Sual: Günümüzde camiilerde yaşlı ve orta yaşlıların sandalyelerden saf oluşturarak namaz kıldıklarını görüyoruz. Sandalyede namaz kılmak caiz midir? Caiz ise hangi şartlarda caizdir? 4 mezhebin de hükmü aynı mıdır? İslamiyette buna benzer durumlarda kolaylık prensibine göre fetva vermek doğru mudur?

Cevap: İslamiyet’teki kolaylık prensibi, dinin müsaade sınırları içerisinde meşruiyet kazanır. Yoksa kişinin kendi anlayış ve idrakine göre her aklına gelen şey, kolaylık çerçevesinde değerlendirilemez. Dinde güçlük göstermeyiniz demek, “her kolayınıza geleni yapınız” demek değildir. Kavillere bakıldığı zaman sandalye, tabure veya koltuk gibi sabit oturaklar üzerine oturarak namaz kılma şeklinin dört mezhepte de bulunmadığı anlaşılmaktadır. İbadetlerde aslolan ise dine uygun olanı yapmaktır…

İslâm dini, insana gücünün yettiği ölçüde mesuliyet yüklemiş ve onu kaldıramayacağı mükellefiyetlere tabi tutmamıştır. Bu da beraberinde kolaylığı getirmiştir ki İslâm hukukunda buna teysir (kolaylık) kaidesi denilmektedir. Nitekim Kur’ân-ı kerimde geçen “Allah, size kolaylık diler, zorluk dilemez” (el-Bakara, 2/185)“Allah, bir kimseyi ancak kendine verdiği ile yükümlü kılar. Allah, bir güçlükten sonra bir kolaylık yaratacaktır” meâlindeki âyet-i kerîmeler, bu hususa işaret etmektedir. Hazret-i Peygamber (aleyhisselâm) da bu mevzuyla alakalı, “Şüphesiz bu din kolaylıktır. Kim bu dini zorlaştırırsa altında kalır. Öyleyse orta yolu tutun. En iyiyi yapmaya çalışın, o zaman size müjdeler olsun; günün başlangıcından, sonundan ve bir miktar da geceden faydalanınız.” (Buhârî, “İmân”, 19) buyurarak dinî meselelerde aslolan şeyin zorluk çıkarmak değil bilakis kolaylığı temin etmek olduğunu beyan etmiştir.Dinin kolaylık prensibi, “Meşakkat, teysiri celbeder.” (Zorluk, kolaylığı getirir.) (m. 17), gibi maddelerle Mecelle’de de ifadesini bulmuştur: Ne var ki bu hükümler, dinin müsaade sınırları içerisinde meşruiyet kazanır. Yoksa kişinin kendi anlayış ve idrakine göre her aklına gelen şey, kolaylık çerçevesinde değerlendirilemez. Allahü teâlânın sevdiği ruhsat, kendi emirlerini yaparken zaruret hâline düşenler için bildirmiş olduğu kolaylıkları yapmaktır. Yoksa emirleri yapmaktan kurtulmak ve aklına, görüşüne göre kolaylık aramak câiz değildir. Dinde haraç [zorluk] yoktur, sözünün manası da budur. Yani Allahü teâlâ kolaylık emretmiştir, demektir. Yoksa herkes, hoşuna giden şeyleri yapsın, nefsine zor gelen şeyleri yapmasın, ibadetleri keyfine göre değiştirsin demek değildir. Dinde güçlük göstermeyiniz demek, kolayınıza geleni yapınız demek değildir. İslamiyet’in izin verdiği, câiz olan kolaylığı yapabilirsiniz demektir. Mesela, hasta olduğu için veya çok soğuk olduğu için ayakları yıkamak güç olunca, mest üzerine mesh edilir. Çünkü İslâmiyet buna izin vermiştir. Fakat kolaylık olsun diye ayakları yıkamadan mest giyilmez. Çünkü İslâmiyet bu kolaylığa izin vermemiştir. Kolaylık meselesi hastanın namazı ve sıkça gündeme gelen sandalyede namaz hususunda öne sürülmektedir. Bu sebeple farklı mezheplerin kavillerine bakmakta fayda vardır…

HANEFÎ MEZHEBİNE GÖRE…

-Ayakta duramayan: Bir kimse ayakta durmaktan âciz ise veya ayakta durursa hastalığının ziyadeleşmesinden yahut geç düzelmesinden veya başının dönmesinden korkarsa yahut şiddetli ağrı duyarsa veya ayakta kıldığı takdirde idrarını tutamazsa veya yarası akarsa (yani abdesti kaçıyorsa), bir yere dayanarak kılar. Bu mümkün olmazsa, ondan kıyam farzı düşer; namazı oturarak kılar, nasıl kolayına gelirse öyle oturur. Teşehhüdde oturur gibi oturması evlâdır. Bir miktar ayakta durmaya gücü yetiyorsa, tekbiri ayakta alıp oturur. Namaza oturduğu yerde devam eder.

(İbn Âbidin, Hastanın Namazı babı). -Ayakta durabilen, rükû edebilen, ama secde edemeyen: Bir kimse yalnız ayakta durmaya yahut onunla birlikte rükûya imkân bulur da secde edemezse namazın tamamını oturarak ima ile kılması mendup olur. Çünkü oturmak secdeye yakındır. Tekbiri de oturarak alır. Secdeleri yapamayandan, kıyam gibi, rükû da düşer. Zira bunlar birbirinin tamamlayıcısıdır; rükûyu da ima ile yapar. Ayaklarını bükemiyorsa, kıbleye doğru uzatır. Rükû için oturduğu yerde hafifçe eğilir. Secde için de aynı miktarda veya daha fazla eğilir. İma ile kılarken secde için eğilmesi, rükû için eğilmesinden az olursa, namaz fâsid olur. Secdeden âciz olanın ayakta ima ile kılması da câizdir. Bu ikinci kavle göre, rükû ve secdeden veya yalnız secdeden âciz olan kimse, ayakta tekbir alır, kıraat eder; rükû yapar; oturup secdeleri ima ile yapar (Halebî, Hindiyye, Nimet-i İslâm). Hanefîlerden İmam Züfer’e ve diğer üç mezhebe göre, ayakta durabilenin böyle ayakta kılması şarttır. Çünkü kıyam rükündür. İmkân bulunduğu takdirde terk edilemez.

-Ayakta durabilen ama oturamayan: Namazın tamamını ayakta ima ile kılar. Rükû ve secde için eğilir. Oturuşları da ayakta yapar.

-Ayakta durabilen, oturabilen ama yerden ayağa kalkamayan: Kıyamı ve rükûyu yapıp oturur. Secdeleri yaptıktan sonra oturduğu yerde namaza devam eder. Rükû için az eğilir. Secdeyi tam yapar.

-Ayakta durabilen, secde edebilen ama rükû edemeyen: Kıyamı ayakta yapar. Rükû için hafifçe eğilir oturup secdeleri tam yapar. Sonra tekrar ayağa kalkar. İlk ve son oturuşu yapar.

-Ayakta durabilen ama rükû ve secde edemeyen: Kıyamı ayakta yapar. Rükû için hafifçe eğilir. Sonra yere oturup secde için hafifçe eğilir. Secdeden sonra tekrar ayağa kalkar. İlk ve son oturuşu yapar.

-Ayakta duramayan ve oturamayan: Sırtüstü yatıp ayakları veya yan yatıp yüzü kıbleye gelecek şekilde başının altına yastık konarak namazı ima ile kılar. İma ile de namazı kılmaya gücü yetmiyorsa sonra kaza eder. Bu hâlde bir günden çok namazını kılamazsa, hiçbirini kaza etmez. İma başı hafifçe eğerek olur. Sadece göz, kaş veya kalple imaya muktedir olan kişiden namaz kılma mükellefiyeti düşer. Bunları (beş vakitten fazla ise) sonradan kaza etmesi de gerekmez.

MÂLİKÎ, ŞÂFİÎ VE HANBELÎ MEZHEBİ

Yukarıda anlatılanlar Hanefî mezhebine göredir. Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî mezhepleri ile Hanefîlerden İmam Züfer’e göre vaziyet başkadır. Ayakta duramayan kimse oturarak kılar. Rükû için eğilir. Secdeleri tam yapar. Mâlikî ve Hanbelî’de rükû, teşehhüt ve celseler dışında bağdaş kurması eftaldir. Şâfiî’de Hanefî gibi teşehhütte oturur gibi oturur; son oturuşta teverrük yapar. Ayakta durabilen ama rükû veya secdeyi yapamayan kimsenin oturarak ima ile kılması câiz değildir. Bu kişi tekbiri ayakta alır. Kıraati yapar. Rükûyu tam yapar. Rükûyu yapamıyorsa ima ile hafifçe eğilerek yapar. Sonra oturup secdeler için başını hafifçe eğerek ima eder. Sonra tekrar ayağa kalkıp aynı şekilde namaza devam eder. Rükû için oturur vaziyette ima eden ve secde için kıyam hâlindeyken imada bulunan kişinin namazı bozulur. Ayakta durmaya ve secde etmeye muktedir olup, sadece rükûdan aciz olan kişinin, iftitah tekbiri ve kıraat için ayakta durması, rükû için ima ettikten sonra oturup secdeye varması gerekir. Sadece ayakta durabiliyor ama oturamıyorsa, rükû ve secde için ayakta ima etmesi lâzımdır. Bu hâlde hiç oturmaz. Ayakta durabiliyor, rükû edebiliyor, ama secde edemiyorsa, kıyamı ve rükûyu ayakta yapar; oturup secde için ima eder. Oturduğu zaman tekrar ayağa kalkamıyorsa, bu takdirde hiç oturmaz; rükû ve secdeyi de ayakta ima ile yapar veya oturduktan sonra secdeyi ve sonraki rekatlerin rükû ve secdesini oturduğu yerde ima ile yapar. Nafilelerde kıyam farz olmadığı için, oturarak ima ile kılmak mümkündür.  Rükû ve secdeden âciz olan, ayakta da desteksiz duramıyorsa, namazı oturarak kılar. Kıyamı oturarak yapar; rükû ve secdeleri de oturduğu yerde ima eder. Mâlikî, Şâfiî veya Hanbelî mezhebini taklit edenlerin, bu hususa dikkat etmesi lâzımdır. Secdeden âciz ise oturarak ima edemez. Ayakta tekbir alarak kıraat ettikten sonra rükû edip; oturup; secdeler için ima etmesi lâzımdır. Hanefî dışındaki üç mezhepte imayı başıyla yapamayan, kaş ve göz işaretiyle veya kalbiyle yapabiliyorsa, böyle kılar. Aklı başında olduğu müddetçe namaz mükellefiyeti düşmez. (Mevâhibü’l-celîl Şerhu Muhtasarı Halîl, el-Muğni’l-Muhtâc, el-Muğnî li-İbni Kudâme, el-Fıkhu ale’l-Mezâhibi’l-Erbaa).

SANDALYEDE NAMAZ

Bütün bunlardan anlaşılan, ayakta durmaktan veya secde etmekten âciz olan teşehhütte oturur gibi oturur. “İnsana bir darlık gelince, yan yatarken, oturur veya ayakta iken bize dua eder”(Yûnus, 10/12) mealindeki âyet-i kerimede ve ayakta duramayanın namazını anlatan fıkıh kitaplarında geçen Arapça “ka’de” kelimesi, teşehhütte oturur gibi oturmayı ifade eder. Umumî olarak oturma manasına gelen “cülûs” kelimesinin kullanılmaması boşuna değildir. Bir uzvundaki dertten dolayı uygun oturamayan kimse istediği gibi oturur. Teşehhüde oturamıyorsa, bağdaş kurar veya dizlerini diker yahut ayaklarını yan tarafa uzatır (teverrük eder) yahut kıbleye karşı uzatır. Bir yerini yastığa veya başka şeye dayar. Yahut bir kimse tutarak düşmesine mani olur. Yüksek bir şeyin üstüne oturup ima ile kılması câiz değildir. Sandalyede oturabilen, yerde de oturabilir ve yerde oturup kılması lazımdır. Namazdan sonra, yerden ayağa kalkamayan, sandalyeden ise kolay kalkan hastayı yerden bir kimse kaldırır. Yahut kıbleye karşı uzatılmış sedir, kanepe veya karşı karşıya konmuş iki sandalye üzerinde, ayaklarını sarkıtmadan oturarak kılar. Namazdan sonra, ayaklarını sedirin bir yanına sarkıtıp, sandalyeden kalkar gibi kalkar. Sandalyede ima ile namaz, sadece kötürüm olup ayakları hareket etmeyen bir hasta için câizdir. Yukarıdaki kavillere bakıldığı zaman sandalye, tabure veya koltuk gibi sâbit oturaklar üzerine oturarak namaz kılma şeklinin dört mezhepte de bulunmadığı anlaşılmaktadır. İbadetlerde aslolan ise dine uygun olanı yapmaktır. Nitekim Cenab-ı Peygamber (aleyhisselâm), “Kim bizim dinimizde olmayan bir şey yaparsa o merduttur, makbul değildir.” (Buhârî, “Sulh” 5; Müslim, “Akdiye” 17,18) buyurmuştur. Öyleyse bunda ısrâr etmeye lüzum yoktur. Çünkü faydadan çok zarara sebep olmaktadır. “Peki, sandalye vb. üzerinde ayakları sarkıtarak namaz kılmanın ne zararı var?” denilirse şöyle sıralanabilir: Evvela sandalyede namaz kılan kimse teşehhüd ederek, bağdaş kurarak veya teverrük ederek oturmak yerine ayaklarını sarkıtarak oturmaktadır. Hâlbuki dört mezhep âlimlerinden hiçbirisi böyle bir oturma şekli bildirmemiştir. İkincisi bu oturuş, Hristiyanların ibadetine benzemektedir. Hristiyanlar kilisede sâbit oturaklar üzerine oturarak ibadet eder. İbadetlerde böyle bir benzerlik en azından tahrimen mekruhtur. Namazın kabul olmasını engeller. Üçüncüsü, bazı kimseler iftitah tekbirini ayakta aldıktan sonra rükûyu da ayakta yapmakta, bundan sonra sandalyeye oturarak ima ile secde etmektedir. Yani evvela rükûyu tam (90°) yapmakta, sonra secdeyi eksik (45-50°) olarak yerine getirmektedir. Hâlbuki ima ile namaz kılmanın şartı, secde için eğilmenin rükû için eğilmeden daha fazla olmasıdır. Dolayısıyla bu kimselerin namazı hiç sahih olmamaktadır. Dördüncüsü, sandalye veya tabureyi câmiye getirmek ve hatta sabit sıralar monte etmek, ilk ikisinden de fenadır. Çünkü bu yolla hem namaz fasit veya mekruh olmakta, hem de câminin şekil ve şemâili değişmektedir. Hele sandalye veya tabure ara safa konunca, arkada namaz kılan secde imkânı bulamamakta, safın o kısmı boş bırakılmaktadır. Bu ise mekruhtur. Nitekim Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu bu tehlikeyi fark ederek, “…üzerinde namaz kılmak amacı ile câmilerde sıralar hâlinde sabit oturakların yapılmasının, câmi doku ve kültürüyle bağdaşmayacağı da bilinmelidir” şeklinde bir karar almıştır. Evet, İslâmiyet kolaylık dinidir. Ancak bunu keyfîlikten ayırmak ve ibadetleri yerine getirirken ciddiyeti elden bırakmamak, şuurlu bir Müslümanın birinci vazifesi olmalıdır ki Rabbinin rızasına kavuşabilsin.

 

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler