4- NÜBÜVVETİN HAKÎKATİ VE BÜTÜN İNSANLARIN ONA MUHTÂC OLMASI

Şu bilinmelidir ki, insan dünyaya ilk geldiğinde, bilgisiz, Allahü teâlânın yarattığı bütün âlemlerden habersiz olarak yaratılmışdır. Âlemler çoktur. Sayılarını Allahü teâlâdan başka kimse bilmez. Nitekim, Kur’ân-ı kerîmde [Müddesir sûresi 31. âyetinde] meâlen: “Allah’ın ordularının sayısını Ondan başka kimse bilmez” buyurdu. insan, idrâki sâyesinde âlemden haberdâr olur. İdrâklerden herbiri de, insan onunla bir âlemi anlasın diye yaratılmıştır. Âlemlerden maksadımız, varlıkların çeşitleridir. İnsanda en önce dokunma duyusu yaratılır. Bu duyu ile soğuğu, sıcağı, nemi, kuruyu, yumuşağı, katıyı ve benzerlerini idrâk eder. Bu duyu, renkleri ve sesleri katiyyen anlayamaz. Bunlar, dokunma duyusuna göre yok demektir. Sonra insanda görme duyusu yaratılır. Bununla da renkleri, şekilleri anlar. Görme duyusuna âit âlem, duyu ile anlaşılabilen âlemlerin en genişidir. Daha sonra insanda, işitme duyusu yaratılır. Bununla sesleri, nameleri işitir. Nihayet insanda zevk, tatma duyusu yaratılır. Böylece duyu âleminin idrâk vâsıtaları olan duyu organları tamamlanır. 7 yaşına yaklaştığı zaman, temyîz gücü, yani nesneleri birbirinden ayırma gücü yaratılır. Bu çağ, insan varlığının başka bir duruma girdiği çağdır. İnsan bu çağda, duyu organlarıyla anlaşılamayan şeyleri de anlar. İnsan, daha sonra başka bir duruma yükselir. Kendisinde akıl yaratılır. İnsan akıl ile, lüzûmlu, mümkün ve imkânsız olanları ayırır. Akıl, temyîz ve his kuvvetlerinin, duyu organlarının anlayamadığı şeyleri anlar.

Allahü teâlâ bazı seçtiği kullarında, akıldan sonra, başka bir kuvvet daha yaratır. Bununla, aklın bilemediği, bulamadığı şeyler ve ilerde olacak şeyler anlaşılır. Buna nübüvvet yani Peygamberlik kuvveti denir. Temyiz kuvveti, akıl ile anlaşılan şeyleri anlayamadığı için, bunlara inanmıyor. Akıl da, Peygamberlik kuvveti ile anlaşılan şeyleri anlayamadığı için, bunların var olduklarına inanmıyor, inkâr ediyor. Anlamadığını inkâr etmek, anlamamanın, bilmemenin ifâdesi oluyor. Bunun gibi kör olarak dünyaya gelen kimse, renkleri, şekilleri hiç işitmese bunları bilmez. Varlıklarına inanmaz. Allahü teâlâ, nübüvvet kuvvetinin de bulunduğunu kullarına bildirmek için, bu kuvvetin benzeri olarak, insanlarda rüyayı yarattı. İnsan ilerde olacak şeyi, açıkca veyâ âlem-i misâldeki şekli ile bazı rüyada görmektedir. Rüyayı bilmeyen birine, insan ölü gibi baygın hâle gelip, düşünce ve bütün hisleri gidince, aklın ermediği gayba âit şeyleri görüyor denilse inanmaz. Böyle şeyin olamayacağını isbâta kalkışarak, insan etrafını his kuvvetleri ile anlıyor. Bu kuvvetler bozulursa, birşey idrâk edemiyor. Hele hiç işlemedikleri, fe’al olmadıkları zaman hiçbir şeyi anlıyamaz der. Böyle bozuk mantık yürütür. Akıl ile bilinen şeyleri his kuvvetleri anlıyamadıkları gibi, nübüvvet kuvveti ile bilinen şeyleri akıl anlıyamıyor.

Peygamberlik kuvvetinin bulunduğunda şüphesi olanlar, bunun mümkün olmasında veyâ mümkün ise de, vâki olmasında şüphe ediyorlar. Bunun mevcut ve vâki olması, mümkün olduğunu göstermekdedir. Bunun mevcut olduğunu da, Peygamberlerin aklın ermediği bilgileri haber vermeleri göstermektedir. Akıl ile, hesâp ile, tecrube ile anlaşılamıyan bu bilgiler, ancak Allahü teâlânın ilhâm etmesi ile, yani Peygamberlik kuvveti ile anlaşılmışdır. Peygamberlik kuvvetinin bundan başka özellikleri de vardır. Bir özelliğin benzeri olan rüya, insanlarda bulunduğu için, biz de, misâl olarak bunu bildirdik. Başka özellikleri, tasavvuf yolunda çalışanlarda zevk yolu ile hâsıl olur.

Peygamberde bulunup, sende bulunmayan bir özelliği aslâ anlıyamazsın. Anlıyamayınca, onu nasıl tasdîk edebilirsin? Çünki tasdîk, anladıkdan sonra mümkündir. O özellik sende tasavvuf yolunun başlangıcında hâsıl olur. Hâsıl olan bu özelliğin mikdârı nisbetinde bir çeşit zevke kavuşursun. Bu zevke kıyâs ederek, benzeri sende hâsıl olmamış hâlleri tasdîk edersin. İşte tek başına bu özellik, nübüvvete îmân etmen için sana kâfîdir.

Bir şahsın Peygamber olup olmadığında şüphesi olan kimse, onun yaşayışını görmeli veyâ yaşayışını bildiren haberleri, insâfla incelemelidir. Tıb veyâ fıkıh ilmini iyi bilen kimse, tıp veyâ fıkıh âliminin hayatını bildiren haberleri incelemekle onun hakkında ma’lûmât sahibi olur. Meselâ, imâm-ı Şâfi’înin fıkıh âlimi veyâ Calinos’un tabip olup olmadığını anlamak için, bu ilimleri iyi öğrenmek, sonra bunların bu ilmler üzerindeki kitaplarını incelemek lâzımdır. Bunun gibi, Peygamberlik üzerinde ma’lûmât edinen ve sonra Kur’ân-ı kerîmi ve hadîs-i şerifleri inceleyen kimse, Muhammed aleyhisselâmın Peygamber olduğunu ve Peygamberlik derecelerinin en üstünde bulunduğunu iyi anlar. Hele Onun sözlerinin kalbi temizlemekde olan tesirlerini öğrenince ve hele Onun bildirdiklerini yaparak kendi kalb gözü açılınca, Onun Peygamber olduğunaîmânı, yakîn hâlini alır. Onun, (Bildiklerine uygun hareket edene, Allahü teâlâ bilmediklerini bildirir) ve (Zâlime yardım eden, ondan zarar görür) ve (Sabâhları, yalnız Allahü teâlânın rızâsını kazanmağı düşünen kimseyi, Allahü teâlâ, dünya ve âhıret arzûlarına kavuşdurur) hadîs-i şeriflerinin doğru olduğunu bin, iki bin, hatta binlerce defa tecribe edersen, sende kesin bir ilm hâsıl olur. Böylece ilmin ve îmânın kuvvetlenir. Nübüvvet hakkında yakîn elde etmek ve îmânın zevkî, yani görmüş gibi olması, tasavvuf yolunda çalışmakla olur. Bu yolda ilerlemeğe gayret et. Yoksa değneğin ejderha olması, ayın ikiye bölünmesi mu’cizelerine bakmak kâfî gelmez. Sadece bu mu’cizelere bakıp da, sayılamıyacak kadar çok olan alâmetleri göz önünde tutmazsan, bu mu’cizeleri sihr ve hayal sayarsın. Bazı kimseleri dalâlete, bazı kimseleri de hidâyete kavuşturan

 Allahü teâlâ tarafından bir nev’î ibtilâ, dalâlete düşürme zan edersin. Çünki, Allahü teâlâ [Fâtır sûresi, 8. âyetinde] meâlen, (Allah, dilediği kimseyi dalâlete, dilediğini de hidâyete erdirir) buyurdu.

Mu’cizelerle alâkalı olarak sana bazı süâller sorulabilir. O zaman, mu’cizenin nübüvvete işâret etdiği husûsundaki inancının dayanağı sadece çok düzgün ve tesirli sözlerden ibâret kalırsa, bunun tersini iddia eden birisinin, daha tesirli sözleri ile şüpheye düşebilirsin. Böylece, îmânın sarsılır. Mu’cizeler, senin nazarında Peygamberliği bildiren birçok delîllerden biri olsun. Böylece, sende, Peygamberlik hakkında sadece bir delîle değil, pek çok delîle dayanan ve reddi mümkin olmayan kesin ilm, îmân hâsıl olur. Meselâ, bir kimseye yalan söylemeleri mümkün olmayan bir cemâ’at, bir şey söylediğinde, o kimsede kesin bir ilm hâsıl olur. Fakat o kimse, sadece belli bir şahsın bildirmesiyle kesin ilmi, bilgiyi elde edemez. Gerçi ona hâsıl olan bu yakîn, yani kesin inanma, bunu haber veren cemâ’atin dışında olamayacağı gibi, ayrı ayrı ferdleri de belli değildir. İşte, kuvvetli ve ilme dayanan îmân budur.

Zevkle, tadarak elde edilen îmân ise, gözle görmek, elle tutmak gibidir. Bu ise, sadece tasavvuf yolunda ele geçer. Nübüvvetin hakîkatine dâir verdiğimiz bu ma’lûmât, maksadımızı anlatmağa kâfîdir. Bu mes’eleleri açıklamaya neden ihtiyâc olduğunu ileride beyân edeceğim.

 

Kitabın sonraki kısmı: Tekrar Ders Vermeye Başlamamın Sebebi

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler

Comments are closed.