Sual: Bir kimse borçlusunu kumar masasında görse, önünde kazandığı paraları alacağına mahsuben alsa câiz olur mu?

Cevap: İçinde kendi parası da olduğu ve mülk-i habis olduğu için alabilir. Kaldı ki, dârülharbde harbîlerden rızâsı ile mal çekmek câizdir.

 

Sual: Bir Müslümanın kâfirlere domuz eti ve şarap satması caiz midir?

Cevap: Dârülislâmda müslümana ve kâfire domuz eti, leş, şarap satamaz. Çünkü Müslüman için bunlar mal değildir. Dârülharbde bunları kâfire satmak İmam Ebu Hanife’ye göre câiz ise de, iş haline getirmek müslümana yakışmaz.

 

Sual: Araba çarpıp öldürdüğü adama mahkeme tazminat hükmetti. Nasıl paylaşılır?

Cevap: Dârülharbde yaşayan bir müslüman bir başka müslümanı amden veya hatâen öldürse, kendisine ne kısas, ne diyet gerekir. İmameyn ve üç mezhebe göre diyet verir. Bu kavle göre diyeti almak câiz olur. İmam Şâfiî’ye göre de kısas veya diyet ile mes’uldür. (İbn Âbidîn, Müstemenin hükümleri babının sonu.) Alınan diyet şer’î vârislerine ait olup, ferâiz ahkâmına göre tevzi olunur.

 

Sual: Bakkallarda akıllı, fakat bâliğ olmamış çocuklara şeker, çikolata gibi satışlar yapmakta bugün için zaruret var mıdır? Yahut yapmazsa fitneye sebebiyet verir mi?

Cevap: Bülûğa ermemiş akıllı çocuğa pirinç, ekmek gibi şeyleri bakkalın satmasında mahzur yoktur. Velisinin gönderdiğine delâlet eder. Ama şeker, çikolata gibi şeyler alıyorsa satılmaz. Çünki bunları kendisinin kendi malından aldığı anlaşılır ve velisinin izninin olmadığına delâlet eder. Ama velisi telefonla veya imzalı pusula yazarak iznini beyan etmişse veya önceden “Bu çocuk ne alırsa satabilirsin!” diye umumî izin vermişse olur. Gelen çocuğu reddetmek her zaman mümkün olamayacağı için, dârülharbde bey ve şiraya uymadan alışveriş yapmak İmam Ebu Hanîfe ve İmam Muhammed’e göre câiz olduğundan, bu zamanda böyleleri ile bu gibi alış-veriş yapmak ihtiyaç hâlinde câiz olabilir.

 

Sual: Tefecilerin yaptıkları iki iş meşhurdur. Birincisi, belli miktar alacağı, alacaklıdan daha düşük fiyata satın alıp, bunların tahsilâtını yapmak; ikincisi, ödünç verip, vâdesinde fâizi ile almaktır. Bu şartlarda tefeci avukatı olmak câiz midir? Bazı büyük şirketler sadece birincisini yapıyorlar. Bunların avukatlığını yapmak câiz midir? Yanında çalışılan avukat bu tip işlerin takibatını yaparsa, bu işleri takip etmek câiz midir? Tefeci avukatlığı yapan bir avukat, ben mümkün mertebe borçlunun menfaatine davranmağa, borçlunun hukukunu korumağa çalışıyorum. Halbuki benim yerimde bir başkası olsa, borçluyu ezecek, diyor. Bu niyetle tefeci avukatlığı yapmak câiz midir?

Cevap: Bunların hepsi İmam Ebu Hanife ve İmam Muhammed’e göre dârülharbde câiz olmakla beraber kazancı tayyib değildir. Mamafih bu niyetle belki kazancı da tayyib hâle gelir.

 

Sual: Bankanın avukatlığını yapan, bankanın meşru olmayan işlerinin takibini yapabilir mi?

Cevap: Bankaların bütün muameleleri gayrımeşru değildir. Kaldı ki böyle olanların bazısına da İmam Ebu Hanife ve İmam Muhammed dârülharbde cevaz vermektedir. Bu kavle göre yapabilir. İbni Abidin, meşru olmayan verginin topanmasında çalışmaya cevaz vermektedir.

 

Sual: Gayri müslim memlekette de kanunlara uymak gerektiğinden, hız sınırını geçmek, yaya iken yol boş olsa bile yayalar için kırmızı ışık yanarken geçmek günah olur mu?

Cevap: Trafik ve sigara içme yasağı gibi kaideler örfe girer. Örf, insanların doğru ve güzel gördüğü kaideler demektir. İslâmiyette dört delilden sonra gelen bir delildir. Kur’an-ı kerimde örfe uymak emrolunuyor. Hadis-i şerifte “Müminlerin beğendiği şeyi, Allah da beğenir” buyuruluyor. Dârülislâmda da, dârülharbde de dine ve kanunlara uymak mecburidir. Uyulmazsa günah olur. Yol boş iken kırmızı ışıkta dikkatle geçmek, belki dinen mahzurlu değil ise de, Amerika ve benzeri ülkelerde cezaya sebebiyet verebilir. Müslümanın zarar vermesi ve zarara uğraması câiz değildir.

 

Sual: Güvenlik görevlilerinin cuma namazına gidememesi hakkında bilgi verir misiniz?

Cevap: Özür sebebiyle gitmemek dârülharbde câizdir. Dârülislâmda zâten izin verirler. Çok kritik hallerde burada da gitmemek câizdir. Cuma namazına gidemeyen öğle namazını kılar.

 

Sual: Bazı kişiler bankalara prim yatırarak ikinci emeklilik hakkı kazanıyorlar. Dinen bu özel emeklilik câiz midir?

Cevap: Garer (belirsizlik) bulunan bir muamele olduğundan dârülislâmda câiz değildir. Dârülharbde İmam Ebu Hanife ve Muhammed’e göre câizdir.

 

Sual: Teknokask, laptop gibi teknolojik mamulleri yangın, kırılma ve benzeri haller için sigortalatmak câiz midir?

Cevap: Dârülislâmda câiz değildir. Dârülharbde İmam Ebu Hanife ve Muhammed’e göre kazâ sigortası yapmak ve yaptırmak câizdir.

 

Sual: Günümüz dünyasında vakıf malları hususiyetini yitirdi mi, alınıp satılabilir mi?

Cevap: İslâm hukukuna göre vakıf malı, harap olup vakfa faydalı olacak başka bir malla değiştirmek maksadı dışında satılamaz. Şer’î manada vakıf kurmak, şimdiki kanunlara göre mümkün değildir. Bugün bir vakıf malı, vakıf maksatlarına uygun olarak kullanılıyorsa, alınıp satılamaz. Vakıf olmaktan çıkarılmış ise, gaspçının veya mürtedin elinden kurtarmak maksadıyla alınıp mülk edinilebilir ve başkasına satılabilir. Zira gâsıp, gasp etmekle habis de olsa mâlik olmuştur.

 

Sual: Osmanlı 1492’de İspanya’daki Yahudilere kucak açtığı halde, neden Müslümanlara kucak açmadı ve İspanya’yı uyarıp savaş açmadı?

Cevap: Endülüs İspanyollar tarafından işgal edilince, Yahudileri vaftiz ve kılıç arasında muhayyer bıraktı. Müslümanlar ise ilk yıllarda böyle bir baskıya maruz kalmadı. Bunlardan İspanyolların hâkimiyetinde yaşamak istemeyenleri Osmanlı gemileri arzuları üzerine Kuzey Afrika’ya taşıdı. Yahudilerin ise gidecek yeri yoktu. Osmanlı Devleti, büyük bir ileri görüşlülük ile bu zamanın güçlü ticaret ve sermaye erbabını Osmanlı ülkesine getirdi. İstanbul, Selânik ve İzmir’e yerleştirdi. Bunların gelişi Osmanlı ticaret ve ekonomisine çok müsbet tesir etti. Osmanlıların bu vesileyle İspanya ile savaşması o zamanın şartlarında kolay değildi.

 

Sual: Avrupa’da, çok cirolu bir bonoyu, gayrimüslime vermek günah mıdır? Türkiye’de çok cirolu çeki müslüman toptancıya vermek câiz midir?

Cevap: Avrupa veya Türkiye’de İmam Ebu Hanife ve İmam Muhammed’e göre câizdir.

 

Sual: İçki haram mı, rüşvet haram mı gibi şüphe etmek, imanı götürür deniyor. Bir kişi içki içmenin, rüşvet ve fâiz yemenin uygun olmadığını bilse, ama hükmünün haram olduğunu bilmese, yine imanı gider mi?

Cevap: Meşhur haramları bilmemek, dârülislâmda özür değildir. Şüphe ederse, hemen sorup öğrenmelidir. Dâülharbde bilmemek özürdür.

 

Sual: Milletlerarası bir konferansta Hindistan âlimlerinden Muhammed Tahir Kadri, memleketlerin darülharb ve darülislam şeklinde ayrılmasına karşı çıkarak beş kategoriye ayırıyor. Darülislam tarifinde de İslâm ahkâmının tatbik edildiği yer olarak değil; huzur ve barışın yaşandığı yer olarak izah ediyor. Günümüzdeki Birleşmiş Milletler çatısı altında bulunan bütün ülkelerin darülahd olduğunu ve bunun da darülislamla aynı olduğunu söylüyor. Bu söyledikleri muteber midir?

Cevap: Bu, modernist bir tefsirdir. İslâm hukuku, dünyayı dârülislâm ve dârülharb olarak ikiye ayrılır. Dârülislâm, İslâm hukukuna göre idare olunan memleketlerdir. Velev ki Müslümanlar az olsun. Dârülharb bunun zıddıdır. Velev ki Müslümanlar çok olsun. Tabirlerdeki İslâm (barış) ve harb insanı yanıltmamalıdır. Dârülahd, dârüssulh, dârüzzimme, dârüilbağy gibi alt kısımlara da ayrılabilir. Ama hükümleri benzer. Dârüssulh veya darülahd için ayrı hükümler vardır. Bunlar dârülharb olmakla beraber, diğerlerinden hüküm bakımından farklıdır. Dârülislam ile dârülharb arasında bir yerdedir. Osmanlılar zamanında Fransa dârüssulh idi. Eflak, Erdel, Dubrovnik dârülahd veya dârüzzimme idi. Osmanlıların son zamanlarında 1856 Paris Muahedesi’nden sonra Avrupa devletelrine bu statü tanınmış; ama bu statü arada birr bunlarla harbe engel olmamıştır. Sulh bozulabilir. Bugün kaidelere muvafık dârülislâm yoktur ki, dârüssulh veya dârülahd olsun.

 

Sual: Dârülharbin şartları nelerdir?

Cevap: Bir memleket, İslâm hukukuna göre idare olunuyorsa, yani kanunlar Kur’an-ı kerime göre ise, orası dârülislamdır. Aski takdirde dârülharbdir. (Şerhu es-Siyeri’l-Kebîr)

 

Sual: Açıkça kadın sesiyle müzik dinleyen ve bunu beğenip tavsiye eden kimselere fâsık denilebilir mi?

Cevap: Dememek lâzımdır. Bu zamanda musikinin hakiki hükmünü bilen çok azdır. Fâsık, günahı günah olarak bilip, kasden işleyen kimseye denir. Bilmemek özür ise de, öğrenmemek ayrı bir kabahattir. Günaha tesir etmez. Nitekim dârülislâmda meşhur olmayan farz ve haramları, dârülharbde meşhur farz ve haramları bile bilmemek özürdür.

 

Sual: Ulema dârülharbe mushaf götürmeyi uygun bulmamışlar. Almanya’da yaşayan ve bu mezheblere mensup müslümanlar nasıl hareket eder?
Cevap: Şir’atü’l-İslâm’da bu hükmün illeti bildiriliyor: Çok kere istihfaf ve hakarete maruz kalır” diyor. Şu halde, eğer böyle bir hafife alma ve hakaret yoksa, götürmek caiz olur. Bugün müslümanların ekseriyette yaşadığı yerlerin hemen hepsi dârülharbdir.

 

Sual: Gayrımüslim memlekette de kanunlara uymak gerektiğinden, hız sınırını geçmek, yaya iken yol boş olsa bile yayalar için kırmızı ışık yanarken geçmek haram mı olur?

Cevap: Trafik ve benzeri kaideler örfe girer. Örf, insanların doğru ve güzel gördüğü kaideler demektir. İslâm hukukunda dört delilden sonra gelen bir delildir. Trafik kaideleri âyet ve hadîslere dayanmaz ama İslâm devletinde kanunla tanzim edilir. Bu kaideler, sâlim aklın icabı ve mahsulüdür. Dünyanın her yerinde insanlar bu kaideleri bulup tatbik ederler. Dârülislâmda da, dârülharbde de örfe uymak mecburîdir. Uyulmazsa günah olur. Zaten her yerde kanunlara uymak şarttır. Aksi takdirde insan zarara uğrar. Kendisini tehlikeye atmak ve zarara uğramak dinen câiz değildir. Yol boş iken kırmızı ışıkta geçmek, mahzurlu değil ise de, bu bile Amerika ve benzeri ülkelerde cezaya sebebiyet verebilir.

 

Sual: Dârülislâm olma hususunda farklı içtihatlar var. Meselâ İmam-ı Azam hazretleri bu mevzuda üç şart ararken, İmamı Ebu Yusuf hazretleri tek şart aramıştır. Buna mukabil İmam-ı Şâfiî ve Ebussuud Efendi’nin bir gün dârülislâm olan memleket dârülislâm devam eder istikametinde fetvalarını duyduk. İnsan bulunduğu şarta göre bu kavillerden herhangi birini tercih etme ehliyetini hâiz midir? Meselâ İngiltere gibi İslâmiyetin hiç hükmetmemiş olduğu bir yer ile Türkiye gibi geçmişi dârülislâm olan ve çoğunluğunu müslümanların teşkil ettiği bir ülkeye bu fetvâlardan biri daha uygundur denilebilir mi? Bugün bu kavillerden birini tercih edenler neyi esas alarak bunu yapıyorlar? Bir de dârülislâm ve dârülharb dışında “dârülsulh” diye bir mefhum var mıdır? Varsa nedir?

Cevap: İmamlar arasında bu hususta ihtilaf var gibi görünüyorsa da, aslı böyle değildir. Bir memlekette ahkâm-ı İslâmiyye kanun olarak tatbik edilmiyorsa, orası dârülharbdir. Bütün mezheblere göre de böyledir. İmam Şâfiî’nin ictihadı arazi mülkiyeti bakımındandır. İmam Nevevi böyle izah ediyor. Mezhebde tercih ehli âlim olmayan, mezhebin veya mezheblerin kavilleri arasında tercih yapamaz. Ancak zaruret sebebiyle başka kavil veya mezheb tatbik edilebilir. Dârüssulh, dârülislâm ile anlaşma hâlindeki memleketlere denir. Asr-ı saadette Eyle ülkesi, Osmanlılar zamanında meselâ Fransa böyle idi.

 

Sual: Günümüzde para bankada durunca değeri ölüyor. Değerini korumak için fâiz alınıyor. Paranın hem değerini korumak, hem de fâiz yememek mümkün müdür? Altına yatırılabilir mi? Ya da kredi alındığı zaman, fâizden kurtulabilmek için bankaların kırtasiye adı altında aldıkları para fâiz sayılır mı?

Cevap: Para altına göre değerlendirilir. Paranın altın karşısındaki değer kaybı borçludan istenebilir. Bu bakımdan bankaların fâiz adıyla ödediği mikdar, bunun bazen altında bile olabiliyor. Bu sebeple bankaya para yatırıp fâiz almak, bu çerçevede câiz olmaktadır. Altına yatırmak daha iyi ve uzun vadede kârlıdır. Kaldı ki dârülharbde bankaya para yatırıp fâiz almak İmam Ebu Hanife ve Muhammed’e göre câizdir. Ancak fâizle kredi almak câiz değildir. Muamele masrafı adı altında alınırsa, câiz olabilir.

 

Sual: Dayanışmalı tüketici topluluğu oluşturulan bir sistemde gayrimüslim olan iki kişi sisteme katılsa ve anlaşmalı marketten içki ya da domuz eti alsa, bu alış satıştan elde edilen ve firmadan alınan indirim bedeli tüketiciler arasında paylaşılsa caiz olur mu?

Cevap: Dârülharbde, yani İslâm hukukuna göre idare olunmayan memleketlerde, İmam Ebu Hanife ve İmam Muhammed’e göre caizdir.

 

Sual: Türkiye’de İslâmî banka adı altında iş yapan müesseselerin yaptıkları işler ne kadar İslâm hukukuna uygundur? Kâr payı denilen şey tam olarak nedir? Fâizden farklı olduğunu söylüyorlar; ancak nihayetinde kredi verip bunun fâizini alarak buradan kazandıkları parayı kar payı diye dağıtıyorlar. Dârülharbdeki vaziyet nedir?

Cevap: Bu müesseseler bildiğimiz kadarıyla kendilerine yatırılan mevzuatı, para getiren işlerde kullanıyor; muamele ve müdarebe yoluyla nemalandırıyor. Fâizle kredi vermiyor. Bundan elde ettiği kârı da mudilere dağıtıyor. Yaptığı bu iş meşrudur. Fâize benzese de aynı değildir. Dârülharbde bankaya para yatırıp fâiz almak İmam Ebu Hanife ve İmam Muhammed’e göre câizdir. Ama fâizle para çekmek câiz değildir.

 

Sual: Almanya’da ganyan bâyii, iddaa bâyii, kumarhane açmak, fâizle para verip bankerlik yapmak câiz midir?

Cevap: Bu işler müslümanın menfaatine olduğu için Almanya’da caiz ise de, müslümana yakışmaz.

 

Sual: Bir cevabınızda: Ahkâm-ı İslâmiye’nin tatbik olunmadığı Almanya, Fransa gibi memleketlerde, gerek oradaki gayrımüslimlerle, gerekse birbirleriyle olan muamelattaki münasebetlerinde ahkâm-ı İslâmiye’ye uymamaları, fâsid akid yapmaları, karşı taraftan fâiz almaları câizdir. Merak ettiğim, bu cevaz, fâiz ve zarar dışında bütün hususlarda mıdır ve bâtıl satışlar dâhil midir?

Cevap: Fâiz ve fâsid satışlar böyledir. Bâtıl satışların da böyle olduğu Fethü’l-kadir’de yazılır.

 

Sual: Dârülharpteki kadınların câriye olarak vaty edilmesi câiz midir? Meselâ yurtdışındaki Alman kadınlarla vaty câiz olur mu?

Cevap: Ne dârülharbdeki gayrımüslim kadınlar, ne de dârülharb veya dârülislâmda dinin emirlerini yerine getirmeyen kadınlar câriyedir. Bunların bu sebeple câriye hükmünde olduğunu, bu sebeple kollarına ve saçına şehvetsiz bakmanın câiz olacağını söyleyen âlimler vardır. Çünki bu kadınlar saçlarını kollarını kendi istekleriyle açmış ve başkalarının bakmasına da razı gelmiştir. kocaları, babaları da bundan şikâyetçi değildir. Câriye’nin başka kadınlara ve erkeklere göre avret yeri, Hanefî’ye göre, göbek ile diz kapağı arasından başka, göğüs, karnı ve sırtıdır. Mâlikî ve Şâfiî mezhebi ile Ahmed bin Hanbel’in bir kavline göre göbekle diz kapağı arasıdır. Ahmed bin Hanbel’in diğer kavline göre yalnız sev’eteyn, yani  önü ve arkasıdır. Yani bir kadın veya erkek, cariyenin avret yeri dışında kalan yerlerine şehvetsiz bakabilir. Câriye olmak başkadır; câriye hükmünde olmak başkadır. Bunların vaty edilebileceğini düşünmek veya söylemek çok yanlıştır. Bir kimsede kölelik statüsünün teşekkülü için dârülislâm, meşru cihad, esaret ve halife-i müslimîn bulunması şarttır. Müslüman, ancak kendi mülkü olan Müslüman veya ehl-i kitap câriyesi ile vaty edebilir.

 

Sual: İslâm’ın ilk döneminde olduğu gibi, günümüzde de cariyelik var mıdır?

Cevap: Yoktur. Köle veya câriye statüsünün kurulması için, dârülislâm, halife-i müslimîn ve meşru cihad olmalı; yahud eskiden kalma köle ve câriyeler miras olarak intikal etmelidir.

 

Sual: Trafik kaidelerine uymamak günah mıdır? Trafik kazâsındaki ölüm yahut yaralanmadan dolayı tazminat almak câiz midir? Diyet veya tazminatın miktarı ne kadardır?

Cevap: Trafik kaideleri örfe girer. Uymak vâcibdir. Dârülharbde, hata benzeri adam öldürmenin cezası Hanefî mezhebinde yalnızca keffarettir. Diyet gerekmez. Diğer üç mezhebde ise diyet ödenir. Tazminatı bu üç mezhebe göre almak ve vermek câiz olur.

 

Sual: Binaların altında bulunan mescitlerde cuma namazı kılınabilir mi? Karşımızda bulunan bir sitenin mescidinde, müftülüğün verdiği bir imamla cuma namazı kılıyoruz. Bir arkadaşımız câmide ve kalabalık yerde kılmamız gerektiğini söyleyip kendisi gelmiyor?

Cevap: Umumi izin varsa, yani isteyen herkes gelebiliyorsa kılınır. Müslümanlar toplanıp her yerde Cuma kılabilir. Dârülislâmda halifenin izni lâzımdır. Dârülharbde ise Müslümanların toplanması kâfidir.

 

Sual: Güvenlik görevlilerinin cuma namazına gidememesi hakkında bilgi verir misiniz?

Cevap: Dârülharbde nafakasından olacaksa, gitmeyebilir. Öğleni kılar.

 

Sual: Dârulharbde gayrimüslimlere içki satmak câiz midir?

Cevap: Bazı âlimlere göre câizdir. Şarap dışındakileri satmak ittifakla câizdir (İbni Abidin).

 

Sual: Yılan derisi ticareti yapmak câiz midir?

Cevap: Müslüman olmayanlara satmak dârülharbde câizdir. Bazı âlimlere göre dârülislâmda da câizdir.

 

Sual: % 100 anapara korumalı altın ve petrol yatırım fonu almak caiz midir?

Cevap: Dârülharbde İmam Ebu Hanife ve Muhammed’e göre câizdir.

 

Sual: Fudayl bin İyad hazretlerinin “Bid’at sahibini gördüğünde yolunu değiştir” gibi sözlerini ana yola te’vil etmek gerekli midir?

Cevap: Dârülislâmda böyle yapılırsa, bid’at sahibi uyanır, niye bana böyle yapıyorlar der, umulur ki kendindi ıslah eder. Dârülharbde veya fitne zamanında bu mümkün değildir. Yine de bid’at sahibinden kaçmalıdır ki kendisine zararı olmasın.

 

Sual: Vadeli hesaptaki para, vadesiz paraya aktarılınca, tüm para mülk-i habis olur mu?

Cevap: Dârülislâmda, fâizin yattığı ilk hesab mülk-i habis olur.

 

Sual: Açıkça küfr olan bir şey için, acaba küfr müdür diye düşünmek, yani bilmemek küfr olur mu?

Cevap: Dârülharbde açıkça küfr olan meşhur şeyleri bile bilmemek özürdür. Dârülislâmda ise, inanç ve amel hususundaki meşhur farzları bilmemek özür değildir. Bilmediği bir şey ile karşılaşınca, “Doğrusu nasıl ise öyle inandım” deyip geçmek gerekir.

 

Sual: Fıkıh kitaplarında namazı devlet reisi veya vâlinin izni ile kılmak, Cuma namazının eda şartı olarak sayılıyor. Bu hüküm şeriat devleti için mi geçerlidir?

Cevap: Darülislamda, yani İslâm hukukuna göre idare olunan yerlerde Cuma namazı kılmak farzdır. Bunu halife veya bunun izin verdiği kimse (imam-hatib) kıldırır. Bugün için halife olmayan yerlerde, cuma namazı Hanefî mezhebine göre farz olmamaktadır. Ama Müslümanlar toplanıp bir imamın arkasında Cuma kılarlarsa, sahih ve buna uymak caiz olur.

 

Sual: Buradaki insanların bazıları ülkelerindeki sistemin tağutî olduğunu, mahkemeye başvurmanın tağuta muhakeme olduğunu, askerlik, polislik, mektebe gitmek ve rey kullanmak gibi hususların şirke sebebiyet vereceğini söylüyorlar. Doğru mudur?

Cevap: Müslüman hangi sistemde olursa olsun hakkını korumak zorundadır. Bunun yolu da mahkemeye müracaattir. Sistemin şer’î olup olmaması, o müslümanın kabahati değildir. Polislik, mektebe gitmek, rey kullanmak, din ve millete hizmet için yapılabilir. Bu niyet ile yapılırsa, şirk veya günah olmak şöyle dursun, sevab bile kazanılır. Bozuk düzeni beğenmek başkadır; bu düzende işini yürütmek başkadır. Kur’an-ı kerimde anlatıldığı üzere, Yusuf aleyhisselâm firavundan maliye nâzırlığını istedi. Âyet-i kerimelere kendi kafasına göre mânâ vermek veya Arap âlemindeki reformist ve dinî malumatı zayıf gazeteci ve yazarların ağzıyla konuşmak doğru değildir. Bu, Müslüman âleminin güçlenmesini istemeyen bir kesim tarafından ortaya atılıyor olsa gerektir.

 

Sual: Ahlâk kitaplarında vazifeden istifa etmek caiz değildir yazılıdır. Burada kastedilen vazife, polislik, öğretmenlik gibi meslekler midir, yoksa her türlü meslekten istifamı kastediliyor? Hangi hallerde istifa etmek caizdir?

Cevap: Riyâdü’n-Nâsıhîn’de diyor ki: “Kesbin (kazancın) beşinci yolu, hizmettir. Yusuf aleyhisselâm, Enbiyâ-i ulil-emri vel-ebsârdan olduğu halde, kulların sıkıntıda olduğunu görüp, hükûmet reisi kâfir olduğu halde, ona giderek vazife istedi. Böylece, insanlara hizmet etti. O halde, kullara hizmet edeceğini bilen ve bunu kendinden başka yapacak kimsenin bulunmadığını gören, bu vazifeye bir zâlimin geçmesini önlemek ve müslümanlara hizmet etmek için, kâfir olan âmirden bile vazife istemelidir. Münhal imamlığı, müftülüğü, vâizliği, öğretmenliği, polisliği istidâ, yani taleb etmelidir. Bir iyilik yapamasa da, hiç olmazsa, müslümanların zararına çalışmayı önlemek de ibâdet olur. Vazifeden istifâ etmek de, bunun için câiz değildir.” Bu bakımdan, ayrıldığı takdirde insanların zarara uğrayacağı veya daha kötü birisinin gelip insanlara kötülük yapacağı yukarıda sayılan hallerde vazifeden ayrılmak uygun değildir. Her iş böyle değildir.

 

Sual: Dârülislâmda meşhur din bilgilerini bilmemek özür olmadığına göre, meselâ cinnin varlığından veya rüşvetin haram olduğundan haberi olmayan câhil bir kimse küfre düşmüş olur mu?

Cevap: Haramları bilmemek değil, bilince inanmamak küfrdür. Dârülharbde meşhur farz ve haramları bile bilmeden işlerse mesul olmaz. Dârülislâmda meşhur olmayan farz ve haramları bilmez ve işlerse mesul olmaz. Dârülislâmda meşhur farz ve haramları bilmemek özür değildir. Yani bilmeden işlese bile mesul olur. Ama inkâr etmedikçe küfre düşmüş sayılmaz. Çünki halk arasında öyle kimseler vardır ki, rüşvetin ne olduğunu bile bilmez. Kelâm kitaplarında Kur’an-ı kerime topluca iman etmek kâfidir, der. Dinin esasları amentüde bildirilmiştir. Bunu bilip iman etmek, mümin olmak için kâfidir. Tafsilat bilmek, imanlı sayılmak için lâzım değildir. Öğrenme imkânı olup da öğrenmemek yerine göre günah veya mekruhtur.

 

Sual: Yurt dışında çalışan birisini işyeri çalıştığı saat üzerinden daha aşağı mikdarda sigorta yapıyor ve maaşı az gözüküyor. Böylece işçinin devletten yardım alma hakkı doğuyor. Bu yardımı almak uygun mudur?

Cevap: Düşük sigorta yapılmasından doğan farkı işyerinin ödemesi lâzımdır. Bu devletin borcu değildir. İşyerinin borcudur. Çünki işçi ile işyerinin anlaşması maaş+sigorta ödeme bedeli üzerindendir. Dârülharbde bile olsa, kandırarak bir kâfirden mal çekmek câiz değildir. Ancak anladığım kadarıyla devlet bu gibi hususlarda tolerans gösteriyor. Bir başka husus, eğer devlet o vatandaştan hakkı olmayan bazı şeyler (haksız vergi veya ceza gibi) tahsil etmişse, o zaman şahsın devletten alacağı doğar. Bu kadar mikdarı alabilir. Müslüman nerede bulunursa bulunsun İslâmiyetin güzel ahlâkının numunesi olmak mecburiyetindedir. Hele kanunlara uymamak, hele bir de neticede ceza doğuyorsa, caiz değildir. İşyerini şikâyet etmelidir.

 

Sual: Mısır’a giren Osmanlı askeri, harp esnasında Müslüman Mısır halkından esir alıp köle edebilir mi?

Cevap: Kölelik, harbde esir alınan gayrımüslimler için bahis mevzuudur. Esir alınmadan evvel Müslüman olan, kölelikten, öldürülmekten ve fidye karşılığı iade edilmekten kurtulur. Esir alındıktan sonra Müslüman olan, öldürülmekten ve fidye karşılığı iade edilmekten kurtulur ise de, kölelikten kurtulamaz.

 

Sual: Anayasası İslam Hukuku üzerine inşa edilen bir demokratik sistem sizce bugün mümkün müdür? Mesela, yemekhanede rakı içen bir Müslümana had cezası verilir mi?

Cevap: Demokrasi, tam mânâsıyla İslâmî bir sistem değildir. İslâm hukuku bütün aksamıyla tatbik edilecek olsa, demokrasi ile çatışır. İslâm hukukunda, halife seçimle gelir. Adaylar farklı görüşlere (partilere) mensup olabilir. Farklı programları müdafaa edebilir. Ama seçilince ölene kadar kalır. Seçimle gelen meclis kanun hazırlayabilir. Ama bu kanunlar şer’î hukuka aykırı olamaz. Şer’î hukuku, halkın tamamı bir araya gelse, değiştiremez. Devlet dinin yayılması ve tatbikine nezaret eder. Dinin emirlerini gerekirse zorla infaz eder. Bu bakımdan İslâm demokrasisi denildiği zaman, modern demokrasilerden farklı bir yerde durur. Had cezalarının tatbiki çok sıkı esaslara tâbidir. İslâm devletinde müslümana içki satışı ve servisi mümkün değildir. Nitekim bugün bazı Arap ülkelerinde içki satışı hususî dükkânlarda ve yalnızca gayrımüslimlere yapılır. Lokantalarda da içki servisi için gayrımüslim olmak şarttır. Ama evinde içki içen birisini de devlet takip etmez.

 

Sual: Bir müslüman kız, Almanya’da bir Hıristiyan ile veya başka dinden yahud ateist biriyle evlenip ayrılsa, bu kadının dinen hükmü nedir?

Cevap: Müslüman erkeğin, Ehl-i Kitab (Yahudi ve Hıristiyan) bir kadınla evlenmesi mekruh olmakla beraber sahihtir. Müslüman bir kızın veya kadının, Ehl-i Kitab bile olsa, Müslüman olmayan bir erkekle evlenmesi câiz değildir. Hatta bu husus âyet-i kerime ile sâbit olduğundan, bu kız/kadın evlenmeye niyet edip karar verdiği anda mürted olur, İslâmiyetten çıkar. Sonra pişman olup tövbe ederse, imanını tazeleyebilir, ama o erkekle evli kalamaz. Bu erkek nikâhtan evvel Müslüman olursa, mesele yoktur. Evlendikten sonra Müslüman olursa, kadının yine tövbe edip imanını tazelemesi gerekir. Bu kadın dârülharbde yaşıyor ve bu hükmü bilmiyorsa, imanı gitmez. Ama nikâhı aslâ sahih olmaz. Zinâ günahına girmese bile, Müslüman olduğu halde bu hükümleri öğrenmediği için bunu öğrenmediği için günahkâr sayılır. Çünki dârülharbde farz ve haramları bilmemek özürdür.

 

Sual: Bir Müslümanın dârülharbdeki kanunlara uymasının İslâmiyetteki delilleri nedir? Dârülharbdeki müslüman cemaatler veya muhterem bir âlim cihad ilan edebilir mi? İslâmiyetin mukaddesatına tecavüz vâki olduğunda, müslüman nasıl reaksiyon vermelidir? Sadece ekonomik sebebe binaen bir dârülharb ülkesine gidip yerleşmek câiz midir?

Cevap: Müslümanların hâkim olduğu ve İslâm kanunlarının cari bulunduğu yere dârülislâm denir. Bunun hilafı dârülharbdir. Dârülharbde kaide itibarıyla Müslümanlar yaşamaz. Ancak gayrımüslimler Müslümanların dinine, canına, malına saygı gösteriyorsa, burada yaşamak caiz olur. Ulemâ, zaruretsiz gayrımüslim memleketine yerleşmeye cevaz vermemiştir. Ticaret ve sair maksatlarla gidilebilir. Bir müslümanın memleketi dârülharbe dönüşmüşse, canına, dinine, malına saldırılmıyorsa orada yaşamaya devam edebilir. Cihadı devlet yapar. Halife-i müslimîn ilan eder. Ferdler, cemiyetler yahud âlimler cihad ilan edemez. Cihad için güçlü bir hazine ve talimli bir ordu lazımdır. Düşman güçlü ise, harb değil sulh yapılır. Müslümanın dinine saldırıldığı zaman, âlimler dil ile emr-i maruf yapar. Avam (halk) bunlara destek olur. Bu mümkün değilse orada fitne var demektir. Susup oturmayı, fitnelere karışmamayı hadis-i şerifler emreder. Yoksa daha büyük fitneler zuhur eder ve müslümanlar sıkıntı çeker. Kudsiyata hakaret edildiğinde, kanunî yollardan hak aranır. Mümkün değilse kenara çekilinir, karşılık verilmez. Ferdlerin cihadı, emr-i maruf ve nehy-i münkerdir ki hadis-i şeriflerle çerçevesi çizilmiştir. Hazret-i Peygamber’in Mekke devri, dârülharbde yaşayan Müslümanların nasıl davranması gerektiğine en güzel numunedir. Bu hususlar siyer kitaplarında tafsilatlı ve delilli anlatılmıştır.

 

Sual: Dârülharbdeki bankalara para yatırıp fâiz almak bazı âlimlere göre câiz değilse, takvâ yolu varken fetvâya yolu neden tercih edilsin? Üstelik bankada Müslümanların da parası varsa mekruh olmaktadır. Böylece kerahetten de kaçınılmış olmaz mı?

Cevap: Dârülharbde bankaya para yatırıp fâiz almak İmam Ebu Hanife’ye göre câizdir. Fetvâ da böyledir. Üç mezhebe ve İmam Ebu Yusufa göre caiz değildir. İmam Ebu Hanife’nin kavli zayıf kavil değildir. Mezhebin müftabih kavlidir. Bu zamanda gayrımüslimlerin siyasete, hukuka ve ekonomiye hâkim olduğu memleketlerde yaşayan müslümanlar için büyük bir destektir. Takvâ sahibi bu işe bulaşmaması uygun ise de, zarar etmesi de uygun değildir. Zirâ İslâm cemiyetinde para, altın ve gümüştür. Kıymetini hükûmetlerin tesbit ettiği kâğıt parada ise değer kaybı vardır. Bankanın verdiği fâiz bu mikdarın altında veya eşit ise, zaten fâiz değildir. Çünki alışverişte para kesat olsa, değeri düşse, akid zamanındaki kıymeti ödenir. Bu da altın üzerinden tesbit olunur. Bankada dârülislâm vatandaşı Müslüman veya zimmînin de parası varsa, buraya para yatırıp fâiz almak mekruh olur. Ekseriyet bunlarda ise tahrimen, değilse tenzihen mekruhtur. Ancak dârülislâm vatandaşı olmayan müslümanların para yatırması, buradan alınan fâizi mekruh etmez.

 

Sual: Arabaya kasko yaptırmanın dinen mahzuru var mıdır?

Cevap: Kaza ve hayat sigortası, garer (belirsizlik) bulunan akid olduğunndan dârülislâmda câiz değildir. Dârülharbde İmam Ebu Hanife ve İmam Muhammed’e göre caizdir.

 

Sual: Bankaların likit fon muamelesi caiz midir?

Cevap: Likit fon denilen sistemde bilindiği kadarıyla, banka mudinin parasıyla fon alır. Bu fonda, para, repo, altın, döviz ve hisse senedi gibi yatırımlara bağlanır. O fonun yükselişine göre az mikdarda da olsa muntazam ve garantili şekilde mudinin parasında artış olmaktadır. Bu fonda fâiz ve hisse senedi gibi şer’î hükümlere uygun olmayan hususlar bulunduğu için, bankaya para yatırıp B tipi (likit) fon veya A tipi fon muamelesine girmek, bankaya para yatırıp fâiz almak gibidir. Dârülharbde İmam Ebu Hanife ve İmam Muhammed’e göre câizdir.

 

Sual: Demokratik memleketlerde, en dindar gözüken siyasî parti bile, şer’î hukuka aykırı kanunlar üzerine yemin etmekte ve memleketi gayrı islâmî hükümlerle idare ettikleri için,yaptıkları câiz olur mu? Mekke’de henüz müslümanlar güçsüz iken bile müşriklerin “Bir sene sizin dediğinizi yapalım, bir sene de bizim dediklerimiz olsun” teklifini Hazret-i Peygamber reddettiğine göre bunlara rey verenlerin vaziyeti nedir?

Cevap: Müslümanların hâkim olduğu bir memlekette zaten böyle bir şey mevzu bahis olamaz. Böyle olmayan bir yerde Müslümanların sözünün geçmeyeceği, şer’î hukukun resmiyette tatbik olunamayacağı açıktır. Burada siyasî parti eğer insanlara, Müslümanlığa hizmet etmek maksadıyla hareket ediyorsa, bu şekilde yemin etmesi düşmana karşı hüd’a (hile) olur. Harb hiledir. Şeriata aykırı kanun ve icraatlarda da bunlara inanarak yapmadığı müddetçe ikrah bahis mevzuu olur. Bahsettiğiniz hadiseyi işitmedim. Peygamber aleyhisselamın her hali bugünki insanlara uymaz. O peygamber idi. Kaldı ki meselâ Hudeybiye’de Medine’ye sığınan müslümanları mekke’ye iade etmek hususunda müşriklerin sözüne uymuştur.

 

Sual: İslâmiyette milliyetçiliğin yerini nasıl izah edebiliriz?

Cevap: Cenab-ı Hak insanların birbirini tanıması,hayatını rahatça sürdürebilmesi için kavimlere ayırmıştır. İnsanın kendi kavmini tanıması, sevmesi, kültürünü benimsemesi gayet tabiîdir. Mensup olduğu kavmin saadet ve refahını istemesi de böyledir. Ama bunu bir üstünlük vesilesi yapması, başkalarına ve dünyaya karşı bakış açısını bu istikamete yerleştirmesi yanlıştır. İnsanların bazı insanî reaksiyonlar vermesi ve bunu milliyetçilik perdesi arkasına saklaması da çok rastlanan bir husustur. Çünki insanlar milliyetçiliği ulvî bulmakta ve bunun arkasına saklanarak yapılan haksızlıkları mühimsememektedir. İslâmiyet, “Müminler kardeştir” hükmü ile ırk ve memleket birliğinden evvel, din kardeşliği esasını koymuştur. Buna göre milliyetçiliğin icabı olarak görülen bir iş, İslâmiyete aykırı ise makbul değildir. Türkiye açısından bakılacak olursa, Ermeni ve Kürt meselesi bu çerçevede değerlendirilebilir.

 

Sual: Bir kişi ehl-i sünnet itikadına tâbi olup, amelde bid’at işliyorsa, bu kişi için ne söylenebilir?

Cevap: Amelde bid’at işlemek tahrimen mekruhtur. Bunu bilerek işleyenin hükmü budur. Bid’at olduğunda ittifak varsa, bunu ortaya çıkaran bid’at ehli sayılır. Meselâ mest üzerine meshe inanmayıp, çıplak ayağa meshe inanmak, amelde bid’at olduğu halde, buna itikad eden bid’at ehli olur. Çünki bu amelin dinden olduğuna itikad etmektedir. Bid’at olduğu iyi bilinmeyen işi işleyen kimseye bid’at ehli denemez. Bilmemek bazen özürdür. Bilmeyen, işlediği iş için değil, bunun mahzurlu olduğunu öğrenmediği için mesuldür. Meşhur farz ve haramları bilmemek dârülislâmda özür değildir.

 

Sual: Birçok hadis-i şeriflerde emire, sultana itaatin ehemmiyeti tebarüz ettirilmiş. Bugün için siyasetçilerin icraatini tenkit; seçimlerde iktidardaki siyasetçiye karşı çalışmak câiz midir?

Cevap: Hadîs-i şeriflerde kasdedilen sultan, İslâm devletinin reisidir. Meşru şekilde başa geçmiş halifedir. Şimdiki siyasetçiler değildir. Ama bunlara da itaat etmek, kendisini tehlikeye atmamak dinin icabıdır. Ayrıca gıybet ve iftira haramdır.

 

Sual: Dârülharbde bir hırsızlık yapılsa, o yer sonradan dârülislâm olsa, hırsızlık yapan kişiye ceza verilir mi?

Cevap: Hayır. Had suçları, dârülislâmda işlenirse cezalandırılır. Diğer Hanefî dışındaki üç mezhebde, dârülislâm vatandaşı bir müslümanın, dârülharbde işlediği hırsızlık, zina, şarap içme gibi had suçuna, dârülislâmda ceza verilir.

 

Sual: Dârülharbde bir kişi bir başkasına sen benim kölemsin veya bir kadına câriyemsin dese, o da kabul etse, icap ve kabul gerçekleştiği için o kişi köle olur mu?

Cevap: Hayır. Kölelik böyle kurulmaz. Meşru cihad, dârülislâm ve halife, ganimetin de meşru taksimi şarttır. Hür bir kimse kendisini veya çoluk çocuğunu köle olarak satamaz, veremez. Ancak dârülharbde aslı köle olan birini bir başkası satın alabilir. Dârülislâma geldiklerinde de o kişinin köleliği devam eder.

 

Sual: Bir kişi faizle 10 bin lira kredi çekip araba alsa, bunun bin lirasını ödese, sonra arabayı başkasına satsa ve borcu da devretse, bu ikinci şahıs fâiz günahına girer mi?

Cevap: Bankaya olan 9 bin lira arabayı alan kimseye havâle edilmiş olur. Rüşvet, fâiz, bâtıl veya fâsid muameleden doğan bir borç havâle edilemez. Sahih bir borç havâle edilebilir. (İbni Abidin, Havâle bahsi) Bu bakımdan meşru olmayan bir borçtan dolayı havâleyi kabul eden kimse mesul olur. Dârülharbde her ikisi de havâle edilebilir. Burada havâleyi ödeyen ikinci şahsın bir dinî mesuliyeti yoktur.

 

Sual: Bir kimse bir başkasını had cezasını gerektirecek bir suç işlerken görse ve şikâyetçi olmazsa vebal altına girer mi?

Cevap: Hayır. Bu suçların şüyuu (yayılması), vukuundan (olmasından) beterdir. Hatta “Kim din kardeşinin bu dünyada bir ayıbını örterse, Allah da kıyamet günü onun ayıbını örter.” hadis-i şerifi mucibince bu hususta şâhitlik bile yapmamak efdaldir. Dârülharbde ise zaten had cezaları tatbik edilmez.

 

Sual: Bir otel inşaatı yapıyoruz. Kiralamak için müracaat eden hiçbir şirket, alkol satılmaması şartımızı kabul etmiyor. Nasıl hareket etmemiz lâzımdır?

Cevap: Alkol satana bina kiralamak caizdir. Dârülharbde gayrımüslime şarap satmak câizdir. Müslümana ise şarap satmak haram; şarap dışındaki içkileri satmak mekruhtur.

 

Sual: Dârülharbde devlet hazinesini soyan ya da devlet malına zarar veren, meselâ karayolunu tahrib eden kişi kul hakkına girer mi? Girerse, kimin hakkına girmiş olur?

Cevap: Dârülharbde hazine insanların maslahatına harcanıyorsa, buna zarar vermekle, bu insanların hakkına girilmiş olur. Karayolu, zâlim hükûmetin israfı değildir. Kâfir hükûmetin malı da değildir. Bir karayoluna zarar veren de, doğrudan veya dolaylı olarak karayolundan istifade edenlerin hakkına girmiş olur.

 

Sual: Krom madeni işleten kişi zekâtını nasıl verir?

Cevap: Dârülislâmda madenlerin beşte biri beytülmâle verilir. Dârülharbde madenin zekâtı yoktur.

 

Sual: Avrupa’da Türklerden bazı esnaf fatura kesmiyor; bundan dolayı vergi avantajı doğuyor. Dinen mahzurlu mudur?

Cevap: Kişilerin, bazen devletten haksız yere tahsil edilmiş vergi veya ceza gibi sebeplerle alacağı doğuyor. Bunu geri alması da mümkün olmuyor. Bu bakımdan caiz görülebilir. Yine de kendisini tehlikeye atmak, cezaya uğramak doğru değildir. Müslüman dine uyar, günah işlemez; kanuna uyar, suç işlemez.

 

Sual: Okuduğum bazı fıkıh yazılarının namaz kısmında, ezan okunduğunda duyulmayan yere gitmemelidir diyor. Bununla anlatılmak istenen nedir?

Cevap: Ezan sesi gelmeyen yerde yaşamamalıdır. Zira orada Müslüman cemaati yok demektir. Müslüman cemaatin bulunmadığı yerde yaşayan müslümanın işi çok zordur. Evlenecek kız bulamaz, nikâh şahidi bulamaz, ölse cenaze işlerini yapacak kimse bulamaz.

 

Sual: Amerika’da bir şirket, sigorta edilmiş telefon çalındığında yenisini veriyor. Şirkete telefonu çalınmadığı halde, çalındı veya kayboldu diyerek yenisini almak caiz olur mu?

Cevap: Hayır. Dârülislâmda veya dârülharbde kâfire de yalan söylemek ve böylece mal veya menfaat elde etmek caiz değildir.

 

Sual: Kürtaj yaptırmanın maddî cezası nedir?

Cevap: Dârülislâmda gurre denilen bir tazminat çocuğun vârislerine ödenir.

 

Sual: Cuma vaktinde dersi olan talebenin Cuma namazına gitmediği için mesuliyeti var mıdır?

Cevap: Hayır. Öğle namazını kılar. Cuma vakti ders koyup talebeye cumaya gitme izni verilmeyen bir memlekette, Cuma namazı zaten farz değildir.

 

Sual: Anne ve babam dinî vecibelerimi yerine getirmeme, tefsir ve hadîs kitapları okumama, sakal bırakmama mâni oluyorlar. Nasıl hareket etmek gerekir?

Cevap: Anne ve babayla, hatta kimseyle hiçbir mevzuda münakaşa etmemelidir. Haklı bilse olsa, caiz değildir. Anne ve babası razı olmayanın cennete gitmesi çok zordur. Kâfir bile olsa hakları vardır ve büyüktür. Bu sıkıntıları çok kimse, çok genç yaşamaktadır. Akla ve şeriata uygun hareket etmelidir. Fitne çıkarmak haramdır. Zamanımız kötüdür. Tefsir ve hadîs okumak avama câiz değildir. Eğer muteber bir ilmihal okumuş olsaydınız, oradan insanlarla muamele usulünü de öğrenir, bu sıkıntıyı yaşamazdınız. Anne baba sakala razı değilse, kesmelidir. Sakal, zevâid sünnetidir. Dârülharbde bulunmak, kesmek için özürdür. Namaz, oruç gibi farzlarda veya haram işlemede karşı çıkarlarsa, mesela “peki kılmam” denir; ama dinlemeyip gizlice kılınır.

 

Sual: Seyyar satıcılık yapmanın hükmü nedir?

Cevap: Şer’en caizdir. Kanunî hükmü ise beldeden beldeye, ülkeden ülkeye değişebilir

 

Sual: Bir kimse abdestin farzlarından birini bilmeksizin veya farkında olmaksızın terk etse, o zamana kadar aldığı bütün abdestler bâtıl mı olur?

Cevap: Bu zamanda ve dârülharbde farzı veya vâcibi bilmemek özürdür; ancak imkânı olup da öğrenmemek günahtır. Bu sebeple namazları kazâ etmesi gerekmez. Ederse iyi olur.

 

Sual: Dârülharbde bankadan kredi çekmek caiz midir?

Cevap: Hayır.

 

Sual: İslâm kanunlarının tatbik edildiği memleketlerde gayrımüslimler ibâdethâne açabilirler mi? Ebussuud Efendi’nin “mevcut olanlarla iktifa ederler” diyerek buna cevaz vermediği doğru mudur?

Cevap: Müslümanların sulh yolu ile fethettiği yerdeki gayrımüslim mâbedleri anlaşmaya tâbidir. Müslümanların silahla fethettiği veya kurduğu şehirlerde mevcut mâbedler yıkılmaz; ama Müslümanlara ait olur; hükümdar dilerse, gayrımüslimlerin burada ibadet etmesine izin verebilir. Yeni mâbed açmaları da hükümdarın iznine tâbidir. Şeyhülislâmın fetvâsı, kâideyi bildirmektedir.

 

Sual: Mecelle’yi İsrail’in de kullanması, kendi dinlerinin eksik olduğunu bir nevi kabul etmeleri değil midir?

Cevap: Mecelle, Filistin’de İsrail kurulmadan evvel câri olan kanundur. Umumiyetle yeni kurulan devletler, evvelki kanunları yerinde bırakırlar. İngilizler de Filistin’i işgal ettikten sonra 25 sene bu kanunları tatbik ettiler. Mecelle, sistematik ve mükemmel bir kanundur. Yahudi şeriatına da aykırı olduğu söylenemez.  Yahudilik, Musa aleyhisselâmın dininin tahrif edilmiş hâlidir. Bu dinde, Musa aleyhisselâmın şeriatından tek tük hükümlere rastlanması olmayacak iş değildir. Şeriatlar arasında benzerlik, hatta ayniyet bulunması tabiîdir. Bunu bir eksikliğin ikrarı olarak görmemelidir. Nitekim 1984’de Yahudi asıllılar için kaldırılmış; Müslümanlar için muayyen hükümleri bâki kalmıştır. İsrail, laik değil, milliyetçi bir devlettir. Bunun için kanunların dine uygunluğunu aramamaktadır.

 

Sual: Bir müslüman memleketinde yaşayan birkaç kişi, gayrımüslimlerin ekseriyette olduğu, mesela Yunanistan’a geçip, ‘akın’ tertiplese, sonra da buradan mal gaspedip dönse, bu onlara helâl olur mu?

Cevap: Gerçek bir İslâm devletinde, böyle kendi başlarına akın yapıp mal ve insan kaçırmaları günahtır; müslümanlığı kötü tanıtmaktır. Ancak getirdikleri mallar, mülkleri olur. Eğer halîfenin emir veya izniyle girmişlerse, bu savaş hâli demektir ve aldıkları ganimet hükmündedir. Eğer arada sulh olan bir devlet ise (tarihte Osmanlı ile Fransa gibi), hem çapulculuk yapmış olurlar; aldıkları da mülk olmaz. Bugün şer’î prensiplere uygun bir İslâm devleti yoktur.

 

Sual: Almanya’da bir cemaate fahrî imamlık yaparak ücret alan kimse, ayrıca devletten işsizlik maaşı alabilir mi?

Cevap: Birincisi, hediye ahkâmına tâbidir. İkincisi, kanunî bir alacaktır. Her ikisi de rıza ile olduğu için caizdir.

 

Sual: Meslek hayatımıza başlarken, bizi mecburi olarak Oyak mesken fonuna aza yaptılar. Ben faizle işletildiğini duydum. Bizim mesuliyetimiz nedir?

Cevap: Mecburi olduğu için zaten mesuliyet icab etmez. İmam Ebu Hanife ve İmam Muhammed’e göre dârülharbde bu gibi muameleler müslümanın menfaatine ise her halde caizdir.

 

Sual: Adam öldürmek büyük günah olduğuna göre, cellatların mesuliyeti nedir?

Cevap: Hakkın icrası veya vazifesinin ifası suç ve günah teşkil etmez. Cellad işini yapmaktadır. Hatta şer’î hükümlerin yerine getirilmesine yardım ettiğinden dolayı sevab bile alır.

 

Sual: Günümüzde devlet arazisindeki dağlık yerlerde bulunan ağaçlardan yetecek kadar kesmek caiz midir?

Cevap: Kanuna karşı gelmemek kaydıyla evet.

 

Sual: Amerika’da fakültedeki tıbbî-biyolojik çalışmalar için kan verip para almak caiz midir? Sperm için de vaziyet aynı mıdır?

Cevap: Dârülharbde gayrımüslime kan satmak câizdir. Ancak sperm câiz olmaz.

 

Sual: Şer’î hukuka göre idare edilmeyen memleketteki müslümanların, bunun için bir şey yapması icab eder mi? Yoksa buradaki nizama göre hayatını idame ettirip, ama doğru olanın şer’î hukuka göre idare edilmek olduğuna inanması kâfi midir?

Cevap: Dua ve emr-i maruf yapar. Kâfi ve lâzımdır.

 

Sual: Anayasa hocamız, liberal olmakla beraber, bugün ülkenin resmî ideolojisinin Sünnî İslamı korumaya yönelik olduğunu söylüyor. Bu mevzuda ne söylenebil

Cevap: Yakın tarihi ve bu zaman içinde sünnî kesim hakkındaki icraatları bilen bir kimse böyle söylemez. İnkılaplar devrinde, en çok kan kaybeden, sünnîler olduğu bir realitedir. Halifelerini, hukuk sistemlerini, medrese ve tekkelerini kaybetmişler; sosyal hâkimiyetleri elden gitmiştir. Laik rejim, Sünnî islâmı kontrol altında tutmayı gerekli görmektedir. Devlete bağlı bir diyanet işleri reisliği, bu sebepledir. Çünki sünnî islâmın siyasî ve hukukî mazisi, yeni rejimi endişelendirecek bir miras teşkil etmektedir.

 

Sual: Laik bir sistemle idare olunan memleketlerde rey kullanmak veya kullanmamak câiz midir?

Cevap: Bu dini bir maslahat değildir. Kullanmak da, kullanmamak da kişiye kalmıştır. Kullanırken de hayırlı olacağına inandığı şekilde kullanır.

 

Sual: Dârülharpte rejimi destekleyecek faaliyetlerde bulunmak, rejimi ve kurucularını övmek dinen mahzurlu mudur?

Cevap: Zaruretler memnuları mübah kılar. Memuriyet, talebelik gibi zaruri bir vaziyet veya müslümanların umumi menfaati (maslahat), hatta mesela bir müslümanın canını, malını, ırzını, dinini korumak endişesi bahis mevzuu olmadıkça caiz olmaz.

 

Sual: Bir ülke cumhuriyet ile idare olunurken aynı zamanda İslâm hukukunu da tatbik edebilir mi?

Cevap: Türkiye Cumhuriyeti 1926 yılına kadar İslâm hukukunu tatbik etmiştir. Ancak şer’î hukukta hilâfet vardır. Bazı cihetlerden cumhuriyet ile hilâfet sistemi birbiriyle tezat arzeder.

 

Sual: Büyük nehirlerin veya Marmara Denizi’nin bir kısmını şer’î devlet bir şahsa kiralayabilir mi?

Cevap: Maslahat için olabilir. İnsanların üç şeyde ortak olduğuna dair hadîs, ihraz edilmeyen (mülk edinilmiş olmayan) su, ateş ve ot içindir.

 

Sual: Fıkıh kitaplarında, “Müslümanların mahallesinde ev satın alan zimmînin, bu evi bir müslümana satması emrolunur. Câmi civarındaki evlerini zimmîlere kiraya veren müslümana, bunlardan alıp, namaz kılanlara vermesi emrolunur” diye yazıyor. Bu hükümler Osmanlı’da, hele İstanbul gibi birkaç yüzbin nüfuslu büyük şehirlerde tatbik edilebilmiş midir?

Cevap: Tamamı müslümanlarla meskûn ve müslümanlar tarafından kurulmuş Eyüp gibi mahallelerde, gayrımüslimin ev almasına müsaade edilmez. Taraf-ı sultanîden izin verilmiş ise, kimse itiraz edemez. Fıkıh kitaplarındaki ifade, prensibe işaret ediyor. Osmanlılarda sadece Eyüp Sultan’da ve Mekke ile Medine’de bu hüküm tatbik edilmiştir.

 

Sual: Şer’î kanunlarla idare edilen bir devlette gayrımüslim kadınlar halk arasında oldukları zaman tesettür etmek mecburiyetinde midir?

Cevap: Hayır. Maslahat için hükümet tahdid getirebilir. Mesela göğüslerini bacaklarını açmalarını men edebilir.

 

Sual: İslâm hukukundaki hükümleri parça parça bir devlette icra ettirmek caiz midir?

Cevap: İslâm hukukunu parça parça icra etmenin zararı yoktur. Ama bununla dârülharb, dârülislâma dönüşmez. İslâm şahıslar, aile, miras, borçlar hukukunun isteyenlere tatbik edilmesi, yani çok hukukluluk, insan haklarının ve üniversel demokarsinin icabıdır.  İslâm ceza hukuku böyle değildir. Dârülharbde tatbike dilemez. İdam cezası tek başına İslami bir ceza değildir. Taammüden adam öldürene, kısas cezası verilmesi, şer’î hukukun kaidesidir. Bunun da şartları vardır.

 

Sual: Zaruriyyat-ı diniyye nelerdir?

Cevap: İslâmın beş ve imanın altı şartı; zinanın, şarabın, domuzun, adam öldürmenin, rüşvetin, yalanın, hırsızlığın haram olması; tesettürün, namazın, orucun, zekâtın, haccın farziyeti gibi hususlar zaruriyyat-ı diniyyedir. Bunları her Müslümanın bilmesi farzdır. Dârülislâmda bilmemek mazeret değildir. Dârülharbde de öğrenme imkânı varsa, yine mazeret değildir. İnkârı, insanı dinden çıkarır.

 

Sual: Kamu ihâlesine girene, git şu vakfa veya câmiye yardım et veya şuraya mektep yap demek caiz olur mu?

Cevap: Bu çok yaygındır. Fâsid şart ve rüşvet olur. Bunun faturası dolaylı olarak halktan çıkıyor. Çok mahzurludur. Dârülharbde de hükmü böyledir.

 

Sual: Kendiliğinden ölmüş (murdar) bir sığırı belli bir meblağ karşılığında hayvanat bahçesindeki hayvanlara yedirmek üzere satılabilir mi?

Cevap: Dârülharbde evet. Dârülislâmdaki hüküm için İbni Abidin’de şöyle geçer: “Murdar ölen bir hayvanın eti köpeğe yedirilmez. Yedirmek, leşi taşıyıp o hayvana götürmek demektir. Köpeği ete doğru götürmeye (veya eti göstermeye) gelince, kediyi leşe götürmek gibi caizdir.”

 

Sual: İngiltere’de bilgisayar yazılımı yapan bir şirkette çalışmak, bahis ve iddia üzerine yazılımlar da yaptığı için caiz olur mu?

Cevap: Gayrı müslimler kendi arasında oynarsa mesele yoktur. Müslümanlar oynarsa mahzurludur. Uzak durmak en iyisidir. Başka iş yoksa dârülharbde caizdir.

 

Sual: Bir şahsın yaşadığı yerin dârülharb veya dârülislâm olduğunu bilmesi gerekir mi?

Cevap: Bunu bilmek, zaruriyyat-ı diniyyeden değildir. Ama bilmezse zorluk çekebilir.

 

Sual: Evlenmek için kredi çekilmesi caiz midir?

Cevap: Dârülharbde bile borç alıp faiz ödemek caiz değildir. Asgari nafaka masrafları için borç bulamaz ve zina tehlikesi varsa caiz olur.

 

Sual: İslâm dinine göre, Müslümanlar tek bir devlet çatısı altında toplanmak zorunda mıdır? Yoksa Avrupa Birliği gibi bir birlik kursalar ve yakın ilişkiler kursalar yeterli midir?

Cevap: Müslümanların, İslâm hukukunu tatbik eden bir devletin çatısı altında yaşamaları ideal sistemdir. Bu mümkün değilse, dine hürriyet veren memleketlerde yaşamaları caiz olur. Bunun dışında şimdiki gibi kendisine İslâm devleti diyen devletlerin hiçbirisi İslâm hukukuna göre işleyen bir sisteme sahip değildir. Birleşseler ne olur, birleşmeseler ne olur, suali hatıra gelmektedir.

 

Sual: Osmanlıların cizye vergisi için gayrimüslimlerin Müslüman olmasına engel olduğu ifadesi doğru mudur?

Cevap: Gayrı Müslimlerden cizye almak ve onları Müslüman olmaya zorlamamak, Kur’an-ı kerimin emridir. Buna rağmen Osmanlılar vesilesiyle çok sayıda insan kitle hâlinde Müslüman olmuştur.

 

Sual: Darülharpte cuma namazı kılınmaz diyen bir kişinin nikahı düşer mi?

Cevap: Küfre sebep olmaz. Farz değil, ama kılınırsa yerine geçer.

 

Sual: Yurt dışında yaşayıp işsizlik parası alıyorum. Düşük sigortalı bir işte çalışırsam, işsizlik maaşım kesilmiyor. Bu halde bir firmayla anlaşmalı olarak yüksek maaşla çalışıp sigortamı ve gelirimi düşük göstererek gelen işsizlik maaşını almam caiz olur mu?

Cevap: Darülharbde gayrı müslimlerden fâsid yollarla mal çekmek, fâsid akid yapmak, bankaya para yatırıp fâiz almak İmamı Azam ve İmam Muhammed hazretlerine göre caizdir. Ancak bunun rıza ile olması lâzımdır. Gadr (zulm) veya hile ile (aldatarak) olması caiz değildir. Müslüman her yerde İslâmiyet’in güzel ahlâkının numunesi olmalıdır.

 

Sual: Dârulharbde öldürülenler şehid olur mu?

Cevap: Nerede olursa olsun, Allah yolunda ölen veya haksız yere katledilen Müslüman şehid olur.

 

Sual: İslam beldesinde yaşayan gayrimüslim tebaaya kilise yapma izini verilir miydi?

Cevap: İslam beldesinde yaşayan gayrimüslimler, eğer burası sulh yoluyla alınmışsa, sulh anlaşmasına göre; anveten (savaşla) alınmışsa veya bu beldeyi Müslümanlar kurmuşsa (Bağdad gibi) halifenin izniyle mabed yapabilir; mevcut mabedlerini tamir edebilirler. Bunun için hazine de kendilerine yardım edebilir. Osmanlılarda bunun çok misali vardır. Sultan Abdülhamid devrinde pek çok fakir gayrimüslim cemaate mabed yapmaları veya mevcut mabetlerini tamir etmeleri için hazineden yardım edilmiştir. Gayrımüslimler de İslâm devletinin teb’ası, yani vatandaşıdır.

 

Sual: İmam Ebu Hanife ye göre hırsızın çaldığı mal çabuk bozulan meyve türünden ise ona hadd-i sirkat tatbik edilmediğinden, günümüzde gelişen teknoloji ile meyveler hemen toparlanıp dondurucuda saklanabilir olduğu için, hırsıza hadd-i sirkat lazım gelir mi?

Cevap: Lazım gelmez. Zamanımızda hadd-i sirkat tatbiki mümkün değildir. Zira had cezaları darülislâmdae ve kadı tarafından verilip tatbik edilir.

 

Sual: İslâm beldesinde yaşayan gayrı Müslimlerin kendi dinlerinin propagandasını yapmasına izin verilmiş midir?

Cevap: Kendi çocuklarına dinlerini öğretebilirler. Müslümanlar arasında propaganda yapamazlar.

 

Sual: Gayrı Müslim kanunlarına göre idare olunan bir yerde mecburi askerlikten kaçmak için sahte rapor almak caiz midir?

Cevap: Müslüman günah da, suç da işlemez.

 

Sual: Şer’î kaideler ile idare olunan bir devlette herkesin helal ve harama uyması mecburi midir?

Cevap: Müslümanların dinlerinin emir ve yasaklarına uyması ile devlet idaresinin hiç alakası yoktur. Dünyanın neresinde olursa olsun Müslümanlar şeriatın emir ve yasaklarına uymak mecburiyetindedirler. Dârülharbde bazı istisnalar vardır; ama bunlar çok hususi hallere münhasırdır.

 

Sual: Aldığımız herhangi bir eşyanın garanti müddetini para verip uzatmak caiz midir?

Cevap: Dârülharbde caizdir.

 

Sual: Hiç kimseden izin almadan 5-10 arkadaş talebe yurdunun mescidinde cuma namazı kılsak caiz olur mu?

Cevap: Dârülharbde Müslümanlar toplanıp aralarından birisini imam seçerek Cuma namazı kılabilirler. Ancak kapının herkese açık olması lazımdır. Talebe yurdunda bu nasıl tahakkuk eder, bilinmez.

 

Sual: İslâm devleti meşrutiyetle idare ediliyor olsa, parlamentoda gayrimüslimlerin bulunması caiz olur mu?

Cevap: Caizdir. İslâmî bir devlette, gayrimüslimlerin memur olmasının, mebusluk yapmasının mahzuru yoktur. Nihai hüküm Müslümanların (hükümdarın) elindedir.

 

Sual: İslam Devleti’nin kurulmasından evvel mürted olan bir kimseye, İslâm Devleti kurulunca irtidad cezası tatbik edilir mi?

Cevap: Kanunlar geriye yürümez; binaenaleyh ceza verilmez. Bu gibi cezalar ancak dârülislâmda ve kadı hükmettikten sonra tatbik edilir.

 

Sual: İslâm Devleti, diğer dinlerin tebliğcilerine (misyonerlere) dinlerini yaymaları için izin verir mi?

Cevap: Müslümanlar arasında değil.

 

Sual: Zâlim idareciye isyan etmek neden caiz değildir?

Cevap: Ordusu ve polisi vardır. İsyan ederse, daha beter olur. Zalim idareci eli kolu boş oturacak değil ya! Ancak dua edilir.

 

Sual: Almanya’da Cuma namazı kılarken, hatibin devlete dua etmesi, “Allah devletimize zeval vermesin” veya “Allah devletimizden razı olsun” demesi caiz midir?

Cevap: Müslümanlara iyilik etmesi, müsamahalı ve merhametli davranması için dua etmesi caizdir. Razı olsun demek, bu hâlinden razı olsun demek değildir; razı olacağı hale soksun demektir. Öbürü mahzurludur.

 

Sual: Fransa’da yaşıyorum. İş yerindeki gayrı Müslimlerle tokalaşmak, onlara güler yüzle hatır sormak, bunlara tazim sayılır mı?

Cevap: Herkese güler yüzlü tatlı dilli davranmalıdır. Müslümanın menfaati varsa veya zararlarından korunmak için yahut fitne çıkmasın diye gayrımüslimlere tazim caizdir. Mahzurlu olan, dinlerine ve inançlarına tazim ile kendilerine hürmet etmektir.

 

Sual: Şu an ki Filistinlilerin İsrail zulmüne karşı ne yapmaları icab eder?

Cevap: İlim, kültür, sanat ve ticarette kendilerini yetiştirmeleri, zenginleşmeleri; güçlü bir cemiyet olmaları icab eder. Silahlı mücadele ile bir yere varmak kolay değildir. Resulullah aleyhisselâm, Mekke’de evvela kaliteli bir müslüman cemiyeti meydana getirdi. Sonra devlet kurdu. Âyet-i kerimede meâlen “Peygamberde sizin için en güzel bir örnek vardır” buyuruldu.

 

Sual: Şer’î hukuka göre idare edilmeyen yerlerde rey kullanmak caiz midir?

Cevap: Şer’î hukuk cari olmayan yerde rey vermek caizdir. Bu, o sistemi tasvib etmek değildir. Ehven bir idarecinin başa geçmesini temin maksadıyladır.

 

Sual: Bedelli askerlik için bankadan kredi çekmek caiz midir?

Cevap: Bankadan faizli kredi almak caiz değildir. Askere gitmeyip kredi almak daha kârlı ise, ancak o zaman dârülharbde câiz olur. Bu da çalışıp maaş alan kimseler için câridir.

 

Sual: Şer’î bir devlette ateistlikleri açık ve ortada olanların hayat hakkı var mıdır?

Cevap: Vardır. Nitekim Abbasiler devrinde Dehrîler vardı. Hükümet bunlara ilişmezdi.

 

Sual: “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.” Mealindeki Mâide suresinin 44. âyet-i kerimesinden dolayı demokratik sistemde rey kullanmak caiz midir? Rey vermekle onlara destek olup günaha girmiş olmaz mı?

Cevap: Evet, caizdir. Bu, sistemi dinen kabul etmek demek değildir. İdareciler arasından insanlık ve Müslümanlık için hayırlı olacak ehven idareciler ihtiyar etmek demektir. Bu âyet-i kerimeyi öyle tefsir etmek doğru değildir. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyen, Allah’ın indirdiğini kabul etmemek, onu beğenmemek, ondan dolayı hükmetmek diye tefsir edilmiştir. Âyeti kerimelere kafamıza göre mânâ veremeyiz.

 

Sual: Harbde esir edilip köle yapılan karı-kocanın vaziyeti ne olur?

Cevap: Esir edilip dârülislama getirilince aralarında nikâh bozulur. Ancak Darülislama getirilmeden evvel beraberce Müslüman olurlarsa, nikâh devam eder.

 

Sual: Ehl-i Sünnet bir İslâm Devletinde bir Şiî’nin müt’a nikâhı yapmasına izin verilir mi?

Cevap: Müt’a nikâhı sahih değildir. Şiîler müslüman sayıldığı için, şer’î mahkemelerin adlî salahiyet sahası içine girerler.  Nitekim Osmanlı Devleti zamanında Şiî ve Hâricîler, böyle muamele görmüştür. Ancak hususi hayatında ne yaptığına kimse karışmaz. Müt’a nikâhı yapmışsa, resmen evli kabul edilmez.

 

Sual: Fethedilen şehirlerin kiliselerinin camiye çevrilmesi dinen caiz midir?

Cevap: Düşmandan harb ile alınan menkul ve gayrimenkul malların tamamı ganimettir. Âyet-i kerime ile sabittir. Ancak Müslümanların hükümdarı merhamet ve müsamaha göstererek kiliselerden bir tanesini cami yapmışlar. Diğerlerini gayrimüslimlerin elinde bırakmışlardır. Halife bunda salahiyet sahibidir.

 

Sual: Cuma namazı bugün için farz değildir diyenler var. Kılınmasa mesuliyeti yok mu?

Cevap: Dârülharbde, yani şer’î hükümlere göre idare olunmayan yerlerde halife bulunmadığı için farz değilse de Müslümanlar toplanıp Cuma kılarlarsa bu sahih olur; öğle farzı yerine geçer. O halde cumaya gitmelidir. Üç mezhebde bu şart aranmaz; kılmak farzdır.

 

Sual: Bir İslâm devleti milletlerarası platformda kendisinden daha üstün bir devlet olmaması için ilerlemede olan devletlerde iç karışıklık çıkarabilir mi?

Cevap: Düşmanlık ediyorsa ve fiilî harb hâli var ise caizdir.

 

Sual: Laik anayasası olan ve hiçbir şekilde İslâmla alakası olmayan bir ülkenin ölen askeri şehid olur mu?

Cevap: Şehidliğin, laiklikle ve anayasa ile alakası yoktur. İmanı olan bir kimse, haksız yere, canını, malını, ırzını korumak için bir zâlim tarafından öldürülürse şehid olur.

 

Sual: Yardım sandıklarında istediğiniz parayı borç verirken; %  0,015 nisbetinde teberru adıyla kesinti yapıyorlar. Bu muamele faize girer mi?

Cevap: Bu isimle almamalı; muamele masrafı adıyla alırsa, caiz olur. Teberru ismiyle almak, ancak dârülharbde caizdir.

 

Sual: Emekli olmak caiz midir? Caiz değilse alınan emekli maaşını ne yapmak lazım gelir?

Cevap: Dârülislâmda emeklilik ve sigorta caiz değildir. Herkes çalışabildiği kadar çalışır. Çalışamaz hale gelince servetini yer. Veya yakınları nafakasını verir. Kimsesi yoksa devlet bakar. Ama dârülharbde emeklilik, sigorta ve sosyal sigortalar caizdir. Devlet bunu zorla kesmektedir; kesilen paralar lukata hükmündedir. Sahiblerine iade edilmelidir. Emeklinin aldığı maaş, evvela yatırdığı paranın mukabilidir. Fazlası, hükümetin teberrusudur. Almak, dârülharbde caizdir.

 

Sual: İslâm hukukuna göre, Pakistan’da olduğu gibi devlet evlenme için yaş sınırı koymaya salahiyetli midir?

Cevap: Zaruret olmadan böyle bir alt sınır getiremez. Dinin mübah kıldığı bir şey, ancak bir zaruretle men edilebilir. Mesela sari hastalık çıktığında, koyun eti yemeyi; yangına mani olmak için tütün içmeyi yasaklayabilir. Bunda ise bir zaruret yoktur. Tam aksine, fuhşa ve zinaya mani olmak için, erken evliliği teşvik etmek lâzımdır. Âyet-i kerime ve hadis-i şerifler bu istikamettedir.

 

Sual: İslâm hukukuna göre, müslüman bir devletin şeriat ile yönetilmesi zorunlu mudur? İslam hukuku ile idare etmeyen idareciler bundan mesul müdür?

Cevap: Müslüman devlet diye İslâm hukukuna göre idare edilen devlete derler. Her Müslümanın, İslâm hukukunu -hususi hayatında olsun- tatbik etme vecibesi vardır. İslâm hukukunu tatbik etmeyen devlet Müslüman devlet değildir. Bu bir rejim meselesidir ve her zaman idarecilerin elinde olan bir şey değildir.

 

Sual: Şer’î devlette yaşayan, açığa vurmadığı  takdirde namaz kılmasa, oruç tutmasa hiç bir ceza verilemez mi? Biri komşusunun namaz kılmadığını, oruç tutmadığını veya başka bir günahı işlediğini devlete şikâyet etse bile devlet ceza vermez mi?

Cevap: Hayır. Hayır. Şer’î devlet dışa vurulan suçlara ceza verir. İnsanların hususi hayatını araştırmaz.

 

Sual: Daha fazla para kazanmak maksadıyla yurtdışına çalışmaya gitmek dinen mahzurlu mudur?

Cevap: Caiz ise de, gayrı müslim memleketinde bir Müslümanın yaşaması zordur.

 

Sual: İmam Şafii hazretlerinin, bir belde eğer bir kez dârülislâm olmuşsa, orası sonradan kâfirlerin hâkimiyetine girse bile dârülharb olmaz sözü hakkında ne dersiniz?

Cevap: İmam Şâfiî Hazretlerinin içtihadının bu manaya gelmediğini Nevevî ve İbni Hacer izah ediyor. Bu, dârülharbdeki malların mülkiyeti ile alakalıdır. Dârülislâm, kâfirlerin istilasına uğrasa, Müslümanların malı, gayrımüslimlerin mülkiyetine geçmez. Sonra orası tekrar fethedilirse, Müslüman malını alabilir. Hanefide alamaz, ganimet olur.

 

Sual: Şu an cep telefonları, kredi kartına taksitle alınamıyor. Fakat bazı teknoloji marketlerinin anlaştığı bankalar var. Alıcı kısa mesajla bankadan kredi talep ediyor. Bankadan onay gelince siz istediğiniz telefonu aynı fiyata alıyorsunuz. Parasını bu bankaya taksitli ödüyorsunuz. Böylece teknoloji marketi farklı bir yolla taksit alternatifi sunmuş oluyor. Bunun dinen bir mahzuru var mıdır?

Cevap: Burada satış şahıs ile market arasında oluyor. Şahıs, aslında bankadan faizli kredi çekiyor. Banka muamelesi faizli olduğu için caiz değildir. Ancak market telefonu, peşin fiyatına böylece veriyorsa, şahsın lehinedir. O takdirde yaptığı muamele İmam Ebu Hanife ve Muhammed’e göre dârülharbde caizdir.

 

Sual: Bugün mirastan alacağımız pay, resmî hukuka göre bizim lehimize oluyor ise, mirasın dinî kaidelere göre değil de bu şekilde bölüştürülmesini istemek caiz midir?

Cevap: Miras her zaman şer’î hükümlere göre paylaştırmalıdır. Tarafların hepsi razı olursa, diledikleri gibi de paylaşabilirler. Ancak varislerden biri bile razı olmazsa, ya da vârisler arasında küçük çocuk veya deli yahud gaip kimse varsa, mutlaka şer’î kaidelere göre taksim edilir. Miras taksim edilirken şeriatın kendine tanıdığı haktan daha fazlasını istemek caiz değildir. Hatta vaziyete göre küfre bile sebep olabilir. Eğer vârisler şer’î miras kaidelerine ehemmiyet veren ve söz anlayacak kimseler değilse, taksime hiç karışmamalıdır. Onlar mirası kanuna göre taksim ederse, hissesinden fazla almak caiz olur. Rıza ile verdikleri kabul edilir.

 

Sual: Dârülharbde maden işleten zekât verir mi?

Cevap: Madenin zekâtı olmaz. Dârülislâmda vergisi olur.

 

Sual: Sultan II. Abdülhamid’in peçeyi yasaklaması dine uygun bir hareket midir?

Cevap: Halife, maslahat icabı, mübahları emredebilir veya yasaklayabilir. Kadının yüzünü örtmesi lâzım değildir. Fitne zamanında örtmesi iyi olur demek, dinen müstehab olduğunu göstermez. Sultan II. Abdülhamid, peçeyi yasaklamadı.

İlk çıktığı zamanlar emniyet mülahazası ile çarşafı men etmek istedi. Kadınlar eskiden olduğu gibi ferace giyip yüzlerini hafif bir tül ile örtüyorlardı. Sonra çarşaf ve peçe yayıldı.

 

Sual: Abbasi Devleti’nin, ateistliği açık ve ortada olanlara ilişmediğini yazıyorsunuz. Bu ateizm propagandası yapmak mıdır? Yoksa ateist olduğunu açıkça söyleyebilmek midir? Bir de, mürted olanlar için de hüküm böyle mi idi?

Cevap: Herkes şer’î devlette istediği gibi inanabilir, inancının icaplarını yerine getirebilir. Ancak müslümanlığa hakaret etmek ve Müslümanlar arasında misyonerlik yapmak yasaktır. Mürted böyle değildir, o suç işlemiştir.

 

Sual: Cuma namazının Medine İslam Devleti’nin kuruluşunu temsil ettiğinden siyasi bir namaz olduğu doğru mudur?

Cevap: Cuma namazı bir beldede İslâm hâkimiyetinin sembolüdür. Yüksek sesli kıraatle ve toplu halde kılınır. Bu ise ancak Müslümanların hâkimiyetini sembolize eder. Müslümanların hâkim olmadığı bir yerde cuma namazı farz değildir; ama Müslümanlar toplanıp kılabilirler. Buna siyasî namaz demek, ancak bir din cahilinin işidir.

 

Sual: Fıkıh kitaplarında dârülharbde bulunan müslümanların birbirleri ile ve zimmî kâfir ile yaptıkları sözleşmelerin şeriate uygun olması lâzımdır, diyor. Dârülharpteki müslümanların birbiri ile yaptıkları işler, sözleşmeler, alışverişler faizli ve fâsid olmamalı, şeklinde mi anlaşılmalı?

Cevap: Dârülislâm vatandaşları ise böyledir.

 

Sual: Bir Müslüman kaza namazı diye bir şeyi hiç bilmese, ancak uzun yıllar kaza namazı borcu olsa kaza etmesi gerekir mi?

Cevap: Dârülharbde Müslüman olan biri, namazın farziyetini hiç işitmese, namazın farz olduğunu öğrendikten sonra öncekileri kaza etmesi icab etmez ise de, imkân varsa öğrenmediği için günaha girer.

 

Sual: Hicaz’da gayrımüslimlerin bulunmamasının sebebi nedir?

Cevap: “Arabistan’da 2 din bir arada olmaz” hadis-i şeriftir.

 

Sual: İtikadî olarak tamam ama, amelde şer’î prensipler tatbik edilen İran niçin darülislam sayılmıyor?

Cevap: Bu bozukluk yetmez mi? Kaldı ki, Sünnîlere hayat hakkı olmayan bir yer nasıl darülislam olabilir?

 

Sual: Darülharbde ihtida eden biri, ebeveynlerinin kabirlerini ziyaret edebilir mi? Hayatta olanları ziyaret etmesi, hasta olanları yoklaması, cenazelerine katılması caiz midir?

Cevap: İslâmiyet düşmanlık etmeyen gayrı Müslimlere iyilik etmeyi men etmez. Âyet-i kerime ve sünnet ile sabittir. Sahabe-i kirama, bu müsaade verilmiştir. Resulullah, Zübeyr’in evine gittiğinde, kapıda bir kadın gördü. Baldızı Esma’ya sordu. Annesinin kendisini ziyarete gediğini; ama henüz Müslüman olmadığı için içeri almadığını söyledi. O esnada “Allah, din uğrunda sizinle savaşmayan, sizi yurdunuzdan çıkarmayan kimselere iyilik yapmanızı ve onlara karşı âdil davranmanızı men etmez. Allah âdil olanları sever” mealindeki Mümtehine suresinin 8. âyeti kerimesi nazil oldu. Ebu Talib ölünce, Resulullah Hazret-i Ali’ye cenaze ile uğraşmasını emretti. Sahabeden de cenazeye iştirak edenler oldu.

 

Sual: İslâm devleti zimmet anlaşmasını bir sebep yokken kendiliğinden bozabilir mi?

Cevap: Hayır, zimmiler topyekûn ayaklanırsa bozabilir.

 

Sual: Bir İslam devletinin hükümdarı, gayrimüslim bir devletle yaptığı bir anlaşmayı veya barışı vs. bozabilir mi?

Cevap: Bozulmasında bir zaruret veya maslahat varsa, önceden haber vermek ve para aldıysa iade etmek şartıyla bozabilir.

 

Sual: Günümüz Türkiye’sinde İslâm hukuku tatbik edilebilir mi?

Cevap: Bugün dünyanın İngiltere, Kanada, İsrail, Yunanistan gibi pek çok demokratik liberal memleketlerinde tatbik edilen çok hukukluluk diye bir müessese vardır. Siyasi sistemi ne olursa olsun, ülkede yaşayan dini ekalliyetlere belli meselelerde kendi dininin hukukunu tatbik imkânı vermek insan haklarındandır. Çünki din, sadece inanç ve ibadet değildir. Bu saha da şahıs, aile ve miras gibi ahval-i şahsiye meselelerindendir. İsteyen laik mahkemeye müracaat ederek, laik pozitif hukukun tatbikini ister; dileyen taraflar anlaşarak şer’î hukukun tatbik edileceği muhtar (otonom) mercilere müracaat ederler. Bu, bir hakem mahkemesi hüviyetindedir. Tıpkı nikâh gibidir. İsteyen imam huzurunda İslâm hukukuna, isteyen papaz önünde Hristiyan hukukuna, isteyen haham önünde Yahudi hukukuna göre evlenebilir. Osmanlı Devleti’nde gayrı Müslimlerin böyle bir hakkı vardı. Bugün Osmanlı Devleti’nden ayrılan (Suriye, Lübnan, Irak, Mısır, Yemen, Tunus gibi) bütün devletlerde de vardır. Ayrıca Hindistan, Tayland, Seylan, Filipinler, Nijerya gibi gayrı Müslimlerin hâkim olduğu memleketlerde de bu imkân tanınmıştır.

 

Sual: Cuma namazı gibi ibadetlere izin verilen, ama ahkâm-ı İslâmiyye ile idare olunmayan bir memleket dârülharb midir? Burada memuriyet ve askerlik gibi devlet işi yapmak caiz midir?
Cevab: Evet. Evet.

 

Sual: Barbaros gibi denizcilerin Hristiyan memleketlerini vurup yağmalaması ve esir alması caiz midir?
Cevab: Arada sulh yoksa, harb hâli varsa caizdir.

 

Sual: Fethedilen yerin halkı Hristiyan veya Yahudi değil de, müşrik ya da putperest ise bunlarla zimmet anlaşması olur mu?
Cevab: Zimmet anlaşması her dinden insanla olur.

 

Sual: Düşman ülkedeki insanların çoluk çocuk külliyen katli vaciptir diyene ne cevap vermek lazım gelir?
Cevab: Böyle ahmaklarla konuşmamak lazım gelir.

 

Sual: Selçuklular Anadolu’ya girince halk ile zimmet akdi yaptılar mı?
Cevab: İslâm hukukunda usul budur. Müslüman bir devlet bir yeri fethedince, yerli halk isterse zimmî, yani o devletin vatandaşı olur.

 

Sual: Wael Hallaq’ın İmkânsız Devlet kitabı, bu zamanda İslâmî bir devlet olamayacağını iddia ediyor. Ne dersiniz?
Cevab: Son zamanlarda Garb’da ve bizde de ilahiyatçılar arasında çok popüler olan Hallak, sosyal ilimlerin terminolojisi ile fıkhı ve şeriati izah etmeye çalışıyor. Bu da kolay değil. Kitabında dayandığı ve doğru/gerçek kabul ettiği argümanlar münakaşa götürür.

 

Sual: Darulharb fıkhını öğrenmek için müstakil bir kitap var mıdır?
Cevap: Muteber müstakil bir kitap yoktur. Arapça’da bazı eserler varsa da, klasik fıkıh telakkisiyle yazılmış değildir. Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci’nin İslâm Hukuku kitabında izahat vardır.

 

Sual: Müslümanlar birbiriyle harb edince, ganimetlerin hükmü ne olur?
Cevap: Bâgîlerin ve müslüman düşmanın malları ve kendileri ganimet olmaz. Kendilerine veya varislerine verilir. Çünki müslümanın kendi köle ve malları ganimet olmaz. Bir kimse Müslüman olmakla canı ve malını korumuş olur. Nitekim Hazret-i Ali de böyle yapmıştır. Sonraki asırlarda müslümanlar arasındaki muharebelerde de bu hüküm cari olmuştur.
Sual: Bir yerin ahalisi ehl-i kitap değilse, bunlara Şafiî mezhebine göre hangi hükümler tatbik edilir?
Cevap: Ehl-i kitap olmayan gayrı müslimler, İmam Şâfiî’nin ictihadına göre zimmî olamaz. Ya müslüman olur, ya köle yapılır. Hanefî mezhebinde böyle değildir.
Sual: Fransa, İspanya gibi gayrimüslim bir devlette imamlık yapıp devamlı “Allah devletimizi korusun, güçlendirsin” diye dua eden imamın arkasında namaz kılınır mı?
Cevap: Vatan ve milletin selametini, Müslümanlara hürriyet veren hükümetin, iyi, faydalı işlerinde muvaffakiyetini kast ediyorsa, mazurdur. Böylece cahilliğine verilip tevil edilir. Kasıt varsa, yani gayrı şer’î esaslara istinad eden bir devletin temadisi için dua etmek, iman esaslarını sarsar. Hindiyye’de der ki: “Zimmînin mağfireti için dua edilmez. Hidayeti için dua edilir. Uzun yaşaması için dua etmek eğer hidayete gelmesi veya cizye ödemesi maksadı yoksa mekruhtur. Bir zâlime hürmet etse, büyük günahtır. Bazı âlimler küfür olur, demişlerdir.” İbn Âbidin der ki, “Kâfirin mağfireti için dua etmek küfrdür.” Eskiden gayrı müslim hükümetler tarafından işgal edilmiş İslâm beldelerindeki imamlar, hatibler ve müftüler, resmi hallerde zarureten hükümete dua ederken, hiçbir zaman gayrı şer’î tabirler kullanmayıp, “Ya Rabbi, hükümeti hayırlı işlerinde muvaffak eyle; şer işlerden geri çek” diye dua ederlerdi. Hele bir zalimin yaptıklarını övmek, onun uzun yaşaması için dua etmek küfrdür. Hadis-i şerifte “Zâlimin çok yaşamasına dua etmek, Allaha isyan olunmasını istemektir” buyuruldu. Fıkıh kitapları, zâlim kimseleri, âdil diye medh eden, din düşmanlarının ölüsüne, dirisine dua eden, dinden çıkar, diyor.
Sual: Devlet, dine karışabilir mi?
Cevap: İslâmî devlet, dini korur; karışmaz. Karışıyorsa, zaten İslâmî devlet değildir. Laik devletin de dine karışmaması icap eder. Çünki laiklik, bir yandan devletin hukukunun dinî prensiplere dayanmaması manasına gelirken; bunun neticesi olarak devletin bütün dinlere ve din mensuplarına müsavi mesafede durması demektir. Din adamlarını tayin, onların fetva ve vaazlarını tesbit, onları siyasi ve idari meselelerde hükümeti desteklemeye icbar, din mekteplerini ve mabedleri idare etmeye çalışmak, laikliğe açıkça aykırıdır.
Sual: Ulülemr kimdir? Fransa gibi laik devletin reisicumhuru oradaki Müslümanlar için ulülemr midir?
Cevab: Ulülemr, Kur’anî bir tabirdir. Emir sahipleri demektir. Âyet-i kerimede sizden olan tabiri de geçiyor. İslâm devletinin meşru reisine denir. Dârülharbin liderlerini ulülemr denmez. Zira hakiki ulülemir, ayet-i kerimeye göre, fıkıh âlimleridir. Mecazen bunların sözlerine göre hareket eden hükümet adamlarına da ulülemr denir. Şu halde Müslümanlardan olmayan ve şer’î hükümlere göre hareket etmeyen hükümet adamlarına şer’î manada ulülemr denmez.
Sual: Suudi Arabistan darülislam mıdır?
Cevap: Bugün dünyada şer’î kıstaslara göre darülislam yoktur.
Sual: Kitapsız kâfire cizye konur mu?
Cevap: Kitaplı olsun kitapsız olsun, İslam devletinin fethettiği yerde yaşayan gayri müslimler vatandaş sayılır ve servetlerine göre, askere gitmemenin mukabili cizye öderler.
Sual: İslâm devleti zimmî olan bir kavmi toplu şekilde siyasi ya da başka esbaba dayanarak nefy edebilir mi?
Cevap: Hayır. İclâ, yani zimmileri topyekûn sürmek, ancak topyekûn isyan suçunun mukabili olabilir. Bu ise, yani bir halkın tamamının isyan etmesi muhaldir.
Sual: İki müslüman devlet savaşsa kazanan taraf köle ve cariye alır mı?
Cevap: Hayır. Müslümanın malı ve nefsi ganimet olmaz.
Sual: Gayrı Müslimlerin Hz. Peygamber’e hakaret meselesi üzerine bir müslümanın tavrı ne olmalıdır?
Cevap: Gayrı müslimler, sadece iman ile muhataptırlar. İman etmeyen birinin, İslâm dinine hürmet göstermesi beklenmez. Böyle birine zarar vermek caiz değildir, fitneye Müslümanlara büyük zarar verilmesine sebep olur.
Sual: Define ve maden mülkiyeti kime aittir?
Cevap: Sahipsiz arazide maden ve define bulanındır; sahipli arazide arazi sahibinindir. Her halükârda dârülislâmda beşte biri devlete aittir. Bu mikdar beytülmâlin ganimet kısmına dâhildir. Ama üzerinde İslâmî işaretler bulunan bir define ise, lukatadır. Tamamı beytülmale verilir. Beytülmâl yoksa, fakirlere verilir. Bulan fakirse kullanabilir.
Sual: Müslümanların herhangi bir yerdeki kiliseyi tamir ettirmesi caiz midir?
Cevap: Caizdir.
Sual: Beytülmal nedir?
Cevap: Şer’î esaslara göre idare olunan devletin hazinesidir. Laik devletin hazinesine beytülmal denmez.

 

Benzer Suallerin Cevapları İçin Tıklayınız

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler