Sual: Şeytanın bu dünyada maksadı nedir? Onun şerrinden korunmak için ne tavsiye edersiniz?

Cevap: Mu’az bin Cebel (radıyallahü anh) Abdullah ibni Abbâs’dan naklederek rivâyet etti. Abdullah bin Abbâs buyurdu ki: Bir gün Ensârdan birinin evinde Resûlullah‘la (sallallahü aleyhi ve sellem) birlikte bulunuyorduk. “Ey ev sâhibi! İçeridekiler! İçeri girmem için bana izin verir misiniz, görülecek işim var” diye bir ses duyduk. Bunun üzerine herkes Resûlullah efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) yüzüne baktılar. Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); “Bu seslenen kimdir bilir misiniz?” buyurdu. Biz: “Allah ve resûlü daha iyi bilir” dedik. Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); “O mel’un, iblistir (şeytandır). Allah’ın lâneti üzerine olsun” buyurunca, Hazret-i Ömer; “Yâ Resûlallah! İzin veriniz onu öldüreyim” dedi. Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); “Dur yâ Ömer! Bilmiyor musun ki ona belli bir vakte kadar mühlet verilmiştir. Öldürmeyi bırak” buyurdu. Sonra; “Kapıyı ona açın gelsin. O, buraya gelmek için izin almıştır. Diyeceklerini anlamaya çalışınız. Size anlatacaklarını iyi dinleyiniz” buyurdu. Kapıyı ona açtılar. İçeri; gözü şaşı, köse, çenesinde 6 veya 7 kıl sallanan, gözleri yukarı doğru açılmış, kafası bir fil kafası gibi, dudakları manda dudağına benzeyen bir ihtiyar kılığında girdi. Sonra; “Selâm sana yâ Muhammed! Selâm size ey cemâat-i müslimîn” diye selâm verdi. Sevgili Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); “Selâm Allah’ındır yâ laîn! Bir iş için geldiğini duydum. Nedir o iş?” diye cevap verdi. Şeytan; “Benim buraya gelişim kendi arzumla değildir. Mecbur kaldığım için geldim” dedi. Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); “Nedir o mecbûriyet?” diye sordular. Şeytan; “İzzet sâhibi olan Allah’ın katından bana bir melek geldi dedi ki: “Allahü teâlâ sana emrediyor. Zelîl bir hâlde tevâzû ile habîbim Muhammed’in huzûruna gideceksin. Âdemoğullarını nasıl aldattığını, O’na bir bir anlatacaksın. Sonra O, sana ne sorarsa, doğrusunu söyleyeceksin. Söylediklerine bir yalan katarak doğruyu söylemezsen, seni kül ederim. Düşmanlarının önünde seni rüsvâ ederim” buyurdu. Yâ Muhammed! İşte sana bunun için geldim. İstediğini bana sor. Şâyet bana sorduklarına doğru cevap vermezsem, düşmanlarım benimle eğlenecek. Muhakkak olan şudur ki, düşmanlarımın eğlencesi olmaktan bana daha ağır ve zor gelen bir şey yoktur” dedi.

Bundan sonra Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Mâdem ki sözlerinde doğru olacaksın, o hâlde bana anlat: Halk arasında en çok sevmediğin kimdir?” İblis laîninin cevâbı biraz gecikti. Zirâ Resûlullah’ın şahsı ile alâkalı idi. Bu konuşmaları hepimiz merâkla ve sabırla dinliyorduk. Çünkü bu konuşma, ümmet-i Muhammed’in geleceği ile alâkalı idi. Belki de böyle bir hâdiseye bir daha rastlayamayacak, düşmanımızın tavrını tesbitte güçlük çekecektik. Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) sorusunu tekrarladılar: “Mâdem ki yalan söylemeyeceksin, o hâlde bana anlat. En çok sevmediğin kimdir?” Şeytan; “Sensin yâ Muhammed! Allah’ın yarattıkları arasında senden daha çok sevmediğim kimse yoktur. Sonra, senin gibi kim olabilir ki?” diye cevap verdi. Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) tekrar sordular: “Benden sonra en çok kimlere buğz edip sevmezsin?” Şeytan; “Allah’ın emir ve yasaklarına uyan, haramlardan kaçınan, varlığını Allah yoluna veren bir gence buğz edip, onu sevmem” dedi, Bundan sonraki konuşmalar soru-cevap şeklinde şöyle devam etti: Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Sonra kimi sevmezsin?” “Dîn-i İslâm’a hizmette sabırlı olup, şüpheli işlerden sakınan âlimi.”; “Sonra” “İhtiyâcını hiç kimseye söylemeyen ve hâlinden şikâyet etmeyen sabırlı fakiri.” “Peki, bu fakirin sabırlı olduğunu nereden bilirsin?” “Ey Muhammed! İhtiyâcını kendi gibi birisine açmaz. Her kim ihtiyâcını kendi gibi birine 3 gün üst üste anlatırsa, Allah onu sabredenlerden saymaz. Sabreden kimse böyle olmaz. Dolayısıyla onun sabrını, hâlinden, tavrından ve şikâyet etmeyişinden anlarım.” “Sonra kimi?” “Şükreden zengini.” “Peki o zenginin şükreden olduğunu nasıl anlarsın?” “Aldığını helâl yoldan kazanıyor ve hayırlı olan yere harcediyorsa, bilirim ki o şükreden bir zengindir.”

Peygamber efendimiz mevzûu değiştirerek buyurdu ki: “Peki ümmetim namaza kalkınca senin hâlin nice olur?” “Yâ Muhammed! Beni bir sıtma tutar, titrerim.” “Neden böyle oluyorsun ey laîn?” “Çünkü, bir kul Allah için secde ederse, bir derece yükselir”; “Peki ya oruç tuttukları zaman nasıl olursun?” “Onlar iftar edinceye kadar bağlanırım.” “Ya hac yaptıkları zaman nasıl olursun?” “O zaman çıldırırım”; “Ya Kur’ân-ı kerîm okudukları zaman nasıl olursun?” “O zaman da tıpkı ateşte eriyen bir kurşun gibi eririm.” “Ya sadaka verdikleri zaman hâlin nasıl olur?” “İşte o zaman hâlim pek yaman olur. Sanki sadaka veren, testereyi eline alıp beni ikiye böler.” Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); “Neden böyle testere ile ikiye biçilirsin yâ Ebâ Mürre?” diye sebebini sordular. Bunun üzerine şeytan; “Anlatayım. Çünkü sadakada 4 güzellik vardır. Bunlar: 1- Allah, sadaka verenin malına bereket ihsân eder. 2- O sadaka; vereni, insanlara sevdirir. 3- Allahü teâlâ, onun verdiği sadakayı Cehennemle arasında bir perde yapar. 4- Allahü teâlâ; belâyı, sıkıntıyı ve günahları ondan def eder.”

Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) Eshâb-ı kirâm hakkında da bâzı sorular sordu: “Ebû Bekr için ne dersin?”  Şeytan dedi ki: “O, bana câhiliyet devrinde dahî itâat etmedi, İslâm’a girdikten sonra bana nasıl itâat eder?” “Peki ya Ömer bin Hattâb için ne dersin?” İblis dedi ki; “Allah’a yemîn ederim ki, onu her gördüğüm yerden kaçtım.” “Peki, Osman bin Affân için ne dersin?” İblis dedi ki: “Ondan çok utanırım. Allahü teâlânın melekleri ondan nasıl utanırlarsa, ben de öyle utanırım.” “Peki, Ali bin Ebî Tâlib için ne dersin?” “Onun elinden bir kurtulabilsem, benim yakamı bıraksa da kendi başıma bir kalabilsem. Fakat o beni hiç bırakmaz.”

Bundan sonra Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Ümmetime saâdet ihsân eden, seni de tâ belli bir zamana kadar şakî kılan Allah’a hamdolsun.” Bu sözleri işiten laîn şeytan şöyle dedi; “Heyhat! Ümmetinin saâdeti nerede? Ben, o belli vakte kadar diri kaldıkça, sen, ümmetin için kendini nasıl rahat hissedersin. Ben, onların damarlarına girerim. Etlerine karışırım. Ama onlar, benim bu hâlimi göremez ve bilemezler. Beni yaratan ve kıyâmet kopuncaya kadar bana hayat veren Allah’a yemîn ederim ki, onların hepsini azdırırım. Câhillerini ve âlimlerini, ümmîlerinî ve okumuşlarını, fâcirlerini ve âbidlerini, hâsılı bunların hiç biri elimden kurtulamaz. Ancak Allah’ın ihlâslı olan hâlis kullarını azdıramam.” Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Sana göre ihlâs sâhibi olan muhlis kullar kimlerdir?” İblis dedi ki: “Yâ Muhammed! Bir kimse parasının, malının ve mülkünün sevgisini kalbine koymuşsa, o ihlâs sâhibi değildir. Para ve mal sevgisini kalbine koymamışsa, övülmekten ve medhedilmekten hoşlanmıyorsa, bilirim ki o ihlâs sâhibidir. Hemen onu bırakıp kaçarım. Bir kimse, malı ve övülmeyi sevdiği, kalbi de dünyâ arzularına bağlı kaldığı müddetçe, bana en çok itâat edenler arasına girmiştir. Bildiğiniz gibi mal sevgisi, büyük günahların en büyüğüdür. Ayrıca baş olma sevgisi de büyük günahların arasındadır.

Yâ Muhammed! Bilmez misin ki, benim 70.000 çocuğum var. Bunların herbirinin vazifesi başkadır. Ayrıca her birine yetmişbin şeytan yardımcıdır. Bunların bir kısmını, âlimlerin yoldan çıkması için vazifelendirdim. Bir kısmını gençlere yolladım. Bâzılarını ihtiyâr kadınlara musallat ettim. Gençlerle aramızda hiçbir anlaşmazlık yoktur. Onlarla çok iyi geçiniriz. Çocuklar ise bizimkilerle istedikleri gibi oynarlar. Çocuklarımın bir kısmını âbidlerin, bir kısmını da zâhidlerin peşine gönderdim. Onlar, bunların yanına girer, hâlden hâle sokarlar. Bir tepeden diğerine dolaştırıp dururlar. O hâle gelirler ki, sebeplerden herhangi birine sövmeye başlarlar. İşte böylece onları ihlâssız hâle getiririm. Artık yaptıkları ibâdeti ihlâssız yaparlar da farkında bile olmazlar. Bilmez misin yâ Muhammed? Râhib Bersisa, Allah’a tam 70 yıl ihlâs ile ibâdet etti. Ona öyle ihsânlarda bulunuldu ki, her duâ ettiği hasta, onun duâsı bereketiyle şifâ buluyordu. Onun peşine takıldım, hiç bırakmadım. Zina etti, adam öldürdü ve en sonunda da küfre girip, kâfir oldu.”

İblis, bundan sonra kötü huylar üzerinde durarak, bunların herbirinden nasıl istifâde ettiğini anlattı.

“Yâ Muhammed! Bilirsin ki, yalan bendendir ve ilk yalan söyleyen de benim. Kim yalan söylerse, o benim dostumdur. Kim yalan yere yemîn ederse, o da benim sevgilimdir. Âdem’e ve Havvâ’ya yalan yere Allah adına yemîn edip, dedim ki: “Muhakak ben size nasîhat ediyorum.” Bunu yaparım, çünkü yalan yere yemîn, gönlümün eğlencesidir.

Gıybet ve koğuculuk, benim meyvelerim ve şenliğimdir.

Yâ Muhammed! Şimdi de namazını kılmayıp da tehir edenleri anlatayım. O, her ne zaman namaza kalkmak isterse tutar, ona vesvese veririm. “Henüz vakit var, sen ise meşgûlsün, şimdilik işine bak, sonra kılarsın” derim. Böylece o, vakti çıktıktan sonra namazını kılar. Bu sebepten, onun kıldığı namazı yüzüne atılır. Şâyet o kimse beni mağlûb ederse, ona insan şeytanlarından birini gönderirim. Böylece onu vaktinde namaz kılmaktan alıkoyarım. O, bunda da beni mağlûb ederse, bu defâ onun hesâbını namazda görmeye bakarım. O, namazda iken; “Sağa bak, sola bak” derim. Bakınca, onun yüzünü okşar, alnından öperim. Sonra: “Sen yaramaz bir iş yaptın” diyerek huzûrunu bozarım. Şâyet yine mağlûb olursam, tek başına namaz kıldığı zaman yanına gider çabuk çabuk kılmasını emrederim. O da tıpkı horozun, gagasıyla yerden birşeyler topladığı gibi, namazını acele ile kılmaya başlar. Bu işi ona yaptıramazsam, cemâatle namaz kılarken ona yaklaşırım. Başına bir gem takar, başını imâmdan evvel secdeden ve rükûdan kaldırırım. Yine imâmdan önce de rükû ve secde yaptırırım. O, böyle yaptığı için, kıyâmet günü Allah onun başını merkep başına çevirir. Bu işte de mağlûb olursam, ona namazda parmaklarını çıtlatmasını emrederim. Böylece beni tesbîh eder. Şâyet bu işi namaz içinde yaptıramazsam, ona esneme veririm. Bu esneme esnâsında elini ağzına kapamazsa, dünyâya olan bağlarını ve hırsını çoğaltmak için onun içine küçük bir şeytan girer. İşte bundan sonra o kimse, bize hep itâat eder; sözümü dinler ve dediklerimi yapar.”

Şeytan konuşmasına devam ederek dedi ki: “Ben onlara ne tuzaklar kurarım, ne tuzaklar… Onların miskinlerine, çâresizlerine ve zavallılarına giderim. Namazı bırakmalarını emreder, namaz size göre değildir, Allah’ın âfiyet ihsân ettiği ve bolluk verdiği kimseler içindir derim. Sonra hastalara gider, namaz kılmayı bırakın, çünkü Allahü teâlâ; “Hastalara zorluk yok” buyurdu. İyi olduğun zaman çokça kılarsın derim. O da böylece namazını bırakır. Hattâ küfre bile girebilir. Şâyet hastalığında namazı terkederek ölüp giderse, Allahü teâlâyı gadablı bulur.”

İblis konuşmasına şöyle devam etti: “Eğer yalan söyledimse, Allah’dan dile, beni kül eylesin. Yâ Muhammed! Sen ümmetin için nasıl ferah duyarsın? Ben onların altıda birini dinden çıkardım.”

Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) sıra ile sorular sordu ve aralarında çeşitli konularda aşağıdaki konuşmalar oldu: “Ey laîn! Senin düşüp kalktığın arkadaşın kimdir?” İblis dedi ki; “Fâiz yiyen.” “Dostun kim?” “Zinâ eden.” “Yatak arkadaşın kim?” “Sarhoş.” “Misâfirin kim?” “Hırsız.” “Elçin kim?” “Sihirbazlar.” “Gözünün nûru nedir?” “Hanım boşamak.” “Sevgilin kimdir?” “Cumâ namazını bırakanlar.”

Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bu sefer başka bir mevzûya geçti. Buyurdu ki: “Ey laîn! Senin kalbini ne kırar?” İblis; “Allah yolunda cihâda giden atların kişnemesi” dedi. “Peki, senin cismini ne eritir?” “Tevbe edenlerin tevbesi.” “Ciğerini ne parçalar ve ne çürütür?” “Gece ve gündüz yapılan istiğfâr.” “Yüzünü ne buruşdurur?” “Gizli verilen sadaka.” “Gözlerini kör eden nedir?” “Gece kılınan namaz.” “Başını eğdiren nedir?” “Cemâatle kılınan namaz.”

Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), başka bir mevzûya geçerek buyurdular ki: “Ey iblis! Seni işinden alıkoyan nedir?” “Ulemâ meclisleri.” “Yemeğini nasıl yersin?” “Sol elimle ve parmağımın ucuyla.” “Peki, sam yeli esip, ortalığı sıcaklık bastığı zaman çocuklarını nerede gölgelendirirsin?” “İnsanların uzamış tırnakları arasında.”

Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) başka bir mevzuda tekrar buyurdular ki: “Ey iblis! Rabbinden neler taleb ettin?” “10 şey taleb ettim:

1) Allah’tan, beni insanların malına ve evlâdına ortak etmesini istedim. Kabûl etti. Her besmelesiz kesilen hayvan etinden, fâiz ve haram karışan yemekten de yerim. Şeytandan, Allah’a sığınılmayan malın da ortağıyım. Hanımı ile yakınlık ânında, şeytandan Allah’a sığınmayan kimse ile beraber olurum. Bu yakınlıktan meydana gelen çocuk, bize itâat eder, sözümüzü dinler. Her kim hayvana binerken helâl olan yere gitmeyi değil de, aksini isteyerek binerse, ben de onunla beraber binerim. Yol ve binek arkadaşı olurum.

2) Allahü teâlâdan bir ev vermesini istedim. Bana hamamları ev olarak verdi.

3) Bir mescid vermesini istedim. Pazar yerlerini bana mescid olarak verdi.

4) Okuyacağım bir kitap istedim. Bana (müstehcen) şiirler bulunan kitabı verdi.

5) Benim için bir ezân vermesini istedim. Çalgı âletlerini verdi.

6) Bir yatak arkadaşı istedim. Sarhoşları verdi.

7) Bana yardımcılar vermesini istedim. Kaderiyye bozuk fırkasına mensup olanları verdi.

8) Bana kardeşler vermesini istedim. Mallarını boş yere isrâf edenleri ve parasını günah olan yerlere harcayanları verdi. Bu durum, Kur’ân-ı kerîmde isrâ sûresinin 27. âyet-i kerîmesinde meâlen şöyle anlatılmaktadır: “Çünkü isrâf yapanlar, şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise, Rabbine karşı çok nankör bulunuyor.” Bir ara sevgili Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); “Eğer söylediklerini Allahü teâlânın kitabındaki âyetlerle isbât etmeseydin seni tasdik etmezdim.” buyurdular.

9) Yâ Muhammed! Allah’tan, âdemoğulları beni görmesin, fakat ben onları göreyim istedim. Bu dileğimi de kabûl etti.

10) Âdemoğullarının damarlarını bana yol yapmasını istedim. Bu da oldu. Böylece ben, onlar arasında akıp giderim. İstediğim gibi gezerim. Bütün bu isteklerimin hepsinin bana ihsân edildiği bildirildi. İşte ben bu hâllerimle iftihar ederim. Şunu da söyleyeyim ki, benimle beraber olanlar, seninle beraber olanlardan daha çoktur. Bu şekilde, kıyâmete kadar âdemoğullarının çoğu benimle beraberdirler.

Benim bir oğlum vardır ki, onun adı da Mütekazi‘dir. Bunun da vazifesi, yapılan gizli amelleri yaymağa çalışmaktır. Bir kimse gizli bir tâat işlerse, Mütekazi onu dürter. Nihâyet, o gizli amelin yayılmasına ve açığa çıkarılmasına muvaffak olur. Böylece, Allahü teâlâ, o amel sâhibinin yüz sevâbından doksan dokuzunu imhâ eder, biri kalır. Çünkü bir kulun yaptığı gizli bir amel için yüz sevâb verilir. Benim Kühayl isminde bir oğlum daha vardır. Bunun vazifesi de insanların gözlerine sürme çekmektir. Bilhassa âlimlerin meclislerinde ve hutbe okurken bu sürme gözlere çekildi mi, uyuklamaya başlarlar. Konuşan âlimin sözlerini işitmez ve hiç sevâb alamamış olurlar.”

İblis sözüne şöyle devam etti: “Hangi kadın olursa olsun, onun kucağına bir şeytan oturur. Kadın kalktığı zaman da, oturduğu yere bir şeytan oturur. Kadını, bakanlara güzel gösterir. Sonra kadına bâzı emirler verir. Meselâ; elini, kolunu dışarı çıkarıp göster, der. O da bu emri yerine getirir, elini, kolunu açar gösterir. Böylece o kadının hayâ perdesini tırnakları ile yırtar.”

İblis, bundan sonra Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) kendi durumunu anlatmaya başladı: “Yâ Muhammed! Bir kimseyi ben kendi elimle dalâlete sürükleyemem. Ben ancak vesvese veririm ve o şeyi güzel gösteririm. Hepsi o kadar. Eğer dalâlete sürüklemek yâni yoldan çıkarmak elimde olsaydı, yeryüzünde “Allah’tan başka ilâh yoktur. Muhammed, Allah’ın resûlüdür” diyen herkesi, oruç tutanı ve namaz kılanı dahî hiç bırakmaz, hepsini dalâlete düşürürdüm. Nasıl ki, senin elinde hidâyet cinsinden bir şey yoksa, benim de o kimseyi doğru yoldan çıkaracağıma dâir bir şey yoktur. Sen, ancak Allah’ın resûlüsün ve tebliğ etmeye memursun. Eğer hidâyet elinde olsaydı, yeryüzünde bir tek kâfir bırakmazdın. Sen, Allah’ın yarattığı insanlar üzerine bir hüccetsin. Ben de, kendisi için ezelde şakî yazılan kimselere bir sebebim. Saîd olanlar, ta ana karnında iken saîddir. Şakî olan da, ana karnında iken şakîdir. Saâdet ehlinden yapan da, şekâvet ehlinden yapan da Allah’tır.” Bunun üzerine Resûlullah efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); “Ey Ebû Mürre! Acabâ senin bir tevbe etmen ve Allahü teâlâya dönmen mümkün değil mi? Cennet’e girmene kefil olurum. Söz veririm” buyurdu. Bunun üzerine şeytan; “Yâ Muhammed! İş, verilen hükme göre oldu. Kıyâmete kadar takdir edilen işler olacaktır. Seni peygamberlerin efendisi kılan, Cennet ehlinin hatibi eyleyen ve seni halkı içinden seçen ve onların arasında gözde yapan, beni de şakîlerin efendisi kılan ve Cehennem ehlinin odunu eyleyen Allahü teâlâ, bütün noksan sıfatlardan münezzehtir. Son sözümü söylüyorum ki, bu anlattıklarımın hepsi de doğrudur.”

Şeytan, insanları türlü yollarla aldatmaya ve günahlara sevk etmeye çalışır. Onun hîle ve tuzaklarından emîn olabilmek için bunların bilinmesine ihtiyaç vardır. Bu hîleler şu şekilde sıralanabilir:

1- Şehvet ve gadab şeytanın hîlelerindendir. Gadab, aklı giderir. Akıl gidince şeytanın ordusu hücûma geçer. Çocuğun elindeki oyuncak gibi, kızan kimse de şeytanın elinde eğlence olur. Ahmed bin Hanbel’in “Müsned”inde yazılı olan hadîs-i şerîfde, Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Gadab (kızgınlık) şeytandandır. Şeytan ise ateştendir. Su, ateşi söndürür. Sizden birisi kızdığı zaman abdest alsın.”

Hadîs âlimlerinden Amr bin Mürre (rahmetullahi aleyh) buyurdu ki: “Şeytan der ki: “İnsan kızdığı zaman ben yanına yaklaşırım, sevindiği zaman da kalbine vesvese veririm. Kendini kontrol etmezse, elimden nasıl kurtulur.”

2- İkinci hîle ve tuzağı hased ve hırstır. Kul bir şeye karşı hırslandığı zaman, hakkı görmez ve hakîkati duymaz. Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); “Bir şeyi (aşırı) sevmen, seni sağır ve kör eder.” buyurmuştur.

3- Helâl olsa bile doyuncaya kadar yemek yemekdir. Çünkü, insan doyuncaya kadar yeyince şeytanın silâhı olan şehveti kuvvetlenir. Rivâyet edilir ki: İblis, Yahyâ aleyhisselâma elinde çeşitli çengeller olduğu hâlde geldi. Yahyâ aleyhisselâm çengelleri görünce şeytana; “Bu çengeller nedir?” diye sordu. Şeytân; “Bunlar şehvetlerdir. Âdemoğlunu bunlara asar ve bunlarla aldatırım” cevâbını verdi. Yahyâ aleyhisselâm; “Beni hiç aldattın mı? Bana da hiç çengel vurabilir misin?” deyince, Şeytan; “Evet, karnını iyice doyurduğun zaman, namaz ve Allah’ı anmakta sana da ağırlık veririm” dedi. Bunun üzerine Yahyâ aleyhisselâm; “O hâlde ben de aslâ karnımı doyurmayacağım” deyince, şeytan; “Ben de artık kimseye öğüt vermeyeceğim” dedi.

4- Süslenme sevgisidir. Şeytan insanın gönlünde ev, mobilya, elbise ile süslenme sevgisini görünce, o kimsenin kalbine yerleşir. İnsanı ev ve geniş binâlar yaptırmaya, evin kapı ve bacasının süsüne, binek vâsıtaları ve elbiselerle süslenmeğe teşvik eder. Ömrü boyunca onlara bağlar.

5- Tamâdır. Dünyâ lezzetlerini haram yollardan aramağa tamâ denir. Tamâın en kötüsü, insanlardan beklemektir. Kibre, ucba sebeb olan “nafile” ibâdetleri ve âhıreti unutturan “mübâh”ları yapmak da tamâ olur. Tamâın zıddına, aksine tefviz denir. Tefviz, helâl ve faydalı şeyleri kazanmağa çalışıp da, bunlara kavuşmağı Allahü teâlâdan beklemektir. Tamâ kalbe yerleşince şeytan o kimseye tamâ ettiği şeyleri çeşitli hîlelerle sevdirir. O dereceye varır ki tamâ ettiği şey onun mâbûdu olur.

6- Acele ettirmek de şeytanın hîlelerindendir. Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); “Acele şeytandan, teenni (acele etmemek) ise Allah’tandır” buyurdu. Çünkü, iş, anlayıp bildikten sonra yapılmalıdır. Anlayıp bilmek için de düşünmek gerekir. Acele ise bunlara mânidir. Şeytan vesvese vererek işin acele olmasını ister.

7- Şeytanın hîlelerinden birisi de dünyâ malıdır. İhtiyaçtan fazla toplanıp, Allah rızâsı için sarf edilmeyen mal ve servet, şeytanın merkezidir. Yalnız yetecek kadar dünyâlık toplayan kimsenin kalbinde bir şey yoktur. Hadîs-i şerîflerde; “Mü’minin Allah indinde kıymeti, topladığı dünyâlık kadar azalır” ve “Dünyâ sevgisi arttıkça, âhırete olan zararı da artar. Âhıret sevgisi arttıkça, dünyânın ona zararı azalır” buyuruldu. Hazret-i Ali diyor ki; Dünyâ ile âhıret, şark ile garb gibidir. Birine yaklaşan, diğerinden uzaklaşır.” Hadîs-i şerîflerde; “Dünyâlık peşinde koşmak, su üzerinde yürümeye benzer. Bunun ayaklarının ıslanmaması mümkün müdür? İslâmiyete uymaya mâni olan şeylere dünyâ denir” ve “Allahü teâlâ bir kulunu severse, onu dünyâda zâhid, ahirette râgıp yapar. Ayıplarını ona bildirir.” ve “Dünyâlık arayanın buna kavuşması güçtür. Âhıreti arayanın buna kavuşması, kolaydır” ve “Dünyâlığa düşkün olmak, hatâların başıdır” buyuruldu.

8- Cimrilik ve fakir olma korkusu. Bu korku; insanı, Allah rızâsı için fakir ve ihtiyaç sâhiplerine yardım etmekten alıkor ve mal biriktirmeye sevk eder. Bakara sûresi 268. âyet-i kerîmede meâlen; “Şeytan sizi fakir olacaksınız diye korkutur. Size cimriliği emr eder. Allah ise kendisinden mağfiret ve fazl vâd ediyor” buyuruldu.

9- Kendi görüş ve düşüncelerini beğenmek sûretiyle hasımlarına karşı kin tutmak da şeytanın hîlelerindendir. Bu hâl, günahkâr kimseleri olduğu gibi âbid kimseleri de helâke sürükler. Zîrâ insanlarda kusur aramakla uğraşmak kötü huylardandır. Şeytan, insana bu yaptığı işin güzel bir şey olduğunu yerleştirir. Bu kimsenin bütün gayretini, doğru olsun, yanlış olsun; kendi görüş ve düşüncesinin haklı olduğunu isbât etmeğe sevk eder. O kimse çoğu kere din nâmına gayret sarf ettiğini sanarak kendini sevinç ve neşe içinde bulur. Hâlbuki şeytanın hîlesine aldandığını bilmez.

10- Câhil kimseleri Allahü teâlânın zât ve sıfatları husûsunda düşünmeğe sevk etmek ve şüpheye düşürmekdir. Şeytan, câhil kimselerin hatırına hayâlî şeyler getirir. O kimse bu düşünceleri sebebiyle ya bid’at ehli veya îmânsız olur. Aklı ve zekâsıyla bir şey anladığını sanır.

Hazret-i Âişe’nin rivâyet ettiği hadîs-i şerîfde Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Şeytan birinize gelir vesvese vererek; “Seni kim yarattı?” diye sorar. O kimse; “Allahü teâlâ yarattı” deyince, Şeytan; “Allah’ı kim yarattı?” der. Sizden biriniz böyle bir suâlle karşılaştığınız zaman; “Allah ve Resûlüne îmân ettim” desin. Zirâ bu, şeytanı uzaklaştırır.” İlmi olmayanın Allahü teâlâ ve dînin ince bilgilerinden konuşması, kendisini bilmediği yerden küfre götürebilir. Bu tıpkı yüzme bilmeyen kişinin denize girmesine benzer.

11- Sû-i zan etmektir: Bir mü’mini, günahkâr sanmak, onun hakkında kötü düşünmektir. Allahü teâlâ Hucurât sûresinin 12. âyetinde meâlen; “Ey îmân edenler! Sû-i zan etmekten kendinizi koruyunuz! Zan etmenin bâzısı günahtır” buyurdu. Hadîs-i şerîfde; “Sû-i zan etmeyiniz. Sû-i zan, yanlış karar vermeye sebep olur. İnsanların gizli şeylerini araştırmayınız, kusurlarını görmeyiniz; münâkaşa, hased ve birbirinize düşmanlık etmeyiniz; birbirinizi çekiştirmeyiniz kardeş gibi sevişiniz. Müslüman,  müslümanın kardeşidir. Ona zulüm değil, yardım eder ve onu, kendinden aşağı görmez” buyuruldu.

Kim bir zan ile başkasının kötülüğüne hükmederse, şeytan bu kimseyi o kişinin aleyhinde gıybet etmeye ve kötü düşünmeye sevk eder. Bu sebeple o kimsenin hakkına riâyet etmemiş olur. Ona ikrâmda kusur eder; hakâretle bakar, kendini ondan hayırlı görür ve bu düşünceleri helâkine sebep olur.

Bunun için dînimiz sû-i zanna sebep olacak hareketlerden ve yerlerden uzak olmayı emretmiştir. Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem); “Töhmet yerlerinden kaçınınız!” buyurmuştur.

Ali bin Hüseyn’den (radıyallahü anh) rivâyet edildi. Safiyye binti Huyey bin Ahtâb haber verdi: Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) mescidde îtikafda olduğunu öğrendim. O’nu ziyâret edip, bir müddet konuştuktan sonra ayrılmak üzere kalktım. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) beni kapıya kadar yolcu etti. Tam o sırada Ensârdan 2kişi oradan geçiyordu. Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara seslendi: “Bu (zevcem) Safiyye binti Huyey’dir” buyurdu. O 2 kimse de; “Yâ Resûlallah (sallallahü aleyhi ve sellem)! Senin hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyoruz” dediler. Bunun üzerine Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) “Kanın bedende dolaştığı gibi şeytan da insana hulûl eder. Size vesvese vereceğinden korktum da vaziyeti izâh ettim.” buyurdu.

12- İbâdetlerde ve abdestte şüpheye düşürür. İslâm âlimleri buyurdular ki; “Şeytan, âdemoğlunu günah işlemeye sürükler; yaptıramazsa aldatıp, azar azar kötülüğe yaklaştırmak için, nasîhatta bulunur, başarılı olamazsa, bid’atlere düşürmek için çok gayret sarfeder. Yine muvaffak olamazsa, ona bir helâli haram, bir haramı de helâl saydırmak için uğraşır. Bunda da muvaffak olamazsa, abdestinde yaklaşmak ister. Onu, abdestinde, namazında ve orucunda şüpheye düşürmeye çalışır.”

Buraya kadar şeytanın insanları aldatma yollarından ve hîlelerinden bâzıları yazıldı. Çünkü insanın yapmış olduğu her kötü işte şeytanın hîle ve vesvesesi vardır. Bu hîle ve tuzaklarla ilgili daha geniş bilgi, İslâm âlimlerinin asırlardır yazdıkları kıymetli kitaplarında mevcuttur.

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler