Bu mektup İmam Rabbani hazretlerinin Mektubat’ının 3. cilt, 17. mektubudur. Bu mektup, dinine çok bağlı olan bir hanıma yazılmış olup îtikatları bildirmekte, ibâdetlere teşvik etmektedir:

Görünen, görünmeyen, bilinen, bilinmeyen bütün nimetleri gönderen, bizlere kurtuluş yolunu gösteren ve çok sevdiği Muhammed aleyhisselâmın ümmeti yapmakla şereflendiren Allahü teâlâya hamd-ü senalar olsun!

Bütün mahluklara her nimeti, iyilikleri veren yalnız Allahü teâlâdır. Her şeyi var eden, var olmak nimetini veren Odur. Her ân, varlıkta durduran da Odur. Kâmil, iyi sıfatlar, insanlara, Onun rahmeti ile acıması ile verildi. Hayat, ilim, sem’, basar, kudret ve kelam sıfatlarımız hep Ondandır. Sayılamayan nimetleri hep O vermektedir. İnsanları sıkıntıdan kurtaran Odur. Duâları kabul eden, belalardan kurtaran hep Odur. Öyle bir Razzaktır ki kullarının rızklarını, günahlarından dolayı kesmiyor. Affı ve merhameti o kadar boldur ki günah işliyenlerin yüz karalarını meydana çıkarmıyor. Hilmi o kadar çoktur ki kullarının cezalarını vermekte acele etmiyor.

Öyle bir ihsan sâhibidir ki kerem ve ihsanlarını dost ve düşman, herkese saçıyor. Bütün nimetlerinin en şereflisi, en kıymetlisi, en üstünü olarak da, kullarına müslümanlığı açıkça bildiriyor ve beğendiği yolu gösteriyor. Mahlukların en iyisine uyarak saadet-i ebediyyeye kavuşmayı emir buyuruyor. İşte, Onun nimetleri, ihsanları Güneşten daha açık ve Aydan daha aşikardır. Başkalarından gelen nimetleri de gönderen Odur. Başkalarının ihsan etmesi, bir emanetcinin, birisine emânet vermesi gibidir. Başkasından bir şey istemek, fakirden bir şey beklemektir. Câhil de, bunu âlim gibi bilir. Kalın kafalı da, zeki kimse gibi anlar.Nazım:

Vücudumün her zerresi, gelse de dile
şükrünün binde birini yapamaz bile.

İyilik yapana teşekkür edileceğini, herkes bilir. Bu, insanlık icâbıdır. İyilik edenlere hürmet edilir. Nimet sahipleri, büyük bilinir. O hâlde, her nimetin hakiki sâhibi olan Allahü teâlâya şükretmek, insanlık icâbıdır. Aklın lüzum gösterdiği bir vazife, bir borcdur. Fakat, Allahü teâlâ, her ayıp ve kusurdan uzak, insanlar ise, ayıp kirlerine ve noksanlık lekelerine bulaşmış olduğundan, Onunla hiç münasebetleri, alakaları yoktur. Onu nasıl büyük bileceklerini, nasıl şükredeceklerini anlayamazlar. Ona karşı söylenmesini güzel sandıkları şeyler, Ona çirkin gelebilir. Onu büyültmek, hürmet etmek sandıkları, hakaret ve küçültmek olabilir. Ona hürmet ve şükür şekilleri, yine Ondan bildirilmedikçe, Ona lâyık olacağına güvenilemez ve Onun kabul edeceği bir ibâdet olamaz. Çünkü, insanların hamd etmeleri, Ona belki hakaret olur. İşte, Onun tarafından bildirilen, tazim, hürmet ve şükür şekli, Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” bildirdikleri dinlerdir. Ona kalp ile yapılacak hürmetler, dinde bildirilmiş, dil ile yapılacak şükürler, orada gösterilmiştir. Her uzvun yapacağı işleri, açık ve geniş olarak, beyan buyurmuşlardır. O hâlde, Allahü teâlâya inanmak ile ve kalbin ve bedenin yapması ile şükretmek, ancak dine uymakla olur. Allahü teâlâya, dinin dışında yapılacak hürmete ve ibâdete güvenilemez. Çok defa tersine olup sevap sanılan, günah olur. Bu söylenilenlerden anlaşılıyor ki dine uymak, insanlık icâbıdır ve aklın istediği ve beğendiği bir şeydir. Allahü teâlâya, Onun dininin dışında şükredilemez.

Allahü teâlânın bildirdiği her din, iki kısımdır: Îtikad ve amel. Yani îman ve ahkâm. Bunlardan îtikat, her dinde aynıdır. Îtikad, dinin aslı ve temelidir. Din ağacının gövdesidir. Amel ise, ağacın dalları, yaprakları gibidir. [Eski dinlerde bildirilmiş olan îtikatlar zamanla bozulmuştur. Şimdi doğru îtikat, yalnız İslam dininin bildirdiği îtikattır. Bu doğru] Îtikadı olmayan, Cehennemden kurtulamaz. Kıyamette azaptan kurtulmasına imkan yoktur. Ameli olmayanların kurtulması umulur. Bunların işi, Allahü teâlânın irâdesine kalmış olup isterse affeder, isterse, günahları kadar azap ederek, sonra Cehennemden çıkarır. Cehennemde ebedî kalmak, İslam dininin bildirdiği doğru îtikadı olmayanlar, yani, Muhammed aleyhisselâmın bildirdiği İslam dininden olan şeylere inanmayanlar içindir. Bu îtikadı olup da, ameli olmayanlar, yani kalp ile beden ahkâminı yerine getirmeyenler, Cehenneme girseler bile sonsuz kalmayacaklardır.

Îtikad edilecek şeyler, dinin esâsı, müslümanlığın zaruri, lazım temeli olduğundan, bunları bildirmek ve öğrenmek herkese lâzımdır. [Bunları öğrenmek, her insanın birinci vazifesidir. İman ve ahkâm bilgilerini öğrenmeyen ve çocuklarına öğretmeyen, insanlık vazifesini yapmamış olur. Bunları öğrenmek herkesin hakkıdır. İnsan haklarının birincisidir.]

Ahkamı, yani emirleri ve yasakları yerine getirmek, temel olmayıp, uzun ve geniş de olduğundan, bunları fıkıh [ve ahlak] kitaplarına bırakarak, yalnız pek lazım olanları bildirilecektir, inşaallahü teâlâ.

[İman ve îtikat aynıdır. Bunları anlatan geniş ve derin ilme (İlm-i kelam) denir. Kelam ilmi âlimleri, çok büyük insanlardır ve kelam kitapları pek çoktur. Bu kitaplara, (Akâid kitabı) da denir. Amel edilecek, yani kalp ile ve beden ile yapılacak ve sakınılacak şeylere, (Ahkâm-ı İslâmiyye) veya sadece (İslamiyet) deriz. Beden ile yapılacak ahkâm-ı İslamiyeyi bildiren ilme (İlm-i fıkıh) denir. 4 mezhebin kelam kitapları aynı olup fıkıh kitapları başka başkadır. Halk için, yani tahsili olmayanlar için yazılmış olan ve herkesin bilmesi, inanması ve yapması gereken kelam (yani îman) ve ahlak ve fıkıh bilgilerini kısaca ve açıkça anlatan kitaplara (İlm-i hâl) kitapları denir. Dinini bilen ve seven ve kayıran mübarek insanların İlm-i hâl kitaplarını alıp, çoluğuna ve çocuğuna öğretmek, her müslümanın birinci vazifesidir. Kendilerine din adamı ismini ve süsünü veren câhil ve sapık kimselerin sözlerinden ve yazılarından din öğrenmeye kalkışmak, kendini Cehenneme atmaktır].

İTİKAD EDİLMESİ ÇOK LAZIM OLANLAR: Allahü teâlâ Zâtı ile vardır. Varlığı kendi kendiyledir. Şimdi var olduğu gibi, hep var idi ve hep var olacaktır. Varlığının önünde ve sonunda yokluk olamaz. Çünkü, Onun varlığı lâzımdır. Yani (Vâcib-ül vücut)dur. O makâmda, yokluk olamaz. Allahü teâlânın varlığı ilmi ve akli yollar ile anlaşılır. İlmi yola (Limmi yol)da denir. Bu iki yol ile anlamak, (Es-saadet-ül ebediyye) kitabının sonundaki risalede ispat edilmektedir. Allahü teâlâ birdir. Yani şeriki benzeri yoktur. Vâcib-ül vücut olmakta ve ülûhiyette ve ibâdet olunmaya hakkı olmakta ortağı yoktur. Ortağı olmak için, Allahü teâlânın kâfi olmaması, müstekıl olmaması lâzımdır. Bunlar ise kusurdur, noksanlıktır. Vücûb ve ulûhiyyet için noksanlık olamaz. O kâfidir, müstekıldir. Yani kendi kendinedir. O hâlde şerike, ortağa lüzum yoktur. Şerikin, ortağın lüzumlu olması ise, bir kusurdur ve vücûba ve ulûhiyyete yakışmaz. Görülüyor ki şeriki olduğunu düşünmek, ortaklardan her birinin noksan olacağını gösteriyor. Yani şerik bulunmasını düşünmek, şerik bulunamayacağını meydana çıkarıyor. Demek ki Allahü teâlânın şeriki yoktur. Yani birdir.

Allahü teâlânın kâmil, noksan olmayan sıfatları vardır. Bunlara (Ülûhiyet sıfatları) denir. Bunlar, hayat [diri olmak], ilim [bilmek], sem’ [işitmek], basar [görmek], kudret [gücü yetmek], irâde [istemek], kelam [söylemek] ve tekvîn [yaratmak]dır. Bu 8 sıfata, (Sıfat-ı sübûtiye) ve (Sıfat-ı hakikiye) denir. Bu sıfatları da kadîmdir. Yani, sonradan olma değildir. Kendinden ayrı olarak, ayrıca vardır. Ehl-i sünnet âlimleri böyle bildirmektedir. “Allahü teâlâ, onların çalışmalarını meşkur eylesin!”. Ehl-i sünnetten başka,72 fırkadan hiçbiri, Allahü teâlânın ayrıca sıfatları olduğunu bilememiştir. Hatta, Sûfiyye-i aliyyenin, yani tasavvuf büyüklerinin sonradan gelenleri, Ehl-i sünnetten oldukları hâlde, bu sıfatlara, Zât-ı ilâhînin aynıdır diyerek 72 fırkaya benzemişlerdir. Evet bunlar onlar gibi, sıfatları yok demiyor ise de, sözlerinin gelişinden sıfatları yok bildikleri anlaşılıyor. 72 fırka, sıfatları yok bilmekle, Allahü teâlâyı kusurdan koruyor, Onu kâmil bilmiş oluyoruz diyor. Akllarınca kusuru kemâl sanarak, Kurân-ı Kerîmden ayrılıyorlar. Allahü teâlâ, onları doğru yola, Kurân-ı Kerîme kavuştursun!

Allahü teâlânın, bunlardan başka sıfatları, ya itibari [var kabul edilen] veya selbi [bulunması câiz olmayan]dir. Mesela kıdem [varlığının evvelinde yokluk olmamak], ezeliyet [varlığının başlangıcı olmamak] ve vücûb [yokluğu mümkün olmayan] ve ülûhiyet gibi. Mesela, Allahü teâlâ cisim değildir. Cisimden değildir. Madde değildir. Araz, yani hâl değildir. Mekanı yoktur. Zamanlı değildir. Bir şeye girmiş, bir yere yerleşmiş değildir. Hududlu, bir şeyle çevrilmiş değildir. Bir tarafta, bir cihette değildir. Bir şeye mensub değildir. Bir şeye benzemez. Misli, ortağı ve zıttı yoktur. Anası, babası, zevcesi, çocukları yoktur. [Allah baba diyen kâfir olur.] Bunların hepsi mahlukta, sonradan yaratılanlarda olan şeylerdir. Hepsi noksanlık ve kusur alâmetleridir. Bütün bunlar, (Sıfat-ı selbiye)dir. Bütün kemâl sıfatları, Allahü teâlâda vardır. Bütün noksan sıfatlar, yoktur.

Allahü teâlâ küllileri, cüzileri, büyükleri, zerreleri, alimdir, bilir. Her gizliyi bilir. Yerlerde ve göklerde en küçük zerreleri bilir. Her şeyi yaratan, Odur. Yarattıklarını elbette bilir. Yaratmak için, bilmek lâzımdır. Bazı zavallılar, zerreleri bilmez diyor. Zerreleri bilmemeyi, kemâl, büyüklük sanıyor. Bunun gibi, Allahü teâlâ ister istemez, akıl-ı faal dedikleri bir şeyi yaratmiştir diyerek bunu da, kemâl sanıyorlar. Bunlar, ne kadar cahildir ki cahilliği kemâl sanıyor. Fizik ilminin tanıdığı kuvvetler gibi, ister istemez iş yapmayı büyüklük zannediyorlar. Akıl-ı faal diye bir şey uydurmuşlar. Her şey, bundan hâsıl oluyor diyorlar. Yerleri, gökleri ve bunlarda bulunan her şeyi yaratanı, kuvvetsiz, tesirsiz biliyorlar. Bu fakire göre, dünyada, bunlardan daha câhil ve daha alçak kimse yoktur. Bâzıları da, bu ahmakları fen adamı, müsbet ilim sâhibi sanıp, bir şey bilir zannediyor ve doğru söyleyici sanıyorlar.
Allahü teâlâ, ezelden ebede, yani öndeki sonsuzdan, sonraki sonsuza kadar, bir kelam ile söyleyicidir. Bütün emirleri, o bir sözdendir. Bütün yasakları, yine o bir sözdendir. Bunun gibi, bütün haberleri, sualleri, hep o bir sözden çıkmaktadır. Tevrat ve İncil kitapları o bir sözü gösteriyor. Zebur ve Kurân-ı Kerîm de, o söze işaret ediyor. Bunun gibi, diğer Peygamberlere nazil olan kitaplar ve sayfalar, hep o bir sözün açılmasıdır. Ezel ve ebed, o sonsuzlukları ile beraber, o makâmda bir ân olunca, hatta ân demek bile sığmaz ise de, başka kelime olmadığından ân deniliyor, o ânda bulunan söz de, elbette bir kelime, hatta harf, belki de bir noktadır. Nokta demek de, ân demek gibi, başka kelime bulunmadığı içindir. Yoksa nokta demek de, yerinde olmaz. Allahü teâlânın kendindeki ve sıfatlarındaki genişlik ve darlık, bizim bildiğimiz ve alıştığımız gibi değildir. O, mahlukların sıfatı olan genişlik ve darlıktan münezzehtir, uzaktır.

Allahü teâlâyı müminler Cennette görecektir. Fakat, nasıl olduğu bilinmeyen bir görmekle göreceklerdir. Nasıl olduğu bilinmeyeni, anlaşılmayanı görmek de, nasıl olduğu anlaşılmayan bir görmek olur. Belki gören de, nasıl olduğu bilinmeyen bir hâl alır ve öyle görür. Bu, bir muama, bir bilmecedir ki bu dünyada, Evliyânın büyüklerinden seçilmişlere bildirilmiştir. Bu derin, güç mesele herkese gizli iken, bunlara hakikat olmuştur. Bunu, Ehl-i sünnetten başka, ne müminlerin fırkaları, ne de kâfirlerin bir ferti anlayamamıştır. Bu büyüklerden başkası, Allahü teâlâ görülemez, demiştir. Bunlar, bilmedikleri şeyleri, gördükleri şeylere benzeterek düşündükleri için, yanılmıştır. Böyle benzetmelerin, ölçmelerin, bozuk netice vereceği meydandadır. [Bugün birçok kimse de, bu yanlış ölçü ve benzetmekten dolayı imanlarını gayb edip, ebedî felakete sürükleniyor.] Bu gibi derin meselelerde îman şerefine kavuşmak, ancak Muhammed aleyhisselâmın sünnetine [yani yoluna] uymak ışığı ile nasip olur. Allahü teâlâyı Cennette görmeye inanmak şerefinden mahrum olanlar, bu saadete kavuşmakla nasıl şereflenebilir ki (inkâr eden, mahrum kalır) sözü meşhurdur. Cennette olup da görmemek de uygun değildir. Çünkü, İslamiyet, Cennette olanların hepsi görecektir diyor. Bir kısmı görecek, bir kısmı görmiyecek demiyor. Bunlara, Mûsâ aleyhisselâmın Firavuna verdiği cevabı söyleriz ki Taha sûresi 51 ve 52. ayetlerinde meâlen buyuruyor ki: (Firavun dedi ki: Bizden evvel gelip geçenlerin halleri ne oldu?). Cevabında dedi ki: (Onların halleri ve istikbâllerini, Rabbim bilir. Levh-il-mahfuzda yazılmıştır. Rabbim hiçbir şeyde yanılmaz ve unutmaz.) Ben ise, sizin gibi bir kulum. Ancak, bana bildirdiği kadar bilirim.

Cennet de, her şey gibi, Allahü teâlânın mahlukudur. Allahü teâlâ, mahluklarının hiçbirisine girmez, birinde bulunmaz. Fakat mahluklarının bazısında Onun nurları zuhûr eder. Bazısında ise, o kabiliyet yoktur. Aynada, karşısındaki cisimlerin görünüşleri, zuhûr ediyor. Taşta, toprakta ise etmiyor. Allahü teâlâ, her mahlukuna aynı nisbette ise de, mahluklar, birbirlerinin aynı değildir. Allahü teâlâ, dünyada görülemez. Bu âlem, Onu görmek nimetine kavuşmaya elverişli değildir. Dünyada görülür diyen, yalancıdır, iftirâcıdır. Doğruyu anlayamamıştır. Bu dünyada, bu nimet nasip olsaydı, herkesten önce, Mûsâ “aleyhisselâm” görürdü. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” miraçta, bu devletle şereflendi ise de, bu dünyada değildi. Cennete girdi. Oradan gördü. Yani, ahirette görmüş oldu. Dünyada görmedi. Dünyada iken, dünyadan çıktı, ahirete karıştı ve gördü.

Allahü teâlâ, yerlerin, göklerin yaratıcısıdır. Dağları, denizleri, ağaçları, meyveleri, madenleri, [mikropları, hayvanları, atomları, elektronları, molekülleri] yaratan Odur. Birinci semayı yıldızlarla süslediği gibi, yeryüzünü, insanları yaratmakla süslemiştir. Basit cisimleri, elemanları, O yaratmıştır. Bileşik cisimler, Onun yaratması ile hâsıl olmuştur. Her şeyi yoktan var eden Odur. Ondan başka her şey yok idi. Hiçbiri kadîm değildir. Bütün doğru dinler, Allahtan başka, her şeyin yok iken, sonradan var olduğunu, Ondan başka kadîm bulunmadığını bildirmektedir. Başkasını kadîm bilenlere kâfir demişlerdir. Huccet-ül İslam, İmâm-ı Gazâlî, (El-münkız) kitabında, Allahü teâlâdan başkasını kadîm bilene, kâfir dedi.

Gökleri, yıldızları ve başka şeyleri kadîm bilenlerin, yalan söylediklerini Kurân-ı Kerîm bildirmektedir. Yerlerin yoktan var edildiğini gösteren âyet-i kerimeler çoktur. Her zaman yanılan akla uyarak, Kurân-ı Kerîme inanmayan kimse, ne kadar sefihtir. (Allahü teâlâ, bir kimseye nur vermezse, o münevver olamaz.)

İnsanlar, mahluk olduğu gibi, bütün işleri, hareketleri de, Allahü teâlânın mahlukudur. Çünkü Ondan başka, kimse bir şey yapamaz, yaratamaz. Kendi mahluk, yaratılmış olan, başkasını nasıl yaratabilir? Yaratılmak damgası, kudretin az olduğuna alâmettir ve ilmin noksan olduğuna işarettir. Bilgisi, kuvveti az olan, yaratamaz. İcad edemez. İnsanın işinde, kendine düşen pay, kendi kesbidir. Yani o iş, kendi kudreti ve irâdesi ile olmuştur. O işi, yaratan, yapan, Allahü teâlâdır. Kesb eden, kuldur. Görülüyor ki insanların ihtiyârî işleri, istiyerek yaptıkları şeyler, insanın kesbi ile Allahü teâlânın yaratmasından meydana gelmektedir. İnsanın yaptığı işte, kendi kesbi, ihtiyarı [yani beğenmesi] olmasa, o iş, titreme şeklini alır. [Midenin, kalbin hareketi gibi olur.] Halbuki ihtiyârî hareketlerin, bunlar gibi olmadığı meydandadır. Her ikisini de, Allahü teâlâ yarattığı hâlde, ihtiyârî hareketle, titreme hareketi arasında görülen bu fark, kesbden ileri gelmektedir. Allahü teâlâ, kullarına merhamet ederek, onların işlerinin yaratılmasını, onların kastlarına, arzularına tabi kılmıştır. Kul isteyince, kulun işini yaratmaktadır. Bunun için de, kul mesul olur. İşin sevâbı ve cezası, kula olur. Allahü teâlânın kullarına verdiği kasıt ve ihtiyar, işi yapıp yapmamakta müsavidir. Her işi yapmanın ve yapmamanın iyi veya fenâ olduğunu, Peygamberleri “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” ile kullarına açıkça bildirmiştir. Kul, her işinde, yapıp yapmamakta serbest olup ikisinden birini elbette seçecek, iş, iyi veya fenâ olacak, günah veya sevap kazanacaktır. Allahü teâlâ kullarına, emirlerini ve yasaklarını yerine getirecek kadar kudret [yani enerji] ve ihtiyar [yani beğenmek, seçmek] vermiştir. Daha çok vermesine, lüzum yoktur. Lüzumu kadar vermiştir. Buna inanmayan, kolay şeyleri anlayamayan kimsedir. Kalbi hasta olduğundan, ahkâm-ı İslamiyeye uymamaya bahane aramaktadır.

[Allahü teâlâ, insanlara irâde denilen kuvveti vermeyi ve insanların, istediklerini yapmakta, istemediklerini yapmamakta serbest olmalarını ezelde irâde etmiştir. Hiçbir şeyi zorla yaptırmamaktadır. İnsanların irâde sâhibi olmaları, Allahü teâlâ böyle istediği içindir. İnsanın, dilediğini yapabilmesi, insanın irâde sâhibi olduğunu gösterdiği gibi, Allahü teâlânın da ezelde bu irâdeyi irâde etmiş olduğunu göstermektedir. Allahü teâlâ, insanda irâde olmasını ezelde irâde etmeseydi, insanda irâde yaratmasaydı, insan bir işi yapmakta serbest olamaz, mecbur olurdu. Böyle olmakla beraber, insan bir şey yapmayı irâde edince, dileyince, Allahü teâlâ da irâde ediyor ve yaratıyor. İnsanların irâde ettiklerini yaratan, Allahü teâlâdır. İnsan, hiçbir dileğini yaratamaz, yapamaz. İnsanın irâde ettiğini, sonra Allahü teâlâ da, irâde ediyor ve yaratıyor. Her şeyi yapan, yaratan, yalnız Allahü teâlâdır. Ondan başka yaratıcı yoktur. Ondan başkasına yaratıcı demek, yarattı demek, hem yanlıştır, hem de, Allahü teâlâya başkasını şerik, ortak yapmak olur ki en çok yasak ettiği, en şiddetli ve sonsuz azap yapacağını bildirdiği bir şeydir.]

Bu söylediklerimiz, kelam ilminin derin meselelerindendir. Bunun en kolay, en açık bildirilmesi de, yazdığımızdır. Doğru yolun âlimlerinin bildirdiklerine inanmak lâzımdır. Bu konuda münakaşa etmekle, araştırmakla uğraşmamalıdır. Nazım:

Hücum edilemez, her meydanda,
siperlenmek lâzımdır, bâzan da!

Allahü teâlâ, kullarına merhamet ederek, Peygamberler “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” göndermiştir. Bunlarla kullarına doğru yolu, saadet-i ebediyye yolunu göstermiş, kullarını kendine çağirmiştir. Rızasının, sevgisinin yeri olan Cennete davet etmiştir. Böyle bir ihsan sâhibinin davetini kabul etmeyen, ne kadar zavallıdır. Onun nimetlerinden mahrum kalan ne kadar ahmaktır. Bu büyüklerin, Allahü teâlâdan bildirdikleri haberlerin hepsi doğrudur. Hepsine îman etmek lâzımdır. Akıl, doğruyu, iyiyi bulan bir alet ise de, yalnız başına bulamaz, noksandır. Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” gelmesi ile tamamlanmıştır. Kullara özür, bahane kalmamıştır. Peygamberlerin birincisi hazret-i Âdemdir. Sonuncusu ise, hazret-i Muhammed Resûlullahtır “aleyhi ve aleyhimüssalevâtü vetteslîmât”. Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” hepsine îman etmek lâzımdır. Hepsini Mâ’sûm [yani günahsız] ve doğru sözlü bilmelidir. Bunlardan birine inanmamak, hepsine inanmamak demektir. Çünkü, hepsi aynı imanı söylemiştir. Yani, hepsinin dinlerinin aslı, temeli [yani îman edilecek şeyleri] birdir. [Vehhâbîler, Âdem aleyhisselâmın peygamber olduğuna inanmıyorlar. (Keşif-üş-şübühat) kitaplarının başında, (Peygamberlerin evveli Nuh aleyhisselâmdır) diyor. Bozuk inanışlarından biri de budur.] Îsâ “aleyhisselâm” ölmedi. Yahudiler, kendisini öldürmek istedikleri zaman, Allahü teâlâ onu diri olarak göğe kaldırdı. Kıyamete yakîn bir zamanda gökten [Şama] inecek ve Muhammed aleyhisselâmın dinine tâbi olacaktır. Evliyânın büyüğü, tasavvuf deryasının dalgıcı Muhammed Behâüddîn-i Buhârî hazretlerinin yetiştirdiği Evliyânın büyüklerinden olan Hâce Muhammed Parisa hazretleri (Füsul-i sitte) kitabında buyuruyor ki: (Îsâ “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” gökten inip, İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe mezhebine uygun ictihad edecek, onun helal dediğine helal diyecek, haram dediğine haram diyecektir).

MELEKLER: Allahü teâlânın kıymetli kullarıdır. [İçlerinden bir kısmı, diğer meleklere ve insanların] Peygamberlerine “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” haber getirmek vazifesi ile şereflenmişlerdir. Emrolunduklarını yaparlar. İsyan etmezler. Yemeleri, içmeleri yoktur. Evlenmezler. Erkek, dişi değildirler. Çocukları olmaz. Kitapları ve sayfaları, onlar getirmiştir. Emin oldukları için, getirdikleri de doğrudur. Müslüman olmak için, meleklere, böyle inanmak lâzımdır. Doğru yolda bulunan âlimlerin çoğuna göre, insanların yükseği, meleklerin yükseğinden daha üstündür. Çünkü insanlar, şeytan ve nefsleri ile savaşıyor. İhtiyaçları olduğu hâlde yükseliyor. Melekler ise, zaten yüksek yaratılmışlardır. Melekler, tesbîh, takdis ediyorsa da, buna cihatı da katmak, insanların yükseklerine mahsustur. Nisa sûresi, 94. âyetinde meâlen, (Mallarını, canlarını fedâ ederek din düşmanları ile Allah rızası için cihat eden müslümanlar, oturup, ibâdet edenlerden daha üstündür. Hepsine de, Cenneti söz veriyorum) buyuruldu.

Muhbir-i sâdıkın [yani hep doğru haber verici] “aleyhi ve alâ Âlihissalatü vesselâm” kabir ve kıyamet hallerinden, Haşrdan [kabirden kalkınca arasat meydanında toplanmak] ve Neşrden [hesaptan sonra Cennete, Cehenneme dağılmak], Cennetten, Cehennemden haber verdiği şeylerin hepsi doğrudur. Ahirete inanmak, Allahü teâlâya inanmak gibi, imanın şartıdır. Ahireti inkâr eden, Allahü teâlâyı inkâr etmiş gibi, kâfirdir [Allaha düşmandır].

Kabir azâbı ve kabrin sıkması vardır. Buna inanmayan kâfir olmaz. Bidat sâhibi olur. Çünkü, meşhur olan hadislere inanmamış olur. [Bunlar, bu hadislerin, doğru hadis olmasında şüphe ettikleri için, kabir azâbına inanmıyor. Hadis olduklarını kabul etselerdi, inanırlardı. Bundan dolayı, kâfir olmuyor, yalnız Ehl-i sünnetten ayrılmış oluyorlar. Halbuki hadis olsa da, olmasa da, kabir azâbına inanmam. Akıl ve tecrübe, bunu kabul etmiyor, diyen kâfir olur. Şimdi böyle inanmayanlar, kâfir oluyor.] Kabir, dünya ile ahiret arasında geçit olduğundan, kabir azâbı, dünya azapları gibi geçicidir ve ahiret azapları cinsindendir. Yani, bir bakımdan dünya azaplarına, bir bakımdan da, ahiret azaplarına benzemektedir. Kabir azâbı en çok, dünyada üstüne idrar sıçratanlara ve müslümanlar arasında söz taşıyanlara olacaktır. (Münker) ve (Nekir) ismindeki iki melek kabirde sual soracaktır. Bu suale cevap vermek, bir derttir. [Münker ve Nekir, nasıl olduğu bilinmeyen demektir. ]

Kıyamet günü vardır. O gün, elbette gelecektir. O gün, gökler parçalanacak, yıldızlar dağılacak, yeryüzü ve dağlar, parça parça olacaktır ve yok olacaklardır. Kurân-ı Kerîm, bunları haber veriyor ve müslümanların bütün fırkaları, buna inanıyor. Buna inanmayan kâfir olur. Bir takım hayâlî şeylerle, inkarını güzel gösterse de, ilmi ve fenni araya katıp, cahilleri aldatsa da, yine kâfirdir. Kıyamette, bütün mahluklar, yok olup tekrar yaratılacak, herkes mezardan kalkacaktır. Allahü teâlâ çürümüş toz olmuş kemikleri yine diriltecektir. O gün, terazi kurulacak, herkesin hesap defterleri uçarak, iyilere sağ taraflarından, fenâlara sol taraflarından gelecektir. Cehennem üzerindeki sırat köprüsünden geçilecek, iyiler geçip Cennete gidecek, Cehennemlikler, Cehenneme düşecektir. Bu bildirdiklerimiz, olmayacak şeyler değildir. Muhbir-i sâdık “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” haber verdiğinden, hemen kabul etmek, inanmak lâzımdır. Hayale kapılarak şüpheye düşmemelidir. Allahü teâlâ, Haşr sûresi yedinci âyetinde meâlen, (Resûlümün “sallallâhü aleyhi ve sellem” getirdiklerini alınız!) yani, her söylediğine inanınız! buyuruyor. Kıyamet günü Allahü teâlânın izini ile iyiler, kötülere şefaat edecek, araya gireceklerdir.

Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” (Şefaatim, ümmetimden, günahı büyük olanlaradır) buyuruyor. Kâfirler, hesaptan sonra, Cehenneme girecek, Cehennemde ve azapta ebedî kalacaklardır. Müminler, Cennette ve Cennet nimetlerinde sonsuz kalacaklardır. Günahı, sevâbından çok olan müminlerin, Cehenneme girip, günahlarına karşılık, bir müddet azap görmeleri câiz ise de, bunlar, Cehennemde sonsuz kalmayacaklardır. Kalbinde zerre kadar îman bulunan bir kimse, Cehennemde sonsuz kalmayacak, rahmet-i ilâhiyyeye kavuşarak Cennete girecektir.

[Kadızade Ahmed efendinin yazdığı (Amentü şerhi) kitabı, 209. sayfada diyor ki (Cehennemde bir yer vardır ki Zemherir derler. Yani, soğuk Cehennemdir. Soğukluğu pek şiddetlidir. Bir ân dayanılmaz. Kâfirlere, bir soğuk, bir sıcak, sonra soğuk, sonra sıcak Cehenneme atılarak, azap yapılacaktır). Cehennemde soğuk Zemherir azapları bulunduğu, (Kimyâ-i saadet) kitabı, dördüncü rükn, altıncı aslında ve İmâm-ı Muhammed Gazâlînin (Dürret-ül-fahire) kitabının tercümesi olan (Kıyamet ve Ahiret halleri) kitabının sonunda, (Nefs muhasebesi) bahsinde de yazılıdır. Hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmektedir.

Din cahilleri, İslamiyete, yalan ve iftirâ ile saldırırken (Peygamberler, hep sıcak memleketlerde geldiği için, Cehennem azabının ateş olduğunu söylemişler, hep ateşle korkutmuşlar. Kutuplarda, şimal soğuk memleketlerde gelselerdi, buz ile azap yapılacağını söylerlerdi) diyor. Bunlar, hem çok câhil, hem de ahmak kâfirlerdir. Zaten Kurân-ı Kerîmden haberleri olsaydı ve İslam büyüklerinin sözlerini duysalardı ve biraz akılları olsaydı, hemen müslüman olurlardı. Hiç olmazsa, böyle ulu orta, yalanları yazmaktan, belki sıkılırlardı. Dinimiz, hem Cehennemde, soğuk azaplar olduğunu bildiriyor, hem de Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” yalnız sıcak memleketlere değil, yeryüzünde, sıcak ve soğuk, her memlekete gönderildiğini haber veriyor. Kurân-ı Kerîm, Peygamberimize sorulan suallere, soranların bilgilerine ve anlayışlarına göre cevap vermektedir. Ahiretteki bilinmeyen varlıkları da, dünyada gördüklerine, bildiklerine benzeterek anlatmaktadır. Mekkeliler, kutupları, buz memleketlerini duymadıkları için, Cehennemin soğuk azaplarını onlara bildirmek, faydasız olurdu. Kurân-ı Kerîmde ve hadis-i şeriflerde bu inceliğe uygun haberlerin bulunması, şimdiki kâfirlerin daha çok sapıtmasına sebep olmaktadır].

Mümin ve kâfir, son nefeste belli olur. Birçok kimse, bütün ömrünce kâfir kalıp, sonunda imana kavuşur. Bütün ömrü îman ile geçip, sonunda tersine dönen de olur. Kıyamette, son nefesteki hâle bakılır. Ya Rabbi! Bize doğru yolu gösterdikten, îman ile şereflendirdikten sonra, şaşırmaktan, yoldan çıkmaktan koru! Bize rahmet et, acı! Yol gösteren ancak sensin!

İMAN: Dinden olduğu söz birliği ile bildirilmiş olan şeylere, kalp ile inanmaya ve dil ile de imanını söylemeye derler. İman edilecek şeyler, Allahü teâlânın var olduğuna, bir olduğuna, kitaplarına, sayfalare ve Peygamberlere, Meleklere imandır. Ahirette Haşra, Neşre, Cennette ebedî nimetlere, Cehennemde ebedî azaplara, göklerin yarılmasına, yıldızların dağılmasına, arzın parça parça olmasına inanmaktır. 5 vakit namazın farz olduğuna ve bu namazların rekatlarının adedlerine, malın zekatını vermek farz olduğuna ve Ramazan-ı şerif ayında her gün oruç tutmanın ve gücü yetene, Mekke-i mükerreme şehrine gidip, hac etmenin farz olduğuna inanmaktır. Şarap içmenin, [domuz eti yemenin,] haksız yere adam öldürmenin ve anaya babaya karşı gelmenin ve hırsızlık ve zina etmenin ve yetim malı yemenin ve fâiz alıp vermenin [ve kadınların açık, çıplak gezmelerinin ve kumar oynamanın] haram olduklarına îman lâzımdır. İmanı olan bir kimse, büyük bir günah işlerse, imanı gitmez ve kâfir olmaz. Günaha, yani harama helal diyen kâfir olur. Haram işliyen fasık olur. Ben elbette müminim demelidir. İmanlı olduğunu söylemelidir. Müminim derken, inşaallah dememelidir. Bundan, şüphe mânâsı çıkabilir. Evet, son nefes için inşaallah denirse de, dememek daha iyidir.

4 halifenin birbirinden yükseklikleri, hilafetleri sırası iledir. Çünkü, doğru yolda olan âlimlerin hepsi diyor ki (Peygamberlerden “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” sonra, insanların en üstünü, Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallâhu anh” hazretleridir. Ondan sonra, Ömer-ül-Fâruk “radıyallâhu anh” hazretleridir). Efdal olmak, yani üstünlük, bu fakire göre fazileti, meziyeti, iyi sıfatları çok olmak değildir. Önce imana gelmek, din için herkesten çok mal vermek ve canını tehlikelere atmaktır. Yani dinde, sonra gelenlere, üstad olmaktır. Sonra gelenler, her şeyi, öncekilerden öğrenir. Bu üç şartın hepsi, Sıddîk “radıyallâhu anh” hazretlerinde toplanmıştır. Herkesten önce imana gelmiş, malını ve canını din için fedâ etmiştir. Bu nimet, bu ümmette, ondan başkasına nasip olmamıştır. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” vefâtına yakîn, buyurdu ki (Bana malını, canını, Ebû Bekr kadar çok fedâ eden, başkası yoktur. Eğer, dost edinseydim, elbette Ebû Bekri dost edinirdim). Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki (Allahü teâlâ, beni size Peygamber gönderdi. İnanmadınız. Ebû Bekr inandı. Bana malı ile canı ile yardım etti. Onu hiç incitmeyin ve Ona hürmet ve tazim edin!). Bir hadis-i şerifte buyurdu ki: (Benden sonra Peygamber gelmiyecektir. Eğer gelseydi, elbette Ömer Peygamber olurdu). Emir [Ali] “radıyallâhu anh” buyurdu ki (Ebû Bekr ile Ömerden, her biri, bu ümmetin en yükseğidir. Beni onlardan üstün tutan, iftirâcıdır. İftira edenler dövüldüğü gibi, onu döverim).

Ashâb-ı kirâm “aleyhimürrıdvân” arasında olan muharebeleri, iyi sebeplerden dolayı bilmelidir. Bu ayrılıkları, nefsin arzuları, mevki rütbe, sandalye kapmak, başa geçmek sevgisinden değildi. Çünkü, bütün bunlar nefs-i emmarenin kötülükleridir. Onların nefsleri ise, insanların en iyisinin “aleyhi ve aleyhimüssalavât” sohbetinde, karşısında tertemiz olmuştu. Şu kadar var ki Emrin “radıyallâhu anh” hilafeti zamanında olan muharebelerde, o haklı idi. Ondan ayrılanlar, hata etti. Fakat, ictihad hatası olduğundan, bir şey denemez. Nerede kaldı ki fasık denilsin! Onların hepsi âdil idi. Her birinin verdiği haber, makbul idi. Emre uyanların ve ondan ayrılanların verdikleri haberler, doğrulukta ve güvenilmekte farksız idi. Aralarındaki muharebeler, itimatın gitmesine sebep olmamıştır. O hâlde, hepsini sevmek lâzımdır. Çünkü, onları sevmek, Peygamber efendimizin “sallallâhü aleyhi ve sellem” sevgisinden dolayıdır. Bir hadis-i şerifte, (Onları seven, beni sevdiği için sever) buyurmuştur. Onları sevmemekten, herhangi birine düşmanlık etmekten çok sakınmalıdır. Çünkü, onlara düşmanlık, Peygamberimize “sallallâhü aleyhi ve sellem” düşmanlık olur. Hadis-i şerifte, (Onlara düşmanlık eden, bana düşman olduğu için eder) buyurmuştur. O büyükleri tazim etmek, hürmet etmek, insanların en iyisini tazim etmek, hürmet etmektir. Onlara hürmetsizlik, tahkir etmek, Onu tahkir olur. İnsanların en iyisinin “aleyhissalatü vesselâm” sohbetini, sözlerini tazim etmek, kıymet vermek için Ashâb-ı kirâmın hepsine tazim etmek, kıymet vermek lâzımdır. Evliyânın büyüklerinden Ebû Bekr-i Şibli “kuddise sirruh” buyuruyor ki (Ashâb-ı kirâma “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” tazim etmeyen, kıymet vermeyen bir kimse, Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” îman etmemiş olur).

AMAL-İ ŞERİYE: Îtikadı düzelttikten sonra, İslamiyetin emrettiği şeyleri yapmak lâzımdır. Resûl-i ekrem “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (İslâmin binası 5 direk üzerine kurulmuştur. Birincisi Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh, demek ve bunun mânâsına inanmaktır). Bu şahadet kelimesinin mânâsı, (Görmüş gibi bilir ve inanırım ki Allahü teâlâdan başka, varlığı lazım olan, ibâdet ve itaat olunmaya hakkı olan, hiç ilah, hiçbir kimse yoktur. Görmüş gibi bilir, inanırım ki Muhammed “sallallâhü aleyhi ve sellem” Allahü teâlânın hem kulu, hem Peygamberidir. Onun gönderilmesi ile Ondan önceki Peygamberlerin dinleri tamam olmuş, hükümleri kalmamıştır. Saadet-i ebediyyeye kavuşmak için, ancak Ona uymak lâzımdır. Onun her sözü, Allahü teâlâ tarafından kendisine bildirilmiştir. Hepsi doğrudur. Yanlışlık ihtimali yoktur) demektir. [Müslüman olmak isteyen bir kimse, önce bu kelime-i şehâdeti ve mânâsını söyler. Sonra gusülü, namazı ve lazım oldukça, farzları, haramları öğrenir.]

İman edilecek, îtikat edilecek şeyleri, yukarıda bildirdik.

İslâmin ikinci şartı, dinin direği olan, 5 vakit namazı vaktinde kılmaktır. Namaz, ibâdetlerin en üstünüdür. İmandan sonra, en kıymetli ibâdet, namazdır. İman gibi, onun da güzelliği, kendindendir. Başka ibâdetlerin güzelliği ise, kendilerinden değildir. Namazı doğru kılmaya çok dikkat etmelidir. Önce, kusursuz bir abdest almalı, gevşeklik göstermeden, namaza başlamalıdır. Kıraatte, rükûda, secdelerde, kavmede, celsede ve diğer yerlerinde, en iyi olarak yapmaya uğraşmalıdır. Rükûda, secdelerde, kavmede ve celsede tumanineti [her uzvun hareketsiz durmasını] lazım bilmelidir. Namazı vaktin evvelinde kılmalı, gevşeklik yapmamalıdır.

Makbul olan, sevilen kul, sâhibinin emirlerini, yalnız Onun emri olduğu için yapan kuldur. Emri yapmakta gecikmek, inatcılık ve edebsizlik olur. Fârisî yazılmış fıkıh kitaplarından mesela, (Tergibüssalat ve teysirül-ahkâm) kitabı ve bunun benzeri bir kitap, her vakit yanınızda bulunmalıdır. [(Tergibüssalat) kitabı, yüz kadar kitaptan toplanmıştır ve üç kısımdır. Birinci kısım, namazın farz olması, ikincisi abdest, üçüncüsü abdesti bozanlardır. Bu kitap, Nur-i Osmaniye Kütüphanesinde vardır.] Din meselelerini bu kitaplardan bakıp öğrenmelidir. [Olur olmaz kimselerin, para kazanmak için yazdığı kitap ve mecmualardan din öğrenen, yanlış şeyler öğrenir. Doğru müslümanların, Allah rızası için yazmış oldukları kitapları bulup okumalıdır. İslamiyeti öğrenmek için, en iyi türkçe kitap, Kadızade’nin (Birgivi vasiyetnamesi şerhi) ve yine Kadızade’nin (Amentü şerhi) kitapları ile (Mevkufat), (Dürr-i Yekta şerhi), (Ey oğul ilmihali) ve (Mevahib-i ledünniyye tercümesi) ve (Mecmua-i zühdiyye) ve (Miftah-ul-Cennet İlm-i hâli)dir. Fatih camii şerifi ders-i amlarından, ibtida-i dâhil medresesi müdir-i umumîsi İskilibli Muhammed Atıf efendinin (İslam yolu) ilmihal kitabı da çok faydalıdır. 1959 senesinde basılmıştır. 1926 da Ankarada idam edilmiştir. Bunlar, İslam harfleri ile basılmıştır. Bir kitaba güvenebilmek için, yalnız ismine değil, kitabı yazanın ismine de bakmalıdır.] Ehl-i sünnet îtikadını ve fıkıh bilgilerini öğrenmeden önce, Gülistan kitabı ve hikaye kitapları okumamalıdır. Fıkıh kitapları yanında, Gülistan ve benzeri kitaplar lüzumsuzdur. [Gülistan lüzumsuz olursa, din düşmanı olan gazetelerin ve mecmuaların tiryakilerine acaba ne denir.] Dinde lazım olanları, önce okumak ve öğrenmek ve öğretmek lâzımdır. Bunlardan fazlası ikinci derecede kalır. [Ya, din bilgilerini öğrenmeden, başka şeyler öğrenenler ve çocuklarına doğru din bilgisi öğretmeyerek, para, mal, mevki kazanmalarına uğraşanlar, ne kadar aldanıyor. İstikbâli temin etmek, acaba bunları kazanmak mıdır? Yoksa, Allahü teâlânın rızasını kazanmak mıdır?]

Teheccüd namazını zaruret olmadıkça, elden kaçırmamalıdır. [Teheccüd, gecenin üçte ikisi geçtikten sonra, kılınan namaza denir, imsak vaktinden önce kılınır. Teheccüd, uykuyu terketmek demektir. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” muharebelerde bile teheccüd kılardı. Kaza namazları olan, teheccüd zamanında, kaza namazı kılmalıdır. Hem kaza borcu ödenir, hem de teheccüd sevâbına kavuşur. Gece uyanmak güç olursa, hizmetçilerinizden birkaçına emrediniz! Sizi o zaman uyandırsınlar, uykuda bırakmasınlar. Birkaç gece kalkınca, artık adet olur, uyanırsınız. Teheccüd ve sabah namazlarına uyanmak isteyen, yatsıyı kılıca hemen yatmalıdır ve gece, boş şeylerle uykusuz kalmamalıdır. Teheccüd zamanında tövbe, istiğfar etmek, Allahü teâlâya iltica etmek, yalvarmak, günahlarını düşünmek, ayıplarını, kusurlarını hatırlamak, kıyametteki azapları düşünüp korkmak, Cehennemin sonsuz acılarından titremek lâzımdır. Afv ve mağfiret için çok yalvarmalıdır. O zaman ve her zaman yüz kere (Estağfirullahel’azîm ellezi lâ ilâhe illa hüv el hayel kayume ve etubü ileyh) demeli ve mânâsını düşünerek söylemelidir. [Azim, Zâtı ve sıfatları kemâlde demektir. Kebir, Zâtı kemâlde, celil, sıfatları kemâlde demektir.] Bunu ikindi namazından sonra [tesbîhlerden ve duadan sonra] yüz defa okumalıdır. Abdestsiz okunabilir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki (Kıyamette, sayfasında çok istiğfar bulunanlara, müjdeler olsun!). [Muhammed Mâ’sûm-i Fârukî, 2. cildin 80. mektubunda buyuruyor ki (Belalardan, sıkıntılardan kurtulmak için, istiğfar okumak çok faydalıdır ve tecrübe edilmiştir. Ölümden başka, her dertten kurtarır. Eceli gelenin de, ağrısız, sıkıntısız ölümüne yardım eder. Her sıkıntıdan kurtaracağı ve rızkı arttıracağı, hadis-i şerifte bildirildi. Her farz namazdan sonra, bunu üç kere okumalı ve yalnız (Estağfirullah) diyerek 70’e tamamlamalıdır). İstiğfarı ve bütün duâları, mânâlarını düşünmeden, temiz kalp ile söylemezse, yalnız ağız ile söylerse, hiç faydası olmaz. Ağız ile üç kere söyleyince, temiz kalp de söylemeye başlar. Günah işlemekle kararmış olan kalbin söylemesi için, ağız ile çok söylemek lâzımdır. Namaz kılmayanın ve haram lokma yiyenin kalbi simsiyah olur. Böyle kalpler de söylemeye başlaması için, ağız ile en az 70 kere söylemelidir.] Duhâ yani kuşluk vakti, hiç olmazsa iki rekat namaz kılmak lâzımdır. Teheccüd ve kuşluk namazlarının en çoğu on iki rekattir. [Nâfile namazlarda, gece 2 rekatte, gündüz 4 rekatte selam verilir.]

Her farz namazı kılıca, Ayetel kürsi okumaya çalışmalıdır. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Farz namazlarından sonra Ayetel kürsi okuyan kimse ile Cennet arasında, ölümden başka mâni yoktur). 5 vakit namazdan sonra, sessizce, 33 kere kelime-i tenzîh (Sübhânallah) ve 33 kere tahmîd (Elhamdülillah) ve 33 defa tekbîr (Allahü ekber) ve en sonra, 1 kere (Lâ ilâhe illallahü vahtehu lâ şerike leh, lehülmülkü velehül hamdü yühyi ve yümit ve hüve alâ külli şey’in kadir) demelidir ki hepsi 100 olur.

Her gün ve her gece 100 kere (Sübhânallahi ve bi-hamdihi Sübhânallahil’azîm) demelidir. Çok sevaptır. Her sabah bir kere (Allahümme mâ esbaha bi min nimetin ev bi-ehadin min halkıke, fe minke vahteke, lâ şerike leke, fe lekel hamdü ve lekeşşükr) demeli ve her akşam (Mâ esbaha) yerine (Mâ emsa) diyerek, hepsini aynen okumalıdır. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Bu duâyı gündüz okuyan, o günün şükrünü yapmış olur. Gece okuyunca, o gecenin şükrünü ifa etmiş olur). Abdestli okumak şart değildir. Her gün ve her gece okumalıdır.

İslamın üçüncü şartı, malın zekatını vermektir. Zekat vermek, elbette lâzımdır. Zekatı seve seve ve İslamiyetin emrettiği kimselere vermelidir.

Bütün nimetlerin, malların hakiki sâhibi olan Allahü teâlâ, zenginlere verdiği nimetlerin kırkta birini, müslümanların fakirlerine vermelerini, buna karşılık, çok sevap, katkat mükafat vereceğini [ve zekatı verilen malı elbette arttırırım ve hayırlı yerlerde kullanmanızı nasip ederim. Zekatı verilmeyen malı, dert ile bela ile istemeyerek harc ettiririm, elinizden alır, düşmanlarınıza veririm, siz de bu hâli görür, kendinizi yer, yanıp kavrulursunuz!] buyurup da, bu kadar az bir şeyi [istediğin herhangi bir din kardeşine] vermemek, ne büyük insafsızlık ve inatcılık olur.
Allahü teâlânın emirlerini yapmamak, hep kalbin bozuk olmasındandır. Kalbin bozuk olması, İslamiyete tam inanılmamasıdır. Mümin olmak için, yalnız kelime-i şehâdeti [Eşhedü en lâ…] söylemek yetişmez. Münâfıklar [kalbi kâfir olduğu hâlde, müslüman görünen zındıklar] da bunu söylüyor. Kalpte îman bulunduğuna alâmet, İslamiyetin emirlerini seve seve yapmaktır. Zekat niyeti ile fakire bir altın vermek, yüzbin altın sadaka vermekten daha sevaptır. Çünkü, zekat vermek, farzı yapmaktır. Zekat niyeti olmadan verilenler ise, nâfile ibâdettir. Farz ibâdetin yanında nâfile ibâdetlerin hiç kıymeti yoktur. Deniz yanında, damla kadar bile değildir. Şeytan aldatarak, kazaları kıldırtmıyor, nâfile kılmayı, [nâfile hacca ve ömreye gitmeyi] güzel gösteriyor. Zekat verdirmeyip, nâfile hayrları, göze güzel gösteriyor. [Sünnetlerin ve nâfilelerin, söz verilen büyük sevapları, farz borcu olmayanlar, kazalarını ödeyenler içindir. Kazası olanların, farzlardan başka hiçbir ibâdetlerine, hiç sevap verilmez.]

İslamın şartının dördüncüsü, mübarek Ramazan ayında, her gün oruç tutmaktır. Mübarek Ramazan ayında her gün, muhakkak oruç tutmalıdır. Olur olmaz sebeplerle, bu mühim farzı elden kaçırmamalıdır. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Oruç, mümini Cehennemden koruyan bir kalkandır). Hastalık gibi, mecburi bir sebeple oruç tutulmazsa, [gizli yemeli ve özür bitince] hemen kaza etmelidir. Hepimiz Onun kuluyuz. Başıboş, sahipsiz değiliz. Sâhibimizin emirlerine, yasaklarına göre yaşamalıyız ki azaptan kurtulabilelim. İslamiyete uymayanlar, inatcı kul, aksi, âsî memur olur ki ceza çekmeleri lazım gelir.

İslâmin 5. şartı hacdır [ömründe bir kere, Mekke şehrine gidip, hac vazifelerini yapmaktır]. Hac vazifesinin şartları vardır. Hepsi, fıkıh kitaplarında yazılıdır. Hadis-i şerifte, (Kabul olan bir hac, geçmiş günahları yok eder) buyuruldu.

Cehennemden kurtulmak isteyen, helal ve haramları iyi öğrenmeli, helal kazanıp, haramdan kaçınmalıdır. İslamiyetin sâhibinin yasak ettiği şeylerden sakınmalıdır. İslamiyetin hududunu aşmamalıdır. Gaflet uykusu ne zamana kadar sürecek, kulaklardan pamuk ne vakit atılacak? Ecel gelince, insanı uyandıracaklar, gözleri kulakları açacaklar. Fakat, o zaman pişmanlık işe yaramayacak. Rezil olmaktan başka, ele bir şey geçmiyecektir. Hepimize ölüm yaklaşıyor. Ahiretin çeşit çeşit azapları, insanları bekleyor. İnsan öldüğü zaman, kıyameti kopmuş demektir. Ölüm uyandırmadan ve iş işten geçmeden önce uyanalım! Allahü teâlânın emirlerini ve yasaklarını öğrenip, şu birkaç günlük ömrümüzü, bunlara uygun geçirelim. Kendimizi ahiretin çeşitli azaplarından kurtaralım! Tahrim sûresi 6. âyetinde meâlen, (Ey îman edenler, kendinizi ve çoluk çocuğunuzu öyle bir ateşten koruyun ki onun tutuşturucusu insanlarla taşlardır) buyuruldu.

İmanı, îtikadı düzelttikten ve İslamiyete uygun ibâdetleri yaptıktan sonra, vakitleri, kalbi temizlemek ile mamur etmek lâzımdır. Allahü teâlâyı hatırlamadan, bir ân geçirmemelidir. Vücut, eller, ayaklar dünya işleri ile uğraşırken, kalp hep Allahü teâlâ ile olmalı, Onu hatırlamakla lezzet duymalıdır. Bu devlet, büyüklerimizin gösterdiği yolda, herkese, az zamanda nasip oluyor. Elhamdülillah siz, böyle olduğunu biliyorsunuz. Belki de, çok az olsa bile bir şey hâsıl olmuştur. Ele geçeni bırakmamak ve şükretmek lâzımdır ve artmasına çalışmalıdır. Herkesin, sonradan kavuşabildiği şeyler, bu yolda, başlangıçta ele geçer. O hâlde, kazanclarının azı da, pek çoktur. Çünkü, daha başlangıçta nihâyetten haberleri olur. Fakat, ele geçen, ne kadar çok olsa da, az görmelidir. Ama şükretmeyi elden bırakmamalıdır. Hem şükretmeli, hem de daha artmasını istemelidir. Kalbin temiz olmasından maksat, Ondan başkasının sevgisini kalpten çıkarmaktır. Kalbin hasta olması, işte bu çeşitli bağlılıklardır. Bu bağlılıklar kesilip atılmadıkça, hakiki îman nasip olmaz. İslamiyetin emirlerini ve yasaklarını yerine getirmek kolay ve rahat olmaz. Nazım:

Onu düşün, oldukça canın!
Kalbin temizliği, zikri iledir ânın!

[Zikretmek, Allahü teâlâyı hatırlamak demektir. Bu da, kalp ile olur. Zikir edince, kalp temizlenir. Yani kalpten dünya sevgisi çıkar. Allah sevgisi yerleşir. Birçok kimselerin, bir araya toplanarak hayhuy etmesi, oynaması, dönmesi, zikir değildir. Yüz seneden beri, tarîkat diyerek, birçok şey uyduruldu. Din büyüklerinin, Ashâb-ı kirâmın yolu unutuldu. Câhiller, hatta fasıklar şeyh olarak zikir ve ibâdet ismi altında, günah işledi. Hele son zamanlarda, haram girmeyen, kızılbaşlık, mezhepsizlik karışmayan bir tekke kalmamıştı. Bugün ne İstanbul’da, ne de Anadoluda ve Mısır, Irak, İran, Suriye ve Hicazda, yani hiçbir İslam memleketinde, tasavvuf alimi yok gibidir. Fakat sahte mürşidler, müslümanları sömüren tarîkatçılar çoktur. Din büyüklerinin, eskiden kalma, halis kitaplarını okuyup, ibâdetleri bunlara göre doğrultmalıdır. Tarîkatçılık, şeyhlik, müridlik gibi isimlerin perdesi altında iş gören zındıklara, mal ve din hırsızlarına aldanmamalı, bunlardan kaçınmalıdır].

Yemekleri, keyif için, lezzet için yememeli, Allahü teâlânın emirlerini yerine getirmeye kuvvet bulmak için yemelidir. Eğer önceleri, böyle niyet edemezseniz, her yemekte, zor ile böyle niyet ediniz. Hakiki niyet yapabilmeniz için, Allahü teâlâya yalvarınız! Tasavvuf, az yemek, az içmek değildir. Herkesin helalden kazanıp, doyuncaya kadar yemesi lâzımdır. Ubeydullah-i Ahrâr “rahmetullâhi aleyh” (Mesmuat) kitabında, 110. sayfada diyor ki (Şâh-ı Nakşbend Behâüddîn-i Buhârî buyurdu ki bir şey yemek, aç kalmaktan iyidir. Alaüddevle Rükneddin buyurdu ki bir şey yemek, aç kalmaktan iyi olduğunu, önceden bilseydim, az yiyiniz demezdim.) Yeni ve temiz giyenmeli ve giyenirken ibâdet için, namaz için süslenmeye niyet etmelidir. Bir âyet-i kerimede meâlen, (Her namazı kılarken süslü, temiz, sevilen elbiselerinizi giyiniz!) buyurulmuştur. Elbiseyi herkese gösteriş için giymemelidir ki günahtır. [İbni Âbidin orucun mekruhlarını anlatırken, güzel giyenmek mubahtır diyor.] Bütün hareketler, işler, sözler, okumak, dinlemek, [oğlunu mektebe göndermek] hep Allah rızası için olmalıdır. Onun dinine uygun olmasına çalışmalıdır. Böyle olunca, insanın her azası ve kalbi Allahü teâlâya müteveccih olur. Onu zikir eder [yani hatırlar]. Mesela, büsbütün gaflet olan uyku ibâdetleri kuvvetle ve sağlam yapmak niyeti ile uyunursa, bütün uyku ibâdet olur. Çünkü, ibâdet niyeti ile uyumaktadır. Peygamberimiz “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Âlimlerin uykusu ibâdettir). Evet, bunları yapmak, size bugün için güç olacağını biliyorum. Çünkü, çeşitli maniler etrafınızı sarmıştır. Adete, modaya kapılmış bulunuyorsunuz. Ayıblanmak, izzet-i nefse dokunmak kuruntularına tutulmuşsunuz. Bütün bunlar, ahkâm-ı İslamiyeyi yerine getirmenize mâni olmaktadır. Halbuki Allahü teâlâ, İslamiyeti, bozuk adetleri, çirkin modaları kaldırmak için ve nefs-i emmarenin benlik, izzet-i nefs çılgınlıklarını yatıştırmak için gönderdi. Fakat, Allahü teâlânın ismini, kalpte hatırlamaya devam nasip olursa ve 5 vakit namaz gevşek davranmadan, şartları ile kılınırsa ve helal ve harama, elden geldiği kadar dikkat edilirse, bu manilerden kurtulmanız, oraya çekilmeniz umulur. Bu nasihatleri yazmanın ikinci bir sebebi de, bunlar yapılmasa bile kendi kusur ve kabahatini anlamaya yarar ki bu da büyük nimettir. Bulmayıp da, bulmadığını anlamamaktan ve kusurunu bilmemekten ve vazifeyi yapmadığına utanmamaktan, Allahü teâlâya sığınırız. Böyle kimseler, İslamiyeti tanımayan, kulluğunu yapmayan inatcı cahillerdir.

[Muhammed Mâ’sûm Serhendî “rahmetullâhi aleyh”, 2. cildin 140. mektubunda diyor ki (Hadis-i kudside (Bir Velî kuluma düşmanlık eden, benimle harp etmiş olur. Kulumu bana yaklaştıran şeyler arasında, en sevdiğim, ona farz ettiğim şeydir. Nâfile ibâdet [de] yaparak, bana yaklaşan kulumu çok severim. Çok sevdiğim kulumun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. İstediğini elbette veririm. Bana sığındığı zaman, elbette korurum) buyuruldu. Bu hadis-i kudsi, 2. kısmın 17.  maddesinin 3. sayfasında ve Nevevinin (Hadis-i erbain)i, 38. ci hadisinde ve(Hadika)nın 182. sayfasında izah edilmektedir. Farzlarla hâsıl olan kurb, yani Allahü teâlâya yaklaşmak, nâfilelerle hâsıl olandan, elbette daha çoktur. Fakat, ihlas ile yapılan farzlar kurb hâsıl eder. İhlas, ibâdetleri, Allahü teâlâ emrettiği için yapmaktır. Ehl-i sünnet olan her müminde biraz ihlas vardır. Takvâ ile ve ibâdet yapmakla, kendisine (Feyiz) denilen kalp nurları gelir. Bir Velînin kalbinden saçılan bu feyizlerden alırsa, ihlası çabuk ve çok artar. (Takvâ), haramlardan nefret etmek, haram işlemeyi hatıra bile getirmemektir. Allahü teâlâya yaklaşmak, Onun rızasına, sevmesine kavuşmak demektir. Son sözün sonuna bakınız! Allahü teâlânın müminlerin kalplerine gönderdiği nurlar, feyizler, ibâdetleri ve takvâsı çok olanlara, gelmektedir. Yani, bunların feyiz almak istidadları, kabiliyetleri artar. Feyizler, Resûlullahın mübarek kalbinden yayılmaktadır. Gelen feyizleri almak için, Resûlullahı sevmek lâzımdır. Sevmek de, Onun ilmini, güzel ahlakını, mucizelerini, kemâlâtını öğrenmekle hâsıl olur. Resûlullah da, onu görüp severse, feyiz alması çoğalır. Bunun için,sohbetinde bulunup, güzel yüzünü görenler, tatlı sözlerini işitenler, daha çok feyiz aldılar. Ashâb-ı kirâm, bunun için, çok feyiz alıp, kalpleri dünya sevgisinden temizlenerek, ihlas sâhibi oldular. Kavuştukları nurlar, feyizler, Evliyânın kalplerinden dolaşarak, zamanımıza kadar geldi. Bir kimse, kendi zamanında bulunan bir Velîyi tanıyıp, çok sever ve sohbetinde bulunarak, kendini sevdirirse, Resûlullahın mübarek kalbinden Velînin kalbine gelmiş olan nurlar, bunun kalbine de akarak kalbi temizlenir. Sohbetine kavuşamazsa, onu düşünmesi, yani Velînin şeklini, yüzünü hatırına getirmesi de, sohbetinde bulunmuş gibi olur. Mazhar-i Can-ı Canan, Delhiden Kabildeki Şâh Behike teveccüh ederek, yüksek derecelere kavuşturdu. Mazhar-i Can-ı Canan hazretleri, (Bütün feyizlere, bütün nimetlere, üstadlarıma olan sevgim sebebi ile kavuştum. Kusurlu ibâdetlerimiz, bizi Allahü teâlâya yaklaştırmaya sebep olabilir mi?) dedi. Yani, mürşidi sevmek, onun kalbinden saçılan feyizleri almaya sebep olur. Feyiz alınca, ihlas hâsıl olur. İhlas ile yapılan ibâdet de, insanı hakiki imana kavuşturur. (Künuz-üd-dekaık)deki hadis-i şerifte, (Her şeyin menbaı vardır. İhlasın, takvânın menbaı, kaynağı, Ariflerin kalpleridir) buyuruldu. Velî olmak için, yani Allahü teâlâya yakın olmak, yani Onun sevgisine kavuşmak için, ihlas ile ahkâm-ı İslamiyeye uymak lâzımdır. Ahkâm-ı İslamiyeye uymak, önce Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri gibi îman etmek, sonra haramlardan sakınmak ve farz olan ibâdetleri, ihlas ile yapmaktır.]

(Ehl-i sünnet) îtikadı, nazım üzre ey civan,
oldu aşağıda sana, açık dil ile beyan:
Doğru olan îtikadı, ister isen kardeşim,
gece gündüz, bu kitabı oku hem de, pek candan!
Ruhuna rahmet eylesin, Hak, Ebû Hanîfenin,
Kuran yolunu gösterdi, bize o yüce Numan.
Dünyaya gönül bağlama, akar ömür su gibi,
İslamiyete uyan kimse, her dem olur şadüman.
Önce ilmihali öğren, çocuğuna da öğret.
din bilgisi öğrenmezsen, olursun sonra pişman!
Düşmanlarımız sinsice, nasıl saldırıyor bak,
sen de dini yaymak için, çalış gayb etme zaman!
Dinsizler hep yalanla, gençleri aldatıyor,
İslamı yok edecekler, artık gafletten uyan!
Müslümanlar da şaşırmış, tuzağa düşmüş çoğu,
(Ehl-i kıble) sözde hepsi, ayrılmışlar hak yoldan,
İlm-i hâli öğrenmeyen, kendini koruyamaz.
Kâfir veya sapık olur, (Ehl-i sünnet) olmayan!
Doğru olan bilgileri, yayanlara yardım et!
cihat sevâbını kazan, olsun bunda mal revan.
Resûlullah hiç durdu mu. Ashâbı uyudu mu?
dini yaymak için hepsi, olmuştu bir kahraman!
Çalış boş durma sen dahi, din düşmanı pek kavi,
içten dıştan ezecekler, gidecek, dinle îman.
Ashâba çirkin söyleme, hepsinin kadrini bil,
birbirini severlerdi, buna şahittir Kuran!
En üstün Ebû Bekrdir, Ömer, Osman, Ali hem,
Muaviyeyi de çok sev, Odur Kuranı yazan!
Rabbimiz cisim değildir, zamanı, mekanı yok,
maddeye hulul eylemez, böyle olmalı îman!
Mahluka muhtaç değildir, ortağı, benzeri yok,
her şeyi Odur yaratan, hem de varlıkta tutan.
İyi, kötü, îman, küfür, madde, kuvvet, enerji,
hepsini O var ediyor, yaratamaz hiç insan!
herkese akıl, irâde verdi, hem yol gösterdi,
kim iyilik diler ise, yaratır hemen Rahmân.
Önce, îtikadı düzelt, emri, yasağı gözet,
saadete kavuşamaz, İslamiyetten ayrılan!
Ta önceden adet oldu, kim ekerse o biçer,
pek aldandı, ziyan etti, ekmeden buğday uman!
Yetmiş üç fırkadan ancak (Ehl-i sünnet) kurtulan,
Resûlullahın yolunu onlardır bize sunan!

Benzer Yazıları Okumak İçin Tıklayınız

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler