Haya sahibi olan hazret-i Osman, ikram ve iyilik menbaı, Kur’ân-ı Kerîmin toplayıcısıdır. Neseb-i şerifleri, Osman bin Affan bin Ebil’as bin Ümeye bin Abdil’şems bin Abd-i Menaftır. Neseb-i şerifleri Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin neseb-i şerifleri ile dördüncü atada birleşir ki Abd-i menaftır. Neseb cihetinden hazret-i Osman, hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömerden evvel Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” ile birleşir “radıyallâhu anhüm”. Künye-i şerifleri, İslamdan evvel Ebû Abdullahtır. Lakab-ı şerifleri, zinnureyndir. İki nur sahibi demektir. Resûl-i ekrem “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin iki muhterem kerimelerini [kızlarını] aldığı için iki nur sahibi denilmiştir. Birinin isim-i şerifi Rukaye, birinin Ümm-ü Gülsümdür “radıyallâhu anhünne”. Önce hazret-i Rukayeyi tezvic ettiler. O vefat ettikten sonra, hazret-i Ümm-ü Gülsümü tezvic ettiler. O da vefat ettikte, hazret-i Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki; (Ya Osman! Eğer yanımda üçüncü kızım olsaydı, onu da sana verirdim.) Nur sahibi, ilim ve hilmin birleştiği zâttır.

1. Menakıb:  (Bu menakıbı İslama gelme sebebidir.) Hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anh” rivayet eder. İslama gelmezden evvel bir gün, Kureyşin ileri gelenleri ile oturmuştum. Bir kimse haber verdi ki hazret-i Muhammed Mustafa “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” kerimesi Rukayeyi Utbeye vermiş. Bu haberden bana hayli üzüntü geldi. Ben niçin istemedim, diye perişan hâlde, sıkıntı ve endişe ile eve geldim. Gördüm ki annem, teyzem ve akrabadan nice hatunlar bir kimseyi methederler. Dedim ki ya teyzeciğim, bu methettiğiniz kimdir? Dediler ki O güzel yüzlü, konuşması tatlı bir kimsedir. Rahman onu bize hak dini bildirmek ve ona çağırmak için göndermiştir. Gökten inen Furkan ile gelmiştir. Ona tabi ol, putlara tapma! Bu garib kelimeleri dinleyip, merak edip, dedim ki bu kimdir, bana beyan eyle! Dedi ki Muhammed bin Abdullahtır. Allahü teâlâ tarafından Resûl olarak gelmiştir. Allahü teâlânın emirlerini bize bildirir. Bizi hak dine çağırır. Yüzü ışık verir. Dinine giren kurtulur. İstediği şeyler kolaydır. Ona yakîn olan iyilik bulur. Bu meth sözleri kalbime çok tesir etti. Tenha bir yerde Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerini buldum. Halime bakıp, nedir fikrin, dedi. Zira, firaset ehli bir büyük Zât idi. Vaki olan kıssayı beyan ettiğimde, dedi ki yazık sana ya Osman! Hak din güneş gibi açıkta iken, sen kavminin kuruyacak elleri ile yaptıkları taştan putlara mabud demekten utanmaz mısın! Gözü görmeyip, kulağı işitmeyip, zarar ve kara kadir olmayan ilah olur mu. Dedim ki olmaz. Dedi, teyzen sana doğru söz söylemiş. İşte Resûlullah, hazret-i Muhammed Mustafa “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem”. Gel, seninle huzur-ı şerifine varalım. İman getir, dedikte; o sırada Habîbullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ve yanında hazret-i Ali “keremallahü vecheh” oraya çıka geldiler. Hemen hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” ayağa kalkıp, onlara karşı vardı. Mübarek kulaklarına bir söz söyledi. Sultan-ı enbiya “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri yanıma gelip, buyurdu ki (Ya Osman! Seni Allaha ve Cennete çağırıyorum. Ben, Allahü teâlânın sana ve bütün insanlara gönderdiği Peygamberinizim!) Mübarek sözlerini işittim. Kalbim iman nuru ile doldu. İhtiyarsız olup [düşünmeden], (Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Resûlüh) dedim. Aradan çok zaman geçmedi, Rukayeyi bana nikah edip, verdi. Teyzem, İslama geldiğimi işitip, şâd ve handan olup çok sevinip, bu şiri okuyarak geldi:

Sözlerim sebebi ile Allahü teâlâ Osmana,
Hidayet verip, doğru yolu gösterdi ona.

Kendi fikrini bırak, uy Muhammed aleyhisselâmın sözüne,
Her sözü doğru olan, Allahın Resûlüne.

İki kızını sana verecektir, ileride,
Dolunayın güneşe karışacak elbette.

Bazı rivayette gelmiştir ki hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki: Bir teyzem vardı. İyiyi kötüden ayırabilen, kehanet ilmini bilen, başka ilimlerden de haberi olan birisi idi. Bir gün o teyzemi görmeye gittim. Meyer bir kaside söylemiş. O kaside içinde Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini meth ve senâ eylemiş. Hem Peygamberliğini açıklamış. Hem ben onun kerimesini [kızını] alıp, damadı olduğumu ve hem veziri olduğumu açıklamış. O kasideyi bana verdi ve bana dedi ki durmayıp ve tehir etmeyip, var Muhammed “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzuruna. Davetini kabul edip, emrine muti olup dinine gir. O doğru sözlüdür. Getirdiği din haktır. Günden güne işi yüce olur [şanı yüksek olur]. Bu sözü benden işit. Senin merteben de çok yüksek olacaktır. Bütün dünyada [dünyanın her tarafında] adın söylenip, hutbelerde okunur. Bu söz gönlüme [kalbime] kar edip [tesir edip], hemen putperestlik dininden dönüp, putları inkar ettim. Gönlümde hiç şaibe [şüphe] kalmadı. Oradan dönüp, yola revan oldum. Giderken, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine uğradım ki Sıddık-ı ekber “radıyallahü teâlâ anh” ile gelirler. Meyer murad-ı şerifleri yanıma gelmek imiş. Server-i Enbiyaya selam verdim. Selamdan sonra buyurdular ki ya Osman, işittim ki teyzenin sana ettiği nasihatları ve cümle sözleri yakîn üzere ve doğrudur. Sakın, muhalefet etme. Allahü teâlâ hazretlerine ve bana muhalefet etmiş olmayasın. O sana dediği sözler, hep olsa gerektir. Hemen gel, İslam dinini kabul eyle. Hazret-i Ebû Bekr de dedi ki ya Osman, sana bir sualim var. Cevap ver. Bu dini, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri getirdi. O dine bizi davet etti. Ben onu kabul ettim. Bu dinde şek [şüphe] var mı, fikir eyle [düşün]. Yalanlamak mümkün müdür. Şu tutageldiğiniz, ata ve dede dininiz ki bir parça taştan kendilerinin yonttuğu, ne görür ve ne işitir, ilah olmaya lâyık mıdır? Ben dedim, doğru söylersin, ya Eba Bekr! Hemen Resûl-i ekrem “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin mübarek ellerini öpüp, biat edip, müslüman oldum. Demişlerdir ki hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anh” İslama geldikte, müslümanların beşincisi oldu.

2. Menakıb:  Muhyissünne imam-ı Begavi hazretleri (Mealim üt-tenzil)  kitabında, sûre-i Bakaranın sonunda meal-i şerifi (Mallarını Allah yolunda infak edenler, dağıtanlar..)  olan 262.ci âyet-i kerimesinin tefsirinde Kelebiden nakil buyurmuşlar ki bu âyet-i kerime, hazret-i Osman bin Affan ve hazret-i Abdurrahmân bin Avf “radıyallâhu anhüma” hakkında nazil olmuştur. Abdurrahmân bin Avf, Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” huzuruna dört bin dirhem getirdi, koydu. Dedi ki yanımda sekizbin dirhem var idi. Dörtbin dirhemi kendime ve aileme alıkoydum. Dörtbin dirhemi Rabbime ödünç verdim. Resûl-i ekrem “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” ona buyurdu ki (Evinde bıraktığına ve borç verdiğine, Allahü teâlâ bereket versin!) Ama Osman “radıyallahü teâlâ anh” müslümanları Tebuk gazasında techiz etti. Ticaret develerini, hevedleri ve çulları ile beraber verdi. O iki serverin hakkında bu âyet-i kerime nazil oldu. Abdurrahmân bin Sümre “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki Ceyş-i Usrette hazret-i Osman, bin dinar ile geldi. Ceyş-i Usretten murad, Tebük gazasıdır. Hazret-i Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” kucağına altınları döktü. Ben gördüm. Resûlullah mübarek elini altınlar arasına dâhil kılıp, karıştırdı. Buyurdu ki (Osmana bundan sonra yaptıkları zarar vermez.) Allahü teâlâ hazretleri meal-i şerifi, (Allah yolunda mallarını sarf eden kimseler, dağıttıkları şeyler ile karşısındakileri ezada ve minnette bırakmazlar. Onların ecrini onların Rabbi verir. Onlar için korku ve üzüntü yoktur.)  olan âyet-i kerimeyi gönderdi. Minnet, ihsanda ve ikramda bulunduğu kimsenin, ben sana şunları verdim, bu kadar şey verdim, diye verdiği nimeti onun başına kakmak, onu üzmektir. Eza, nimet verdiği, ihsanda bulunduğu kimseyi mahçup etmek, utandırmaktır. Veya ikramda bulunduğu kimseyi, hiç bilmesi icap etmeyen birisi yanında ikram ettiğini söyleyerek utandırmaktır. Süfyan demiştir ki minnet ve eza demek, sana verdim, sen şükretmedin, demektir. Abdurrahmân bin Zeyd bin Eslem dedi ki benim babam der ki bir şahıs bir şeyi, bir kimseye bağışlasın. Sonra baksın ki senin selamın onun üzerine ağır gelir. Selamını o kimseden önce verme. Allahü teâlâ kullarına ihsan ve iyilik ettikten sonra, başa kakmayı haram kılmıştır. Kullarına her çeşit nimeti verip, onların başına kakmamayı kendi Zât-i pakine mahsus sıfat kılmıştır. Zira kuldan minnet, kulun iyilik etmesi, sonra başa kakması ve üzmesidir. Hak Sübhanehü ve teâlâ hazretlerinin minneti, kullarına nimet vererek, kullarını memnun etmesi, hatta ihsanını arttırması, bunları hatırlatmasıdır. İmam-ı Begavi (Mesabih-i şerif) de Hasan hadislerin birinde, Abdurrahmân bin Habbab “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivayet etti ki hadis-i şerifin mazmun-ı şerifi böyle beyan olunmuş ki Abdurrahmân dedi, ben hazır oldum. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri nasihat edip, Ashâb-ı kiramı Tebük gazvesine teşvik ederlerdi. Hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anh” kalkıp, dedi ki ya Resûlallah! Yüz deve, çulları ile [palanları ile] ve hevedler ile fisebilillah benim üzerime olsun! Sonra Fahr-i âlem “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” yine tergib ettiler [teşvik ettiler]. Yine hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anh” kalkıp dedi ki ya Resûlallah! Üç yüz deve, çulları ile ve hevedleri ile fisebilillah benim üzerime olsun! Ben gördüm, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” minberden iner. Sonra buyurur: (Osman bundan sonra, nâfilelerden bir amel etmez ise de, bir beis yoktur. Zira o yaptığı Hasana ona bütün nâfileler yerine kifâyet eder.) Mutarrizi böyle demiştir.

3. Menakıb:  İmam-ı Begavi “rahimehullahü teâlâ” (Mesabih-i şerif) de, Menakıb-ı Osman “radıyallahü teâlâ anh” babında sahih hadis olarak, hazret-i Aişe-i Sıddıkadan “radıyallahü teâlâ anha” nakletmişlerdir. Hazret-i Aişe buyurdular ki Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem”, mübarek baldırları [topuk ile dizi arası] açık olduğu hâlde evimde yatıyordu. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” kapıya gelip, izin istediler. Hazret-i Habîbullah izin verdiler. Kendileri o hallerini değiştirmediler. Sohbete başladıktan sonra, hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” gelip, izin istediler. Hazret-i Fahr-i âlem ona da izin verdiler, mübarek baldırları açık olduğu hâlde, sohbete başladılar. Sonra hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anh” gelip, izin istediler. Hemen Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri oturup, örtüsünü üzerine aldı. İzin verdi. Sonra cümlesi kalkıp, gittikten sonra, hazret-i Aişe “radıyallahü teâlâ anha” dedi ki ya Resûlallah! Pederim [babam] Ebû Bekr geldi. Hiç hareket etmediniz. Ömer geldi. Ona da aynı şekilde oldunuz. Sonra Osman geldi. Kalkıp, esvabınızı [elbisenizi] örddünüz. Server-i âlem “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdular: (Meleklerin haya ettiği kimseden ben haya etmez miyim.)  Bir rivayette buyurdular ki (Muhakkak ki Osman çok hayalı bir kimsedir. Ben ondan haya ettim. Eğer ona o hal üzere iken izin versem, içeri girip, hacetini [arzusunu, isteğini] bana söylemezdi.)

4. Menakıb:  Yine (Mesabih) de, menakıbın Hasan hadislerinde, Talha bin Abdullah “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivayet olunmuştur. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Her nebî için bir refik vardır. Benim refikim Cennette Osmandır  “radıyallahü teâlâ anh”.)  Yine aynı babda Hasan hadis olarak, Enes “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden rivayet olunmuştur. Enes hazretleri dedi ki Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” bize biat-ı Rıdvân ile emrettikleri vakitte, hazret-i Osmanı Mekke-i mükerremede, Kureyşe resûl (haberci) göndermiş idi. Nas (insanlar) ile biat ettikte, (Muhakkak ki Osman, Allahü teâlânın ve Resûlünün hacetini [işini] görmektedir!)  buyurup, mübarek ellerinin birini kendisi için, birini Osman için kıldı. Kendileri için kıldığı eli, hazret-i Osman için kıldığı el üzerine koyup, hazret-i Osman yerine biat ettiler. Nakleden der ki Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin kendi mübarek elleri hazret-i Osman bin Affan için, sair insanların kendi ellerinden hayırlı oldu.

5. Menakıb:  Yine (Mesabih) de, [hazret-i Osmanın menakıbı babında] Hasan hadislerde Mürre bin Kab “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden nakil olunmuştur. Ben Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden işittim. Meydana gelecek fitneleri zikir etti. O hâlde [sırada] kendini örtmüş biri geçiyordu. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (O fitne günü bu kişi hidayet üzerinde sabittir.) Ben kalktım, o şahstan tarafa baktım. O şahıs Osman bin Affan “radıyallahü teâlâ anh” idi. Nakleden der ki o şahsın yüzünü Habîbullah hazretlerine göstererek, dedim ki bu mudur, ya Resûlallah! Evet, buyurdu.

Yine o menakıb babında, Hasan hadis olarak Mesabih sahibi beyan etmiştir. Aişe-i Sıddıkadan “radıyallahü teâlâ anha” rivayet olunmuştur. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular: (Ya Osman! Allahü teâlâ seni yakında halife yapacaktır. Seni halifelikten indirmek isteyen insanlar için, kendini halifelikten azl etme!) Bu hadis-i şeriften dolayı hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anh”; muhasara olunduğu günü hilafetten çekilmedi. Yine o babda, menakıb-ı Hasande [Hasan olarak] İbni Ömer “radıyallahü teâlâ anhüma” hazretlerinden rivayet olunmuştur: Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” fitneyi zikir etti. Buyurdu ki (O fitnede Osman mazlum olarak katl olunur.)

6. Menakıb:  Hazret-i Osman bin Affan “radıyallahü teâlâ anh” imana geldikten sonra, amcası, hazret-i Osmana adavet ve husumet edip, eli ile ve dili ile çok eziyet yaptı. Sen Muhammedin dininden dön diye o kadar eziyet yaptı ki anlatmak ve söylemek mümkün değildir. Günlerden bir gün hazret-i Osmanın yanına varıp, dedi ki insafa geldin mi. Hemen ya dininden dön, atan ve dedenin dinine gir. Veya sana eziyetten geri durmam. Hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki; ya amca! Bu kadar cefanın, yüz mislini de yapsan bana, hazret-i Muhammedin “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” doğru dininden, dönmek ihtimalim yoktur. Boş yere zahmet çekersin, dedi. Sonra, amcası hazret-i Osmana eziyet etmekten vazgeçti. O sadakat sahibi, cefadan kurtuldu. Doğru Fahr-i âlem “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin saadethanelerine vardı. Diğer Ashâb “Rıdvânullahi aleyhim ecma’în” ile Habeşistana hicret ettiler. Hazret-i Osman iki defa hicret etti. Evvelki hicreti, Habeşistanadır. İkinci hicreti, Medine-i münevvereyedir. Cümle malı ile ve menaliyle ve aziz canı ile Fahr-i âlem “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin uğruna [yoluna] feda olmuştur. Hiçbir zaman da, yüz çevirmemiştir. Din yolunda büyük hizmetler etmiştir “radıyallahü teâlâ anh”.

7. Menakıb:  Hazret-i Osmanın “radıyallâhu anh” malı gayet çoktu. Hatta, saadethanelerinde üç yüz cariyeleri var idi ki hizmet ederlerdi. Bir gün Osman “radıyallahü teâlâ anh” insanlık icabı cariyelerden birine ulaştı. Meyer Habîb-i ekrem “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin kerimeleri Rukaye “radıyallahü teâlâ anha” bu durumu anlamıştır. Kadınlık gayreti zuhura gelip, gönülleri huzursuz olmuş. Lakin hazret-i Osmanın yüzüne vurmayıp, hemen zerafet ile izin isteyip, babamın saadethanelerine gideceğim, dedi. Hazret-i Osman izin verdi. Ama içine tesir edip, kalbine ateş düştü. Kendi kendine dedi ki Habîbullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine varıp, benden şikayet ederse, benim halim nice olur. Ne dünyada ve ne ahirette yerim kalır, deyip, derhal abdest alıp, mübarek yüzünü ve sakalını kara toprağa sürüp, feryat ve figan ile Hak Sübhanehü ve teâlânın dergah-ı alisine tedarru ve niyaz etti. Hazret-i Rukaye “radıyallâhu anha” da Sultan-ı kainatın saadethanelerine vardıkta, Server-i Enbiya “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” Rukaye hazretlerinin yüzünde sıkıntı eseri görüp, sual buyurdular ki ey benim ciğerguşem. Nedir halin, niçin sıkıntıdasın. Hazret-i Rukaye elinde olmayarak ağlayıp, dedi ki benim devletli babam, sultanım. Senin şan-ı şerefine lâyık olan bu mudur ki hazret-i Osman benim üzerime cariyeye baksın. Hazret-i Habîbullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem”; (ey benim kızım! Eğer Allahü tebareke ve teâlâ hazretlerinin rızasını ve benim rızamı istersen, bir an durma, var evine ki Osman hazretlerinin ayaklarına yüzünü sürüp, özür dile. Yoksa ne Hakkın huzurunda, ne de benim huzurumda yerin kalır.) deyip ve bir an durdurmayıp, hazret-i Osmanın huzuruna gönderdi. Rukaye da emr-i şerifine imtisal edip [uyup], acele ile geri evine geldi. Kapıya el vurdu. Baktı ki kapı kapanmış. Kapıya vurdu. Hazret-i Osman içeriden seslendi ki kimdir. Hazret-i Rukaye “radıyallahü teâlâ anha” dedi ki bu zayıfe hanımındır. Gelip, hazret-i Osman acele ile kapıyı açtı. Özür dilemek istedi. Hazret-i Rukaye “radıyallahü teâlâ anha” razı olmayıp, mübarek ayaklarına kapanmak istedi. Hazret-i Osman mâni olmak istedi. Hazret-i Rukaye razı olmadı. Elbette babam hazretlerinin emrini yerine getirmeyince içeri girmem, deyip, mübarek yüzünü hazret-i Osmanın ayaklarına sürüp ve özür diledi. Ondan sonra hazret-i Osman secde-i şükredip, dedi ki ya Resûlullahın kızı! Madem ki baban sana böyle vasiyet etti. Ben de Allahü teâlânın aşkına ve babanın hürmetine haremimde olan üç yüz cariyenin tamamını azad ettim. Hür olsunlar, dedi. Hemen o saat, haber getiren melek Cebrâil aleyhisselâm, Habîbullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzur-ı saadetlerine geldi. Hazret-i Osmanın “radıyallahü teâlâ anh” cariyelerini azad ettiği haberini getirdi. Dedi ki ya Muhammed! Hak Sübhanehü ve teâlâ sana selam eder. Ve buyurdu ki Osmanın yanında olan hafaza meleklerini kaldırdım. Bundan böyle hayrı ve şerri yazılmayacak. Ondan hesap sorulmayacaktır. Hesapsız Cennete dâhil olacaktır. Asla ondan bir şey sorulmayacak ve amelleri vezn olunmayacaktır! Ey mümin kardeşim. Var fikir eyle, hazret-i Osman ne mertebe sahip-i sultan imiş “radıyallâhu anh”.

8. Menakıb:  Hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anh” harem-i şerifinde [evinde] Habîbullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin kerimeleri Rukaye “radıyallahü teâlâ anha” hazretleri ile oturmuştu. Cariyelerden birisi, yiyecek getirdi. Hazret-i Osman taam getiren cariyenin yüzüne baktı. Hazret-i Rukaye farkına vardı. Hanımlık [kadınlık] gayreti galebe edip, huzursuz oldu. Hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anh” Rukaye hazretlerinin huzursuzluğunu görünce, ya Rukaye, ben o cariyenin yüzüne tama ile bakmadım, dedi ve yemin etti. Bakmamız istiyerek olmadı. Yoksa Allahü teâlâ bilir ki kasıt ile değildir. Hazret-i Rukaye inandı, teselli buldu, rahatladı. Zira muhakkak ki hazret-i Osman cariyenin yüzüne tama ile bakmamış idi. Hazret-i Osman Rukaye ile barıştıktan sonra, hatır-ı şerifine geldi ki Fahr-i âlem “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin kerimesinin her ne kadar onu incitmeye kastım yok ise de kalbi incindi. Bunun için kefaret vermem gerek. Fahr-i âlem Seyyid-i veledi adem “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin kerimeleri olduğu için, bu kadarcık nesneden dolayı yüz köle azad etti. Bu mertebe Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini severdi. O hazret-in hatır-ı şerifini gözetip, riâyet ederdi “radıyallahü teâlâ anh”.

9. Menakıb:  Bir gün Resûl-i ekrem “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin yanında bir melek durdu. Hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anh” geçti. Resûlullaha “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” dedi ki bu geçen kimdir. Dediler, hazret-i Osmandır. Hemen ki Osman adını işitti. Ayak üzerine durdu ve dedi ki ya Resûlallah! Bu serverden cümle melekler haya eder. Ve muhabbet edip, riâyet ederler ve bunun mertebesi Hak Sübhanehü ve teâlâ hazretlerinin dergah-ı alisinde yücedir. Bunun gibi şanı yüksek sultanı kavmi ne bahane ile cesaret edip, katl ederler, dedi. Var kıyas eyle ki melekler, hazret-i Osmanı “radıyallahü teâlâ anh” methedip, riâyet ederler. Bu sevmeyenler nasıl müslümanım derler veya Cennet yüzünü görmeye ümit ederler. Haşa ki bunu sevmeyen müslüman kamil olamaz. İman-ı kamil ile ahirete gidemez. Hazret-i Osmanın “radıyallahü teâlâ anh” menakıb-ı şerifleri sayısızdır. Bizim gibi biçarelerin bunun gibi ulu sultanın methini etmeye ve menakıb-ı şeriflerini yazmaya ve anlatmaya ne kudreti vardır. Lakin menakıb-ı şeriflerini yazmaktan muradımız, muhabbetleri kalbimizde yerleşsin, onu sevenler zümresinden olmak şerefine kavuşalım “radıyallahü teâlâ anh”.

10. Menakıb:  Fahr-i âlem “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, (Ya Osman! Hak Sübhanehü ve teâlâ senin evvel ve ahir günahını affetsin!) diye duâ  etti. Hak Sübhanehü ve teâlâ Habîbullah hazretlerinin duâsını kabul edip, hazret-i Osmanı “radıyallahü teâlâ anh” affetti. Nice âyet-i kerime hakkında nazil olmuştur. Hazret-i Habîbullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” (Cennet ehli, Cennette bir burak gördüler. Bu burak nedir, diye sordular. Hak Sübhanehü ve teâlâ Âzamet ve kibriyası ile buyurdu ki bu bir nurdur. Burak değildir. Hazret-i Osman bir hücreden  [odadan] bir hücresine giderdi. Gördüğünüz o nur, nalınının nurudur)  buyurdu. Yerde yürürken Cennette nur verirdi. Meşhurdur ki hazret-i Osman, her gecede iki rekat namazda Kurân-ı azimüşşanı hatm ederdi.

11. Menakıb:  Bir gün Server-i âlem “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri Ashâb-ı güzin “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazretleri ile otururken, haber getiren melek, hazret-i Cebrâil aleyhisselâm geldi. Dedi ki ya Muhammed! Hazret-i Yusuf-i Sıddık aleyhisselâmın mübarek sakalına bakmak ister isen, hazret-i Osmanın mübarek sakalına bak. Hazret-i İbrahim Halilullah aleyhisselâmın mübarek sakalına bakmak istersen, hazret-i Osmanın mübarek sakalına bak. Her kimin bir Peygambere benzerliği varsa, o kimse muhakkak ehl-i Cennettir. Bu da Tarih kitaplarından alınmıştır.

12. Menakıb:  Bir gün Osman bin Affan “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine gelip, dedi ki ya Resûlallah! Kemal-i lütfundan bu âciz bendenizi topraktan kaldırıp, evimizi şereflendiriniz, teşrif buyurunuz. Sultan-ı kainat ve mefhar-i mevcûdat buyurdular ki yalnız beni mi davet ediyorsun, yoksa Ashâb-ı kiramı da mı? Hazret-i Osman dedi ki Ashâb-ı kirâm da gelsinler. Server-i Enbiya “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem”, Bilal hazretlerini çağırıp, buyurdu ki: Ya Bilal! Bütün Sahabeye haber ver. Osmanın davetine gelsinler. Kendileri kalkıp, hazret-i Ali “keremallahü vecheh” ile hazret-i Osmanın saadethanelerine doğru gitmeye başladılar. Yolda giderken, hazret-i Osman, Resûl-i ekremin ardınca gidip, adımlarını sayardı. Resûlullah hazretleri buyurdu: Ya Osman! Niçin sayıyorsun. Hazret-i Osman dedi ki: Ya Resûlallah, her mübarek adımınız için, bir köle azad olsun. Davetten sonra bütün köleleri azad oldu. Kölelerin ahidnamelerini verdi. Şimdi ey mümin kardeşlerim. Hazret-i Osmanın menakıb-ı şeriflerini düşünerek, kendi kendinize insaf ediniz ki ne mertebede yar [sevgili] ve sâdık dost imiş.

13. Menakıb:  Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Bütün Enbiya ve Mürselin “aleyhimüsselâm” hayatlarında iken birer kimse ile fahr eylemişler [öğünmüşler] idi. Ben de Osman bin Affan ile fahr eylerim [övünürüm]). Bir yerde de buyurdu ki (Bütün melekler benimle iftihar ederler. Ben Osman ile iftihar ederim.) Bir yerde de buyurdu ki (Mahşer gününde bütün Enbiya ve Mürselin “aleyhimüsselâm” eshaplarından birisini refik edip, onunla gezerler. Bir an yanlarından ayrılmazlar. Ben de Osmanı refik edinirim. Bir an onsuz olmam. Cennette benim refikim Osman olacaktır.) Hakkında nice senâlar edip, nice hadis-i şerif buyurmuşlardır. Şimdi ey gafil, gözünü aç! Can-ı dilden hazret-i Osmana “radıyallahü teâlâ anh” muhabbet eyle. Dostuna dost, düşmanına düşman ol ki arasat meydanında [o gün] büyük tehlikelerden kurtulup, Cennet-i alaya vasıl olasın. İnşaallahü teâlâ.

14. Menakıb:  Aişe-i Sıddıka “radıyallahü teâlâ anha” nakil buyurmuştur. Bir gün Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki: (Ya Aişe! Dilerim ki Ashâbımdan bazısı buraya [yanıma] gelsinler. Onlara bazı söyleyeceklerim vardır. Söyleyeyim.) Dedim ya Resûlallah! Ebû Bekri çağırayım mı? Bir şey söylemedi. Bildim ki onu dilemez. Dedim, Ömeri çağırayım mı? Onun için de bir şey demedi. Bildim ki onu dahi dilemez. Dedim, amcan oğlu Aliyi çağırayım mı? Ona da bir şey söylemedi. Dedim, Osmanı çağırayım mı? Buyurdular; (Çağır gelsin!) Çağırdım, geldi. Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” huzur-ı şerifinde durdu. Resûlullah hazretleri ona bazı şeyler söyledi. Onun rengi değişti. Bazı şeyler de söyledi. Rengi eski hâlini aldı. Hazret-i Osmanın evini muhasara ettikleri günde, ona dediler, niçin karşılık vermezsin. Dedi ki hazret-i Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” benim ile sözleşmiştir. Bana çok söz söylemiştir. Ben bu belaya sabrederim. Hazret-i Aişe “radıyallahü teâlâ anha” demiştir ki benim zannım öyledir ki hazret-i Habîb-i ekrem “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” o vakit ona bu kıssayı haber vermiştir. (Şevahid-ün nübüvve) den alınmıştır.

15. Menakıb:  Cabir-i ensariden “radıyallâhu anh” rivayet olundu. Bir gün bir cenaze götürdüler. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” çekinip, namazını kılmadı. Sual ettiler ki ya Resûlallah! Şimdiye kadar, hiçbir cenazeden çekinmeyip, gördüğünüz gibi namazını kılardınız. Hikmeti ne oldu ki bu meyitin namazını kılmadınız. Cevabında buyurdular ki (Bu şahıs, benim yarim Osmana buğz ederdi. Osmana buğz eden kimseye Allahü tebareke ve teâlâ buğz eder. Bir kimseye ki Allahü teâlâ buğz eder. Benim onun namazını kılmam uygun mudur?)

16. Menakıb:  Abdullah ibni Abbas “radıyallahü teâlâ anhüma” rivayet etmiştir. Fahr-i âlem “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurmuşlardır: (Osmanın şefaati ile hepsi nara müstehak olan kimselerden elbette yetmiş bin kişi Cennete girse gerektir.) Abdullah ibni Ömerden “radıyallahü teâlâ anhüma” rivayet olunur ki Resûl-i ekrem “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurmuşlar ki (Miraç gecesi dördüncü göğe ayak bastıkta, önüme bir elma düştü. Alıp, ikiye böldüm. İçinden bir huri çıktı. Kahkaha ile gülerdi. Sual ettim ki sen kimin için yaratıldın. Dedi ki (Zulüm ile şehit edilen Osman bin Affan için yaratıldım) dedi.) “Radıyallahü teâlâ anh”.

17. Menakıb:  Abdullah ibni Mesut “radıyallahü teâlâ anh” rivayet etmiştir. Bir gazada Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” ile hazır idim. Zahire bitti. Askerde hayli üzüntü ve sıkıntı hâsıl oldu. Server-i âlem hazretleri bu duruma vakıf olup buyurdular ki (Vallahi güneş batmadan Allahü teâlâ hazretleri size rızk gönderir.) Bu manayı hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anh” hemen anlayıp, Allahü teâlâ hazretlerinin Resûlü mutlaka doğru söyler diye düşünüp, bir yerde on dört yük zahire buldu. Ağır beha [yüksek fiyat] ile alıp, güneş batmadan dokuz yükünü Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine getirdi. (Bu nedir, ya Osman) diye buyurdukta, dedi ki Osmanın Allah ve Resûlüne hediyesidir. Seyyid-i kainat “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin mucizatı tehirsiz meydana gelince, müminler sevinip, münafıklar mahzun ve giryan oldular. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri mübarek ellerini dergaha kaldırıp, (Ya Rabbi, Osmana çok ecîr ver, iyiliklerine bol karşılık ver) diye hayır duâ  buyurdular.

18. Menakıb:  (Osman bin Affanın “radıyallahü teâlâ anh” hilafeti.) Hazret-i Ömer “radıyallahü teâlâ anh” ahirete sefer ettikleri vakitte, hilafeti altı serverin arasında müşavere ettiler. Yukarıda beyan olunduğu gibi, o altı kişiden Sad hazretleri orada yoktu. Talha ve Zübeyr “radıyallahü teâlâ anhüm” itizar ettiler. Bizim hilafet ile işimiz yoktur. İstemeyiz dediler. Üç kişi kaldı. Osman ve Ali ve Abdurrahmân “radıyallahü teâlâ anhüm”. Abdurrahmân “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki: “Ben işi ikinize bıraktım.” Onlar dediler, öyle olsun. Üç gün mühlet istediler. Abdurrahmân hazretleri o üç günde, halk arasında gizli-aşikar kimin halife olması gerektiğini araştırdı. Cümle halkın hazret-i Osman tarafına meyilli olduklarını öğrendi, tesbit etti. (Ben Osman bin Affanı “radıyallahü teâlâ anh seçtim) buyurdu. Hazret-i Ali “keremallahü vecheh” ve diğer Sahabe-i güzin “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anh” ile biat edip, fitne ve kavgayı ref’ ettiler. Ebul Muin Nesefinin (Temhid)  kitabından alınmıştır.

19. Menakıb:  Kurân-ı azimüşşanın toplanması, hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anh” tarafından yapıldığı halk arasında meşhur olduğu malumdur. Hazret-i Azizin “kuddise sirruh” (Güzide)  adlı risalelerinde yazılı açıklamasından anlaşılan odur ki Kur’ân-ı Kerîmi, Ebû Bekr-i Sıddık “radıyallahü teâlâ anh”, hazret-i Ömer ve diğer Sahabe-i güzinin “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” ittifakları ile toplamıştır. Hazret-i Osmanın “radıyallahü teâlâ anh” hilafetleri zamanında, Irak ve Şam feth olduğu zaman, halk arasında hiçbir kamil ve tamam mushaf yok idi. Kurân-ı azimüşşanın kıraatinde ihtilaflar vaki oldu. Halkın birbirini tekfir edip, inkar etmeye başlamalarından endişe edildi. Huzeyfe bin el-Yemani “radıyallahü teâlâ anh” Irakı feth edip, Şam tarafına gazaya gitti. Halkın bu ihtilaflarını görüp, dedi ki: Ya Emir-el müminin! Kitapullahta yahudiler ve nasraniler gibi, ihtilaf etmezden evvel ümmet-i Muhammede meded eyle! Hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anh” bunu işitince, bütün Ashâb-ı kiramı toplayıp, Kur’ân-ı Kerîmin kıraatinde ihtilaf olduğunu anlatıp, buyurdular ki: Hatırıma böyle gelir ki esas mushaf, Ebû Bekr-i Sıddıkın “radıyallahü teâlâ anh” topladığı Kur’ân-ı Kerîmdir. Ondan beş aded mushaf yazıp, her birini bir velayete gönderelim. Halk ona tabi olsunlar. Sahabe-i kirâm, isabetli olacağını söylediler. Hazret-i Ali “keremallahü vecheh” buyurdular ki: Eğer ben de halife olsa idim, böyle yapardım. Hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anh”, ilk mushafı, hazret-i Hafsadan “radıyallâhu anha” getirtip, Said bin As hazretlerine yazması için emretti. Zeyd bin Sâbit hazretlerine emretti ki kitap haline getirsinler. Bir rivayette Abdullah bin Zübeyr ve Said bin As ve Abdurrahmân bin Harise yazsınlar, diye emretti. Zeyd bin Sâbit kitap haline getirdi. Bunlara buyurdular ki eğer sizin bir müşkiliniz olursa, Kureyş lügatine müraceat ediniz. Zira Kurân-ı azimüşşan Kureyş lügati üzerine nazil olmuştur. Bunlar sûre-i Bakarada bir müşkilat ile karşılaştılar. Biri tabut okudu. Birisi tabuh okudu. Hazret-i Osmana “radıyallahü teâlâ anh” arz ettiler. Hazret-i Osman, tabuttur buyurdular. Zeyd bin Sâbit hazretleri beş mushaf yazdılar. Bu mushafların adlarına mushaf-ı imam koyup, her birini bir şehre gönderdiler. İhtilaf olunduğu vakit bu mushaflara müraceat olunsun. Birisini Mekke-i Mükerremeye, birisini Basraya, birisini Şam-ı şerife, birisini Kufeye gönderip, birisini de Medine-i Münevverede alıkoydular. Bir rivayette de yedi mushaf idi. Birisini Yemen tarafına, birisini de Bahreyne gönderdiler. Hazret-i Osmanın “radıyallâhu anh” rey’i ve tedbiri ve tasarrufları bu şekildedir. Başlangıçtan buraya kadar, (Ayni)  ve (Güzide)  kitaplarından nakil olunmuştur.

Yine Güzidede beyan buyurmuşlar ki evvela Kuranın tertibini Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri beyan buyurmuşlardır. Cem olmasını [toplanmasını] hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” yapmıştır. Nitekim anlatıldı. Zeyd bin Sâbit “radıyallahü teâlâ anh” her mushafı bir kıraat üzerine yazmıştır. Onun için her velayetin ehli, bir kıraate tabi olmuşlardır. Hala o ihtilaflar ile o beldelerin karileri okurlar. Müşkili olan ona müraceat eylesin diye o mushaflarda nokta ve irab yoktur. Ancak imaleler gelen yerlerde kelimelerin altına sarihle işaret koymuşlardır.

20. Menakıb:  Hazret-i Osman bin Affan “radıyallahü teâlâ anh”, Kurân-ı azimüşşanın yazılma işi ile uğraşırken, bir Cuma günü, Cuma namazını kıldıktan sonra, mübarek ellerini kaldırıp, duâ  ederken, bir kişi geldi. Acayip sözler söyleyip, dedi ki; Ey Vahiy katibi! Sûre-i Tebbeti fazileti bakımından sûre-i İhlastan önce yazmak lâyık değildir. Akla da hoş gelmez deyip, bu şekilde bunun hikmetini öğrenmek istedi. Hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anh”, o kişinin tereddütünü kaldırmak için, hemen kişinin gözlerini silip, (Bak, levh-i mahfuzu görürsün) dedi. O kişi de bakıp, o an levh-i mahfuzu gördü. Kurân-ı azimüşşan levh üzerinde, bu tertip üzerinde yazılmıştır. Her bir harfi ve sureler yerli yerindedir. Arap bu kerameti görünce, hazret-i Osmanın hizmetinden ayrı kalmayıp, tâat ve ibadeti ile meşgul oldu. Gel insaf eyle. Hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anh” büyük sultan değil midir. Aslında büyük bir sultana hizmet etmek, uğruna mal ve menalini feda etmek gerekir. (Gülşen-i Envar)  kitabından alınmıştır.

21. Menakıb:  Hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anh” hilafetleri zamanında bir gulamın kulağını çekti. Kulağını acıtmıştı. O gulam mahzun oldu. Hazret-i Osmana dedi ki ya efendi! Kıyamet gününü düşün ki her kişi Hakkın huzuruna vardığı zaman hakkını alsa gerektir. Hazret-i Osman bu sözden pişmanlık duydu. Gulama buyurdu ki ya gulam! Sen de benim kulağımı çek, beraber olalım. Gulam da hazret-i Osmanın kulağını çekti. Hazret-i Osman buyurdu ki: Ya gulam, çok çek. Gulam dedi ki ya efendi, hazret-iniz kıyamet gününü düşünüp, korktunuz. Ben köleniz de kıyamet günü kısas yapılmasından korkarım.

22. Menakıb:  Ömer bin Hattab “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri vefat etti. Hazret-i Osman “radıyallâhu anh” yerine halife oldu. Hazret-i Ömerin vefat haberi rum diyarına erişti. Rum kayseri, Muaviye “radıyallahü teâlâ anh” üzerine hücum etti. Hazret-i Osman onu işitip, Abdullah bin Ebû Serh ve Abdullah bin Zübeyri imdada gönderdi. İki fırka birbiri ile karşılaştılar. Ceng günü de belli oldu. Abdullah bin Zübeyr, Abdullah bin Ebû Serhe dedi ki rum ve frenk askeri çoktur. Müslümanların askeri azdır. Onlara hile yaparak muzaffer olmalıdır. Henüz harp başlamamıştır. Sen asker ile durup, hazır ol. Benim tarafımdan tekbir seslerini işitince, hemen rum ve frenk askerine varıp, vuruşmaya başla. Zira haber almışım ki rum padişahları askerden ayrı yerde olup tavus kanadından yapılmış gölgeliğinde birkaç şarkıcı ile oturur. Abdullah bin Ebû Serh hazır vaziyette dururken, Abdullah bin Zübeyr otuz er alıp, resmi elçiler gibi gitti. Rum ve frengin askerine haber verdiler. Kaysere yakın vardı. O otuz askere dedi ki siz rum ve frengin askeri ile benim aramda durun ki benim halime vakıf olmayalar. Eğer benim halime kasıt etmek isterler ise, onları bir müddet meşgul ediniz. Bu arada ben de işimi yapayım. Hemen atını salıp, hücum etti. Cariyeler kendilerini kayserin üzerine attılar. Üçünü de kılınç ile helak edip, tekbir getirdi. O otuz er de yüksek ses ile tekbir aldılar. Abdullah bin Ebû Serh hazır vaziyette dururken, tekbir sesini işittiği gibi, İslam askeri ile bir yerden tekbir alıp, rum ve frenk askerine hamle edip, birbirlerine vurdular. Onbin kâfiri kırıp, kılınçtan geçirdiler. Bu zafere Abdullah bin Zübeyr hazretlerinin dilaverliği sebep oldu. Meşhur rum şehirlerinden birkaç şehir müslümanların tasarrufuna dâhil oldu. Abdullah bin Ebû Serh Medayine vardı. O velayeti ele geçirip, haraç aldı. Yirmialtıncı senesinde Osman “radıyallahü teâlâ anh” Harem-i şerif etrafında birçok evleri satın aldı. Bu şekilde Mescid-i Haramı genişletti. 28. senesinde haber geldi ki Horasan kavmi emre muti olmuyorlar. Sad bin As hazretlerini gönderdi. Onları, itaate getirdi. Hem bu sene de müslümanlar arasında Kurân-ı azimüşşan kıraatinden ihtilaf vaki oldu. Yukarıda zikir olundu.

30. senede, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin yüzüğü, hazret-i Osmanın elinden Eris kuyusuna düştü. Ne kadar istediler ise de bulamadılar. Bu sene Muaviye “radıyallahü teâlâ anh” kostantiniyeye [İstanbula] varıp, gaza etti. Otuzikinci senede rumdan bir asker gelip, müslümanlar ile ceng edip, muzaffer oldular. Abdullah bin Sebe adlı yahudi, hazret-i Ömerin “radıyallahü teâlâ anh” zamanında müslüman olmuştu. Fakat, yahudilik kini gönlünde Bâkî kalmıştı. İslam dininde, çok kötü bir fitne çıkarmak istedi. Hazret-i Ömerin şiddeti ve tedbirli hareketi onun fitnesine mâni olurdu. Osman “radıyallahü teâlâ anh” zamanında fırsat bulup, fitne çıkardı. Hazret-i Osmanın “radıyallahü teâlâ anh” gidişi, Şeyhayn “radıyallahü teâlâ anhüma” gidişlerine muhalif idi diyerek, müslümanları hazret-i Osman üzerine ayaklandırdı. Hatta insanlara öyle itikat ettirdi ki hazret-i Osmanın üzerine yürümek, ayaklanmak ibadettir, fikrini aşıladı. Mısırlılardan bir gurub, hazret-i Alinin “keremallahü vecheh” huzuruna geldiler, gittiler. Basralılar Zübeyr bin Avvamın huzuruna, Kufeliler, Talhanın “radıyallahü teâlâ anhüm” huzuruna geldiler. Bu din büyüklerinin nasihatları bunlara fayda verip, nasihatları kabul ettiler. Sonra, bunlar yine fitne çıkarmak için toplandılar. Hazret-i Osmanı ilzam [susturmak], yahut hilafetten hal’ etmek [çekilmesini sağlamak], eğer öyle olmaz ise, katl etmeye karar verdiler. Hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin üzerine yürüdüler. Dediler ki:  Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” ve Şeyhayn “radıyallahü teâlâ anhüma” Arafatta namazı kasır ettiler [kısalttılar]. Osman niçin tamam kıldı. Cevap  verdi ki; İslamın işi büyüdü. Şark ve garbın halkı İslama gelip, Arafatta toplandılar. Eğer namazı tamam kılmasaydım, velayetlerin halkı kusur ederler ve böyle kılmak gerekli zannederlerdi. Kasır sünnetini bilmezlerdi. İkinci sualde dediler ki:  Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” ve Şeyhayn “radıyallahü teâlâ anhüma” Ebû Zer Gıfârîyi mükerrem tutarlar idi. Ebû Zer hazretleri, Şamda Muaviye “radıyallâhu anh” yanında bulunuyordu. Muaviye “radıyallâhu anh” ile Beyt-ül maldaki malların kullanımı konusunda uyuşmazlık hâsıl oldu. Ebû Zer-i Gıfârî Şamdan Medine-i Münevvereye geldi. Osman “radıyallahü teâlâ anh” onu Medineden dışarı çıkardı. O da, bir harabe köyde mekan tuttu [yerleşti]. Osman “radıyallâhu anh” cevabı nda dedi ki Ebû Zer “radıyallahü teâlâ anh” ve Muaviyenin “radıyallahü teâlâ anh” uygulamaları ve sözleri onların ictihadı ile alakalıdır. Onların birbirlerini sevmeleri âyet-i kerime ile sabittir. Medineden uzakta ikâmet etmesi cahillere bir şey ulaşıp, İslama bir zarar gelmesin diyidir. Üçüncü  sualde dediler ki önceden zekatı amiller toplardı. Mal sahiplerinin isteğine [gönlüne] bıraktın. Ta ki gönlünün istediğine versinler. Cevap  verdi ki: Amiller telef eder. Aldıkları vakit cebr ile alırlar. Ben mal sahipleri elinde koydum. Kendileri götürüp, Beyt-ül mala teslim etsinler. Dördüncü  sualde dediler ki: Hakem bin As ile Mervan bin Hakemi, Resûlullah hazretleri, nifak sebebi ile Medine-i münevvereden dışarıya sürdü. Hazret-i Osman yine Medineye getirdi, dediler. Cevap  verdi ki: Resûlullah hazretlerinin son hastalıklarında onları getirmeye izin istedim. İzin verdiler. Bu sözü Ebû Bekr ve Ömer hazretlerine söyledim. Bir başka şahit istediler. Bulunmadı. Sonra hilafet bize erişti. İlmimiz o izin ile aynı oldu. Resûlullah hazretlerinin izini şerifleri ile onları geri getirdim. Beşinci  sual olarak dediler ki Beni Ümeyenin ihsanını arttırıyorsun. Onların maişeti fazlalaşıyor. Cevap  verdi ki Herkes bilir ki Allahü teâlâ hazretleri, ben kuluna servet vermiştir. Ben daima sıla-i rahmi muhafaza etmişimdir. Şu anda ömrümün sonuna geldim. Bu hâlde beğenilmiş durumun niçin aksini yapayım. Fakat vallahi beyt-ül maldan hiçbir şey onlara vermedim. Kendi malımdan verdim. Altıncı  sual olarak dediler ki Kur’ân-ı Kerîmin birkaç nüshası hariç, diğerlerini niçin ateşte yaktın. Cevap  verdi ki etraftan haber yazdılar ki Kurân-ı azimüşşan rivayetlerinde ihtilaf vaki olmuştur. Diledim ki bu vasıta ile din-i İslamda bir fitne çıkmasın. Aynı nüshayı bırakıp, değişik nüshaları yaktırdım. Kötüleyenlerin dilleri din-i İslam üzere olmasın. Yedinci  sual olarak dediler ki Ebû Bekr-i Sıddık “radıyallahü teâlâ anh” Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine hürmeten minberden bir derece aşağı durdu. Ömer bin Hattab “radıyallahü teâlâ anh” Ebû Bekre hürmeten ondan aşağı durdu. Osman, Resûlullah hazretlerinin yerinde durdu. Cevap  verdi ki: Eğer bu kaideyi devam ettirse idim, tedricen lazım gelir idi ki hutbeyi, bir kuyu kazıp, kuyu içine girip, okumak icap ederdi. Sekizinci  sual olarak dediler ki kapına kapıcılar tayin eddin. Cevap  verdi ki: Devletin din işlerini görürken, din ile alakası olmayanların zararını def’ etmek için kendi etrafımı muhafaza ettim. Dokuzuncu  sual olarak dediler ki hayvanları Bâkî otunu yemekten men’ eddin [orada otlamalarını yasakladın]. Cevap  verdi ki Beyt-ül mal hayvanlarından dolayı onu korudum. Böylece, onu koruyup, telef etmesinler. Onuncu  sual olarak dediler ki Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem”hazretlerinin yüzüğünü kaybeddin. Cevap  verdi ki Sahabe-i güzinin “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” gözleri önünde yüzük Eris kuyusuna düştü. Ne kadar aradıksa, bulamadık. O şereften mahrum kaldık. Hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anh” her bir suale lâyık olduğu üzere cevap verdi. Aliyül Mürtedanın “radıyallahü teâlâ anh” gayreti ile fitne sakin oldu [fitne çıkmadı]. Kavga def’ oldu.

23. Menakıb:  Hazret-i Osman “radıyallâhu anh” halife iken, Yemende, Abdullah bin Sebe isminde bir yahudi, eski kitapları çok okumuştu. Medineye gelip, halifenin yanında müslüman olup halifenin gözüne girmek istedi. Bu fikirle müslüman oldu. Fakat, halife buna hiç yüz vermedi. Bu her yerde hazret-i Osmanı kötüledi. Halifeye, bu yahudi dönmesi, her zaman seni kötülüyor, dediler. Halife, bunu Medineden çıkardı. Bu da Mısra gidip, halifeye karşı propagandaya başladı. Çok bilgili olduğundan, cahilleri etrafına topladı. En çok söylediği şey, (Her Peygamberin bir veziri var idi. Bizim Peygamberimizin veziri de Alidir. Hilafet, onun hakkı idi. Osman onun elinden aldı.) sözleri idi. Fellahları kandırıp, Osman “radıyallâhu anh” kâfirdir, dediler. Mısır valisi Abdullah bin Sattan, halifeye şikayetler yazdılar. Mısırdan dört bin kişi Medineye geldi. Halifenin beğenmedikleri hareketlerini kendisine bildirdiler. Halife her suale cevap verip, âyet-i kerime ve hadis-i şerifler ile haklı olduğunu ispat etti. Bir sene sonra, Mısırdan dört bin ve Iraktan dört bin kişi geldi. Medine ahalisi silahlanıp, niçin geldiniz dediklerinde, hacca gidiyoruz dediler. Ahali de, silahını bıraktı. Gelenlerin maksatları hazret-i Osmanı hal’ etmek idi. Mısırlılar hazret-i Aliyi, Iraklılar hazret-i Talhayı halife yapmak istiyordu. Mısırlılar hazret-i Aliyye gelip, (Seni halife yapacağız) dediler. Hazret-i Ali bunlara darılıp, (Peygamberimiz “aleyhisselâm” sizin yerleştiğiniz yere gelip konacak askerin mel’un olduğunu haber verdi) buyurdu. O gece halife, hazret-i Alinin “radıyallâhu anh” yanına gelip, bu askerleri geri döndür, dedi. Hazret-i Ali de peki deyip, sabahleyin askere nasihat verdi. Asker geri dönmekte iken, hazret-i Ali halifeye gelip, Mısır valisini değiştir, onların istediğini tayin eyle, dedi. Halife, Muhammed bin Ebû Bekri Vâli yaptı. Mısırlılar Vâli ile Mısra gitti. Fakat yolda bir haberci üzerinde halifenin mektubunu buldular. Eski vâliye emrolup gelenleri kabul ediniz deniyordu. O zaman yazılar noktasız olduğundan, noktanın yerine göre, katl ediniz mânâsı da okunur. Mısırlılar böyle okuyup, kızdılar. Geri döndüler. Iraklıları da döndürdüler. Halifenin evini sardılar.]

Osman “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin mevcut dörtyüz kölesi [kulu] var idi ki akçe ile almış idi. Hepsi harp aletleri ile kuşanıp, hazret-i Osmanın sarayını kuşatmışlardı. Hazret-i Osman bütün kölelerini huzuruna çağırıp, buyurdu ki her kim odasına varıp, silahını bırakıp, kendi halinde oturursa, azad olsun. Benim hayır duam onun ile olsun. Onlar da emre uyup, dağıldılar. Ondan sonra hazret-i Aliyye “keremallahü vecheh ve radıyallahü teâlâ anh” haber verdiler. Onbin kadar kimse hazret-i Osmanın katli için toplanıp gelmişlerdir, dediler. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin ayrılığı, imam-ı Ali “keremallahü vecheh” hazretlerinin can-ı azizlerine bir mertebe kar eylemiş idi ki ne günleri gün yerine ve ne geceleri gece yerine geçer idi. Geceleri ağlar idi. Mübarek ciğerini dağlardı. Hatta Fahr-i âlem “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden sonra, Zülfikar adlı kılıcını mübarek beline kuşanmadı. Ve Düldül adlı atına binmedi. Gece-gündüz Ravda-i Mutahharasında olurdu. Onun için kendileri gitmeyip, imam-ı Hasanı ve imam-ı Hüseyini “radıyallahü teâlâ anhüma” gönderdiler. Tenbih ettiler ki her kim ki hazret-i Osmanı kasıt için gelir ise kılıcı vurun. Her kim olursa olsun, aman vermeyin. Bu iki şehzade, bellerine kılıçlarını kuşanıp, hazret-i Osmanın kapısına vardılar. Bu şehzadeleri gördükleri gibi, hiçbir fert kapıya gelmeye cesaret edemedi. Kapıyı bırakıp, saray duvarını deldiler. Hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anh” Kurân-ı azim ve Fürkan-ı kerim okurlar idi. Okurken şehit ettiler (El hükmülil vahidil Kahhar). (İnna lillah ve inna ileyhi raciun). Hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anh” vefat etmeden evvel hazret-i imam-ı Aliyye haber verdiler. Acele ile kalkıp, hazret-i Osmanın yanına gitti. İmam-ı Hasan ve imam-ı Hüseyini görüp, onları tektir edip, içeri hazret-i Osmanın yanına vardı. Mübarek hatırını sordu. Hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anh” haline şükredip, dedi ki ya Ali! Bu benim başıma geleceğini beni bilmez mi zannedersin! Yoksa, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bana bildirmedi mi zannedersin. Ya Ali! Lütfedip, benden ötürü bir kimseye zarar etmiyesin. Bu gece Peygamberimiz “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini rüyada gördüm. Bana buyurdu ki; (Ya Osman! Bu gece bizim yanımızda iftar edersin!)  Ya Ali, on nesneyi sakladım. Mahrem hazine gibi kimseye açmadım. O on nesneyi bu üslub üzere takrir buyurdular: Ben İslamın üçüncü halifesi oldum. Fahr-il kevneyn ve Resûl-i sekaleyn Peygamberimiz “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin iki kerime-i muhteremelerini almak, hiç kimseye müyesser olmamıştır. Bana müyesser oldu. Teganni etmedim. Bütün ömrümde teganni etmek istemedim. Teganni edilen yere bile uğramadım. İmana geldikten sonra zina etmedim. Evvelden de zina etmemiştim. İmana geldikten sonra, hırsızlık etmedim. Evvelden de etmemiştim. Fahr-i âlem “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ile biat edip, mübarek eline elim yapıştıktan sonra, sağ elimi avret yerime uzatmadım. Bir Cuma günü geçmedi ki ben bir köle azad etmiş olmayayım. Eğer hazır köle bulunmaz ise, sonra bir köle alıp, getirip, azad ederdim. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin zaman-ı şeriflerinden beri benim başıma geleceği bilirdim. Lakin kimseye açmazdım. Bu üslub ve bu tertip üzerine yedi mushaf-ı şerif yazdırıp, bütün muminleri ihtilaf etmekten kurtarıp, her birini bir iklime [memlekete] göndermek bana müyesser oldu.

24. Menakıb:  Emrefendi buyurdular ki hazret-i Osman bin Affanın “radıyallahü teâlâ anh” mübarek hattı şerifleri ile yazdığı mushaflardan üç tanesini gördüm. Birini Şamda, birini Yemende ve birini Mısır İskenderiyesinde. Ama, bazılarından nakil olunur ki bu mushafların üçünde de meal-i şerifi (… Onlara karşı sana Allahü teâlâ kâfidir, yeter..)  olan Bakara sûresi 137. âyet-i kerimesinde şehit ettikleri vakit, mübarek kanı damlamış. Lakin bazılarından da rivayet olunur ki şu anda kelam-ı şeriflerin birisinde adı geçen âyet-i kerimede mübarek kanı taze, sanki henüz damlamıştır. Allahü teâlânın hikmeti, Emrefendi huzuruna bir kaç defa varıldı. Ama bu haberin sıhhatini sormak müyesser olmadı. Lakin bu kadar kerameti, hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin yüce şanı için acayip değildir.

25. Menakıb: (Mesabih-i şerif) de, menakıb-ı hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anh” babının Hasanınde rivayet olunmuştur. Semame tebni Cezemil Kuşeyri dedi ki: Ben Yevmüttara hazır oldum. Yevmüttar, hazret-i Osmanın katl olunduğu güne derler. Hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anh”, sarayını muhasara edenlerin hâlini anladı. Onlara hitab edip, buyurdular ki: Allahü tebareke ve teâlâ hazretlerine ve de İslama yemin ederim ki siz bilmez misiniz, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri Medineye geldi. Medine-i Münevverede Rume kuyusundan başka tatlı su yoktu. Buyurdular ki (Rume kuyusunu kim satın alır, kendi kovası ile müslümanların kovasını bir tutarsa, onun Rume kuyusundaki kovasından Cennetteki kovası hayırlı olur.) Kendi halis malımdan o kuyuyu satın aldım. Siz bugün o kuyunun suyunu içmekten beni men’ edersiniz. Hatta derya (deniz) suyu gibi tuzlu su içerim.

Hepsi dediler ki: (Evet öyledir). Rume, bir kuyunun adıdır. Medine-i Münevverenin altı mil miktarı uzağında bir kuyudur. O kuyu küçük vadidedir. Zira, Medine-i Münevverede iki vadi vardır. Büyük vadide olan Azize kuyusudur.

Şarih Gürani “rahimehullah” İbni Abdülberden nakletmiştir ki: Medine-i Münevverede bir yahudinin ağzı örülü bir kuyusu var idi. Suyu gayet tatlı idi. Suyunu satardı. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Rume kuyusunu kim alır, kendi kovasını müslümanların kovası ile beraber tutarsa, Cennetteki kovası bundan hayırlı olur.) Hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anh” varıp, kuyuyu yahudi ile pazarlık etti. Yahudi kuyunun tamamını satmaktan imtina etti. Hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anh” da, yarısını aldı. Nöbet yolu ile bir gün Osmanın “radıyallâhu anh” olacak, bir gün yahudinin olacaktı. Hazret-i Osman nöbetini sebil ve sadaka etti. Yahudi ücret ile satardı. Müslümanlar da hazret-i Osmanın nöbeti geldikte, iki günlük su alırlardı. Yahudinin nöbetinde asla uğramazlar idi. Yahudinin pazarı kesada uğrayınca, diğer yarısını da satmak istedi. Diğer yarısını da Osman “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri ondan satın aldı. Evvelki yarısını yahudiden on iki bin dirheme almıştı. Diğer yarısını da sekiz bin dirheme aldı. Tamamını sebil etti.

Yine hazret-i Osman muhasara edenlere hitab edip, buyurdu ki Allahü teâlâ hazretlerine ve İslama yemin ederim ki siz bilmez misiniz. Mescid dar geliyordu. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki (Falanın yerini kim satın alıp, Mescide katarsa, o yerden daha iyisine Cennette kavuşur.) O yeri has malım ile satın aldım ve Mescide ilhak ettim [kattım]. Siz bu gün beni o mescitte iki rekat namaz kılmaktan men’ ediyorsunuz. Dediler, evet öyledir. O yine buyurdu ki yemin ederim Allahü tebareke ve teâlâya ve İslama ki Tebuk gazasında, İslam askerini kendi malımdan techiz ettiğimi bilmiyor musunuz? Dediler; evet, biliyoruz! Yine buyurdu ki yemin ederim Allahü tebareke ve teâlâ hazretlerine ve İslama ki Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” Mekke-i Mükerremeden Sebir adlı dağa çıktılar. Ebû Bekr ve Ömer ve ben de beraber çıktım. Dağ harekete geldi. Hatta taşları döküldü. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” mübarek ayağı ile dağa vurup, buyurdular ki (Sakin ol ya Sebir! Senin üzerinde bir Nebî ve bir Sıddık ve iki şehit vardır.) Bunu bilmez misiniz. Dediler, evet, biliyoruz! Hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anh” dediler ki (Allahü ekber! Kabenin Rabbine yemin ederim ki ben şehitim.) Allahü ekber sözünü, hayrette olan kimse hasmını ilzam ve ona tepki şeklinde söyler. Hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anh” o vakit, hasmlarını izhar edip, kendisinin hak üzere olup hasmlarının batıl üzerine olduğunu, onlar kendi dilleri ile ikrar ettiler. Hazret-i Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” Sebir dağı üzerinde iki şehit buyurduklarının birisi hazret-i Ömer, birisi hazret-i Osmandır “radıyallahü teâlâ anhüma”. Yine hasmlara hitab edip, dedi, Kabenin Rabbi hakkı için siz şahit olunuz ki muhakkak ben şehitim. Üç defa böyle buyurdular:

(Mesabih-i şerif) den yine o babda nakil olunmuştur: Süheyl der ki hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anh” dar gününde bana dedi ki muhakkak Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri benden aht aldı. Ben o aht üzerine sabrediciyim. Yani bana vasiyet buyurdular ki sabredeyim. Mukatele etmiyeyim.

26. Menakıb:  Adi bin Hatem “radıyallahü teâlâ anh” rivayet etmiştir: Hazret-i Osman “radıyallâhu anh” hazretlerinin şehit olduğu gün bir nida işittim. (Ya Osman bin Affan! Rahatlık ve saadet ile Rabbini gazapsız bulman ile gufran ve Rıdvân ile müjdeliyorum.) Etrafıma baktım. Bir kimse görmedim. (Şevahid-ün nübüvveden)  alınmıştır.

27. Menakıb:  Yine adı geçen kitaptan tercüme olundu. Hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anh” şahadet şerbetini içti. Üç gün mübarek cenazesi durup, defn olunmadı. Üç günden sonra, hatıftan (gaybdan) bir ses geldi ki (Osmanın cenazesini defnedin. Namazını kılınız ki muhakkak Hak Sübhanehü ve teâlâ ve tekaddes hazretleri ona salavat etti, yani rahmet etti, diyordu.

28. Menakıb:  Hazret-i Osman bin Affan “radıyallahü teâlâ anh” üç günden sonra, Bâkî tarafına defn olunmaya giderken, arkalarından bir büyük bulut hâsıl oldu. Cenaze-i şerif ile gidenlerin yüreklerine korku düşüp, az kaldı ki cenazeyi bırakıp, gideceklerdi. O bulutun içinden bir ses, korkmayınız, meyiti bırakıp gitmeyiniz ki biz de bu mübarek meyitin namazını kılmaya geldik, diyordu. Meyer onlar melekler imiş. Hazret-i Osmanın “radıyallahü teâlâ anh” namazını kılıp, vücut-ı şeriflerini ziyaret etmek için gelmişler. Bu da (Şevahid-ün nübüvve) den tercüme olunmuştur.

29. Menakıb:  Hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anh” şehitlik rütbesine nail olduktan sonra, Fahr-ül kevneyn ve Resûl-üs sekaleyn “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin Mescid-i şeriflerinin üzerinde, üç gün üç gece cinniler gelip, ağlayıp, feryat ve figan ettiler. Cümle halk bunların feryat ve figanlarını işittiler. Bu da hazret-i Osmanın “radıyallahü teâlâ anh” büyüklüğüne işarettir. (Şevahid-ün nübüvve) den tercüme olundu.

30. Menakıb:  Hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anh” şahadet mertebesine kavuşup, ahirete sefer ettikten sonra, Medine-i münevverede halifelerin oturması vaki olmamıştır. Allahü teâlânın rıza-ı şerifleri olmamıştır. Zira hazret-i imam-ı Ali “keremallahü vecheh” halife olunca, rey’i şerifleri öyle oldu ki Kufe şehrine yerleştiler. Hazret-i Mürteda “radıyallahü teâlâ anh” Medine-i münevvereden Kufe şehrine varıp, orada yerleşmeleri, onun, Resûlullahın huzurunda izzeti ve kadri olmadığı şekleyle kıyas etmemelidir. Haşa öyle değildir. Nihayet ezelde böyle mukadder olmuş ki hazret-i imam-ı Ali “keremallahü vecheh” Hak sübhanehü ve teâlânın nusret ve inayeti ile Kufe şehrine varıp, etrafındaki memleketleri feth edip, oraları koruması ezelde takdir olunmuştur.

31. Menakıb:  Hazret-i Osmanın “radıyallahü teâlâ anh” bir büyük kerameti de şudur. Hazret-i Osmanın şahadetine gelinceye kadar bu ümmet arasında fitne yok idi. Hazret-i Osman şehit oldu. Dünya fitne ile doldu. Fitnenin sonu Deccal ile hitam [son] bulsa gerektir. Hazret-i Osmanın şahadetinden bir kimsenin gönlüne bir zerre kadar sürur gelse, eğer o kimse Deccala yetişirse, ona tabi olup kâfir olmasından korkulur. Eğer Deccala yetişmezse, kıyamet günü haşr oldukta, Deccal ile haşr olmaktan korkulur. Neuzü billahi teâlâ. Allahü teâlâ hazretleri, müslümanları, Sahabe-i kirama zerre miktarı kalplerinde kin ve düşmanlık olmaktan ve hususi ile hulefâ-i râşidîn hazretleri hakkındaki düşmanlıktan hıfz eylesin “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”!

32. Menakıb: (Şevahid-ün nübüvve) de diyor ki: İbni Said-ül Gaffari derler bir kimse var idi. Hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anh” şahadet şerbetini içtikten sonra, saadethanelerine girdi. Orada Sultan-ı kainattan “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” kalmış bir asa var idi. Onu alıp, dizine dayayıp, kırmak istedi. Orada hazır olanlar, çağırışıp, sakın ola ki bu mübarek asayı kırma, zira, Fahr-i âlem hazretlerinden kalmıştır, dediler. O da asayı kırmadı. Lakin küstahlık edip, hazret-i Osmanın harem-i haslarına [evine] girip, o mübarek asayı kırmak kasıt ettiği için, o kimsenin ayağına bir hastalık zuhur edip, günden güne arttı. Senesine varmadı, öldü. Hak Sübhanehü ve teâlâ gayurdur [gayretlidir]. Dostlarına ihanet edenlerin dünyada olsun, ahirette olsun, haklarından gelir.

33. Menakıb:  Büyüklerden birisi rivayet eder. Kâbe-i şerifi tavaf ederken bir ama gördüm. Hem tavaf ediyor ve hem de, (Ya Rab! Bilirim ki günahım affolunmaz!) diyordu. Ben de ona, böyle bir yerde, böyle söz söylenir mi, dedim. O da dedi ki: Hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anh” şehit olunmazdan evvel bir arkadaşım ile hazret-i Osman şehit olduktan sonra, yüzüne bir tokat vuralım diye yemin ettik. Şahadet şerbetini içti. Ben ve arkadaşım hazret-i Osmanın yanına vardık. Gördük, mübarek başı hatununun yanında, örtülmüş durur. Arkadaşım hatununa dedi ki aç yüzünü, Onun yüzüne tokat vurmaya aht ettik. Hatunu dedi ki Allahü teâlâ hazretlerinden korkmaz mısınız. Peygamber “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin sohbetini anmaz mısınız. Hazret-i Peygamberin iki muhterem kerimesini aldığını fikir etmez misiniz. Ben hicab edip, geri döndüm. Arkadaşım orada kalıp, vardı, hazret-i Osmanın “radıyallahü teâlâ anh” mübarek başını açıp, nura gark olmuş yatarken, mübarek gül yanağına, kuruyacak bir eliyle tokat vurdu. Hazret-i Osmanın hatunu, elleriniz kurusun ve gözleriniz kör olsun dediği gibi, o anda, kapıdan dışarı çıkamadan gözlerimiz kör oldu. Ve ellerimiz kurudu. Hazret-i Osmanın “radıyallahü teâlâ anh” menakıb-ı şerifine nihayet yoktur. (Şevahid-ün nübüvve) den tercüme olunmuştur.

Hazret-i Zeytten rivayet olunur ki hazret-i Osmanın “radıyallahü teâlâ anh” katline kasıt edenlerin tamamı az zamanda cünuna mübtela olup [aklını kaçırıp], helak oldular. Abdullah bin Mübarek “rahmetullahi teâlâ aleyh” bu haberi işittiği zaman (Delilik onlar için azdır) buyurmuştur.

34. Menakıb:  Bir gün bir kervan Mekke-i Mükerremeye ticarete giderken, Medine-i Münevvereye uğradı. Allahü teâlânın hikmeti, kervan halkı hazret-i Osmanın “radıyallahü teâlâ anh” kabrinin yanında mola verdiler. Kervan halkı birbiri ile bu gece hazret-i Osmanı ziyaret etmek için müşavere ettiler. Ertesi günü Sultan-ı kainat “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini de ziyaret edeceklerdi. Bütün kervan halki hazret-i Osmanın “radıyallahü teâlâ anh” kabrini ziyaret için abdest aldı. Meyer içlerinde bir rafizi varmış. Lakin onu bilmezlerdi. Buna da teklif ettiler. Bin türlü bahane bulup, ziyarete gitmedi. Çadırlardan kervan halkı gittikten sonra, bir büyük arslan geldi. O rafiziyi başından kavradı. Yer iken, kervan halkı ziyaretinden döndüler. Çadırlarına gelip, gördüler ki bir büyük arslan, arkadaşlarının başını kemrir. Aslan bunları görünce, rafizinin murdar leşini çadırdan dışarı çıkarıp, fasih lisan ile kervan halkına dedi ki hazret-i Osmanı sevmeyenin sonu budur. Murdar leşi dağa doğru sürüye sürüye alıp gitti.

35. Menakıb:  Hazret-i Hüseyin “radıyallahü teâlâ anh” rivayet eder. Hazret-i Osmanı “radıyallahü teâlâ anh” katl edenler pişman olup mescitte pişmanlıklarını anlatırken, sema [gök] yüzünden bir şahıs zuhur etti. Elini uzatıp, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin hücre-i şerifesinden bir mushaf çıkarıp, bu sözü söylediğini gördüm. (Muhammed aleyhisselâm, dininde ayrılık çıkaran ve böylece fırkalara ayrılmaya sebep olan kimselerden uzaktır. Böyle olduğunu bilmiyor musunuz.)

Şehit olduklarında sekseniki yaşında idi. Bakide defn olunup, rahmet-i rahmana kavuştu “radıyallahü teâlâ anh”. Allahü teâlâ haşra ve kıyamete kadar ondan razı olsun! Malum ola ki hazret-i Osmanın “radıyallahü teâlâ anh” faziletlerinden bu zikir olunan, deryadan katre ve güneşten zerre mesabesindedir. Daha geniş malumat edinmek isteyen daha önce zikir olunan o iki kitaba müraceat etsin. “Sallallâhü alâ seyedina Muhammedin ve alihi ve sahbihi ecma’în.”

36. Menakıb:  Osman “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin şanları ve şerefleri için nazil olan âyet-i kerimeler:

1– İslam dini yayılmaya başlayınca, her taraftan Araplar Medine-i münevvereye gelmeye başladılar. Mescid-i şerif dar olduğu için, gelenler yer bulamadığından sahrada çadır kurup, oturdular. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Her kim bu bizim mescidimizi, bir zra dahi büyültürse, Cennet onun içindir.)  Osman “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri, ya Resûlallah! Benim malım ve mülküm sana fedadır. Ben kemter kulun [kölen] genişleteyim, dedi. Sonra kırk zra genişletti. Allahü teâlâ hazretleri, meal-i şerifi; (Allahü teâlânın mescidlerini, ancak Allaha ve ahiret gününe inanan, namaz kılan, zekat veren ve yalnız Allahü teâlâdan korkan kimseler tamir eder. Bu vasftaki kimselere Cennete götürecek amelleri yapmak lazım olur)  olan Tövbe sûresi onsekizinci âyet-i kerimesini gönderdi.

2– Allahü tebareke ve teâlâ hazretleri, müslümanlara, birbirinizle ittifak edip, mallarınızın bir miktarını vâcip ve bir miktarını tetavvu olarak Allah yolunda harc edin, buyurmuştu. Onlara, ittifaklarının neticesinin bereketinin nasıl olacağını ve onun sevâbının haddi [miktarı] ne kadar olacağını beyan buyurmuş, meal-i şerifi, (Müslümanlardan mallarını cihat veya daha başka hayırlı işler gibi, Allahü teâlânın gösterdiği yolda sarf etmeleri, bir taneyi tarlaya ekip, bundan yedi başak ve her bir başaktan yüz tane almaya benzer. Allahü teâlâ dilediği kimselere bu kat kat arttırmayı veya daha fazlasını kulun malını dağıtmasındaki ihlası nisbetinde, sevâbını on, yetmiş, yediyüz veya daha fazla katları kadar arttırır. Allahü teâlâ vasidir. Alimdir. Allah yolunda mal sarf edenler, sarf ettiklerinde men’ ve eza etmeyenler, Rablarının yanında büyük sevaplara kavuşurlar. Onlar için, ahirette korku ve dünya işlerinde üzüntü yoktur.)  olan, Bakara sûresi 261, 262.ci âyet-i kerimeleri ile bildirmiştir.

Minnet, nimeti yad etmektir. Söylemek ve saymak yolu ile başa kakmak, o nimetin sevâbını kesmeye sebep olur. Bunun azı odur ki bir kimseye in’am ve ihsan eder. Sonra onu o kimsenin istemediği yerde yad eder. Veya onun akebinde bir söz söyler ki o kimseye hoş gelmez. Veya nice kere sana in’am ettim, hiç şükrünü etmedin diye söyler. Bir kimseye hiçbir şeyi vermemek, ona bir şey verip de, sonra minnet etmekle rencide etmekten iyidir. Zeyd bin İslam der ki: Babam bana dedi ki bir kimseye bir şey verdiğin zaman, böyle bilesin ki ona senin selamından bir nesne gönlüne gelir. Selamı ondan geri tut. Ta ki o nimet halas kalsın.) Ebû Esamenin yanına bir kadın geldi ve dedi ki hakikat üzere gaza eden bir mertten bana haber ver ki bir okum vardı, ona vereyim. Ebû Esame dedi: Allahü teâlâ bulunduğun cemiyette seni mübarek etsin ki onları; daha vermezden evvel rencide eddin. Allahü tebareke ve teâlâ hazretleri, kulları üzerine, iyilik edip, başa kakmayı, verdiği nimeti verdiğini söylemeyi haram etmiştir. Nimeti yad ederken başa kakmamalı, karşısındakine mağrur olmamalıdır. Hak Sübhanehü ve teâlâ hazretleri kullara nimet verir ve onlara minnet eder. Allahü tebareke ve teâlânın minneti yad ettirmek nimeti olur. Böylece o kimse, bir şey verince mağrur olmamalıdır.

Meal-i şerifi (Mallarını cihat ve hayır işlerinde Allah için harcayanlar…)  olan Bakara sûresinin 262.ci ayeti kerimesi Osman bin Affan, Abdurrahmân bin Avf “radıyallahü teâlâ anhüma” hazretlerinin şan-ı şerifleri için nazil olmuştur. Abdurrahmân bin Avf, Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” huzur-ı şeriflerine, dört bin dirhem ile geldiler. Dedi ki ya Resûlallah! Yanımda sekiz bin dirhem var idi. Dört bin dirhemini ıyalime nafaka için alıkoydum. Dört bin dirhemini getirdim. Allahü teâlâ hazretlerine karz-ı Hasan [ödünç] verdim. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: Allahü tebareke ve teâlâ verdiğine ve hem de ıyalin için alakoyduğuna bereket versin. Fakat Osman “radıyallahü teâlâ anh” Tebuk gazasında buyurdular ki techizatı olmayan herkesin techizatını almak benim üzerime olsun. Bin deve yükü ile gazilerin techizatına sarf etti. Allahü teâlâ bu âyet-i kerimeyi onların şanları için gönderdi. Abdurrahmân bin Sümre “radıyallahü teâlâ anh” der ki: Osman “radıyallahü teâlâ anh” bin kırmızı altın getirdi. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin kucağına döktü. Daha önce de beyan olunmuştur. Hazret-i Habîb-i ekrem mübarek eli ile o altınları döndürüp, buyurdular ki (Affan oğluna, bugünden sonra her ne ederse, ziyan etmez!) Ebû Said-i Hudri “radıyallahü teâlâ anh” der ki: Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini gördüm. Mübarek ellerini kaldırmış, Osmana şöyle duâ  buyururdu: (Ya Rabbi! Ben Osmandan razıyım. Sen de razı ol!)  Böylece, sabah oluncaya kadar duâ  buyurdular.

3– Aşağıdaki âyet-i kerimenin iniş sebebi şudur: Hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anh” gündüz oruç tutardı. Gece namaz kılardı. Her gece iki rekat namaz kılardı. Bir rekatinde Kurân-ı azim-üş-şanın tamamını okurdu. Bir rekatinde bin (Kul hüvallahü ehad) sûre-i şerifesini okurdu. Hak sübhanehü ve teâlâ bu âyet-i kerimeyi irsal buyurdu. (Bütün gece secde edip ve ayakta durup, devamlı ibadet ve itaat eden ile isyan eden bir olur mu. O ahiret azabından korkar. Rabbinin rahmetini ümit eder. Ey Resûlüm, de ki hiç bilen ile bilmeyen bir olur mu. Nitekim devamlı itaat eden ile isyan eden de bir değildir. Bildirdiklerimize ancak akıl sahipleri kıymet verir.)  [Zümer sûresi dokuzuncu âyet-i kerimesi meali.] Bu âyet-i kerime, Amar bin Yaser “radıyallahü teâlâ anh” şanı ve Huzeyfe tebni Mugire el Mahzumi şanı içindir. Müfessirlerin çoğunun kavlince; Osman ibni Affan “radıyallahü teâlâ anh” şanı için nazil olmuştur.

4– Bu âyet-i kerimenin nazil olmasına sebep o idi ki Osman “radıyallahü teâlâ anh” hayrat etmekte, namazda ve oruçta ve mal vermekte devamlı idi. Allahü teâlâ hazretleri, onun yüksek şanı için, meal-i şerifi, (Şüphesiz ki kendilerine bizden saadet icap etmiş olanlar, işte bunlar Cehennemden uzaklaştırılmışlardır. Cehennemden uzaklaştırılan O Cennetlikler, Cehennemin hışıltısını bile duymazlar. Bunlar canlarının istediği şeyler içinde ebedî olarak kalıcıdırlar. O en büyük korku  (sura üfürülüş anı) bunları mahzun etmiyecek, kendilerini melekler şöyle karşılayacaklar: İşte bu size dünyada vaat edilen mutlu gündür!)  olan Enbiya sûresi 101, 102 ve 103.cü âyet-i kerimelerini gönderdi. Bir rivayette gelmiştir. Hazret-i Ali “radıyallahü teâlâ anh” bu âyet-i kerimeyi okudular. Sonra buyurdular ki ben onlardanım. Ebû Bekr ve Ömer ve Osman ve Talha ve Zübeyr ve Said ve Abdurrahmân “radıyallâhu anhüm” da onlardandır. Âlimlerin çoğu, bu âyet-i kerime, Osman bin Affan hakkında nazil olmuştur, dediler.

5– Diğer âyet-i kerimede Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri buyurdu ki: (Salih mümin olanlar, Allahü teâlânın haram etmediği şeyleri yemelerinde zarar yoktur. Ancak haramlardan sakınmaları, imanlı olmaları ve amel-i salih işlemeleri lazımdır. Bundan sonra, kendilerine haram olan şeylerden sakınır, haram olduklarına inanırlar. Ve daha sonra bütün günahlardan devamlı suretle sakınır, güzel amelleri araştırıp, onları yaparlarsa, muhsin olurlar. Allahü teâlâ, muhsinleri, ihsan edenleri sever.)  [Mâide sûresi 93.cü âyet-i kerime meali.] Emir-ül müminin hazret-i Ali “radıyallahü teâlâ anh” buyurur ki: Bu âyet-i kerime, Osman “radıyallahü teâlâ anh” hakkında gelmiştir.

37. Menakıb:  Hazret-i Osmanın “radıyallâhu anh” üstünlükleri hakkında bildirilen hadis-i şerifler ve haberler hakkındadır:

1– İsnad ile Ebû Karfesadan “radıyallahü teâlâ anh” rivayet olunmuştur. Bir gün Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” meclis-i şeriflerinde bir cemaat oturmuşlardı. Ben de onların içinde bir zaman oturdum. Sonra, Osman “radıyallahü teâlâ anh” meclis-i şeriflerine dâhil oldular. Bir köşede oturdular. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Ya Osman! Bana yakîn ol.) Biraz yaklaştılar. Yine buyurdu ki: (Bana yakîn ol!). O mertebe yakîn oldu ki Osman “radıyallâhu anh” hazretlerinin dizi, Habîbullah hazretlerinin mübarek dizine ulaştı. Osmanın yakasının bağı açık göründü. Mübarek eli ile yakasını bağladı. Ve yüzüne baktı. Mübarek gözleri yaş ile doldu. Sonra buyurdu, (Ya Osman! Önünde büyük iş olacağını bil! Sen kıyamet gününde benim havzıma erişenlerin evveli olursun! Senin damarlarından kan revan olur. Rengi kan rengi olur. Kokusu misk kokusu olur. Ben ki Resûlüm!  [Sana] Sübhânallah! Sana bunu kim etti, derim. Sen, falan ve falan etti, dersin. Orada bir nida edici, Arştan nida eder ki biliniz ki Osman bin Affan, padişah ve emir, dehr  [dünya] sürülmüş üzerine. Sonra, senin ile Allahü teâlâ ve tekaddes arasındaki perde kalkar. Sana Allahü teâlâ tecelli edip, buyurur! Ya Osman! Seni öldürenler hakkında ne düşünürsün. Sen dersin ki ya Rab! Eğer Sen onları azarlar isen  [cezalandırır isen], ben de azarlarım. Eğer Sen onları affedersen, ben de affederim.)

 2– Cabir “radıyallahü teâlâ anh” der ki biz muhacirlerden bir cemaat, Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” huzur-ı şeriflerinde oturmuş idik. Ebû Bekr ve Ömer ve Osman ve Ali ve Talha ve Zübeyr ve Abdurrahmân bin Avf ve Sad bin Ebû Vakkas “radıyallahü teâlâ anhüm” onların arasında idi. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Sizden herkes, kendi dost ve yarinin yanına varsın!) Onlar da öyle yaptılar. Resûl-i ekrem “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” Osmanın yanına vardı ve onu kenarına aldı. Yüzünü öptü ve buyurdu ki: (Ya Osman! Sen benim dünyada ve ahirette dostumsun!)

 3– Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” Osman bin Affana “radıyallâhu anh” buyurdular ki: (Ben Ümmü Gülsümü, Allahü teâlâ tarafından vahiy gelerek sana verdim.)

4– Ebû İmamet-el Bahili “radıyallahü teâlâ anh” rivayet eder. Resûl-i ekrem “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular: (Ricalin  [bir kişinin] şefeati ile benim ümmetimden Rebia ve Mudar kabileleri miktarı Cennete girer.)  Rivayet ederler ki o mert hazret-i Osman bin Affandır “radıyallahü teâlâ anh”.

5– Mugire bin Şube rivayeti ile gelmiştir. Mugire tebni Şube “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki: Müşrikler Huneyn gazası günü hezimete uğradılar. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” bir adama buyurduğunu işittim: (Ey Allahın düşmanı. Allahü tebareke ve teâlâ sana buğz eder!) Mugire der ki ya Resûlallah! Bu o kişidir ki Kureyşe buğz eder. Buyurdu ki (Evet, Osman bin Affana buğz eder!)

6– Şettad bin Evs “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki: Resûlullahtan “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” işittim, buyurdu ki: (Ben Ashâbım arasında oturmuştum ki Cebrâil aleyhisselâm benim önüme geldi. Beni sağ kanadı üzerine aldı. Cennet-i Adna iletti. Cennet-i Adnda gezerken, bir elma elime geldi. Ben o elmaya bakıp, teaccüb ederken nagah, o elma şak olup iki bölük oldu. Arasından bir huri dışarı geldi. Hak sübhanehü ve teâlâ hazretlerine tesbih etti. Öyle tesbih etti ki evvelden ahıre kimse öyle tesbih etmemiştir. Ben dedim; Sen kimsin. Dedi, ben huriaynım. Allahü tebareke ve teâlâ beni arşın nurundan halk etmiştir. Ben dedim, kimin içinsin. Dedi, imam-ı mazlum Osman bin Affan “radıyallahü teâlâ anh” içinim.

7– Zehri rivayeti ile Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ anh” bildiriyor. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” bir gece kalkıp, gidiyordu. Hazret-i Osman da ileride gidiyordu. Cebrâil aleyhisselâm geldi ve dedi ki: Ya Resûlallah! Bu kimdir ki bu saatte senin önünden gitti. Buyurdular ki (Osman bin Affandır). Cebrâil aleyhisselâm dedi ki bu Ebû Amrdır, yani Osmandır. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdular (Evet ya Cebrâil. Siz Osmanı gökte de tanır mısınız!) Cebrâil aleyhisselâm dedi ki: ya Resûlallah! O Allahü tebareke ve teâlâ hakkı için ki seni halka hak Nebî gönderdi. Güneşin yer yüzünü aydınlattığı gibi, Osman gökleri aydınlatır.

8– Abdurrahmân bin Ebû Leyla rivayet eder. Hazret-i Ali “radıyallahü teâlâ anh” Kanbere buyurdu ki var mescitte yüksek ses ile seslen. Hazret-i Osmanı seven kimse var mıdır. Kanber varıp nida ettikte, bir kişi kalkıp dedi ki ben hazret-i Osmanı severim. Kanber dedi ki gel, emir-ül müminin Ali “radıyallahü teâlâ anh” seni çağırır. O kişi kalkıp, emir-ül müminin Alinin huzuruna geldi. Emir-ül müminin buyurdu ki Osmanı sever misin. Dedi ki ya Emir-el müminin, Allahü tebareke ve teâlâ hazretlerinin izzet ve Âzameti hakkı için, ben hazret-i Osmanı kendi canımdan daha çok severim. Bir vakit Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” huzuruna varmıştım. Dedim ki ya Resûlallah! Bana bir şey ver ki bir hanım almışım, hiçbir nesne yoktur ki onun mehrini vereyim. Resûlullah hazretleri, bana bir vekiye altın verdiler. Bir vekiye kırk dirhem kıymetinde altın idi. Ebû Bekr de bir vekiye verdi. Ömer de bir vekiye verdi. Osman iki vekiye verdi. Ya Osman, Resûlullah ve Ebû Bekr ve Ömer bir vekiye verdiler. Sen niçin iki vekiye verdin, dedim. Hazret-i Osman dedi ki bir vekiye kendimden ötürü, bir vekiye, Ali bin Ebû Talibden ötürü verdim ki o vakit onun hazır bir nesnesi yoktu ki sana versin. Ondan sonra dedim ki ya Resûlallah! Bu malın bereketi olması için, bana duâ  et. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu: (Bu malın bereketi nasıl olmaz ki bunu sana Peygamber ve Sıddık ve iki şehit verdi.) Hazret-i Ali “radıyallahü teâlâ anh” bunu işittiği zaman çok sevindi ve buyurdu ki (doğru söyledin) “radıyallahü teâlâ anh”.

9– Sad bin İbrahim rivayet eder. Ali bin Ebû Talib “radıyallahü teâlâ anh”, Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” huzurlarında oturmuştu. Hasan ve Hüseyin “radıyallâhu anhüma” hazretleri geldiler. Server-i âlem onları gördü. Buyurdu ki: (Ya Ali! Bu ikisi, yani Hasan ve Hüseyin, Cennet gençlerinin büyükleridir [üstünleridir]. Onların babaları onlardan yüksektir. Osman bin Affan, İbrahim Halil-ür-rahman aleyhisselâma benzer.)

10– Doğru haber ile gelmiştir. Muharık bin Semame, kız kardeşi Ümmü Gülsüme söyledi ki müminlerin anası Aişenin “radıyallahü teâlâ anha” huzur-ı şeriflerine var. Benden selam söyle. Ümmü Gülsüm der ki hazret-i Aişe-i Sıddıkanın huzuruna vardım. Dedim ki: senin oğullarından birisi sana selam eder. Buyurdu ki: Allahü tebareke ve teâlânın selamı ve rahmeti onun üzerine olsun. Ben dedim: Cenabınızdan rica ederim ki hazret-i Osman bin Affan hakkında, bir hadis-i şerif nakil buyurunuz ki onu şehit ettikleri vakit, herkes bir söz söylediler. Aişe “radıyallahü teâlâ anha” buyurdu ki: Ben şahadet ederim ki bir soğuk gecede, Osman bin Affanı, bu ev içinde, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri ile gördüm. Cebrâil aleyhissalatü vesselâm vahiy getirdi. Vahiy gelince, Resûlullah üzerine bir ağırlık inerdi. Nitekim, Hak Sübhanehü ve teâlâ haber verir. (Biz senin üzerine vahyederiz. Yani Kuran ki o, her ne kadar dil üzerinde hafif ise de Âzamette ağırdır.) Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” mübarek elini Osmanın arkasına vurup, buyurdu ki (Bu makam kime müyesser olur. Allahü teâlâ hazretleri bu makamı Peygamberlerinden başka hiç kimseye vermemiştir. Ancak, o kimseye vermiştir ki fazlaca ikram edendir. Her kim ki Osmana yaramazlık söyler ise, Allahü tebareke ve teâlâ hazretlerinin laneti onun üzerine olsun.)

11– Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ anh” rivayet etmiştir. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: Hazret-i Lut aleyhisselâmdan sonra, hanımı ile Allahü teâlâ yolunda ilk hicret eden Osman bin Affandır “radıyallahü teâlâ anh”. Allahü teâlâ bilir ki Ashâb-ı güzin “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, Mekkeden Medineye, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin huzuruna hicreti yalnız yapmışlardır. Hazret-i Osman, ehli ve ıyali ile beraber hicret etmiştir.

12– Yusuf bin Abdullah bin Selam rivayet eder: Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” (Ben; Allahü tebareke ve teâlâ huzurunda, Osmanın düşmanlarının hasmıyım.) buyurmuştur.

13– Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” bir hadis-i şeriflerinde buyurmuşlardır ki (Biz Osman bin Affanı, Allahü teâlâ katında halil ve kerim olan babamız İbrahim aleyhisselâma benzetiyoruz.)

14– Abdullah bin Ömer “radıyallahü teâlâ anhüma” hazretlerinden rivayet olunmuştur. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Osman benim ümmetimin en hayalısı ve en çok ikram edenidir.)

15– Kelib bin Velid, İbni Melbekeden rivayet eder. Abdullah ibni Ömer “radıyallahü teâlâ anhüma” huzuruna bir adam geldi ve sordu: Osman ibni Affan “radıyallahü teâlâ anh” Bedr gazasına hazır oldu mu? Abdullah hazretleri buyurdu ki hayır olmadı. Biat-ı Rıdvâna hazır oldu mu. Buyurdu ki: Hayır olmadı. İki asker birbirine mülaki oldukları günde, yüz döndürdü mü? [Uhud günü, dağılanlar arasında değil mi idi.] Buyurdu ki evet! O kişi kalktı gitti. Dediler, bu kişi sizden bazı şeyler sordu. Cevabınızdan anladı ki siz Osmanı zem eddiniz [kötülediniz]. Buyurdular ki acele o adamı geri döndürün. Çağırdılar, geri döndü. Buyurdular ki benden sual ettiğin sözleri anladın mı. O şahıs dedi ki evet. Senden sual ettim. Osman “radıyallahü teâlâ anh” Bedr gazasına hazır oldu mu. Sen dedin, yok. Sual ettim ki biat-ı Rıdvâna hazır oldu mu. Sen dedin, yok. Sual ettim ki Uhudda dağılanlar arasında mı idi. Sen dedin, evet. Abdullah bin Ömer “radıyallahü teâlâ anh” buyurdu ki: Bedr gazasına hazret-i Osman hazır olmadı, ama, Allahü teâlânın ve Resûlünün hacetinde [işinde] idi. Hazret-i Resûlullah Osmanın nasibini o gazada ayırttı. Ondan gayri hazır olmayanlara nasip vermediler [hisse ayırmadılar]. Biat-ı Rıdvânda da, Osman ona hazır olmadı. Resûlullah hazretleri Osmanı, Mekke-i Mükerremeye elçi göndermiş idi. Ashâb-ı güzin “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” biat ettiler. Resûlullah hazretleri kendi mübarek elinin birisini diğerine tutup, buyurdu ki bu Osmanın eli olsun. Resûl-i ekremin mübarek eli, Osmanın elinden üstündür. Allahü Sübhanehü ve teâlâ, kelam-ı kadıminde haber vermiştir. (Uhud gazasında iki asker karşılaştığı zaman, arka çevirip dönenleri şeytan igfal etti [yanılttı]. Allahü teâlâ onları affetti. Allahü teâlâ günahları affedici ve cezayı geciktiricidir.)  [Âli-i İmrân sûresi 155.ci âyet-i kerimesi meali.] Abdullah bin Ömer “radıyallahü teâlâ anh” o şahsa buyurdu ki: Sakın ola ki Osman “radıyallahü teâlâ anh” hakkında kötü düşünmiyesin. Buna gayret et!

16– Abdullah bin Mübarek, Ebû Mus’abdan, o da Yezid bin Ebû Lehebden rivayet etmiştir. Osman bin Affan “radıyallahü teâlâ anh” ile kavga edenlerin cümlesi divane [deli] oldular. Abdullah bin Mübarek der ki onların Cehennemde tadacakları azap yanında delilikleri azdır.

17– Ebû Said-i Hudri “radıyallahü teâlâ anh” rivayet eder: Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Ey Allahım! Muhakkak ki Osman, rızanı taleb eder. Sen de fadl ve keremin ile Osmandan razı ol!)

18– Abdullah bin Abbas “radıyallahü teâlâ anhüma” rivayeti ile gelmiştir. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular: (Ey Allahım! Osmana, kıyamet gününün şiddetinden rahatlık ve kurtuluş ver. Çünkü, o bizi nice sıkıntılı günlerimizde rahata kavuşturdu.)

19– Emir-ül müminin Osman “radıyallahü teâlâ anh” hakkında rivayet olunur. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Eğer kırk kızım olsa idi, cümlesini birbiri ardınca, hiçbiri kalmayıncaya kadar Osmana verirdim.)

20– Abdullah bin Ömer “radıyallahü teâlâ anhüma” rivayet eder. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Muhakkak istedim ki Ashâbımdan dört kimseyi âleme göndereyim ki halka Kurân-ı azim-üş-şanı talim etsinler. Bizden önce de İsa bin Meryem aleyhimüsselâm havarilerini halka göndermişti.) Osman bin Affanı, Abdullah bin Mesudu ve Muaz bin Cebeli ve Übey bin Kabı “radıyallahü teâlâ anhüm” gönderdiler.

21– Abdullah bin Abbas “radıyallahü teâlâ anhüma” rivayet eder. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, buyurdular ki: (Ümmetimden büyük günah işleyip, Cehenneme gitmesi icap eden yetmiş bin kimseye Osman şefaat eder. Allahü teâlâ onları Cennete gönderir.)

38. Menakıb:  Kıymetli kitaplarda haber verilmiştir. Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular ki: Bir gün Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin kerimeleri ve hazret-i Osmanın “radıyallahü teâlâ anh” zevcesi olan Rukayenin “radıyallâhu anha” huzurlarına vardım. Elinde bir tarak tutuyordu. Buyurdu ki kıymetli babam Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri şimdi yanımdan gitti. Bu tarak ile mübarek saçını ve sakalını taradım. Bana buyurdular ki (Ya Rukaye! Ebû Abdullah Osman bin Affanı nasıl buldun!). Ben dedim ki: (Hayır ile gördüm. İyilik ile gördüm!) Babam buyurdu ki: (Cümle Ashâbım arasında ahlakı bana en çok benzeyen odur. Osmana hürmette kusur etme!)

39. Menakıb:  Zübeyr bin Harraş rivayet eyler. Hazret-i Ömer “radıyallâhu anh”; kızı Hafsayı “radıyallâhu anha” hazret-i Osmana “radıyallâhu anh” nikahlamak istedi. Hazret-i Osman özür beyan etti. Hazret-i Ömer üzüldü. Bu haber Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine erişti. Hazret-i Ömere buyurdular ki: (Ya Ömer! Kızını Osmandan daha iyisi alacak. Ve Osman Hafsadan iyisini zevce edinecek. Sen kızını bana nikah et! Ben de kızımı Osmana nikah edeyim!) [Hafsa “radıyallahü teâlâ anha” hicretin üçüncü senesinde, genç yaşında, Bedr gazasında bulunan Huneysten dul kalmış idi.]

40. Menakıb:  Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh” rivayet etmiştir. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki (Üç nesne vardır ki her kim onlardan kurtulursa muhakkak kurtulur. Benim vefatım, Deccalın ve hak üzere olan halifenin katli.) Ebû Hüreyre buyurdu ki hak üzere olan halifenin kim olduğunu Leyse ve İbni Lehiaya sordum. Bu halife Osman bin Affandır “radıyallahü teâlâ anh”, dediler.

41. Menakıb:  Ukbe bin Âmir el Cüheni “radıyallahü teâlâ anh” bildiriyor. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri bir gün buyurdular ki: (Ya Eba Bekr ve Ömer! Sizin ikiniz, dünyada ve ahirette kardeşlersiniz. Şimdi her ikiniz, birbirinize selam veriniz ve musafaha ediniz.) Hazret-i Ebû Bekr, hazret-i Ömerin elini tuttu. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” tebessüm edip, buyurdu: (Ya Eba Bekr! Sen Ömerin önünce olursun!) Yani daha önce halife olursun. Sonra buyurdular. (Ya Zübeyr ve Talha! Siz de geliniz. Sizin aranızda da kardeşlik vereyim. Her ikiniz, dünyada ve ahirette kardeşlersiniz. Şimdi birbirinize selam verip, musafaha ediniz.) Nasıl buyurdu ise öyle yaptılar. Sonra buyurdu. Übey bin Kab ve Abdullah bin Mesut da öyle yaptılar. Sonra Ebû Ubeyde bin Cerrah ve Salimi, ki Salim Ebû Huzeyfenin kölesi idi, onlara da buyurdu. Onlar da öyle yaptılar. Sonra Üsame tebni Zeyd ile Ebû Hind öyle yaptılar. Ebû Hind Haccam ki Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden hacamat çekerdi. [Kanını alırdı.] Ve mübarek kanını içerdi. Hazret-i Resûlullaha ziyade muhabbetten onların yanında kardeşlik etti. Onlar da öylece yaptılar. Sonra Abdurrahmân bin Avf yüzünü hazret-i Osman bin Affan tarafına döndürüp dedi ki: (İnna lillah ve inna ileyhi raciun!). Bize ne olmuştur ve ne işlemişiz ki Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri benim ve senin tarafımıza iltifat etmedi. Allahü teâlâ hazretlerinin hışmından ve Resûlünün azarından; yine Allahü teâlâya sığınırız, dedi. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri onlar tarafına bakıp, buyurdular ki: (Hak sübhanehü ve teâlâ hazretlerinin izzi ve celali ve kudreti ve Âzameti hakkı için, Allahü tebareke ve teâlâ hazretleri sizin üzerinize hışmlı  [gazaplı] değildir. Ve Resûli de sizin üzerinize azarlı  [sizi azarlamış] değildir. Allahü teâlâ ve Resûlü ve melekleri yanında ikram görenlerdensiniz! Velakin, ben sizi yad etmek istediğim zaman, Hak Sübhanehü ve teâlâ bir melek göndermiştir. Beni men’ etti ve dedi ki onları sonra yad et ki onların ikisi de ganidir  [zengindir]. Ben de ondan dolayı sizi sonra yad ettim. Bunun gibi, kıyamet gününde hesap ederler. Fakirlerin hesabını evvel yaparlar. Zenginlerin hesabını sonra yaparlar. Ve sonra siz, dünyada ve ahirette kardeşlersiniz. Siz de birbirinize selam verip, musafaha ediniz.)  Onlar da öyle yaptılar. Sonra Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki (Razı oldunuz mu!). Onlar dediler ki: (Evet, razı olduk. Allahü teâlâ hazretlerine şükür ederiz ki bizi rüsva etmedi.) Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki: (Sizin üzerinize daha ilave edeyim mi!) Evet, dediler. Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” buyurdu: (Siz ikiniz dünyada ve ahirette kardeşlersiniz! Cennette benim kardeşim İlyas aleyhisselâmdır. İlyas aleyhisselâm, Allahü teâlâ hazretlerine bütün halkın en sevgilisi idi. Allahü tebareke ve teâlâ hazretleri Cebrâil aleyhisselâmı İlyas hazretlerine gönderdi ki Hak sübhanehü ve teâlâ hazretleri sana kardeşlik verdi; bir kulun halasıyle ki onu zulüm ile öldürürler. Ben ki Resûlullah olarak Hak Sübhanehü ve teâlâ hazretlerini sizi şahit tutarım ki size dünyada ve ahirette kardeşlik verdim. Siz bugün cümlenin iyisisiniz.)

42. Menakıb:  Doğru rivayet ile gelmiştir. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden sordular. Cennette berk [ışık, şimşek] olur mu? Buyurdular ki evet olur. Osman bin Affan bir kasırdan bir kasra giderken yüzünün nuru ışık olur. Bundan dolayıdır ki ona zinnureyn derler. Ülemanın bazının kavliyle, hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anh” uzun gecelerde tâat yapıp ve Kurân-ı azim-üş-şan tilâvet etmekten geri kalmazdı [yani tilâvet ederdi]. Mübarek pehlusunu yere koymazdı. Mübarek gözü ağlamaktan kuru olmazdı. Ahmed bin Attar “rahimehullahü teâlâ” bu manada şu şiri söylemiştir:

Yumuk durmaktan gözlerim kurudu,
Sanki göz kapaklarım kısa imiş gibi.

Kapakları dikenle delik-deşik olmuş gibi,
Gözlerimin uyuyacak hâli yok.

Gece uzadıkça uzayınca derim ki
Ey gecem, gündüz daha çok uzakta!

43. Menakıb:  Numan bin Beşirden “radıyallahü teâlâ anh” doğru rivayet ile gelmiştir. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (İçinizde haya bakımından en sadıkınız, Osman bin Affandır.) Bu haber zahir delildir ki hiç kimsenin haya ve hicabı bu ümmette Osman bin Affanın “radıyallahü teâlâ anh” haya ve hicabından daha çok ve üstün değildir. Hazret-i Âdem aleyhisselâmın zamanından bu zamana gelene kadar, güzel ahlaktan herkeste zuhura gelmiştir. O güzel ahlaktan haya, o ahlakların eşreflerindendir. Bu sözün mânâsı odur ki hayrdan ve şerden her nesne ki Allahü tebareke ve teâlâ hazretleri halk etmiştir, onu çift halk etmiştir. Kur’ân-ı Kerîm onunla natıktır. (Her şeyden çift yarattık…)  buyurulmaktadır. [Zariyat sûresi 49.cu âyet-i kerimesi meali.] Açlığı yarattı. Tokluğu onun çifti kıldı. Sıhhati yarattı. Hastalığı ona çift kıldı. Fakirliği yarattı. Zengin olmayı ona çift kıldı. Kimseye muhtaç olmamak ile başkalarına yük olmayı çift kıldı. Gönlü [kalbi] yarattı. Ruhu ona çift kıldı. Nefesi yarattı. Rayihayı ona çift kıldı. Dini yarattı. Kemali ona çift kıldı. (Bugün dininizi tamam ettim!)  [Mâide sûresi 3.cü âyet-i kerime meali]. Dünyayı yarattı. Zevali [yok olmayı] ona çift kıldı. (Dünya malından yanınızda olanlar fanidir. Allahın indinde, Cennetteki sevap, oradakilerle bakidir!)  [Nahl sûresi 96.ci âyet-i kerime meali.] Toprağı yarattı. Sükunu [ızdırabsızlığı] onun çifti etti. Ateşi yarattı. Hareketi onun çifti etti. Yer altını yarattı. Darlığı ve karanlığı onun çifti etti. Yeri yarattı. Açılmayı, yayılmayı onun çifti etti. (Allahü teâlâ sizin için arzı döşek yapmıştır.  [Yeri geniş etti ki üzerinde geniş yollar açasınız.])  [Nuh sûresi 19.cu âyet-i kerime meali.] Gökü yarattı. Yüksekliği [mertebeyi] onun çifti etti. (Yedi kat gökleri çok kuvvetli sağlam kıldık. Zamanla bozulmaz.)  [Nebe sûresi 12.ci âyet-i kerime meali.] Cenneti yarattı. Maddi ve manevi sıkıntıları ona çift kıldı. Nitekim Seyyid-i âlem “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki: (Cennet, istenmeyen, sıkıntı veren şeyler ile örtülüdür. Cehennem de, şehvetler, arzulanan şeyler ile örtülüdür.)  İmanı yarattı. Hayayı onun çifti etti. Çeşitli haberlerde gelmiştir. Enes bin Mâlik “radıyallahü teâlâ anh” rivayet etmiştir. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurmuştur ki: (Haya ve iman bir arada bulunur.)  Yani haya ve imanı birbirinin çifti etti. Lakin hayayı gözde yarattı. Ne kadar ki haya gözdedir. İman da gönüldedir. Allahü teâlâ korusun, haya gözden zail olunca [gidince], iman da gönül [kalp] de zayıf olur. Bu ikisi de kati delil ile sabittir. Şek ve şüphe yoktur.

Osman Zinnureyn hazretlerinin zamanında, yeryüzünde ondan faziletli ve aziz, yüksek halli kimse yok idi. Osman “radıyallâhu anh” hazretlerinin yüksek halleri ve hayası ve sehaveti ve sair menakıbları sayısızdır. Haya, Allahü teâlâ ve tekaddes hazretlerinin sıfatlarındandır. Mahluklara da bu sıfat gelmiştir. Halka gelen o haya sıfatı birkaç çeşittir.

1. çeşiti haya-i hacalettir. Yani utanmak şeklindeki hayadır. Adem alâ nebiyyinâ ve aleyhissâlatü vesselâm hazretlerinin hayası gibi. Buğday tanesi yedi. Üzerinde elbise [Cennet elbisesi] kalmadı. Hacil oldu [utandı], yüzünü döndürdü. Allahü teâlâ hazretleri. (Bizden kaçıyor musun!), buyurdu. Hayır, ya Rabbi! Elbiselerim çıkarıldığı için utanıyorum. O utanmadan dolayı yüzümü döndüm.

2. nev’i, haya-i Âzamettir. İsrâfil aleyhisselâmın hayası gibi. Haberde gelmiştir ki Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular: (İsrâfil her gün yetmiş kere yüzünü kendi kanadı ile örter ve der ki ya ilahel âlemin! Ne yapabilirim ki herkes gibi sana lâyık bir secde ve bir rüku etmeye kadir değilim.)

3. nev’i, heybet hayasıdır. Melekler ve Nebîler hayası gibi ki (Ya Rabbi! Seni tesbih ve tenzih ederiz. Sana hakkı ile ibadet edemedik), derler.

4. nev’i haya, hürmet ve hizmettir. Musa bin İmran alâ nebiyyinâ ve aleyhissâlatü vesselâm hayası gibi. Musa aleyhisselâm buyurdu ki: (Ya Rabbel âlemin. Bana Cennet gerektir. Senden isterim. Senin didarın gerek. Onu da senden isterim. Lakin her vakit ki bana tuz, ekmek ve koyun için lazım olan hakir şeyler gerekince, bunları ben senden nasıl isterim.) Allahü teâlâ hazretleri, (Ya Musa! Maksat budur. Yani onları istemektir. Kul, her vakitte bir sebeple, bir ihtiyaç ile huzura gelsin. Münâcat etsin. O bahane ile [o sebeple] kulluğunu yerine getirsin. Vefasını taze tutsun.) Bu kıssa uzundur. Bu makamda bundan ziyade mümkün değildir. Ama o haya ki Allahü teâlâ hazretlerinin nimet ve sıfatıdır. Günahları örter ve affeder. Kullarının günahlarını görür, örter, affeder. Birçok haberde gelmiştir. Cabir bin Abdullah “radıyallahü teâlâ anh” rivayet etmiştir. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurmuştur ki: (Bir mümin ve günahkar kul kabirden kalkar, Sırat heyecanı ve Cehennem korkusu ile mahşere gelirken, iki yol başına erişir. Korkarak ve ağlayarak, sükunet ve karar ile yolun birisine girer. Kimse ondan bir söz sual etmez. Dostoğru Cennet kapısına erişir. Sağ ayağını kapıdan içeri koyup, sol ayağını yerinden kaldırmazdan evvel, Allahü teâlâ ve tekaddes, bila-vasıta [vasıtasız] o kulun sağ eline bir name verir. Kulum, sen al bu nameyi oku ve o name içindekileri öğren. Ondan sonra, hüküm senin hükmündür. Cennet-i ebediyeye gir ve ondaki senin himmetin ve muradındır. Orada ebedî olarak kal, buyurur. O kul da nameye bakar görür ki (ey benim kulum, her ne yaptın ise, gördüm ve bildim. Lakin yaptığın işlerini, tekrar sana göstermeye haya ettim,) yazılmış, görür. Bu haberin benzeri Ebû Süleyman-ı Darani rivayeti ile başka bir vakitte gelmiştir. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurmuştur ki: (Allahü tebareke ve teâlâ ve azze ve celle buyurmuştur. Gökten indirilen kitapların bazısında, benim kulum, her ne kadar ki sen günahkarsın ve günahından korkarsın ve haya edicisin. İzzim ve celalim hakkı için ayblarını ve günahlarını Ademoğlunun gözünden ve gönlünden gizli ederim. Ve gözünün hainliklerini, bedeninin gizli günahlarını meleklerin anlayışından saklarım. Ben yanılmalarını ve günahlarını levh-i mahfuzda, kiramen katibinden gizli tutarım. Ve kıyamette seni muhasebe makamına getirir ve hesabını kolay eylerim!)

Her kimse ki günahkar olur. Günahları sebebi ile utanır ve korkar. Onun hesabı çetin olmaz. Hazret-i Osman bin Affan “radıyallahü teâlâ anh” her günahtan kaçınır, her iyiliği yapar, hilm, vefa ve haya sahibi idi, utanır idi. Osman bin Affan hazretlerine hesap olmaz. Osmanın dostlarına da hesap az olur. Birçok haberde gelmiştir: Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular ki (Allahü teâlâ kıyamet gününde yüz yirmi dört binden ziyade nebiyi  “alâ nebiyyinâ ve aleyhissâlatü vesselâm” ümmetleri ile muhasebe yerinde durdurur. Herkesi meşgul olduğu şey miktarı  [ameline göre] çok müddet veya az müddet o yerde durdurur. Osman bin Affan hazretlerini ve onu sevenleri hesapsız mahşerden geçirir.)  Herkesi makamı ne olursa olsun, sıdk [doğruyu söyleyecek] makama getirir. Allahü teâlâ Resûllere ve Nebîlere çok faziletler, menakıbler vermiştir. O haslet ve fazilet ve fahr-i şehâdet ki [şehit olmak ki], Allahü tebareke ve teâlâ hazretleri Zekeriya ve Yahya “alâ nebiyina aleyhissalatü vesselâm” hazretlerine vermiştir. [Hazret-i Osmana da vermiştir.] İkinci haslet, fadl-ı züht ve fahr-i hicrettir ki Allahü teâlâ İsa bin Meryeme “alâ nebiyyinâ ve aleyhissâlatü vesselâm” vermiştir. Üçüncü haslet, mukaleme fazileti ki Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri onu Musa kelime “alâ nebiyyinâ ve aleyhissâlatü vesselâm” vermiştir. Dördüncü haslet, hüsn-i cemal fazileti ki Rabbil âlemin onu Yusufa “alâ nebiyyinâ ve aleyhissâlatü vesselâm” vermiştir. Beşinci haslet, cömertlik [sehavet] faziletidir. Allahü teâlâ onu İbrahim halil “alâ nebiyyinâ ve aleyhissâlatü vesselâm” hazretlerine vermiştir. Altıncı haslet, yaşlılık, pirlik [ihtiyarlık] üstünlüğü ki Allahü teâlâ onu Nuh “alâ nebiyyinâ ve aleyhissâlatü vesselâm” hazretlerine vermiştir. Yedinci haslet, haya ve hicab faziletidir ki Allahü tebareke ve teâlâ onu Adem safiyullaha ve Muhammed Mustafa “aleyhi efdalüssalat ve ekmelüttehiyyat” hazretlerine vermiştir. Allahü teâlâ bu faziletlerin tamamını ve bu menakıbın mahsulünü Osman bin Affan hazretlerine vermiştir. Onun hayası faziletlerine işarettir.

Şimdi diğer hasletlerinin fedailinden de birer harf işit. Allahü teâlâ pirlik [ihtiyarlık] hil’atini [elbisesini] Nuh aleyhisselâm hazretlerine vermiştir. Nuh aleyhisselâm o sebeptendir ki Resûllerinin piri olmuştur. Bunun gibi, Allahü teâlâ azze ve celle pirlik hil’atini [elbisesini] Osmana verdi. Osman “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri de o sebeple kendi zamanında ümmetin piri oldu. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin ömr-i şerifleri altmış üç idi. Ebû Bekr-i Sıddık ve Ömer-ül Fârukun “radıyallâhu anhüma” da ömr-ü şerifleri altmış üç oldu. Lakin Osman-ı Zinnureyn hazretlerinin ömrü onlara muvafık olmadı. Sekseniki yaşında vefat etti. Onun ömrünün uzun olmasını, ömrünün sonunda, kahr ve zulüm ve cevr görmesini Allahü teâlâ alimdir, bilir. Yahya bin Zekeriya “alâ nebiyina ve aleyhimessalatü vesselâm” gibi; mübarek başını keserler. Allahü tebareke ve teâlâ, Osman “radıyallâhu anh” hazretlerinin ömrünü uzun irâde etmiş ki o sebeple can teslim ettiği vakitte rahat olsun. Malumdur ki ham meyve taze ağaçtan zor ayrılır. Bunun gibi genç olan kişinin ruhu da bedeninden zor çıkar. Kemal bulmuş [olgunlaşmış] meyve ağacından tez [kolay] ayrılır. Pir [yaşlı] olan kimsenin de ruhu bedeninden kolay çıkar [ayrılır].

Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri, Fütüvvet ve sehaveti Peygamberlerin önderi olması için, İbrahim “alâ nebiyyinâ ve aleyhissâlatü vesselâm” hazretlerine verdi. Bunu Osman “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine de verdi ki böylece zaman-ı şerifinde Evliyanın önderi olsun!

(İşaret):  Rahib Mugirenin Taifte bir bağı vardı. Kâfirler, her hafta başında o bağda bir meyvenin turfandası yetişir, diye öğündüler. Müminler de, Medine-i münevverede, hazret-i Osmanın “radıyallahü teâlâ anh” sarayı var. Bir yıl ki üç yüzaltmış gündür. Her gün o sarayda, gariblere ve miskinlere bir yeni davet ve açıktan [aşikare] misafir kabul olunur, diye öğündüler. Şair onu nasıl övmüştür. Şiir:

Bu fani dünyada ümit edilen ne varsa,
Onun kapısında kavuşulur!

Çünkü, Allahü teâlâ böyle yaratmıştır,
Cennette azap bulunmadığı gibi, onda cimriliğin zerresi bile çok garib düşer.

Cihanda vefa olarak ne varsa,
Onun adaletli kapısında tamam olur.

Onun cömertlik anberi şarka ve miski Şama ulaştı,
Ona iftihar elbisesi giydirilip, tekrar selam verildi.

Nasıl ki İbrahim aleyhisselâmın putlara tapması mümkün değilse,
Onun için de cimrilik mümkün değildir.

44. Menakıb:  Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: Cebrâil aleyhisselâm bana söyledi. Allahü Sübhanehü ve teâlâ, Yusuf-i Sıddık aleyhisselâm hazretlerine vermiş olduğu güzelliğin benzerini Osman bin Affana da vermiştir. Her kim Yusuf aleyhisselâmın cemalini görmek isterse, Osmanın cemalini görsün. Fakat, her kim Yusuf aleyhisselâmın cemalini gördü, fitneye düştü. Her kim Osmanın cemalini gördü, hürmet eder oldular. Bir haberde de gelmiştir ki Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurmuştur: Ben nice kere istedim ki Osmanın yüzünü kemali üzere göreyim, kadir olmadım. Bir gün Cebrâil aleyhisselâma dedim, Ya Cebrâil! Ben ne kadar istedim, Osmanın cemalini tamamen göreyim. Cebrâil aleyhisselâm dedi. Ben de kadir olamadım ki Osmanın cemalini göreyim. Ya Resûlallah! O kadar hürmet ve büyüklük ve haşmeti, biz meleklerin kalbinde zuhura gelmiştir ki gözlerimiz Osmanın cemalini müşahede etmekten alıkoymuştur. Ya Resûlallah! Her gece yarısı ki Osman evinden mescide gelir. Göklerin ve yedi yerin meleklerine, Osmanın haşmet ve hayasından hacalet gelir [utanırlar, mahçup olurlar].

45. Menakıb:  Cabir ve Enes “radıyallahü teâlâ anhüma” hazretleri rivayet etmişlerdir. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki (Ben miraç gecesi dünya gökünde bir mihrap gördüm. Dört mil uzunluğu, bir mil eni ve mercan tanesinden idi. O mihrabın içinde Osmanın hüsn ve cemalinin suretini gördüm. İkinci gökün üzerinde bir mihrap gördüm. Kırk mil uzunluğu ve on mil eni ve bir tane inciden idi. Onun da içinde Osmanın hüsn ve cemalinin suretini gördüm. Üçüncü gökün üzerinde bir mihrap gördüm. Dörtyüz mil uzunluğu ve yüz mil eni ve bir firuzeden idi. O mihrabın içinde Osmanın güzel suretini gördüm. Dördüncü gök üzerinde bir mihrap gördüm. İkibin mil uzunluğu ve bin mil eni ve bir yakut tanesinden idi. O mihrabın içinde Osmanın güzel yüzünü gördüm. Beşinci gök üzerinde bir mihrap gördüm. Üç bin mil uzunluğu, ikibin mil eni, bir tane kırmızı yakuttan idi. O mihrabın içinde Osmanın genç cemalini gördüm. Altıncı gök üzerinde bir mihrap gördüm. Dört bin mil uzunluğu ve bin mil eni ve bir tane zebercetten idi. O mihrabın içinde Osmanın hüsn-ü suretini gördüm. Fevc fevc, taife taife, güruh güruh, her an ve her saat mukarreblerden ve ruhanilerden ve kerubilerden [melekler] gelirler ve o mihrabın beraberinde durup, Osmanın hüsn-i suret ve cemaline karşı Allahü tebareke ve teâlâ hazretlerine senâ ederler. Ben dedim ki ya Cebrâil! Mihrabların sadrında [içinde] olan Osmanın bu suret, hüsn ve cemali ne zamandan beri zuhura gelmiştir. Hazret-i Cebrâil aleyhisselâm dedi: O Allahü teâlâ hakkı için ki Adem safiyullah “alâ nebiyyinâ ve aleyhissâlatü vesselâm” halk olunmazdan dörtyüz bin sene önce, Osmanın bu suret ve cemali bu yedi gök üzerinde mihrablarda zuhur etmiştir. Amel-i salihinin bereketinden ve hayratından zuhura gelmiştir.)

Bu salih amellerin birincisi odur ki Osman “radıyallâhu anh” daima oruç tutardı. İkincisi, gece yatmaz. Bütün gece namaz kılardı. Üçüncüsü, elbisesi olmayanlara elbise alarak giyindirir. Dördüncüsü, açların karnını doyurur. Beşincisi, Sûre-i ihlası çok okur. Altıncısı, hazret-i Osman gönlünde müslümanlara bir zerre gıl ve gış, kin, hased, sui zan tutmaz. Yedincisi, her acz, her bela, her musibet Osmanın önüne gelir. O hâlde hışmını yutup, sabreder ve kimseye şikayet etmezdi.

46. Menakıb:  Ebû Osman Hayri “rahmetullâhi aleyh” (Letaif)  kitabında yazmıştır. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki (Miraç gecesi beni göğe götürdüler. Dünya göküne vardım. Osmanın suretini gördüm. Dedim, bu mertebeye ne ile eriştin. Dedi, gece namazı ile. İkinci göğe vardım. Osmanın suretini gördüm. Dedim, bu mertebeye ne ile eriştin. Dedi, Kurân-ı azim-üş-şan okumak ile. Üçüncü göğe eriştim. Osmanın suretini gördüm. Dedim, bu mertebeye ne ile erdin. Dedi, sûre-i İhlas okumak ile. Dördüncü göğe vardım. Osmanın suretini gördüm. Dedim, bu mertebeye ne ile eriştin. Dedi, Al-i Resûle  [Resûlün akrabasına] nasihat etmekle. Beşinci göğe eriştim. Osmanın suretini gördüm. Dedim, bu mertebeye ne ile eriştin. Dedi, Mescitte îtikâf etmekle. Altıncı göğe vardım. Osmanın suretini gördüm. Dedim, bu mertebeye ne ile eriştin. Dedi, Allahü tebareke ve teâlâ hazretlerinden haya etmek ile. Yedinci göğe eriştim. Osmanın suretini gördüm. Dedim, bu mertebeye ne ile eriştin. Dedi, Musibetler ve mihnetler çekmekle.)

47. Menakıb:  Osman “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine Zinnureyn denilmesinden bir miktar anlatılmıştı. Lakin, daha da ziyade [çok] beyan edelim. Malumdur ki Allahü teâlâ hazretleri Musa “alâ nebiyina ve aleyhisselâm” hazretlerine iki nur vermişti. Biri Tevrat nuru. Biri Yed-i Beyda nuru. Osman “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerine de iki nur vermişti. O sebeple Zinnureyn derler. Bir kavl de şudur ki iki nur, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin iki kerimelerini, biri Rukaye ve biri Ümmü Gülsümdür “radıyallahü teâlâ anhünne”; almıştır. Aliyül mürteda “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin övünmesi Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin bir kerimesiyle idi. Osman “radıyallâhu anh” hazretlerinin övünmesi ondan ziyade olur. O iki nur iki hicrettir ki Osman bin Affana nasip olmuştur. Bir kavl de odur ki o iki nur iki gazadır. Biri Bedr gazası, biri Hudeybiye gazasıdır. Ama Bedr gazasında Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, Osman bin Affan hazretlerine buyurdular ki (Ya Osman! Ben sendenim, sen bendensin!) Hem kendi nurunu tutasın ve hem benim nurumu tutasın. Hudeybiye gazasında Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki işte bu iki elimin biri benim elimdir. Ve biri Osmanın elidir. Doğru Biat-ı Rıdvân ettim. O vakitte Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin iki mübarek eli birbirine ulaştı. Bir elinden güneş gibi bir nur ve bir elinden ay gibi bir nur parladı. Buyurdular ki (Bu iki nur Osmanın nurudur. Osman benim ile ebedî olarak Cennette refiktir.) Bir kavl de odur ki iki nurun biri, gündüz oruçlu olmanın, biri gece namaz kılmanın nurudur. Bir kavlde odur ki o iki nurun biri iman nuru ve biri Kuran nurudur. Bir kavl de odur ki iki nurun biri zahirinin nuru ve biri batınının nurudur. Herkesin ittifakıyla Osman “radıyallahü teâlâ anh” hem şeyh-i ehl-i iman idi ve hem şeyh-i Kuran idi. Şu sebepten Şeyh-i ehl-i iman idi ki yetimler babası idi. Dertliler yardımcısı idi. İhtiyar kadınların yardımcısı idi. Amalara yardım ederdi. Medine-i münevvere beldesinde bir aç veya bir çıplak var ise, o aç kimseyi doyurmayınca kendi yemez, o çıplak kimseyi giyindirmeyince, kendi giyenmezdi. Şeyh-i Kuran idi. Yani Kurân-ı azimüşşanı kendi hattı ile dört mushaf-ı şerif yazdı. Âlemin dört tarafına gönderdi. Yirmi küsür sene akşam namazını kıldıktan sonra, dört rekat namaz kıldı. Her rekatte sûre-i Fâtihadan sonra kırk kere Kulhüvallahü ehad sûresini okurdu. Ondan sonra ihlas ile dörtbin tesbih, tehlil ve duâ  okurdu. Bunları yerine getirdikten sonra, bütün Kurân-ı azimi ki yüz on dört sûre, altıbinaltıyüzaltmışaltı ayettir, bir kavle göre; tertip ve tertil ile her gece vitir namazında okurdu. Bu mertebelerden sonra, bir de şahadet mertebesine kavuştu. Haberde gelmiştir ki Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdu ki (Ben miraç gecesi dedim ki ya Rabbi! Osman bin Affan senin hesabın için haya eder. Allahü tebareke ve teâlâ hazretleri buyurdu: Ya Muhammed! Ben cümle mahluku hesaba çeksem de Osmana hesap etmem, ben Osmandan hesabı ref’ etmişim [kaldırdım].)

İşaret:  Her kim beş nesneyi yapar; ondan beş nesneyi men’ etmezler. Her kim haya eder. Ondan haya ederler. Her kim rahm eder [rahmet eder], ona rahmet ederler. Her kim malını Cennete bedel verir. Cenneti ona bedel verirler. Her kim affeder. Onu affederler. Her kim Hak sübhanehü ve teâlâ hazretlerini tanıdı. Yani bilip korktu. İşleri tamam olur. Allahü teâlâ hazretlerini bulup, vasıl olur. Bu beş nesneyi Osman bin Affan “radıyallâhu anh” yapardı.

Nükte:  Büyüklük dünyada dört şey ile olur. Ahirette de dört şey ile olur. Dünyada hüsn ve cemal ile olur. Sehavet ve mal ile olur. Aşıret ve Al [yakınlar] ile olur. Ahirette iyi sünnet ve iyi ibadet ile iyi huy ile ve iyi siret ile olur. Emir-ül müminin Osman bin Affan “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinde, bu sekizi de mevcut idi. Mal ve cemal sahibi idi. Resûlullahın “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” yakîn akrabasından idi. Emir-ül müminin idi. Sünneti iyi bilirdi ki Kurân-ı azim-üş-şanı toplayıp, dört tarafa gönderdi. Kıyamete kadar tilâvet edenlerin sevâbına ortak oldu. Ahlakının güzel olmasından dolayı, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” muhterem kerimeleri Ümmü Gülsümü “radıyallahü teâlâ anha”, hazret-i Osmana “radıyallahü teâlâ anh” tezvic buyurduklarında söyledikleri daha önce beyan olunmuştur. İbadeti ve iyiliği de daha önce bildirildi. Sireti, iyiliği odur ki Ebû Hüreyre “radıyallahü teâlâ anh” kalktı, Osman bin Affan hazretlerinin huzuruna gitmek için çıktı. Giderken yolda bir kadın gördü. Tekrar ona baktı. Sonra huzurlarına vardı. Osman “radıyallâhu anh” buyurdular ki (Ya Eba Hüreyre! Gözlerinizde zina eseri görürüm!) Ebû Hüreyre dedi, ya Emir-el müminin! Resûlullahtan “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” sonra vahiy inmiş midir? Buyurdular, vahiy inmedi. Velakin, müminin firaseti doğrudur. Nitekim, Seyyid-il âlem “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Müminin firasetinden kaçınınız. Çünkü, mümin, Allahü teâlânın nuru ile bakar.)

(İşaret):  İslamın bekası dört nesne iledir. Kıraat ile taharet ile ve ibadet ile ve mücahede ile. Allahü tebareke ve teâlâ hazretleri, bu dördünü de hazret-i Osmana “radıyallahü teâlâ anh” müyesser etti. Bu dört daima onun için olur: Kurân-ı azimi kıraat için cem etti. Rume kuyusunu, müminlerin su içmesi için satın aldı. Mescid-i şerifi ibadet için genişletti. Tebuk gazasında askeri mücahede için techiz etti.

48. Menakıb:  Haberde gelmiştir. Hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anh” bir gün, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin, kendi evlerine hiç yiyecek [taam] göndermediğini işitmişti. Evdekilerin rengi açlıktan değişmişti. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri mescid-i şerife teşrif buyurmuş ve namaz kılıyorlar idi. Hazret-i Osman “radıyallâhu anh” bu hâli haber aldı. Hazret-i Selmana ıtab etti ki niçin acele haber vermedin. O saat bir semiz koyun, bir miktar bal ve bir dank un getirdip, Aişe-i Sıddıka “radıyallahü teâlâ anha” hazretlerinin hücre-i şerifine [evine] gönderdi. Ya Aişe, ya ümmül müminin! Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin bunu, hanımları [evleri] arasında taksim edeceğini biliyorum! Sen söyle ki taksim etmesin. Ben her eve bu kadar gönderdim. Aişe-i Sıddıka “radıyallahü teâlâ anha” buyurdular ki ben emrettim. Koyunu boğazladılar. Ekmeyi pışırdim. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, devletle ve saadetle mescid-i şeriften geldiler. Bu unu, ekmeyi ve balı gördüler. Bunlar nereden geldi diye sordular. Hadiseyi söyledim. İstedi ki diğer evlere [hanelerine] de taksim etsin. Hazret-i Osmanın söylediğini haber verdim. Mübarek ellerini kaldırıp, buyurdu ki: (Ya Rabbi! Osmanın gelmiş ve gelecek gizli ve aşikar günahlarını affet!)

49. Menakıb:  Osman “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinden sual ettiler. Ya Emir-el müminin! Allahü tebareke ve teâlâ hazretleri hakkı için söyle ki bu makama ne ile ulaştın. Cevap verdi ki Kitapullahı sağ tarafıma koydum. Sünnet-i Resûlullahı sol tarafıma koydum. Bilirdim ki Allahü teâlâ hazretleri benim sırlarımı bilir.

Haberde gelmiştir. Hazret-i Ali keremallahü vecheh ve radıyallâhu anh”, Fâtıma-tüz-zehra “radıyallahü teâlâ anha” üzerine bir başka hanım daha almak istedi. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine kerih gelip, hazret-i Aliyye üzüldüler. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” şefaat etti. Affetmedi. Ömer-ül Fâruk “radıyallahü teâlâ anh” şefaat etti. Affetmedi. Osman bin Affan “radıyallahü teâlâ anh” şefaat etti. Afv buyurdular. Sonra sordular ki ya Fahr-i âlem ve ya Seyyid-i veledi Beni adem! Neden Ebû Bekr ve Ömerin şefaatini kabul etmediniz de Osmanın şefaatini kabul edip, affeddiniz. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki (Bir kimsenin şefaatini kabul ettim ki Allahü tebareke ve teâlâ hazretlerine hitab edip derse ki ya Rab! Bu yer ile gökü yer değiştir, yer değiştirir. Veya derse ki ya Rab! Ümmet-i Muhammedin cümle asilerine rahmet eyle! Allahü teâlâ ve tekaddes hazretleri şefaatini kabul edip, cümlesini affeder.)

50. Menakıb:  Bir gün Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, Aişe-i Sıddıkanın “radıyallahü teâlâ anha” hücresinde [evinde] otururdu. Hazret-i Osman “radıyallâhu anh” dört deve yükü buğdayı Fahr-i kainata hediye ettiler. Hizmetçileri geri gelip dediler ki ya efendi, buğdayı Habîb-i Rabbil âlemin, muhacirine verdiler. Hazret-i Osman dört deve yükü daha buğdayı gönderdi. Onu da Resûl-i ekrem hazretleri Ensara dağıttılar. Hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anh” dört deve yükü buğdayı daha gönderdi. Fahr-i kainat onu da ıyali arasında taksim edip, evlerine gönderdiler. Getiren hizmetçilere sordular ki seyedinize kaç deve yükü buğday getirmişlerdi. Hizmetçiler dediler, on iki yük. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular. (Tamamını bize gönderdi. Kendi için bir miktar alıkoymadı.) Mübarek ellerini kaldırıp, buyurdu: (Ya Rab! Ben Osmanın ihsanından âciz oldum. Her kim bana ihsan etti, Ben ona mükafatını verdim. Ama Osmanın mükafatından acizim ya Rab. Sen Osmana karşılığını ver.) Derhal Cebrâil aleyhisselâm geldi. Buyurdu, (Ya Muhammed! Cebbar-i âlem sana selam eder. Buyurdu ki Osmana benden selam söyle. Söyle ki biz ondan razı olduk. Onu Cennette Muhammede refik ettik. Arasat hesabını ondan ref’ ettik. Eğer sen ona mükafattan âciz isen, biz ona mükafattan âciz değiliz.)

51. Menakıb:  Bir gün hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anh” yedi tabağı altın ile doldurup, yedi hizmetçinin eline verdi. Muhammed Mustafa “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerine hediye gönderdi. Hizmetçiler, tabakları huzuruna koydular. Hazret-i Resûl-i ekrem buyurdular ki geri gidin, efendinize selam götürün. Hizmetçiler [köleler] dediler ki: Ya Resûlallah, efendimiz bizi de tabaklar ile size hibe etmiştir. Resûlullah hazretleri buyurdular ki (Ya Rabbi! Osmanı sana havale ettim.) Hemen Cebrâil aleyhisselâm geldi ki (Allahü teâlâ sana selam eder ve buyurur ki Osmana benden selam eriştir ve de ki Huld ve Naim Cennetini bu hediyesine karşılık olarak ona bağışladım.)

52. Menakıb:  Aliyül-Mürteda “radıyallahü teâlâ anh” Fâtıma-tüz-zehra “radıyallahü teâlâ anhüma” hazretlerine düğün yapmak istedi. Dünyalıktan hiçbir nesnesi yok idi ki harc etsin. Kendi zırhını pazara gönderdi. Satıp, düğününe harc edecekti. Hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anh” pazarda gezerken, hazret-i Alinin zırhını tanıdı. Dellalı çağırıp dedi ki bu zırha, sahibi ne beha [fiyat] ister. Dellal dedi, dörtyüz dirhem ister. Osman “radıyallâhu anh” buyurdu ki gel akçasını al. Saadethanesine vardı. Zırhı dellaldan alıp, behasını verdi. Bir dörtyüz dirhem de sayıp, zırhı da üzerine koyup, hazret-i Aliyye gönderdi. Buyurdu ki bu zırh senden gayriye lâyık değildir. Bu akçayı da düğüne harc et. Bizim özrümüzü de kabul et.

53. Menakıb:  Hazret-i Osmanın “radıyallahü teâlâ anh” Şamdan yüz deve yükü buğday getiren kervanı geldi. Medine-i münevverede kaht [kıtlık] var idi. Sahabe-i güzin “Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecma’în” işittiler ki hazret-i Osmanın kervanı gelmiş, satlık buğdayı varmış. Varıp müşteri oldular. Bir menn’ine yedi dirhem verdiler. Hazret-i Osman satmam, dedi. Niçin dediler. Sizden daha fazla fiyat ile alıcı var. Her kim daha fazla verirse ona veririm, dedi. Sahabe-i kirâm mağmum [gamlı] ve mahzun dönüp, Ebû Bekr-i Sıddık “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin huzuruna varıp, söylediler. Dediler, ya Sıddık, ya halife-i resûl-i muhtar; bilmezsin ki Osman bu gün bize netti. Biz buğdayını almaya vardık. Her menn’ine yedi dirhem verdik. Vermedi. Bize, sizden daha fazla fiyat ile müşteri var. Ona vereceğim diye de cevap verdi. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinin Ashâbına böyle cevap vermesi lâyık mıdır. Ashâbdan ve Muhacir ve Ensardan olarak kim vardır ki böyle ihtiyaç mahallinde malını satmayıp, ziyade [çok] para ister. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddık “radıyallahü teâlâ anh” buyurdular, sizin Osman ile münakaşanız olmamıştır. Onun hakkında kötü düşünmeyiniz ki o Cennet-i Mevada Resûlullahın refikidir. Resûlullahın damadıdır. Siz Osmanın sözünü düşünmemişsinizdir. Sonra Sahabe-i güzine buyurdular ki benim ile geliniz. Saadet ile kalkıp, hazret-i Osmanın yanına geldiler. Hazret-i Osmana buyurdular ki: Ya Osman! Ashâb sizden şikayet edip, sizin bir sözünüze üzülmüşler. Hazret-i Osman dedi ki; ya halife-i Resûlillah, söylediklerim hakkında ne söylerler. Ebû Bekr “radıyallâhu anh” dedi ki: Sen demişsin ki sizden daha fazla fiyat ile almak isteyen var. Hazret-i Osman dedi ki: Evet ya halife-i Resûlillah! O fazlaya alan, onun birini yediyüze alır. Bunlar biri yediye alır. Biz bu buğdayı ona verdik ki biri yediyüze alır. O yüz deve yükü buğdayı Medine fukarasına tasattuk edip ve develeri de kurban etti. Ebû Bekr-i Sıddık “radıyallahü teâlâ anh” bunu görüp, şâd oldu. Kalkıp, Osman “radıyallahü teâlâ anh” hazretlerinin alnından öptü. Buyurdu ki: Ben bilmiştim ki Ashâb senin sözünü anlamamışlardır ve muradının ne olduğunu bilmemişlerdir. O gece emir-ül müminin Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh”, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerini rüyada gördü. Hulleler giymiş, mübarek başına sarığını sarmış; mübarek elinde bir demet menekşe ile nazik civanlar gibi gülerek bağdan geliyordu. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddık “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki (Ya Resûlallah! Nereden teşrif edersiniz.) Buyurdular: (Osman bin Affanın ziyafetinden geliyorum. İyi sadaka verdi. Allahü tebareke ve teâlâ hazretleri dörtyüz yük misk ve anber hazret-i Osmana verdi.)

54. Menakıb:  Haberde gelmiştir. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Osman bin Affanın şehit olduğu vakitte, kıyamet gününe kadar her kim müslümanların erkeğinden ve kadınından, Osmanın şahadetini okuyunca; yahut dinleyince, yahut fikir edince [düşününce], onun sebebi ile mahzun ve mağmum [gamlı] olup gözünden yaş gelirse, o kimsenin kulağı, ölüm zamanında La büşra [müjde yok] nidasını işitmez. Onun gözü kabirde ve kıyamette karanlık ve körlük görmez. Onun gönlü dünyada ve ahirette ayrılık derdi ile dertlenmez.) [Yani müjde var nidasını işitir. Kabir ve karanlıkta görür. Gönlü açık olur.]

55. Menakıb:  Hazret-i Aliyül Mürteda “keremallahü vecheh”, Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretlerinden sordu: (Ya Resûlallah! Kıyamet günü evvela kimin hesabını görürler. Resûlullah “sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki (Evvela hesabı görülen benim. Sonra Ebû Bekr, sonra Ömer, sonra sen ya Ali!). Hazret-i Ali dedi ki (Osmanın hesabı nasıl olur?) Buyurdular ki (Benim bir vakit Osmana bir hacetim düştü [ihtiyacım oldu]. O haceti Osmandan gizli taleb ettim [Gizlice yapmasını istedim]. Osman o hacetimi [isteğimi] gizlice yerine getirdi. Ben Hak sübhanehü ve teâlâdan rica ettim [istedim], Osmanın hesabı gizli olsun.)

(Duâ ):  Emir-el müminin Osman “radıyallahü teâlâ anh” daima bu duâyı okurdu: (Allahım! Dinimi, İslamımı, emanetimi ve imanımı, fercimi [hayamı] muhafaza eyle!)

Osman; üçüncü meh-i hilafet,
mazlum-ü şehit-ü zü saadet.

Damad-ı Nebî, kemal pişe,
ferhunde lika, şeh-i firaset.

Ol himmet edip, becan ol dem,
techiz olundu, ceyş-i usret.

Bu din-i mübine, her cihetle,
hizmetle buldu, fevz-u rif’at.

Eylerdi haya, Melaik, ondan,
tashih olundu, bu rivayet.

Nureyni sahabet etti; oldu,
mahsus ona, bu büyük devlet.

Sevmek gerek, ol bihin kadri,
İslama budur, büyük alâmet.

Ayrılma! O şem’i rah-ı dinden,
lazımsa sana eğer hidayet.

Etsin o şehin Huday-ı mennan,
ruhuna hezar ravh-u ihsan.

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler