Sual: Bugün bazı fen adamları alemin yoktan var edilmesine, özellikle de ilk insanın yaratılmasına çeşitli itirazlarda bulunuyorlar. Fen adamlarının buna benzer itirazlarına ne cevap vermelidir?

Cevap: Bugün biliyoruz ki Allahü teâlâ, toprak maddelerini, azotlu, fosforlu tuzları, bitki fabrikasında, proteinlere (yumurta akı maddelerine) döndürmekte, bu nebati proteinleri de, hayvan vücudunde, ete ve kemiğe ve aza şekline çevirmektedir. Bugün fen bunu anlayabildiği gibi, katalizör ismini verdiğimiz maddeler yardımı ile binlerce sene sürecek olan kimyâ reaksiyonlarını, bir saniyede, pek çabuk, yapabiliyoruz. İnsanlar binlerce senelik bir işi bir ânda yapıyor da, Allahü teâlânın, toprak maddelerini, birkaç senede, et, kemik maddelerine çevirdiğini, bugün bildiğimize göre, bir ânda çevireceği fen yolu ile kolayca anlaşılmaktadır. Allahü teâlâ toprak maddelerini, bir ânda organik hâle çevirip, ruhu bu bedene bağlayarak, ilk Adem’i yarattığı gibi, kıyamette de, elemanları, bir ânda, bir araya toplayıp, insan vücudunü yapacak ve zaten mevcûd olan önceki ruhları, bu vücutlara verecektir. İnsanın ölmesi, ruhun bedenden ayrılması demektir. Ruh ölmez. Kıyamette, her şeyle beraber, ruhlar da yok edilip tekrar yaratılacaktır. Bugün, fizik, kimyâ, fizyoloji ve astronomi gibi ilimlerde Allahü teâlânın kudretini iyi anlayan, zeki kimseler, Âdem aleyhisselâmın ve kıyamette bütün insan ve hayvanların topraktan çıkarılacaklarını, bir fen olayı olarak, kolayca anlayabilir. Bir asır evvel, müslümanlar, buna, anlamadan inanıyordu. Bugün ise, basit bir fenni olay şeklinde görüyor ve pek bedihi olarak, inanıyoruz.

Allahü teâlâ Cenneti ve Cehennemi yaratmış, her ikisini de, cin ve insan ile dolduracağını haber vermiştir. Bunun için, ilk insan olan Ademden “aleyhisselâm” beri, her zaman, yeryüzünde imanlılar ve dinsizler bulunmuş ve birbirleri ile atışmıştır. Dinsizler, Allahtan başka şeylere tapınmış, imanlılar ise, Allahü teâlânın gönderdiği Peygamberlere ve kitaplara tâbi olmuştur. İlk insanlar, bazı tarihçilerin zannettiği gibi ve İslam dinine inanmayanların uydurduğu, filmlerde görüldüğü gibi, ilimsiz, fensiz, görgüsüz, çıplak, vahşi kimseler değildi. Evet bugün, Asya, Afrika çöllerinde ve Amerika ormanlarında tunç devrindekilere benzeyen vahşiler yaşadığı gibi, ilk insanlarda da bilgisiz, basit yaşıyanlar vardı. Fakat, bundan dolayı, ne bugünkü, ne de ilk insanların hepsi için, vahşidir denilemez. Adem “aleyhisselâm” ve ona îman edenler şehirlerde yaşardı. Okumak, yazmak bilirdi. Demircilik, iplik yapmak, kumaş dokumak, çiftçilik, ekmek yapmak gibi sanatları vardı. Adem “aleyhisselâm”ın boyu ve ömrü kesin olarak bildirilmedi. Bir rivayette, 1.000 sene yaşayıp, 500 yaşında iken Peygamber oldu. Allahü teâlâ, kendisine 10 kitap gönderdi. Cebrâil “aleyhisselâm”, 12 kere gelmişti. Bu kitaplarda, îman edilecek şeyler, çeşitli dillerde lügatlar, her gün 1 vakit namaz kılmak, [Bunun sabah namazı olduğu İbni Âbidin’de yazılıdır.], gusül abdesti almak, oruç tutmak, leş, kan, domuz yememek, birçok sanatlar, tıb, ilaçlar, hesap, hendese [yani geometri] gibi şeyler bildirilmişti. Altın üzerine para dahi basmış, maden ocakları işletilip aletler yapılmıştı. Nuh aleyhisselâmın gemisinin, ateş yanarak, kazanı kaynayarak hareket ettiğini, Kurân-ı Kerîm açıkça bildiriyor. Bazı tarihçiler, hiçbir vesika ve incelemeye dayanmadan, yalnız dinleri inkâr etmek, Peygamberleri küçültmek maksadı ile ilk insanlar vahşi idi, bir şey bilmezdi diyerek Adem, Şis [Şit] ve İdris “aleyhimüsselâm” gibi Peygamberlerin birer masal, birer hurafe olduğunu göstermek, böylece müslüman evlatlarını dinsiz, imansız yetiştirmek istiyorlar.

Hiçbir dine inanmayanlardan bir kısmı da, fen adamı görünerek bozuk düşüncelerini, fen perdesi altında, etrafa saçıyor. Mesela (Bütün canlıların yapı taşı olan hücre, milyonlarca sene evvel, denizlerde, tesadüfen kendi kendine meydana gelip, zamanla küçük deniz nebatları ve hayvanları ve sonra karadakiler meydana gelmiş, en son insan haline dönmüştür) gibi şeyler söylüyorlar. Böylece, Âdem aleyhisselâmın topraktan yaratılmadığını, Kurân-ı Kerîmin ve mukaddes kitapların, haşa, hikaye olduklarını, ilk canlı maddeyi vücuda getiren büyük bir kudretin varlığına inanmanın fenne uymıyacağını anlatıyorlar. Böyle kâfirlere (Dehri) denir. Bunlardan müslüman görünenlere (Zındık) ve (Fen yobazı) denir.

Bu fen yobazları ne kadar zavallıdır. Evet, fizyolojist Haldene, (Bundan milyonlarca sene evvel, sıcak denizlerde, güneşten gelen ültra viole şualar tesiri ile inorganik gazlardan, uzuvi bileşikler meydana gelmiş ve ekviproduktif hassası olan ilk molekülün, yani aldığı gıda maddelerini, kendi gibi canlı şekle çeviren hücre molekülünün de, bu arada, bir tesadüf eseri teşekkül etmiş) olmak ihtimalini söylemiştir. Fakat, bu bir hipotez [faraziye] olup bir tecrübe ve hatta bir teori [nazariye] bile değildir. Ekviproduktif özelliği olan bir molekülün nasıl meydana geldiğini gösteren bir bilgi, hatta bir nazariye bugün mevcûd değildir. Fen bilgileri, müşahede ve tetkik ilimleridir. Fen olayları, önce his uzuvları ile veya bunları takviye eden aletlerle gözlenir ve olayın sebepleri tahmin olunur. Sonra, bu olay, tecrübe ve tekrar edilerek, bu sebeplerin tesirleri, rolleri tesbit edilir. Bir hadisenin sebebi ve oluş tarzı biliniyorsa, buna inanırız. Fakat tecrübe edildiği hâlde, sebepleri anlaşılamayan hadiseler de vardır. Bunlara sebep olarak, birçok fikirler ileri sürülür. Bu fikirler mutlak değildir. Bir hadiseyi, muhtelif adamların başka başka tefsir ettikleri de olur.

Aynı sebeplerle izah edilen çeşitli hadiselerin hepsini birden izah edebilecek umumî bir fikre, faraziye [hipotez] diyoruz. Bir veya birkaç hipotez ile birçok hadiseleri izah etmek ve bunlardan yeni hadiselere varmak ve bu hadiseleri tecrübe ile tahkik ederek, hipotezlerin doğru görülenlerine nazariye [teori] denir. Bir teori, az hipoteze dayanır ve ne kadar çok hadise izah ederse, o derece mükemmeldir. Haldenenin sözü, nihâyet bir hipotezdir, teori olmaktan da, çok uzaktır. İnsanlar, bugünkü derecede kalmayıp, ilk canlıların ne sûretle yaratıldığı hakkında doğru bilgi edinilirse, İslamiyete zararlı değil, faydalı olur. Çünkü, canlı ve cansız, her şey yok idi. Hepsi, sonradan yaratıldı. Bir âyet-i kerimenin meâl-i şerifi, (Her şeyi nasıl yarattığımı arayın, işlerimdeki intizamı, incelikleri görün! Böylece varlığıma, kudretimin, bilgimin sonsuzluğuna inanın!)dir. Evet, din düşmanları, ilk canlı, kendi kendine meydana gelmiş dedikleri gibi, güneş sisteminin, yıldızların, çeşitli fizik, kimyâ ve bioloji hadiselerinin de, hep kendiliklerinden olduğunu söylüyor. Ehl-i sünnet âlimleri, binlerle kitaplarında, bunlara, gerekli cevapları verip, hepsini susturmuştur. Aldandıklarını vesikalarla ispat etmişlerdir. Dinimiz, Âdem aleyhisselâmın balçıktan yaratıldığını bildiriyor. Diğer hayvanların ve nebatların ne sûretle yaratıldığını bildirmiyor ki Haldene faraziyesinin, dine zararı dokunsun. İster o söylesin, isterse Darwin veya İbni Sînâ söylesin, her şeyi hareket ettiren, yapan, yaratan Allahü teâlâdır. Bütün enerji şekilleri, hep Onun kudretinin tezahürüdür. İmanı gideren; herhangi bir hadisenin kendi kendine olduğuna inanmak ve hayvanların, tek hücrelilerden, yüksek yapılılara doğru, birbirlerine ve nihâyet insana döndüğünü söylemektir ki fen bunu göstermiyor ve fen adamları böyle söylemiyor.

İmâm-ı Gazâlî’nin “rahmetullâhi aleyh” Tehafütü’l-felasife kitabından bir parçası arabîden türkçeye tercüme edilerek Mârifetname’nin 45. sayfasına yazılmıştır. Mârifetname’de diyor ki: (Fen adamlarının sözleri 3 kısımdır: 1. kısımdaki sözleri, fennin, tecrübenin meydana çıkardığı hakikatleri bildiriyor. Bu sözleri, İslamiyete uyuyor ise de, yanlış kelimeler kullanıyorlar. Mesela bir şey kendiliğinden hareket edemez. Her cismi harekete getiren bir kuvvet vardır. Bu kuvvetler, tabiat kuvvetleridir. Her şeyi tabiat kuvvetleri yapıyor diyorlar. İslamiyet de hiçbir şey, kendiliğinden hareket edemez. Her cismi harekete getiren bir kuvvet vardır. Bu kuvvetler, Allahü teâlânın kudretidir. Her şeyi Allahü teâlâ yapıyor, diyor. Görülüyor ki İslamiyet ve fen, aynı şeyi söylemekte olup arada yalnız, isim farkı vardır. Böyle sözlerine itiraz etmeyiz. Yalnız, isim değiştirip kabul ederiz.

2. kısımdaki sözleri, İslamiyetin haber vermeyip, arayıp bulunuz! dediği şeylerdir. Bu sözlerine inanıp inanmamak, imanın gitmesine sebep olmaz. Mesela, ay tutulması, Erd küremizin Güneş ile Ay arasına girmesinden oluyor, diyor ve zamanını önceden hesap ediyorlar. Çünkü Ay, Güneş karşısında olduğu vakit, parlak görünür. Ay, Erd küresinin gölgesine girince, Güneşten ziya alamayıp kararır ve görünmez, diyorlar. Güneş tutulması da, Ayın Erd ile Güneş arasına girerek, Erd üzerinde Güneşin görünmesine mâni olması sebebi iledir. Ay tutulması, Arabî ayların ortasında, Güneş tutulması ise, ayın ilk veya son günü olur, diyorlar. [Güneş, Erd ve Ay, karpuz gibi, küre şeklinde olup hepsi, 1. semada hareket etmektedir. Eski fizikçiler, 7 seyyare yıldızdan her birinin, birer semada bulunduğunu söylerdi. Halbuki yıldızların hepsinin yer kürenin de içinde bulunduğu 1. semada bulundukları, Tebareke sûresinde, bildirilmektedir.] Fen adamlarının, 2. kısımdan olan, böyle sözlerine de itiraz etmeyiz. Müslümanların, böyle sözlere inanmaması lâzımdır diyerek, itiraz eden bir kimse, dine zarar vermeye ve İslamiyeti yıkmaya uğraşmış olur. Çünkü, hesap ve fizik, kimyâ kanunları ve tecrübeler, bu sözlerin doğruluğunu gösterirken, bunlar İslamiyete uygun değildir denirse, fen adamları bu sözlerinde şüphe etmeyip, bunlara uymayan İslamiyetin doğru olduğunda şüphe eder. Görülüyor ki İslamiyete yersiz ve yolsuz yardım etmek isteyen câhillerin zararı, yolu ile hücum edenlerin zararlarından daha büyüktür.

[Medineli Muhammed Osman efendi de, 1341 [m. 1923] de İstanbul’da basılmış Basiretü’s-sâlikin kitabında, Erdin döndüğünü reddetmekte, sahih hadislere mevdu diyerek de, gençleri yanıltmaktadır. Halbuki İslam âlimleri, dünyanın yuvarlak olduğunu, döndüğünü, birçok kitaplarında, mesela Ebû Bekr Razi, Küriyetü’l-Erd kitabında ve Şerh-ı Mevakıf’da ispat etmişlerdir. Fıkıh âlimleri bunun üzerine meseleler kurmuşlardır. Bakara sûresi 22. âyetinde meâlen, “Rabbiniz Erdı sizin için, yatak gibi döşedi” buyuruldu. Tefsir-i Azizi’de, “Üzerinde oturmanız, uyuyabilmeniz için, yeryüzünü sakin, hareketsiz yaptı” diyor. Nahl sûresi 15. âyetinde meâlen, “Erdın sizi sarsmaması için, üzerinde dağlar döşedim” buyuruldu. (Savi tefsiri), burada “Erdın hareket etmemesi, size ızdırab yapmaması için dağları yarattı” ve Beydavi’de “Dağlar yaratılmadan evvel, Erd, yüzü düz küre idi. Dönerken yahut başka sebep ile hareket eder idi. Dağlar yaratılınca, hareketine, ızdırabına, sarsılmasına mâni oldular” diyor. Mümin sûresinin 64. âyetinde meâlen, “Allah, Erdı size karar yaptı” buyuruldu. (Şeyhzade), (Abdullah ibni Abbas, karar menzil, konacak yer demektir dedi) diyor. Görülüyor ki âyet-i kerimeler ve tefsirler, Erd yüzünün bir beşik, yatak gibi, sarsıntısız, rahat olduğunu bildiriyor. Erdın sarsıntısız, hareketsiz olmasından, bunun mihveri etrafında dönmediğini ve güneş etrafında hareket etmediğini anlamak doğru değildir. Erdın bu 2 hareketi bugün katî olarak bilinmekte, namaz vakitleri hesap edilmektedir.]

İmâm-ı Gazâlî, sözüne devam ederek, buyuruyor ki: Katî ve doğru oldukları, hesap ve tecrübe ile anlaşılan hadiseler karşısında, âyet-i kerime ve hadis-i şerifleri (Te’vil etmek), yani mânâlarını çevirip, bunlara uydurmak lâzımdır. Böyle te’vîller çok yapılmıştır. [Şunu da söyleyelim ki âyet-i kerime ve hadis-i şeriflere mânâ vermek, bizim gibi, câhillerin işi değildir. Din alimi olmak, yani dinde söz sâhibi olmak için, ictihad derecesine yükselmek lâzımdır. Şimdi dünyada böyle bir âlim yoktur. Şimdi, âlim olmayanlar, çeşitli maksatlarla, din kitapları yazıyor ve âyet-i kerime ve hadis-i şeriflere, çala kalem, mânâlar verip, Allahü teâlâ böyle söylüyor, Peygamber “sallallâhü aleyhi ve sellem” böyle emrediyor, diyorlar. İslamiyeti oyun haline sokuyorlar. Böyle din kitaplarını almamalı, okumamalıdır. Din âlimlerinin sözlerini değiştirmeden yazan kitap bulup okumak lâzımdır. Fakat, ne yazık ki böyle din kitabı, bugün hemen yok gibidir. Din büyüklerinin ismini koyarak, onlardan tercüme diyerek satılan kitapların çoğunda da, ilaveler, değiştirmeler veya çıkarmalar yapılarak, kitapların zararlı bir şekle sokulduğu acı acı görülüyor. Asırlardan beri câhillerin bu şekilde kitaplar yazmış olduğunu, hele âyet-i kerime ve hadis-i şeriflere, kendi zamanlarındaki fen bilgilerinden yanlış olanlarına uydurarak, yanlış ve gülünç mânâlar vermiş oldukları, mevcûd ve hatta meşhur bazı kitaplarda esefle görülmektedir.] İslam dinine inanmayanları en çok sevindiren şey, fen ile ispat edilen, meydanda olan hakikatleri, müslümanların reddetmesi, bunlar kâfirliktir, demesidir. Çünkü, bu sûretle gençleri aldatmaları çok kolay olur. Fen adamları, maddenin, hücrenin, canlının ve cansızın yok iken, sonradan var olduğunu söyledikten sonra, ister denizde tesadüfen olsun, ister başka türlü meydana gelsin, İslamiyete zarar vermez. Çünkü, her şeyi yapan Allahü teâlâdır.

3. kısımdan olan sözleri, İslamiyette açıkça bildirilmiş olanlara uymayan sözlerdir. Bunların hepsi faraziye, yani zan ile veya fen perdesi altında, koyu bir taassup ve fen yobazlığı ile söyledikleridir. Her şeyin yoktan yaratılmış olduğu, Âdem aleyhisselâmın çamurdan yapılan bedeninin, et ve kemiğe dönüp canlanması, Allahü teâlânın var olduğu ve sıfatları ve kıyamette olacak şeyler, tekrar dirilmek, imanın esaslarındandır. Bunlara uymayan, bunlara olan imanı bozacak sözlere inanılmaz. Fen adamı, bunlara uymayan söz söylemez. Çünkü bunlar, fenne uymayan şeyler değildir. Herkesi bunlara inandırmak ve aksini söyleyenleri reddetmek lâzımdır).

Âdem aleyhisselâmın evladı çoğalarak Arabistan, Mısır, Anadolu ve Hindistan’a yayılmıştı. Nuh “aleyhisselâm” zamanında tufanda, hepsi boğularak, yalnız gemidekiler kurtuldu. İnsanlar bunlardan türedi. Zamanla çoğalarak, Asya, Afrika, Avrupa, Amerika ve Okyanusya’ya, yani bütün yeryüzüne yayıldı. Bu yayılma, hem karadan, hem büyük gemilerle, denizden olmuştu. O zamanlarda Asya’dan Amerika’ya ve Okyanus adalarına, belki kara yolları vardı.

Fen ilerledikçe, müslümanların, görmeden, akıl ermeden, inandıkları birçok şeyler, birer ikişer, fen yolu ile anlaşılmaktadır. Mesela, bugün Avrupa ve Amerika’da, mekteplerde, şöyle okutuluyor: (Eski jeolojik devirlerde, güney kıtaları arasında kara yollarının bulunduğu kabul edilmiştir. Meşhur Meteoroloji alimi Alfred Wegener, Kontinentverschiebung [karaların kayması] nazariyesini kurmuş ve 5 [bugün için 6] kıtanın evvelce birbirine bağlı olup sonra yavaş yavaş ayrıldıklarını söylemiştir. Başka bir profesör, kıtalar arasında köprü gibi kara parçaları olduğunu, Zoocoğrafik tecrübelere dayanarak, iddia etmiştir. Wegener’e göre, Paleozoikum ve Mezozoikum devirlerinde, kıtalar birbirlerine yapışık idi. Paleozoikum sonuna kadar, hayvanlar, Cenubi Amerika ile Afrika, Asya [doğruca Hindistan’dan] ve Avustralya arasında kara yolculuğu yapmışlar, Eosenden itibaren Afrika’da yaşayan hayvanlar, karadan, Cenubi Amerika’ya geçmişlerdir) teorileri öğretilmektedir.

Görülüyor ki Âdem aleyhisselâmın topraktan yaratıldığı ve insanların, yeryüzüne, Suriye, Irak ve Orta Asya’dan yayıldıkları, fen bilgileri ile de, anlaşılmaktadır. Hadiseleri değil de, propagandaları yazan ve hakikatlere değil de, siyasi menfaatlere koşan bazı tarihçiler, İslamiyete ve İslam büyüklerine, körü körüne hakaret etmekte hala inat ederken, fen adamları, fen bilgileri, İslâmın büyüklüğünü, doğruluğunu, gün geçtikçe daha yakından görmekte ve anlamaktadır].

Tavsiye Yazı –> İslam alemi nasıl düzelir?

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel KitaplarMeâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir?Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir DuâSeyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler