3) HAKİKATİ ARAYANLARIN KISIMLARI

Allahü teâlâ, lutfü ve keremi ile, beni hakîkat olmadığı hâlde hakîkat gibi görünen şeylere itibâr etmek hastalığından kurtardı. Böylece, hakîkati arayanların 4 kısma ayrıldığını gördüm.

1- Kelâm âlimleri: Bunlar, rey, yani düşünerek elde edilen hüküm ve istidlâl, yani delîl ile anlamaya sâhip olduklarını iddia ederler.

2- Bâtınîler: Bunlar, hakîkatin masûm bir imâmın talîmi ile, yani bildirmesi ile öğrenilebileceğini, hakîkatı ondan anladıklarını iddia edenlerdir.

3- Felsefeciler: Bunlar, mantık ve burhân, yani kesin delîl sahibi olduklarını iddia ederler.

4- Sûfîler: Bunlar, tasavvuf ehli olup, Allahü teâlânın seçilmiş kulları, keşf ve müşâhede sahibi olduklarını söylemişlerdir.

Kendi kendime dedim ki, hakkı arayanlar, bu 4 grubun dışında olamazlar. Bu mesleklerin erbâbı, hakîkatı arama yolundadırlar. Eğer, hakîkat bu 4 sınıf mensuplarının dışında ise, hakîkate ulaşma ümîdi kalmaz. Taklîdi terk ettikden sonra, tekrar taklîde dönmeye ümît ve imkân yoktur. Çünki, taklîdin şartlarından birisi de, taklîtcinin taklîtci olduğunu bilmemesidir.

 (Taklîtci olduğunun farkında bulunmamasıdır.) Taklîtci olan kimse, taklîtci olduğunu bilirse, onun taklît bardağı kırılır. Geride kalan parçaları, ateşte eritilip, başka bir kalıba dökülmedikce, tekrar bardak hâline getirilemez.

Bahsi geçen 4 grubun düşüncelerini ve özelliklerini dikkatle araştırmaya başladım. İlk önce, kelâm ilmini, sonra felsefe yolunu, daha sonra bâtınîlerin talîmâtını, en sonunda da tasavvuf ehlinin yolunu inceledim.

1) KELÂM İLMİNİN GÂYESİ VE ÖZÜ

Önce kelâm ilmi tahsîline başlayıp, bu ilmi esâslı bir şekilde öğrendim. Bu ilimde mütehassıs olan âlimlerin kitaplarını inceledim. Bu ilme dâir yazmak istediğim kitapları yazdım. Gördüm ki, kelâm ilmi, kendi gâyesini yerine getirmek bakımından kâfî geliyordu. Fakat benim maksadımı yerine getirmiyordu. Çünki bu ilmin gâyesi, Ehl-i sünnet itikâdını muhâfaza etmek, bidat ehlinin bunu bozmasından korumaktır. Allahü teâlâ, Resûlu Muhammed aleyhisselâm vâsıtasıyla doğru itikâdı bildirdi. Kur’ân-ı kerîmde ve Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” hadîs-i şeriflerinde bildirildiği gibi, kulların dünya ve âhıret seâdetini sağlayacaktır.

Daha sonra, şeytân bidat ehline, sünnete muhâlif birtakım vesveseler verdi. Onlar da bu vesveseleri yaydılar. Neredeyse müslümânların doğru itikâdını bozacaklardı. Allahü teâlâ, kelâm âlimlerini yarattı. Onlar, Ehl-i sünnete muhâlif olan bid’at ehlinin bozuk inanışlarını gâyet güzel bir şekilde ortaya çıkarıp, çürüten, bir âlim zümresi oldular. İşte kelâm ilmi ve kelâm âlimleri böyle meydana geldi.

Kelâm âlimlerinden bir kısmı, Allahü teâlânın kendilerine ihsân etdiği hizmetin kıymetini bildiler. Ehl-i sünnet itikâdını iyi müdâfaa ettiler. Resulullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bildirdiği bu itikâdı korudular. Tam bir gayretle bidatlere mâni oldular. Ancak, bu vazîfeyi yaparken, hasımları tarafından ileri sürülen bazı mukaddemâta (prensiplere) dayanarak cevap vermişlerdir. Bunu benimsemelerinin sebebi; yâ taklîtten dolayı, yahut da icmâ-i ümmet veyâ Kur’ân-ı kerîme ve hadîs-i şeriflere uygunluğundan dolayıdır. Hasımlarının ileri sürdükleri düşüncelerde birbirine ters düşen şeyleri meydana çıkarmak, kabul ettikleri esâsların ortaya çıkardığı yanlış sonuçlarla onları susturmak gibi şeylerle meşgûl oldular. Açıkca anlaşılan delîle ihtiyâcı olmayan sözlerden başka sözleri kabul etmeyenler için, bu usûlün faydası pek azdır. Bu sebeple kelâm ilmi, beni kâfî derecede tatmîn etmedi. Şikâyetci olduğum derdime çâre olmadı. Evet, kelâm ilmi ortaya çıktıktan sonra, bu ilimle meşgûl olanlar çoğalınca, bir müddet sonra, birtarafdan sünnet-i seniyyenin müdâfaasını yaparken, bir taraftan da eşyânın hakîkatlerini anlatmaya özendiler. Cevherden, a’razdan ve bunların hükümlerinden bahsetmeğe başladılar. Fakat, bu konu kelâm ilminin gâyesi olmadığından, kelâm ilmi asıl gâyesinden uzak kaldı.

Bu sebeple insanlar arasında itikâttaki ihtilâflardan doğan şaşkınlık karanlığını ortadan kaldıramadı. Benden başkası için, böyle bir gâye gerçekleşmiş olabilir. Hatta insanlardan bir kısmında böyle bir gâyenin gerçekleşmiş olduğundan şüphe etmem. Fakat, bunun isbâta muhtâc ve açık bilgilerden olmayan bazı noktalarda taklît ile karışık olduğu da meydândadır. Ben burada kendi hâlimden bahsediyorum. Gâyem, kelâm ilminden şifâ bulanları kınamak ve onlara itirâz değildir. Şifâ veren ilâçlar, hastalığın farklılığına göre değişir. Nice ilâçlar vardır ki, bir hastaya faydalı olurken, diğer bir hastaya zararlı olur.

 2 FELSEFE

Felsefenin gâyesi nedir, kötülenen ve kötülenmeyen kısımları hangisidir. Felsefeciler hangi sözleri ile küfre düşer, hangi sözleriyle küfre düşmezler. Hangi sözlerinde bidat ehlinden sayılırlar, hangilerinde sayılmazlar. Kendi bâtıl sözlerini kabul ettirebilmek için, hak ehlinin sözlerinden kendi sözlerine karıştırdıkları sözler nelerdir. Bu sözlerden halk nasıl nefret etmiştir. Hakîkatlerin sarrafı olanlar, felsefecilerin sözleri içine karışdırdıkları hâlis gerçeği yanlış ve karışık olandan nasıl ayırt etmişlerdir? Bu husûsları açıklayacağım.

Kelâm ilmini öğrendikden sonra, felsefe bilgilerini incelemeye başladım. İyice anladım ki, bir ilmdeki fesad ve bozukluğu, ancak o ilmi derinlemesine inceleyen kimse anlayabilir. O ilme öyle vâkıf olmalı ki, o ilmin en âliminin ilmine eşid hâle gelmeli. Hatta onu da geçmelidir. O ilmin ehlinin ulaşamadığı derinlikleri ve tehlükeleri tesbît edebilmelidir. Ancak o zaman o ilmin bozuk olduğuna dâir iddiasının doğru olduğu ortaya çıkar. İslâm âlimlerinden, felsefeyi derinlemesine incelemek için, gayret sarf edenini görmedim. Kelâm âlimlerinin kitaplarında felsefecilerin sözlerini çürütmek için yazılmış olan sözlerde tenâkuz ve ehemmiyyetsiz ifâdeler vardı. Bunlarla ilmlerin inceliklerine vâkıf olduklarını iddia edenler şöyle dursun, a’vâmdan bir kimsenin dahî iknâsı düşünülemez. Nihayet anladım ki, biryolun hakîkatını tam anlamadan onu red etmek, karanlığataş atmak gibidir.

Bu sebeple, hiçbir hocadan yardım taleb etmeden, felsefeye âit kitâbları incelemek sûretiyle, ciddî bir çalışmaya sarıldım. Dînî ilmlerde kitap yazmak ve ders vermekden geri kalan vaktleri, felsefeyi incelemeye ayırdım. Hâlbuki, o sıralarda Bağdâdda üçyüz talebeye ders veriyordum. Boş vaktlerimdeki çalışmalarımla Allahü teâlâ beni iki seneden az bir zaman içinde, felsefe bilgilerinin nihayetine ulaşdırdı. Bu bilgileri inceleyip, anladıkdan sonra, bir seneye yakın üzerinde düşünmeye devâm etdim. Tekrar tekrar inceleyip, derinliklerini ve tehlükelerini araşdırdım. Sonunda, felsefedeki hakîkîve hayalîolan yönlere, karışıklıklara, aldatmalara hiçbir şüphe kalmayacak şekilde vâkıf oldum.

Şimdi felsefenin ve felsefecilerin hikâyesini benden dinle: Onları bir kaç sınıf, bilgilerini de birkaç kısm hâlinde buldum. Onların eskileri ile sonrakileri arasında, hakîkate uzak ve yakın olmak bakımından büyük farklılıklar bulunmakla berâber, hepsi de küfür ve ilhâd damgasını taşırlar.

2-1-FELSEFECİLERİN SINIFLARI VE KÜFÜR ÜZERE BULUNMALARI

Felsefeciler, fırkalarının çeşidi çok olmasına rağmen, üç kısma ayrılırlar.

1- Dehriyyûn,

2- Tabî’iyyûn,

3- İlâhiyyûn.

Dehriyyûn: Felsefecilerin en eski gurubudur. Kâinâtı idâre eden kudret ve ilm sahibi bir yaratıcının varlığını, yani Allahü teâlâyı inkâr etmişle tarafından değil de, öteden beri kendiliğinden mevcut olduğunu, canlının menîden, menînin de canlıdan meydana geldiğini, böylece ebedî olarak devâm edeceğini iddia etmişlerdir. Bu kısm felsefeciler zındıklardır.

Tabî’iyyûn (Tabî’atcılar): Bunlar ekseriyyetle tabî’at âleminden, hayvanların ve bitkilerin şaşılacak hâllerinden bahs ederler. Canlıların organlarını inceleyen anatomi ilmiyle çok meşgûl olurlar. Canlıların yaratılışında, Allahü teâlânın kudretini ve eşsiz hikmetini görerek, şaşkınlıklarını gizleyemezler. Herşeyin gâye ve maksadına hâkim, hikmet ve kudret sahibi olan Allahü teâlâya inanmak mecbûriyyetinde kalırlar. Anatomi ilmiyle canlıların organlarının hayrete düşüren faydalarını inceleyen herkes, hayvanların yapılarını böyle yaratan Allahü teâlânın insan vücûdunu daha mükemmel yaratdığı hakkında kesin bilgiye sâhib olur.

Bu kısm felsefeciler, daha çok tabî’atla alâkalı araşdırma yapdıkları için, hayvânî kuvvetlerin düzgün ve mükemmel olmasında, mîzâcın uygunluk içinde olmasının büyük tesiri bulunduğuna kanâ’at getirdiler. Böylece insandaki idrâk ve akl kuvvetinin, insanın mîzâcına [tabî’atına, yapısına] bağlı olduğunu zan etdiler. Mîzâcın (tabî’atın, yapısının) bozulmasıyla onun da yok olacağını kabul etdiler. Yok olan şey, bir daha var olamaz dediler. Bu sebeple bunlar, nefs ölür, bir daha dönmez fikrine sâhib oldular ve âhıret yokdur, dediler. Cenneti, Cehennemi, kıyâmeti ve hesâbı inkâr etdiler. İbâdet için sevâb, günâhdan dolayı azap olacağını kabul etmediler. Gemsiz, başı boş kaldılar. Hayvanlar gibi şehvetlere daldılar. Bunlar da zındıkdırlar. Çünki, îmânın aslı, Allahü teâlâya ve âhırete inanmakdır. Her ne kadar Allahü teâlânın varlığına ve sıatlarına inandılarsa da, âhıreti inkâr etdiler.

İlâhiyyûn: Bunlar daha sonra gelmiş olan felsefecilerdir. Bunlardan biri de Eflâtûn’un hocası olan Sokratdır. Eflâtûn ise, Aristo’nun hocasıdır. Aristo, mantık ilmini tertîb ederek, felsefe bilgilerini özetleyip, kolayca istifâde edilir hâle getirmişdir.

İlâhiyyûn kısmında olan felsefeciler, dehriyyûn ve tabî’iyyûn sınıfından olan felsefecileri reddetdiler. Onların bozuk fikirlerini, başkalarına söz bırakmayacak şekilde ortaya koymuşlardır. Allahü teâlâ onları birbiriyle çarpıştırdı. Kur’ân-ı kerîmde, Ahzâb sûresi 25. âyet-i kerîmesinde, meâlen, (Allah, muhârebe yükünü mü’minlerden kaldırdı…) buyurulduğu gibi, müminlerin onları reddetmek için uğraşmasına lüzûm kalmadı.

Sonra Aristo, Eflâtûn’un, Sokrat’ın ve daha önce yaşamış olan ilâhiyyûn felsefecilerinin görüşlerini şiddetle reddetdi. Onların hepsinden uzaklaşıp, ayrı bir yol tutdu. Buna rağmen, onların küfr ve bid’at olan bazı fikirlerini kabul etdi. Kendini bu çeşid düşüncelerden kurtaramadı. Bu sebeple hem bunları, hem İbni SînâFârâbî ve başkaları gibi, onlara uyan kimseleri tekfir etmek vâcib oldu. Şunu da ilâve edelim ki, Aristonun ilmini hiçbir felesof, İbni Sînâ ve Fârâbî kadar bize tam nakletmeğe muvaffak olamamışdır. Diğerlerinin naklleri hep karışık ve hatâlıdır. Okuyanlar anlayamaz ve zihnleri karışır. Anlaşılmayan bir şey nasıl red veyâ kabul edilebilir?

İbni Sînânın ve Fârâbînin nakllerine göre, Aristonun bizce ma’lûm olan bütün felsefesi üç kısma ayrılır.

Bir kısmı küfr, bir kısmı bid’atdir. Bir kısmının da inkârı aslâ îcâb etmez. Şimdi bunları açıklayalım:

3-2-2 FELSEFENİN KISMLARI

Felsefî bilgiler, ulaşmak istediğimiz maksada göre altı kısmdır: Riyâziyye, mantık, tabî’iyye, ilâhiyye, siyâsiyye, ahlâk.

1-RİYÂZİYYE

Riyâziyye, matematik, geometri ve astronomi ilimlerinden ibâretdir. Bunların hiçbirinin ne müsbet ne de menfî yönden, dînî meselelerle bir alâkası yoktur. Bunlar, aklîdelîller ile isbât edilen şeylerdir. Anlaşılıp öğrenildikten sonra, inkâra yer kalmaz. Fakat bu ilimlerden iki mahzûrlu durum ortaya çıkmışdır.

Birinci musîbet, bu ilmlerle uğraşan kimse, bunlarda gördüğü incelikleri ve delîlleri hayretle karşılar. Bu sebeple felsefecilere karşı takdîr hissi uyanır. Felsefecilerin bütün ilmleri açık ve kuvvetli delîle dayanmak bakımından bu ilmler gibidir zan eder. Sonra, felsefecilerin Allahü teâlâyı inkâr etdiklerini, küfrlerini, ma’neviyâta kıymet vermediklerini, sağdan soldan işitir ve sırf onları taklîd etmek sebebiyle kâfir olur. Kendi kendine, din hak birşey olsaydı, matematik ilminde bu kadar ilm sahibi olan büyük insanlarca ma’lûm olurdu, onlara gizli kalmazdı der. Onların inkârını işitince, dîni inkâr etmenin doğru olduğuna kanâ’at getirir. Başka hiçbir dayanağı olmadığı hâlde, sadece böyle bir düşünce ile doğru yoldan çıkmış nice kimseler gördüm. Onları taklîd ile, doğru yoldan ayrılan bir kimseye:

Bir ilimde mâhir olan kimsenin diğer ilimlerde de mâhir olması îcâb etmez. Fıkh ve kelâm ilimlerini iyi bilen bir kimsenin, tıp ilminde de mütehassıs olması îcâb etmez. Diğer tarafdan, aklî ilimleri bilmeyen bir kimsenin, nahv ilimlerini de bilmediği iddia edilemez. Her ilmin erbâbı vardır ve o ilmde ilerlemişdir. Diğerlerini geçmişdir. Bunlar ba’zan başka ilimlerde câhil durumuna düşerler. Eskilerin matematiğe âit sözleri delîle dayanır. Fakat ilâhiyâta dâir sözleri tahmîne dayanır. Bunu ancak onunla meşgûl olup, tecrube eden anlar diyerek açıklanılsa,, bunu anlamaz ve kabul etmez. Nefsinin ağır basması, kendini akllı göstermekden hoşlanması ve tenbellik arzûları gibi hâller, o kimseyi bütün ilmlerde felsefecilere iyi gözle bakmaya ve bunda ısrâr etmeye sevk eder. Bu durum ise, büyük bir felâketdir. Bu sebeple, bu ilmlerle fazla meşgûl olanları men’ etmek lâzımdır. Her ne kadar bu ilmlerin din ile alâkası yoksa da, felsefecilerin ilimlerinin başlangıcı olduğu için, felsefecilerin uğursuzluğu ve kötülüğü, o kimselere de bulaşır. Bununla fazla meşgûl olanlar arasında dinden çıkmayan, takvâ geminden sıyrılmayan, yanitakvâdan uzaklaşmıyan pek az kimse vardır.

İkinci musîbet, islâm dîninde samîmî olan kimseler sebebiyle doğmuşdur. Bunlar, felsefecilere âit bütün ilimleri red etmeyi dîne hizmet saydılar. Böylece, onların bütün ilmlerini red edip, câhil olduklarını iddia etdiler. Hatta onların güneş ve ay tutulması ile alâkalı sözlerini kabul etmediler. Bu iddiaların dîne muhâlif olduğunu söylediler. Câhillere yakışan bu iddiaları, güneşin ve ayın tutulmasını kesin delîllerle bilen kimse işitince, kendi delîlinde şüpheye düşmez. Fakat islâm dîninin katî delîlleri tanımadığını, câhillik üzerine kurulduğunu zan eder ve felsefeye karşı sevgisi artar. İslâmiyetten yüz çevirir. Bu ilimleri reddetmekle, islâmiyete hizmet yapdıklarını zan edenlerin, din aleyhinde işledikleri cinâyet çok büyüktür. İslâmiyetde bu ilimler hakkında müsbet ve menfî birşey bildirilmemişdir. Bu ilimlerde de dînî meselelere dokunacak birşey yokdur.

Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” şöyle buyurmuşdur: (Ay ve güneş, Allahü teâlânın varlığını ve birliğini gösteren iki mahlûkudur. Kimsenin ölmesi ve kalmasıyla tutulmazlar. Onları görünce, Allahı hatırlayınız.)

Bu hadîs-i şerîfde güneşin ve ayın hareket etdiklerini ve bu hareketleri sırasında yanyana veyâ karşı karşıya geldiklerini bildiren hesâba dayalı astronomi ilmini red eden hiçbir hükm yokdur. Bu hadîs-i şerîfin sonu olarak gösterilen, “Ancak, Allah bir şeye tecellî etdiği zaman, o şey ona baş eğer” cümlesi mu’teber hadîs kitaplarında yokdur. İşte riyâziyye ilminin hikmeti ve mahzûru budur.

2- MANTIK

Bu ilimde de, ne müsbet, ne de menfî yönden din ile alâkası olan bir şey yokdur. Mantık ilmi, delîllerin, kıyâsların, burhânın, yani kesin delîlin, mukaddimelerinin şartlarını ve bu mukaddimelerin nasıl birleşdirileceğini, “hadd-i sahîh” denilen doğru ta’rîşerin şartlarını ve bunların nasıl birleşdirileceğini inceler.

 Bu ilim, (tasavvur) ve (tasdik) olmak üzere ikiye ayrılır. Tasavvur, ta’rîf yoluyla, tasdik kesin delîl yoluyla bilinir. Bunlarda inkâr edilmesi îcâb eden bir şey yokdur. Bunlar, kelâm âlimlerinin ve ilim ehlinin delîl ile alâkalı söyledikleri şeyler cinsindendir. Aralarındaki fark, ibârelerde, ıstılâhlarda ve ifâde tarzlarında görülür. Bir de mantık âlimleri daha geniş sınıflandırmalara ve ta’rîşere fazla önem vermişler ve bunları geniş olarak anlatmışlardır. Mantıkcıların sözleri ile alâkalı bir misâl verelim. Onlar derler ki:

Her (a)nın (b) olduğu isbât edilirse, bazı (b)nin de (a) olması îcâb eder. Yani her insanın hayvan olduğu isbât edilirse, bundan bazı hayvanın da insan olduğu manası çıkar. Bunu şöyle ifâde ederler: “Mucîbe-i külliyenin aksi mucîbe-i cüz’iyyedir.” Bu sözlerin, dînin esâslarıyla ne alâkası vardır ki, red edilsin. Red edilirse, mantıkcılar, red edenin aklında, hatta dîninde kusur olduğu zannına kapılırlar. Çünki o kimse, bu reddiyle dînin böyle şeyleri inkâr üzerine kurulduğu görüntüsünü vermişdir.

Evet, felsefecilerin mantık ilminde birtakım haksızlıkları görülmekdedir. Onlar burhân dedikleri kesin delîller için, birtakım şartlar koymuşlardır. O delîl bu şartları taşıyınca, kesinlik ifâde etdiği anlaşılır. Fakat dînî meseleleri incelerken, bu şartlara tam uymamışlar, çok müsâmahâkâr davranmışlardır.

Mantık ilmini inceleyip, onu beğenen, onu açık ve kat’î bir ilim bilen kimse, felsefenin küfre varan meselelerinin de açık ve kesin delîllere dayandığını zan eder. Dînî ilimlerde iyi yetişmeden, felsefecilerin yanlış fikirlerini kabul ederek, küfre düşer. Bu durum da mantık ilminin yol açdığı bir musîbetdir.

3-TABÎAT İLİMLERİ

Bu ilim de, âlemdeki varlıklardan, yani göklerden ve göklerdeki yıldızlardan, yerdeki su, hava, ateş, toprak, basit cisimlerden, hayvan, bitki ve madenler gibi birleşik cisimlerden, bunların değişme, birleşme, bir hâlden bir hâle geçme sebeplerinden bahs eder. Bu durum bir tabîbin insan vücûdunun ve uzuvlarının ve mîzâcının değişme sebeplerini araşdırmasına benzer. Din, tıb ilmini inkâr etmediği gibi, tabîat ilimlerini de red etmez. Ancak, (Tehâfüt-ül felâsife) kitâbımda açıkladığım bazı meseleler vardır ki, tabîat ilminin bu belli birkaç meselesini red etmek, dînin îcâbıdır. Bu meseleler dışında dîne uymadığı görülen meseleler iyi incelendiğinde, anlatdığım meselelere dâhil olduğu anlaşılır. Hepsinde esâs olan nokta şudur: Tabîat, Allahü teâlânın emrindedir. Kendiliğinden bir şey yapamaz. Onu yaratan yaptırır. Güneş, ay, yıldızlar ve diğer eşyâ, Allahü teâlânın emrine tâbidirler. Hiçbiri kendiliğinden bir iş yapacak hâlde değildir.

4- İLÂHİYYAT

Felsefecilerin en çok yanıldıkları meseleler, bu sâhâdadır. Mantık ilminde burhân, yani kesin delîl için kabul etdikleri şartlara uymadılar. Bu sebeple, felsefeciler arasında bu sâhâda, pekçok ayrılıklar çıkdı. İbni Sînâ ve Fârâbînin nakl etdiklerine göre, ilâhiyyât mevzû’larında Aristo kendi ekolünü islâm mezheblerine yaklaşdırmışdır. Fakat felsefeciler, ilâhiyyât bahsinde 20 husûsta hatâ etmişlerdir. Bunlardan üçünde küfre düşmüşler, 17’sinde de bid’at ehli olmuşlardır.

Bu yirmi meseledeki yanlış düşüncelerini yıkmak için, (Tehâfüt-ül-felâsife) kitâbını yazdım. Küfre düşdükleri 2 meselede bütün müslümânlara muhâlefet etmişlerdir. Bunlar:

Birincisi: İnsanlar öldükden sonra cesedleri tekrar dirilmez. Mükâfat ve cezâ görecek olanlar sadece rûhlardır. Azaplar rûhlara olup, bedenlere değildir. Rûhun azap duyacağını söylemelerinde isâbet etmişlerdir. Çünki, rûhlar da bedenler gibi azap görecekdir. Fakat, cesedlerin tekrar dirileceğini inkârla hatâ etmişlerdir. Bu sözleriyle islâmiyyete inanmamış oldular ve küfre düşdüler.

İkincisi: Allahü teâlâ, külliyâtı bilir, cüz’iyyâtı bilmez, dediler. Bu da apaçık küfrdür. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde meâlen şöyle buyurdu: (… Ne yerde ne gökde zerre ağırlığınca hiçbir şey, Rabbinizden gizli kalmaz…) (Yûnüs sûresi: 61 .ci âyet-i kerîmesi) Hakîkat budur.

Üçüncüsü: Felsefeciler, âlem ezelî ve ebedîdir diye inanmışlardır. (Âlemin sonradan yaratıldığına ve sonunun geleceğine inanmamışlardır.)

Müslümânlardan hiçbiri, bu üç meseleyi bu şekilde kabul etmemiştir. Felsefeciler, bu meselelerin dışında, meselâ Allahü teâlânın sıfatlarını inkâr etmekte ve Allah zâtı ile bilir, ayrıca bir ilim sıfatı yokdur gibi ve benzeri iddialarda bulundular. Bu sebeple, yolları, mu’tezîle mezhebine yakındır. Bu gibi sözlerden dolayı, mu’tezîlenin tekfîri lâzım gelmez. (Faysalu’t-tefrîka beyn-el-islâm ve’z-zenâdıka) adındaki kitâbımda kendi mezhebine muhâlif olanları, hemen tekfîr edenlerin yanlış düşündüklerini gösteren izâhlar yazdım.

5- SİYÂSİYÂT

Felsefecilerin bu konudaki bütün sözleri, dünya işlerine âit, devlet adamlarına hitâb eden faydalı hikmetlerden ibâretdir. Bu hikmetleri, Peygamberlere indirilen kitaplardan ve geçmişde yaşayan velîlerin sözlerinden almışlardır.

6- AHLÂK

Felsefecilerin ahlâk ilmi sâhâsındaki bütün sözleri; nefsin sıfatlarını, ahlâkını açıklamak, bu sıfatların ve huyların çeşidlerini anlatmak, kötü olanların düzeltilmesi için, îcâb eden tedbîrleri almak ve mücâhedede bulunmak şeklinde özetlenebilir. Bu bilgileri, tasavvuf ehlinin sözlerinden almışlardır. Tasavvuf ehli, kulluk vazîfesini tam yapan, Allahü teâlâyı zikre devâm eden, nefsin isteklerine muhâlefet etmesini bilen, dünyaya düşkün olmayan, Allahü teâlâya kavuşduran yolda ilerleyen kimselerdir. Onlar, nefsleriyle mücâdelelerinde, nefsin ahlâkı, ayıp ve kusurları kendilerine ma’lûm olur. Bunları kitaplarında yazmışlardır. Felsefeciler de bu bilgileri alıp, kendi sözlerine karışdırmışlardır. Gâyeleri, sözlerini hoşa gidecek bir şekle sokarak, bâtıl fikirlerini kabul etdirmekdir. O devirde, hatta bütün asrlarda, Allah adamlarından bir cemâ’at bulunmuşdur. Allahü teâlâ dünyayı onlarsız bırakmaz. Onlar, yeryüzünün manevî büyükleri, evtâdı, temel direkleridirler. Onların bereketiyle yeryüzünde yaşayanlara rahmet yağar. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bir hadîs-i şerîfde şöyle buyurdu: (Onların (evliyânın) yüzü suyu hurmetine yağmur yağar, rızk ihsân edilir. Eshâb-ı kehf bunlardan bir cemâ’at idi.)

Kur’ân-ı kerîmde bildirildiği üzere, tasavvuf ehli, Evliyâ zâtlar, önceki ümmetler arasında da vardı.

Felsefecilerin, Peygamberlere “aleyhimü’s-selâm” ve Evliyâya âit sözleri alıp, kendi kitaplarına yazmalarından dolayı iki âfet meydana geldi.

Birincisi, o sözleri kabul edenlerle, ikincisi de red edenlerle alâkalıdır.

Birincisi, o sözleri red edenler ile alâkalı fenâlık büyükdür. Çünki, câhil kimseler, felsefecilerin, Peygamberlerden ve Evliyâdan alarak kendi bozuk sözleri arasına karıştırdıkları doğru sözleri de terk etmek, okumamak îcâb eder. Onları anlatanlara itirâz etmek lâzımdır, dediler. O sözleri ilk defa felsefecilerden işitdikleri için, zayıf akıllarına bâtıl olduğu düşüncesi yerleşdi. Çünki, onları söyleyen felsefeciler olup, sözleri bâtıl kimselerdir. Buna bir misâl verelim: Bir kimse, hıristiyan birinden “Allahdan başka ilâh yokdur. Îsâ “aleyhisselâm” Allah’ın resûlüdür” sözünü işitir ve kabul etmez. Bu hıristiyan sözüdür der. Düşünmez ki, hıristiyan bu söz ile mi kâfir oluyor. Yoksa, Muhammed aleyhisselâmın Peygamberliğini inkâr etdiği için mi müslümân değildir. Bunu düşünmez. Peygamber efendimizi inkârından dolayı ise, küfrü îcâb etdiren bu sözü kabul edilmez. Fakat, küfrü gerektirmeyen diğer sözleri doğru ise red etmek îcâb etmez. Hak olan ve bâtıl olan sözleri birbirinden ayırmadan hepsini red etmek, aklı zayıf olanların âdetidir. Böyle kimseler, hakkı kişi ile tanırlar, kişiyi hak ile değil. Akllı olan kimse, bu husûsda hazret-i Alînin “radıyallahü anh” şu sözüne uyar: “Hakkı kişi ile bilemezsin. Önce hakkı bil, sonra hak ehlini tanırsın.” O hâlde akllı kimse, önce doğruyu tanır, sonra söylenen söze bakar. O söz hak ise, kabul eder. O sözü söyleyen, ister bozuk düşünceli, ister doğru düşünceli olsun. Hatta akllı kimse, doğru olanı sapık düşüncelilerin sözleri arasından alıp, çıkarmaya çalışır. Çünki bilir ki, altının çıkdığı yer toprakdır. Bir sarrafın kendi bilgisine güveni olduğu müddetce, hâlis altını kalp [sahte] paradan ayırmasının hiçbir zararı düşünülemez. Kalpazanla alış-verişde ancak köylü (sarraf olmayan) zarar görür. Sarrafa bir zarar gelmez. Deniz kıyısında dolaşmak, yüzme bilmeyenlere yasaklanır, mahâretli yüzücülere değil. Bunun gibi, yılana elini sürmekden çocuklar men’ edilir, cambazlar değil.

Ömrüme yemîn ederim ki, insanların çoğu hakkı bâtıldan, doğruyu yanlıştan ayırt etmek husûsunda kendilerini çok akllı ve mahâretli sanırlar. Bu sebeple mümkün olduğu kadar onları sapıkların kitaplarını okumaktan men etmek, kapıyı kapatmak vâcib olmuşdur. Çünki bunlar, anlatdığım bu zarardan kendilerini korumuş olsalar bile, ilerde anlatacağım ikinci âfetden kurtulamazlar.

İlimlerin mâhiyyetini iyi kavrayacak derecede yetişmemiş, kalb gözleri mezheblerin yüksek gâyelerini anlayacak şekilde açılmamış bazı kimseler (zümreler), din ilimlerinin ince sırlarına dâir yazdığım kitapların bazı kısmlarına i’tirâz etdiler. Onların eski felsefecilerin sözlerinden alınmış olduğunu iddia etdiler. Hâlbuki, onların bir kısmı, kendi fikirlerimizdir. “Arkadan gelen daha önce geçenin ayak izine basar” sözünde anlatıldığı gibi, bizim hatırımıza gelen bir söz, önce başkasının da hatırına gelebilir. Felsefecilerin kitaplarında da aynı sözler bulunabilir. İ’tirâz edilen o sözlerin bazısı, din kitaplarında, birçoğunun manası da tasavvuf kitaplarında vardır.

Kabul edelim ki, bu sözler sadece felsefecilerin kitaplarında vardır. Bundan ne çıkar? Eğer o sözler akla uygun ve kesin delîller ile isbât edilmişse, Kitap ve sünnete muhâlif değilse, o sözlerin reddedilmesi lâzım gelmez. Eğer bu kapıyı açarsak, bir hakîkati daha önce bâtıl ehlinin hatırına gelmiş diye reddetmeğe kalkışırsak, birçok hakîkati red etmemiz gerekir. Hatta Kur’ân-ı kerîm âyetlerinden, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” hadîsi şeriflerinden, selef-i sâlihînin nakillerinden, tasavvuf ehlinin ve hükemânın sözlerinden pekçok şeyleri kabul etmeyip, terk etmemiz gerekir. Zîrâ, (İhvânüssafâ) adlı kitâbın sahibi bu saydıklarımızı kitâbına yazmışdır. Bunları kendi davasına delîl göstermiş. Böylece, kalpleri kendi bâtıl fikirlerine çekmeğe çalışmışdır. Böyle düşünmek, bâtıl ehlinin, hakîkatleri kitaplarında kendi sözlerine karışdırarak, elimizden almalarına sebep olur.

Âlim olan bir kimsenin en aşağı derecesi, câhil halkdan farklı olmakdır. Balı hacamât şişesinde görse bile, baldan tiksinmez. Bilir ki, hacamât şişesi balı bozmaz. Nefsin ondan tiksinmesi, câhillikden ileri gelmekdedir. Aslında şişe, pis kan için yapılmışdır. Câhil zan eder ki, kan, şişede bulunduğu için pis olmuşdur. Bilmez ki, kan, kendinde bulunan bir sıfatdan dolayı pisdir. Balda bu sıfat bulunmadığına göre, sadece o şişenin içinde olması, pis olmasına sebep olmaz. Bu bâtıl bir vehîmedir. Halkın çoğunda bu durum hâkimdir. Bir sözü, kendilerinin iyi bildiği bir kimseden nakl ederek söylesen, o söz bâtıl da olsa hemen kabul ederler. Değersiz ve kötü bildikleri bir kimseden doğru bir sözü nakl etsen red ederler. Hakkı dâimâ kişiyle ölçerler. Kişiyi hakla ölçmezler. Bu durum, büyük bir dalâletdir. Buraya kadar anlatdığım kısm, felsefecilerin kitaplarını okumayı red edenlerin âfetidir.

İkinci âfet ise, felsefecilerin kitaplarını okuyup, onların kendilerine âit bozuk sözlerini kabul etmekden doğan âfetdir. Felsefe ile alâkalı, (İhvânussafâ) ve benzeri gibi kitapları okuyan kimse, o kitaplarda Peygamberin “sallallahü aleyhi ve sellem” hadîs-i şeriflerinden alınmış hikmetleri ve tasavvuf ehlinin sözlerini görür. Bu sebeple, ekseriyâ o kitapları beğenir ve kabul eder. Onlara sevgi duyar. Okuduğu ve beğendiği sözlerden dolayı iyi zanda bulunması sebebiyle, onların arasına karışdırılmış olan bâtıl fikirleri de kabul eder. İşte bu, bâtıl fikirleri bir çeşid telkîn demekdir. Bu zarardan dolayı, o kitapları okumayı men’ etmek lâzımdır. Çünki onları okumakda büyük tehlüke vardır. Yüzmeyi iyi bilmeyenleri deniz kenârında dolaşmakdan sakındırmak îcâb etdiği gibi, halkı da bu kitapları okumakdan sakındırmak îcâb eder. Çocukları yılanlara dokunmakdan men’ etmek lâzım olduğu gibi, halkı da felsefecilerin bâtıl fikirlerle dolu sözlerini dinlemekden sakındırmak lâzım olur. Efsûnlu kimse, cambaz, küçük çocuğunun ben de babam gibi yaparım diyerek, kendisini taklîd edeceğini anlarsa, onun yanında yılanla oynamamalıdır. Böylece çocuğu yılanla oynamaktan sakındırmak îcâb eder. Hakîkî bir âlime böyle davranmak yakışır. San’atında mâhir olan bir efsûnlunun yılanı tutup, zehrle panzehiri ayırarak, zehri yok ettikten sonra, panzehiri ihtiyâcı olanlara vermemesi doğru olmaz. Bunun gibi, bir sarrafın kalpazanın torbasına elini daldırarak, kalp paraları bir tarafa bırakıp, hâlis altını çıkardığında, ihtiyâcı olanlar o altınları kabul etmezlerse, arzû etdikleri faydadan mahrûm kalırlar. Bu câhilliktir. Çünki sahte para ile altının aynı torbada birlikde bulunması, altını sahte hâle sokmaz. Sahte parayı da altın yapmaz. Bunun gibi, hak ile bâtılın bir ilmin içinde karışık olarak zikr edilmesi, bâtılı hak yapmaz. İşte felsefecilerin tehlîkeleri ve zararları hakkında söylemek ve yazmak istediklerimiz bu kadardır.

3- 3  TA’LİMİYYE MEZHEBİ VE ZARARLARI

[Ta’lîmiyye mezhebi, gulat-ı şî’âdan İsmâ’îliyye fırkasının bir koludur.]

Felsefe bilgilerini öğrenip, sakat taraflarını ortaya koyarak, tenkîdini yapdıktan sonra, anladım ki, bu ilim de maksadı lâyıkıyle hâsıl edemez. Akl da tek başına istenen her şeyi açıklamaya kâfî olmayıp, meselelerin üzerinden perdeyi kaldıracak güçde değildir.

O sıralarda ta’lîmiyye mezhebi ortaya çıkmışdı. Bu fırkanın mensupları: “Biz herşeyin manasını, hakkı öğretmekle vazîfeli ma’sûm (günâhsız) bir imâmdan öğrendik” diye iddia etdikleri ve böyle inandıkları halk arasında yayıldı. Bu sebeple onların kitaplarında yazılı olan şeyleri iyice incelemek için, yazdıkları kitaplarını okumayı arzû etdim. Tam bu sırada hilâfet makâmından, ta’lîmiyye mezhebinin aslını ortaya çıkaracak bir kitap yazmam için kesin bir emr geldi. Bu emri ihmâl edemezdim. Bu emr, kalbimden geçen arzûyu teşvîk edici ayrı bir sebep oldu. Onların kitaplarını aramaya, sözlerini toplamaya başladım. Eski ta’lîmiyye mensuplarından işitilmiş sözlere pek uygun olmayan, zamanın ta’lîmiyyecileri tarafından ortaya atılmış bazı sözleri işitmişdim. Bu sözleri de topladım ve iyice inceledim.

Sonra sağlam bir şekilde tertîbe soktum. Hepsinin cevâbını verdim. O derece çalıştım ki, Ehl-i sünnetden bazıları, onların delîllerini inceleyip, anlatmakta çok fazla gayret göstermemi doğru bulmadı ve bana şöyle dedi:

Bu çalışman onların lehinedir. Senin bu incelemelerin ve tertîbin olmasaydı, onlar bu gibi karışıklık ve şüphelerden dolayı mezheblerini savunmaktan âciz kalırlardı. Bu söz, bir yönden doğrudur. Ahmed bin Hanbel “radıyallahü anh” Hâris-i Muhâsibî’ye “kuddise sirruh”, mu’tezîle mezhebine cevap vermek için yazdığı bir eser sebebiyle iyi yapmadığını söylemişdi. Hâris-i Muhâsibî “kuddisesirruh” şöyle demişdi: “Bid’ati red etmek farzdır.”

Ahmed bin Hanbel “radıyallahü anh”: Evet öyledir. Fakat sen önce şüpheleri anlatdın, sonra bunlara cevap verdin. Okuyanların zihni, şüphelere takılıp, verdiğin cevâba iltifât etmemesi veyâ verdiğin cevâbları tam manasıyla anlayamamaları mümkündir, dedi.

Ahmed bin Hanbel’in “radıyallahü anh” söylediği doğrudur. Ancak bahs edilen şüphe yayılmamışsa ve meşhûr olmamışsa böyledir. Fakat şüphe yayılmışsa, ona cevap vermek mutlakâ lâzımdır. Cevap vermek için de önce şüpheyi anlatmak gerekir. Evet, onların önem vermedikleri şüphelere fazla önem vermemelidir. Ben de öyle yapdım. Bu şüpheleri daha önce ta’lîmiyye mezhebine katılıp, onların yolunu benimsemiş olan, sonra da onları terk edip, bana gelip gitmeye başlayan bir kimseden dinledim. Bana dedi ki: Ta’lîmiyye mensupları, mezheblerini anlamadan kendilerine reddiye yazanlarla alay ediyorlar. Sonra onların delîllerini bana nakl etdi. Asıl delîllerinden habersiz olduğumu zan etmelerine gönlüm râzı olmadı. İşitip, anlamamış demelerini de kabûllenemedim. Bu sebeple onların şüphelerini açık bir şekilde ortaya koydum. Sonra kesin delîller ile bunların bâtıl olduğunu ve fesadını açıkladım.

Kısacası, mezheblerinin bir aslı ve dayanağı ve sözlerinin de bir kıymeti ve tutar tarafı yokdur. Bu bid’at yolu, bu kadar zayıf olmasına rağmen, câhil dostlarımızın kötü yardımlarıyla bu derece yayılmışdır. Yoksa şöhret bulmazdı. Fakat, şiddetli teassub, hakkı savunanları iddialarının esâsları üzerinde münâkaşayı uzatmaya ve her söylediklerini red etmeye kadar götürdü. “Ta’lîme, öğrenmeye ve mu’allime, öğretene ihtiyâc vardır. Herkes mu’allim olamaz, mutlakâ masûm bir mu’allim (imâm) lâzımdır” gibi iddialarını red etdiler. Öğrenmeye ve bir öğretene ihtiyâc vardır, diye öne sürdükleri delîl yanında, bunu red edenlerin delîli za’îf kaldı. Bazı kimseler buna aldanarak, onların mezhebini kuvvetli, karşı çıkanlarınkini za’îf zan etdiler. Hâlbuki bu düşünce, hakkı savunanın zayıflığından ve savunmayı usûlü ile yapmayı bilmediğinden ileri gelmişdir. Bunu anlayamadılar. Doğrusu şudur ki, bir mu’allime ihtiyâc vardır ve bu mu’allimin (imâmın) ma’sûm olması gerekir. Bunu i’tirâf etmek lâzımdır. Fakat bizim ma’sûm mu’allimimiz Muhammed aleyhisselâmdır.

 Onlar derlerse ki, Muhammed aleyhisselâm vefât etmişdir. Biz de, sizin imâmınız da gâibdir deriz. Onlar derlerse ki, İmâmımız insanları doğru yola davet edecek rehberler yetişdirdi ve her tarafa gönderdi. Bu rehberler bir işte ihtilâfa düşerlerse veyâ müşkil bir mesele ile karşılaşırlarsa, kendisine mürâcaat etmelerini beklemektedir. Biz de şöyle deriz: Bizim imâmımız da rehberler yetişdirdi ve her tarafa gönderdi. Öğretmedik bir şey bırakmadı. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen: (Bugün sizin için dîninizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki ni’metimi tamamladım…) (Mâide sûresi: 3. âyet-i kerîmesi) buyurdu. Herşey öğretildikden sonra, mu’allimin vefât etmesi zarar vermez. Nasıl ki (sizce) kaybolması zarar vermiyor.

Açıklanması îcâb eden bir mesele kaldı. Bu rehberler, işitmedikleri husûslarda nasıl hükm verecekler? Nass ile mi (âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîf ile mi). Bu mümkün değildir. Çünki onu işitmemişler ki, onunla hükm versinler. (O husûs için nass yokdur.) Yoksa ictihâd ve re’y ile mi hükm verecekler? Aradaki ihtilâf da buradadır. Deriz ki, Peygamber efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” tarafından Yemene gönderilen hazret-i Mu’âzın “radıyallahü anh” yapdığı gibi yaparlar. Mesele hakkında nass varsa o nass ile, yoksa ictihâd ile hükmederler. Nitekim ta’lîmiyye fırkasının dâîleri [propagandacıları] şarkın en uzakyerlerine gidip, imâmlarından uzak kalınca, böyle yaparlar. Çünki onların, dâimâ nass ile hükm vermeleri imkânsızdır. Nasslar mahdûddur. Sonu gelmeyen hâdiselerin tamamını göstermez. Sonra her meseleyi sormak için, uzun mesâfeleri kat’ederek imâmın bulunduğu yere gelip, tekrar yerine dönmesine de imkân yokdur. Bu zamana kadar o meseleyi soran kimse vefât etmiş olabilir. Bu durumda, oraya gidip gelmek bir işe yaramaz. Bir kimse kıblenin hangi tarafda olduğundan şüpheye düşse, kendi ictihâdı ile hangi tarafda olduğuna hükmeder ve o tarafa doğru namâz kılar. Başka çâre yokdur. Çünki, kıbleyi öğrenmek için imâmın bulunduğu memlekete gitse, namâz vakti geçer. Bu durumda kendi ictihâdı ile kıbleden başka bir tarafa yönelmiş olsa da, namâzı câiz olur. İctihâdında hatâ edene bir, isâbet edene ise iki sevâb verilir. İctihâd ile alâkalı bütün meselelerde hükm böyledir. Fakîre zekât vermek de böyledir. İnsan çok kere zengin olduğu hâlde, malını bildirmeyen kimseyi fakîr zan eder ve ona zekât verir. Veren kimse hatâ etmiş olsa da, bundan dolayı sorumlu tutulamaz. Çünki insan, kendi zannına göre hareket etmekle yükümlüdür.

Bu noktada ta’lîmiyyeci derse ki: O kimsenin muhâlifinin zannı da kendi zannı gibi aynı kuvvetdedir. Deriz ki: İnsan kendi zannına uymakla me’mûrdur. Kıblenin hangi tarafda olduğunda şüpheye düşen kimse, kendisine başkası muhâlefet etmiş olsa da kendi zannına uyar. Buna karşı, amelde mukallid olan kimseler, imâm-ı Ebû Hanîfeye ve imâm-ı Şâfi’îye “radıyallahü anhümâ” ve diğer müctehidlere uyuyor der ise;

Cevap olarak deriz ki: Kıblenin hangi tarafta olduğu husûsunda şüpheye düşen kimse, ictihâdları birbirine uymayan değişik ictihâd sâhibleri arasında kalsa, neyapar. Kıbleyi tayîn husûsunda onlar arasında hangisinin reyi daha doğru olduğuna dâir kanâ’at getirirse, onun ictihâdına uyar. Yine kendi ictihâdı ile amel etmiş demekdir. Mezhebler hakkında da hükm böyledir. Halkın ictihâda başvurması [bir müctehidin ictihâdına uyması] zarûretdir. Peygamberler “aleyhimüsselâm” ve imâmlar bile ilimlerine rağmen, bazen yanılırlar. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” (Biz zâhire göre hükmederiz. Kalblerdeki sırları Allahü teâlâ bilir) buyurdu. Yani ben, şâhidlerin sözünden bana hâsıl olan zann-ı gâlibe göre hükmederim. Ba’zan şâhidler hatâ ederler, buyurdu. İctihâda tâbi’ böyle meselelerde Peygamberlerdahîyanılabilir. O hâlde yanılmamak bizden nasıl beklenebilir. Burada ta’lîmiyyecilerin iki sorusu vardır.

Birisi şudur: İctihâd, ictihâda tâbi meselelerde doğru olabilir. Fakat, itikâda âit esâslarda doğru olmaz. Çünki itikâdî husûslarda yanılan mazûr değildir. O hâlde böyle meselelerde ne yapılır?

Bu soruya cevap olarak derim ki: İtikâdî esâslar, Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şeriflerde bildirilmişdir. Geriye kalan tafsîlâtdaki ihtilâflı mevzû’larda hakîkat kıstas-ı mustakîm ile, doğru mîzânla anlaşılır. Kıstas-ı mustakîm dediğim şeyleri Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde bildirdi. Bunlar 5 esâstır. Bunları (Kıstas-ı mustakîm) adındaki kitâbımda anlatdım.

Ta’lîmiyyeci dese ki: Hasımların, gösterdiğin bu ölçülerde sana muhâlefet ediyorlar. Derim ki: Bu ölçüler anlaşıldıkdan sonra, onlara muhâlefet etmek mümkün değildir. Açıklayayım: Ta’lîmiyyeciler muhâlefet edemezler. Çünki onu Kur’ân-ı kerîmden aldım ve ondan öğrendim. Mantık ilminin ehli de karşı çıkamaz. Çünki benim gösterdiğim ölçü, onların mantık ilminde gösterdikleri şartlara uygundur. Kelâm âlimleri de karşı çıkamaz. Zîrâ kelâm ilminin meselelerini isbât eden delîller ile alâkalı olarak söylediklerine uygundur. İlm-i kelâm meselelerinde hakîkat bu ölçülerle ortaya çıkar.

Bu sözüme karşı ta’lîmiyyeci mâdem elinde böyle sağlam bir ölçü var, niçin halk arasındaki ihtilâfı ortadan kaldırmıyorsun dese. Derim ki: Beni dinlerlerse, aralarındaki anlaşmazlığı kaldırırım. Bunu kaldırmanın yolunu (Kıstas-ı mustakîm) kitâbında bildirdim. Bu kitâbı dikkatle okuduğun zaman, bildirdiğim çâre, yolunun hak olduğunu ve halk ona uyduğu takdîrde, aralarındaki ihtilâfın kesin olarak kalkacağını anlarsın. Fakat halkdan herkes ona kulak vermedi. Sadece bir kısmı dinledi. Aralarındaki ihtilâfı ortadan kaldırdım.

Senin İmâmın, yani ta’lîmiyyenin imâmı, halk kendisini dinlemediği hâlde, aralarındaki ihtilâfı kaldırmak istiyor. Peki şimdiye kadar niçin kaldıramadı. Hazret-i Alî “radıyallahü anh” imâmların reîsi olduğu hâlde neden bu ihtilâfı ortadan kaldıramadı, niçin? Bir de senin imâmın bütün halkı zorla kendini dinlemeye mecbûr edebileceğini iddia ediyor. O hâlde bugüne kadar niçin zorla sözünü dinletemedi. Bu işi hangi zamana bıraktı.

Sizin imâmınızın halkı kendi tarafına çağırması, ihtilâfı ve muhâlifleri çoğaltmakdan başka bir netîce vermedi. Halk arasındaki ihtilâfın, kan dökmeye, şehirleri yıkmaya, çocukları yetîm bırakmaya, yol kesmeye, malları yağma etmeye sebep olmasından korkuluyordu. İşte sizin ihtilâfı ortadan kaldırmanızın netîcesi. Dünyada öyle hâdiselerin meydana gelmesine sebep oldunuz ki, benzeri görülmemişdir. [Yani ihtilâfı kaldıramamışlardır.]

Ta’lîmiyyeci yine dese ki: Halk arasında ihtilâfı kaldıracağını iddia ediyorsun. Birbirine uymayan mezhebler ve zıt görüşler arasında şaşırmış bir kimse, niçin senin sözünü dinleyip de, hasmının iddiasını kabul etmesin. Sana muhâlefet eden pekçok hasmın vardır. Seninle onlar arasında ne fark var? İşte bu da onların ikinci suâlidir.

Buna cevap olarak derim ki: Bu suâl herşeyden önce senin aleyhine döner. Çünki, o şaşırmış kimseyi, kendi mezhebine davet etdiğin zaman, o sana, senin, muhâliflerinden daha üstün olduğunu nereden bileyim. Çünki âlimlerin çoğu sana muhâlifdir dese, ne cevap vereceğini merâk ediyorum. Benim imâmın hakkında nass (âyet ve hadîs) vardır mı diyeceksin? Peygamber efendimizden “sallallahü aleyhi ve sellem” senin imâmın hakkında nass işitmemişdir. Bunu ancak senin iddia etdiğini işitiyor. Bu iddianı nasıl kabul edebilir. Hâlbuki, bütün ilm ehli, senin yalancı olduğun husûsunda ittifâk etmişlerdir. Diyelim ki, o kimse, senin nass ile alâkalı iddianı kabul etdi. Nübüvvet var mı, yok mu meselesinde şüphe içinde olup, sana şöyle derse: Farzedelim ki, senin imâmın bana hazret-i îsânın “aleyhisselâm” mucizesi ile sözünü isbâta kalkışsın. Doğru yolda olduğuma delîl olarak babanı diriltirim dese ve diriltse, dirilen babam da bu imâm haklıdır dese, onun doğru söylediğini nereden bileyim? Çünki, hazret-i Îsâ, bu mucizeyi gösterince, halkın hepsi onun doğru söylediğini kabul etmedi. Bu mesele ile alâkalı öyle güç süâller sorabilir ki, aklî delîlden başka birşey ile cevap verilemez. Aklî delîllere ise, sence itimât edilmez.

Mu’cizenin doğruluğa işâret etdiğini de, sihir ile mu’cizeyi birbirinden ayırabilenler, farkını anlayanlar ve bir de Allahü teâlânın kullarını yanlış yola düşürmeyeceğine inananlar bilir. Allahü teâlâ kullarını yanlış yola sevkeder mi suâli ve buna cevap vermenin güçlüğü meşhûrdur. Sen bu suâllere nasıl cevap vereceksin? Hâlbuki senin kendisine uyulmasını iddia etdiğin imâm, uymak husûsunda, muhâlişerinden daha uygun değildir.

Bu i’tirâzlar üzerine, ehl-i talîm, inkâr etmekde olduğu aklî delîllere başvuracakdır. O zaman da hasmı daha açık delîllerle cevap verir. Görülüyor ki, ikinci suâlleri öyle bir tarzda aleyhlerine döndü ki, ta’lîmiyye tâifesinin eskileri ve yenileri hep bir araya toplansa, buna cevap vermeğe güçleri yetmez.

Onların bu ikinci süâllerinin ortalığa fesat yaymasına sebep, ilimleri  zayıf olan birtakım kimselerdir. Çünki onlar, ta’lîmiyye fırkası mensuplarıyla yapdıkları münâzaralarda, onların suâllerini tekrar onların üzerine çevirme yerine, cevap vermeye kalkıştılar. Bu durum ise, sözü uzatmak demekdir. O zaman maksad arzû edildiği gibi çabuk anlatılamaz. Bu sebeple hasmı cevap vermekden âciz bırakmaya yaramaz.

Bir kimse, şöyle söylese: Suâli aleyhlerine çevirerek onları susturma yolu anlaşıldı. Fakat suâllerine cevap da verilebilir mi? Evet, derim.

Mezheblerin ve itikâdların arasında şaşırıp kalmış olan kimse, ben şaşkınım deyip de, şaşırdığı meseleyi belirtmezse, ona şöyle denir: Sen bir hasta gibisin. Hastalığının ne olduğunu söylemeden, sadece bana ilâc veriniz diyorsun. Böyle hastaya denir ki, dünyada her hastalığı tedâvîeden tek ilâc yokdur. Belli ilâclar belli hastalıklar için verilir. Baş ağrısı, ishâl ve sâire gibi hastalıkların ilâcı vardır. Şaşırmış kalmış olan kimse için de durum böyledir. Hangi meselede şaşırdığını bildirmelidir. O zaman yukarıda bahsettiğim beş sağlam ölçü ile inceleyerek, hakîkati kendisine anlatırım. O ölçüleri kim tam manası ile anlarsa, doğru olduklarını kabul eder. Onlarla ölçdüğü her meselede kendisine kanâ’at hâsıl olur. Hem ölçünün, hem de ölçdüğünün doğru olduğunu anlar. Nitekim hesâb ilmini öğrenen bir talebe, hesâbın kendisini öğrendiği gibi, hocanın da doğru söylediğini öğrenmiş olur. Bu bilgileri (el-Kıstâs) kitâbında 20 sahîfe kadar tutan sözlerle açıkladım. Dikkatle okunup, düşünülsün.

Şimdi maksadım, ta’lîmiyye mezhebinin bozuk olduğunu anlatmak değildir. Onların mezhebinin fesâdını önce (el-Mustahzirî) kitâbımda, sonra bana Bağdât’ta anlatılan onların bir sözlerine cevap olarak yazdığım (Huccet-ül-hak) kitâbımda yazdım. Üçüncü olarak da, Hemedânda bana anlatılan bir sözlerine cevap olarak yazdığım oniki bölümlük (Mufassal-ül-hilâf) adındaki kitâbda, dördüncü defa Tûs şehrinde bana bildirilen bir takım çürük fikirlerine cevap olarak, bölüm bölüm ayrılmış şekilde yazdığım (Kitab-üd-derc)de bildirdim. Beşinci defa ise ilimlerin ölçülerini gösteren ve bu ölçüleri iyi anlayanların ma’sûm bir imâma uymaya ihtiyâcı olmayacağını anlatan (el-Kıstâs-ül-mustakîm) kitâbını yazdım.

Burada maksadım şunu anlatmakdır: Bu ta’lîmiyye mezhebinden, insanları karanlık fikir ve düşüncelerden kurtaracak bir şifâ beklenemez. Bilâkis bunlar, imâm tesbîti husûsunda delîl göstermekden de âcizdirler. Uzun zaman onları denedik. Ta’lîme ve ma’sûm imâma ihtiyâc bulunduğu hakkındaki iddialarını haklı gibi gördük. İddi’â etdikleri gibi ma’sûm imâmın onların söyledikleri zât olduğunu kabul eder gibi göründük. Sonra da bu ma’sûm imâmdan ne öğrendiniz diye sorduk. Bir takım müşkil meseleleri onlara anlatdım. Bunları çözmek şöyle dursun, anlayamadılar bile. Kendi âcizliklerini görünce, işi gâib imâma havâle etdiler. Gidip ondan sormak lâzımdır dediler. Ne garîptir ki, bunlar ma’sûm imâmı aramak ve onu bularak kurtuluşa ermek düşüncesiyle ömrlerini boşa harcadılar ve ondan hiçbir şey öğrenemediler. Bunlar pisliğe bulaşmış bir insan gibi, yıkanmak için su arayarak yorulur. Suyu bulunca da kullanmaz. Yine pisliğe bulaşmış hâlde kalır. Bunlardan bazıları, masûm imâmdan öğrendiği bazı bilgileri olduğunu iddia eder. Öğrendim dediği şeylerin Hülâsası Pisagor’un bozuk felsefesinden ibârettir. Pisagor ise, en eski felsefecilerden biridir. Ekolü felsefe ekollerinin en kötüsüdür. Aristo onu çok za’îf bularak rezîl ve reddetmişdir. (İhvân-üs-safâ) kitâbında anlatılanlar bu felsefedir. Felsefenin de en manasız kısmıdır.

Hayret edilir ki, bazı kimseler ömürleri boyunca ilim tahsîli için yorulurlar. Böyle çürük ve bozuk bilgilerle kanâat ederler. Sonra da ilmin en yüksek derecesine yükseldiklerini zan ederler. Bunları da tecrube etdik. İçlerini de dışlarını da inceledik. Maksadları, câhil halkı ve zayıf akıllıları masûm bir imâma ve herşeyi onun öğretmesine ihtiyâc olduğuna inandırmakdır. Böyle birine (muallime) ihtiyâc yokdur diyenlere karşı, kuvvetli sözlerle mücâdele etmekdir. Birisi çıkıp, muallime, yani ma’sûm imâma ihtiyâc vardır diyerek, onlardan birine uyar gibi görünse ve masûm imamdan öğrendiklerini anlat, onun öğrettiklerinden bizi de faydalandırır dese, şaşırıp kalır. Mâdem sözümü kabul etdin, ma’sûm imâmı kendin ara, benim maksadım yalnız bunu kabul ettirmektir, cevâbını verir. Çünki, iyi bilir ki, başka cevaplar vermeye kalkışsa rezîl olacakdır. En ufak karışık bir meseleyi dahî çözmekten âciz kalacakdır. Hatta çözmek bir tarafa, o meseleyi anlamaktan da âciz kalacakdır. İşte ta’lîmiyye mezhebi mensuplarının hakîkî hâlleri budur. Tecrube et, onlardan nefret edersin. Biz tecrube etdik ve onlardan el çekdik.

3- 4 TASAVVUF EHLİNİN YOLU

Yukarıda bahsi geçen ilimleri inceledikten sonra, bütün dikkat ve gayretimle tasavvuf yolunu incelemeye başladım. Şunu anladım ki, tasavvuf yolu, ilim ve amel ile tamamlanıyor. Tasavvuf ehlinin ilminin özü nefse âit olan mânileri geçmek, nefsi kötü huylardan ve fenâ vasşardan temizlemektir. Kalpten Allahü teâlâdan başka herşeyin düşüncesini atmak ve kalbi Allahü teâlânın zikriyle süslemektir. Tasavvufun bu ilim yönü, bana amel yönünden daha kolay geldi. Bu sebeple önce tasavvuf ehlinden Ebû Tâlib Mekkî’nin (Kût-ül-kulûb) adlı kitâbını, Hâris-i Muhâsibî’nin kitaplarını, Cüneyd-i Bağdâdî’nin, imâm-ı Şiblînin, Bâyezîd-i Bistâmînin “radıyallahü anhüm” ve diğer büyük sôfîlerden nakl edilen sözlerin bulunduğu kitapları okuyup, incelemek sûretiyle, bu ilmi tahsîle başladım. Bu zâtların ilimle anlattıkları maksadlarının özüne vâkıf oldum. Tasavvuf yolunun işitmekle ve öğrenmekle elde edilebilecek yönünü tahsîl ettim. Anladım ki, tasavvuf ehlinin bu büyüklerinin kavuşmak istedikleri gâye, öğrenmekle değil, tatmak, yaşamak, sıfatları ve hâli değişdirmekle ele geçer. Sıhhatin, tokluğun sebeplerini, şartlarını öğrenmek ayrı, sıhhatli ve tok olmak ayrı şeydir. Aralarında çok büyük fark vardır. Bunun gibi, sarhoşluk mi’deden dimâga yükselen buhârın, dimâgı sarmasından ortaya çıkan bir hâldir şekilindeki tarîfini bilmekle, sarhoş olmak arasında da büyük fark vardır. Fakat, sarhoş olan sarhoşluğu ta’rîf edemez. Sarhoşluğun ne olduğunu bilmez. Aklı başında olan bir kimse ise, sarhoşluğu tarîf eder, alâkalı şeylerini bilir. Hâlbuki, kendisinde sarhoşluk hâli yoktur, sarhoş değildir. Hasta olan doktor, sıhhatin tarîfini, şartlarını ve ilâclarını bilir. Hâlbuki, o ânda sıhhatini kaybetmiştir.

İşte bunun gibi, zühdün, dünyadan yüz çevirmenin hakîkatini, şartlarını, sebeplerini bilmekle, zâhid olarak yaşamak arasında fark vardır. İyice anladım ki, tasavvuf ehli güzel hâllere sâhib ve kuru sözlerden uzakdırlar. Tasavvufda ilim yoluyla öğrenilmesi mümkün olan şeyleri tahsîl ettim. Benim için, işitmekle ve öğrenmekle elde edilemeyen ancak, tatmakla, yaşamakla, o yolun ehli olmakla kavuşulandan başka bir şey kalmamışdı. Dînî ve aklî ilimleri iyice kavramak için, lâyıkıyla öğrendiğim ilim dalları ve yükseldiğim meslekler, bana, Allahü teâlâya, Peygamberliğe ve âhıret gününe, şüphe götürmez, sağlam bir îmân kazandırmışdı. îmânın esâsları belli bir delîl ile değil, bilâkis sayısız sebeplerle, karînelerle ve tecrubelerle kalbime iyice yerleşmişti.

Şunu iyice anladım ki, âhıretde seâdete kavuşmak için, takvâ üzere yaşamak, harâmlardan sakınmak, nefsi hevâ ve hevesinden men’ etmek tek çâredir. Bu işin başı da, bir gurûr ve aldanış yeri olan dünyadan uzaklaşıp, âhırete bağlanmak, bütün varlığı ile tamamen Allahü teâlâya yönelmek, kalbin dünyadan alâkasını kesmekdir. Bu ise, ancak, maldan, makâmdan, yüksek gâyelere ulaşmaya engel olan şeylerden uzak durmakla mümkün olur.

Sonra, kendi vaziyetimi tedkîk etdim. Gördüm ki, dünya meşgâlelerine dalmışım. Bu meşgâleler beni tamamen sarmış hâldedir. Yapdığım işleri düşündüm. En güzel işim, ders vermek ve talebe yetişdirmekdi. Bu işde de âhırete pek faydası olmayan, mühim olmıyan bir takım ilimlerle meşgûl olduğumu gördüm. Ders vermekdeki niyyetimi araşdırdım. Onun da Allah rızâsı için olmadığını, şân ve şöhret kazanmak, makâm ve mevki’ sahibi olmak arzûsundan ileri geldiğini anladım. Uçurumun kenârında olduğumu, hâlimi düzeltmezsem ateşe yuvarlanacağıma kanâat getirdim. Bir müddet devâmlı bunu düşündüm. Henüz irâdeme hâkim durumda idim. Birgün Bağdâddan ayrılıp gitmeğe ve o hâllerden kurtulmağa kesin karâr verirdim. Ertesi gün bu kararımdan vazgeçerdim. Karârsız bir hâlde idim. Bir sabâh âhıret arzûsu kuvvet bulsa, akşam dünya arzûları bir ordu gibi üzerime saldırıp, o arzûyu mutlaka dağıtıyordu. Dünya arzûları bir zincir gibi, beni makâm ve mevki’ye doğru sürüklüyordu.

Îmân münâdîsi de şöyle sesleniyordu: (Göç zamanı geldi. Ömrün bitmek üzeredir. Önünde uzun âhıret yolculuğu vardır. Şimdiye kadar öğrendiğin ilim ve yapdığın amel hep riyâdır, gösterişdir. Şimdi âhırete hâzırlanmazsan, ne zaman hâzırlanacaksın. Dünya alâkalarını şimdi kesmezsen, ne zaman keseceksin.) O zaman içimdeki önceki arzû yeniden uyanırdı. Bağdât’tan ayrılıp gitmek karârım kuvvetlenirdi. Bu sefer şeytân şöyle vesvese verirdi: Bu hâlin bir hastalıkdır. Sakın i’tibâr etme. Çünki, çabuk geçecek bir hâldir. Eğer ona uyarak şu ânda bulunduğun mevki’yi ve kimsenin bozamayacağı muntazam hayatı terk edersen, bir gün nefsin tekrar dönmek ister. Fakat bir daha ele geçmez.

Hicrî 488 senesi Receb ayından itibâren, 6 ay kadar dünya arzûları ile âhıret arzûları arasında karârsız kaldım. Sonra, artık iş ihtiyârî olmakdan çıkıp, zarûrî bir hâle döndü. Çünki, Allahü teâlâ dilime bir kilit vurdu. Ders veremeyecek sûretde bağlandı. Talebelerimi memnûn etmek için, birgün olsun ders vermeye kendimi zorladım. Fakat dilim bir kelime dahî söyleyemedi. Buna gücüm yetmiyordu. Sonra dilimdeki tutukluk kalbime bir hüzün verdi. Bu üzüntü sebebiyle mi’demde hazm kuvveti kalmadı. Yimekden, içmekden kesildim. Boğazımdan su geçmiyordu. Bir lokmayı hazm edemiyordum. Bu yüzden bedenim za’îfledi. Doktorlar bana ilâcın fayda vereceğinden ümîdi kestiler. Bu durum, kalbe âit bir hâldir. Ondan da mîzâca, yani tabî’atına sirâyet etmişdir. Kalbde meydana gelen bu büyük üzüntü gitmedikce, ilâcla iyileşdirmeye imkân yokdur, dediler.

Âciz kaldığımı, irâdemin tamamen elden çıkdığını görünce, çâresiz kalan kimsenin yalvarması gibi, Allahü teâlâya sığındım. Çâresiz kalanların düâsını geri çevirmeyen Allahü teâlâ düâmı kabul buyurdu. Bana makâm, mevki’, mal, âile, evlâd ve dost gibi şeylere gönül bağlamakdan kurtulmayı ihsân etdi. Şâmda ikâmet etmeye karâr verdim. Halîfenin ve beni sevenlerin bu arzûmu öğrenmelerini istemiyordum. Mekkeye gidecek gibi göründüm. Bir daha dönmemek üzere Bağdâddan ayrılacağımı latîf, uygun hîlelerle belli etmemeye çalışdım. Bütün Irâk âlimleri gitmemem için, tenkîdde bulundular. Onların arasında, herşeyden yüz çevirmemin dînî bir sebebden olduğunu kabul edecek bir kimse yokdu. Onlar benim bulunduğum mevki’nin, dînin en yüksek mevki’i olduğunu zan ediyorlardı. Bilgileri ancak bu kadarına yetiyordu. Sonra halk, gitmemin sebebi hakkında bir takım tahmînler arasında şaşırdı kaldı. Irâkdan uzak olanlar ise, bu gidişimin memleketi idâre eden devlet adamlarının arzûlarından ileri geldiğini zan ediyorlardı. Devlet adamlarına yakın olanlar da, onların beni bırakmamak için ne kadar uğraşdıklarını, yapdığımı kınadıklarını, benim de onlardan yüz çevirdiğimi, sözlerine kulak asmadığımı görüyorlardı. Bu, Allahdan gelmiş bir işdir. Âlimlere ve ehl-i İslâma nazar değdi. Bunun başka bir sebebi olamaz diyorlardı.

Malımdan, bana ve çocuklarımın nafakasına yetecek kadarını ayırdım. Geri kalanını tamamen dağıtdım. Irâk malı müslümânlara vakf olduğu için, böyle işlere ayrılması câizdir. Dünyada, bir âlimin çocukları için ayıracağı bu maldan daha iyi bir mal görmedim. Nihayet, Bağdât’tan ayrılıp, Şâma gitdim. Şâm’da iki seneye yakın ikâmet ettim. Bu zaman içinde, tasavvuf kitaplarından öğrendiğim gibi, nefsimi fenâ hâllerden temizlemek, ahlâkımı güzelleştirmek, Allahü teâlâyı zikretmek, kalbimi tasfiye etmekle meşgûl oldum. İnsanlardan uzak durup, zamanımı riyâzetle ve ibâdetle geçirdim. Şâm’daki Emevî câmi’nde bir müddet i’tikâfa girdim. Câmi’nin minâresine çıkar, kapıyı kilitlerdim ve bütün gün orada kalırdım. Sonra Kudüs’e gitdim. Beyt-i mukaddese girdim. Her gün Sahrâtullaha (Peygamberlerin ve Evliyânın ibâdet mahalli olmakla meşhûr yer) girer, kapıları üzerime kilitlerdim.

Kudüs’ü ve hazret-i İbrâhîm Halîlullahı “aleyhisselâm” ziyâretden sonra, hac farizâsını yerine getirmek, Mekke-i mükerremenin ve Medîne-i münevverenin bereketlerine kavuşmak, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” kabr-i şerîfini ziyâretle şereflenmek arzûsu kalbime düşdü. Hicâz’a gidip, bu arzûma kavuşdum.

Daha sonra, çocuklarımın daveti ve içimdeki arzû, beni vatanıma çekti. Hiç dönme düşüncesinde olmadığım hâlde, döndüm. Yine insanlardan uzak yaşamayı tercîh etdim. Yalnız kalmaya, Allahü teâlâyı zikr etmeğe ve ondan başka herşeyi kalbimden çıkarmağa çok hırslı idim. Zamanın hâdiseleri, çoluk-çocuk derdi, geçim sıkıntısı, huzûrumu bozuyor, yalnızlıkdan duyduğum tadı bozuyordu. Bu tadı ancak arasıra duyuyordum. Bununla berâber, o hâle kavuşmakdan ümîdimi kesmedim. 10 sene kadar böyle devâm etdim. Yalnızlıklarım sırasında bana o kadar şey ma’lûm oldu ki, onları tamamen anlatmak mümkün değildir. Faydalanmak için birazından bahsedeyim.

Kesin bir şekilde anladım ki, tasavvuf ehli, Allahü teâlânın yolunda olan kimselerdir. Onların hâlleri, hâllerin en iyisidir. Yolları, yolların en doğrusudur. Ahlâkları ahlâkların en temizidir. Dînin esâsına vâkıf olan âlimlerin ilmi, hükemânın hikmeti, onların hâllerinden ve ahlâklarından bir kısmını değişdirmek, daha iyi bir hâle getirmek için bir araya gelse, buna imkân bulamazlar. Daha iyisini ortaya koyamazlar. Onların zâhiren ve bâtınen bütün hâl ve hareketleri, nübüvvet kandilinin ışığından alınmışdır. Yeryüzünde ise, nübüvvet ışığından başka aydınlanacak bir nûr yokdur.

Hâsılı bir tarîkat, bir yol ki, ilk şartı olan temizlik, kalpden mâsivâyı, yani Allahü teâlâdan başka herşeyi çıkarmaktır. Bunun anahtarı, kalbin dâimâ Allahü teâlâyı anmakla meşgûl olmasıdır.Bu hâl, namâzdaki iftitâh tekbîri mesâbesindedir. Netîcesi, tamamen Allahü teâlânın varlığında yok olmakdır. Böyle bir yol hakkında başka ne söylenebilir.

Allahü teâlânın varlığında yok olmanın son mertebe sayılması, başlangıçta istek ve irâde ile yapılabilen hâllere göredir. Yoksa aslında o fenâ makâmı, tarîkatın başlangıcıdır. Ondan önceki hâller, bu yolun yolcuları için, sokak kapısı ile evin asl kapısı arasındaki avlu durumundadır. Tarîkatın başlangıcından itibâren keşifler, müşâhedeler başlar. Hatta öyle olur ki, sâlikler (tarîkat yolcuları) uyanıkken melekleri, Peygamberlerin “aleyhimüsselâm” rûhâniyyetlerini görürler. Sözlerini işitirler ve onlardan pek çok faydalar elde ederler. Daha sonra onların rûhâniyyetlerini ve sîretlerini görmekten öyle yüksek derecelere yükselme hâli hâsıl olur ki, bunu sözle anlatmak mümkün değildir. Kim o hâli anlatmak isterse, sözünde sakınılması imkânsız açık hatâlar olur.

Hülâsa iş, Allahü teâlâya o kadar yaklaşmak derecesine varır ki, bir zümre Allah ile birleşdiğini, bir zümre Allaha vâsıl olduğunu tahayyül eder. Bunun tamamı hatâdır. Niçin hatâ olduğunu (el-Maksad-ül-aksâ) kitâbımızda açıkladık. Kendisinde bu hâl meydana gelen kimse:

Aklıma getirmediğim şey oldu. Aslını sorma, iyi zanda bulun.

Manasında olan beyte uyarak, fazla bir şey söylememelidir.

Netîce olarak, tasavvuf ehlinin yolunda ilerleyip, bu yola zevk ile vâkıf olmayanlar, nübüvvetin hakîkatini anlayamazlar. Sadece ismini bilirler. Evliyâdan hâsıl olan kerâmetler, Peygamberlerden ilk zamanlarda hâsıl olan hâllerdir. Peygamber efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, Peygamberliği bildirilmeden önce, Hîra dağına çekilip, insanlardan uzak kalarak, Allahü teâlâya ibâdet etdiği sıradaki hâli böyle idi. Hatta Araplar, Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem”, Rabbine âşık oldu, dediler. Bu öyle bir hâldir ki, ne olduğunu o yolda ilerlemiş olanlar, onu zevk ile, tadarak anlarlar. Bu zevki tatmayanlar, tesavvuf ehlinin sohbetinde bulunarak, tecrube ede ede ve işite, işite hâllerin alâmeti ve delâleti ile anlarlar.

İşte tasavvuf ehli ile birlikde bulunanlar, onlardan bu yakîni istifâde ederler. Onlar öyle kimselerdir ki, sohbetlerinde bulunanlar,dalâletde kalmaz. Sohbetlerinde bulunma şerefinden mahrûm kalanlar, (İhyâ-i ulûmid-dîn) kitâbımızın “Acâib-ül-kalb” kısmında bahsetdiğimiz gibi, aklî delîllerle bunun mümkün olduğunu yakînen anlarlar. Bu hâlleri, aklî delîllerle incelemek ilimdir. O hâller ile hâllenmek ise zevktir, tatmaktır. Hüsn-i zan ve tecrube ile kabul etmek îmândır. İşte bu, ilm, hâl (zevk) ve inanmak olmak üzere üç derecedir. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde Mücâdele sûresi 11. âyet-i kerîmesinde meâlen, (Allah sizden îmân edenleri ve kendilerine ilm verilenleri derecelere yükseltir…) buyurdu.

Bu üç dereceye kavuşanların dışında kalan bir takım câhil kimseler vardır ki, bu hâlleri inkâr ederler. Böyle sözlere şaşarlar ve alay ederler. Bunlar ne hezeyânlar yapıyorlar derler. Bunlar hakkında Allahü teâlâ, Peygamber efendimize “sallallahü aleyhi ve sellem” meâlen şöyle buyurdu: “O münâfıklardan seni dinlemeye gelen de var. Hatta Senin yanından çıkdıkları zaman, (Eshâb-ı kirâmdan) kendilerine ilim verilmiş olanlara şöyle derler: O biraz önce ne söyledi? (Böylece alay ederler). Bunlar öyle kimselerdir ki, Allah kalblerini mühürlemişdir de, hep hevâlarına uymuşlardır.” (Muhammed sûresi: 16. âyet-i kerîmesi.)

Tasavvuf ehlinin yolunda ilerlemem sâyesinde muttali’ olduğum husûslardan biri de, nübüvvetin hakîkati ve husûsiyyeti bana âşikâr oldu. Nübüvvetin esâsına dâir burada ma’lûmât vermek lâzımdır. Buna çok ihtiyâc vardır.

 

Kitabın sonraki kısmı: Nübüvvetin Hakikati

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler

1 Yorum

Comments are closed.