1. Menakıb:  İmam-ı Begavi “rahimehullahü teâlâ” (Mesabih-i şerif)  kitabında, Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivayet ederler. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri Uhud dağına çıktılar. Ebû Bekr, Ömer ve Osman “radıyallahü teâlâ anhüm” da Uhud dağına çıktılar. Dağ sallandı, yani zelzele oldu. Resûl-i ekrem “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri mübarek ayağı şerifleri ile dağa vurdu ve buyurdu ki (Sâbit ol ya Uhud! Senin üzerinde bir Peygamber, bir Sıddık, iki şehit vardır.)

2. Menakıb:  Yine (Mesabih-i şerif) de Ebû Musa el Eş’arî “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden nakil olunmuştur. Ebû Musa el-Eş’arî buyurdu ki ben Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzur-ı şeriflerinde idim. Medine-i münevvere bağlarından bir bağda idik. Bir şahıs geldi. Kapıyı açmak taleb etti. Hazret-i Resûl-i ekrem bana buyurdu: (Var, kapıyı aç. Cennet ile onu müjdele!) Ben de varıp, kapıyı açtım. Baktım ki hazret-i Ebû Bekrdir. Resûlullahın buyurduğu şey ile müjde verdim. Allahü tebareke ve teâlâ hazretlerine hamd etti. Ondan sonra bir şahıs daha geldi. Kapıyı açmak taleb etti. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu: (Var kapıyı aç ve Cennet ile ona müjde ver.) Ben de varıp, kapıyı açtım. Baktım ki hazret-i Ömerdir. Ona, Resûlullah hazretlerinin buyurdukları şeyi haber verdim. Allahü tebareke ve teâlâ hazretlerine hamd etti. Ondan sonra bir şahıs daha kapının açılmasını taleb etti. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu: (Var kapıyı aç ve Ona Cennet ile müjde ver ve o belalar onun üzerine erişir.) Ben de varıp, kapıyı açtım. Baktım ki hazret-i Osmandır. Ona, Resûlullah hazretlerinin buyurduklarını haber verdim. Osman “radıyallahü teâlâ anh” Allahü tebareke ve teâlâ hazretlerine hamd edip, sonra dedi ki (Allahül müstean) [Yardım ancak Allahü teâlâdan istenir.]

3. Menakıb:  Yine (Mesabih-i şerif)  kitabında Hasan olarak bildirilen hadis-i şerifte, Abdullah ibni Ömer “radıyallahü teâlâ anhüma” hazretlerinden rivayet olunmuştur. İbni Ömer dedi ki biz bu üç serveri, Ebû Bekr, Ömer ve Osmanı “radıyallâhu anhüm”, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” zaman-ı şeriflerinde andığımızda terdiye ederdik. Yani “radıyallâhu anh” der idik.

4. Menakıb: (Lübab-ül elbab)  kitabında, Ömer Dehleki “rahimehullahü teâlâ” rivayet eylemiştir. Şihrin-i Hôşeb din büyüklerindendir. Ahiret yolunun saliklerindendir ve ariflerdendir. Tabakat-ı meşayihtendir. Basiret ve derece sahiplerindendir. Demişlerdir ki Bir gün öğle namazını kılıp, menzile dönerken [ikâmetgahına giderken] iki merdi [kişiyi] gördüm. Birbiri ile husumet [münakaşa] ederler. Birbirine hoş olmayan sözler söylerler. Ben dedim ki Sübhânallah! Sizin elbiseniz mümin libası, ama sözleriniz cahillerin sözleridir. O iki kişinin birisi dedi: Sen işitmez misin ki bu mübtedi [itikadı bozuk] kötü sözler söyler. Ben dedim, ne söyler. Dedi ki Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden sonra hilafet, hazret-i Alinin idi. Ebû Bekr ve Ömer ve Osman galebe edip, cebren hilafete geçtiler, diye söyler. O mübtedia dedim, böyle söyleme. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden sonra müminlerin büyüğü Ebû Bekrdir. Sonra Ömer, ondan sonra Osmandır. Ondan sonra Alidir “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”. Diğer sünni merde [şahsa] dedim ki bununla münakaşayı bırak. Allahü teâlâ onun cezasını verir. O sünni, Vallahi ben onu ta benimle onun arasında hüküm etmeyince elden bırakmam, dedi. Ben, Sübhânallah! Hazret-i Muhammed “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” ahirete intikal buyurmuştur. Ve gökten vahiy gelmesi de kesılmıştır. Sizin aranızda ben nasıl hüküm edeyim, dedim. Sünni olan genç baktı gördü ki bir hamam külhanı, ateş vurup, iyice kızmış. O rafiziye dedi ki insaf et ve söylediğin sözden pişman ol ve rücu et. Yoksa, gel ikimiz bu ateşe girelim. Hak üzere olan Allahü tebareke ve teâlâ hazretlerinin emri ile halas olur [kurtulur]. O mübtedi rafizi dedi ki insaf veremem, ben hak üzereyim. Ama gel ateşe girelim. Ben [Şihrin-i Hôşeb] dedim, etmeyiniz ki Allahü tebareke ve teâlâ bundan nehy etmiştir. O sünni ve dini pak merd dedi ki çaresiz ateşe girmeli. Sonra sünni ve mübtedi her ikisi ateş yanına vardılar. Sünni, başını yukarı kaldırıp, dedi, ya Rabbel âlemin! Şükür ve hamd, fadl ve minnet Senin içindir. Seni ve melekleri şahit ettim. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden sonra halkın en iyisi Ebû Bekr-i Sıddık “radıyallahü teâlâ anh”, yar-i gar [mağara arkadaşı] ve munis-i Resûlullah idi. Daha bir çok faziletlerini de saydı. Ondan sonra Ömer-ül Fâruktur. Ondan sonra Osman-ı Zinnureyndir. Ondan sonra Aliyül mürtedadır “radıyallahü teâlâ anhüm”. Sonra, (Benim dinim ve mezhebim budur. Eğer Hak üzere isem, bu ateşi benim üzerimden halas eyle ki İbrahim Halil “alâ nebiyina ve aleyhisselâm” hazretlerini yakmadığın gibi, beni de yakma) dedi ve ateşe girdi. Sonra rafizi baş kaldırıp, dedi ki ey Bari [ey Allahım!] Bütün hamd ve şükürler senin içindir. Benim mezhebim ve itikadım budur ki Resûlullah hazretlerinden sonra halkın en yükseği Ali bin Ebû Talibdir. Ebû Bekr, Ömer ve Osman zulüm ettiler. Hilafeti ondan aldılar. Ebû Bekr, Ömer ve Osmandan bizarım. Eğer benim sözüm doğru ise, bu ateşi benim üzerime soğuk eyle, dedi ve o da ateşe girdi. O külhancı, o fırının kapısını kapadı. Şihrin-i Hôşeb “rahimehullah” der ki benim kararım kalmadı. Halim mütegayir oldu [değişti]. Ondan buna, bundan ona koştum ve dolandım ve fikir ederdim ki onların hâli ateş içinde ne oluyordu. İkindi vakti oldu. Baktım, o külhanın kapağı düştü. Düşündüm ki şimdi bu ateşten selamet ile kim çıkar. Ağlardım ve gözüm ona bakıp dururdum. Hemen gördüm o sünni terlemiş olarak ateşten dışarı geldi. Hemen kalktım. Onu kucakladım. İki gözünün arasından öptüm. Dedim ki Allahü tebareke ve teâlâ seni ateşte ne yaptı. Dedi ki beni bir bostana ilettiler ve bir döşek üzerinde uyuttular. Dediler, gelinlerin yattığı gibi yat. Ben de bu ana dek yattım. Ta şimdi kalkıp, uyardılar ve dediler, kalk namaz vakti geldi. İkindi namazını cemaat ile kılasın. Ben de dışarı geldim. Şihrin-i Hôşeb der ki o sünninin elini tutup, hemen o mekana oturtup, külhancıları çağırdım. Kürek getirip, o ateşi dışarı çıkarıp, rafiziyi kürek ile çektiler. Tamam vücudu yanmış, kömür gibi olmuş. Ancak alnı üzeri açık kalmış, yanmamış. Alnının üzerinde üç satır yazılmış. (Birinci satırda, (Bu tugyan ve isyan eden bir kuldur.) İkinci satırda, (Ebû Bekr, Ömer ve Osmana hürmet etmedi.) Üçüncü satırda, (Bu kul bagi oldu [isyan etti]. Ebû Bekr ve Ömer ve Osmana kâfir oldu dedi ve Allahü tebareke ve teâlâ hazretlerinin rahmetinden ümit kesti.) yazılmıştı. Şihrin-i Hôşeb der ki o gün dörtbin rafizi tövbe edip, sünni müslüman oldular. Üç gün boyunca etraftan halk gelip, o mübtedi rafiziye baktılar. Allahü tebareke ve teâlâ hazretlerinin yaptığını ve kahrını müşahede edip, ibret aldılar. Uzak şehirlere nameler [mektuplar] yazıp, gönderdiler ki zinhar ve zinhar [katiyetle], hiç kimse, Ebû Bekr ve Ömer ve Osman “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerine kötü sözler söyleyip, seb’ etmeye ki böyle ahval vaki oldu. (İbret alınız, ey akıl sahipleri.)

5. Menakıb:  İstanbulda Mustafa Paşa Camiinde halka nasihat eden, Sünbül efendi seccadesinde halife olan Hasan efendi “rahimehullah” rivayet eder. Arabistanda seyahat ederken, Hasan-ı Basıri “kuddise sirruh” hazretlerinin mezarını ziyaret etmek niyeti ile Basraya vardım. Hacı Ahmed derler bir mümin muvahhid kimsenin odasına misafir oldum. Birkaç gün orada misafir kaldım. Konuşma esnasında, hacı Ahmed hikaye etti ki şehrimizde Yahya adlı bir imam var idi. Gayet ilim ve söz sahibi bir kimse idi. Lakin rafizilerden idi. Defalarca, hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Ömer-ül Fâruk ve hazret-i Osman bin Affan “radıyallahü teâlâ anhüm” haklarında nice uygunsuz sözler işittik. Ama gelen paşaların koltuğuna girmekle [onlar ile iyi geçinmek ile] kimse ona bir şey yapmaya cür’et edemezdi. Onların ona zararı olmazdı. Hatta bir gün paşaya benden şikayet eder. Benim onun ardında namaz kılmadığımı müslümanları onun arkasında namaz kılmaktan, ona uymaktan men’ ettiğimi söyler. O da beni çağırıp, niçin imama uyarak namaz kılmazsın, dedi. Ben de dedim ki sultanım, ahvaline vakıf olduğum için uymuyorum. Paşa ıtab tarikiyle [azarlama yolu ile] dedi ki elbette uyup namaz kılmalısın, yoksa sen bilirsin, hâlini perişan ederim. Ben dedim ki; sultanım! Göz göre göre kişi kendini ateşe bırakır mı? Bir kimsenin ahvalini bildikten sonra, o anda başımı dahi kessen ona uyup [iktida edip] namaz kılmam, dedim, dışarı çıktım. Birkaç günden sonra, bir gün çarşıda otururken, o rafizi imam Yahyayı gördüm. İmam durmayıp, yüksek sesle çağırıp, yanıma gelin müslümanlar diye seslenir. Acele ile acaba ne haber var diye yanına vardık. Gördük ki avucu içine dişlerini doldurmuş. Ne oldu diye sual ettik. Cevap verdi ki bunlar, ağzımda olan dişlerimdir. Bu gece rüyamda gördüm. Kıyamet kopmuş. Bana da susuzluk arız olmuş ki helak olmak üzereyim [ölmek üzereyim]. Mahşer yerine giderken bir büyük havuz gördüm. Kenarında yaşlı, nur yüzlü biri durur. Gelip-geçenlere su ulaştırır. Yanına vardım. Sual ettim ki sen kimsin. Ebû Bekr-i Sıddıkım “radıyallâhu anh”, dedi. Ben dedim ki dünyada iken ben seni sevmezdim. Suyundan da içmem. Sonra havuzun bir tarafını dolaştım. Uzun boylu, salabetli [sağlam] ve mehabetli [heybetli] sultan durur. Gelenlere su ulaştırır. Yanına varıp, dedim ki sen kimsin. Dedi ki Ömer-ül Fârukum “radıyallâhu anh”. Ne dünyada iken severdim, ne şimdi. Suyundan içmem deyip, havuzun bir tarafını dolaştım. Gördüm ki bir âlim ve selim bir pir-i mübarek durur. Gelene ve gidene su ulaştırır. Nur yüzünden ışık vurur. Yanına varıp, dedim, sen kimsin! Ben Osman-ı Zinnureynim “radıyallâhu anh”. Ben dedim. Seni dünyada sevmezdim. Suyundan da içmem. Havuzun o köşesini de dolaştım. İri yapılı, orta boylu, uzun sakallı ve şecaat ve mehabetli [heybetli] ve cesaretli bir sahip-i saadet su ulaştırır. Havuz kenarına, yanına vardım. Dedim ki sen kimsin. Dedi ki Aliyül mürtedayım “radıyallâhu anh”. Ben hemen mübarek ayaklarına düşüp, yüzümü ve gözümü sürdüm. Dedim ki sultanım, meded bana. Bir içim su ihsan et ki gayet susamışım. Buyurdu ki yukarıda benim kardeşlerime rast gelmedin mi. Ben dedim, evet rast geldim. Lakin ben onları sevmiyorum. Sularını da içmedim. Seni severim. Suyundan içmek isterim, deyince, İmam hazretleri “radıyallahü teâlâ anh” benim suratıma bir tokat vurdu ki o ızdırab ile uyandım. Bütün dişlerim avucumun içine düştü. Ey müslümanlar, bu ana kadar dalalet yolunda idim. Allahü teâlâya hamd olsun ki Allahü Sübhanehü ve teâlâ şimdi hidayet edip, doğru yola kavuştum, deyip, çihar yar-i güzinin muhabbetini kalbinde ihlas ile yerleştirdi. Rübai:

Gördüğü rüyada ki döküldü bütün dişleri,
Saadet yolunu buldurdu, dökülen bu dişleri.

Zebâniler ona ateşi hazırlamışlar iken,
Böylece kurtuldu o elim ateşten!

6. Menakıb:  Bir rafizi, ayakkabısının ökçesine, Ebû Bekr, Ömer ve Osman “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerinin isimlerini kazdırmıştı. Bir yola giderken bastığı yerde bu serverlerin isim-i şerifleri okunurdu. Bir mümin muvahhid kimse, onun ardında gelirdi. O serverlerin isimlerini görünce izin tutup gitti [yani o izi takip etti]. Mel’un rafizi ana yoldan çıkıp, bir ormana sapmış. Bir ağaç gölgesinde uyumuş. O mümin sofi de izleyip giderken, yoldan saptığını görünce, o da ormana teveccüh edip [girip], o rafiziye erişip, gördü ki yüzü üzerine yatmış. Ayakkabılarının altında o üç din büyüğünün isim-i şeriflerini kazımış gördü. Diledi ki o rafiziyi öldürsün. Yine düşündü ki belki bu isimlerin yazıldığından haberi yoktur, sorayım, dedi. Şiî gözlerini açtı. Gördü ki başı üzerinde bir sofi durur. Sofi sordu ki ayaklarının altında olan isim-i şeriflerden haberin var mıdır. Mel’un rafizi, kötü sözler söylemeye başlar. Sofinin yanında da bir gizli kılıcı var imiş. Çıkarıp (Bismillahirrahmanirrahim) deyip, rafiziyi öldürür. Kılıcı kınına koyup, rafizinin murdar leşini sürüyüp, bir çukura koyar. Üzerine biraz çör-çöp bırakır. Sonra yoluna revan olur. Biraz yol gider. Karşıdan çok heybetli dört atlı görünür. Sofiyi görürler. Üzerine at salıp, derler ki sen adam öldürmüşsün, kanlısın. Çabuk leşini bize göster. Sofi feryat etti. Ben fakirim, katil değilim, nice-nice özür ve bahane ederse de, gördü ki ellerinden kurtulamadı. O dört atlının arasından birisi göğsüne harbesini dayayıp dedi ki dön geri, yoksa sen bilirsin. Sofi de çaresiz önlerine düşüp, o mel’unun murdar leşini gömdüğü çukura gelir. Üzerinde olan çalıyı kaldırdığı gibi, baktı ki rafizinin yerinde bir büyük domuz leşi yatar. Sofi onu gördüğü gibi, hayret edip, tefekküre vardı. Ondan sonra bu dört atlı sofiye dediler ki sana müjde olsun ki Allahü teâlâ senin cümle günahlarını affetti ve Cehennem ateşinden azad etti. Cenneti nasip kıldı. Sofi de şâd ve mesrûr olup onlara sordu ki siz kimlersiniz. Onlar buyurdular ki birimiz Ebû Bekr ve birimiz Ömer ve birimiz Osman, evvelce göğsüne harbeyi koyan da hazret-i Alidir “radıyallâhu anhüm”. Sofi de Allahü tebareke ve teâlânın bu ihsanına şükredip, şâd ve handan olarak yoluna gitti.

7. Menakıb:  Bir zamanlar bir tacir var idi. İsmine Eyüb bin Hasan derler idi. Padişahlardan birine bazı kumaş ve meta satmak için huzuruna varır. Tesadüfen o sırada padişah; emir-ül müminin Ebû Bekr, Ömer ve Osman “radıyallahü teâlâ anhüm” hakkında uygun olmayan kötü sözler söyler. Tacirin gönlüne bu sözler hoş gelmez! Padişaha nasihat etmek ister. Sonra, o sultanlara [üç halifeye] dil uzatan zalimlerden hayır gelmez, belki söylersem beni öldürür; deyip, işini görüp, gider. O gece Server-i âlem “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini rüyasında görür. O padişahı da orada, huzurlarında durmuş görür. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, tacire iltifat edip, buyurur ki: (Benim Ashâbıma uygunsuz sözler [kelimeler] söyleyen bu mudur.) Evet ya Resûlallah diye cevap verdikte, bunu katl eyle diye öldürülmesini emir buyurur. Ben dedim, (Ya Resûlallah! Bir nesne yoktur ki onu katl edeyim.) Resûl-i ekrem hazretleri tacirin eline bir bıçak verir. Tacir de emr-i şerifine itaat edip, şahsı boğazlar. Rüyadan uyanıp, bu rüyayı varıp, şaha anlatmak ister. Sarayının kapısına varır ki ağlamak ve feryat sesleri işitir. Bu hal nedir diye sorar. Cevap verirler ki: Bu gece padişahı yatağında katl etmişler.

8. Menakıb:  Tebriz şehrinde bir rafizi vardı. Daima işi-gücü bu üç serveri seb’ etmek [kötülemek] idi ve bunlara buğz ve adavet etmek idi. Bir gece rüyasında gördü ki kıyamet kopmuş. Bütün mahluklar ayak üzere durur. Herkes hayret içinde gezerken, buna gayet susuzluk arız olmuş. Mahşer yerinde gezip, su ararken gördü ki bir alay adam geçer. Aralarında bir mübarek adem vardır. Elinde bir maşrapa tutar. Durmayıp, su dağıtır. O rafizi derhal o ihtiyar kişinin önüne vardı. Bana da su ver, dedi. O nur yüzlü kişi su verdi. İçeceği sırada o pirin isim-i şerifini sordu. Dediler ki bunun adına Ebû Bekr-i Sıddık “radıyallahü teâlâ anh” derler. Ne zaman ki o mübarek ismi işitti. Suyu içmeyip geri verdi. Ondan sonra bir alay daha geldi. Onların aralarında bir nûrânî ve vakar sahibi adam var. Elinde bir maşrapa su tutar. Durmayıp mahşer yerinde isteyene su verir. O rafizi onun yanına varıp, su istedi. O da maşrapayı sundu. İçeceği zaman onun da, isim-i şerifini sordu. Dediler, bunun adına Ömer-ül Fâruk derler. Ne zaman Ömer-ül Fârukun isim-i şerifini işitti. Suyu içmeyip, geri verdi. Ondan sonra bir alay daha adam geldi. Onların aralarında bir nur yüzlü adam var. Elinde bir maşrapa ile su tutup, durmayıp ulaştırır. O rafizi onun yanına varıp, su istedi. O da eline su verdi. İçeceği zaman isim-i şerifini sordu. Dediler ki bunun ismine Osman-ı zinnureyn “radıyallahü teâlâ anh” derler. Osman-ı zinnureynin isim-i şerifini işitti. Suyu içmeyip, geri verdi. Ondan sonra bir alay daha adam geldi. Onların aralarında, büyük, heybetli, saadet sahibi bir Zât var. Elinde bir maşrapa su tutar. Durmayıp, dağıtır. O rafizi derhal yanına varıp su istedi. O zaman onun da isim-i şerifini sordu. Dediler ki bunun adı Aliyül mürtedadır “radıyallahü teâlâ anh”. Aliyül mürtedanın isim-i şerifini işitti. Mübarek ayaklarına düşüp, meded ya Ali, bana da su ver diye feryat etti. Hazret-i Ali “keremallahü vecheh ve radıyallahü teâlâ anh” ona, önce geçen büyüklerden niçin su taleb edip, içmedin diye sordu. O rafizi dedi ki ben dünyada iken onları sevmezdim. Daima buğz ve adavet ederdim. Onların sularından da içmem. Ben seni severdim. Senin aşıklarındanım, dedi. Hazret-i Ali “keremallahü vecheh” iki mübarek parmaklarını o rafizinin gözlerine sokup, iki gözünü de çıkardı. O acı ile uykudan uyanıp, kendini kör buldu. Hatta bazı kimselerden mervidir ki merhum Sultan Süleyman “aleyhirrahmetü rabbihül gufran” acem [İran] seferinde o köre Tebriz sokaklarında rast gelmiştir ki sual edip, bu vak’ayı bizzat kendinden, olduğu gibi işitmiştir. Yaptığı işe pişman olup daima tövbe ve istiğfar ederdi. Ve halka nasihat ederdi.

9. Menakıb:  Bir mümin muvahhid ile bir rafizi, Mekke-i Mükerremeye giderken yol arkadaşı oldular. O mümin, rafiziye herhalde nasihat eder ve derdi ki: (Gel bu rafizilikten feragat eyle, bunun sonu nedamettir [pişmanlıktır]. Dünyada yüz karalığıdır ve ahirette hasırettir. Göz göre göre niçin kendine kıyarsın. Ve canını Cehennem ateşine atarsın. Molla Cami “kuddise sirruhüssami” hazretlerinin kıtasını rafiziler hakkında işitmemişmisin. Bu kötü filden vazgeç. Yoksa son pişmanlık fayda vermez. İşitmedim ki bir kimse Çihar yar-i güzin “Rıdvânullahü teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerini sevmese; Allahü tebareke ve teâlâ saklasın; o kimse nasihat almayıp, asla ona tenbih tesir etmez.) Gördü ki insafa gelmedi. Hem meşhurdur: Cühud imana gelmez! Mülhid kişi tövbekar olmaz! O mümine nisbet için, rafizi itikadından vazgeçmedi. Nasihatlarını maskaralığa aldı. Hikmet-i Rabbânî, Kâbe-i şerifeye yaklaştıklarında, bir hınzır göründü. Hemen o mel’un rafizi deve üzerinde iken, Allahü teâlânın emri ile hınzır şeklinde olup deve üzerinden yere atlayıp, hınzırlara karışıp, onlar ile gitti. Bütün hacılar bu ahvali görüp, ibret aldılar. Aklı olan kimse bu kıssadan hisse alıp, çihar yar-i güzin “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretlerine karşı, zerre miktarı buğz ve adavetten kalbini pak edip, hem çihar yar-i güzin sevgisi ile kalbini doldurur.

10. Menakıb:  Bir zamanda bir yahudi bir rafizi ile çekişip, dövüşürler. Allahü teâlâ kelbi [köpeği] hınzır [domuz] üzerine musallat eder. Yahudi rafizinin gözünü çıkarır. Rafizi yahudinin eteğine yapışıp, mahkemeye götürüp, kadı huzuruna varırlar. Rafizi der ki bu yahudi benim gözümü çıkardı. Efendi hazretleri, hakkımı bu yahudiden alıver. Kadı efendi, yahudiye ıtab edip, bre mel’un, bu kişinin gözünü niçin çıkardın, dedi. Yahudi dedi, sultanım işittim ki ruz-i mahşerde rafiziler yahudilerin merkebi olup yahudiler üzerine binip, Cehennem ateşine varırlar. Benim o gün bineğim bu olsun diye gözünün birini çıkardım. Zira hafızam zayıf ve görüşüm azdır. Şayed o günde teşhis etmem güç olup ve yaya olarak Cehenneme varmaktan ise, bir gözlü merkebe binmek iyidir, dedi. Kadı efendi ve mecliste hazır olanlar yahudinin bu ilzamından hoşlandılar ve rafiziye tazir ettiler [azarladılar]. Muhakkak rafizilerin Allahü teâlâ katında ve insanlar yanında bütün milletten kötü olduklarında şüphe yoktur. Zira kâfirlerin inatları batıl da olsa birer cevapları vardır. Ama bu mel’unların asla bir delilleri yoktur. Ondan dolayıdır ki hazret-i Molla Cami “kuddise sirruhüssami” rafiziler hakkında şöyle buyurmuştur: Kıta:

Rafizi olur kıyamette yahudi eşeği,
Yeder onu mülhid cahil, tutup elinde yularını.

Nasrani elinde bir demir çomak ile
Sürer onu ta o menzile dar-el bevar.

Nice yüzbin lanet o Haktan, Resûlden de,
Eşeğe binene yedene sürene ki var.

Rafiziler kıyamet gününde başka bir bölük olup sualsiz ve azapsız Cennete dâhil olalım diye ümit edip, doğru Cennetin yolunu tutup, giderler. Cennet kapılarından bir kapıya varırlar. Görürler ki kapıda Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri durur. Durmadan kevser şarabını ehl-i İslama içirir. Rafiziler hazret-i Ebû Bekri görünce derler ki dünyada iken biz bunu sevmezdik. Şimdi de bunun olduğu kapıdan Cennete girmeyiz. Ve bunun elinden kevser şarabını içmeyiz. Oradan dönüp Cennetin bir başka kapısına varırlar. Görürler ki o kapıda hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” durur. Durmadan müminlere kevser şarabı içirir. Tekrar o hınzırlar derler ki dünyada iken biz bunu sevmezdik. Şimdi bunun olduğu kapıdan Cennete girmeyiz. Ve kevser şarabını da içmeyiz. Oradan dönüp, bir başka kapısına varırlar. O kapıda Osman “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri durur. Müslümanlara kevser şarabı içirir. Tekrar o murdarlar derler ki dünyada iken biz bunu da sevmezdik. Onun olduğu kapıdan da Cennete girmeyiz. Bunun da elinden kevser şarabını içmeyiz. Oradan da dönüp, Cennetin bir başka kapısına varırlar. Görseler ki o kapıda duran İmam-ı Ali “radıyallahü teâlâ anh” hazretleridir. Bunlara sorar ki hazret-i Ebû Bekr, hazret-i Ömer ve hazret-i Osmanın “radıyallahü teâlâ anhüm” kapılarına uğramadınız mı? Onlardan kevser şarabını içmediniz mi? Onlar derler ki Onları biz dünyada iken sevmezdik. Onun için biz bugün de onların şaraplarından da içmedik. Onların kapılarından Cennete girmedik. Dünyada iken biz seni severdik. Senin elinden kevser şarabını içmek isteriz. Senin kapından Cennete girmek isteriz. Ali “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri bunları reddeyleyip, bre mel’unlar! Bilmez misiniz ki onlardan tezkire almayınca kimseyi Cennete koymam ve kevser şarabını içirmem. Yıkılın buradan, buyurur. Hazret-i Aliden yüz bulamayınca, can başlarına sıçrar. Bilirler ki yanlış yola gittiklerinden belaya uğradılar. Yaptıkları işe pişman olup nedametler çekerler. Velakin bu pişmanlıklarının faydasını görmezler. Bu felakette iken her rafiziye birer yahudi havale olunur. Şimdiye dek sizleri ararız, nerede gezersiniz, derler. Yine o hâlde birer nasrani de gelerek, birer rafizinin sakalını tutup, çeke-çeke mahşer yerinin tamamını gezdirirler. Bütün mahşer halkı arasında rüsvay olurlar. Ondan sonra Allahü teâlâ korusun, azap için Zebâniler gelir. Tamamını bu hal ile Cehenneme götürürler. Beyt:

Nimetleri fani olan bu deni dünyayı aşağı tut,
Sonu pişmanlık olan işi yapma.

Mahşer ehli bunlardan yüz dönüp, nefret ederler.

11. Menakıb:  Din büyüklerinden biri rivayet eder. Medayinde bulunuyordum. Her nerede bir kimse vefat etse, varıp ona kefen sarardım. Bir kimse gelip dedi ki Kufe ehlinden bir kervan geldi. Aralarında biri vefat etti. Gelip kefen sarasın. Hizmetçimi kefen almaya gönderdim. Ben o kimsenin meyitini görmeye vardım. Yanına vardım. Gördüm ki vefat eylemiş. Karnı üzerine bir kerpiç koymuşlar. Aniden o meyit kalkıp oturdu. Feryat edip, dedi ki yazıklar olsun bana, vay bana. Ben dedim ki (Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah) söyle. Bana dedi ki bu kelime-i şerifeyi demenin faydası yoktur. Zira ben kavmim ile olurken, Ebû Bekr ve Ömer ve Osman “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerine dil uzatıp, uygunsuz sözler söylerlerdi. Ben de onlara uyar, söylerdim. Sonunda helak oldum. Beni Cehenneme iletip yerimi gösterdiler. Benim ruhumu geri verdiler ki halka haber vereyim. Sakın, sakın, o serverlere dil uzatmayın. Bu sözleri tamam ettikten sonra, tekrar öldü. (Şevahid-ün nübüvve) den tercüme olunmuştur.

12. Menakıb:  Hazret-i Ali “keremallahü vecheh” rivayet buyurmuşlardır. Ebû Bekr, Ömer ve Osman “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerine uygun olmayan sözler söyleyen bir kimse vardı. Bir gün yüzünde bir yara peydah oldu. O yara giderek yüzünü tutup, yüzünün tamamı kara oldu. Her türlü ilacı denediler, şifa bulmadı. Bütün insanların yanında rüsvay oldu. Sonra bu şekilde öldü. Hem dünyada ve hem ahirette melamet oldu [yüzü kara olmak bedbahtlığına kavuştu]. (Şevahid-ün nübüvve) den tercüme olunmuştur.

13. Menakıb:  Büyüklerden biri rivayet eder. Çocukluğumda rafizi bir hocam var idi. Beni de rafizi yapmıştı. Bir gece rüyamda kıyamet kopmuş. Fahr-i âlem “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri huzurlarına ve mübarek hak-i payelerine bütün halk toplanmış, şefaat rica ederler. Ben de huzurlarına vardım ki şefaat isteyeyim. Gördüm, sağ yanında nur yüzlü, selim ve hilm sahibi ihtiyar durur. Sol yanında bir mübarek kimse durur. O da şecaatlı ve bahadır ve mübarek yüzü nurlu bir kimsedir. Hemen beni gördüler. Dediler ki; ya Resûlallah! Bu adam bizden ne ister ki her gün bize dil uzatıyor, biz bu adama ne yaptık. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri mübarek elini uzatıp, beni tutmak istedi. Ben kaçtım. Bu ızdırab ile ve bu korku ile uykudan uyandım. Gördüm ki bütün saçım ve sakalım ve kaşım ve kirpiğim dökülmüş. Dört ay dışarı çıkamadım. Dünyanın ilacını kullandım. Asla fayda vermedi. Bir gün dostlarımdan biri beni görmeye geldi. Benim halimi sordukta, ben de ahvalimi olduğu gibi anlattım. O da dedi ki sen meyer Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine salavat getirmekten habersizsin. Birkaç gün salavat-i şerife getirmeye devam eyle ve Ashâb-ı güzin “Rıdvânullahi aleyhim ecma’în” hazretlerine, derun-i dilden [kalpten] muhabbet eyle. Yaptığın kabahatlere tövbe ve istiğfar eyle. Ümit edilir ki kısa zamanda bu beladan kurtulup, halas olursun. Hemen ibrik getirtip, abdest alıp, sonra iki rekat namaz kılıp, halis niyet ile ettiğim işlere nadim olup tövbe ve istiğfara meşgul oldum. Bir hafta tamam olmadan saçım ve sakalım, kaşım ve kirpiğim çıkıp, evvelkinden de çok oldu. Onun için, bu sultanlara ihanet üzere olanlar, dünyada ve ahirette sıkıntıdan kurtulamazlar. (Şevahid-ün nübüvve) den tercüme olunmuştur.

14. Menakıb:  İmam-ı Müstagfiri (Delail-i Nübüvve)  adlı kitabında yazmıştır. Büyüklerden birisi rivayet eder. Üç nefer kimse Yemen diyarına doğru yola çıktılar. Bu müslümanlara bir de rafizi katılmış idi. Rafizi, O serverler [Ashâb-ı kirâm] hakkında uygunsuz kelimeler söylerdi. Bu müslümanlar ona her ne kadar nasihatlar ettiler ise de asla tesir etmeyip, rafizi devam ederdi. Beraberce bir gün bir menzile kondular. Bir miktar istirahat ettiler. Bir zamandan sonra uykudan uyanıp, abdest almaya kalktılar. O bedbaht maymun gibi yatarken, onu da uyardılar. Hemen uykudan uyandı. Ah, ah, herhalde ben bu menzilde kalsam gerektir, dedi. Müslümanlar dediler ki bu menzilde niçin kalacaksın, asla olmaz. O bedbaht dedi ki Peygamberi “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” rüyada gördüm ki başımın ucuna geldi. Bana dedi ki bre bedbaht, bu menzilde senin suretin değişse gerek. Bu müslümanlar dediler ki ne durursun, kalkıp, abdest alıp, tövbe ve istiğfara meşgul olup niyazda bulun. O da ayaklarını toplayıp, kalkmak istedikte, o an Allahü teâlânın emri ile iki ayak parmakları değişikliğe uğrayıp, maymun parmakları gibi oldu. Ondan sonra topuklarına kadar değişti. Ondan sonra dizine kadar, ondan sonra kuşağına kadar, ondan sonra göğsüne kadar çıktı. Sonra, tamam vücudu maymun oldu. Müslümanlar bu hâli görünce, tutup sıkıca devenin üzerine bağladılar. Yemene yakın vardıkta, akşama yakîn bir meşelik yere uğradılar. Orada çok maymun vardı. Hemen maymunları gördü. Deve üzerinden zorlayıp, bağlarını kırıp, yere indi. Varıp o maymunlara ulaştı. Biz de maymunlardan korktuk ki bize hücum edecekler diye. Sonra gördük ki bütün maymunlar yakîn yere gelip, durdular. Değişikliğe uğrayan aralarından ayrılıp, bize karşı gelip, durdu. Gözlerinden o kadar yaş aktı ki vasfa gelmez [anlatılamaz]. Sonra diğer maymunlara karşı gitti. Şimdi aklı olan kimselere hemen bu ibret yeter. Nerede kaldı ki o büyükler hakkında nice âyet-i kerime ve hadis-i şerif vardır.

Ya Rab, lutfün ile daima bize doğru yolu göster,
Sapık yolları değil, sana varan yolu göster.

15. Menakıb:  Büyüklerden biri Şam şehrine uğrar. Bir mescitte sabah namazını kılar. İmam namazı kıldıktan sonra, arkasını mihraba dönüp, Ebû Bekr, Ömer ve Osman “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerinin haklarında uygunsuz sözler söylemeye başlar. O büyük Zât, imamdan bu sözleri işitince çok üzülüp ve mahzun olarak kalkıp, yoluna gider. Bir seneden sonra yine yolu Şam şehrine uğrar. Tekrar o mescide varıp, sabah namazını kılar. Namazı kıldıktan sonra, imam olan kimse, arkasını mihraba dönüp, O serverlerin [Ebû Bekr, Ömer, Osman “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerinin] büyüklüklerinden bahs etmeye, onları methetmeye başlar. O büyük Zât, cemaatten birine sual eyler ki bu imam geçen sene o serverlerin şanlarına uygunsuz sözler söyledi. Şimdi de meth ve senâ etti. Sebebi nedir. O müslüman dedi ki evvelki imamı görmek ister misin. O büyük Zât dedi, görmek isterim. O da önüne düşüp, bir odaya girdiler. Gördü ki bir siyah köpek, boynundan zincir ile bağlı, yatar. O büyük dedi ki bu kelb [köpek] nedir. O müslüman dedi ki geçen seneki imam budur. O din büyüklerine haşa, uygunsuz sözler söylerdi. Bir gün arkasını mihraba dönüp, kötü adeti üzere kötü sözler söylerken, değişip, bu surete girdi. O büyük yanına varıp, sen geçen seneki imam mısın. O da eli ile başına işaret edip ve gözlerinden yaş akıttı. Bu büyük de, Hak Sübhanehü ve teâlâ hazretlerine şükredip, işte cezanı buldun, dedi. (Şevahid-ün nübüvve) den tercüme olunmuştur.

16. Menakıb:  Gazilerden biri rivayet eder. Bir gazada, cemaat ile gazaya giderken, aramızda Beni Temimden Ebû Hayan namında bir kimse vardı. O serverlerin haklarında uygun olmayan çirkin sözler söylerdi. Hepimiz o mel’una nasihat ederdik. Fayda etmeyip, uslanmazdı. Yolda bir hakim var idi. Yolumuz ona uğradı. Hadiseyi hakime açıkladık. Hakim bize dedi ki o kimseyi benim yanımda bırakın. Mümkündür, onu ıslah edeyim. Bir zamandan sonra yola müteveccih olup giderken, o bedbahtı gördük ki arkamızdan yetişti. O mel’un kişiye hakim hil’at giydirip, bir at bağışlamış. Ardımızdan yetişti. Bize eziyet vermek maksadı ile yine o serverlere uygunsuz sözler söylemeye başladı. Bize karşı, ey Allahın düşmanları, beni nasıl buldunuz, dedi. Biz de dedik ki ey bedbaht ve nasibsiz kimse, bizden uzak ol. Yanımızda yürüme. Ta ki senin nasibsizliğin bize de bulaşmasın. Hepimiz üzerine yürüdük. Kovduk. Bizden uzak yürüdü. Mel’un, kaza-i hacet sebebi ile yoldan sapıp, bir yerde otururken, kızıl arılar üzerine hücum etmişler. Mel’un feryata başlayıp, bizden yardım istedikte, biz de şayed bundan kurtulursa, insafa gelir diye, bu niyet ile yardıma vardık. Yanına vardığımızda, o arılar bize hücum edip, az kaldı ki hepimizi helak edecekler. Biz de sokmalarına takat getiremeyip, çaresiz geriye kaçtık. O arılar da bize saldırmayı bırakıp, yine o bedbaht kişinin [rafizinin] üzerine saldırıp, bir saatte gövdesinin etini delik-delik edip, bağıra-bağıra ölüp, canı Cehenneme gitti. Biz de bir yerde durup, bunun ahvalini seyr ederken ve birbirimiz ile söyleşirken gaybdan bir ses işittik ki çihar yar-i güzini sevmeyen kişinin dünyada cezası budur. Ahirette yakalanacağı azapların şiddeti ve nihayeti yoktur. (Şevahid-ün nübüvve) den tercüme olundu.

17. Menakıb:  Şeyh-i Ekber [Muhyiddin-i Arabî] “kuddise sirruhül’azîz” hazretleri (Fütühat-ı Mekkiye)  adlı kitabında zikir etmiştir. Evliyaullahtan bir taife vardır ki Recebiler derler. Onlar kırk kişi olup fazla ve eksik olmazlar. Onların hâli Recep ayının ilk gününde öyle olur ki sanki gökler üzerine konulmuştur. Harekete mecalleri olmaz. Ne ayak üzerine durabilirler ve ne oturabilirler. Ellerini ve ayaklarını değil, gözlerini harekete kadir olamazlar. Recebin ilk gününde öyle olurlar. Ama günden güne o halet bunlardan kalkar. Şaban ayı girince, tamamen o hâlden kurtulurlar. Onlara Recepte Allahü teâlânın izini ile çok keşif ve nihayetsiz tecelliler olur. Şaban ayı girince bu haller onlardan kalkar. Bazen o hallerin bazısı o taifenin bazısında sene tamam oluncaya kadar Bâkî kalır. Hazret-i Şeyh “rahmetullahi teâlâ” der ki o taifeden birini gördüm ki onda rafizinin keşfi Bâkî kalmıştı. O Recebi, rafizileri hınzır şeklinde görürdü. Bazen olurdu ki hâli örtülü bir kişiye, hiç kimsenin mezhebini bilmediği kimseye uğrardı. Eğer o kişi rafizi itikadında ise, hınzır suretinde görürdü. O şahsı taleb ederdi. Ona nasihat ederdi. Tövbe etmesini ve Allahü teâlâ hazretlerine rücu etmesini ve rafizi olduğunu söylerdi. O şahıs teaccüb ederdi. Eğer tövbe ederse ve tövbesinde sâdık olursa, onu insan suretinde görürdü. Derdi ki doğru söylersin. Eğer yalan söylüyorsa, o şahsı yine hınzır suretinde görürdü. Tövbe etmedin. Yalan söylüyorsun, derdi. Bir gün, Şâfiî mezhebinde olan ve iyi olarak bilinen iki kimse ona geldiler. Hiç kimse onların rafizi itikadında olduğunu zannetmezdi. Şia cemaatinden de değiller idi. Lakin o mezhebi seçmişler idi. O iki mutemed kimse, o azize [büyük zata] vardılar. Bunları dışarı çıkarın, buyurdu. Sebebini sordular. Buyurdu ki ben sizi hınzır suretinde görürüm. Bu benimle Hak Sübhanehü ve teâlâ arasında bir alâmettir ki rafizileri bana bu surette gösterir. Bu manadan teaccüb edip [şaşırıp], hemen o batıl mezhepten ve fasid itikattan tamamen dönüp, kurtuldular.

18. Menakıb:  O sultanın haklarında edebsizlik etmiş ve uygunsuz sözler söylemiş olan rafizi taifesinin cezaları. Hâce Muhammed Parisa “kuddise sirruhül’azîz” hazretleri (Fasl-ül-hitab)  adlı kitapta buyurmuştur. Hazret-i Ali “keremallahü vecheh” buyurmuşlardır ki: (Bir taife beni Ebû Bekr, Ömer ve Osman “radıyallahü teâlâ anhüm” hazretlerinin üzerlerine taftil ederler [üstün tutarlar]. Gönüllerinde nifak vardır. Bununla ehl-i İslam arasına ihtilaf ve fitne salarlar. Bana Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri haber verdi. Bunların katli ile bana emretti. Zahiren ehl-i İslama kardeş olduklarını söylerler. Batınlarında din düşmanıdırlar. Yalanı güzel, kötülükleri temiz görürler. Mushaf-ı şerifi iptal ederler. [Kur’ân-ı Kerîmin hükmünü kaldırırlar.] Fücur [kötülük] üzerine birbirleri ile yarışırlar. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine ve Ashâb-ı kirâm hazretlerinin büyüklerine seb’ ederler. [Dil uzatırlar.] Ashâb-ı kirâm arasında olan vakiaları anlatıp, anladıklarına tabi olurlar. Hak Sübhanehü ve teâlâ hazretleri onları affetmez. Küçükleri büyüklerinden bozuk fikirleri öğrenip, o şekilde terbiye olunurlar. Sünnet-i İslamı harab ederler. Bidat-ı seyieleri ihya ederler [yayarlar]. O zamanda Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” sünnetine yapışan kimse şehitlerin ve abidlerin efdalidir. Saadet onlarındır. Yeryüzünde rafiziden daha hoşlanılmayan kimse yoktur. Yerin gazapı onlaradır. Gök istemeyerek onların üzerine gölge verir. O taifenin âlimleri o günde gök altında olan kimselerin şerlisidir. Fitne onlardan çıkar ve onlarda olur. Allahü teâlâ korusun. Onlar şu kimselerdir ki gökteki melekler arasında pislikler diye adlandırılırlar. Sahabe-i güzin “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în hazretlerini meclislerinde ve mahfellerinde ve mescidlerinde seb’ ederler [kötülerler]. Bu habis işi kendilerine şiar ederler. Hikmet kalplerinden gider. Allahü tebareke ve teâlâ hazretleri rafizi, bidat ve dalalet ehlinin şekillerini değiştirir.)

Ashâb-ı güzin bu sözleri işittiler. Dediler ki (Ya Emir-el müminin. Eğer biz o zamana erişirsek ne yapalım.) Hazret-i Ali “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki İsa “alâ nebiyyinâ ve aleyhissâlatü vesselâm” hazretlerinin havarileri gibi olunuz. Allahü tebareke ve teâlâ hazretleri, Nebisine itaatten ve Ashâbına muhabbetten ve o taifeden [rafizilerden] uzak olmaktan başka size bir şey emretmemiştir. Ben size derim, Hak ve sünnet üzerine olmak, bidat ve dalalet üzerine olmaktan hayırlıdır.

Rivayet olundu ki imam-ı Ali “keremallahü vecheh ve radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine bu haber erişti ki; Abdullah bin Sebe seni Ebû Bekr, Ömer ve Osman “radıyallahü teâlâ anhüm” üzerine taftil eder [üstün tutar]. Ali “keremallahü vecheh” yemin ederek (Vallahi onu öldürürüm) buyurdu. Dediler ki ya Emir-el müminin! Sana muhabbet edeni katl eder misin! Elbette. Benim olduğum şehirde olmasın. Hemen bulunduğu şehrden sürdü. (Şevahid-ün nübüvve) den nakil olundu. Velhasıl Ashâb-ı güzin “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” aralarında bu dördü [dört büyük halife], mezid-i fazilet ve kemal-i mekremet ve vüfur-i ihtiram ve ikram-i tam ve hülefa-i nübüvvet ve uyun-ı ehl-i hicret ve büyüklerin büyüğü ve seçilmişlerin seçilmişi olmakla en öndedirler. Bu babda kıyas yapmaya ve düşünmeye hacet yoktur. Nitekim, onları üstün bilmek, büyüklerin sözü ve icma ile sabittir. Büyüklerin sözlerine ve icmaa uymak lazımdır. Boş sözlere ve bidatlere uymamalıdır. Allahü teâlâ bizi bunlardan korusun. (Şevahid-ün nübüvve) den alınmıştır.

19.  Menakıb:  Ebüdderda “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri, Süveyde bin Akikten rivayet eder. Süveyde der ki Ali “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine söyledim. Ben şiadan bir kavm üzerine uğradım ki Ebû Bekr ve Ömer “radıyallahü teâlâ anhüma” hazretlerini naks ile zikir ederler [kötülerler]. Eğer onlar senin kalbinde olanı bilseler idi, bu sözü söylemeye cür’et edemezlerdi. Hemen Aliyül mürteda “keremallahü vecheh” buyurdu ki: (Onlar hakkında kalbimde iyilik ve güzellikten başka bir şey bulundurmaktan Allahü teâlâya sığınırım). Sonra kalktı. Mübarek gözleri yaş ile doldu. Elimi tuttu. Ağladığı hâlde gelip, minbere çıktı. Elinde beyaz ve güzel bir nesne tuttuğu hâlde, bir beliğ ve muhtasar hutbe okudu. Buyurdu ki: Nedir o kavmlerin hâli ki Kureyşin iki seyedini kötü zikir ederler. Ve bana zannederler o şey ile ki ben o şeyden pakım. Ve onların dediklerinden beriyim. Ve onların dedikleri üzerine, onları Allah hakkı için cezalandırırım. Onları mümin olanlar sevmez. Onlara ancak facirler buğz etmez. Her kim ki o ikisini sever. Muhakkak beni sever. Her kim o ikisine buğz eder; bana buğz eder. Ben ondan beriyim. Bilmiş olunuz ki muhakkak cümle nasın hayırlısı bu ümmette, Peygamberlerden sonra Ebû Bekr-i Sıddıktır “radıyallahü teâlâ anh”. En önce müslüman olan odur. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine ondan sevgili yoktur. [En sevdiği odur.] Allahü tebareke ve teâlâ hazretleri indinde bu ümmetin en mükerremi odur. Bu ümmette Peygamberlerden sonra ondan efdal ve ondan hayırlı kimse olmadı. Dünyada ve ahirette ondan sonra bütün insanların hayırlısı Ömer-ül Fâruktur. Ondan sonra Osman-ı Zinnureyndir. Ondan sonra benim “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”. Allahü teâlâya benim için ve bütün müslümanlar için istiğfar ederim.

Zahida! Aç gözün, sahraya bak da, ibret al!
Şu direksiz kubbe-i semaya bak da, ibret al!
Görmek istersen, Cenab-ı kibriyanın kudretin,
her sabah, seher vakti, dünyaya bak da ibret al!

Padişah olsan da, derler “er kişi niyetine”,
Var, musallada yatan mevtaya bak da, ibret al!
Bir kefendir akıbet, sermaye-i beğ ve fakir,
varlığa mağrur olan, mecnun değil de, ya nedir?

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler