedipin sene demişlerdir. Zira onlar, gezegen adedini yedi biliyordu. Tarihlerin çoğunda yazılı bulunan ve bazı din kitaplarına da geçmiş olan yedipin sene, buradan gelmektedir. Bâzıları da, burc adedince, on ikibin sene, bir kısmı da, meridyen derecesi adedince, üç yüzaltmış [360] bin sene dedi ki bu üç aded de, zan ve faraziye halindedir. İdris “aleyhisselâm” buyurmuş ki (Bizler, Peygamber olduğumuz hâlde, dünyanın ömrünü bilemedik).

Endülüs âlimlerinin büyüklerinden, Ebû Abdullah-i Kurtubinin (Tezkire)sinden Abdülvehhab-ı Şaraninin “kuddise sirruhüma” hülâsa ettiği (Muhtasar) ismindeki kitabında (360 bin x 360 bin) yani yüz yirmidokuz milyar, altıyüz milyon sene olduğu yazılıdır. Bugün fen adamları, (Radyoaktiflik saati) denilen usul ile yani Pechblend filizinde şimdi mevcûd olan kurşun ve uran madenlerinin miktarları nisbeti bulunup, bu kadar kurşunun, şimdiki uran ile bu kurşuna tebeddül etmiş bulunan uran miktarlarından teşekkülü için lazım olan zamanı, Uran İin bozulma sabitesine göre hesap ederek, Erd kabuğunun yaşını yani dünyanın ömrünü, dörtmilyarbeşyüz milyon sene olarak bulmaktadırlar.]

Kıymetli yavrum! Bu mesele üzerinde, Allahü teâlânın bu fakire ihsan ettiği bilgi şöyledir: İlk insan ve ilk Peygamber olan Ademden “aleyhisselâm” önce yaşayan Ademler, hep âlem-i misâlde idi. Âlem-i şehâdette değildi. Âlem-i şehâdette, yani gördüğümüz madde aleminde bulunan, yalnız bildiğimiz bir Adem vardı ki Peygamber idi. Melekler kendisine karşı secde etmişlerdi. Allahü teâlâ, balçık çamurundan insan şeklinde bir heykel yapıp, bunu ete ve kemiğe çevirmişti.

[Bugün biliyoruz ki Allahü teâlâ, toprak maddelerini, azotlu, fosforlu tuzları, bitki fabrikasında, proteinlere (yumurta akı maddelerine) döndürmekte, bu nebati proteinleri de, hayvan vücudunde, ete ve kemiğe ve aza şekline çevirmektedir. Bugün fen bunu anlayabildiği gibi, katalizör ismini verdiğimiz maddeler yardımı ile binlerce sene sürecek olan kimyâ reaksiyonlarını, bir saniyede, pek çabuk, yapabiliyoruz. İnsanlar binlerce senelik bir işi bir ânda yapıyor da, Allahü teâlânın, toprak maddelerini, birkaç senede, et, kemik maddelerine çevirdiğini, bugün bildiğimize göre, bir ânda çevireceği fen yolu ile kolayca anlaşılmaktadır. Allahü teâlâ toprak maddelerini, bir ânda organik hâle çevirip, ruhu bu bedene bağlayarak, ilk Ademi yarattığı gibi, kıyamette de, elemanları, bir ânda, bir araya toplayıp, insan vücudunü yapacak ve zaten mevcûd olan önceki ruhları, bu vücutlara verecektir. İnsanın ölmesi, ruhun bedenden ayrılması demektir. Ruh ölmez. Kıyamette, her şeyle beraber, ruhlar da yok edilip tekrar yaratılacaktır. Bugün, fizik, kimyâ, fizyoloji ve astronomi gibi ilimlerde Allahü teâlânın kudretini iyi anlayan, zeki kimseler, Âdem aleyhisselâmın ve kıyamette bütün insan ve hayvanların topraktan çıkarılacaklarını, bir fen olayı olarak, kolayca anlayabilir. Bir asır evvel, müslümanlar, buna, anlamadan inanıyordu. Bugün ise, basit bir fenni olay şeklinde görüyor ve pek bedihi olarak, inanıyoruz.

Allahü teâlâ Cenneti ve Cehennemi yaratmış, her ikisini de, cin ve insan ile dolduracağını haber vermiştir. Bunun için, ilk insan olan Ademden “aleyhisselâm” beri, her zaman, yeryüzünde imanlılar ve dinsizler bulunmuş ve birbirleri ile atışmiştir. Dinsizler, Allahtan başka şeylere tapınmış, imanlılar ise, Allahü teâlânın gönderdiği Peygamberlere ve kitaplara tâbi olmuştur. İlk insanlar, bazı tarihçilerin zannettiği gibi ve İslam dinine inanmayanların uydurduğu, filimlerde görüldüğü gibi, ilmsiz, fensiz, görgüsüz, çıplak, vahşi kimseler değildi. Evet bugün, Asya, Afrika çöllerinde ve Amerika ormanlarında tunç devrindekilere benzeyen vahşiler yaşadığı gibi, ilk insanlarda da bilgisiz, basit yaşıyanlar vardı. Fakat, bundan dolayı, ne bugünkü, ne de ilk insanların hepsi için, vahşidir denilemez. Adem “aleyhisselâm” ve ona îman edenler şehirlerde yaşardı. Okumak, yazmak bilirdi. Demircilik, iplik yapmak, kumaş dokumak, çiftçilik, ekmek yapmak gibi sanatları vardı. Adem “aleyhisselâm”ın boyu ve ömrü kesin olarak bildirilmedi. Bir rivayette, bin sene yaşayıp, beşyüz yaşında iken Peygamber oldu. Allahü teâlâ, kendisine on kitap gönderdi. Cebrâil “aleyhisselâm”, on iki kere gelmişti. Bu kitaplarda, îman edilecek şeyler, çeşitli dillerde lügatlar, her gün bir vakit namaz kılmak, [Bunun sabah namazı olduğu İbni Âbidinde yazılıdır.], gusül abdesti almak, oruç tutmak, leş, kan, domuz yememek, birçok sanatlar, tıb, ilaçlar, hesap, hendese [yani geometri] gibi şeyler bildirilmişti. Altın üzerine para dahi basmış, maden ocakları işletilip aletler yapılmıştı. Nuh aleyhisselâmın gemisinin, ateş yanarak, kazanı kaynayarak hareket ettiğini, Kurân-ı Kerîm açıkça bildiriyor. Bazı tarihçiler, hiçbir vesika ve incelemeye dayanmadan, yalnız dinleri inkâr etmek, Peygamberleri küçültmek maksadı ile ilk insanlar vahşi idi, bir şey bilmezdi diyerek Adem, Şis [Şit] ve İdris “aleyhimüsselâm” gibi Peygamberlerin birer masal, birer hurafe olduğunu göstermek, böylece müslüman evlatlarını dinsiz, imansız yetiştirmek istiyorlar.

Hiçbir dine inanmayanlardan bir kısmı da, fen adamı görünerek bozuk düşüncelerini, fen perdesi altında, etrafa saçıyor. Mesela (Bütün canlıların yapı taşı olan hücre, milyonlarca sene evvel, denizlerde, tesadüfen kendi kendine meydana gelip, zamanla küçük deniz nebatları ve hayvanları ve sonra karadakiler meydana gelmiş, en son insan haline dönmüştür) gibi şeyler söylüyorlar. Böylece, Âdem aleyhisselâmın topraktan yaratılmadığını, Kurân-ı Kerîmin ve mukaddes kitapların, haşa, hikaye olduklarını, ilk canlı maddeyi vücuda getiren büyük bir kudretin varlığına inanmanın fenne uymıyacağını anlatıyorlar. Böyle kâfirlere (Dehri) denir. Bunlardan müslüman görünenlere (Zındık) ve (Fen yobazı) denir.

Bu fen yobazları ne kadar zavallıdır. Evet, fizyolojist Haldene, (Bundan milyonlarca sene evvel, sıcak denizlerde, güneşten gelen ültra viole şualar tesiri ile inorganik gazlardan, uzuvi bileşikler meydana gelmiş ve ekviproduktif hassası olan ilk molekülün, yani aldığı gıda maddelerini, kendi gibi canlı şekle çeviren hücre molekülünün de, bu arada, bir tesadüf eseri teşekkül etmiş) olmak ihtimalini söylemiştir. Fakat, bu bir hipotez [faraziye] olup bir tecrübe ve hatta bir teori [nazariye] bile değildir. Ekviproduktif özelliği olan bir molekülün nasıl meydana geldiğini gösteren bir bilgi, hatta bir nazariye bugün mevcûd değildir. Fen bilgileri, müşahede ve tetkik ilimleridir. Fen olayları, önce his uzuvları ile veya bunları takviye eden aletlerle gözlenir ve olayın sebepleri tahmin olunur. Sonra, bu olay, tecrübe ve tekrar edilerek, bu sebeplerin tesirleri, rolleri tesbit edilir. Bir hadisenin sebebi ve oluş tarzı biliniyorsa, buna inanırız. Fakat tecrübe edildiği hâlde, sebepleri anlaşılamayan hadiseler de vardır. Bunlara sebep olarak, birçok fikirler ileri sürülür. Bu fikirler mutlak değildir. Bir hadiseyi, muhtelif adamların başka başka tefsir ettikleri de olur.

Aynı sebeplerle izah edilen çeşitli hadiselerin hepsini birden izah edebilecek umumî bir fikre, faraziye [hipotez] diyoruz. Bir veya birkaç hipotez ile birçok hadiseleri izah etmek ve bunlardan yeni hadiselere varmak ve bu hadiseleri tecrübe ile tahkik ederek, hipotezlerin doğru görülenlerine nazariye [teori] denir. Bir teori, az hipoteze dayanır ve ne kadar çok hadise izah ederse, o derece mükemmeldir. Haldenenin sözü, nihâyet bir hipotezdir, teori olmaktan da, çok uzaktır. İnsanlar, bugünkü derecede kalmayıp, ilk canlıların ne sûretle yaratıldığı hakkında doğru bilgi edinilirse, İslamiyete zararlı değil, faydalı olur. Çünkü, canlı ve cansız, her şey yok idi. Hepsi, sonradan yaratıldı. Bir âyet-i kerimenin meâl-i şerifi, (Her şeyi nasıl yarattığımı arayın, işlerimdeki intizamı, incelikleri görün! Böylece varlığıma, kudretimin, bilgimin sonsuzluğuna inanın!)dir. Evet, din düşmanları, ilk canlı, kendi kendine meydana gelmiş dedikleri gibi, güneş sisteminin, yıldızların, çeşitli fizik, kimyâ ve bioloji hadiselerinin de, hep kendiliklerinden olduğunu söylüyor. Ehl-i sünnet âlimleri, binlerle kitaplarında, bunlara, gerekli cevapları verip, hepsini susturmuştur. Aldandıklarını vesikalarla ispat etmişlerdir. Dinimiz, Âdem aleyhisselâmın balçıktan yaratıldığını bildiriyor. Diğer hayvanların ve nebatların ne sûretle yaratıldığını bildirmiyor ki Haldene faraziyesinin, dine zararı dokunsun. İster o söylesin, isterse Darwin veya İbni Sînâ söylesin, her şeyi hareket ettiren, yapan, yaratan Allahü teâlâdır. Bütün enerji şekilleri, hep Onun kudretinin tezahürüdür. İmanı gideren; herhangi bir hadisenin kendi kendine olduğuna inanmak ve hayvanların, tek hücrelilerden, yüksek yapılılara doğru, birbirlerine ve nihâyet insana döndüğünü söylemektir ki fen bunu göstermiyor ve fen adamları böyle söylemiyor.
İmâm-ı Gazâlînin “rahmetullâhi aleyh” (Tehafüt-ül-felasife) kitabından bir parçası arabîden türkçeye tercüme edilerek (Mârifetname)nin kırkbeşinci sayfasına yazılmıştır. (Mârifetname)de diyor ki: (Fen adamlarının sözleri üç kısımdır: Birinci kısımdaki sözleri, fennin, tecrübenin meydana çıkardığı hakikatleri bildiriyor. Bu sözleri, İslamiyete uyuyor ise de, yanlış kelimeler kullanıyorlar. Mesela bir şey kendiliğinden hareket edemez. Her cismi harekete getiren bir kuvvet vardır. Bu kuvvetler, tabiat kuvvetleridir. Her şeyi tabiat kuvvetleri yapıyor diyorlar. İslamiyet de hiçbir şey, kendiliğinden hareket edemez. Her cismi harekete getiren bir kuvvet vardır. Bu kuvvetler, Allahü teâlânın kudretidir. Her şeyi Allahü teâlâ yapıyor, diyor. Görülüyor ki İslamiyet ve fen, aynı şeyi söylemekte olup arada yalnız, isim farkı vardır. Böyle sözlerine itiraz etmeyiz. Yalnız, isim değiştirip kabul ederiz. İkinci kısımdaki sözleri, İslamiyetin haber vermeyip, arayıp bulunuz! dediği şeylerdir. Bu sözlerine inanıp inanmamak, imanın gitmesine sebep olmaz. Mesela, ay tutulması, Erd küremizin Güneş ile Ay arasına girmesinden oluyor, diyor ve zamanını önceden hesap ediyorlar. Çünkü Ay, Güneş karşısında olduğu vakit, parlak görünür. Ay, Erd küresinin gölgesine girince, Güneşten ziya alamayıp kararır ve görünmez, diyorlar. Güneş tutulması da, Ayın Erd ile Güneş arasına girerek, Erd üzerinde Güneşin görünmesine mâni olması sebebi iledir. Ay tutulması, Arabî ayların ortasında, Güneş tutulması ise, ayın ilk veya son günü olur, diyorlar. [Güneş, Erd ve Ay, karpuz gibi, küre şeklinde olup hepsi, birinci semada hareket etmektedir. Eski fizikçiler, yedi seyare yıldızdan her birinin, birer semada bulunduğunu söylerdi. Halbuki yıldızların hepsinin yer kürenin de içinde bulunduğu birinci semada bulundukları, Tebareke sûresinde, bildirilmektedir.] Fen adamlarının, ikinci kısımdan olan, böyle sözlerine de itiraz etmeyiz. Müslümanların, böyle sözlere inanmaması lâzımdır diyerek, itiraz eden bir kimse, dine zarar vermeye ve İslamiyeti yıkmaya uğraşmış olur. Çünkü, hesap ve fizik, kimyâ kanunları ve tecrübeler, bu sözlerin doğruluğunu gösterirken, bunlar İslamiyete uygun değildir denirse, fen adamları bu sözlerinde şüphe etmeyip, bunlara uymayan İslamiyetin doğru olduğunda şüphe eder. Görülüyor ki İslamiyete yersiz ve yolsuz yardım etmek isteyen câhillerin zararı, yolu ile hücum edenlerin zararlarından daha büyüktür. [Medineli Muhammed Osman efendi de, 1341 [m. 1923] de İstanbul’da basılmış (Basiret-üs-sâlikin) kitabında, Erdin döndüğünü reddetmekte, sahih hadislere mevdu diyerek de, gençleri yanıltmaktadır. Halbuki İslam âlimleri, dünyanın yuvarlak olduğunu, döndüğünü, birçok kitaplarında, mesela Ebû Bekr Razi (Küriyet-ül-Erd) kitabında ve (Şerh-ı Mevakıf)de ispat etmişlerdir. Fıkıh âlimleri bunun üzerine meseleler kurmuşlardır. Bakara sûresi 22. âyetinde meâlen, (Rabbiniz Erdı sizin için, yatak gibi döşedi) buyuruldu. (Tefsir-i Azizi)de, (Üzerinde oturmanız, uyuyabilmeniz için, yeryüzünü sakin, hareketsiz yaptı) diyor. Nahl sûresi 15. âyetinde meâlen, (Erdın sizi sarsmaması için, üzerinde dağlar döşedim) buyuruldu. (Savi tefsiri), burada (Erdın hareket etmemesi, size ızdırab yapmaması için dağları yarattı) ve (Beydavi)de (Dağlar yaratılmadan evvel, Erd, yüzü düz küre idi. Dönerken yahut başka sebep ile hareket eder idi. Dağlar yaratılınca, hareketine, ızdırabına, sarsılmasına mâni oldular) diyor. Mümin sûresinin 64. âyetinde meâlen, (Allah, Erdı size karar yaptı) buyuruldu. (Şeyhzade), (Abdullah ibni Abbas, karar menzil, konacak yer demektir dedi) diyor. Görülüyor ki âyet-i kerimeler ve tefsirler, Erd yüzünün bir beşik, yatak gibi, sarsıntısız, rahat olduğunu bildiriyor. Erdın sarsıntısız, hareketsiz olmasından, bunun mihveri etrafında dönmediğini ve güneş etrafında hareket etmediğini anlamak doğru değildir. Erdın bu iki hareketi bugün katî olarak bilinmekte, namaz vakitleri hesap edilmektedir.] İmâm-ı Gazâlî, sözüne devam ederek, buyuruyor ki: Katî ve doğru oldukları, hesap ve tecrübe ile anlaşılan hadiseler karşısında, âyet-i kerime ve hadis-i şerifleri (Te’vil etmek), yani mânâlarını çevirip, bunlara uydurmak lâzımdır. Böyle te’vîller çok yapılmıştır. [Şunu da söyleyelim ki âyet-i kerime ve hadis-i şeriflere mânâ vermek, bizim gibi, câhillerin işi değildir. Din alimi olmak, yani dinde söz sâhibi olmak için, ictihad derecesine yükselmek lâzımdır. Şimdi dünyada böyle bir âlim yoktur. Şimdi, âlim olmayanlar, çeşitli maksatlarla, din kitapları yazıyor ve âyet-i kerime ve hadis-i şeriflere, çala kalem, mânâlar verip, Allahü teâlâ böyle söylüyor, Peygamber “sallallâhü aleyhi ve sellem” böyle emrediyor, diyorlar. İslamiyeti oyun haline sokuyorlar. Böyle din kitaplarını almamalı, okumamalıdır. Din âlimlerinin sözlerini değiştirmeden yazan kitap bulup okumak lâzımdır. Fakat, ne yazık ki böyle din kitabı, bugün hemen yok gibidir. Din büyüklerinin ismini koyarak, onlardan tercüme diyerek satılan kitapların çoğunda da, ilaveler, değiştirmeler veya çıkarmalar yapılarak, kitapların zararlı bir şekle sokulduğu acı acı görülüyor. Asırlardan beri câhillerin bu şekilde kitaplar yazmış olduğunu, hele âyet-i kerime ve hadis-i şeriflere, kendi zamanlarındaki fen bilgilerinden yanlış olanlarına uydurarak, yanlış ve gülünç mânâlar vermiş oldukları, mevcûd ve hatta meşhur bazı kitaplarda esefle görülmektedir.] İslam dinine inanmayanları en çok sevindiren şey, fen ile ispat edilen, meydanda olan hakikatleri, müslümanların reddetmesi, bunlar kâfirliktir, demesidir. Çünkü, bu sûretle gençleri aldatmaları çok kolay olur. Fen adamları, maddenin, hücrenin, canlının ve cansızın yok iken, sonradan var olduğunu söyledikten sonra, ister denizde tesadüfen olsun, ister başka türlü meydana gelsin, İslamiyete zarar vermez. Çünkü, her şeyi yapan Allahü teâlâdır.

Üçüncü kısımdan olan sözleri, İslamiyette açıkça bildirilmiş olanlara uymayan sözlerdir. Bunların hepsi faraziye, yani zan ile veya fen perdesi altında, koyu bir taassup ve fen yobazlığı ile söyledikleridir. Her şeyin yoktan yaratılmış olduğu, Âdem aleyhisselâmın çamurdan yapılan bedeninin, et ve kemiğe dönüp canlanması, Allahü teâlânın var olduğu ve sıfatları ve kıyamette olacak şeyler, tekrar dirilmek, imanın esaslarındandır. Bunlara uymayan, bunlara olan imanı bozacak sözlere inanılmaz. Fen adamı, bunlara uymayan söz söylemez. Çünkü bunlar, fenne uymayan şeyler değildir. Herkesi bunlara inandırmak ve aksini söyleyenleri reddetmek lâzımdır).
Âdem aleyhisselâmın evladı çoğalarak Arabistan, Mısır, Anadolu ve Hindistan’a yayılmıştı. Nuh “aleyhisselâm” zamanında tufanda, hepsi boğularak, yalnız gemidekiler kurtuldu. İnsanlar bunlardan türedi. Zamanla çoğalarak, Asya, Afrika, Avrupa, Amerika ve Okyanusyaya, yani bütün yeryüzüne yayıldı. Bu yayılma, hem karadan, hem büyük gemilerle, denizden olmuştu. O zamanlarda Asyadan Amerikaya ve Okyanus adalarına, belki kara yolları vardı.

Fen ilerledikçe, müslümanların, görmeden, akıl ermeden, inandıkları birçok şeyler, birer ikişer, fen yolu ile anlaşılmaktadır. Mesela, bugün Avrupa ve Amerikada, mekteplerde, şöyle okutuluyor: (Eski jeolojik devirlerde, güney kıtaları arasında kara yollarının bulunduğu kabul edilmiştir. Meşhur Meteoroloji alimi Alfred Wegener, Kontinentverschiebung [karaların kayması] nazariyesini kurmuş ve beş [bugün için altı] kıtanın evvelce birbirine bağlı olup sonra yavaş yavaş ayrıldıklarını söylemiştir. Başka bir profesör, kıtalar arasında köprü gibi kara parçaları olduğunu, Zoocoğrafik tecrübelere dayanarak, iddia etmiştir. Wegenere göre, Paleozoikum ve Mezozoikum devirlerinde, kıtalar birbirlerine yapışık idi. Paleozoikum sonuna kadar, hayvanlar, Cenubi Amerika ile Afrika, Asya [doğruca Hindistan’dan] ve Avustralya arasında kara yolculuğu yapmışlar, Eosenden itibaren Afrikada yaşayan hayvanlar, karadan, Cenubi Amerikaya geçmişlerdir) teorileri öğretilmektedir.
Görülüyor ki Âdem aleyhisselâmın topraktan yaratıldığı ve insanların, yeryüzüne, Suriye, Irak ve orta Asyadan yayıldıkları, fen bilgileri ile de, anlaşılmaktadır. Hadiseleri değil de, propagandaları yazan ve hakikatlere değil de, siyasi menfeatlere koşan bazı tarihçiler, İslamiyete ve İslam büyüklerine, körü körüne hakaret etmekte hala inat ederken, fen adamları, fen bilgileri, İslâmin büyüklüğünü, doğruluğunu, gün geçtikçe daha yakından görmekte ve anlamaktadır].
Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselâmda her şeyin bir numunesini, misalini yaratmıştır. Onda birçok sıfatlar, latîfeler, kuvvetler vardır. Allahü teâlâ, Onu yaratmadan çok önce, Onun bir latîfesini, bir sıfatını, uzun zaman için âlem-i misâlde Onun şeklinde yaratmış, Onun ismini vermiş, Onun bütün işlerini ve kıyamete kadar olacak evlatlarını, isimleri ile birlikte, âlem-i misâlde meydana çıkarmıştır. Hepsi zamanlarında yaşamiştir. Hatta Cennetlik veya Cehennemlik olmuşlar, kıyametleri kopmuş, hesapları görülmüş, Cennete ve Cehenneme gitmişlerdir. Allahü teâlânın dilediği çok uzun zaman sonra, Âdem aleyhisselâmın sıfatlarından ve latîfelerinden başka birisi, yine âlem-i misâlde, evvelki gibi yaratılıp, bunun da vakti tamam olunca sıfatlarından ve latîfelerinden, üçüncüsünün devresi başlamıştır. Bunun devresi bitince, dördüncü sıfat, âlem-i misâlde gösterilmiştir. Böyle devam etmiş ve bütün sıfatları ve latîfeleri tamam olunca, en son, bütün sıfatları ve latîfeleri kendisinde toplamış olan Adem “aleyhisselâm”, âlem-i şehâdette, yani madde aleminde yaratılmıştır. Allahü teâlâ, kendisini kıymetli eylemiştir. Önceden gelen yüzbinlerce Ademler, hep bu Âdem aleyhisselâmın parçaları ve başlangıçlarıdır. [Güneş doğmadan önce, ziyasının sıfatlarının yavaş yavaş görünmesi gibidir.]

Muhyiddin-i Arabi’nin “kuddise sirruh”, kırkbin sene önce ölen dedesi, âlem-i şehâdetteki dedesinin latîfe ve sıfatlarından birinin, âlem-i misâldeki varlığı idi. Kâbe-i muazzamayı âlem-i misâlde tavaf etmişti. Çünkü, her şey gibi, Kabenin de âlem-i misâlde sûreti, benzeri vardır. Bu fakir, [yani İmâm-ı Rabbânî “kuddise sirruh”] çok düşünüyor, araştırıyorum, âlem-i şehâdette, bir Ademden başka göremiyorum. Âlem-i misâldeki görünüşlerden gayrı bir şey bulamıyorum. Kırkbin sene önce yaşadığını söyleyen kimsenin, ben senin dedelerinden biriyim, demesi de gösteriyor ki Âdem aleyhisselâmdan önce bulunan Ademler, Âdem aleyhisselâmın latîfelerinin ve sıfatlarının görünüşleridir. Âdem aleyhisselâmdan başka birer varlık değildirler. Çünkü, başka Ademin oğulları, bu Âdem aleyhisselâmın oğullarının dedesi olamaz.

Kalpleri hasta, bilgileri az olan bazı kimseler, bu vak’a ve benzerlerini işitince, tenasüh sanıyor. Böylece âlemin kadîm olduğunu, yoktan var edilmediğini söylüyorlar ve tekrar yok olacağını, kıyametin kopacağını inkâr ediyorlar. Kendilerini, şeyh, mürşid olarak tanıtan bazı dinsizler, tenasüha inanıyor. Ruhlar olgunlaşmadan önce, bir bedenden ayrılınca, başka bir bedene geçer. Kemâle geldikten sonra, insanlara gelmezler, tenasüh yolu ile olgunlaşmış olurlar, diyor ve tenasühü gösteren birçok hikayeler uyduruyorlar. Halbuki tenasüha, yani ölen insan ruhunun başka bir çocuğa geçerek tekrar dünyaya gelmesine inanmak küfürdür. Tenasüh vardır diyen, din-i İslama inanmamış olur. Yani, müslümanlıktan çıkar. Anlamıyorlar ki tenasüh ile ruhlar kemâle gelirse, Cehennem kimler için olur, kimler azap görür? Buna inanmak, Cehennemi inkâr etmek ve hatta öldükten sonra tekrar dirilmeye inanmamak olur. Zira onlara göre, ruhun olgunlaşmasına vasıta olan bedene ihtiyacı kalmamıştır ki bedenle haşr olunsun. Bu yalancı şeyhlerin sözleri, tıbki eski felsefecilerin [ve şimdiki spritizmacıların, medyumların] sözlerine benziyor. Eski felsefeciler, bedenlerin tekrar dirileceklerine inanmıyordu. Cennet nimetleri ve Cehennem azapları yalnız ruhlara olacak, diyordu. Bunlar, o felsefecilerden de daha fenâdır. Çünkü, onlar tenasühu reddedip, azâbın sadece ruha olacağını söylüyorlar. Bunlar ise, hem tenasüha inanıyor, hem de ahiret azabını inkâr ediyor. Bunlara göre azap, sadece dünyadadır ve ruhların temizlenmesi içindir. [Cinnin heykellere, hasta ve çocuklara girerek konuştukları görülmüştür. Böyle konuşanları iki ruhlu sanıyorlar. Böyle sanmak da, tenasüha inanmak demektir.]

Sual: Emirden “keremallahü vecheh” ve bazı Evliyâdan “kaddesallahü esrârehümül’azîz” gelen haberlere göre, bunlar, dünyaya gelmeden yıllarca önce, şaşılacak işler yapmışlar. Tenasüh yoktur dersek, bu haberlere nasıl inanılabilir?

Cevap: Bu din büyüklerinin yapmış oldukları işleri, yalnız ruhları yapmıştır. Allahü teâlâ, bunların ruhlarını insan şekline sokarak, bu şekiller, insan gibi iş görmüştür. Yoksa, mübarek ruhları, başka bedenlere girmiş değildir. Tenasüh ise, bir insan ruhunun, kendi bedenine gelmeden önce, başka bedene tealluk etmesine denir. Bir ruhun, beden şekli alması, tenasüh değildir. Melekler ve cin de, insan şekline girip birçok şey yapmaktadır ki hiç tenasüh değildir. Bir insana hulul etmek değildir. Bir bedene girmek değildir.

Meleklere, cinne çeşitli şekil alabilmek kuvveti verdiği gibi, Allahü teâlâ çok sevdiği kullarının ruhlarına da, bu kuvveti vermektedir. Başka bedene ihtiyaç yoktur. [Havada, her zaman su buharı vardır ve görünmez. Kaynar sudan, kazan borusundan çıkan beyaz sis, buhar değildir. Çok küçük su damlacıklarıdır. Renksiz gazlar görünmez. Havadaki renksiz su buharı, soğuk sabahlarda çiğ halinde taneler şeklinde görüldüğü gibi, ruhlar da, görülecek şekiller alabilmektedir.] İşittiğimize, okuduğumuza göre, Evliyâdan bir çoğu, bir ânda çeşitli yerlerde görülmüş, birbirine uymayan işler yapmışlar. Burada da latîfeleri, insan şekline girmekte, başka başka bedenler hâlini almaktadır. Bunun gibi, mesela Hindistan’da oturan ve şehrinden hiç çıkmamış olan bir Velîyi, hacılar Kâbede görüp konuştuklarını, başkaları da, mesela aynı günde İstanbul’da, bir kısım kimseler de, bu Velî ile yine o gün, Bağdatta görüştüklerini söylemişlerdir. Bu da, o Velînin latîfelerinin muhtelif şekiller almasıdır. Bâzen o Velînin bunlardan haberi olmaz. Seni gördük diyenlere, yanılıyorsunuz, o zaman, evimde idim. O memleketlere gitmemiştim, o şehirleri bilmiyorum ve sizleri de tanımıyorum der. Yine bunlar gibi, güç hâlde bulunan kimseler, korku ve tehlikelerden kurtulmak için, ölü veya diri olan bazı Evliyâdan yardım istemiştir. O büyüklerin, kendi şekillerinde olarak, hemen orada bulunduklarını ve imdadlarına yetiştiklerini görmüşlerdir. Bu Evliyânın “kaddesallahü teâlâ esrârehümül’azîz”, yaptıkları yardımdan bâzen haberi olmakta, bâzen da olmamaktadır. [Bu hâl, bilhassa muharebelerde görülmüştür.] Böyle yardımları yapanlar, o din büyüklerinin ruhları ve latîfeleridir. Latîfeleri bâzen, bu âlem-i şehâdette, bâzen da âlem-i misâlde şekil almaktadır. Nitekim Peygamberimizi “sallallâhü aleyhi ve sellem” bir gecede, binlerce kimse, rüyada görüp istifade etmektedir. Bu gördükleri, hep Onun “sallallâhü aleyhi ve sellem” latîfelerinin ve sıfatlarının âlem-i misâldeki şekilleridir. Yine bunlar gibi, sâlikler, mürşidlerinin âlem-i misâldeki sûretlerinden istifade ederler ve bu yolla müşkillerini çözerler.

Ehi-zade Abdülhalim efendi (Rıyadüssadat fi ispat-il-keramat lil-Evliyâ-i halel-hayat ve badel-memat) kitabında Evliyânın vefâttan sonra da kerâmetleri olduğunu ispat etmektedir.

Bazı Evliyânın kümun ve büruz etmesi, (Tenasüh) değildir. Çünkü, tenasühte ruh, ikinci bir bedene hayat vermek, onda his ve hareket hâsıl etmek için tealluk eder. Büruz etmekte ise, ruhun başka bir bedene tealluk etmesi; bunları hâsıl etmek için değil, bu bedeni olgunlaştırmak, derecesini yükseltmek içindir. Nitekim cin de, bir insana tealluk eder, onda büruz eder. Fakat, bu tealluku, bu kimseye hayat vermek için değildir. Çünkü, bu kimse, cin tealluk etmeden önce diridir ve duyar, hareket eder. Tealluktan sonra, bu kimsenin hareketleri ve bazı sözleri, o cinninin sıfatlarının, hareketlerinin görünmesidir. Evliyânın büyükleri “kaddesallahü teâlâ esrârehümül’azîz” kümun ve büruz için, bir şey söylememiş, böylece, cahilleri yanlış inanışlara sürüklemeye sebep olmamışlardır.
Bu fakire “rahmetullâhi aleyh” göre, kümun ve büruza lüzum yoktur. Bir Velî, bir cahili terbiye etmek, yetiştirmek için, onda büruz etmeksizin, Allahü teâlânın verdiği bir kuvvetle, kendi yüksek sıfatlarını, o kimseye aks ettirir. Teveccüh ve iltifat buyurarak, o iyi sıfatları onda yerleştirir. Böylece, o aşağı derecedeki insan, yükselerek kâmil olur. Âdi sıfatlardan kurtulup iyi sıfatlara kavuşur. Bunun için de, kümun ve büruza hiç hâcet yoktur. Bu, öyle büyük bir nimettir ki Allahü teâlâ, dilediği kimselere ihsan eder. Onun nimetleri, ihsanları pek çoktur.

Bazı kimseler de, ruhlar nakledilir diyor. Bir ruh, kemâle erdikten sonra, kendi bedenini bırakıp başka bir bedene girebilir diyor. Misal olarak, bu kemâle ermiş, bu kuvveti kazanmış bir Zâtın komşusu bulunan bir genç ölmüştü. Bu Zâtın ruhu, ihtiyarlamış olan bedeninden ayrılıp, gencin ölü bedenine girdi. İhtiyarın bedeni ölüp, genç dirildi, diyorlar. Böyle sözler, doğru değildir. Tenasüha dayanan hikayelerdir. Çünkü, bir ruhun ölü bir bedene hayat vermesi için tealluk etmesi, tenasüh demektir. Ruh naklinin tenasühten farki tenasüha inananlar, ruhun, noksan olduğunu, tenasüh yolu ile kemâl bulduğunu sanıyor. Bunlar ise, ruhu kâmil bilip kemâle erdikten sonra, başka bedene nakledebiliyor, diyor. Bu fakire göre, ruhun nakline inanmak, tenasüha inanmaktan daha kötüdür. Çünkü, tenasüh, ruhu olgunlaştırmak içindir diyorlar. Bu sözleri yanlış olmakla beraber, ruh kemâle erdikten sonra, başka bedene niçin geçsin? Kemâl bulan kimse, dünyayı seyr ve temaşa için genç bedenlere neden nakletsin? Kemâl bulan ruh, bedenlere girmek değil, bedenlerden kurtulmak ister. Çünkü, ruhun bedene tealluk etmesinden maksat ele geçmiş, kemâl hâsıl olmuştur. Bundan başka, ruh naklinde, birinci beden ölerek ikinci beden dirilmektedir. Halbuki birinci bedenin, kabirde azap veya sevap görmesi lâzımdır. İkinci bedenin tekrar dirilmesi, dünyada, kıyamet kopup, haşr olması demektir. Bilmiyorum ki ruh nakline inananlar, kabir azâbına ve kıyamet gününe îman ediyorlar mı? Yazıklar olsun ki böyle imansızlar, kendilerini din adamı tanıtmış, kitapları, mecmuaları ile millete müslümanlık öğretmeye kalkışmışlardır. Gençleri, kendileri gibi dinsiz, imansız yapmaya çalışıyorlar. Ya Rabbi, bizleri böyle yazılara inanmaktan, aldanmaktan koru! Sevgili dinimizden, kıymetli imanımızdan ayırma! Bu küfür ve şaşkınlıktan insanı ancak sen korursun.

EK: Sırası gelmişken, (Âlem-i misâl) için de, birkaç şey bildireyim: Âlem-i misâl, bütün âlemlerin en genişidir. Âlemlerin hepsinde bulunan her şeyin, âlem-i misâlde bir sûreti, bir görünüşü vardır. Akla, hayale gelen şeylerin, mânâların, düşüncelerin de bu âlemde bir sûreti vardır. Âlimlerimiz, Allahü teâlânın misli, benzeri yoktur, fakat misali vardır demişlerdir. Bu fakir, mektuplarımda yazmışımdır ki tam tenzîh mertebesinde, misli olmadığı gibi, misali de yoktur. Nahl sûresinde, (Allahü teâlâ için misaller getirmeyin) mealindeki âyet-i kerime, bu mertebeye işaret etmektedir. İnsana, (Âlem-i sagir) denir. Âlem-i kebirdeki her şeyin, insanda bir numunesi vardır. Âlem-i misâlin de, âlem-i sagirdeki numunesi, benzeri, insanın hayalidir. Çünkü, her şeyin hayalimizde bir sûreti vardır. Tasavvuf yolunda ilerleyen sâliklerin, hallerinin, derecelerinin de hayalde birer sûreti vardır. Sâliklere, hallerini haber veren hayaldir. Hayal olmasaydı veya vazifesini yapmasaydı, tasavvufçular, hallerini bilemezdi. Bunun içindir ki zıllerin, görünüşlerin üstündeki mertebelere ilerleyenler, kendi hallerine câhil ve şaşkın olur. Çünkü, insan hayâlî, zıllerin sûretini gösterebilir. Hayal zıllin dışına çıkamaz. Zât-ı ilâhînin âlem-i misâlde sûretinin olmadığını bildirmiştik. Âlem-i misâlin örneği olan hayalde, sûret-i ilâhî olabilir mi? Bunun için, Zât-ı ilâhîden insanın nasibi, ancak cehldir, bilmemektir. Bilinmeyen şey için, bir şey söylenemez. Bundan dolayı, (Allahü teâlâyı tanıyanların dilleri söyleyemez) buyurmuşlardır. Bilinen şey anlatılır. Bundan dolayı, zıller aleminde çok şeyler söylenir. Zıll aleminden çıkanların dili söylemez olur. Allahü teâlânın fillerinin, sıfatlarının, isimlerinin zıllerine ve asllarına yükselenlerin halleri, işte böyledir. Görülüyor ki hayalde bulunabilen her şey, zılden hâsıl olmaktadır. Fakat, matlubun [yani Zât-ı ilâhînin] nişanları, alâmetleri olduklarından (İlm-ül-yakîn) denilen bilgiye sebep olurlar. (Ayn-ül-yakîn) ve (Hakk-ul-yakîn) denilen bilgiler, zıllerin üstünde, hayalin dışında hâsıl olan bilgilerdir. Hayal bilgilerinden kurtulmak için, tasavvufun (Seyr-i enfüsî) dediği yolu ve dereceleri de, (Seyr-i âfâkî) denilen yol gibi aşmak, âfâk ve enfüsün dışında ilerlemek lâzımdır. Evliyânın çoğu, ancak öldükten sonra, buraya varmaktadır. Bu dünya hayatında, hayalden kurtulmaları imkansızdır. Evliyânın büyüklerinden, pek az seçilmişleri, bu dünya hayatında iken, bu devlete erdirmekle şereflendirirler. Dünyada oldukları hâlde, bilgilerine hayal karışmaz. Hayal araya girmeden matluba kavuşurlar. Başkalarına, şimşek gibi çakıp geçen Zât-ı ilâhînin tecellîleri, bu büyüklere daimi olur. (Vasl-ı uryânî)ye kavuşurlar.

Nimete kavuşanlara, bol bol, âfiyet olsun,
Zavallı, fakir âşıklar, birkaç lokmayla doysun!

Sual: Bazı kimseler, uykuda, rüyada, âlem-i misâl ve hayalin sûretlerini görerek, kendilerini büyük bir hükümdar veya yüksek mevki sâhibi görür. Veyâhut büyük din alimi olmuş, herkes, ilim öğrenmek için, etrafına toplanmış görür. Halbuki âlem-i şehâdette, yani uyanık iken, bunların hiçbiri hâsıl olmamaktadır. Böyle rüyalar doğru mudur, yoksa aslı, esâsı yok mudur?

Cevap: Böyle rüyalar boş ve esassız değildir. Bu rüyayı gören kimsede, mevki sâhibi olmak, âlim olmak hâli ve kabiliyeti var demektir. Fakat, kuvveti az olup âlem-i şehâdette hâsıl olacak kadar değildir. Eğer, bu hâl, zamanla kuvvetlenirse, Allahü teâlânın lütfu ile âlem-i şehâdette de hâsıl olur. Eğer âlem-i şehâdette hâsıl olacak kadar kuvvetlenmezse âlem-i misâlde görünmekle kalır. Kuvveti miktarınca, orada görünür. Tasavvuf yolunun sâliklerinin rüyaları da böyledir. Kendilerini yüksek makâmlarda, Velilerin mertebelerinde görürler. Bu hâl, âlem-i şehâdette nasip olursa, pek büyük nimettir. Yok eğer, âlem-i misâlde görünmekle kalırsa, hiç kıymeti yoktur. Çöpçüler, hamallar, rüyada, kendilerini hakim, paşa görür. Halbuki uyanık iken, ellerine bir şey geçmez. Rüyaları üzülmekten, pişmanlıktan başka bir şeye yaramaz. O hâlde, rüyalara güvenmemeli, uyanık iken ele geçene sevinmelidir.

Ben güneşi severim, ne dersem ondan derim,
Geceyle işim yoktur, ben rüyayı neylerim.

Bunun içindir ki büyüklerimiz rüyalara ehemmiyet vermemiş, talebenin rüyasını tabir etmeye lüzum görmemişlerdir. Uyanık iken ele geçene kıymet vermişlerdi. Bundan dolayı, devamlı görünenlere ehemmiyet vermişler, hiç kaybolmayan huzuru, kazanc bilmişlerdi. Allahü teâlâdan başka her şeyi unutmak, hiçbir şeyi hatırlamamak, bunlar için daimi idi. Başlangıcında nihâyette ele geçecekler derc edilmiş olanlara, bu kemâller zor ve uzak değildir.

Benzer Yazıları Okumak İçin Tıklayınız

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler