Sual: Protestanlar, Gadaü’l-mülahazat kitabının 2. bahsinde, İslamiyetteki ve hristiyanlıktaki ibâdet şekillerinden bahsetmektedirler. Burada, hristiyanlığın İslamiyetten üstünlük ve faziletini ispata çalışırlarken,

(İslam dinindeki ibâdet şekilleri, belli vakitlerde ve belli yerlerde, bir takım belli hareketler ve edeblerden ibarettir. Hristiyanlık ise, ibâdetin ruh ile içten gelerek yapılmasını öğreterek, zâhiri ve şekli ibâdet yerine geçecek olan, bir kurtuluşa îman etmek ve hâlini değiştirmek ve kalbini kötü huylardan temizlemek ve ahlakını güzelleştirmek esâsı üzerine kurulmuştur. Halbuki günahkar kimselerin îman etmeleri ve tövbe ederek günahlarının affedilmesi hakkında Kurân-ı Kerîmde açık ve sahih bir haber yoktur. Matta İncilinde, 1. babın 20. ayeti ve devâmında, Rabbin meleği Yusuf-ı Neccar’a rüyada görünüp, Meryem’in bir oğlu olacağını ve (Onu Îsâ, yani kavmini günahlardan kurtarıcı diye isimlendireceksin) diye bildirdiği hâlde, Kurân-ı Kerîm, Îsâ aleyhisselâmın günahkarları kurtarıcı olduğundan hiç bahsetmeyerek sukut perdesi ile örtmesi bir tarafa, diğer Resûller gibi, onu Peygamberlik derecesine indirmektedir. İnsanın bulunduğu hâl, sadece cehil ve hatadan ibaret olsa, bir Peygamberin irşadı ona yetişir. Fakat tabiati ile insanın, câhil olması ve hata etmesinden başka, günah ve şeytanın esareti altında ve [Âdem aleyhisselâmdan gelen] suç yükünü taşıdığından, sonradan bir terbiye edici veya Peygamberlerin gelmesi, [insanları kurtarmak için] kâfi değildir. Bâkî olan insan ruhunun, esaretten ve günah yükünden kurtulması için, elbette bir kurtarıcıya ihtiyaç vardır. İncil, insanların günah kirinden ve şeytanın tasallutundan, yalnız biricik kurtarıcı olan Îsâ Mesihin, kendi mübarek kanını fedâ etmekle kurtulabileceğini bildirmiş iken, Kurân-ı Kerîm Îsâ aleyhisselâmın bu kurtarıcı sıfatını görmemezlikten gelip, günahlardan kurtulmak için, kelime-i tevhid ve kelime-i şehâdet söylemek, bir takım cezalar ve dini emirleri yerine getirmek gibi esaslara bağlamaktadır. İncil, insanları hakiki tövbe ve günahlardan kurtarıcı olan îman-ı kâmil, yani üstün bir imana ve kalplerde olanları değiştirici olan Allahü teâlâya hamd ve sena etmeye teşvik ettiği gibi, ibâdet ve vazifeler hususunda da, Îsâ aleyhisselâmın zamanındaki yahudiler arasında icra ve amel edilen zâhiri ibâdet şekillerini ve adetlerini tamamen ortadan kaldırıp, ibâdet ve taati akla uygun ve makbul bir tarzda beyan etmektedir. Hâl böyle iken, Kurân-ı Kerîm, kemâlden uzak ve rûhâniyetten beri olan yahudilik gibi bir dinin, maddi ve zâhiri olan ibâdet ve adetlerini tekrar ortaya çıkarmaktadır. Namaz, abdest, kıbleye istikbâl [yönelme], hac ve oruç gibi zâhiri ibâdetlerin, kalbe tesirleri olmadığı gibi, bu ibâdetleri yerine getirirken bazı külfet ve zahmetler olduğundan, Muhammed aleyhisselâmın dini yeryüzünde bulunan her kavme uygun değildir. Sözün kısası, Allahü teâlâ günahkar kullarının günahlarını afv ve onları şeytanın tasallutundan kurtarmak için, biricik oğlunun kanını dökmekten başka çare bulamadığını, Kurân-ı Kerîmin tasdik etmemesi, bunun Allah tarafından gönderilmemiş olduğuna delildir. Kurân-ı Kerîmde beyan edilen ahkâm, sadece zâhiri ibâdetlere ait olup kalbi kötü huylardan temizlemeye ve ahlakı güzelleştirmeye dair emirler yoktur. Kurân-ı Kerîmdeki emirler, yani farzlar ve vâcibler lüzumsuzdur) demektedirler. Bu iddialara ne cevap vermelidir?

Cevap: Gadaü’l-mülahazat kitabını yazan papazın, bu itirazından [ve iftirâlarından Kurân-ı Kerîmi ve] İslam âlimlerinin kitaplarını hiç okumadığı, İslamiyeti hiç bilmediği yahut bildiği hâlde iftirâ ettiği, yalan söylediği, açıkça anlaşılmaktadır. Bu papaz, Peygamberimize “sallallâhü aleyhi ve sellem”, Cebrâil aleyhisselâm vasıtası ile vahiy olunan Kurân-ı Kerîmi, Matta ve Yuhanna’ya isnad olunan, bir takım papazların toplayıp bir araya getirdikleri kitaplara benzetiyor. Hakikatten tamamen uzak olan yazıları ile İslam dinine küstahca saldırıyor. Bu papaz, [ve bütün papazlar ve bütün âlem] bilmelidir ki Kurân-ı Kerîm, Allah kelamıdır. Onda asla yalan ve tahrif ve ilave yoktur. Eğer Kurân-ı Kerîmde, Îsâ aleyhisselâm için, hristiyanların inandıkları gibi, [haşa] Allah’ın oğlu olup yarattığı insanların günahlarını affetmek için, başka çare bulamadığından, Onu hazret-i Meryem’den göndererek, birkaç yahudinin elinde çaresiz, kendisine hakaretler edilip, yüzüne şamar vurularak çarmıha gerildikten sonra, Cehennemde yakılıp mel’un etmek gibi iftirâlar bulunmuş olsaydı, zaten Allah kelamı olamazdı. Bugünkü mevcûd İnciller gibi, Allah kelamı olmaktan çıkardı. Bir diğer husus da, eğer bu papaz birazcık tefsir ve hadis-i şerif kitaplarını okumuş olsa ve o kitaplardaki usul ve ahvale vakıf olsaydı , Îsâ aleyhisselâmın bütün milletleri kurtarıcı olması için, Matta’nın yaptığı çeşitli tahrifler ile dolu olan bir kitapta bulunan mübhem bir sözü, müslümanlara karşı delil olarak getirmekten haya ederdi. Kitabının önsözünde iddia ettiği gibi, kötü bir niyeti olmasa ve insaf sâhibi olsa idi, Kurân-ı Kerîmde, bugünkü İncillerdeki gibi saçma sapan sözler bulunmadığına kızmazdı. Sanki aslı varmış da, Kurân-ı Kerîm onu saklamış gibi, (Kurân-ı Kerîm, Îsâ aleyhisselâmın bütün milletleri kurtarıcı olduğunu sükut perdesi ile örttü) demeye cür’et edemezdi. Yukarıda zikrettiğimiz, Matta İncilindeki ibareye gelince, bundaki “kurtarıcı” kelimesi hakiki manada kurtarıcı demek değildir.

[Hakiki manada, mutlak kurtarıcı Allahü teâlâdır.] İncillerde Îsâ aleyhisselâm için kullanılan “kurtarıcı” kelimesi, Onun Peygamberliği sebebi ile günahkar ümmeti için ahirette şefaat ederek, onların kurtuluşlarına sebep olmasından kinayedir. Yoksa, Îsâ aleyhisselâm kendisinin “kurtarıcı” olmadığını, âciz bir kul olup bütün güç ve kuvvetin, şeriki ve benzeri olmayan ve varlığı mutlak lazım olan, yani vâcib-ül-vücut olan Allahü teâlânın olduğunu, defalarca Ashâbına beyan buyurmuştur. Nitekim, Matta İncilinin 20. babının, 23.  âyetinde, Îsâ aleyhisselâmın, Zebede’nin oğulları için, (Fakat sağımda ve solumda oturmayı vermek, benim elimde değildir. Pederim tarafından kime hazırlanmış ise, onlara verilir) dediği yazılıdır. Yuhanna İncilinin 5. babının 30. âyetinde, Îsâ aleyhisselâmın, (Ben kendiliğimden bir şey yapamam. Bana emrolunanı yaparım ve benim hükmüm doğrudur. Zira ben yapacağım işte irâdemi değil, beni gönderenin irâdesini ararım) dediği yazılıdır. Yine Yuhanna İncilinin 14. babının 28. âyetinde, Îsâ aleyhisselâmın (Baba benden daha büyüktür) dediği yazılıdır. Böyle söyleyen Îsâ aleyhisselâm için, (Allah’ın biricik oğludur ve aynen Allahtır. Kanını dökerek günahları affetti) demek kadar, cahillik, küfür ve dalâlet olabilir mi? Eğer Allahü teâlâ, hristiyanların dediği gibi, günahkar kullarının günahlarını affetmek isterse, biricik oğlunu bir hatundan dünyaya getirmesi ve Peygamberliği müddetince pekçok mucizeler göstermesine rağmen, 5-10 acizden başka, bütün Beni İsraili ona düşman ederek, onların korkusundan şuraya buraya kaçmasına ve onu yahudilere mağlub edip, pekçok hakaretlerle çarmıhlarda bağıra bağıra öldürmesine ve bu da kâfi gelmeyip, Onu Cehennemde 3 gün yakmasına ve daha başka sıkıntılara sokmasına ne hâcet vardı. Kimden korkusu vardı. Bütün insanlar doğuştan günah ve isyan ile yoğurulmuş da, mutlaka böyle bir (Kurtarıcı)ya muhtaç ise, Allahü teâlâ onun gönderilmesini niçin altı bin sene tehir etmiş, geri bırakmıştır? Âdem aleyhisselâmın oğlu Kabile kardeş olarak gönderseydi ve madem ki Kabilin bir kimseyi öldürmesi mukadder imiş, onun eli ile biricik oğlu da katl olunarak milyonlarca insan Cehennemden kurtulsa idi, daha iyi olmaz mı idi? Biricik oğul Îsâ Mesih gelinceye kadar, yeryüzünde gelmiş ve geçmiş pek çok sâlih kimseler, bilhassa ruhülkudsün kendisine geldiği Peygamberler, kendilerinin herhangi bir dahli olmadan, hilkatlerine karışmış olan [ve ta Âdem aleyhisselâmdan gelen] günah sebebi ile binlerce sene Cehennemlerde azap edilmeleri, merhametlilerin en merhametlisi olan Allahü teâlânın adalet ve merhametine uygun mudur? Eğer bu günah, yani Âdem aleyhisselâmın yasak edilen ağacın meyvesinden yemesi ile zuhûra gelen zellesi ise, buna ceza olarak onun Cennetten çıkarılması kâfi olmadı mı? Sonradan neslinden gelen evlat ve ahfadının suçu nedir? Babanın cürmü ile evladın ceza görmesi, hangi kanun ve adaletin ahkâmındandır? Dünyaya bunca zalim ve gaddarlar geldi. Hangisinin böyle bir iş yaptığını, babasından, dedelerinden dolayı torunlarına ceza verdiğini hangi tarih yazmıştır? Merhametlilerin en merhametlisi olan Allahü teâlâ, bu zalim ve gaddarlardan haşa daha mı zalimdir? Buna göre, insanların günahlarının affedilmesine vasıta olmak saadetine, Îsâ aleyhisselâmı katleden yahudiler mazhar olmuş olurlar. Çünkü kıyamet gününde bu yahudilerin Cehenneme gitmeleri emrolununca, (Ya Rab! Madem ki sen biricik oğlunun kanını dökmedikçe, yarattığın insanların günahlarını affedemezdin. Bundan dolayı onu dünyaya gönderdin. Biz de Senin bu muradını yerine getirmek için onu öldürdük. Eğer öldürmeseydik, âlemdeki bu kadar insan kurtulamayacaktı. Biz ancak Senin irâdeni yerine getirmek ve insanları Cehennemden kurtarmak için, onu öldürdük. Kötü olan katl işini yaparak, herkesin nefretini kazandık. Bu kadar fedâkarlığımıza karşı bize mükafat verileceği yerde, ceza vermek Senin adaletine yakışır mı?) derlerse, mahşer ehli bile onlara merhamet etmez mi, acımaz mı? Bir diğer husus da, Âdem aleyhisselâm ilk insan olup henüz şeytanın düşmanlığını ve hıyanetini bilmez ve Allahü teâlânın huzurundan kovulmuş şeytanın, Cennete girip de kendini idlal edeceğini hatıra getirmezken, Tevratta da yazılı olduğu gibi, şeytan evvela, hazret-i Havva’yı çeşitli hileler ile aldatmış, [ve yasak ağacın meyvesinden yedirmişti]. Hazret-i Havva da, Âdem aleyhisselâmın bilmeyerek zelle işlemesine sebep olmuştu. Bu hata, Allahü teâlânın indinde çok büyük olmuş ve yalnız Âdem aleyhisselâmın kendisine değil, ta biricik oğula gelinceye kadar bütün çocuklarına sirâyet etmiş. Hepsinin Cehennem ehli olmasını icap ettirmiş ve en son biricik oğlu dünyaya gelip kanını dökmedikçe affolunamamış. [Haşa Allahü teâlâ, o günahı affedebilmek için, biricik oğlunun kanını dökmekten başka çare bulamamış. Kendisi ile görüştüğümüz papazların ifadelerine göre, eski şeriatlerde, her günah için bir kurban kesilmesini Allahü teâlâ emretmiş ve günahın bedelinin kan akıtmak olduğunu bildirmiş ve şu günah için şu kadar hayvan kurban edeceksin diye emir vermiş. Her günah için bedel, kan akıtmak imiş. Ahd-i Atikte de böyle olduğu yazılı imiş. Fakat o ilk günah için hayvan kanı bedel olamaz imiş, insan kanı akması lazım imiş. Yukarıda zikrettiğimiz İncilin beyanına göre, (haşa) Allahü teâlâ biricik oğlunu kurban etmekten başka çare bulamamış da, günahkar kullarını affetmek için, biricik oğlunu kurban etmiş ve insan kanı akıtarak, onlara babalarından miras kalan, o ilk günahı affetmiş.]

Tevratta ve İncilde, katl ve zina gibi nehy olunan günahları irtikab eden hristiyanlar, bir papaza bir miktar para verip, bu papazın affettim demesi ile veya tanrının etini yiyip, kanını içerek tanrı ile birleşince yahut başını açıp gözlerini semaya dikerek durunca afva mazhar olurlar inancındadırlar. [Madem ki afva kavuşmak bu kadar kolaydır, tanrının biricik oğlu, kurban edilmeyip de, tanrıya yalvarsaydı veya kendisi aynen tanrı olduğu için, babası o günahı affediverseydi olmaz mıydı?]

Diğer bir husus da şudur: Bir şey için canını fedâ etmek tam rıza ve ihtiyara bağlıdır. Îsâ aleyhisselâmın katli kendi rızası ile mi olmuştu? İncilde [Matta bab 26, âyet 39’da] yazılı olduğu gibi, Îsâ aleyhisselâmın, (Ey Baba, eğer mümkün ise, bu kase benden geçsin) diye Babaya duâ etmesi ve kendisine zarar gelmesinden korkarak (yerimi kimseye söylemeyin) demesi ve çarmıha gerildiği zaman, (Eli, Eli, Lima Sebekteni) yani (Allah’ım, Allah’ım, beni niçin terk ettin) diye niyazda bulunması, kanının akıtılmasının yani kurban edilmesinin kendi rızası ile olmadığını açıkça ispat etmektedir. Mesela bir kimse, kendi rızası ve arzusu ile dini ve milleti için bir miktar para sarf etse, filan kimse fedâkarlık etti denir. Fakat mecburiyet karşısında, zorla bir şey verince, o kimse için, fedâkarlık etti denilemez. [O hâlde, (haşa) Îsâ aleyhisselâmın öldürüldüğüne ve yukarıda zikir ettiğimiz sözleri söylediğine inanan hristiyanlar, nasıl oluyor da, Onun kendini günahkar insanlar için fedâ ettiğine inanıyorlar. Bu sözleri ile Îsâ aleyhisselâmın söylediği İncillerde yazılı olan sözler, birbirini yalanlamaktadır. “2 zıd şey bir arada bulunamaz.”.]

Mevcûd İncillerde, ruhülkuds aleyhinde kötü söz söyleyenin, asla affedilmiyeceği bildirilmektedir. Bundan başka olan günahlar için, İncillerde hiçbir ceza yazılı değildir. Halbuki katolik papazlar, günahın büyüklüğüne göre, muayyen bir ücret alarak hemen o günahı affediyorlar.

Kurân-ı Kerîmde varid olan âyet-i kerimelerin bildirdiklerine göre, İslamiyette günahlar 2 kısımdır:

a) Büyük günahlardır. En büyükleri 7’dir: 1) Şirk, 2) Adam öldürmek, 3) Sihir, yani büyü yapmak, 4) Yetim malı yemek, 5) Fâiz alıp-vermek, 6) Muharebede düşman karşısından kaçmak, 7) Temiz kadınlara kazf etmek, yani namussuz demek.

b) Küçük günahlar. Küçük günahı çok yapmak, büyük günah olur. Her günahın büyük olmak ihtimali vardır. Hepsinden kaçınmak lâzımdır.

Şirk: Allahü teâlâdan başka bir şeye tapınmaktır. Küfür, imansız olmak, inanmamak demektir. Küfrün affı için, pişman olup imanı kalpten kabul etmek lâzımdır. Nisa sûresinin 116. âyetinde meâlen: (Allahü teâlâ kendisine şirk koşanları, yani kâfirleri affetmez ve şirkten yani küfürden başka olan günahları affeder) buyurulmuştur. [Her çeşit günahın ve kötülüğün en fenâsı, en kötüsü küfürdür. Allahü teâlânın emirlerinden ve yasaklarından birine ehemmiyet vermeyen kâfir olur. Kâfirin hiçbir iyiliği, hayrat ve Hasenâtı, ahirette kendisine fayda vermez. İmanı olmayanın, hiçbir iyiliğine sevap verilmez. Küfrün çeşitleri vardır. Hepsinin en kötüsü, en büyüğü (Şirk) dir. Bir şeyin her çeşidini bildirmek için, çok kere, bunların en büyüğü söylenir. Bunun için, âyet-i kerimelerde ve hadis-i şeriflerde bulunan şirk kelimesinden her çeşit küfür mânâsı anlaşılır. Bu âyet-i kerimeden, kâfirlerin Cehennem ateşinde sonsuz olarak yanacakları anlaşılmaktadır. Müslüman, dinden çıkarsa, yani kâfir olursa buna mürted denir. Mürtedin önceki ibâdetleri ve sevapları yok olur. Mürted, imanın gitmesine sebep olan şeyden tövbe etmedikçe, sadece kelime-i şehâdet söylemekle veya namaz kılmakla müslüman olamaz. Bunun için, küfürden çok korkmalıdır. Hadis-i şerifte, (Hep hayırlı, faydalı konuşunuz. Yahut susunuz) buyuruldu. İslamiyete uygun olmayan sözlerden ve hareketlerden sakınmalıdır. Hadis-i şerifte, (Şirkten sakınınız. Şirk, karıncanın ayak sesinden daha gizlidir) buyuruldu. Kâfirler, sonsuz yaşasaydı, sonsuz kâfir kalmak niyetinde oldukları için, küfürlerinin cezası Cehennemde sonsuz azaptır. Bunun için kâfirlere olan ebedî azap zulümdür, denilemez.]

Bunları yapan, yani büyük günah işleyen müminler, dünyada tövbe etmezler ve ahirette de şefaata kavuşmazlarsa, günahları kadar Cehennemde yanacak, daha sonra, kendilerinde bulunan îman nuru sebebi ile Allahü teâlânın afvına kavuşacaklardır.

Allahü teâlânın emrettiği farz ve vâcib olan ibâdetleri yapmamak, büyük günahtır.

Tövbe 2 kısımdır:

Birincisi: Allahü teâlânın hakkına tecavüz eden günahlara tövbedir. Farzları ve vâcibleri terketmek ve Allahü teâlânın haram kıldığı şeyleri yapmak bu günahlardandır. Mesela, namaz kılmamak, zekat vermemek böyledir. Bu günahları yapan müminler, tövbe-i nasuh ile tövbe ettikleri zaman, Allahü teâlâ affeder. Tahrim sûresinin 8. âyetinde meâlen: (Ey îman edenler, günahlarınızdan Allahü teâlâya tövbe-i nasuh ile tövbe ediniz) buyurulmuştur. Yani pişman olup istiğfar ederek, ölünceye kadar bir daha hiç günah işlememek üzere, tövbe ediniz’dir. Bakara sûresinin 222. âyetinde meâlen: (Allahü teâlâ, tövbe edenleri sever) buyurulmuştur. Kurân-ı Kerîmdeki bunlar gibi müjdelerden ve (Günahından tövbe eden, hiç günah işlememiş kimse gibidir) hadis-i şerifindeki müjdeden anlaşılıyor ki günah işleyip de tövbe edenler, Allahü teâlânın afvına kavuşacaklardır.

İkincisi: Kul hakları da bulunan günahlara tövbedir. Mal gasp etmek, zulmetmek ve gıybet etmek gibi. Böyle günah işleyen kimseler, [hak sâhibinin hakkını ödemeyip, onun ile helallaşmamış iseler], kıyamet günü mahkeme-i kübrâda hak sâhibi râzı olmadıkça, afv-ı ilâhiyye kavuşamayıp, ceza göreceklerdir. Ancak, mümin oldukları için, günahları kadar azap olunup, sonra Cennete gideceklerdir. Yahut, merhametlilerin en merhametlisi olan Allahü teâlâ, hak sahiplerine, râzı oluncaya kadar nimetler ihsan buyurup, onları râzı edecektir. Hak sâhibinin rızaları ile affolunacaklardır.

Yukarıda bildirilenlerden anlaşılıyor ki bu itirazcı papazın zan ve iftirâ ettiği gibi, müslümanların günahlarının affedilmesi bunların sadece kelime-i tevhid, kelime-i şehâdet söylemelerine ve ibâdet yapmalarına bağlı değildir. İslamiyet, Allahü teâlânın, bir misli, benzeri, ortağı ve vekili olamayacağını açıkça bildirmiştir. Ahirette de, günahkarlara şefaat, ancak Allahü teâlânın izni ve irâdesi ile olacaktır. Müslümanlar, Kurân-ı Kerîmde beyan olunan müjde ayetlerine, îman ile (beyn-el-havfi ver-reca) yani korku ve ümit arasında, Allahü teâlânın sonsuz ihsanlarını beklerler. Fakat hristiyanlar, hangi günah olursa olsun; hemen papazın, (affettim) demesi ile affolunup, Allah’ın melekutuna, yani Cennete kavuşacaklarını zannederler. Şimdi bu 2 îtikattan hangisinin, ulûhiyyetin şanına uygun ve Ubûdiyyetin yani kulluğun edeblerine muvafık olduğu, insaf ile düşünülmelidir.

Tavsiye Yazı –> Günah nedir? Kaç çeşit günah vardır?

En Çok Okunan Yazılar

Tavsiye Ettiğimiz Temel Kitaplar Meâl Okumak Câiz Midir? Ehl-i Sünnet İtikadı Nedir? Ehl-i Sünnet Olmanın Şartları Nelerdir? Her Gün Okunması Gereken Çok Mühim Bir Duâ Seyyid Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri ve Tasavvuf Terbiyesi Sultan Vahideddîn Hân'a Dâir Sualler