Kamusü’l-alâm’da diyor ki:

İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe’nin adı Numan’dır. Babasının adı Sâbit, dedesinin adı da Numan’dır. Ehl-i sünnetin 4 büyük imamının birincisidir. İmam, derin âlim demektir. Muhammed aleyhisselâmın parlak olan dininin büyük bir direğidir. Acemistan ileri gelenlerinden birinin soyundandır. Dedesi, İslam dinini kabul etmişti. 80 senesinde Kufe şehrinde doğdu. Ashâb-ı kiramdan Enes bin Mâlik ve Abdullah bin Ebû Evfa ve Sehl bin Sad Saidi ve Ebüttufeyl Âmir bin Vasile zamanlarına yetişmiştir. Fıkıh ilmini Hammad bin Ebû Süleyman’dan öğrendi. Tabiinden birçok büyük zatlarla ve imam-ı Cafer Sadık’la sohbet etti. Çok hadis-i şerif ezberledi. Mezhep imamı olmasaydı, büyük bir hakim olacak şekilde yetişti. Üstün bir aklı ve herkesi şaşırtan keskin zekası vardı. Fıkıh ilminde, az zamanda, eşi, ortağı olmayan bir dereceye yükseldi. Adı, şöhreti dünyaya yayıldı.

Emevilerin, 14. ve son halifesi olan Mervan bin Muhammed, Mervan bin Hakemin torunu olup 750’de Mısır’da katlolunmuştur. 5 sene halifelik yapmıştır. Bunun zamanında, Irak valisi olan Yezid bin Amr, kendisine, Kufe mahkemesi hakimliğini teklif etti ise de, züht ve takvası ve verası da, ilmi ve zekası gibi son derece çok olduğundan kabul etmedi. İnsanlık dolayısı ile kulların hakkını gözetmede kusur etmesinden korktu. Yezid’in emri ile başına 110 kamçı vuruldu. Mübarek başı, yüzü şişti. Ertesi gün İmamı çıkarıp, tekrar teklif edip sıkıştırdı. (Danışayım) buyurup izin aldı. Mekke-i mükerremeye gidip, 5-6 sene orada kaldı.

767 senesinde, Abbasi halifesi Ebû Cafer Mansur’un emrettiği temyiz başkanlığını kabul etmediği için, zindana atıldı. Kamçı ile dövüldü. Her gün on kamçı arttırılarak dövüldü. Kamçı sayısı 100 olduğu gün, şehit oldu. Selçuki padişahlarından sultan Melikşah’ın vezirlerinden Ebû Sad Muhammed bin Mensur Harezmi, Ebû Hanîfe hazretlerinin mezarı üzerine mükemmel bir türbe yaptı. Sonra, Osmanlı padişahları, bu türbeyi çok defa tamir ve tezyin etti.

Ebû Hanîfe, fıkıh ilmini ilk olarak kollara ayırmış, her branşın bilgilerini ayrı ayrı toplamış ve (Feraiz) ve (Şürut) kitaplarını yazmıştır. Fıkıhtaki çok geniş bilgisini ve hele kıyastaki harikulade kuvvetini ve züht ve takvadaki ve hilm ve salahtaki akllara hayret veren üstünlüğünü bildiren kitapları, sayılamayacak kadar çoktur. Talebesi pek çok olup içlerinden büyük müctehidler yetişmiştir.
Hanefi mezhebi, Osmanlı devleti zamanında her yere yayıldı. Devletin resmi mezhebi gibi oldu. Bugün, dünya yüzünde bulunan Ehl-i İslamın yarıdan fazlası ve Ehl-i sünnetin pek çoğu, Hanefi mezhebine göre ibadet etmektedir. (Kamus-ül alam) ın yazısı tamam oldu.
Mir’atü’l-kainat kitabında diyor ki:

İmam-ı Âzam’ın dedeleri, İran’ın Faris denilen şehrindendir. Babası Sâbit, Kufe’de imam-ı Ali ile “radıyallâhu anh” buluşup, İmam, buna ve evladına hayırlı duâ buyurmuştu. İmam-ı Âzam, Tabiinin büyüklerinden olup Ashâb-ı kiramdan Enes bin Maliki “radıyallahü teâlâ anh” ve daha 3 veya 7’sini gördü. Bunlardan hadis-i şerifler öğrendi.

İmam-ı Harizmi’nin Ebû Hüreyre’den isnad-ı muttasıl ile haber verdiği hadis-i şerifte, (Ümmetimden Ebû Hanîfe adında biri gelecektir. Bu, kıyamet günü, ümmetimin ışığı olacaktır) buyuruldu. Bir hadis-i şerifte, (Numan bin Sâbit adında ve Ebû Hanîfe denilen biri gelecek, Allahü teâlânın dinini ve benim sünnetimi canlandıracaktır) ve (Her asırda, ümmetimden yükselenler olacaktır. Ebû Hanîfe, zamanının en yükseğidir) buyuruldu. Bu 3 hadis-i şerif, Mevduatü’l-ulum kitabında ve Dürrü’l-muhtar’da da yazılıdır. (Ümmetimden, Ebû Hanîfe adında biri gelecektir. İki küreği arasında ben vardır. Allahü teâlâ, dinini, onun eli ile canlandırır) hadis-i şerifleri meşhurdur.

[(Dürr-ül-muhtar) ın önsözünde diyor ki (Hadis-i şerifte, (Âdem aleyhisselâm benimle öğündüğü gibi, ben de ümmetimden, ismi Numan ve künyesi Ebû Hanîfe olan biri ile övünürüm. O, ümmetimin ışığıdır) buyuruldu. Bir hadis-i şerifte, (Peygamberler benimle övünürler. Ben de Ebû Hanîfe ile öğünüyorum. Onu seven, beni sevmiş olur. Ona düşmanlık eden, bana düşmanlık etmiş olur) buyurdu. Bu hadis-i şerifler büyük âlim Ebülleys-i Semerkandi hazretlerinin (Mukattime) kitabında ve bunun şerhi (Tekaddüme) kitabında da yazılmıştır. Gaznevinin (Mukattime) adındaki fıkıh kitabının önsözünde İmam-ı Âzamı öven hadis-i şerifler yazılıdır. Bunun şerhi olan (Diya-i manevi) kitabında kadı Ebülbeka buyuruyor ki Ebülferec Abdürrahman İbnülcevzi, Hatib-i Bağdâdîye uyarak, bu hadislere mevdu demiş ise de, bu sözü taassuptur. Çünkü bu hadisler çeşitli yollardan gelmiştir). İbni Abidin, Dürrü’l-muhtarı şerh ederken, bunların mevdu olmadığını ispat ediyor. Bu arada, İbni Hacer-i Mekki hazretlerinin (Hayrat-ül-hisan) kitabındaki şu hadis-i şerifi de bildiriyor: (Dünyanın ziyneti, 150 senesinde kaldırılır). Hicretin 562 senesinde vefat eden büyük fıkıh alimi Şems-ül-eimme Abdülgaffar Kerderi, (Bu hadis-i şerifin, İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe’yi bildirdiği açıktır. Çünkü, hicri 150 senesinde vefat etmiştir) dedi. Buhari ve Müslimin bildirdikleri hadis-i şerifte, (İman Zühre yıldızına gitse, Faris oğullarından biri, onu alıp getirir) buyuruldu. Şâfiî mezhebi âlimlerinden İmam-ı Süyuti buyuruyor ki (Bu hadisin, İmam-ı Âzamı gösterdiği söz birliği ile bildirilmiştir). Numan Alusi (Galiye) de, bu hadisin Ebû Hanîfeyi gösterdiğini, dedesinin Faris cinsinden olduğunu yazmaktadır. Hanbeli âlimlerinden allame Yusuf, (Tenvir-üs-sayfa) kitabında, Endülüs’te Lizbon kadısı hafız allame Yusuf ibni Abdülberrden alarak diyor ki (Ebû Hanîfeye dil uzatmayınız ve ona dil uzatanlara inanmayınız! Allaha yemin ederim ki ondan daha üstün, ondan daha vera sahibi ve ondan daha bilgili kimse bilmiyorum. Hatib-i Bağdâdînin sözlerine aldanmayınız! Onun, âlimlere karşı taassubu vardır. Ebû Hanîfeye, imam-ı Ahmede ve talebelerine dil uzatmıştır. İslam âlimleri Hatibe cevap yazmışlar, onu ayıplamışlardır. İbnül Cevzinin torunu allame Yusuf Şemseddin Bağdâdî (Mir’at-üz-zaman) adındaki kırk cilt kitabında dedesinin Hatibe uymasına çok şaştığını yazmaktadır). İmam-ı Gazali, (İhya) kitabında, İmam-ı Âzamı abid, zahid, arif-i billah diye övmektedir. Ashâb-ı kiramın ve din âlimlerinin, birbirlerinden başka söylemelerini, birbirlerinin sözlerini beğenmemelerinden, geçimsizliklerinden sanmamalı, birbirlerini sevmediklerini anlamamalıdır. Müctehidler “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în”, Allah için, dine yardım için ictihadlarında birbirlerinden ayrılırlar. Buraya kadar, İbni Abidinden biraz tercüme edildi.

Alimlerden biri, rüyada, Resûlullaha “sallallâhü aleyhi ve sellem” (Ebû Hanîfenin ilmi için ne buyurursunuz?) dedi. Cevabında (Onun ilmi herkese lazımdır!) buyurdu. Başka bir âlim rüyasında, (Ya Resûlallah! Kufe şehrindeki Numan bin Sabitin bilgileri için ne buyurursunuz?) dedi. (Ondan öğren ve onun öğrettiği ile amel et! O, çok iyi kimsedir) buyurdu. İmam-ı Ali “radıyallâhu anh” buyurdu ki (Size, bu Kufe şehrinde bulunan Ebû Hanîfe adında birini haber vereyim. Onun kalbi, ilim ile hikmet ile dolu olacaktır. Ahir zamanda, birçok kimse, onun kıymetini bilmeyerek helak olacaktır. Nitekim şiîler de, Ebû Bekr ve Ömer için helak olacaktır. İmam-ı Muhammed Bakır bin Zeynel-abidin Ali bin Hüseyin “rahmetullâhi aleyhim” Ebû Hanîfe’ye bakıp (Ceddimin dinini bozanlar çoğaldığı zaman, Sen onu canlandıracaksın. Sen korkanların kurtarıcısı, şaşıranların sığınağı olacaksın! Sapıkları doğru yola çevireceksin! Allahü teâlâ yardımcın olacak!) buyurdu.

Gençliğinde, kelam ilmine ve marifete çalışıp pek mahir oldu. Sonra imam-ı Hammad’a 28 sene hizmet edip yetişti. Hamad vefat edince, onun yerine, müctehid ve müftü oldu. İlmi, üstünlüğü her yere yayıldı. Fazileti, zekası, anlayışı, züht ve takvası, emaneti, çabuk cevaplı olması, dine bağlılığı, doğruluğu ve bütün insanlık olgunluklarında, herkesin üstünde idi. Zamanında bulunan ve sonra gelen bütün müctehidler, üstün kimseler, hatta hristiyanlar, kendisini hep methetmiş, övmüştür. İmam-ı Şâfiî, (Fıkıh bilgisinde, herkes, Ebû Hanîfe’nin çocuklarıdır) buyurdu. Bir kere de (Ebû Hanîfe ile teberrük ediyorum. Her gün, mezarını ziyaret ediyorum. Zor bir durumda kalınca, onun kabrine gidip, iki rekat namaz kılarım. Allahü teâlâya yalvarırım. Dileğimi verir) buyurdu. İmam-ı Şâfiî, imam-ı Muhammedin talebesi idi. (Allahü teâlâ bana ilmi iki kimseden ihsan etti: Hadisi, Süfyan bin Uyeyne’den; fıkıhı, Muhammed Şeybani’den öğrendim) buyurdu. Bir kere de, (Din bilgilerinde ve dünya işlerinde, kendisine minnettar olduğum bir kişi vardır. O da, imam-ı Muhammeddir) buyurdu. Yine imam-ı Şâfiî buyurdu ki (imam-ı Muhammed’den öğrendiklerimle bir hayvan yükü kitap yazdım. O olmasaydı, ilimden bir şey edinemeyecektim. İlimde herkes, Irak âlimlerinin çocuklarıdır. Irak âlimleri de, Kufe âlimlerinin talebesidir. Kufe âlimleri ise, Ebû Hanîfenin talebesidir).

İmam-ı Âzam 4.000 kimseden ilim aldı. İmam-ı Âzamın büyüklüğünü anlatmak için, her asırda gelen âlimler, çeşitli kitaplar yazmıştır. Hanefi mezhebinde, 500.000 din meselesi çözülmüş, hepsi cevaplandirlimiştir.

Hafız-ı kebir Ebû Bekr Ahmed Harizmi (Müsned) kitabında diyor ki (Seyf-ül-eimme dedi ki İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe, Kur’ân-ı Kerîmden ve hadis-i şeriflerden bir mesele çıkardığı zaman, bunu üstadlarına söylerdi. Hepsi tasdik etmedikçe, sual sahibine bu cevabını bildirmezdi). Kufe şehri camiinde ders verirken, bin talebesi her dersinde bulunurdu. Bunlardan kırk adedi müctehid idi. Bir meseleye cevap bulunca, bunu talebelerine bildirirdi. Birlikte incelerler. Kur’ân-ı Kerîme ve hadis-i şerife ve Ashâb-ı kiramın sözlerine uygun olduğunda söz birliği olursa, sevincinden (El-hamdülillah vallahü ekber) derdi. Derste bulunanların hepsi de, böyle söylerdi. Bundan sonra, bunu yazınız buyururdu.

[(Redd-i vehhâbî) kitabında, fârisî olarak diyor ki (Müctehid) olmak için, Arap lügatinde ve bunun evdaını, sahihini, mervisini, mütevatirini, red yollarını, mevdu lügatları, fasih ve redi ve mezmum şekillerini bilmekte ve müfred, şaz, nadır, müstamel, mühmel, mureb, marife, iştikak, hakikat, mecaz, müşterek, ızdad, mutlak, mukayed, ibdal, kalp denilen lügat bilgilerinde üstad olmak lazımdır. Sonra sarf, nahiv, meani, beyan, bedi, belâgat ilimlerinde ve usûl-i fıkıh, usûl-i hadis ve usûl-i tefsirde mahir olması ve cerh ve tadil imamlarının sözlerini ezberlemiş olması lazımdır. (Fakih) olmak için, bunlardan başka, her meselenin delilini bilmek ve her delilin mânâsını, muradını ve tevilini tahkik etmek lazımdır. (Muhaddis) yani, hadis alimi olmak için, hadis-i şerifleri, işittiği gibi ezberlemek lazım olup mânâ, murad ve tevillerini bilmek ve ahkâm-ı İslameyenin delillerini anlamak şart değildir. Bir hadis-i şerif için, fıkıh alimi sahih der ve hadis alimi daif derse, fakihin sözü kıymetli olur. Bunun içindir ki müctehidlerin birincisi ve fakihlerin en üstünü olan İmam-ı Âzamın sözü ve reyi, hepsinden daha kıymetlidir. Çünkü, birçok hadisi, Ashâb-ı kiramdan vasıtasız işitmiştir. Bu yüce İmamın sahih dediği hadise, bütün İslam âlimleri sahih demişlerdir. Hadis alimi, fıkıh alimi derecesinde olamaz. Mezhep imamı derecesine ise, hiç erişemez.

Hadis âlimlerinden Abdülhak-ı Dehlevi, (Sırat-ı müstekim) kitabında diyor ki (İmam-ı Şâfiînin delil olarak aldığı bazı hadis-i şerifleri, İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe delil olarak almamıştır. Bunu gören mezhepsizler, İmam-ı Âzamı lekelemek için fırsat olarak kullanmışlar, Ebû Hanîfe hadislere uymamıştır yaygarasını basmışlardır. Halbuki İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe hazretleri, o meseleye delil olarak daha sahih ve daha kuvvetli başka hadisler bulmuş ve bu hadisleri almıştır).

Hadis-i şerifte, (Ümmetimin en hayırlı olanları, benim asrımda bulunanlardır. Daha sonra hayırlı olanlar, bunlardan sonra gelenlerdir. Bunlardan sonra hayırlı olanlar da, bunlardan sonra gelenlerdir) buyuruldu. Bu hadis-i şerif, Tabiinin Tebe-i tabiinden daha hayırlı, daha üstün olduğunu gösteriyor. İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe’nin Ashâb-ı kiramdan bazılarını gördüğünü ve bunlardan hadis-i şerifler işittiğini, bu sebeple Tabiinden olduğunu, İslam âlimleri söz birliği ile bildirmişlerdir. Mesela, (Allah rızası için cami yapan kimseye Cennette bir köşk verilir) hadis-i şerifini İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe, Abdullah bin Ebû Evfa ismindeki sahabiden işitmiştir. Şâfiî âlimlerinden, Celalüddin-i Süyuti, (Tebyid-üs-sayfa) kitabında diyor ki Şâfiî âlimlerinden imam-ı Abdülkerim, İmam-ı Âzamın gördüğü sahabileri uzun bildiren müstekil bir kitap yazmıştır. (Dürr-ül-muhtar) da, İmam-ı Âzamın yedi sahabiyi gördüğü yazılıdır. 4 mezhep imamları arasında tabiinden olmak şerefi, yalnız İmam-ı Âzama nasip olmuştur. Bir şeyi kabul edenlerin sözünü, bunu reddedenlerin sözlerine tercih etmek, (İlm-i usûl) kaidelerindendir. Görülüyor ki İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe, tabiinden olduğu için de, mezhep imamlarının en üstünüdür. Mezhepsizlerin İmam-ı Âzamın üstünlüğünü inkar etmeleri, (Onun hadis bilgisi zayıf idi) diyerek, bu yüce İmamı lekelemeye kalkışmaları, hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömer’in üstünlüklerini inkar etmelerine benzemektedir. Bunların inkarları ve inadları, vaaz ve nasihat ile şifa bulacak hastalıklardan değildir. Cenab-ı Hak, kendilerine şifa ihsan eylesin! Müslümanların halifesi olan Ömer “radıyallâhu anh” hutbe okurken, (Ey müslümanlar! Şimdi benim size söylediğim gibi Resûlullah “sallallâhü aleyhi ve sellem” de, bize hutbe okuyarak buyurdu ki (İnsanların en hayırlısı benim Ashâbımdır. Bunlardan sonra hayırlısı, bunlardan sonra gelenlerdir. Onlardan sonra hayırlıları da, onlardan sonra gelenlerdir. Daha sonra gelenler arasında yalan söyleyenler bulunacaktır.) Bugün müslümanların tabi oldukları, taklit ettikleri 4 mezhep Resûlullahın hayırlı olduklarına şahadet ettiği hayırlı insanların mezhepleridir. Şimdi, bu 4 mezhepten başka mezhep edinmenin caiz olmadığını, İslam âlimleri söz birliği ile bildirdiler.

İbnü Nüceym-i Mısrî Eşbah kitabında diyor ki (İmam-ı Şâfiî, fıkıh ilminde mütehassıs olmak isteyen, Ebû Hanîfe’nin kitaplarını okusun buyurdu.) Abdullah ibni Mübarek diyor ki (Fıkıh ilminde Ebû Hanîfe gibi mütehassıs görmedim. Büyük âlim Mis’ar, Ebû Hanîfe’nin karşısında diz çökerek, bilmediklerini sorar öğrenirdi. Bin alimden ders aldım. Fakat, Ebû Hanîfeyi görmeseydim, Yunan felsefesinin bataklığına kayacaktım). Ebû Yusuf buyuruyor ki (Hadis ilminde Ebû Hanîfe gibi derin bilgi sahibi olan kimseyi görmedim. Hadis-i şerifleri tefsir etmekte onun gibi bir âlim yoktur). Büyük âlim ve müctehid Süfyan-ı Sevri buyuruyor ki (Bizler, Ebû Hanîfe’nin yanında, doğan kuşu yanındaki serçeler gibi idik. Ebû Hanîfe, âlimlerin önderidir). Ali bin Asım diyor ki (Ebû Hanîfe’nin ilmi, zamanındaki âlimlerin ilimlerinin toplamı ile ölçülse, Ebû Hanîfe’nin ilmi fazla gelir). Yezid bin Harun diyor ki (Bin alimden ders aldım. Bunların arasında Ebû Hanîfe gibi vera sahibi olanını ve aklı onun aklı kadar çok olanını görmedim.) Şam âlimlerinden Muhammed bin Yusuf Şâfiî, (Ukud-ül-cüman fi-menakıb-in-Numan) kitabında, Ebû Hanîfe’yi çok övmekte, Onun üstünlüğünü uzun anlatmakta ve Ebû Hanîfe, müctehidlerin reisidir demektedir. Ebû Hanîfe buyurdu ki (Resûlullahın hadis-i şerifleri başımızın tacı ve gözümüzün nurudur. Ashâb-ı kiramın sözlerini arar, seçer ve onlara uyarız. Tabiinin sözleri ise, bizim sözlerimiz gibidir). (Redd-i Vehhâbî) den tercüme tamam oldu. Bu kitap 1848’de Hindistan’da ve 1981’de İstanbul’da basılmıştır.

(Seyf-ül-mukallidin alâ anak-il-münkirin) kitabında mevlana Muhammed Abdülcelil, fârisî olarak buyuruyor ki mezhepsizler (Ebû Hanîfenin hadis bilgisi zayıf idi) diyor. Bu sözleri, cahil olduklarını veya hased ettiklerini göstermektedir. İmam-ı Zehebi ve İbni Hacer-i Mekki buyuruyorlar ki İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe hadis alimi idi. 4.000 alimden hadis aldı. Bunlardan 300’ü Tabiinin hadis alimi idi. İmam-ı Şarani, (Mîzan) ının birinci cildinde diyor ki (İmam-ı Âzamın müsnedlerinden üçünü inceledim. Hepsi, Tabiinin meşhur âlimlerinden rivayet edilmiştir). Mezhepsizlerin Selef-i salihine olan düşmanlıkları ve müctehid imamlara ve hele bunların en önde olanı, İmam-ül-müslimin Ebû Hanîfe’ye olan hasedleri, kalplerini kör ve vicdanlarını yok etmiş olacak ki bu İslam âlimlerinin güzelliklerini, üstünlüklerini inkar ediyorlar. Kendilerinde bulunmayan şeylerin başka salih kimselerde bulunmasını istemiyorlar. Bunun için, din imamlarımızın üstünlüklerini inkar ediyorlar. Böylece, kendilerini hased şirkine kaptırıyorlar. (Hadaık) kitabında diyor ki İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe, ezberlediği hadis-i şerifleri yazardı. Yazdığı hadis kitaplarını sandıklarda saklardı. Böylece hazırladığı birkaç sandığı hep yanında taşırdı. Az hadis rivayet etmesi, ezberlediği hadis adedinin az olduğunu göstermez. Bunu ancak din düşmanı olan müteassıb kimseler söyleyebilir. Onların bu taassupları ise, İmam-ı Âzamın kemaline şahit olmaktadır. Çünkü, nakısların kötülemeleri, âlimlerin kemallerini gösterir. Büyük bir mezhebi kurmak ve yüzbinlerle suali, âyet-i kerimelerden ve hadis-i şeriflerden delil getirerek cevaplandırabilmek, tefsir ve hadis bilgilerinde derin ihtisas sahibi olmayanın yapacağı bir iş değildir. Hem de, bir benzeri, bir örneği olmadan nev’i şahsına münhasır, yeni bir mezhep ortaya koymak, İmam-ı Âzam’ın tefsir ve hadis ilimlerindeki vukufunu, ihtisasını açıkça göstermektedir. İnsan gücünün üstünde çalışarak, bu mezhebi ortaya koyduğu için, hadis-i şerifleri ayrıca bildirmeye, ravilerini saymaya vakit bulamaması, bu yüce imamı, hadis bilgisi zayıf idi gibi, hased taşları atarak lekelemeye sebep olamaz. Zaten dirayet olmadan rivayet etmenin makbul olmadığı malumdur. Mesela, İbnü Abdilberr (Dirayetsiz rivayet, kıymetli olsaydı, çöpçünün bir hadis söylemesi, Lokmanın aklından üstün olurdu) demiştir. İbni Hacer-i Mekki Şâfiî mezhebi âlimlerinden olduğu hâlde, (Kalaid) kitabında diyor ki büyük hadis alimi Ameş, İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe’den birçok mesele sordu. İmam-ı Âzam, suallerinin her biri için hadis-i şerifler okuyarak cevap verdi. Ameş, İmam-ı Âzamın hadis ilmindeki derin bilgisini görünce, (Ey fıkıh âlimleri! Sizler mütehassıs tabib! Biz hadis âlimleri ise, eczacı gibiyiz! Hadisleri ve bunları rivayet edenleri biz söyleriz. Bizim söylediklerimizin mânâlarını siz anlarsınız!) dedi. (Ukud-ül-cevahir-il-münife) kitabında diyor ki Ubeydullah bin Amr, büyük hadis alimi Ameşin yanında idi. Birisi gelip, bir şey sordu. Ameş bunun cevabını düşünmeye başladı. O esnada, İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe geldi. Ameş, bu suali İmama sorup cevabını istedi. İmam-ı Âzam, hemen geniş cevap verdi. Ameş, bu cevaba hayran olup ya İmam! Bunu hangi hadisten çıkardın dedi. İmam-ı Âzam, bir hadis-i şerif okuyup, bundan çıkardım. Bunu senden işitmiştim dedi. İmam-ı Buhari, 300.000 hadis ezberlemişti. Bunlardan yalnız on iki bin kadarını kitaplarına yazdı. Çünkü, (Benim söylemediğimi hadis olarak bildiren, Cehennemde çok acı azap görecektir) hadis-i şerifinin dehşetinden çok korkardı. İmam-ı Âzam Ebû Hanîfenin vera ve takvası daha çok olduğundan, hadis nakledebilmesi için çok ağır şartlar koymuştu. Ancak bu şartların bulunduğu hadis-i şerifi naklederdi. Bazı hadis âlimlerinin meslekleri geniş, şartları hafif olduğu için, çok sayıda hadis rivayet etmişlerdir. Hiçbir hadis alimi, bu şartların ayrılığı sebebiyle başkalarını, başka âlimleri küçültmemiştir. Böyle olmasaydı, İmam-ı Müslim, İmam-ı Buhariyi “rahmetullahi teâlâ aleyhima” incitecek bir şey söylerdi. Ebû Hanîfenin takvası çok olduğu için, az hadis rivayet etmesi, ancak onu meth ve sena etmeye sebeptir. (Seyf-ül-mukallidin) den tercüme tamam oldu.]

İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe “rahmetullâhi aleyh” her gün sabah namazını camide kılıp, öğleye kadar taliblere cevap verirdi. Öğle namazından sonra, yatsıya kadar, talebeye ilim öğretirdi. Yatsıdan sonra, evine gelip, biraz dinlenir, sonra camie gider, sabah namazına kadar ibadet ederdi. Bu hâli, Selef-i salihinden Mis’ar bin Kedam-ı Kufi ve başka kıymetli kimseler haber vermişlerdir. Mis’ar 733 senesinde vefat etti.

Ticaret ederek helal kazanırdı. Başka yerlere mal gönderir, kazancı ile talebesinin ihtiyaçlarını alırdı. Kendi evine bol harc eder, evine harc ettiği kadar da, fakirlere sadaka verirdi. Her Cuma günü, anasının babasının ruhu için, fakirlere ayrıca 20 altın dağıtırdı. Hocası Hamadın “rahmetullahi teâlâ aleyh” evi tarafına ayağını uzatmazdı. Halbuki aralarında yedi sokak uzaklık vardı. Ortaklarından birinin, çok miktarda bir malı, İslamiyete uygun olmayarak sattığını anlayınca, bu maldan kazanılan doksan bin akçanın hepsini fakirlere dağıtıp, on parasını kabul etmedi. Kufe şehrinin köylerini haydudlar basıp, koyunları kaçırmışlardı. Bu çalınan koyunlar, şehirde kesilip, halka satılabilir düşüncesi ile o günden beri yedi sene kesilmiş koyun eti alıp yemedi. Çünkü, bir koyunun, en çok yedi yıl yaşayacağını öğrenmişti. Haramdan bu derece korkar, her hareketinde İslamiyeti gözetirdi.

İmam-ı Âzam “rahmetullâhi aleyh”, kırk sene yatsı namazının abdesti ile sabah namazı kıldı. (Yani yatsıdan sonra uyumadı). Ellibeş defa hac yaptı. Son haccında, Kâbe-i muazzama içine girip, burada 2 rekat namaz kıldı. Namazda bütün Kur’ân-ı Kerîmi okudu. Sonra ağlayarak (Ya Rabbi! Sana lâyık ibadet yapamadım. Fakat senin akıl ile anlaşılamayacağını iyi anladım. Hizmetimdeki kusurumu, bu anlayışıma bağışla!) diyerek duâ etti. O anda, bir ses işitildi ki (Ey Ebû Hanîfe “rahmetullahi teâlâ aleyh”! Sen beni iyi tanıdın ve bana güzel hizmet eddin. Seni ve kıyamete kadar, senin mezhebinde olup yolunda gidenleri afv ve mağfiret ettim) buyuruldu. Her gün bir ve her gece bir kere Kur’ân-ı Kerîmi hatm ederdi.

İmam-ı Âzamın takvası o kadar çoktu ki 30 yıl (haram olan 5 günden başka) her gün oruç tuttu. Çok kere, 1 rekatte veya 2 rekatte bütün Kur’ân-ı Kerîmi okurdu. Bazen da, yalnız bir azap veya rahmet ayetini namazda veya namaz dışında tekrar tekrar okuyup, hıçkıra hıçkıra ağlar, sızlardı. (Hanefi mezhebinde, Allah için ağlamak namazı bozmaz). İşitenler, haline acırdı. Muhammed aleyhisselâmın ümmeti içinde, bir rekat namazda bütün Kur’ân-ı Kerîmi hatm etmek, yalnız Osman ibni Affan ve Temim-i Dari ve Said bin Cübeyr ve İmam-ı Âzam Ebû Hanîfeye nasip olmuştur. Kimseden hediye kabul etmezdi. Fakirler gibi giyinirdi. Bazen da, Allahü teâlânın nimetlerini göstermek için, çok kıymetli elbise giyerdi. 55 kere hac edip, birkaç yıl Mekke-i mükerremede kaldı. Yalnız ruhu kabz olunduğu yerde [zındanda], yedipin kere hatm-i Kuran okumuştu. (Ömrümde bir kere güldüm. Ona da pişmanım) demiştir. Az söyler, çok düşünürdü. Bazı din konularında, talebesi ile münazara, konuşma yapardı. Bir gece, yatsı namazını cemaat ile kılıp çıkarken, bir ayağı kapının dışında, bir ayağı daha mescitte iken, bir konu üzerinde, talebesi Züfer ile sabah ezanına kadar konuşup, ikinci ayağını dışarı çıkarmadan, sabah namazını kılmak için, yine mescide girmiştir. (İmam-ı Ali “radıyallâhu anh”, 4.000 dirheme kadar nafaka caizdir buyurdu) diyerek, kazancının 4.000 dirheminden fazlasını fakirlere dağıtırdı.

Halife Mensur, İmama çok hürmet ederdi. 10.000 akça ile bir cariye hediye etmişti. İmam, kabul etmedi. O zaman, bir akça, bir dirhem gümüş idi. Hicri 145 senesinde, İbrahim bin Abdullah bin hazret-i Hasan, Medine-i münevverede halifeliğini ilan eden kardeşi Muhammed’e yardım için asker topluyordu. Kufe’ye gelmişti. (Ebû Hanîfe buna yardım ediyor) diye yayıldı. Mensur işitip, İmamı Kufe’den Bağdat’a getirtti. (Mensur, haklı olarak halifedir) diye herkese bildir dedi. Buna karşılık temyiz reisliğini verdi. Çok zorladı. İmam-ı Âzam kabul buyurmadı. Mensur, İmamı hapsetti. 30 değnek vurdurup, mübarek ayağından kan aktı. Mensur pişman olup 30.000 akçe gönderdi ise de, kabul buyurmadı. Tekrar hapsedip, her gün on değnek fazla vurdurdu. (Bazı haberlere göre) 11. günü, halkın hücumundan korkulup, zorla sırtüstü yatırıldı. Ağzına zehirli şerbet döküldü. Vefat ederken secde etti. Namazını 50.000 kadar kimse kıldı. Güçlükle ikindiye kadar kılındı. 20 gün, nice kimseler gelip, kabri yanında namazını kıldılar.

730 talebesi vardı. Her biri fazilet ile ve salih amelleri ile meşhur olmuştu. Çoğu kadı ve müftü oldu. Oğlu Hammad, talebesinin ileri gelenlerinden idi. Mir’at-ül-kainat’ın yazısı tamam oldu.

Oldu bunlar, muktedayı ehl-i din,
rahmetullâhi aleyhim ecma’în.

Allahü teâlâdan çok korkardı. Kur’ân-ı Kerîme uymaya çok dikkat ederdi. Talebesine, (Bir iş için, sözüme uymayan bir senet elinize geçerse, benim sözümü bırakınız! O senede uyunuz!) buyururdu. Bütün talebesi yemin ediyor ki (Ona uymayan sözlerimizi de, elbette ondan işittiğimiz bir delile senede dayanarak söyledik).

İctihadla anlaşılan bilgilerde, İmam-ı Âzam ile talebesi arasında ayrılıklar olmuştur. (Ümmetimin âlimleri arasındaki ayrılık rahmettir) hadis-i şerifi, bu ayrılığın faydalı olduğunu haber vermektedir.

Hanefi mezhebindeki müftü efendiler, İmam-ı Âzamın sözü ile fetva vermelidir. Onun sözü bulunmazsa, imam-ı Ebû Yusuf’a uymalıdır. Bundan sonra, imam-ı Muhammed’in sözü ile amel olunur. İmam-ı Ebû Yusuf ile imam-ı Muhammed’in sözü bir tarafta, İmam-ı Âzam’ın sözü karşı tarafta ise, müftü, her iki tarafa göre fetva verebilir. Zaruret olduğu zaman, müftü, müctehidlerden en kolay söyleyenin sözüne uygun fetva verir. Müctehidlerden herhangi birinin sözüne uymayan fetva veremez. Böyle olan bildiriye fetva denmez.

Geçti gençlik tatlı bir rüya gibi ey çeşmim zar! [ağla!]
Beni mecnun etti girye, meskenim olsun mezar!

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler